Posts Tagged ‘Sabır’

Bamteli: BAHARIN VAKTİ VE SABR-I CEMÎL

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Bu dünyaya ait olan her şey, böyle gelip gidiyor. İnsanlar da bir bir geliyor, bir bir gidiyor; gelenleri, arkadan gelenler takip ediyor. Gitmeyen “Bir” (celle celâluhu) kalıyor, bütün gidenlere rağmen. Onun için çok güzel söylemiş birisi, anonim:

“Gelir bir bir, gider bir bir, kalır Bir,

Gelen, gider; giden, gelmez! Bu bir sır.

Gelirse, gelir bir kıl ile, eyleme tedbir;

Giderse, gider; eylemez bir koca zincir.”

   Ömrün uzunluğu kısalığı değil, onun yediveren, yetmiş veren başaklar gibi nemalandırılması esastır.

“Ben kalacağım!” iddiasında ve ısrarında bulunan insanlar, hiç beklemedikleri şekilde öyle yuvarlanır giderler ki, siz de hayret edersiniz. Gitme mukadderdir herkes için; fakat “iyi gitme”ye bakmak lazım. O da تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحشَرُونَ كَمَا تَمُوتُونَ “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle diriltilir ve haşredilirsiniz.” hakikatinde belirtildiği üzere, iyi ve sâlih bir insan olarak yaşamaya bağlıdır. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın beyanına tevfikan denebilir ki, nasıl ve hangi çizgide yaşıyorsanız, o çizginin sizi taşıdığı yerde, ya “yuvarlanma” olur veya “kanatlanma” olur; ya bir çukura tepetaklak gitme olur ya da zirvelerde kanat çırpma olur. Ve nasıl ölüyorsanız şayet, öyle dirilir ve öyle haşrolursunuz.

Bu açıdan da insanlar, öbür hayattaki dantelalarını örgülüyorlar; iradeleri, tığ ve ip. Onunla en güzel bir örgü örgüleme gayretinde bulunan, ona tam muvaffak olamasa bile, niyeti onu tamamlama istikametinde olduğundan, Allah, onu tamam olarak o kulunun karşısına çıkarır, orada/ötede. Çünkü “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” Niyet, nâmütenâhîyi kucaklar. O niyet sayesindedir ki, insan kısacık hayatı vesilesiyle ebedî saadete nâil olabilir. Sanki o insan, o kısa hayatı boyunca şöyle demiştir: Allah’ım, beni bin sene yaşatsan, yine Sen’in karşında kemerbeste-i ubudiyet içinde duracağım. Yer yer rükûa varacağım; zaman zaman tevazu/mahviyet ve hacâletimi ifade etmek için secdeye kapanacağım. Ama o kadar sene olmadı, elli oldu, altmış oldu, yetmiş oldu. Beni binlerce sene yaşatsan, aynı çizgide kalma niyetindeyim. Beni aynı çizgide sabit-kadem eyle! يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi dininde sabit kıl!.. “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8)

Vird-i zebân bu olunca, dile dolanan şey bu olunca, Allah (celle celâluhu) da muamelesini ona göre yapar. Ve o meselenin “zerre”sine -aynı zamanda- “güneş”ine bakılmaz; “damla”sına, “derya”sına bakılmaz. Saffetine, duruluğuna, o mevzudaki hulûsa, o mevzuda Allah rızasının gözetilmesine ve aşk u iştiyâk-ı likâullah ile oturup-kalkmaya bakılır. Onun için, ömrün uzunluğu kısalığı değil de onun yediveren başaklar, yetmiş veren başaklar gibi nemalandırılması esastır. Gerçek ömür odur; işte o ömür ile insan, öbür tarafta “muammer” olur. Ömür, muammer olmaya yaramıyorsa, bence bî-hûde (beyhude/boşu boşuna) yaşanmış bir şeydir. Fakat ebedî muammer olmaya, ma’mur olmaya, iltifat görmeye vesile oluyorsa ve insan bu dar damlacıkta, o minicik zerrecikte onu vuruyorsa, hedefi o ise şayet, Allah (celle celâluhu) kulunun hedeflediği şeye göre ona muamele yapar. Elverir ki samimi olsun, ihlaslı olsun ve şu tevazu anlayışıyla yaşasın: “Herkes yahşi; men, yaman / Herkes buğday; men, saman.” (M. Lütfî) İsterseniz buna şunu da ilave edebilirsiniz: “Aman Allah’ım, aman / Sen’den olmazsa emân / Doğrusu işimiz çok yaman!”

   Sürekli “Dünya!” der ve ektiğiniz her şeyi dünya adına hasat etmeyi düşünürseniz, hiç farkına varmadan sonunda kendiniz hasat edilirsiniz!..

Allah’a müteveccih olan insan, hiçbir zaman kaybetmez. Böyle ara sıra tsunamiler gelir, Texas’a geldiği gibi, İstanbul’u basan seller gibi, oraya yağan dolular gibi. Fakat bunların hepsi gelip-geçici şeylerdir; bunlar, ikaza müteveccih şeyler, uyarmaya matuf şeylerdir. Adeta “Aklınızı başınıza alın! Kulağınızı çekiyor, ensenize bir şefkat tokadı indiriyorum!” demektir. Yine o Rahmâniyet, Rahîmiyet, Hannâniyet, Mennâniyet; onlara ait bir utûfettir esasen. Uyarmaya matuf olunca… Sizi teheccüde kaldırmaya matuf olan bir “temcîd” -bir yönüyle- uykunuzu bölse bile, mübarektir o. Sizi bunlar ile tembih buyuruyor/uyarıyorsa, Kendine yönlendiriyorsa, “Amanın, eğri yolda gitmekten vazgeçin! Dünyaya takılmayın! Bana müteveccih yaşayın!” diyorsa!..

Dünya arkadan gelirse, zararı yok; fakat o, arkadan gelmeli. O, hedefiniz olmamalı.. dünya, mihrabınız olmamalı.. dünya, minberiniz olmamalı.. dünya, mutlak yörüngeniz olmamalı!.. O, arkadan kendi kendine gelirse, gelsin; o makbuldür. Öyle gelirse şayet, -zannediyorum zaten- onu da siz, ukbâ istikametinde değerlendirirsiniz. “O’ndan (celle celâluhu) geldi, O’na gitti!” dersiniz. Hazreti Osman (radıyallahu anh) gibi hareket edersiniz; beş yüz deveyi, birden, yükleriyle beraber; rahat armağan edersiniz de, yüreğiniz “Cızz!” etmez. “Acaba Allah, kabul buyurdu mu?!” Belki onun endişesini taşırsınız. Hazreti Ebu Bekir, her şeyini bir bohçaya koyup huzur-u Risâletpenâhi’ye getirdikten sonra, “Çoluk-çocuğuna bir şey bırakmadın mı?!.” Sorusuna “Onları, Allah’a bıraktım!” cevabını veriyor.

