Posts Tagged ‘Sahabe’

Bamteli: ASIL HÜNER VE GERÇEK ZAFER

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Her türlü cefaya sabredin, şüphesiz hayırlı âkıbet müttakîlerindir; sonunda kazananlar, Allah’a saygıyla dopdolu bulunup O’nun himayesine sığınanlar olacaktır.

Umûr-i hayriyenin (hayırlı işlerin) muzır mânileri olur. Şeyâtîn-i ins u cin, bu hizmetin hâdimleri ile çok uğraşırlar.. ama her sınıf.. her birim.. dünyanın dört bir yanında. Ne var ki yerinde sâbit-kadem olanlar, sonunda kazanırlar.

Kur’an da o bişâreti veriyor; veriyor ve وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ diyor: “Sonuç, mutlu âkıbet, esasen, müttakîlere aittir.” Cenâb-ı Hakk’a karşı hiss-i mehâbet ve hiss-i mehâbet ile yaşayan ama yine de kurtuluş için O’nun vikayesine, himâyesine sığınan müttakîlere.. en acı günlerde de, en lezzetli, en tatlı günlerde de hep O’na sığınmayı birinci vazife bilenlere… O’nu bilenler, böyle yaparlar; O’nu bilmeyen nâdanlar ise, onlar da “sohbet-i nâdan ile eder telezzüz; divanelerin hemdemi divâne gerektir.”

Sonuç itibarıyla kazanılacak şeyi kazanmış olan insanlar, yürüdükleri yolda değişik kayıplara uğrayabilirler, zayiatlar verebilirler, yaralanmalar olabilir. Fakat netice itibarıyla, bir şehit gibi kazanacaklarını kazanmışlar ise şayet, bence müteessir olmamalılar. Ona kadar yolu var…

Hazreti Câbir’in babası Abdullah, Uhud’da şehit olanlardan. O, şehadetin şerbetini içince, mest-sermest kendinden geçiyor. Zât-ı Ulûhiyet de herhalde böyle kâmet-i bâlâlar ile hususî meşgul oluyor; iltifaten -“taltîfen” demek daha uygun- onlar ile hususî konuşuyor. O da Cenâb-ı Hakk’a rica ediyor: “Beni, dünyaya bir kere daha gönder; esasen bu yolda ölmenin lezzetini, halâvetini, tadını arkadakilere anlatayım!” Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “Gönderme yok, buruya geldikten sonra. Ama Ben senin bu duyduğun şeyi, Peygamber vasıtası ile onlara iletirim!” Evet, kazanıyor. Bir-iki senelik Müslüman; fakat dikey yükseliş ile öyle bir zirve yapıyor ki, dağlar, onun ayağının altında Lût Gölü’ne dönüyor; öyle bir zirve yapıyor.

Geriye dönelim: Sonuçta bir insan kazanıyorsa şayet, o yolda kaybettiği şeylere hiç müteessir olmamalı. Şâir Nefi’nin Dördüncü Murad karşısında, onu ölüme götürdüğü anda, dediği bir söz vardır: “Ne dünyadan safâ bulduk, ne ehlinden recâmız var / Ne dergâh-ı Huda’dan mâadâya bir ilticamız var.” İlticâ edilecek, yönelinecek bir yöne yönelmiş iseniz, zannediyorum dünyadaki bütün iltifatları ayaklarınızın altına alırsınız; ezerken onu az görürsünüz, üzerinde raks etmeye durursunuz. Eğer gözleriniz öbür âleme müteveccih ise, Güneşe doğru yürüyorsanız şayet, gölgeniz sizin ayaklarınızın altında veya arkanızdadır; birazı ayaklarınızın altında, birazı da arkanızdadır. Önemli olan, Güneşe doğru yürümektir. Cenâb-ı Hak, öyle yapsın!..

   Kulluk, hem bir şehrâhta (otobanda/ana yolda/caddede) yürümek kadar kolay hem de Sırât’tan geçmek kadar zordur.

Bu, çok kolay değil. Yine dendiği gibi, “Kulluk -bir manada- Sırât’tan geçmek gibi zordur.” Tekâlif-i İlâhiye var, ibadetleri hakkıyla yerine getirme gibi külfetler var; abdest alma var, namaz kılma var, oruç tutma var… Bunları, takliden o işi yapanlar gibi değil, aynı zamanda derinden vicdanında duyarak yapma var. “Ben, tam görülüyor olma mülahazası ile yapamadım!” deyip daha iyiye talip olma var. Bir arkadaşınızdan duymuştum, demişti ki: “Ben, dört yaşında namaza başladım. Fakat istibrâ mevzuunda abdestime tam dikkat etmiş miydim, etmemiş miydim? Namaza başladığım günden yirmi yaşıma, o meseleyi idrak edeceğim âna kadar kıldığım namazların hepsini -bazı günler kırk rekât, bazı günler elli rekât kılarak, hepsini- kaza etmiştim!”

Eğer namazı doğru kılıyorsanız, bir yönüyle bu da bir cehd, bir gayret ister. “Görülüyor olma” mülahazası ile… Tabiî bir de “görüyor olma” mülahazası var. O, Cenâb-ı Hakk’ın, sonunda lütfedeceği bir şeydir: Allah huzurunda kemerbeste-i ubudiyet içinde durarak.. kalb tir tir titreyerek… Biraz evvel dediğim gibi, gözler açık olacak ama orada hayal dünyanızda neler neler… Kur’an’ın ayetlerinde, ondan ona atlarken, kelimeden kelimeye atlarken, maktadan maktaya atlarken, değişik âlemlerde dolaşıyor gibi… Hep böyle “görüyor olma”ya namzet bir insan gibi hareket etmeli; “görülüyor olma” mülahazasını çok derince değerlendirmeli. Yüreği çatlayasıya… “Niçin öyle namaz kılamadım? Neden hayvanlığım yine üzerimde idi; öyle namaz kılamadım?!.” demeli. İşte zor; gördüğünüz gibi Sırât’tan geçmek gibi zor bir şey.

Zekât vermek de öyle… Alın teri ile kazanıyorsun, veriyorsun; yine zor. Hacca gitmek de öyle; yine kazandığın şey ile gidiyorsun, Hacda da bir kısım vazifeler var; yine zor. Allah yolunda yürüdüğünden dolayı başına sağanak sağanak belâ ve musibetler geliyor. Sözün bidayetinde ifade edildiği gibi, “umûr-i hayriyenin muzır mânileri olur.” Şeytanlar, ordularını seferber ederler; “Ateş!” derler. Bir atış poligonunda, onların hedefinde bulunuyor gibi olursunuz; şakır şakır mermiler yağar üzerinize. Ne mermileri yağar? “Terörizm” mermileri yağar.. “âsî insan” mermileri yağar.. yağar.. yağar.. “itibarsızlaştırma” mermileri yağar.. “sizi ademe mahkum etme” mermileri yağar… Bunlar, çok kolay şeyler değildir.

   “Allah’ım, tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..”

Bütün bunlar karşısında, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana/bize düşen, güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek sadece Allah var.” (Yûsuf, 12/18) “Allah’ım! Sabr-ı cemîl!” “Sabr-ı cemîl” de Hazreti Yakub (aleyhisselâm) tarafından ifade edilmiş: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” (Yûsuf, 12/86) Allah’ım! Dağınıklığımı ve tasamı, Sana arz ediyorum. Şikâyetim, Sanadır; ben, kendimi Sana şikâyet ediyorum. Ağır geldi bu işler… Eğer içime olumsuz bazı şeyler doğdu ise, kafama bazı şeyler girdi ise, nöronlarda bir kirlenme oldu ise, ben bu perişan halimi Sana arz ediyorum!.. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ

Bazıları, şikâyeti ilave etmişler, Kur’an’da yok; bazıları “kemedî” (hüznümün şiddetini, yüreğimin yangınını) sözünü ilave etmişler: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وَشِكَايَتِي وَكَمَدِي إِلَى اللهِ “Allah’ım, tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..” Belki bazıları da, günümüzde, şunları ilave ediyordur: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وَشِكَايَتِي وَكَمَدِي وَأَوْجَاعِي، وَأَسْقَامِي، وَأَمْرَاضِي، وَأَعْرَاضِي إِلَيْكَ “Allah’ım, tasamı, hüznümü, şikâyetimi, şiddetli elemimi, yürek yangınımı, ağrılarımı, dertlerimi, bünyeme musallat olan marazları, hastalıklarımı ve başıma gelen musibetleri Sana şikâyet ediyorum.” Maruz kaldığım bu şeylerin hepsini, Sana arz ediyorum!

