Posts Tagged ‘Sahih-i Müslim’

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: EDEP AKLIN SURETİDİR

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Rasûl-ü Rabbi-l Âlemîn Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) henüz daha çocukluk yaşlarındadırlar. Hz. İbrahim (Aleyhisselâm)’ın temellerini attığı Kâbe-i Muazzama’nın tamirinde amcaları ile birlikte çalışmakta, herkes gibi O da mübarek omuzlarında taş taşımaktadırlar. Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem), aslında o dönemde herkesin gayet normal olarak kabul ettiği, kıyafetin bir kısmını omuzuna alıp taşları o surette bir taşıma şekliyle yardımcı olabilecekken, O öyle yapmamış ve taşları mübarek omuzunda, kendisini taşların zararından koruyacak bir şey olmadan taşımaya devam etmişlerdir.

Bu hadiseyi, ona muttali olan amcası Hz. Abbas’ın (radıyallahu anh) Efendimiz’e (sallâllahu aleyhi ve sellem) tavsiyesini ve akabinde vuku bulan vakıayı Cabir İbni Abdillah (radıyallahu anh) şöyle nakletmektedir:

أَخْبَرَنِي عَمْرُو بْنُ دِينَارٍ، أَنَّهُ سَمِعَ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللهِ، يَقُولُ: لَمَّا بُنِيَتِ الْكَعْبَةُ ذَهَبَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَبَّاسٌ يَنْقُلَانِ حِجَارَةً. فَقَالَ الْعَبَّاسُ، لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اجْعَلْ إِزَارَكَ عَلَى عَاتِقِكَ مِنَ الْحِجَارَةِ، فَفَعَلَ فَخَرَّ إِلَى الْأَرْضِ وَطَمَحَتْ عَيْنَاهُ إِلَى السَّمَاءِ، ثُمَّ قَامَ فَقَالَ: «إِزَارِي إِزَارِي» فَشَدَّ عَلَيْهِ إِزَارَهُ…

Cabir İbni Amr (radıyallahu anh) anlatıyor: Kabe’nin yeniden inşası (tamiri) esnasında Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem) ile (amcası) Abbas taş getirmeye gittiler. Abbas Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem)e: “Ey kardeşimin oğlu! Taşlardan korunmak için esvabını omuzuna koy” dedi. Resulûllah Efendimiz de öyle yaptılar! Bunun üzerine O (sallâllahu aleyhi ve sellem) derhal yere yıkıldı ve gözleri semaya bakarken öylece kalakaldı. Sonra kalkıp hemen amcası Hz. Abbas’a “Elbisemi ver, elbisemi!..” dedi, o da hemen esvabını üzerine bağladı.[1]

***

Evet, O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde bu türden hadiselerin örneğini bulmak hakikaten zordur. Zira sıradan bir insanın günde bilmem kaç defa sürçmeler yaşadığı göz önünde bulundurulacak olursa Fahr-i Kâinat Efendimiz’in bütün bir hayatında bu türden hadiselerin bir elin parmağını geçmemiş olması akıl sahibi insanları bunun sırrına ve hikmetine vakıf olmaya sevk eder. Böyle bir hakikatin hikmetini araştıran insan ise itiraf etmekten kendini alamayacağı iki temel hususa ulaşacaktır.

  1. Evet, sair insanların hayatlarındaki zikzaklara atf-ı nazar edilecek olsa hadd ü hesaba delmeyen sapmalara şahit oluruz. Ama O’nun bütün bir hayatı istikamet çizgisinde seyrettiği gibi sadece bu türden küçük birkaç zelle söz konusudur. Hal böyle olunca O’nun diğer insanlar gibi bir insan olduğunu ifade etmek indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. Zira o ne doğumundaki harikuladelikler ile ne çocukluk çağında sergilediği güzel ahlakı ile ne de nübüvvetten sonraki ahval-i âliyesi ile asla sair insanlar gibi olmamıştır. Evet, çünkü O (sallâllahu aleyhi ve sellem) ayet-i kerimenin de beyanı ile hem nübüvvetten önce hem de sonra “Hakk’ın himayesi ile serfiraz”[2] bir kuldur.
  2. İkinci bir itiraf noktası da şu almalıdır: Evet her dem “Hakk’ın gözetiminde” olan bir kulun yine de küçük de olsa birkaç zelle yaşaması ancak Rabb’inin öyle murad buyurması ile mümkündür ve bir hikmete bir gayeye mebnidir. Öncelikle şayet O (sallâllahu aleyhi ve sellem) birkaç küçük zelle dahi yaşamasına müsaade edilmeyen bir Peygamber olsa idi insanlar nazarındaki örneklik misyonu ortadan kalkmış olacaktı. Çünkü küçük bir zelle dahi yaşamayan bir peygamberin insanlar tarafından örnek alınabilirliği ortadan kalkmış olacaktır. O yüzden O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) nübüvvetine zarar vermeden böyle küçük zellelerine müsaade olunması O’nun melek bir peygamber olduğu, dolayısıyla örnek alınamayacağı algısının önünü almak içindir. Böylece kendisini takip edecek olan insanlara zımnen şu husus anlatılmak istenmektedir. Evet, O da sizin gibi bir beşerdir. O melek bir peygamber değildir. O yüzden O, hayatı ile, yaşantısı ile, özü ve mayesi itibariyle sizden sizin için “en güzel örnektir”[3]. Müşriklerin “Allah bula bula bir insan mı seçip halka elçi olarak gönderdi”[4] itirazlarının arkasındaki gerçek niyete nigehban olan Cenâb-ı Hakk’ın O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) adeta örnekliğini nazara verir mahiyette “De ki: Eğer yeryüzünde salına salına gezinler melekler olsa idi biz onlara melek bir elçi gönderirdik”[5] buyurması bu hakikati teyid eder mahiyettedir.

Öte yandan her daim Hakk’ın himayesi ile serfiraz olan Rasûl-i Kibriya Efendimiz’in günahın zerresi karşısında dahi ortaya koyduğu bu hassas tutum, Hakk’ın himayesinde olmayan sair kulların günaha yaklaşımlarının nasıl olması gerektiğinin bir talimi (öğretmek) demek olduğundan, bu türden küçük zellelerin vukuuna müsaade olunmasının hikmeti daha ayrı bir derinlik kazanmaktadır.

O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) Rabbi’nin gözetiminde bir hayat yaşadığının daha başka örneklerini görmek isteyen, henüz nübüvvet gelmezden evvel farklı zamanlarda iki kez düğün seyretmek üzere yola çıktığı vakit ikisinde de yolda uyuyup kalmasında, Bedir esirleri ile alakalı ictihadları mevzuunda, Sevr Sultanlığındaki Hz. Ebu Bekir Efendimiz’i tesliye eden beyanlarında, Bedir de melekler ile te’yid olunmasında, zehirlenmek istenildiğinde bu haberin Cebrail (aleyhisselâm) aracılığıyla bildirilmesinde… olduğu gibi pek çok hadiseye bakabilirler.

Ya Hayatlarını O’nun Hayâsı Gölgesinde İdame Gayretinde Olanlar

Sevgililer Sevgilisi Efendimiz’in ruhunun ufkuna kanatlanmasının akabinde, ciğerparesi Hz. Fatıma Validemiz ahiret hazırlıklarıyla daha bir ciddiyetle ilgilenir olmuşlardı. Zira Sevgili Babası Hz. Resul Efendimiz’in ruhunun ufkuna kanatlanmadan evvel ona “Ehl-i beytimden bana ilk ulaşacak sen olacaksın” buyurmalarından aldığı mesajla artık her haliyle ukba yolcusu olduğunu belli ediyor, hazırlıklarını ebedi yurda göre yapıyordu. Fahr-i kâinat Efendimiz’in ruhunun ufkuna yükselmesinden altı ay kadar sonra Hz. Fatıma Validemiz rahatsızlanmışlardı. Bu sırada Hz. Ebu Bekir Efendimiz’in hanımı Esma (radıyallahu anha) onu ziyarete gelmişti. Konuşurlarken Hz. Fatıma Validemiz günlerdir içini kemiren hususu Hz. Esma’ya açmak istedi. Hz. Esma: “Ey Fatıma! Seni üzen şey nedir? Söyle de Ebû Bekir’i haberdar edeyim, bir çare bulsun” dedi. O hayâ, iffet ve edep timsali, o nezahet menbaı Anamız günlerdir gönlünü dilhun eden şeyi şöyle açıklayacaktır:

“Yâ Esma, beni günlerdir düşündüren şey, vefatımdan sonra üzerine konarak götürüleceğim tabutun şeklidir. Çünkü bu tabutlar dümdüz tahtadan ibarettir. Bu tabuta konan cesede, bir kilim örtülmekte ise de, cesede yapışan örtü mevtanın vücudunu belli ediyor. Bakanlar cesedin iriliğini, ufaklığını anlıyorlar. Benim cesedimin de namahreme böyle görülmesini istemiyorum. Kalbimi huzursuz eden, şimdiden üzüntüsünü çektiğim şey budur.”