Böyle, arkadan gelen şeyler, çok rahatlıkla verilir. Fakat taparcasına “Dünya!” derseniz, ektiğiniz her şeyi dünya adına hasat etmeyi düşünürseniz, hiç farkına varmadan kendiniz hasat edilir kalırsınız. Değirmende dövülüyor, harmanda -eskiden harman vardı, şimdi biçer-döverler var- döverlerin altında dövülüyor, parçalanıyor gibi hasat olursunuz, biçiliyor gibi hasat olursunuz. Şu halde, dünyayı arkaya almak lazımdır.

Çok iyi bildiğiniz gibi, Kur’an-ı Kerim, Kârûn ile alakalı, o beş-altı ayeti ifade buyururken, şunu da der: وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Allah’ın sana verdiği her şeyde âhiret yurdunu ara; ehh bu arada dünyadan da nasîbini unutma!” (Kasas, 28/77) وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا Evet, Allah’ın sana verdiği şey ile sen âhiret yurdunun arkasında ölesiye, yüreğin çatlayasıya bir talep, bir arzu, bir istek içinde bulun! وَابْتَغِ kelimesi “taleb”in üstünde bir mana ifade ediyor; işin arkasından koşturmacasına bir talep. Berikine gelince, وَلاَ تَنْسَ “Unutma!” diyor. Ona, unutmama ölçüsünde sahip çıkacaksın…

Bazen, dünya kendi kendine çok gelebilir, sizin arkadaşlarınızın çoğuna öyle çokça geldi. Fakat onlar, onu, yüreklerine/gönüllerine yerleştirmediklerinden, ona tapmadıklarından, onun arkasından koşmadıklarından dolayı, o, onların arkasından -bağışlayın- dünya onların arkasından kuyruk sallaya sallaya koştu. Onlar da dediler ki, “Madem sen, O’ndan geldin, öyle ise müstahakkın şu senin veya hakkın şu; seni, O’nun yolunda kullanmak lazım. Şurada bir üniversite açalım, burada yoksul talebelere bir yurt açalım, bakalım onlara. Şurada bir okul açalım; kendi düşünce dünyamıza, kendi kültür dünyamıza yönelelim, kendimiz olmaya çalışalım. Yurtlarımız ile, pansiyonlarımız ile, okullarımız ile, üniversitelerimiz ile -bir yönüyle- kendi kimlik dantelamızı örmeye çalışalım!”

O dantela, iki-üç asırdan beri bir dejenerasyona uğramış. Ne tığ doğru işlemiş, ne kullanılan iplikler doğru kullanılmış, ne şu olmuş, ne de bu olmuş. En güzel unsurlar elde varken, maalesef, onlarla çok berbat şeyler ortaya konmuş. Ne o olmuş, ne bu olmuş; en çirkin şeyler ortaya konulmuş!.. Bunu -Allah’ın izni ve inayetiyle- bu heyete bakanlar, bu hizmete bakanlar tamir edeceklerdir. Bu arada, “Hizmet” kelimesi aslında “dal” harfi ile “hidmet” şeklindedir; dal’e bir nokta koyarak “zâl” yapmışız ve “Hizmet” diyoruz. Cenâb-ı Hak, nefsaniyet adına, işe bir nokta koymaya muvaffak eylesin!..

   Sabrın başlangıcı zehir-zemberek olsa da sonu şeker-şerbettir; şu kadar var ki, gerçek sabır, musibet başa geldiği ilk andan itibaren olandır.

Burada -elektronik tabloda- ne diyor: “İnsanların sabırlı olmalarını istiyorsan, sen, daha da sabırlı olmayı öğren!” Evet, tam günümüze göre bir ikaz; önemli disiplinlerden bir tanesi, belki önemli -Frenkçe ifadesiyle- argümanlardan bir tanesi, sabırlı olmaktır, bütün envaıyla. Hususiyle günümüzde, daha çok, belaya ve o bela dairesi içinde şöyle-böyle belli bir münasebetle bulunmaya karşı sabır… O bela dairesi içinde kendisi bulunabilir, eşi bulunabilir, çocukları bulunabilir, akrabası bulunabilir. Birisi o daire içinde bulununca, belki onunla şöyle-böyle alakalı herkes ondan elem duyar. Bazen bir insanın hakikaten yüksek bir itibarı vardır; o, çevresinde ciddî bir alaka uyarmıştır. Öyle birisi, öyle bir mağduriyete, mazlumiyete, mehcûriyete, mahkûmiyete, mevkufiyete maruz kalınca, bütün köy halkının yürekleri onun için “Cızz!” eder. Bazen o “Cızz!” etmeler, âdeta kalbdeki ızdırapla dile dökülür ve duaya dönüşür; “Allah’ım! Bunu, onun terakkisine, zirvelerde kanat açıp üveyikler gibi uçmasına vesile kıl!” olur.

Dolayısıyla herkese günümüzde çok ciddî sabretmek düşüyor, bu belalar ve musibetler karşısında. Elin-âlemin o mevzuda yatıştırıcı şeylerine değil, meseleyi Allah’a teslimiyetimize bağlayarak ve o sabrın getirilerine bağlayarak sabretmemiz gerekiyor. “Başlangıcı zehir-zemberek, sonu şeker-şerbet bir şey varsa, o da sabırdır!” Şu kadar var ki, musibet başa geldiği ilk andan itibaren sabır…

Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem), الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى buyuruyor; “İşin şoku yaşandığı zaman… Sabır, işte o zaman sabırdır.” Daha sonra, öyle aktif beklentinin, aktif sabrın sonucunda elde ettiğiniz vâridata bakarak, analizlere girip “Yahu ne güzel olmuş! Ne güzel olmuş!..” filan demek de güzel bir şeydir. Fakat bu hiçbir zaman balyoz tepenize indiği an, “Oh elhamdülillah!” demeniz gibi değildir. Böyle Mus’ab İbn Umeyr gibi, Abdullah İbn Cahş gibi, kolu-kanadı bir bir koparken, “Elhamdülillah! Zaten ben de bunu istemiştim! O’nun yolunda değil mi?!. Rasûl’ün önünde değil mi (sallallâhu aleyhi ve sellem)?!.” diyebilmek gerçek sabırdır.