Bu arz meselesi, “naz”lanma değil, “niyaz” sadedinde söylemedir. “Sabır kahramanı” -Hazreti Pir’e ait bu tabir- Eyyûb (aleyhisselam) gibi, رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Ey Rabb! Bana, zarar isabet etti; Sen, Erhamürrâhimîn’sin!” demektir. O (Hazreti Pîr) da o “Rabbî” (رَبِّي) kelimesini ilave ediyor; Kur’an’da öyle değil. وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an, hatırla. Hani O, ‘Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!’ diye yalvarmıştı.” (Enbiyâ, 21/83) Ayette, “Rabbine nidâ etti” diyor. Rabbine nidâ ettiğine göre, her halde “Rabbî” (رَبِّي) demiştir: رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Rabbim! Bana zarar isabet etti; Sen Erhamürrâhimîn’sin!..” Arz-ı hâl; Sâhibine arz-ı hal.

Öyle birine arz-ı hâl edeceksiniz ki, problem nedir, onu çözebilsin; dolayısıyla, dilencilerin kapısına dilencilik mülahazasıyla gitmemek lazım. Dünyada sultanlığı ihraz eden insanlar bile dilenci sayılırlar. Onların elindeki şeylere zerre kadar tenezzül etmemek lazım; dünya sultanlığı bile olsa, tenezzül etmemek lazım. Çünkü Allah’a kulluk, hiçbir şeyle değiştirilmeyecek kadar çok yüksek bir pâyedir. Bütün kulluklardan sıyrılmanın yolu da Allah’a kulluktan geçer. Kendini bir şey zanneden insanlardır ki, esasen, Allah’a kulluğun tadını/zevkini duymamış ve tatmamışlardır. Onların, ne “ihsan”dan haberleri vardır, ne “ihlas”tan haberleri vardır, ne “marifet”ten haberleri vardır, ne “muhabbet”ten haberleri vardır, ne “aşk u iştiyâk-ı likâullah”tan haberleri vardır. Bildikleri bir şey varsa, o da yetiştikleri kültür ortamının kendilerine tepeden inme telkin ettiği “taklidî/sûrî/şeklî Müslümanlık”tır; ki Allah, öyle Müslümanlıktan muhafaza buyursun!..

Evet, “Bu yol, uzaktır.” Sırât kadar, Sırât’tan geçmek kadar zordur. “Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” Yedi asır evvel, Yunus Emre’nin dediği bir şey. “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” “Kandan-irinden deryalar” sözü ile de ifade ediliyor; “aşılmaz gibi görünen uçurumlar” ile ifade ediliyor; “her köşe başında değişik gulyabanîler ile karşılaşma” gibi şeyler ile ifade ediliyor; ifade ediliyor…

Kulluk, Sırât’tan geçmek kadar zor; fakat insan bir kere de Cenâb-ı Hakk’a teslim oldu mu, her şey öyle kolaylaşır ki!.. فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا “Demek ki, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 94/5-6) Her zorluk ile beraber, bir kolaylık vardır. أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ayeti ile başlayan beyân-ı Sübhânî içinde zikredilen bir hakikat. فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا Her zorluk ile beraber, bir kolaylık vardır. Zorluklar, bağırlarında kolaylığı beslerler, kolaylığı geliştirirler. Zorluklar, dölyatağında kolaylığı oluştururlar.

   Izdırap, en makbul niyazlardan daha değerli bir duadır; ızdırapsız bir sine, sökülüp köpeklere atılacak bir lokmacık etten farksızdır.

Onun için nazmen bu hakikati dillendiren اِشْتَدِّي أَزْمَةُ تَـنْـفَرِجِي demiş: “Şiddetlen, şiddetlenebildiğin kadar. Ben biliyorum ki, şiddetlilik zirve yaptığı zaman -esasen- Cenâb-ı Hak bir ferec, bir mahreç ihsan edecektir, lütfedecektir.” Biz bunu, biraz lâzımî mana ile tercüme ederek diyoruz ki: “Karar, kararabildiğin kadar, ey gece! Çünkü kararmanın son noktası, yalancı bile olsa, şafağın attığı ândır!” O kararma zirve yapınca, arkadan “fecr-i kâzib” tulu’ eder. O fecrin kendisi kâzibtir ama bu kâzibin şehadeti doğrudur; çünkü o, “fecr-i sâdık”ın şâhididir, şâhid-i sâdıkıdır. Kâzibin bir şâhid-i sâdık olduğu, orada görülür. “Fecr-i kâzib”, “fecr-i sâdık”ın şâhididir.

Evet, bütün bunlara katlanınca, Allah’ın izni ve inayetiyle, birden bire geçilmez gibi görünen şeyleri, böyle yüzüyor gibi geçersiniz, uçuyor gibi geçersiniz; üveyikler gibi uçar gidersiniz, birden bire. Öyle zevk-i ruhânîler duyarsınız ki!.. “Bir ân-ı seyyâle vücûd-i enver, binlerce sene vücûd-i ebtere müreccahtır.” diyor yine Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân. Her ânınızı Allah’ın izni-inayetiyle öyle “vücûd-i enver” yaparsınız ve bunlar, âhiret hesabına size neler ve neler kazandırır!..

“Izdırap, en makbul dualardan daha makbul bir duadır. Izdırapsız sîneler, sökülüp köpeklere atılacak bir lokmacık etten ibarettir!” Dîn için, diyanet için ızdırap çekmek… Kardeşler için, bacılar için, evlatlar için, çocuklar için, gençler için, ihtiyarlar için, şerden kaçarken deryada boğulanlar için, eşkıya tarafından derdest edilip yakalananlar için ızdırap çekmek… Bu, önemli bir ibadettir Allah’ın nezdinde. Böyle bir muzdaribin iniltileri, sürekli لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ çekmeye mukabil nezd-i Ulûhiyette hora geçen hususlardandır. Ama bu mevzudaki duygusuzluk, hissizlik?!. O da biraz evvel arz ettiğim gibi… Kalb öyle ise şayet, bir bıçak çal, kes, onu şeylerin önüne at; bari onlar yesinler, onlar istifade etsinler. Senin işine yaramamış o, demek ki!..

Evet, أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Muztarrın yakarıp yalvarmasına icabet eden, Allah’tan başka kimdir?!.” O, öyle yalvarıyorsa, Allah (celle celâluhu) da o ızdıraplı, o ızdırarlı tabloyu değiştirir; Kendi inayeti ile, inşirah vesilesi olabilecek tablolar, pozisyonlar lütfeder; lütfedecektir.

   “Bazı peygamberler gelmişler ki, mahdut birkaç kişiden başka ittibâ edenleri olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar; demek hüner, kesret-i etbâ’ ile değildir, belki hüner rıza-ı İlâhîyi kazanmakladır.”