Bunun üzerine Hz. Esma, Fatıma Validemizin müşkilini hal adına Habeşistan’da gördüğü bir tabut şeklinden şu şekilde bahsetmiştir.

“Yâ Fâtıma, biz Habeşistan’a hicret ettiğimizde, onların cenazelerini taşıdıkları tabutları gördüm. Dümdüz tahtaların üzerine çatı yapıp, bu çatının üzerine de hasır örtüyorlar ve böylece tabutun içinde bulunan cesedi başkaları görmüyor.”

Hz. Fatıma Annemiz bu şekliyle tabutu çok beğenmiş ve “Bunu çok beğendim, vasiyet ediyorum, beni taşıyacağınız tabutu böyle yapın ve kefene sarılı cesedimi, bakanların nazarından gizli tutun!” diye ricada bulunmuştur. Evet, o mübarek validemiz böyle bir tabutla babasına vasıl olacaktır fakat iş bununla da kalmamıştır.

Bir başka iffet abidesi Hz. Aişe annemiz Resulûllah’ın ciğerparesinin vefatı haberini almış ve pür telaş evine gitmiştir. Zira defin işlemlerinde bizzat bulunmak istiyordur. Ne var ki Hz. Esma, Aişe Validemizi kefenlenme işleminin yapıldığı yere almamıştır. Zira Hayâ Sultanı Annemiz cenazesi yıkanırken Hz. Esma’dan başka hiç kimsenin orada bulunmamasını da vasiyet etmiştir.

Hz. Aişe annemiz bu durumu babası Hz. Ebu Bekir Efendimiz’e bildirince Sıddık-ı Ekber şu sözlerle mukabelede bulunacaktır: “Kızım, onda o derece bir hayâ duygusu varmış ki, cesedine bile, velev ki kadın olsun, fazla gözün bakmasını istememiş ve cenazesini yıkaması için üvey annen Esmâ’dan başkasının içeri girmemesini de vasiyet etmiştir.”

İşte bir yanda iffet, haya, edep ve nezahet Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa.. diğer yanda Müminlerin Annesi, Nezihlerin Sultanı, Ciğerpare-i Muhammed Hz. Fatımatü-z Zehra.

Evet, belki bizler Hz. Resulûllah gibi (sallâllahu aleyhi ve sellem) “ismet” ile serfiraz değiliz. Ama Cenâb-ı Hakk biz kullarını da ümitsiz bırakmamıştır: Bir kutsi hadiste şöyle buyurulur:

“…Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım (aynî veya kifaye) şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum…”[6]

Hukemadan bazıları edebi anlatırken: “Edep aklın suretidir!” derler.

Cenâb-ı Hak bu manada akıl ve idraklerimizi fetanet ile te’yid buyursun.

Sefa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, Hayz, 76/77

[2]. Bkz. Tur suresi, 54/48

[3]. Ahzap suresi, 33/21

[4]. İsra Suresi, 17/94

[5]. İsra suresi, 17/95

[6]. Buhari, Rikak 38.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: AZABINA POSTACI KULLAR

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Bir gün Hasan Basri Hazretleri’nin yanına biri gelir. “Filanca senin hakkında kötü söylüyor!” diye şikâyette bulunur. Hasan Basri hazretleri bunun üzerine “Sen onu nerede gördün?” diye sorar. Adam, “evinde gördüm” yanıtını verir. “Orada ne yapıyordun?” diye sorunca da adamın evinde misafir olduğunu ifade eder. Hazret bu sefer de, “Misafirlikte ne yediniz?” sualini yöneltir. O da büyük bir iştahla misafirlikte yediklerini anlatmaya başlar. Hasan Basri Hazretleri muhatabını sabırla dinler ve şu sözleriyle büyük bir ders verir ona:

“Ey mürüvvetten nasipsiz kişi! Bu kadar yemeği karnında sakladın da, bir sözü mü saklayamadın? Şayet doğru söylüyorsan benim de ona dört sözüm var. Birincisi, dilimle ondan şikâyet etmem. İkincisi, kalbimden ona kin duymam. Üçüncüsü, dünyalık sözlerle ona karşılık vermem. Dördüncüsü, kıyamette ona hasım olmam, hak talep etmem. Belki onsuz cennete girmem. Kalk ey fâsık, bu sözleri de ona götür! Zira söz getiren, söz götürücü olur!”

Evet, menkıbe, birilerinden kendisine laf taşınması gibi hadiseler karşısında, hususiyle inanan insanların takınması gerekli olan ideal tavrı ifade eden oldukça manidar bir menkıbedir. Hasan Basri hazretleri gibi Hakk’a kurbiyeti müsellem zatların bu türden hadiseler karşısında takınmış oldukları bu kemâl tavrında, başta onların insan-ı kâmil olmalarını görmek gerekse de, Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz’in bu mevzuda sakındıran, uyaran hadis-i şeriflerinin varlığının tesirini de göz ardı etmemek lazımdır.

Söz taşıma gibi (nemime) nice basit, önemsiz görülen günahlar vardır ki bunlar insanlar arasında fitneye, kırgınlıklara dargınlıklara sebebiyet verebildiği gibi insanın kendi ahireti yahut başka insanların ahiretleri adına çok üzücü neticelere badi olabilir. Bu önemsiz olarak vehmedilen günahlardan en önemli ikisini Nebiyy-i Zîşan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) İbn-i Abbas (radıyallahu anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şeriflerinde şöyle beyan buyurmaktadırlar:

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: مَرَّ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى قَبْرَيْنِ فَقَالَ:

«أَمَا إِنَّهُمَا لَيُعَذَّبَانِ وَمَا يُعَذَّبَانِ فِي كَبِيرٍ، أَمَّا أَحَدُهُمَا فَكَانَ يَمْشِي بِالنَّمِيمَةِ، وَأَمَّا الْآخَرُ فَكَانَ لَا يَسْتَتِرُ مِنْ بَوْلِهِ»، قَالَ فَدَعَا بِعَسِيبٍ رَطْبٍ فَشَقَّهُ بِاثْنَيْنِ ثُمَّ غَرَسَ عَلَى هَذَا وَاحِدًا وَعَلَى هَذَا وَاحِدًا ثُمَّ قَالَ: «لَعَلَّهُ أَنْ يُخَفَّفُ عَنْهُمَا مَا لَمْ يَيْبَسَا»

İbn-i Abbâs (radıyallahu anh) şöyle demektedir; Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) iki kabrin yanına uğradı ve “Dikkat edin, bunlar muhakkak azap görüyorlar. Hem de (kendilerince) büyük bir şeyden dolayı azap görmüyorlar. Bunlardan biri kovculuk yapardı; diğeri de bevlinden korunmazdı.” buyurdular. Sonra yaş bir hurma dalı isteyerek onu ikiye yardı, birini birinin birini de diğerinin üzerine dikti ve “Umulur ki, bu dallar kurumadıkça onların azapları hafifletile.” buyurdular.[1]

***

Evet, öncelikle hadis-i şerif ile alakalı işaret edilen bu iki şahsın Müslüman olup olmadığı ihtimalini değerlendirmek yerinde olacaktır. Zira bu husus ulema arasında mevzubahis olmuş ve üzerinde farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Evvela nassların bize sunduğu veriler ışığında ifade edecek olursak, kabirde metfun bu iki zatın Müslüman oldukları kesindir denilebilir. Zira Ahmed İbni Hanbel hazretlerinin tahric ettiği Ebu Ümame hadisinde “Rasûlullah Efendimiz Bakı’ kabristanına uğradı ve ‘Bugün buraya kimi defnettiniz?’ diye sordu.” şeklinde bir kayıt mevcuttur. Bakı’ kabristanı bir Müslüman kabristanı olduğuna göre, buradan hareketle “kabirde metfun iki zat Müslümandı” denilebilir.