Cenâb-ı Hakk’a teveccüh-i tâm ile teveccüh edersek, bugüne kadar Cenâb-ı Hakk’ın oluşturduğu/geliştirdiği şeyler, bundan sonra da katlanarak gelişir, yediveren başaklar gibi, yetmiş veren başaklar gibi… Semerenin ve sevabın katlanması meselesini sadece sadakaya vermemek lazım; sizin tavırlarınız, davranışlarınız, kıvamınız, kıvam düşünceniz de yediveren, yetmiş veren, yedi yüz veren başaklar gibi olabilir. مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/261) İşte yedi yüz, birden bire… Samimi, bir kuruş veriyorsunuz, Allah (celle celâluhu), yedi yüze ulaştırıyor onu. Bin kuruş veriyorsunuz, yedi yüz bine ulaştırıyor onu; bir milyon veriyorsunuz, yedi yüz milyona ulaştırıyor Allah (celle celâluhu).

   Yâd-ı cemîl olmak da var, lanetlenen cebbarlardan biri olarak anılmak da!..

Allah, şimdiye kadar bunu size yaptırdı. O’nun bir teveccühü idi; çok şey yaptınız. Büyük devletlerin yapamadığını yaptınız; seksen milyonluk Türkiye’nin onda birini yapamadığını, Allah, o bir avuç ama saf/temiz/duru insana yaptırdı. Değişik vesileler ile ifade edildiği gibi, yaptırdığı şeyler, yaptıracağı şeylerin en inandırıcı referansıdır. وَاللهُ يُؤْتِي مُلْكَهُ مَنْ يَشَاءُ “Allah mülkünü dilediği kimselere verir.” (Bakara, 2/247) Evet, isterseniz Âl-i Imrân sûre-i celîlesindeki ayetler ile bu hususu noktalayabilirsiniz: قُلِ اللهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “De ki: Allah’ım, ey mülk ve hâkimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verir ve mülkü dilediğinden çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil kılarsın! Sen’in elindedir ancak hayır. Şüphesiz Sen, her şeye hakkıyla güç yetirensin.” (Âl-i Imrân, 3/26)

Allah, mülkün sahibidir, o yegâne Mâlik’tir. Yegâne Melik. “Mâlikü’l-mülk” ismi, Esma-i Hüsna’dan; sona doğru zikredilen isimlerden bir tanesi. اللهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ “Allah’ım, ey mülk ve hâkimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verirsin!..” Dilediğine mülkü verir Allah (celle celâluhu). Bu, dünyevî bir şey değil; işte biraz evvelki mülahazalara bağlı, dünya adına gelen şeyin bile, seyyidinâ Hazreti Musa mantığı ile, felsefesi ile, daha doğrusu “peygamberlik firaset ve fetânet”i ile değerlendirilmesi… Kârûn gibi “Saray!” deyip, “Villa!” deyip, “Filo!” deyip, ölmeyecekmiş gibi dünyaya dört elle sarılma şeklinde değil, Hazreti Musa gibi hareket etme!.. Allah’ın binlerce salat ve selamı İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, onun ve emsalinin üzerine olsun.

Mâlike’l-mülk… وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ “Allah’ım, mülkü dilediğinden de çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil kılarsın!..” İnanın, Lenin, saltanatı eline geçirdiği zaman, bütün Asya’ya diş geçirdiği zaman, devamlı kalacağını zannediyordu. Dört beş sene sonra, çıktı bir tsunami, bir fırtına, kattı önüne; biraz evvelki mülahaza ile, sürükledi bir çukura. Çukura sürüklenme de var, Everest tepesinin zirvesine yükselme de var, Allah’ın izni ile.

Lenin, senelerce kaldı işin başında. Bir toplumu kendi özünden, kendi değerlerinden uzaklaştırmak için uğraştı; yattı onu düşündü, kalktı onu düşündü; hayatını onunla zehir-zemberek haline getirdi. Fakat ne oldu? Bir gün geldi, o sistem, gümbür gümbür yıkıldı. Fâni idi; fâni blokaj üzerine bina edilmişti, sağlam statiği yoktu. Sağlam statik, semâvîdir; o, peygamberlerin koyduğu statiktir. Gerçek bir blokaj, peygamberler tarafından ortaya konan blokajdır. Onun üzerine kurulmadığı için, arkadan gelen o müthiş değişimle heykelleri bir bir yıkıldı, her yerde adı silindi, lanet ile anılan cebâbireden biri haline geldi. Evet, lanet ile anılan cebâbireden biri haline geldi.

“Dünyayı, insansız, sana birkaç gün sonra teslim edeceğim!” diyen, Rus cephesinde, Hitler, 1945 yılında, şakağına kurşunu sıkmak suretiyle hayatına bir nokta koydu. Dünyasını harap etmişti zulümleriyle, i’tisaflarıyla, irtikâplarıyla, ihtilaslarıyla, şiddetleriyle, hiddetleriyle, insanları hapse atmasıyla, sürgün etmesiyle, evladı annesinden ayırmasıyla, karıyı kocasından ayırmasıyla, toplumu ayrıştırmasıyla… -Bu sözleri Picasso’ya verin, resim çizsin; karşınıza çok iyi tanıdığınız bazı devletlerin resmi çıkacaktır!..- Hitler de öyle hem dünyasını hem de ahiretini harap ederek yuvarlandı, bir çukura gitti ki, kimsenin onu oradan çıkarmaya gücü yetmeyecektir. Lanet ile anılan cebâbireden birisi de o oldu. Amnofisler ile, Ramsesler ile, Jull Sezarlar ile beraber anılıyor artık.