Yine o Hazret diyor: Bazı peygamberler gelmiş ki, belki hiç ümmeti olmamış; belki bir tane olmuş, belki iki tane olmuş. Ama bunu yanlış anlamamak lazım; o Hazret öyle diyor da esasen İhlas hususuna dikkatleri çekme mevzuunda diyor. Onlar, o peygamberliğin yüksek pâyesinin sevabı ne ise, nezd-i Ulûhiyette kıymet-i harbiyesi ne ise, mutlaka ona mazhar olmuşlardır. Üveyik gibi kanatlanmış, yine Rü’yet ufkuna yükselmişlerdir, “Ben razıyım!” sesi ile sermest olmuş, kendilerinden geçmişlerdir. Ama ihlasları esasen bir hakikati ikame etme mevzuudur. Fakat onların, işte Hazreti Zekeriya (aleyhisselam) gibi testere ile biçilmesi, Hazreti Yahya (aleyhisselam) gibi şehit edilmesi, Hazreti İsa (aleyhisselam) gibi -hâşâ ve kellâ- bir şakî gibi takibe maruz kalması…

O’nun (Hazreti İsa’nın) âkıbeti ile alakalı, Kur’an-ı Kerim’de geçen farklı iki ayet, Yuhanna İncili’nde anlatılandan farklı iki ayet var. وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِن شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُوا فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا “Yine, Allah’ın Rasûlü Meryem oğlu İsa (hakkında övüne övüne, “Onu) katlettik!” diye iddia etmeleri yüzünden -oysa onlar, İsa’yı öldüremediler, onu asamadı ve çarmıha geremediler; fakat şüpheye düşürülüp (bir aldanışa ve karışıklığa sürüklendiler). İsa ve dünyadan nasıl ayrıldığı konusunda ihtilâfa düşenler, asla bir gerçeğe dayanmayıp, zaten kendileri de hep şüphe içindedirler. Herhangi kesin bir bilgiye sahip bulunmadıkları için, ancak zanna tâbi olup gitmektedirler. Gerçek şu ki, onlar İsa’yı asla öldüremediler.” (Nisâ, 4/157)  إِذْ قَالَ اللهُ يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ “O zaman Allah şöyle buyurdu: Ey İsa! Artık (rasûl olarak vazifen tamamlanmakla) seni eceline yetirip geri alacak ve (misalî vücuda bürünmüş bedenin ve ruhunla birlikte) nezdime yükselteceğim ve seni o küfredenlerin arasından alıp suçsuzluğunu, paklığını ortaya koyacak ve sana tâbi olanları Kıyamet Günü’ne kadar küfredenlere üstün kılacağım. Sonra, her halükârda hepinizin dönüşü Banadır; işte o zaman, ihtilâf edegeldiğiniz konularda aranızda hükmümü vereceğim.” (Âl-i Imrân, 3/55) Tefsirlerde, öldürülmediğini ifade eden zatlar, ayette geçen مُتَوَفِّيكَ kelimesini izah ederken -antrparantez arz ediyorum- “Allah (celle celâluhu), Hazreti İsa’ya vereceği her şeyi tastamam verdi, tevfiyede bulundu.” manasını veriyorlar. Her ne ise, bu detaylara girmeyelim.

Şimdi O (aleyhisselam) bile giderken, işte on bir insan arkada bırakıyor. Düşünün “Rûhullah”; Meryem validemiz gibi birinden dünyaya geliyor. Herhangi bir erkek değil, doğrudan doğruya “Rûhullah”ın telkihi ile meydana geliyor ve öyle yetişiyor aynı zamanda. Annesinin burnundan düşmüş gibi yetişiyor. Daha kucaktayken, dünyaya gelir gelmez, konuşuyor. O ses O’nun sesi ise…

   Hazreti Meryem’in İffeti, Hazreti İsa’nın Gür Sesi ve Hazreti Musa’nın Tûr Hadisesi

Kur’an-ı Kerim’de buyrulduğu gibi, hani anne, telaş içinde: فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا “Derken, doğum sancısı O’nu bir hurma ağacına dayanmaya zorladı. (Evlenmeden çocuk sahibi olmayı insanlara nasıl anlatacağının endişeleri içinde) ‘Keşke bu iş başıma gelmeden önce öleydim de adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!’ dedi.” (Meryem, 19/23) “Ah keşke, ölseydim de unutulup gitseydim!” diyor. Bu, iffetin söylettiği bir sözdür. Öyle yaşamış ki, mâbette, mihrâb gibi bir yere, bir odacığa kapanmış. Yahudilikte esasen kadınlar, havraya giremiyorlar. Fakat ayrı bir yerde kendisini Allah’a vermiş. Hazreti Zekeriya onun yanına girip çıkarken, önünde ekstradan semâvî yemekler görünce, “Nereden bunlar sana!” diyor. Kur’an ifade ediyor bunu; “Allah’tan, semadan!” diyor. Şimdi iffeti ile böyle yaşamış bir kadın; hep iffeti ile “müşârun bi’l-benân” olmuş veya “müşâratün bi’l-benân” olmuş. Şimdi ona o yapılan şey (itham ve iftira), öyle ağır gelir ki!.. يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا “Keşke bu iş başıma gelmeden önce öleydim de adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!” deyince, aşağıdan bir ses geliyor: فَنَادَاهَا مِنْ تَحْتِهَا أَلاَّ تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا “(Bir ses) alt tarafından ona seslendi: Üzülme; bak Rabbin senin alt tarafında akar bir su meydana getirdi.” (Meryem, 19/24) Daha çocukken, dünyaya gelir gelmez, ayağının dibinde böyle diyor. Ses O’nun sesi ise… Veya O’nu nefh eden Rûh’un sesi de olabilir. İki ihtimal de var burada.

Fakat Kıtmîr’e göre, doğrudan doğruya, Hazreti Mesih’in sesi; çünkü Hazreti Meryem validemizin -esasen- öyle bir referansa ihtiyacı vardı. Onu, beşikteki çocuğu kucağına alıp Musevîlerin karşısına çıktığı zaman, endişe duymayacaktı. Onun için “Nereden Sana!” dedikleri zaman, “Nereden bu çocuk sana!” dedikleri zaman… “Senin baban öyle birisi değildi, annen de öyle birisi değildi; nereden bu çocuk sana?!” dedikleri zaman, hiçbir şey söylemeden mübarek validemiz/anamız -Allah, bizi ona bağışlasın!- çocuğu işaret ediyor. “Beşikteki çocuk ile mi konuşacağız?!” dediklerinde; onun (Hazreti İsa’nın) sesi gürlüyor. O kadar emin ki validemiz!..

Hazreti Musa hadisesine benzetiyorum ben bunu hep, bu ayeti dinlerken. Çünkü en çok dinlediğim yerlerden birisi; Meryem sûre-i celilesi, çok dinlediğim yerlerden birisi. Hafızların hemen belki otuz tanesinden ayrı ayrı dinlemişimdir onu. Seyyidinâ Hazreti Musa’nın Tûr-i Sînâ’da kendisine referans olabilecek öyle bir şeyden geçmesi gibi… Birden bire “Al asâyı, git sihirbazların karşısına çık!” denseydi, orada birden bire asanın yılan olması, kobra gibi, dinozor gibi insan üzerine gelmesi neticesinde orada korkar, titreyebilirdi. İlk defa öyle bir şey ile karşılaştığı zaman… Yine, elin bembeyaz olması filan; bunlar, sürpriz şeyler, insanda ciddî heyecan uyarabilir. Hâşâ ve kellâ, her dediğini doğru diyen ve dediği şeyler ile başkalarını tesiri altına alan koca Peygamber orada -hâşâ ve kellâ- panikleyebilirdi. Cenâb-ı Hakk, evvelâ Tûr-i Sînâ’da, Mukaddes Vadi denen yerde, “Ayakkabılarını çıkar!” buyuruyor. Demek ki tecelligâh-ı İlahî orası; orada Cenâb-ı Hak tecelli buyuruyor O’na, إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى “Bil ki, Ben senin Rabbinim; şimdi pabuçlarını çıkar; çünkü mukaddes Tuva Vadisi’nde bulunuyorsun.” (Tâhâ, 20/12) buyuruyor Tâhâ sûre-i celîlesinde. Fakat orada evvelâ bir tatbikat yaptırıyor. “At asânı yere!” diyor, “Çıkar elini!” diyor. Dolayısıyla Firavun’un karşısında yaptığı zaman, bunlar meydana geldiği zaman, sihirbazlar karşısında bunlar meydana geldiği zaman, onların oyunları karşısında “hîfê” (خِيفَةً) deniyor, hafif, çok küçük, cüz’î bir telaş yaşıyor ama Cenâb-ı Hak, لاَتَخَفْ “Endişelenme, korkma sen!” buyuruyor.