Öte yandan mevzumuza temel aldığımız hadis-i şerifi metin açısından bir kritiğe tabi tutacak olursak yine aynı kanaate varırız. Şöyle ki; öncelikle Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kabirde metfun iki zatın azap gördüklerini haber vermiş ve akabinde de onların bu azabı görmelerine sebep olan günahlarını “söz taşıma ve idrardan korunmama” şeklinde beyan buyurmuşlardır. Şayet kabirlerdeki zatlar iman etmemiş insanlardan olsalardı, onların azabının gerekçesi olarak söz taşıma ve idrardan korunmama gibi esasa ait olmayan şeyler değil de Allah’a iman etmemiş olmalarının nazara verilmiş olması gerekirdi. Zira iman gibi olmazsa olmaz bir şartın noksan olduğu bir yerde başka günahların zikrine hacet yoktur. İmansızlık en büyük ve en başta gelen azap sebebidir.

 Günahlarını Küçük-Basit-Önemsiz Görüyorlardı

Kendilerini bu elim azaba düçar kılan şeyler, önemsiz gördükleri, -tabiri caizse- “bundan da ne olacak ki” dedikleri amelleridir. Oysa Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz bu tür günahları küçük görmeyi insanların helâkine bâdi olabilecek potansiyelde tehlikeli bir yaklaşım olarak beyan buyurmuşlardır. Ahmed bin. Hanbel hazretlerinin naklettiği bir hadis-i şerifte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle demiştir: “Küçük görülen günahlardan sakının! Çünkü o (küçük günahlar) bir kimsede birikir de neticede onu helak eder!”[2] Yine zayıf olduğu yönünde kanaat ileri sürenler olsa da mana itibariyle doğru olan bir sözde لَا صَغِيرَةَ مَعَ الْإِصْرَارِ وَلَا كَبِيرَةَ مَعَ الِاسْتِغْفَارِ yani; “Israr, küçük görülen günahları büyük günahlar haline getirir, samimi bir tevbenin karşısında da hiçbir günah duramaz.” tespiti bu hususu beyan adına son derece hikmetli bir sözdür.

 Söz Taşıma (kovculuk) Kabir Azabı ve Cehenneme Girme Sebebidir

Evet, kovculuk yapan cennete giremez. Zira Rasûlullah Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde “Söz taşıyan cennete giremez!”[3] buyurmaktadırlar.

Lügavi mana itibariyle laf-söz taşıma, fitnecilik, fitçilik yapma gibi manalara gelen kovculuk; insani değerler açısından hoş karşılanmadığı gibi, İslami kıstaslar muvacehesinden günah kategorisinde değerlendirilen mezmum davranışlardandır. İmam Nevevi hazretleri bu mevzuda, “Kovculuk zarar vermek kastıyla sözü başkasına taşımaktır ki kabahatlerin en çirkinlerinden biridir.” diyor. Fakat İmam Kirmani, Nevevi hazretlerinin kovculuk ile alakalı getirdiği tanımlamaya şöyle itiraz etmektedir: “Fukahanın kaidesine göre bu söz doğru değildir. Çünkü fukaha; ‘büyük günah hadd-i şer’iyi icap eden suçtur’ derler. Hâlbuki kovculuk yapana had vurulmaz. Bununla beraber ‘kovculuk yapmakta ısrar etmek onu büyük günah yapar’ denilirse o başka. Çünkü küçük günahı ısrarla yapmanın hükmü büyük günahın hükmü gibidir. Yahut buradaki kebireden ıstılahi manası kastedilmemiştir.” demektedir.

Evet, bir başkasına yetiştirilen bir bilgi, velev ki doğru bile olsa, mümin basiretli davranmalı bu mevzuda ihtiyatı asla elden bırakmamalıdır. Zira menkıbede de anlatılmak istenen husus budur. Bir başkasının seninle alakalı nahoş şeyler ifade ettiği doğru olsa bile sen:

Onun seninle alakalı söylediği sözlerden şikâyet etmemelisin.

Onunla alakalı nahoş sözler söylememelisin.

Nahoş sözler sarf etmediğin gibi kalben buğz da etmemelisin.

Kıyamette de ona hasım olmayıp, herhangi bir hak da talep etmemelisin.

İşte bu dört esas, kâmil mümin olmanın gereği ve toplumsal huzurun en yanıltmaz teminatıdır. Zira gerçek mümin başkalarının yanlış ve hatalarına da üzülebilen, önemsiz gördüğü böyle günahlarla dahi Huzur-i İlahi’ye varmasın diye peygamberane bir şefkatle muamelede bulunandır. Aksi takdirde kötülüğün başka bir kötülükle bertaraf edilmesi mümkün değildir. Böyle bir davranış mürüvvet sahibi müminin şiarı da değildir. Zira asıl yiğitlik kötülüğe iyilikle muamelede bulunma cengâverliğidir.

Daha evvel, laf-söz taşıyıcılığı yaparak insanları birbirine düşürmek ve adavet tohumları ekmek suretiyle, insanlar arasındaki uhuvvet (kardeşlik) bağlarını zedeleme gibi pek çok vahim neticelerin müsebbibi olan insanların büyük günah işlediklerini ifade etmiştik. İşte toplumda huzurun bendine kasteden bu türden günahları irtikâp edenlerin cezası kabirde başlayıp cehenneme ulaşacaktır.

 Bevlden Sakınmama

Bevlden (idrar) sakınmamanın kabir azabını mucip büyük bir günah olmasının sebebini ise ulema; böyle bir hassasiyet eksikliğinin namazın batıl olmasını gerektirmesi ile izah etmektedirler. Zira namazın sıhhat şartlarından birisi de necasetten taharettir. Binaenaleyh bevlden sakınmama gibi bir günah ile necasetten taharet şartının yerine gelmediğine, necasetten taharetin olmadığı bir elbise ile de namazın kabul olmayacağına hükmetmek gerekmektedir. Namazları kabul olmamış bir kul olarak kabre girmenin de büyük günahlardan olması anlaşılabilir bir durumdur. Bu açıdan bevlden içtinap ve ihtiraz etmeme kabir azabını gerektirecek kadar büyük bir günah olarak kabul edilmiştir.

 Nokta-ı İltisak?

Son olarak laf-söz taşıyıcılığı ile bevlden sakınmama hususları arasında şöyle bir nokta-ı iltisak kurulabilir: “İşledikleri günahları ve hataları önemsemeyen, basite alan ve küçük gören çok insan vardır. Hadis-i şerifteki iki kişinin de bir anlamda, söz ile idrar damlacıkları arasında bir ilgi kurarak, ‘Bir iki söz değil mi, bir iki damlacık değil mi ne çıkar bundan’ anlayışı içinde davrananlardan olduklarına işaret edilmektedir. Hatasını küçük görme hâlet-i ruhiyesine Hz. Aişe validemize iftira edilmesi olayı dolayısıyla yüce kitabımızda şöyle işaret buyurulur: “Siz önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allah katında çok büyük bir suçtur.”[4]

Hadis-i şeriften, kovculuk niyetiyle ağızdan çıkacak kelimelerin, ortalığı berbat etmek bakımından idrar damlacıklarına benzetildiği izlenimini edinmek mümkün gözükmektedir. Bu da bizi, nemîmenin (kovculuk) mutlaka korunulması, temizlenilmesi gereken bir pislik olduğu sonucuna götürür. ”[5]

Cenâb-ı Hak, kabrimizi bir azap yurduna döndürecek bu türden gafletlerimizden arındırsın bizleri!..

Sefa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, Taharet 111

[2]. Ahmed b. Hanbel I, 402-403; V,331

[3]. Buhari, Edep, 50; Sahih-i Müslim, İman, 169-170.