Öyle değil, esasen insan, yâd-ı cemil olmalı. Peygamberlerin babası Hazreti İbrahim (aleyhisselam) da bunu talep etmiş; وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ “Gelecek nesiller içinde iyi nam bırakmayı, hayırla anılmayı nasip eyle bana.” (Şuarâ, 26/84) demiştir. Öyle müstağnî bir insan.. dû cihandan el yuyan, “Hânümânım kalmadı!” diyen bir insan.. ateşe atılırken, Cibril’in desteğini bile istemeyen bir insan.. nâr-ı Nemrud’u berd ü selâma çeviren -Allah’ın izni ve inayetiyle- bir peygamber. وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ*وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ “Bana gelecek nesiller arasında hayırla anılmamı nasip buyur ve beni içinde nimetlerin kaynadığı Cennet’in mirasçılarından kıl.” (Şuarâ, 26/84-85) diye dua ediyor. “Arkadan gelen nesillerde, beni yâd-ı cemîl yap, hayırla yâd etsinler beni!” diyor. Siz, onu ortaya koyunca, zaten arkadan gelenler, yâd-ı cemîl olarak yâd edeceklerdir. O dua kabul olmuş ki, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) “salât u selam” tavsiyesi içinde, اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ، وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ diyerek, günde beş vakit namazda, bir yâd-ı cemîl olarak, hoş bir anış ile anıyoruz ki, hepsinden haberdar oluyor. Hepsi -bir yönüyle- sizin defter-i hasenatınıza, bir diğer taraftan da onun defter-i hasenatına akıyor şakır şakır, gökten gelen rahmet gibi akıyor.

Bir böyle olma var; bir de arkadan gelenlere, “Ne kendi eyledi rahat / Ne halka verdi huzur / Yıkıldı gitti cihandan / Dayansın ehl-i kubur.” dedirtme var!.. Yılanların, çıyanların cirit attıkları bir yerde otağ kurma var!.. Ona “otağ” denir mi? Onların otağı da o. Mezarda rahat yok. Berzahta rahat yok. Ötesinde rahat yok!..

   “Allah’ım, tasamı, hüznümü, şikayetimi, şiddetli elemimi ve yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..”

Öyle ise gelin, bir kere daha, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ deyin, “Sabr-ı cemil”. قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Hazreti Yakup, ‘Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.’ dedi.” (Yûsuf, 12/96) “Ben, dağınıklığımı, tasamı, Sana arz ediyorum!” Hazreti Şâh-ı Geylânî diyor ya: عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي “Sen’in benim halimi bilmen, beni değişik şeyler söylemekten müstağnî kılıyor. Söylemeye ne gerek?!. Hâlime bak, neye muhtacım, Sen biliyorsun!..” Koca Hazreti Yakub (aleyhisselam) إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ diyor. Evlatlarına karşı bunu dediği gibi, zannediyorum, daha büyük şeyler için onun yüreği her zaman “Cızz, cızz!” etmiş; her zaman Cenab-ı Hakk’a “Dağınıklığımı, tasamı Sana şikâyet ediyorum!” demiş. Hak dostları شِكَايَتِي وَكَمَدِي “şikâyetî” (şikâyetimi) ve “kemedî” (hüznümün şiddetini, yüreğimin yangınını) sözünü de ilave etmişlerdir ona ve “Sana halimi şikâyet ediyorum!” demişlerdir. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وشِكَايَتِي وَكَمَدِي إِلَى اللهِ “Allah’ım, tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..”

Bu, aynı zamanda İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da üslubudur. Mekke’de yüz bulamayan o Güzel Yüz (sallallâhu aleyhi ve sellem), orada yüz bulamayan o Güzel İnsan, orada insanlardan yüz bulamayıp kendisini dinletemeyince, “Belki Tâif’te dinletirim, belki orada yüz gösterirler!” deyip oraya gittiği zaman, orada da çok hor muamelelere, çok hor muamelelere maruz kaldı. Ama ayrılırken, başını yere koydu, اللَّهُمَّ إِنِّي أَشْكُو إِلَيْكَ ضَعْفَ قُوَّتِي، وَقِلَّةَ حِيلَتِي “Allah’ım, kuvvetimin zayıflığını ve çaresizliğimi Sana arz ediyorum, Sana şikâyet ediyorum. Dayanamadım, demek zayıfım, demek kuvvetim o kadar benim!” dedi. اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Veçhine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendi öyle diyordu ama onu bir de benim gibi Kıtmîr’lerin kalbine sorun!.. Parmağını kaldırdığı zaman, Kamer’i paramparça eden bir Zat; elini sürdüğü zaman, en onulmaz dertleri Allah’ın izniyle gideren bir Zat; seyyidinâ Hazreti Mesih gibi, ölülere nida ettiği zaman, onların kıyamını sağlayan bir İnsan… Bir parmak işaretiyle Everest tepesini, Lût gölünün dibine atardı. Ama orada “Allah’ım! Kuvvetim adına zaafımı Sana şikâyet ediyorum; çaresizliğini Sana şikâyet ediyorum!” demek suretiyle, bize, sıkıştığımız zaman, çaresiz kaldığımız zaman başvuracağımız teveccüh üslubunu, Allah’a teveccüh üslubunu öğretiyor.

Hazreti Üstad da bu üsluba riayet ederek diyor ya hani: “Yâ Rab! Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem, Bî-ihtiyarem, el’aman gûyem, afv cûyem, meded hâhem zidergâhet İlahî!” O da öyle diyor, halini Allah’a şikâyet ediyor.

   “Tebessümle yaşa, tebessümle öl!..”

Evet, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ “Artık bize düşen, güzelce sabretmektir.” Bir dörtlükte dendiği gibi, “Bir gül gibi, gördüğün herkese gül / Renk ve kokunla ruhlara süzül / Hep bir sevgi sembolü gibi görül / Tebessümle yaşa, tebessümle öl!” Öyle yaşayanlar var ki, ölüm geldiği zaman… Hani hocalar, hocalarımız camilerde tevbe-istiğfar yaptırırken, bir şeyler söylerler orada: “El, el ile; ayak, ayak ile, elveda/elfirâk ettiği zaman… Buyurun ol kelime-i tayyibe-i münciye-i mübareke ki: أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ” derler. İşte öyle; el, el ile; ayak, ayak ile elveda/elfirâk ediyor. Can, çekiliyor. Kalb, artık ayaklara kan pompalamayınca soğuma oluyor, halk arasında “Canı, ayaklarından çıktı, şimdi dizlerinde, şimdi kalçalarında, şimdi göğsünde, biraz sonra gırtlağına gelecek!..” derler. İşte böyle bir ruh haleti içinde, öyle insanlar var ki, tebessüm ediyorlar orada. Kim bilir, Hazreti Azrail veya onun yardımcıları/avenesi nasıl Cennet kılık ve kıyafetleriyle geliyorlar; belki daha orada ona müjdelerde/muştularda bulunuyorlar: “Ne mutlu sana!.. Güzel yaşadın; şimdi çok güzel bir yere gidiyorsun. O yerin darlığına bakma; o, ahiretin engin âlemlerine açılmış sadece bir kapı. O delikten geçeceksin; o delikten geçtikten sonra bir daha delik görmeyeceksin! Bir daha öyle dar bir yer ile karşı karşıya kalmayacaksın!” Tebessüm ile gidiyorlar. Bazıları da öyle ekşiyorlar ki orada, dünyada en büyük bela ve mesâib karşısındaki ekşime, onun yanında basit kalır, ona ekşime denmez; öyle ekşiyerek gidiyorlar.