İşte, ben, hep ona benzetiyorum Meryem validemize Hazreti İsa’nın seslenişini. Nihayet, Hazreti Meryem, oraya geldiğinde, çok rahat, kalbi itmi’nan içinde, O’nu işaret ediyor. Bu, onun aynı zamanda hakikaten iffetli olduğunu da gösteriyor, onların da ağzına fermuar vuruyor; Onu ta’n edenlerin ağzına fermuar vuruyor: قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا “Derken bebek: Ben Allah’ın kuluyum, dedi, O bana kitap verdi, beni peygamber olarak görevlendirdi.” (Meryem, 19/30) Vukuu muhakkak olan şeyler, Arap dilinde mazi kipi ile ifade edilir. İleride Allah Kitap/İncil verecek ona, “Ahd-i Cedîd”i verecek: آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا “O bana kitap verdi, beni peygamber olarak görevlendirdi.” İleride Peygamber yapacak; وَجَعَلَنِي نَبِيًّا diyor. Çocuk daha, henüz vazife gelmemiş ama mazi kipinin hususiyeti, vukuu muhakkak; وَجَعَلَنِي نَبِيًّا Sonra, وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنتُ “Nerede olursam olayım, Allah, Beni mübarek kıldı!” (Meryem, 19/31) diyor; onlara karşı diyor, Meryem validemizi itham edenlere karşı. Anasının şâhidi…

   Önceki gün havarîler, daha dün sahabîler, bütün meşakkatlerine rağmen Peygamber yolunda yürüdü ve geride silinmez izler bıraktılar; onların izlerini takip eden milyonlar hidayete erdi ve kurtuldular.

Evet, “Nâsıralı genç” deniyor, Eski Ahit’te de öyle deniyor. Nâsıralı genç, dolaşıyor her yerde. Hatta Hazreti Yahya da onu dinliyor. Onlar aynı zamanda halazâde (teyze oğlu), birbiriyle akraba. Onun konuşmalarını dinleyince sağda-solda… O da güzel konuşuyor; bir Peygamber, Peygamber gibi konuşuyor; fakat diyor ki, “Galiba bundan sonra söz onun.” “Söz Senin, devran Senin! Sen konuş!” diyor, Hazreti Mesih’e. Böyle diyor ama bu büyük insan, yürüyeceği yere -neresi ise, oraya- yürürken, arkada on bir insan bırakıyor.

Onlar (Hazreti İsa’nın havarîleri) da çok doğru izler bırakıyorlar. Yâsîn Sûresi ile alakalı Hammâm Tefsiri’nde de anlatıldığına göre; Allahu a’lem, Antakya’ya gelen elçiler de onun elçileri. Orada, o Habîb-i Neccâr, ona ilk inananlardan bir tanesi oluyor. Tâ Roma İmparatorluğu’nun içine giriyorlar, Romalıların içine. Onlar, onlardan rahatsız oluyorlar; Büyük Konstantin, Hıristiyanlığı din olarak kabul edeceği âna kadar işkence görüyorlar. Hatta vebanın, tâûnun, değişik hastalıkların sâri olduğu yerlerde, onları ölüme mahkûm ediyorlar. Fakat onlar, bıkmadan, usanmadan hakiki Hıristiyanlığı orada telkin ediyorlar. Şimdi böyle on bir tane insan bırakıyor; fakat sonra arkadan bir yönüyle sâhil-i selâmete çıkan, binlerce insan, onun bıraktığı o izlerde yürüyor, Hazreti Yahya’nın bıraktığı izlerde yürüyor, Hazreti Zekeriya’nın bıraktığı izlerde yürüyor.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, ruhunun ufkuna yürüdüğü dönemde -bazı Siyer kitaplarında- “Yüz bin insan vardı.” deniyor. Fakat en büyük “Tabakât” el-İsâbe kitabında, İbn Hacer, on bin insandan bahsediyor. Üsdu’l-Gâbe’de altı-yedi bin insandan bahsediliyor. Zannediyorum bu “elli bin, yüz bin” diyen insanlar, böyle yeni girmiş insanları da sayıyorlar. Daha dün girmiş, Efendimiz ruhunun ufkuna yürümüş… Kadın, erkek, çoluk, çocuk, hasta, alil, melûl… Bunların hepsini dâhil ediyorlar.

İnsanlığın İftihar Tablosu… Yüzü suyu hürmetine var olduğumuz İnsan… Peygamberlerin sultanı… Ki, Türkçemizde biz, Arapçasını kullanıyoruz “Sultân-ı Enbiyâ” diyoruz, “Peygamberlerin Sultanı” diyoruz. Üstad Necip Fazıl, O’nun adına yazdığı kitabın adını şöyle koydu: “O ki, o yüzden varız!” O ki, o yüzden varız. O, hadis diye rivayet edilen güzel bir sözün manası, (ha-dis di-ye ri-vâ-yet e-di-len gü-zel bir sö-zün mâ-nâ-sı): لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاَكَ “Sen olmasaydın, gökleri, yeri yaratmazdım!” Yüzü suyu hürmetine… Manası, doğru bunun; çünkü onların manasını, o Kitâb-ı Kebîr’in manasını, Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı Sübhânîsini bize anlatmasaydı şayet, gelip bize anlatmasaydı, belki her şey abes, boşu boşuna olacaktı. Her şeyin anlamlandırılması, mana kazanması, O’nun sayesinde oldu. O, bütün varlığa dil ve tercüman oldu. Konuşan, Kur’ân idi; fakat semadan alıp onu konuşturan O (sallallâhu aleyhi ve sellem) idi. “Sus! Kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Ama onun tercümanı, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) idi, Hazreti Rasûl-i Zîşân idi.

Fakat ne oldu? Kendinden, Kendisi ruhunun ufkuna yürüdükten sonra, çok fazla değil hemen on dört, on beş sene sonra, iki tane süper güç, İslam’ın vesayeti altına girdi: Pers İmparatorluğu ve Roma İmparatorluğu. Ordular bozuldu, kaçtılar; tâ Konstantin’e kadar kaçtılar. Konstantin soruyor: “Niye kaçıyorsunuz?” “Bizim ölümden kaçtığımız gibi, onlar ölüme doğru koşuyorlar; nasıl kaçmayacaksınız ki?!.” Evet, öyle diyor. Zannediyorum Şiblî’de görmüştüm bunu, zannediyorum; yanlış da aklımda kalmış olabilir, Mevlânâ Şiblî, Hindistan’da.

Şimdi İnsanlığın İftihar Tablosu bile arkada bu kadar insan bırakmış ise şayet, bence, o mesele küçümsenecek bir mesele değil. Bırakılan izler, çok önemlidir; bugün olmazsa yarın, Allah’ın izni-inayetiyle…

   Hâbil-Kâbil hikâyesi hâlâ devam ediyor, Faust-Mefisto mücadelesi hız kesmeden sürüyor; ne mutlu zulme uğrasa da masum kalanlara ve müjdeler olsun insî-cinnî şeytanlara rağmen mü’mince davrananlara!..

Bir şey arz edeyim: Aslında, bu dünya çapındaki büyüklerin hiçbiri, yaşadıkları dönemde, daha sonraki durumları itibarıyla o parlaklığa şahit olmamışlardır. Efendimiz, onu görmüştür; “Benim adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” demiş, onu görmüştür; fakat dünya hayatındayken esasen onu görmemiştir. Çünkü yakın körlüğü yaşar insanlar. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, büyük bir insan. Ne kadar zaman sonra tanınmış biliyor musunuz, dünya çapında? Üç asır sonra… İmam Gazzâlî, beş asır sonra tanınmış; böyle büyük bir âlim, hâlâ da kıymet-i harbiyesine göre tanındığı söylenemez. Çağın Sözcüsü de öyle: Ta Meşrutiyet yıllarında yazdığı kitapları ile filan, yüz sene… Hâlâ Anadolu insanı tarafından tanındığı söylenemez. Hususiyle, evleviyetle tanıması gerekli olan, din adına eğitim görmüş insanlar ve hususiyle de teologlar -diğer bir ad (ilahiyatçı) ile anmıyorum ben onları, “teologlar”- tanımıyorlar. Zannediyorum, onların içinde takdir eden on insan yoktur. Siyasî mülahazalarına âlet etme maksadıyla birileri bazı kitaplarını neşretmek suretiyle kendilerine bir pâye kazandırmaya matuf bir tavırda, bir davranışta bulunmuşlardır. Ben söylerken, zannediyorum, resim/tablo, sinema şeridi gibi sizin gözünüzün önünde de canlanıyordur. Bunlar, münafık oyunları… Evet… Fakat tanınmamıştır, katiyen. Yakın körlüğü… Her devirde öyle olmuştur. Fakat hiçbir zaman bu körlük, devam etmemiştir.