[4]. Nur suresi, 24/15

[5]. Riyazussalihin Tercüme ve Şerhi, bkz. İlgili Hadis Şerhi

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: Asrın Müslüman Algısı ve Sakal

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET DUA

Sahih-i Müslim esas kitap olmak üzere yaklaşık yirmi eserle karşılaştırmalı hadis-i şerif müzakere ettiğimiz derste geçen gün Peygamber Efendimiz’in şu beyanı da zikredildi:

عَنِ ابْنِ عُمَرَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

«خَالِفُوا الْمُشْرِكِينَ أَحْفُوا الشَّوَارِبَ، وَأَوْفُوا اللِّحَى»

İbni Ömer (radıyallahu anh) Rasulûllah Efendimiz’in şöyle buyurduklarını nakletmektedir:

“Müşriklere muhalefet edin! Bıyıkları kısaltın, sakalları uzatın.”[1]

***

Yakın dönem bazı İslam ulemasının görüşleri ayrı tutulacak olursa; sakal bırakmanın Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnetlerinden olduğu hususu tartışma kabul etmez bir gerçektir.[2] M. Ebu Zehra gibi bazı ulemanın sakal bırakmayı “devrin âdeti”[3] olarak değerlendirmeleri, farklı veriler ışığında vardıkları bir kanaat olsa da Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sakal bırakmayı hem uygulayıp hem de tavsiye buyurmuş olmaları sakal bırakmanın hem fiili hem de kavli bir sünnet oluşuna en büyük delildir. Öte yandan; her ne kadar M. Ebu Zehra, sakal bırakmayı Efendimiz’in âdet-i seniyyelerinden kabul etse de onun da; “şayet bir kimse bu Efendimiz’in bu âdetine ittiba düşüncesi ile sakal bırakırsa sevap kazanır” diye eklediğini de görmekteyiz. Netice itibariyle sakal bırakmak; hem sakal bırakmanın sünnet olduğunu kabul edenler, hem de onu “devrin bir âdeti” olarak kabul edenlerce -ittiba niyetiyle yapılırsa- bir hayır kapısı olarak kabul edilmiş olmaktadır.

Öte yandan “sakal sünnet midir yoksa devrin âdeti midir?” sorusuna yanıt veren pek çok makale kaleme alınmış ve pek çok eser ortaya konmuştur. Başlıktan da anlaşılacağı üzere biz bu hadis-i şerif vesilesiyle aslında öncesinde çok da temas edilmemiş bir konuya temas etmeye çalışacağız. İzahını yapmayı daha elzem bulduğumuz husus; farklı gerekçelerle sakalı bırakmayı terk etmek durumunda kalan sair Müslümanlara, sakalın sünnet oluşu üzerinden yönelttiğimiz tenkitlerimizde “ıskaladığımız dinin temel hedefleri ve yitirdiğimiz semahat (hoşgörü) duygumuz” olduğudur.

Evet, ilk paragrafta da özetle ifade edildiği gibi, sakalın sünnet oluşu münakaşası gereksiz bir hakikattir. “Ne var ki, sakal bırakmak sünnet ise de, bırakmamak haram değildir.”[4] “Bu yüzden, sakal bırakmayana günah işliyor demek sertçe bir yaklaşım olsa gerek. Zaten, bir insanın arkasından, ona günah işliyor demek, gıybettir. Gıybetin haram olduğu ise kat’îdir.”[5]

Hadis-i şerifin izahına geçmeden önce dikkatlerimizi çeken bir hususu üzerinde düşünülmesinin fayda vereceği mülahazası ile ifade etmek istiyoruz. Hadis-i şeriflerden anladığımız kadarıyla; Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz tarafından o dönemde yaygın olmayan bir şey sadır olduğunda hemen sahabe Efendilerimiz’in o yeni olan şeyi kendi hayatlarına aktardıklarını görüyoruz. Mesela Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüzük edinmeleri o dönemde toplumda hemen gündem olmuş, sahabeden pek çok insan yüzük edinmiş ve durum da bizlere ulaşan rivayetlerde açık açık kendini göstermiştir. Oysa Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz “sakalınızı bırakın” buyurduktan sonra o güne kadar sakalsız olan bir sahabinin o günden sonra sakal bıraktığını ifade eden bir habere rastlamamaktayız. Yüzük edinmekle alakalı, hangi sahabinin yüzük edindiği ve sonrasında gelişen hadiseler ile alakalı rivayetler bol miktarda iken “sakalınızı bırakın” emrinden sonraki hadiseler ile alakalı “falanca kişi o günden sonra sakal bırakmıştır” gibi bir rivayetin olmaması üzerinde düşünülmesi gerekli olan bir husustur. Bu hususun, öncesinde var olan bir uygulamaya, belli hikmetlere mebni yön vermek zemininde mi, yoksa o güne kadar bilinmeyen yeni bir durumun inşası zemininde mi neş’et ettiğinin anlaşılması bakımından önemli olduğuna inanıyoruz.

Müşriklere Muhalefet Edin

Evvela, sakalın tavsiye olunduğu hadis-i şeriflerde Resulûllah Efendimiz’in “müşriklere muhalefet edin” diğer hadis-i şeriflerde de “Mecusilere muhalefet edin” şeklinde beyanlarda bulunmaları, akıl ve ilim sahibi bir insanın dikkatini çekmesi gereken en temel noktalardan birisidir. Zira bazı hakikatlere ulaşmak, detayları görmezden gelerek asla mümkün değildir. Efendimiz bu sadette neden “müşriklere yahut mecusilere muhalefet edin” buyurmuş olabilirler diye düşünecek olursak, karşımıza çıkan husus şu olacaktır: “Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabını, öncelikle müşriklere benzemekten men etmiş,[6] Ehl‑i Kitab’a benzeme hususunda bir sınırlandırma getirmemişti. Çünkü menşe itibarıyla onlar, semavî bir dine dayanıyorlardı. Daha sonra, müşriklere de, Ehl‑i Kitab’a da benzememe O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir şiarı oldu.[7] O, saç‑sakal dâhil her şeyde Müslüman’ın kendisi olmasını arzu ediyor ve İslâmî şahsiyet ve İslâmî kimliğin korunmasını hedefliyordu. Mühim olan da budur. Aşamadığımız birtakım gerçekler olsa bile, Müslüman daima kendi olmaya çalışmalı, takıldığı yerde de niyetini sağlam tutarak, her şeye rağmen farzları ve hususiyle bugün en önemli farz olan iman ve Kur’ân hizmetini ikameye devam etmelidir.”[8]

İslam’ın emirlerini; yerine getirilmemesi zorunlu ve zorunlu olmayan emirler olarak temelde iki kategoride değerlendirecek olursak; mesela iyiliği emretme kötülükten nehyetme farz vazifesi karşısında sakal bırakmanın -yerine getirme zorunluluğu açısından- mertebesi nedir bunu iyi tespit etmek lazımdır. “Bu sözlerimize bakarak, bizim bunların aleyhinde olduğumuz zannedilmemeli; hiç kimse için de düşünülmemeli; ne var ki dinin vaz’ettiği kriterlere saygıda da kusur edilmemelidir. Evet, bunlar, her ne kadar Efendimiz’e ait birer âdet-i seniyye olarak değerlendirilse ve O’nunla irtibatımızın, O’na bağlılığımızın bir ifadesi sayılsa da, meselenin yerinin dinî kriterler açısından çok iyi bilinmesi de zarûrîdir.”[9]

Müslümanlar olarak derdimiz kendimizde olan bir güzelliği allayıp pullayıp onunla diğer Müslümanlara Müslümanlık pazarlamak değilse sakal sünneti üzerinden din hassasiyetlerimize yarış atları muamelesinde bulunmaktan uzak durmalıyız. Zira Resulûllah Efendimiz’in bütün sünneti sakaldan ibaret değildir. O’nun bütün sünnetlerini yerine getirmek ise ancak ve ancak ehass-ı havas’tan bazı seçkin Allah dostlarına nasip olmuştur. Dolayısıyla dindarlıkta sebkatini nazara vermek gibi dinen zaten mahzurlu halleri hele de başka din kardeşinin dini hassasiyetini sorgular bir formatta ortaya koymak bir kaybetme zeminine dönüşebilir. Daha da ötesi Fahr-i kâinat Efendimiz’in sakaldan çok daha önemli birtakım sünnetleri vardır ki; dini selim ve aklı selim insanlar sair sünnetler arasında sakalın konumunu tespit etseler, Müslümanların birbirlerini gıybete varan tenkitlerinin ne kadar da yersiz olduğu çok net anlaşılacaktır. Eğer sünnetleri ifa üzerinden bir değer yargısı oluşturulacaksa bir insanın gece ibadetini kaçırıp kaçırmaması sakallı olup olmamasından çok daha öncelikli bir kriterdir. Yalana talana göz yummamak, hakkın müdafisiz kaldığı bir dönemde dahi tek başına da kalsa Hakk’ın sesi olabilecek Muhammedî bir tavır sergilemek kişinin dini noktasında çok daha aydınlatıcı bir kıstastır. Bu cümlelerden hareketle sakalın -haşa- önemsiz bir sünnet olduğunu izah etmeye çalıştığımız anlaşılmamalı. Maksadımız meselenin ehemmiyetinin dini kriterler açısından tespitidir.