Burada dinlendirmek için bir şey arz edeyim: Çoklarınızın -belki- gördüğü, bazılarınızın da duyduğu, tanıdığınız bir büyük idi. O Hazreti Pîr-i Mugân’ın -bazıları bu ifadelerden rahatsız olsalar da diyeceğim, inatlarına, “Niye diyor?!” deseler de- şem’-i tâbân, ziyâ-ı himmet, Hazreti Üstad’ın ilk talebelerinden, Ahmed Feyzi, rahmetullahi aleyh. Kıtmîr, onu iyi tanımıştı. O, namaz kılardı. “Namaz kılardı!” diyorum. Ben, hayatımda üç-dört tane namaz kılan gördüm; bir tanesi o idi. Öyle kıvranırdı ki, böyle, kalbi duracak zannederdin. Şakır şakır gözyaşları akardı. Başını yere koyduğu zaman, âdeta kaldırmak istemezdi.

Ahmet Feyzi Ağabey, vefatından bir gün evvel, o kaldığımız yere gelmişti. Bize de üç sene mahkûmiyet, bir sene de sürgün vermişti mahkeme. Teselli için, rahmetlik Atıf Hoca’yı anlattı, ağlayarak anlattı. Dedi ki: Atıf Hoca müdafaasını hazırlıyor akşam; sonra yatıyor. Ertesi gün mahkemede kendini müdafaa edecek. Sabah kalkıyor, sabah namazına; müdafaa adına yazdıklarını alıyor, bağışlayın, halk öyle der, “Cırt cırt yırtıyor!” onları. Yanındaki soruyor: “Hoca, niye yırttın müdafaanı?” Diyor ki: “Bu gece Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) geldi, bana ‘Ne o Atıf? Bana gelmek istemiyor musun?!.’ dedi. Eğer beni asmaları suretiyle O’na gideceksem, O’na giderim!” Ağlayarak bunu anlattı. Sonra bizi teselli etti; “Varsın etsinler!” dedi. Ve sonra ayrıldı, Antalya’ya gitti.

Orada vefat ettiğinde, kefeni açarak yüzüne bakmışlar; “Hocam! Böyle, en tatlı tebessümlerle gülüyordu!” dediler bana. Hâlâ hayıflanırım, keşke gidip o güzel çehreye bir de ben baksaydım! Azrail, onun karşısına temessül edince, ona verdiği bişâret ile, o, tebessüm ederek ruhunun ufkuna yürüyor. Tebessüm ederek, ruhunun ufkuna yürüyor…

Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz, öyle dirilirsiniz. Allah (celle celâluhu) iyi yaşamayı, iyi ölmeyi ve hayırlı şeylere mazhar olacak şekilde öyle dirilmeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin!..

   Hiç şüphesiz bahar gelecek, ne var ki onun bir vakt-i merhûnu vardır; hâlis mümine düşen, sabr-ı cemil ve temkîn içinde tazarru ve niyazdır.

Ne var ki,

“Asırlar var, ruhun gibi rengin de sapsarı,

Bilinmez nasıl verecek Rabbimiz kararı,

Belli halinden, sen de bekliyorsun baharı,

Ve bağrında renk renk tüllenecek lâlezârı…”

Unutmayın!.. Bir gün, dünyanın bağrında renk renk bir bahar tüllenecek. Bahar düşmanları o zaman hazan yemiş ağaçların yaprakları türünden dökülüp toprağa, gübre olacaklar! Ama bu kasvetli havanın, tsunamilerin, fırtınaların dinmesi için bir vakt-i merhûn vardır. Her şeyi tevkît eden (belli bir zamana bağlı kılan) Muvakkit, bilir onu. Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâ’sı içinde öyle bir isim yok, fakat düşünülebilir. Belli bir vakte bağlayan, o vakti Kendi belirleyen, “Falan iş, falan zaman tahakkuk edecek; nokta konacak bu işe!” buyuran… Dolayısıyla biz bilemeyiz. O, geldiği zaman, kendi gelecek. “Gelir ise gelir, bir kıl ile, eyleme tedbir.” O’nun (celle celâluhu) tarafından, Meşîet-i İlahiye o istikamette tecelli ettiği an, hemen vücuda gelir o mesele. Şimdi, o vakt-i merhûna karşı sabretmek lazım.

“Acaba ne zaman bahar gelecek?” Herkes böyle bir beklenti içinde olabilir. “Şu gadre uğradı! Bu, zulme uğradı! Şu, ciddi i’tisaflara, irtikâplara, tagallüplere, tahakkümlere, tasallutlara, temellüklere maruz kaldı. Falanın malını gasp ettiler, haramiler gibi. Geldi üzerine oturdular; ‘Mülk, bizimdir!’ dediler, istedikleri gibi tasarruf yaptılar. Pazarlığa çıkardılar, meşherlerde teşhir ettiler, kendi hesaplarına…” Bütün bunlar karşısında, dişini sıkıp sabretmek esasen çok önemlidir. Birileri öyle yapacaklar; onlar, zulmün -bağışlayın- daniskasını irtikâp edecekler, siz de sabrın a’lâsını sergileyeceksiniz, katlanacaksınız. Böyle bir şey… “Yakın”larınızı tutup içeriye atacaklar. “Tanıdık”tır, “dost”tur, “kardeş”tir, “sempatizan”dır, “muhip”tir, “tanıyan”dır, “Hizmet’e omuz veren”dir, sizinle “aynı güzergâhı paylaşan”dır, “aynı yolda koşturup duran”dır, “aynı şehrâhta yarış yapan”dır… Her seviyede alakadar olduğunuz insanları zulme uğratacaklar. Bunların o hale maruz kaldığını, mü’min olarak sizin düşünmemeniz mümkün değil!.. Nasıl düşünmezsiniz ki!.. مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini paylaşmayan, onlardan değildir.” O, başka bir cephenin insanı demektir.