Hadis ricali kritiği yapılırken, bir söz vardır: “Emsal arasında tenâfüs olur.” Aynı çağı, aynı devri, aynı dönemi paylaşan insanlar arasında, hafif hazımsızlık olabilir. Bu, ancak o büyükler arasında olmamış: Ebu Hanife, İmam Mâlik’i kıskanmamış; İmam Mâlik, Ebu Hanife’yi kıskanmamış; Ahmed İbn Hanbel, İmam Mâlik’i kıskanmamış; İmam Şâfiî, Ebu Hanife’yi kıskanmamış. Belki tanımadıkları dönemde, “Bir tanısak!” falan demişler ama birbirlerini tanıyınca, birbirlerinin takdirkârı olmuşlar. Fakat çok insan, emsallerini kaydırmak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar; inandıkları halde, ellerinden gelen her şeyi yapmışlar.

Nitekim günümüzde de değişik ülkelerde, İslam ülkelerinde hal böyle. Mesela doğruluğu temsil eden bir cemaate kötülük yapanlara karşı, “Meseleyi kökten kazımayınca siz rahat edemezsiniz; bunlar her zaman başınızı ağrıtır!” diyorlar. Birinin söylediği sözü naklediyorum burada. Evet, öyle biri ki, birisi bana iki defa fetva sormuştu da ben de biri vasıtasıyla “Ona sorsanız, daha iyi olur!” demiştim. Evet, o da onun karşılığını veriyor; diyor ki: “Şimdiye kadar yaptığınız bu meşkûr iş, şâyân-ı takdir iş, tarihte emsali, eşi bulunmayan bir iştir! Birilerini yok ediyorsunuz, fakat böyle biçme ile bu meselede yetinmeyin; hozan bile bırakmayın. -Ekinler biçildikten sonra geride bırakılana “hozan” denir.- Hozan bırakmayın. Bunları böyle bırakırsanız, çayırlar gibi, yeniden bir kere daha biter bunlar. İmkânı varsa, sürün; bunların köklerini de yok edin. Hatta bunları tanımış, bunları takdir etmiş insanları bile derdest edin, değişik yerlerden onları yakalayın, postalayın; bir yönüyle, bütününün kökünü kazıyın!” Arapça kelime, dilimizde de kullanılır, buna “tenkîl” denir; tenkîl, kökten kazıma. Veya “ibâde” denir; bir daha olmayacakları şekilde, bütün bütün yok etme. اَللَّهُمَّ مُقَابَلَةً لِتَنْكِيلِ أَعْدَائِنَا، تُغْنِينَا بِهَا عَنْ مُقَابَلَةِ مَنْ سِوَاكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’ım bize karşı düşmanlık hisleriyle oturup kalkan ve Hizmet’in kökünü kazımaya çalışan zalimlere öyle bir mukabelede bulun ki, bizi başka hiçbir mukabeleye muhtaç bırakmasın. Duamızı kabul buyur ey Erhamerrâhimîn!..”

Nâdân insanlar… “Nâdânla sohbet, zordur, bilene / Zira nâdan söyler, ne gelirse diline.” Onlar, kendi karakterlerinin gereğini sergiliyorlar. Siz, Allah’a doğrudan doğruya inanmış, yürekten inanmış insanlar olarak, size yakışır şekilde davranacaksınız. Ama bilmiyorum tabii, öbür tarafta yükün ağırlığından dolayı meseleyi atf-ı cürüme getirir, “Yâ Rabbi, bunlar bize yaptılar!” der miyiz; o mevzuda teminat veremeyeceğim, kendi adıma bile teminat veremeyeceğim. Fakat şimdiki karakterimin gereği; ne yaparlarsa yapsınlar, bence Hâbil gibi hareket etmeli: Sen, bana, yumruğun ile gelsen, mızrağın ile gelsen, silahın ile gelsen, ben, sana dilimin ucuyla bile bir şey yapmayacağım!.. Evet, Hâbil, “Sen, esas, yaptığın şey itibarıyla, yaptığın şeyler ile Cehennem’e gideceksin!” diyor. Allah, Kâbil’in âkıbetinden muhafaza buyursun!..

Evet, belki bize yapılan tavsiye de bu. İnsanlar içinde, Hâbil-Kâbil hikâyesi hâlâ devam ediyor. Goethe, “Faust-Mefisto” demişti; şeytan ve insan oyunu. O manada, “Oyun, hâlâ devam ediyor, kıyamete kadar da devam edecek” diyor. Oyun, devam ediyor şu anda da. Bence orada aldanan ol da aldatan olma!.. İyilik yapan ol da kötülük yapan olma!.. Kötülük yapanlara karşı, iyiliğe ihtiyaç duydukları zaman, iyilik yapma mülahazası ile otur-kalk, onun rüyalarını gör; bir yönüyle, kendini ona göre hazırla!.. Bir yönüyle kendinde ön yargı oluştur; şartlandır kendini, iyilik yapmaya şartlandır. Kötülük mülahazalarını unut, kim olursa olsun!..

Ve şimdiye kadar sizin arkadaşlarınız öyle davrandılar. İçlerinde müfteriler çıkmış olabilir; o kadarmış onlar. Aldanmışlar onlar; İbn Selûl’ün yoluna girmişler. Bazıları İbn Selûl’ün arkasında saf bağlamış olabilirler ama zannediyorum bunlar binde birdir. Binde birdir; binde dokuz yüz doksan dokuz, belki virgül dokuz, Allah’ın izni-inayetiyle hakta, hakikatte sabit-kadem olmuş; Allah’ın izni-inayetiyle, doğru bildikleri yolda yürümeye devam etmişlerdir.

Burada antrparantez şunu da arz edeyim: Kim olursa olsun, esasen zerre kadar insanca davranıyorsa, Müslüman sıfatı ile davranıyorsa, Allah, katiyen onu karşılıksız bırakmaz. Vesselam.

Bamteli: YANGIN

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Duygu yetimi, ufuk yetimi, tahkîk yetimi bir nesil!..

Topyekûn İslam dünyasındaki her şeyi kasıp kavuran korkunç yangın karşısında duyarsızlığa vererek yadırgıyorum, en küçük tebessümü bile. Ye’se düşmeme ve ümitsizlik içinde çırpınmama, ayrı bir mesele; karşıda içinde “iman”ın yandığı, “İslam”ın yandığı, “Kur’an”ın yandığı yangını görme ve onun ızdırabını vicdanında duyma, bu da ayrı bir mesele…

Çok şey kaybettiğimiz gibi, biz, “duygu derinliği”ni de kaybettik; “his derinliği”ni kaybettik ve ufuksuzluğa maruz kaldık. Ufuk yetimiyiz, hakikat/tahkîki iman yetimiyiz; taklidin, şeklin, suretin mağdurlarıyız. Neş’et ettiğimiz muhitin bize empoze ettiği Müslümanlık telakkisi ne ise, o yarım yamalak, aksak, topal Müslümanlıkla işi götürmeye çalışıyoruz.

Sadece serkârları kınama, “Onlar Müslümanlığın mübarek çehresini kirlettiler!” deme, yeterli değil. Yapılan güzel şeyleri Allah’tan bilmeliyiz; bunun yanı sıra, yapmamız gerekli olan çok şey vardı ama biz onları yapamadık, bu da bir gerçek. Allah dininin delisi, onu ikame etme adına delisi olamadık.

  “Bir insana dininden dolayı ‘deli’ denmiyorsa, o, imanda kemâle ermiş sayılmaz!”