21. Yüzyıl ve Yaygın Müslüman Algısı

Mecellede önemli bir kaide de; “zarar-ı âmm-ı defetmek için zarar-ı hâss ihtiyar olunur” ilkesidir. Yani daha küçük bir zararı tercih etmekle daha kapsamlı bir zarardan korunmak mümkünse o küçük zararı göze almak lazımdır. Belki daha doğru bir ifadeyle; büyük bir zarardan korunmak küçük bir zararı göze almadan mümkün olmayacaksa o küçük zarar kerhen de olsa tercih edilmelidir.

Bugün belli merkezler eliyle, sistemli olarak, İslam ve Müslüman düşmanlığının toplumların algı dünyalarına sızdırıldığı herkesçe malum acı bir hakikattir. Ve ne yazık ki bundan daha üzücü olanı ise İslamofobi propagandasının işlendiği her mecrada temel propaganda malzemesi bir takım güçler elinde payimal olan sakallı ama sığ Müslümanlardır. İslam ve Müslümanlık adına böyle menfi algı dayatmalarına sakallı fakat sığ Müslümanların da -farkında olarak yahut olmayarak- yapıp ettikleri ile tabiri caizse lojistik destek sağladığı bir dünyada, gerçek Müslümanlıkla insanlar arasına örülen bu duvarların yıkılmasının zorunluluğu sair zamanlara oranla daha bir önem kazanmaktadır.

Bugün hususiyle batı insanının zihninde yer etmiş Müslüman algısında sakal, terör, kan ve vahşet başroldedir. Bu açıdan; bir kilise haziresinde doğan bir insanın, maddi refahı yerinde ve kendi dininin hâkim olduğu topraklarda gözle görülür bir sükûnet ortamı da hâkimse kendi inandığı değerlerinden şüpheye düşüp hak ve hakikat arayışına girmesi, hele de yaygın Müslüman algısından hareketle İslam’a ilgi duyması imkânsıza yakın derecede zordur. Eğer Müslümanlar aleyhine yayılan bu menfi propagandalara dur diyecek derecede güçlü ve etkin kitle iletişim araç ve mecralarına da sahip değilseniz, sakal gibi esasa dokunmayan bir takım değerlerinizden, insanları gerçek İslam ile buluşturma uğrunda feragat etmeniz kaçınılmazdır. Zira sakal gibi Efendimiz’in “fıtrattandır”[10] buyurdukları bir sünnet dahi bu “terörist” algısını destekleyen bir argüman olarak kullanılmaktadır. Öyle ki bugün yoldan geçen herhangi bir gayr-i müslimin kolundan tutsanız, bir tuvalin önüne getirseniz ve “Bana bir Müslüman bir de terörist portresi çiz” deseniz -her ne kadar hakikat çok farklı olsa da- Müslüman ve terörist portresi hakkında fırçasının kaydığı ilk uzvun sakalları olduğunu göreceksiniz. Müslüman ve terörist imajının zihinlerde bu denli yakınlaştı(rıldı)ğı bir ortamda dinin esasatına ait değerlerden olmadığı halde bu yanlış algıya hizmet ettirilen bir takım değerlerimizi sergilemeyi ertelememiz, gerçek İslam ile insanların buluşmasına engel olan duvarlardan birini daha bertaraf etmemize vesile olacaksa bunun adı “umumi bir zararı defetmek için daha lokal bir zararı tercih etmek gerekir” kaidesinin işlettirilmesidir. Zira sakallı bir insan görüldüğünde insanların yolunu değiştirdiği bir ortamda, böyle esasa ait olmayan bir mevzuyu ertelememekteki inadımız sebebiyle, insanlar İslam’dan uzaklaşmak gibi umumi bir felakete sürükleniyorlarsa bizim Müslümanlar olarak basiret tutukluğu yaşadığımız muhakkaktır. Ve Fahri Kâinat Efendimiz’in firasetini medhettiği Müslümanlar’ın da böyle Müslümanlar olamayacağı açıktır.

Müslümanlar adına daha üzücü bir tavır ise bu konjonktürel zorunluluğu fark edip ona göre sakal bırakma, kılık kıyafet gibi esasa dokunmayan hususlarda, esasa zarar vermeyecek bir formatta kendini güncellemenin lüzumunu görmüş bir kısım Müslümanların, bu zorunluluğu göremeyen diğer Müslümanlarca tenkite maruz bırakılmaları ve günah işlemekle itham edilmeleridir.

Sakal Bırak(a)mayan Müslümanlara Mü’mince Bakış Nedir?

Evet, yukarıda da ifade edildiği gibi sakal bırakmak bir sünnettir ve sevabı büyüktür. Bununla beraber sakalı terk etmek haram değildir. Yani bu demektir ki sakal sünnetini yerine getiren bir Müslüman sevaba nail olacaktır. Ama birtakım zorunluluklar sebebiyle bu sünneti ifa edemeyen Müslüman ise günaha girmiş olmamaktadır. Dinin, hükmü bu minvalde karara bağladığı bir mevzuda, dinin hükümleri ile hayatına yön verdiği iddiasında olan bir müminin, din kardeşini böyle bir konuda hala tenkit etmesi onu günaha girmekle itham etmesi anlaşılabilir bir durum değildir.

Eğer “Biz Müslümanlar olarak, içinde bulunduğumuz ve aleyhimize işleyen bu şartları ve konjonktürü göz ününde bulundurmadan, her ne şartta olursak olalım inandığımız şeyleri yerine getirmeliyiz!” denilecek olursa; açıktan tebliğin neden ilk vahiyle birlikte hemen başlamadığının, Mekke’de onca tahammülfersa eziyet karşısında neden mukabelede bulunulmadığının, neden Mekkelilerin kin ve gayz damarına dokunacak hususlardan ısrarla uzak durulmaya çalışıldığının ve daha pek çok hadisedeki basiret eksenli tutumun sebeplerini izah noktasında güçlükler doğacaktır. Eğer tebliğde dikkat edilmesi gerekli olan bir takım hassasiyetler ve göz önünde bulundurulması gerekli olan zorunluluklar yoktur denilirse; Resulûllah Efendimiz’in Yemen’den gelen heyet ile alakalı “onlar yumuşak kalbli ve nâzik gönüllü zevattır” tembihinin hangi gayeye matuf olduğunun izah edilmesi gerekmektedir.

Evet, Mümin firaset ve basiret insanıdır. Şayet Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bu kuşatıcı nazarla bakabilmiş olsaydık esasata ait olmadığı halde bugün müminlerce gereksiz yere gündemde tutula tutula kangrene dönmüş pek çok problem daha patlak vermeden bertaraf edilmiş olacaktı. Zihinlerimizdeki bilgi postuna bürünmüş obsesif önyargılarımızla O’nun tüm çağları aydınlatan hayatını okumaya kalkmamış olsaydık bugün semahat (hoşgörü) duygularımızla hayatta ve hayattar olarak var olacaktık.

Cenâb-ı Hak aklımızı ve kararlarımızı basiret ve firaset nurlarıyla te’yid buyursun!