Dolayısıyla bütün bunlar karşısında dişini sıkıp sabretmek, zordur; zehir-zemberek, fakat neticesi, şeker-şerbet. Bütün bunlar, Allah’ın izni ve inayetiyle, vakt-i merhûnu gelince savrulup gidecek. Böyle hiç erimez gibi zannettiğiniz granit gibi şeyler eriyiverecek. Bazı virdlerde de var, Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî hazretlerinin ve başkalarının virdlerinde var; “Ateşte buzun eridiği gibi, tuz-buz olup eriyecek!” Allah’ın izni ve inayetiyle; hiç tereddüdünüz olmasın. Fakat işte ona karşı da sabretmek lazım. Yoksa “Ne zaman, ne zaman?” diye tekrar etmek ve “Böyle dua da ediyoruz, olmuyor!” demek suretiyle, O’nun takdirât-ı Sübhâniyesine itiraz nev’inden laflar etmek, düşüncelere dalmak, tasavvurlar içinde bulunmak, taakkuller içinde bulunmak, O’na karşı saygısızlık olacaktır. Bundan dolayı, “vakt-i merhûn” mevzuunda da sabırlı ve saygılı olmak lazımdır.

Başkalarının seyr-ü sülûk-i ruhânî yoluyla ulaştıkları “temkîn” duygusunu, daha şimdiden yakalayarak “temkîn” içinde hareket etme… Temkîn, seyr-ü sülûk-i ruhânîde ulaşılan son noktadır ki, aynı zamanda “mehâfet” makamına ve “mehâbet” makamına bakar; insanı “naz”dan çeker alır, “niyaz”a sevk eder; insandaki yalvarma duygusunu, tazarru ve niyaz duygusunu tetikler, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Ve önemli şeylerden bir tanesi de şudur: Bazıları, gönül kaptıracağımız/kaptırılması gereken şeye gönlünü kaptırır; gözü hep ondadır. Cennet’in sekiz tane kapısı mü’minlere açılacak; birinde “Reyyân” olacak, birinde “Feyezân” olacak, birinde bilmem ne olacak; herkes, ameline göre bir kapıdan girecek. O sekiz kapısı birden açılsa, o Cennet’in içindeki huriler-gilmanlar görülse, akan çayların/ırmakların çağıltıları duyulsa, ağaçların üzerindeki bülbüllerin şakıması işitilse, güllerin size tebessümler yağdırdığı görülse… Sonra bir de dönseniz, burada Hizmet’e baksanız… Fakat cenderede bir Hizmet.. sıkıntılar içinde bir Hizmet.. canlar gırtlakta bir Hizmet… Tercihini o istikamette kullanan o insanlar şöyle derler: “Buraya, talimgâha, talim görmek üzere beni gönderen Sen’sin! Tezkere Sen’den geleceği âna kadar da ben kendi kendime tezkere uydurma niyetinde değilim! Sana iştiyak ile yanıp tutuşuyorum; gözüm görmüyor o Cennet’i!”

Dün, birisine birisi söylüyordu: “Kollarımdan tutsalar, bütün debdebe ve ihtişamıyla beni o Cennet’e zorlasalar, yemin de edebilirim, girmek istemem ben oraya! Şu sıkıntılı, kalbi her an durdurabilecek hadiselerin tazyikâtı karşısında, sizinle beraber o Hizmet şehrâhında yürümek üzere aranızda kalmayı Cennet’e girmeye tercih ederim! Sizin aranızda, nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin dört bir yanda i’lâ edilmesi istikametinde…”

Evet, kesip diyeyim: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ، وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ، وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ، وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ، اَلْمُخْلَصِينَ، اَلْمُتَّقِينَ، اَلْوَرِعِينَ، اَلزَّاهِدِينَ، اَلْمُقَرَّبِينَ، اَلرَّاضِينَ، اَلْمَرْضِيِّينَ، اَلصَّافِينَ، اَلْمُحِبِّينَ، اَلْمُشْتَاقِينَ إِلَى لِقَائِكَ وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ  Allah’ım! Zâtında yüksek ve pek yüce olan kelimetullahı, kelimetülhakkı, “Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” hakikatini i’lâ buyur, onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et. Bizi muhlis, muhlas, muttaki, vera’ sahibi, zâhid, kurbiyete mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, kalbi temizlerden temiz, Seni seven ve nezdinde sevilen, Senin likâna ve Habîbi’nin vuslatına iştiyakla dopdolu bulunan kullarından eyle. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyorum Rabbim!..

Bamteli: DÜNYA ŞEFKATE MUHTAÇ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

“Gelir bir bir, gider bir bir, kalır Bir.

Gelen gider, giden gelmez, bu bir sır.

Gelirse gelir bir kıl ile eyleme tedbir.

Giderse gider, eğlemez bir koca zincir!”

Buyurun, gelenleri savın! Buyurun, gelmek isteyenleri, gelmesini istediğiniz şeyleri, kendiniz getirin! Getiren de O (celle celâluhu), götüren de O; var eden de O, yok eden de O. Öyle bir kapı, öyle bir dergâh varken, bence başka kapıların ziline dokunmak, beyhude enerji harcamak demektir; karanlıkta türkü söylemek demektir. Öyle değil, sesimizi/sözümüzü O’na teveccüh, O’na münâcaat ile değerlendirmeliyiz. Kelimeler, O’nu ifade ettikleri zaman altına, gümüşe, zebercede, yakuta dönüşür; melekler, avuç açarlar onlara; “Benim avuçlarıma dökülsün!” diye. O’nu ifade eden kelimeler, O’nu ifade eden beyanlar, kıymet üstü kıymet kazanır.

   Neye namzet olduğunu bilmeyen insan, kuyumcular caddesinde kendisine kıymet biçilemediği halde, bakırcılar çarşısında talep arar.

İnsan, öyle şeylere namzet yaratılmıştır ki, “namzet olduğu” şeyleri bilmiyorsa, hiç farkına varmadan, kuyumcular caddesinde kendisine kıymet biçilemeyecek insan, bakırcılar çarşısında talep arar; kendi kıymetini düşürür, ayaklar altına almış olur.

Allah; insanı, sevilen bir varlık olarak yaratmıştır. “Mahlûk” demedim; çünkü dilimizde onu hakaret ifade eden bir tabir olarak kullanırız. Evet, insan, sevilen/sevilesi bir varlık olarak yaratılmıştır. “İnsan, sevilmek için yaratılmış bir varlıktır!” O (celle celâluhu), sizi de sever, yarattığı her şeyi de sever. Hazreti Pîr’in değişik yerlerde, farklı üsluplarla anlattığı gibi, “Sanatını sever!” Hele insanı, ahsen-i takvîme mazhar etmiştir.