Hasan Basrî hazretlerinin ifadesiyle “Siz, sahabeyi görseydiniz, ‘Bunlar deli!’ derdiniz.” Çünkü onların bütün dünya ve mâfîhâ’yı ellerinin tersiyle itip i’lâ-yı kelimetullah’a kilitlenecek kadar konsantrasyonları sağlamdı. “Onlar da sizi görselerdi, ‘Bunlar inanmamışlar!’ derlerdi.” Tâbiûn asrında yaşamış, dualara dâhil edilmiş Hak dostu böyle diyor.

Tâbiûn asrı da Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından tebcil buyrulmuş: خَيْرُ الْقُرُونِ قَرْنِي أَنَا الَّذِي فِيهِ، ثُمَّ الَّذِي يَلُونَهُمْÇağların en hayırlısı, Benim içinde bulunduğum çağ, sahabi çağı; sonra onları takip edenlerin (tâbiûn) çağıdır.” Tâbiûn çağındaki bir serkâr, koca bir imam diyor ki: “Siz, sahabeyi görseydiniz, ‘Bunlar deli!’ derdiniz!

Hadîse yakın mübarek bir sözde “Bir insana dininden dolayı ‘deli’ denmiyorsa, o, imanda kemâle ermiş sayılmaz!” Dünya ve mâfîhâ’yı elinin tersiyle itecek kadar… Köşk, yalı, villa, filo… Bunları söyleyince “Allah Allah! Bu insanlar, akıllarını kaçırmışlar. Allah ne buyuruyor, Peygamber ne buyuruyor; bunlar ise neler mırıldanıyorlar?!.” diyecek kadar…

  “Hakikat yolunda ben bu dergâha / İsteyerek gelmiş kurbanlar gördüm!..”

“Bâb-ı Hak açıktır merd-i âgâha / Candan geçenlerdir eren Allah’a / Hakikat yolunda ben bu dergâha / İsteyerek gelmiş kurbanlar gördüm!..” (Tokâdîzâde Şekip) İsteyerek gelmiş kurbanlar… Kendisine ait her şeyi, kurban bayramında hayvan boğazlıyor gibi, boğazlayan babayiğitler…

Evet.. Ben gevezelik ettim. Sizi, esas, kalbinizle başbaşa bırakmak daha uygun ama belki diyeceğiniz küçük bir iki şey vardır; ben de bir şeyleri “dır”lar dururum. Zira insanların ruhunda ma’kes bulmayan sözler, “dırıltı”dan ibarettir. Onları bir adım daha Allah’a yaklaştırmayan her teşebbüs, her adım, her söz, her beyan, bir yönüyle, şeytanın borazanıdır.

Belki bir gün biz de “hakiki Müslüman” oluruz. Fuzuli’ye göre “Hikmet-i dünya vu mafiha bilen ârif değil / Ârif oldur bilmeye dünya vu mafiha nedir?” “Dünya” deyince, “saltanat” deyince, “debdebe” deyince, bunları “deli hezeyanı” gibi kabul edip, onların yüzlerine içinizden tükürme geliyorsa, meseleyi anlamışsınız demektir. Üç-beş günlük dünya için debdebe, saltanat, alkış, takdir, azamet, büyüklük, kibriyâ…

  Alevleri göklere yükselmiş yangında iman yanıyor, gelecek nesiller yanıyor, ümit dünyası yanıyor!..

Âlem-i İslam’ın sıkıntısı, her ân benim nöronlarımda bir yangın şeklinde bana kendisini hissettiriyor. İslam dünyası, şu ânda maruz kaldığı şeye hiç maruz kalmamıştır; kadınların iffetine dokunulmamış, tecavüzler yaşanmamış, evinde barkında olan masum insanlara saldırılmamış, bir “yok” uğruna insanlar tecrid edilmemiş, tevkif edilmemiş, ta’zib edilmemiş, ızdırara maruz bırakılmamıştır!..

Bütün İslam dünyası, böyle korkunç bir yangınla cayır cayır yanıyor… İçinde yanan şey de “gelecek nesiller”, onların ümit dünyaları ve “iman”. Hazreti Pîr o yangın karşısında şöyle diyor: “Bana: ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim; karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor, içinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise, bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler…”

Bugün toplum paramparça, aileler paramparça… Evlat, babasına düşman; baba, evladına düşman; anne, evladından kopmuş… Ve bunu çağın ferâinesi, tiranları yapmışlar. Âlem-i İslam, böyle bir yangınla cayır cayır yanıyor. Şayet, bu yangının şöyle-böyle sızıntısı, sizin nöronlarınızda da kendini hissettirmiyorsa, tembih adına birer iğne vurdurmanızda yarar var. “İman-ı billah” iğnesi, “marifetullah” iğnesi, “muhabbetullah” iğnesi, “zevk-i rûhânî” iğnesi, “aşk u iştiyak” iğnesi vurdurmanız lazım. Yangını görmüyorsa, baktığı halde teessür duymuyorsa, nöronları uyarmak için öyle bir mualece gerekli.

  Allahım, ümmet-i Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) merhamet eyle!..

Çok dua edin. اَللَّهُمَّ ارْحَمْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ، اَللَّهُمَّ ارْحَمْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ (Allahım, ümmet-i Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) merhamet eyle!..) duasını çok tekrar edin. اَللَّهُمَّ اجْمَعْ شَمْلَنَا * اَللَّهُمَّ أَلِّفْ بَيْنَنَا * اَللَّهُمَّ أَيِّدْنَا بِرُوحٍ مِنْ عِنْدِكَ * اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى * اَللَّهُمَّ انْصُرْنَا عَلَى أَعْدَائِنَا * اَللَّهُمَّ كُنْ لَنَا فِي كُلِّ شَأْنِنَا وَفِي كُلِّ أَمْرِنَا، وَلاَ تَكُنْ عَلَيْنَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ (Allahım, dağınıklığımızı giderip bizi aynı duygu ve düşüncelerde bir araya getir; kalblerimizi birbirine ısındırıp gönüllerimizi karşılıklı sevgiyle doldur. Bizi katından bir ruhla/bir güçle te’yid buyur. Sevdiğin ve râzı olduğun işlere muttali kılıp onları bize sevdir, onları hayata taşımaya ve başkalarına duyurmaya bizleri muvaffak eyle! Ey yegâne merhamet Sahibi!.. Hasımlarımıza karşı bize yardımcı ol, nusret lütfet. Her halimizde ve işimizde yanımızda ve lehimizde bulun, aleyhimizde olma!..)

Süfyân b. Uyeyne hazretleri (radıyallahu anh) tâbiînin küçüklerinden. Hazreti Üstad, onun dört yaşında Kur’an’ı hıfzettiğini ve 15 yaşında içtihad meclislerinde oturup âlimlerle mübahasede bulunduğunu söylüyor. O Hak dostu diyor ki: “Bazen bir muzdarip kalbin inlemesiyle Allah, bütün ümmet-i Muhammed’i bağışlar, onlara merhamet buyurur!..

İşte, o muzdarip gönül olmaya bakın!.. Yangın karşısında.. “iyilik yapıyorum” diye cihanı yangına verenlerin şenâetleri, denâetleri, fezâetleri karşısında.. mesâvîyi mehâsin görenlerin denâetleri karşısında.. mûbikâtı ve mühlikâtı, münciyât gören gâfillerin gafleti karşısında… Yüreğiniz titreyerek, ellerinizi kaldırın; o ânı ümmet-i Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) geleceği ve istikbali adına değerlendirmeye bakın. اَللَّهُمَّ ارْحَمْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ (Allahım, ümmet-i Muhammed’e merhamet eyle!..) deyin. اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لِأُمَّةِ مُحَمَّدٍ (Allahım, ümmet-i Muhammed’i bağışla!..) deyin. اَللَّهُمَّ اسْتُرْ عُيُوبَ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ (Allahım, ümmet-i Muhammed’in ayıplarını setreyle ve onlardan arındır!..) deyin. اَللَّهُمَّ أُقِمْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (Allahım, ümmet-i Muhammed’in bükük belini doğrult, ruhunun heykelini ikâme buyur!..) deyin. Ümmet-i Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) için dua edin!..

  “Teheccüdü olmayanın, tecehhüdü olmaz!”