Sefa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, Taharet 54

[2]. M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla 2

[3]. Muhammed Ebû Zehra, Usûlü’l-fıkh s.38.

[4]. M. Fethullah Gülen, a.g.e

[5]. M. Fethullah Gülen, Prizma 4

[6]. Buhârî, libâs 64

[7]. Bkz.: Ebû Dâvûd, salât 88; Abdurrezzak, el-Musannef 4/287; el-Bezzâr, el-Müsned 8/406.

[8]. M. Fethullah Gülen, a.g.e

[9]. M. Fethullah Gülen, a.g.e

[10]. Sahih-i Müslim, Taharet 56

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: MİSVAK ÖZELİNDE NEZAHET ANLAYIŞIMIZ

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

سَاكَ kelimesi Arap dilinde “ovalamak” manasında olup “misvak” kelimesinin kendisinden türediği fiildir. Misvak; bu ovalama işinin kendisiyle yapıldığı, ağız ve diş temizliği nesnesidir. Erek ağacının hem köklerinden hem de dallarından elde edilebilen misvak; Fahr-i Kâinat Efendimiz’in diş ve ağız temizliği hususunda ısrarla tavsiye buyurdukları bir nezafet aracıdır.

“Kütüb-ü Sitte’nin ittifakla rivayet ettikleri ve arkasında kırka yakın sahabenin imzası bulunan, aynı zamanda manevi mütevatir kategorisinde olan bir hadislerinde, Allah Resulü”[1] (sallâllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadırlar:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

«لَوْلَا أَنْ أَشُقَّ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ -وَفِي حَدِيثِ زُهَيْرٍ عَلَى أُمَّتِي- لَأَمَرْتُهُمْ بِالسِّوَاكِ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ»

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh), Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivayet etmektedir:

“Eğer ümmetime zorluk vereceğimden çekinmeseydim, her namazın başında onlara misvak kullanmalarını emrederdim.”[2]

***

Hadis-i şerifin ifade ettiklerinden anlaşılan husus; Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’ in misvak kullanmayı farz kılmamasına temel sebep, ümmetine bunun meşakkat verebileceği endişesidir. Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) böyle bir endişeleri olmamış olsa idi, namaz gibi, abdest gibi misvakın da ümmetine farz olacağı açıktır. “Böyle bir şey ise, bu dinin ruhu olan kolaylık prensibine aykırı düşecekti. Çünkü herkes her yerde misvak bulamayabilirdi”[3] Buradan hareketle de, misvakın farz olmamakla beraber, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in önemli sünnetlerinden olduğunu anlamak, zor olmasa gerek. Zira bir başka hadis-i şerifte Fahr-i Kâinat Efendimiz, “Misvak hakkında o kadar emir aldım ki bu konuda Kur’an’da bir âyet ineceğini zannettim.”[4] buyurmaktadırlar.

Hadis-i şerifin ifade ettiklerinden hareketle ifade etmek istediklerini okuduğumuzda şu manaları anlamak zor değildir: Evet, misvak kullanmak meşakkat endişesinden ötürü farz kılınmamıştır. Farz kılınmamış oluşuna bir endişenin sebep teşkil ettiği bir ameliye, aslında çok önemlidir. Zira Nezahet Sultanı Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerine göz ucuyla baksak misvakın O’nun hayatındaki yeri ve önemini zaten göreceğiz. Bu açıdan insanların en azından buldukları her fırsatta dişlerini misvaklamaları sünnete muvafık bir hayat yaşama gayretinin emarelerindendir.

Öte yandan bu yazıda temel mevzumuz misvak kullanmanın faydaları ve hikmetlerinden bahsederek, insan için ne denli ehemmiyet arz ettiğinin izahını yapmak değildir. Misvakın faydaları ile alakalı İslam dünyasında çok çeşitli kitaplar yazıldığı gibi batı dünyası ve bilim çevrelerinde de pek çok ilmi araştırmalar ve makaleler ortaya konmuştur. O yüzden bu hususun kendisi için ehemmiyet arz ettiği insanlar dipnotta[5] işaret edilen kaynaktan istifade edebilirler. Haddizatında misvaka dair bu faydalar bilinmese dahi inanan insanın misvaka ehemmiyet vermesi için bunu Efendimiz’in yapmış ve tavsiye buyurmuş olması kâfi gelmelidir. Bu mevzuda “O (sallâllahu aleyhi ve sellem) misvak kullanmayı tavsiye buyurmuşsa, bana düşen, onun faydasına ve sıhhat açısından yararlarına bile bakmadan, sırf O kullandı ve tavsiye buyurdu diye misvak kullanmaktır. O işi, elde edeceğim bir faydaya bağlamak da ne demek? O kullandı ise ben de kullanırım. Efendimiz bana dese ki takla atacaksın! Bu meselenin mantığı var mı? Aklım öyle inceliklere ermez benim. Senin mantık dediğin şey nedir ki? Mevlana Hazretleri demiyor mu, ‘Aklını Hazreti Muhammed’e kurban et.’ Ben de aklımı kurban ederim Efendim’ e ve O’nun emir ve tavsiyelerini yerine getiririm”[6] mülahazalarından gayrısı inanan insanda şık durmayacaktır.

Misvak Kullanalım! Ama “Nerede” ve “Nasıl”?

Misvak kullanmanın adabına dair genel bir literatür taraması yaptığımızda ele alınan hususların ne yazık ki, çoğunlukla, “misvakın kullanıma hazırlanışı, dil ve dişler üzerinde nasıl hareket ettirileceği” hususu ile sınırlı kaldığını görmekteyiz. Bu sebepten ötürü biz de misvak kullanımının “hangi ortamlarda yapılmasının uygun olacağı ve uygulamada dikkat edilmesi gerekli olan hususlar nelerdir” gibi soruları yazımıza temel almanın daha uygun olacağı kanaatine vardık.

İslam, Temizlik, Misvak ve Nezahet Anlayışımız

İslam dininde temizlik o denli önemlidir ki; o, en temel ibadeti olan namazın eda şartlarından olarak maddi ve manevi temizliği (abdest) olmazsa olmaz kabul etmiştir. Hatta bu dinin Mübelliği Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) de “temizlik imanın yarısıdır”[7] buyurarak bu hususun imanın yarısı ile eşdeğer olduğunu ifade buyurmuşlardır.

Temizliğe bu denli ehemmiyet veren Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) maddi temizliğin bir cüz’ü sayılan ağız ve diş temizliği hususuna da son derece önem atfetmişlerdir. Nezih hayat-ı seniyyeleri buna şahit olduğu gibi mübarek beyanları da bu hususun en büyük delilidir.

Ne var ki dinin özünde mündemiç olan o nezaket ve nezahet ruhunu tam manasıyla kavrayamayan bir kısım günümüz sığ Müslümanları, temizlik gibi zatında güzel ve matlup olan bir işi dahi insanlarda tiksinti hâsıl edecek bir formatta ortaya koymayı başarmış (!) ve değerleri itibariyle kendisini muhafazakâr olarak kabul eden insanları dahi bu sünnetin edasından uzaklaştırmışlardır. Evet, bir sünneti ihya etmek çok büyük bir hayır kapısıdır. Bununla birlikte böyle güzel ve önemli bir işin insanlar nazarında tiksinti uyaracak bir formatta ortaya konulmaması da inanan insanların temsil ettikleri değerler adına asla göz ardı edemeyecekleri önemli bir husustur. Şayet bir sünneti ihya etmekten anlaşılan, onu sadece kendi hayatımızda tatbik etmekten ibaret değilse -ki anlaşılması gerekli olan da bu değildir zaten- bu mevzuda hakiki manada bir ihyaya muvaffak olmak isteyen her insanın en az bu sünneti yerine getirmekteki hassasiyeti kadar yerine getiriliş keyfiyetinde de yani usulde de (metod) hassas olması kaçınılmazdır. Zira yaptığımız şey kadar nasıl yaptığımız da son derece önemlidir.