Batılı birisi/bir düşünür -haşa- o tabiri kullanıyor, “Allah, insanı, özenerek yaratmış!” diyor. Belki bu ifade insanların yaptıkları şeyler, ortaya koydukları sanatlar için kullanılabilir; mesela Michelangelo (Mikelanj) veya bilmem kim, sanatına karşı ciddi bir alaka gösterir, özenir. Fakat bu tabiri Zât-ı Ulûhiyet için kullanmak, doğru olmayabilir. Ama onlar, sizin o ince kıstaslarınıza vâkıf olmadıklarından dolayı öyle diyordu, bir eserde görmüştüm: “Allah, insanı, özenerek yaratmış!”

İhtimal hesaplarına göre, milyarda bir, belki trilyonda bir, yüz şeklinin bu hali alması. Burun.. kulaklar ile münasebeti onun.. gözler ile münasebeti… Sadece bir kulak-burun-boğaz uzmanı açısından meseleye baktığınızda, ihtimal hesaplarına göre ancak trilyonda bir bu böyle olabilir. Belli ki bir meşîet-i İlahî var; belli ki bir ilm-i muhît programına göre her şey oluyor, kendi kendine değil. Bunların rastlantıya verilmesi mümkün değil; “ahsen-i takvim”e mazhar ediyor ve onu, o sanatı, severek yaratıyor. Sevilsin diye sahneye sürüyor. Ona karşı saygı duyulsun, alnından öpülsün, elleri sıkılsın, bağırlara basılsın diye yapıyor.

İnsanın da bunu anlaması lazım ki, bu, “makâsıd-ı İlâhiyeye göre hareket etme” demektir. İnsanın, Cenâb-ı Hakk’ın o mevzudaki murad-ı Sübhânîsine göre -evet, başka bir kelime olacaktı, onu da yakışıklı bulmadım, demedim- makâsıd-ı Sübhâniyesine göre hareket etmesi lazım.

   İnsan, sevilmek için yaratılmış bir varlıktır ve kişinin imandan nasibi, mahlûkata -hususiyle de insana- şefkatiyle doğru orantılıdır.

İnsan, sevilmek için yaratılmış bir varlıktır!.. Ve insanın imandan nasibi, mahlûkata, hususiyle insana şefkati ile -eski ifadesiyle diyeyim- “mebsûten mütenâsib”dir (doğru orantılıdır). Mahlûkata şefkati ne kadar varsa, insanları ne kadar seviyorsa, insanın imandan nasibi de o kadardır. Çünkü o mesele, Allah ile irtibatlıdır; Allah’ın sanatına karşı saygılı olma, Allah’ın en mükemmel yarattığı, ahsen-i takvîme mazhar ettiği sanat eserine, âbide sanat eserine saygı duymayla alakalıdır.

Başta, Allah (celle celâluhu), Hazreti Âdem’e karşı meleklere اسْجُدُوا “Eğilin, inhinâda bulunun onun karşısında!” buyurmuştur: “Ben, onu size bir ibre gibi yarattım, bir pusula gibi koyuyorum önünüze; ona eğilmek suretiyle, Benim karşımda eğilmiş sayılacaksınız!..” Hazreti Âdem, öyle bir “mihrab-nümâ”, O’nu gösteren bir ibre. Siz ona eğildiğiniz zaman, emre itaatteki inceliğin gereğini yapmış oluyorsunuz.

Bu konuda, Hallaç’ın -sorguladığım- bir lafı vardır: “Emre itaatteki inceliği Âdem’den öğrenmek lazım!” der. Bunun devamında, şeytan için de bir şey diyor, onu sorguluyorum: “Aşkı, O’na bağlılığı, O’ndan başkası karşısında eğilmemeyi de şeytandan öğrenmek lazım!” Adeta şeytan “Ben eğilirsem, sadece Senin karşısında…” demiş. İşte Hallaç’ın bu sözünü sorguluyorum. Şeytanınki öyle mi, yoksa “Ben, ateşten yaratıldım; ona (Hazreti Âdem’e) fâikım, eğilmem karşısında!” mülahazasından mı kaynaklanıyor; fîhi nazar.

Evet, insan, sevilmek için yaratılmış bir varlıktır! Allah; mü’minleri daha çok sever. Ve imtihanıyla bile -esasen- sevginin ayrı boyutunu ortaya koyar veya sevginin ayrı bir televvünü ile tecelli buyurur. İmtihan ederken bile, bir yönüyle arındırır mü’mini. İmtihanlar, âdeta onu arındırma kurnalarının altına sokmak, “Yıkan!” demek gibi bir şeydir; “Kirlerini at!” demek gibi bir şeydir. “Seviye kazan; mahiyet değişikliğine gir! Huzuruma çıkmaya ehil, layık, münasip hâle gel!” demek için, onu değişik haddelerden geçirir, değişik cenderelerden geçirir. Dolayısıyla O’nun şefkatinin, re’fetinin ayrı bir tecellisi olur bu.

Diğerlerine de şefkat ve merhametiyle muamele eder. İnanmıyordur, beyne-beynedir, ortadadır, âraftadır… Onlara da “imhâl, imhâl üstüne” vermek suretiyle yine re’fetinin ve şefkatinin bir çeşit tecellisini ortaya koyar. Kur’an-ı Kerim’de kaç yerde, bazen, بِمَا كَسَبُوا bazen de بِمَا ظَلَمُوا kaydıyla zulüm ve kötülük irtikâp edenlere mühlet tanındığı bildirilmektedir. Mesela, bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى “Eğer Allah, (şirkten daha başka hatalarına kadar) zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı; fakat O, onları takdir buyurduğu bir vadeye kadar bekletmektedir.” (Nahl, 16/61) Evet, “Eğer Allah, zulmettiklerinden dolayı o insanları helak etse, yeryüzünde bir dâbbe, bir canlı, debelenen bir şey kalmaz!” diyor. İmhâl üstüne imhâl ediyor; mehil veriyor, mehil veriyor, mehil veriyor… Bu, O’nun yarattıklarına karşı şefkatinin gereğidir. Kâfir, münkir, mülhid, materyalist, dinsiz, imansız da Cenâb-ı Hakk’ın bu türden bir şefkat tecelli dalga-boyu altında -esasen- imhâl imhâl üstüne, mehil mehil üstüne, uzun boylu yaşama imkânı buluyor, öleceği âna kadar.