Ümmet-i Muhammed, Haçlı döneminde, Frederic Barbaros’ların, Philip’lerin, Arslan Yürekli Richard’ların tasallutlarına, tahakkümlerine, tağallüplerine, temellüklerine, gasplarına maruz kalışının çok ötesinde mezalimle karşı karşıya. “Haklar”, ayaklar altında pâyimâl. “Adalet”, ayaklar altında pâyimâl. “Milli ruh”, ayaklar altında pâyimâl. “Gelenekler-görenekler”, ayaklar altında pâyimâl. “Hakâik-i Kur’âniye”, ayaklar altında pâyimâl. “Hakâik-i Sünnet-i Seniyye”, ayaklar altında pâyimâl. “Mesaj-ı Nebevî”, körlüğe mahkûm. “Mesaj-ı Peygamberî”, körlüğe mahkûm…

Derdi böyle görerek yanın, yakılın, kavrulun. Dert… Ancak o mülahaza ile Allah’a el kaldırılırsa, Cenâb-ı Hak, duaya icâbet buyurur. Öyle iç ızdırabıyla, sancıyla, ızdırar ruhuyla yakarışa geçin. Esbâb bilkülliyye sukût etmiş olduğu duygusuyla Müsebbibü’l-esbâb’a niyaz edin. Kuyuya düşmüş Hazreti Yusuf gibi… Balığın karnında Hazreti Yunus b. Mettâ gibi, لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiyâ, 21/87) deyin.

Zikredilen duaları ve benzerlerini gönülden tekrar etmek suretiyle teheccüdümüzü taçlandıralım. “Teheccüdü olmayanın, tecehhüdü olmaz!” “Tecehhüd”, cehd ve gayrette kendini zorlama demektir. Şayet, gece, bir-iki saat olsun, kalkıp Rabbinize tazarru ve niyazda bulunmuyorsanız, sizin ümmet-i Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) vereceğiniz bir şey yoktur!..

Vesselam.

Kırık Testi: Basiret Yâ Hû!

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Sohbet ve yazılarda sıklıkla üzerinde durulan basiretle hareket etme meselesini nasıl anlamalı ve hayatımıza nasıl tatbik etmeliyiz?

Cevap: Basiret; ilim ve tecrübe yanında meseleleri kalbin kadirşinas kıstaslarıyla ele alma, analiz ve senteze tâbi tutma ve böylece onları başı ve sonuyla, önü ve arkasıyla değerlendirebilecek idrak genişliğine ulaşma demektir. Basar, maddî gözle eşya ve hâdiseleri okumak ise, basiret kalb gözüyle eşya ve hâdiseleri kavrayıştır. Bu açıdan basiret, insanın hem hak ve hakikati bulmasında, hem de başkalarını hak ve hakikatle buluşturmasında ışıktan bir rehber konumundadır. Onun nurundan mahrum olan bir insanın, sağlıklı bir şekilde eşya ve hâdiseleri değerlendirebilmesi, terkip ve tahlillerde bulunması ve onlar hakkında doğru kararlara varabilmesi mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle böylelerinin kalbleri vardır ama onlarla idrak edemezler, gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır ama onlarla duyamazlar. (Bkz.: A’râf sûresi, 7/179) Hâlbuki her uzuv “mâ hulika leh’inde/ne için yaratılmışsa o istikamette” kullanılmalıdır. Göz, görmesi gerekli olan şeyleri görmesi, kulak işitmesi gerekli olan şeyleri işitmesi ve akıl da idrak etmesi gerekli olan şeyleri anlaması için yaratılmıştır. Fakat basireti olmayan insanlar kalb kapılarını vahiy nuruna ve peygamber mesajına kapattıklarından dolayı varlık içinde yokluk yaşarlar. Evet, onların gözleri, ağızları, kulakları, akılları, elleri, ayakları vardır fakat bunları yaratıldıkları istikamette kullanamazlar. Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet, varlığın bağrındaki muammaları çözebilecek sırlı birer anahtardır. Fakat onlar, bu iki anahtarı ellerinde bulundurmadıklarından, ne kâinatın sırlı kapılarını açabilir ne de fert ve toplum hayatındaki problemleri çözebilirler.

Çok Alternatifli Çözüm Projeleri

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerindeki, كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ “Her birerleriniz râî (çoban) ve hepiniz elinizin altındakinden sorumlusunuz.” (Buhârî, cuma 11; Müslim, imâret 20) sözleriyle, insanların sorumluluklarına dikkat çekmiştir. Herkesin, şahsî, ailevî ve içtimaî hayatı itibarıyla farklı farklı vazifeleri vardır. Birisi aile, birisi mahalle, birisi nahiye, birisi şehir, bir diğeri de kocaman bir ülke genişliğinde sorumluluğa sahip olabilir. Bu açıdan her bir fert, derecesine göre farklı alanlarda sorumlu olduğu insanları idare etme, yönlendirme, onlara rehberlikte bulunma vazifesiyle karşı karşıyadır. Üstlenilen mesuliyetin hakkıyla yerine getirilmesi ise yukarıda bir nebze izah etmeye çalıştığımız basiret ışığını yanına alarak hareket etmeye bağlıdır.

Biraz daha açacak olursak, belli bir konumda bulunan insanlar, sahip oldukları bu konumun hakkını vermek ve işlerinde başarılı olmak istiyorlarsa, aldıkları bütün kararları akıl, mantık ve muhakemenin yanında, kalb ve vicdan süzgecinden geçirmelidirler. Onlar, düşüncenin hakkını vermekle beraber çevrelerine merhamet ve muhabbet nazarıyla bakmalı, hiçbir canlıyı şefkatten mahrum bırakmamalı, hiç kimsenin hakkını yememeli, insaf ve adaletten de asla ayrılmamalıdırlar.

Bizim için numune-i imtisal olan Allah Resûlü’nün (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) hayat-ı seniyyeleri gözden geçirilecek olursa, O’nun tavır ve davranışlarında basar ve basirete aykırı hiçbir hususun bulunmadığı görülecektir. Hem bu hakikati bize bildirme, hem de bizim O Rehber-i Ekmel’i örnek almamız adına Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle demesini emrediyor: قُلْ هٰذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى اللهِ عَلٰى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي “De ki: İşte benim yolum! Ben, Allah’a –körü körüne değil– basiret üzere davet ediyorum.. bana tâbi olanlar da öyle…” (Yûsuf sûresi, 12/108)

Burada Allah (celle celâluhu), hem Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), hem de adım adım O’nun yolunu takip edenlerin davetlerini basiret üzerine yaptıklarını/yapmaları gerektiğini ifade buyurmuştur. Bunun anlamı ise, yapılacak çağrının bilerek, görerek, duyarak yapılması ve karşılaşılması ihtimal dâhilinde olan problemlerin hesaba katılarak bunların her birisi için alternatif çözümler oluşturulması demektir. Öyle ki ortaya çıkan bir problem için sadece bir çözüm üretmekle iktifa edilmemeli, duruma göre iki, üç, dört ve daha fazla alternatif çözümler bulunmalıdır. Zira çözüm yolları ne kadar çoğaltılırsa, mesele o ölçüde selâmetle ele alınmış, yani akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-u selim ve hiss-i selimin gereğine göre hareket edilmiş olur.

Sahabenin Basiret Ufku

Bu âyet-i kerime, Nebiler Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanı sıra O’na ittiba edenlerin de, çağrısını basiret üzere yaptığını, yapması gerektiğini ifade buyurmaktadır. İttiba, birine uyma, adım adım onu izleme ve takip etme demektir. Efendimiz’e hakkıyla tâbi olanların başında ise Hulefa-i Râşidin efendilerimiz gelir. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onların bu müstesna konumuna dikkat çekme adına şöyle buyurmuştur: فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ عَضُّوا عَلَيْهَا بالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” (Tirmizî, ilim 16; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 6)

Ancak şunu da ifade edelim ki, yaşadıkları hayat itibarıyla Hulefa-i Râşidin ile diğer sahabe-i kiram arasında ciddî bir benzerlik vardır. Zaten onlar arasında uyum olmayacak şekilde ciddî bir farklılık olsaydı, içinde yaşadıkları heyet-i umumiye bünyesi Hulefa-i Râşidin’i hazmedemezdi. Demek ki, Hulefa-i Râşidin’le, aşere-i mübeşşere arasında olsun, onlarla ilk safı teşkil edenler arasında olsun ve sırasıyla diğer sahabe-i kiram arasında olsun ciddî bir gen uyumu söz konusuydu. Bu uyum da temelde, Allah’la irtibata, O’nun Peygamberini kabule, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’in emirlerini içe sindirmeye dayanıyordu.