Bu açıdan, misvak kullanmak gibi temelde bir temizlik ameliyesi olan sünnetin ifasında birtakım hususlara dikkat etmek, inandığımız bu değerleri, kendi kadr u kıymetine halel getirmeyecek bir hassasiyette ortaya koymak, hem o değerin sebepler planında bânisi olan Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) memnuniyetleri, hem de değerlerimizin kabul görmesini umduğumuz kesimler tarafından kabulünü kolaylaştırma adına çok önemlidir.

Buradan hareketle, insanların gelip geçtiği bir cadde üzerinde, bir elinde misvak diğer elinde bir bardak su… Elindeki misvakı suya batırıp sonra da dişlere sürmenin, hemen sonrasında ise aynı suyla ağzı gargara yapıp sokağa dökmenin; bırakın dünya görüşü itibariyle kendisine uzak olan insanları, benzer dünya görüşüne sahip insanlarda dahi tiksinti hâsıl edeceği aşikârdır.

Otobüs, vapur gibi toplu taşıma araçlarında, insanların topluca hareket etmek durumunda olduğu mekânlarda birilerinin, dişlerini göstere göstere temizlemeye çalışmasının, bu da yetmiyormuş gibi ağzından çıkardığı misvakın ucunu sıkıp suyunu yere sızdırmasının ne Müslümanlıkla ne de insanın nezahet ve nezafet duygusuyla telif edilebilir bir yanı olmasa gerektir.

Öte yandan Buhari ve Müslim gibi muteber hadis kaynaklarında mevzu ile alakalı tahric edilen hadis-i şeriflere bakıldığında Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) misvakı -haşa- bu şekilde insanlarda tiksinti uyaracak şekilde kullandığınıa dair tek bir rivayet yoktur. Olması da mümkün değildir. Zira O üsve-i hasenedir. Zira O (sallâllahu aleyhi ve sellem) kendi zatının tavzif buyurulduğu vazifeyi ifade sadedinde “güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildiğini”[8] beyan buyurmaktadır.

İmam Kurtubi hazretleri de bu mevzuda varid olan hadis-i şerifleri izah sadedinde şu önemli hususlara temas etmektedir: “Misvakı mescidler gibi mahfillerde ve insanların huzurunda kullanmaktan ictinab etmek lazımdır. Zira Resulûllah’ın (sallâllahu aleyhi ve sellem) mescidlerde misvak kullandığına dair hiçbir rivayet varid olmamıştır. En nihayetinde misvaklama mevzuu bir takım kazuratların ve pisliklerin izalesi babından bir ameliyedir. Dolayısıyla ne mescidlerde ne de insanların önünde bunu yapmak uygun değildir. İnsanların önde gelenlerinin bulunduğu bir mecliste bunu yapmak ise mürüvvete yakışmayacak tavırlardandır.”

Müslim-i şerifte, bu mevzuda rivayet olunan hadis-i şerifler özelinde; zikri geçen rivayetler incelendiğinde daha farklı bir husus dikkatimizi çekmektedir. Mezkûr hadis-i şeriflerin hiçbirinde Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in misvaklamayı mübarek saadethanelerinin dışında yaptığına dair bir rivayet mevcut değildir. Müslim-i şerifteki rivayetlerin ilki, mevzumuza temel aldığımız hadis-i şeriftir ki mefhumu malumdur. Bu rivayetlerin ikincisi misvaklamayı saadethanelerinde yaptıklarını, üçüncüsü ve geri kalan rivayetlerin hemen hepsi ya mübarek hücrelerinde yaptıklarını ya da yine hücre-i saadetlerinde gece ibadetine kalktıklarında yaptıklarını ifade eder mahiyettedir. Hal böyle olunca toplu yaşam alanlarında yapılan ağız ve diş temizliklerinin kendi nezahet anlayışımız açısından bir dayanağı zaten olmadığı gibi nasslar açısından da bir temelinin olmadığı anlaşılmış olmaktadır.

Son olarak bazı kesimlerin hadis-i şerifte geçen عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ “her namaza başlarken” ifadesinden “her farz namaz”ı anlayabilecekleri ve buradan hareketle de mescidlerde misvak kullanmanın caiz olduğuna kani olabilecekleri ihtimaline binaen şu noktalara temas edilebilir: Bu ifadeden, her vaktin farz olan namazlarını anlamak doğru bir yaklaşım değildir. Zira Kurtubi hazretlerinin de ifade ettiği gibi Resulûllah Efendimiz’in nafile namazları mescidde kılmaları çok az vaki olmuştur. O (sallâllahu aleyhi ve sellem) namazların nafilelerinin neredeyse tamamını mübarek hücre-i saadetlerinde kılarlardı. Buradan hareketle de şu tespitte bulunmak zorlama bir yorum olmasa gerek: Resulûllah Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) nafile namazlarını hücre-i saadetlerinde kıldıkları için, tabii olarak namaz kılmaya mescidde değil hücre-i saadetlerinde başlamış olmaktaydılar. Yani Resulûllah Efendimiz misvakı mescidde değil saadethanelerinde yapmaktaydılar. Dolayısıyla hadis-i şerifte geçen bu ifadeden hareketle; Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) cemaatin önünde misvak kullandığına ve buradan hareketle de insanlar arasında misvak kullanmakta bir beis yoktur söylemine yol aramak, doğru bir yaklaşım gibi durmamaktadır. Allahualem!

Netice olarak biz Müslümanlar, Cenâb-ı Hak nezdinde güzel olan şeyleri, yerine getiriliş keyfiyetini nazar-ı itibara almaksızın, sadece yapmış olmakla, mükellefiyetlerimizden kurtulmuş olmamaktayız! Zira güzel olanı güzel bir şekilde ortaya koymak da bizlerin mükellefiyetleri cümlesindendir. Bu mükellefiyetin de ötesinde bir husus vardır denilecek olursa o da; güzeli güzel bir surette yansıtmanın, hal ve tavırları ile temsil noktasında bulunan biz müntesipleri üzerinde İslam’ın bir hakkı olduğudur.

Cenâb-ı Hak biz kullarını Nezaket ve Nezahet Sultanı O Zat’ın (sallâllahu aleyhi ve sellem) gölgesinde bir hayata muvaffak eylesin!

Sefa Salman

***

[1]. M. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur 1

[2]. Sahih-i Müslim, Taharet 42

[3]. M. Fethullah Gülen, a.g.e.

[4]. Müsned-i Ahmed, I, 237, 307

[5]. Mustafa Kutbay, Sızıntı Dergisi, Mayıs 1993 sayısı.

[6]. M. Fethullah Gülen, Ümit Burcu

[7]. Sahihi Müslim, Taharet 1

[8]. Müsned-i Ahmed, 2/381

Kırık Testi: O Bir Beyan Sultanıydı

Herkul | | KIRIK TESTI

Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) herkesi ve her şeyi alâkadar eden bir mesajla gelmişti ve vazifesi itibarıyla gönülleri, gözleri dolduracak bir derinlik ve cazibeye sahipti. Yaratılışında olabildiğine bir mükemmeliyet, davranışlarında fevkalâde inandırıcılık ve tavırlarında da her zaman cismaniyetini aşan bir lâhûtîlik nümâyandı.

Bu göz kamaştıran zâhirî çizgilerin arkasında O, bugüne kadar hiç kimseye müyesser olmamış, Kur’ân’ın “huluk-u azîm” dediği öyle yüce bir ahlâka sahipti ki önyargısız, bir kerecik olsun O’nun atmosferine giren, bir daha da tesirinden kurtulamazdı.

Bu güzellik ve fâikiyetlerinin yanında bir büyülü beyanı vardı ki, en mahir söz sarrafları dahi O konuşunca dillerini yutar, sessizlik murakabesine dalar ve O’nun ifadelerinin sihrine kapılıverirlerdi.