Bu açıdan bakıldığında başta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere daha sonra da ona ittiba eden sahabe-i kiram efendilerimizin hayatlarını ciddî bir basiret içinde geçirdiklerini söyleyebiliriz. Öyle olmasaydı gerek Asr-ı Saadet’te gerekse Hulefa-i Râşidin’in hilâfetleri döneminde ortaya çıkan onca problemin üstesinden gelmek mümkün olmazdı.

Basiretle Üstesinden Gelinen 11 İrtidat Hâdisesi

O dönemde ortaya çıkan problemlerin büyüklüğünü ve bunlarla nasıl başa çıkıldığını anlayabilmek için, günümüzle mukayeseler yapmak gerekir. Biz, bugün yılların ihmal ve gafletiyle ortaya çıkan bir terör hâdisesinin üstesinden gelemiyoruz. Fakat o gün, üç tanesi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanında, sekiz tanesi de Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) döneminde olmak üzere tam on bir tane irtidat hâdisesinin üstesinden gelinmiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğünde hayatta olan yüz bin sahabî olduğu ifade ediliyor. Fakat bunların da bir kısmını, çocuklar, hastalar, yaşlılar ve henüz İslâm’la yeni tanışmış insanlar oluşturuyordu. Nitekim en çok sahabî ismi zikredilen İbn Hacer’in el-İsâbe’sinde, on bin sahabîden bahsedilmektedir. O dönemin insanları, günümüzün terör problemi gibi tam on bir tane büyük problemi halletmişlerdir. Bu hakikati göremeyen kör gözler, işitemeyen sağır kulaklar, meselenin analiz ve sentezini yapamayan kalbsizler kendi idraksizliklerine yansınlar!

Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) ortaya koyduğu işlere bakıldığında, bunların yapılmasının en azından on beş, yirmi sene isteyeceği muhakkaktır. Fakat onun hilâfeti iki seneden biraz fazla sürmüş, bütün bu işleri de bu kısa zamana sıkıştırmıştır. Bu ne firasettir, bu ne basirettir ve bu ne kiyasettir Allah aşkına! Evet sahabe efendilerimiz, yüksek basiret erbabı olduklarından, hâdiseleri doğru görmüş, doğru değerlendirmiş ve -Allah’ın izniyle- onlar hakkında doğru karar vermişlerdir. Muhtemel bir problem karşısında bile on tane alternatif çözüm yolu oluşturmuşlardır. Dolayısıyla da sorumlu oldukları vazifelerini arızasız kusursuz yerine getirmişlerdir.

Ah Basiret! Nerdesin?

Elbette ki Efendimiz’e tâbi olanlar sadece sahabe ile sınırlı olmadığından, arkadan gelen ümmet-i Muhammed’in de, -âyet-i kerimede ifade buyrulduğu üzere- insanları basiretle Allah yoluna çağırmaları ve bütün işlerini basiretle ele almaları gerekmektedir. Zira meseleler, akl-ı selim, kalb-i selim ve hiss-i selim ile ele alınmadığı takdirde, problemlerin üstesinden gelmek mümkün değildir. Nitekim günümüzde, pek çoğumuz basiret nurundan mahrum bulunduğundan, çoğu zaman karşı karşıya kaldığımız problemlerin üstesinden gelemiyoruz. Çözüm diye yola çıkıyoruz fakat ele aldığımız meseleleri problemler yumağı hâline getiriyor ve âdeta çok bilinmezli bir denkleme dönüştürüyoruz. Mesela, fitne ve kaos ateşinin düştüğü bir bölgede, problemin üzerine balyoz gibi indiğimiz zaman insanları hizaya getireceğimizi zannetmiş ve aldanmışız. Zira biz onları balyozladıkça onlar daha da sertleşmiş. Bugün de iç içe girmiş, giriftleşmiş pek çok mesele üstesinden gelinmez, altından kalkılmaz noktaya doğru kaymaktadır.

Evet, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk ittiba edenler, bu ittibayı hakikî mânâsıyla realize etmişlerdir. Arkadan gelen bizlere de aynı hedef gösterildiğine göre, ferdî, ailevî, içtimaî problemleri halletmek istiyorsak, mutlaka basiretle hareket etmek zorundayız. Eğer biz, mütemadi basirete, mütemadi hassasiyete ve mütemadi teyakkuza sahip olursak, karşımıza çıkan problemler granitten bile olsa, Allah’ın izni ve inayetiyle, bunları yumuşatıp çözer ve yolumuza devam ederiz.

Hâsılı, Kur’ân-ı Kerim, bizi her bir hâdisede basiretle harekete davet ettiğine göre, bizler insanların tabiatlarını okuyarak, karakterlerinin tahlilini yaparak, bir yönüyle jeopolitik durumlarını iyi tespit ederek otuz sene sonra zuhur edebilecek hâdiseleri şimdiden görmeye çalışmalıyız. Gerekirse meseleleri think-tank kuruluşlarında, strateji merkezlerinde analiz ettirmeli ve onların bu mevzuda ortaya koydukları neticeleri mukayeseli okumaya tâbi tutmalıyız. Eğer biz, bu konuda beyin sancısıyla şakaklarımızı zonk zonk zonklatırsak, Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle öz beynimizi burnumuzdan kusarsak, Allah da bizim bu gayretlerimizi karşılıksız bırakmayacak, bize en isabetli ve en doğru yolu gösterecektir.

461. Nağme: “Allah Bize Yeter!”

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

İnsanın maruz kaldığı belâ ve musibetler karşısında

حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

“Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir.” diyerek Allah’a sığınması çok önemlidir. Zira, bu mübarek cümleyi yürekten söyleyen insan/lar şunu kastetmektedir: İşimizi O’na havale ettik. Vekilimiz yalnız O’dur. Kendisine gönülden teveccüh ettiğimiz takdirde O, asla bizi kendimizle baş başa bırakmayacak ve bizi yalnızlığa terk etmeyecektir.

Normal şartlarda insanın ürkeceği, korkacağı ve telaşa kapılarak ne yapacağını şaşıracağı yer ve hallerde bile Sahabe efendilerimizin

حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

deyip metafizik gerilim içinde beklemeye durduklarını; iman kuvveti ve Allah’a teslimiyet sayesinde asla sarsıntı yaşamadıklarını Kur’an-ı Kerim şöyle anlatmaktadır:

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

“Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine, ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun!’ dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve ‘Hasbunallah ve ni’me’l-vekil – Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ demişlerdir.”  (Âl-i İmrân, 3/173)

Hazreti Bediüzzaman da ehl-i dünyanın kendisini her şeyden tecrit ettikleri bir vakit iç içe beş çeşit gurbete düştüğünü, ümit meşalesinin sönmeye yüz tuttuğu bir hâlde başını önüne eğmişken

حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

âyetinin birden imdadına yetişerek, “Beni oku!” dediğini, müteakiben bu âyeti günde beş yüz defa okumaya başladığını ve neticede iç dünyasında çok farklı inkişaflar yaşadığını ifade etmiştir. Öyle ki, o, bu âyetten aldığı dersle elde ettiği kuvve-i mâneviyeyi, “Değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydan okuyabilir bir iktidar-ı imanî hissettim.” ifadeleriyle dile getirmiştir. Zaten kalbi böyle bir inşiraha kavuşan bir insana, ne gam ne keder tesir eder, ne zindanlar ne de tazyikler onu yolundan alıkoyar. Artık onun için zindanlar bir Medrese-i Yusufiye hâlini alır ve o da vazifesini orada yapmaya başlar.

İşte, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 11:56 dakikalık bu hasbihalinde işaret edilen hakikatlerin açılımını bulacaksınız.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…