Evet, O bir beyan sultanıydı; söz cevheri gerçek değerini O’nda bulmuştu. Eline ne hokka ne de kalem almamış, hiçbir kitapla tanışmamış, kimsenin tedris rahlesi önünde oturmamış, kimseye üstad deme mecburiyetinde kalmamış ve üstad-ı küll olduğuna asla toz kondurmamıştı. Bu, ilâhî emirlerin yorumunda zihnî müktesebat ve yabancı malumatın konuyu bulandırmaması, ayrı bir renk ve kalıba ifrağ etmemesi adına, Allah’ın evvelen ve bizzat kendi emirlerini, saniyen ve bilaraz O’nun fıtrî melekelerini haricî tesirat ve mülâhazalardan sıyaneti demekti.. ve işte O bu mânâda ümmîydi –O ümmîye canlarımız feda olsun– ama dünya ve ukbâ işleriyle alâkalı hemen her alanda üstad-ı küll olarak öyle sözler söylemiş, öyle hükümler vaz’etmiş ve yerinde öyle kararlar almıştı ki, en mütebahhir âlimlerden en seçkin dâhilere, en mütefelsif dimağlardan en münevver ruhlara kadar hemen herkes o sözler, o hükümler, o kararlar karşısında hayret ve dehşet yaşıyordu. Tarih şahit, hiç kimse, O’nun beyan gücüne karşı bir şey söyleyememiş, hiçbir hükmünü sorgulayamamış, hiçbir icraatını da tenkide cesaret edememiştir.

O, bütün muhtevası pırıl pırıl öyle bir bilgi havzı ve hazinesiydi ki, ne geçmiş zamanın küllenmiş hâdiselerinden verdiği haberlerinde ne de tarih öncesi farklı milletlerin din, mezhep, kültür, an’ane ve örfleriyle alâkalı ihbarlarında hiçbir itirazla karşılaşmamıştı; karşılaşmazdı da; zira O, Allah’ın elçisiydi ve O’nun bilgi havzına akan o yanıltmayan malumat da hep O’ndan geliyordu.

O, ifadelerinde söz kesen bir beyan sultanı, mantığında bir muhakeme abidesi ve düşüncelerinde de misyonunun enginliğine denk bir okyanustu. İfadeleri o kadar kıvrak, beyanı o denli vâzıh, üslûbu öylesine zengin ve rengin idi ki, bazen bir-iki cümle ile muhataplarına dünya kadar hakikatleri birden arz eder, bazen mücelletlere sığmayacak kadar geniş konuları bir solukluk söze sıkıştırır, bazen de tevil ve tefsir üstadlarına yorumlamak üzere ne söz cevherleri ne söz cevherleri emanet ederdi. “Bana cevâmiü’l-kelim verilmiştir.” sözleri O’nun işte bu enginliğini işaretlemektedir.

Her zaman O’na yüz cepheden yüz türlü soru yöneltilirdi. Sorulan soruların bütününe, hem de herhangi bir tereddüde düşmeden, hemen cevap verir.. konuşmalarında büyük çoğunluğun anlayabileceği bir üslûp kullanır.. her türlü teşevvüşten uzak olduğu gibi teşvişe de sebebiyet vermeden, gayet vecîz ve fakat arı-duru bir ifade ile maksadını ortaya kor; âlim-cahil, zeki-gabî, az bilen-mütefennin, genç-ihtiyar, kadın-erkek herkesin istifade edeceği bir seviyede konuşur ve muhataplarının gönlünde mutlaka itminan hâsıl ederdi.

O, çok konuşmuş, çok hutbe irad etmiş, ifadelerinde değişik meselelere girmiş, farklı konuları tahlil etmiş, ama hep vakıa mutabık düşünmüş ve konuşmuştur. Onun beyan ve hitabelerinin üzerine hilâf-ı vaki’in gölgesi bile düşmemiştir. Öyle ki, O’nu yakın takibe alıp vurmak için sürekli fırsat kollayan o pek azılı hasımları bile hiçbir zaman O’na yalan isnadında bulunmamış ve bulunamamışlardır.

Aslında, çocukluğundan gençliğine, ondan da peygamberlikle şereflendirildiği kırk yaşına kadar fevkalâde bir hassasiyetle, hemen her davranışı gibi lisanını da hilâf-ı vaki beyandan sıyanet eden birinin, yaşının üçte ikisi gittikten sonra, kalkıp nübüvvet iddiasında bulunacağına ihtimal vermek günahtan öte apaçık bir küfür yobazlığı, akla ve mantığa karşı da bir saygısızlıktır. Kaldı ki, O’nun söylediği sözler, vaz’ettiği hükümler dünü-bugünü-yarını içine alacak şekilde fevkalâde geniş açılıydı.. ve muhtevaları da bir beşer dimağını aşacak kadar mütenevvi idi: O itikatla alâkalı konuşuyor, ibadete dair ahkâm vaz’ediyor, içtimaî, iktisadî, askerî ve idarî konularla alâkalı sözler söylüyor; söylediklerini uyguluyor; uyguladıklarından semere alıyor ve getirdiği esasların doğruluğunu tarihe tescil ettirerek insaflı ve önyargısız vicdanlara emanet ediyordu; ediyordu ve arkadan binlerce yorumcu, binlerce mütefekkir, yüzlerce filozof ve her biri pek çok fende uzman on binlerce mütefennin O’nun söylediği sözlere ve ortaya koyduğu içtimaî, iktisadî esaslara, askerî ve idarî disiplinlere, terbiyevî kurallara “evet” deyip imza basıyor; ayrıca bunların yanında milyonlarca evliyâ ve asfiyâ da her hüküm ve her beyanda O’nu tasdik edip, O’nun rehberliğinde bu payelere erdiklerini haykırıyorlardı.

Bu itibarla da, O’na “hayır!” diyen herhalde ya ne dediğinin farkında olmayan bir densiz ya da beyni yıkanmış bir tâli’siz olmalıdır; zira, ne dün ne de bugün birbirinden çok farklı bunca mesele hakkında hiç kimse bu ölçüde her zaman ter ü taze kalabilecek tek bir söz söyleyememiş ve değişmez hükümler verememiştir; hele uzmanlık isteyen konularda asla.!

Her şeyden evvel, Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi, bir insan ne kadar yüksek istidatlı ve kabiliyetli de olsa, ancak birkaç fen ve birkaç alanda tutarlı söz söyleyebilir. Oysaki bu Zât, bütün varlık ve hâdiselerle alâkalı, bütün zaman ve mekânlarda geçerli öyle ince işlerden söz ediyor, söylediklerini öyle mâhirâne, hâkimane bir üslûpla ortaya koyuyor ve o denli kendinden emin ve tereddütsüz konuşuyordu ki, görüp tanıyan ve kulak verip ön yargısız O’nu dinleyen herkese “âmennâ” dedirtiyordu.

Mesajı Kur’ân O, ufku irfan O, beyanı burhan O ve iki ci­hanın vesile-i saadeti de O’dur. Hakk’ın, harika bin nişanla taltif ettiği zât O, nâmı, Kur’ân’ın referansına bağlı kıyamete kadar yâd-ı cemîl olarak anılacak da O’dur. O’dur insanlığın medâr-ı şerefi, nübüvvet hakikatinin merkez noktası. Pey­gamberler ordusunun seraskeri ve ins ü cinnin yanıltmayan rehberi. O’nun beyanı, Fuzûlîce ifadesiyle: “Enbiyâ leşkerine mîr-i livâdır.” O’nun kitabı Hak’tan bize en büyük armağandır. “Ruh-u A’zam”ın mahall-i tecellisi O ise –ki öyle olduğu muhakkaktır– O’nun mesajı da ruhlarımızın âb-ı hayatıdır. O’nunla insanlık gerçek insanî değerlere uyanmış ve O’nunla Allah’ın istediği renge boyanmıştır. O’nsuzluk tam hasret ve hicran, O’ndan kopma da apaçık bir dalâlet ve hizlandır.

***

*Not: Kıymetli dostlar! Geçtiğimiz hafta Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in hadisleri ikliminde uzun bir seyahat için yola koyulduk. Ana kitap olarak seçtiğimiz Sahih-i Müslim adlı hadis külliyatını yirmi küsur eserle karşılaştırmalı ve müzakereli okumaya başladık. Bu münasebetle, haftanın Kırık Testi’sinde Söz Sultanı’nın (aleyhissalatü vesselam) beyanına dikkat çekmeyi arzuladık. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Yeni Ümit Dergisi (Ocak–Nisan 2003 sayısı) için kaleme aldığı “…Ve Gaybın Son Habercisi” başlıklı makaleden iktibas ettiğimiz paragrafları mütalaalarınıza sunuyoruz.