Öbür tarafa gittiği zaman, mazereti yok onun. “Ben sana şu kadar zaman tanıdım, hak tanıdım. Hatta bir gün bile olsa, o bir günde Beni bulabilirdin, Beni bilebilirdin. Ama hiç aramadın!..” مَنْ جَالَ، نَالَ “Eğer bir şeyin arkasında isen, cevelanda olduğun sürece sen, onu elde edebilirsin.” مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ، وَجَدَ “Bir şeyin arkasına düşüyorsan, düşmede de ciddi isen, mutlaka onu bulursun.” مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ، وَجَدَ Bir gün bile yeter bunda. Fakat sen, bir günü değil de, hem de elli sene, onun bir miktarını bile ayırıp bu mevzuda hiç kullanmamışsın. Tekvinî emirlere bakmamışsın. Dimağını o istikamette değerlendirmemişsin. Biraz evvel arz ettim; çehrene baksaydın, yeterdi senin için, mahiyetine bakman kâfi gelirdi; zira senin anatomin hep Allah’ı haykırıyor.

“İnsan, Bu Meçhul” kitabında Alexis Carrel, insan anatomisi ile -esasen- Zât-ı Ulûhiyeti anlatıyor. Bir yönüyle, bakınca bir insan, mutlaka o mevzuda bir yere varır, bir şey der: “Bu mesele, öyle rastlantıya çok benzemiyor; var arkasında bunun bir sır. Sır değil, Sırlar Sırrı (celle celâluhu) var.” Onun için “sırri sırri sırri” diyorlar, üç defa; “Sırlar Sırrı” bu. Dolayısıyla o güzergâh takip edildiği zaman, sen, sırların sırlarına ulaşırsın. “Evet, sana çok az bir zaman bile yeterdi ama Benim sana olan şefkatimden dolayı Ben sana bir sene, iki sene, üç sene… mühlet verdim.” Kur’an-ı Kerim’de, أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ “Size, düşünüp ders alacak kimsenin düşünüp ders alacağı (ve gereğini yapacağı) kadar bir ömür vermedik mi? Hem size, uyarıcı olarak peygamber de gelmişti.” (Fâtır, 35/37) buyurulur. Cenâb-ı Hak, “Düşünebilen insanın düşünebilmesi için, Ben ona ömür vermedim mi, onu ma’mur, muammer kılmadım mı, ömrünü uzatmadım mı?!.” der. İşte bunlar, hep “şefkat tecelli dalga-boyu”nda, Cenâb-ı Hakk’ın insana teveccühünün ifadesidir. İnsan, böyle bir varlıktır.

Demek ki, izafî olarak herkese karşı bir “İlahî şefkat” var. Öyleyse, تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ mülahazasıyla siz de “İlahî ahlak ile ahlaklanın!” Siz de sevin, herkese karşı bir şefkat tavrı sergileyin! Yumuşak gönüllerin avlayamayacağı insan yoktur, bugün olmasa yarın. Senin kalbin, öyle bir mülayemet içinde ise, herkese açık ise… Yine Levhalardaki sözlerden yürüyelim: “Vicdanınızda veya kalbinizde herkesin oturacağı bir sandalye olmalı! Sizin sinenize seyahate azmeden insan, ayakta kalacağı endişesine kapılmamalı!” Gönlünüze girdiği zaman mutlaka bir koltuk bulmalı; böyle bir koltuk da değil, Şah İsmail’in koltuğu gibi bir koltuk… Estağfirullah; Cennet’te Allah’ın “erâik” (erîke’nin çoğulu: Taht, koltuk ) ve “sürür” (serir’in çoğulu: Divan, kürsü, taht) gibi koltuklarından bir koltuk bulmalı ve oturmalı; ayakta kalma endişesine/paniğine kapılmamalı. İnsan, bunun için yaratılmıştır. Bir yönüyle, insanlara karşı böyle davranması, Allah’ın insanlara karşı o mevzudaki İrade-i Sübhâniyesi, bakışı ve tecellileri ile örtüşmesi içindir. تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ beyanı da öyle davranmayı gerektirmektedir.

   İlahî ahlakla ahlaklanıp mahlûkata karşı şefkatle dolu bulunduğundandır ki, İnsanlığın İftihar Tablosu, ulaşılmazlara ulaştıktan sonra bile – ellerimizden tutmak için- dert ve ızdırap yurduna dönmüştür.

Geçen sohbette ifade edildiği gibi; İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Tâif’te, o kadar saygısızlık, o kadar hakaret ve o kadar densizliğe maruz kalmasına rağmen; nefsini Allah’a şikâyet etmiştir. Arz etmiştim; şöyle niyazda bulunmuştur:

اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ

“Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Veçhine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

Sonra, Allah (celle celâluhu) ta’zîb melâikesini gönderince, onlara “Hayır!” diyor. Bu, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) mahlûkata şefkatinin ifadesi. Kur’an-ı Kerim’de iki yerde, لَعَلَّكَ بَاخِعٌ tabiri geçiyor. Bir yerde, “İnanmıyorlar diye!..” لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلاَّ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “O insanlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini helâk edeceksin.” (Şuârâ, 26/3) Diğer bir yerde ise, “Sana ineni kabul etmiyorlar diye…” فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا “(Ey Rasûlüm), o müşriklerin peşinde, bu Söz’e (Kur’ân) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin.” (Kehf, 18/6) “Neredeyse kendini öldüreceksin!..” Öyle ki herkesi kucaklayıp Cennet’e sokmayı düşünüyor; çünkü ebedî hayatın orada olduğuna çok iyi inanıyor.

Evet, yine değişik vesilelerle ifade edildiği gibi, Miraç’a yükseliyor, “vücûd-i necm-i nûrânî”siyle, “vücûd-i necm-i sâkib”iyle, “vücûd-i necm-i hâkânî”siyle. Ve öbür tarafta olabilecek her şeyi inkişaf etmiş şekilde görüyor; görülmesi gerekli olan şeylerin en yücesini de görüyor; bazılarına göre, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-Kemâlini müşahede ediyor. Ama dönüp geriye geliyor. Niye? Adeta kendini uğrunda öldürdüğü o yüksek “gâye-i hayal” adına geriye dönüyor. Abdülkuddûs’ün sözüne bakın: “Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), varılmazlara vardı, görülmezleri gördü. Allah’a yemin ediyorum ki, ben oralara çıksaydım, geriye dönmezdim!” O (sallallâhu aleyhi ve sellem) şefkatinin enginliğiyle, senin için, benim için dönüyor. Elimizden tutmak için dönüp geliyor. Ne kadar insana parmak uzatırsa… “Tut, sen de şuna yapış! O parmağın gösterdiği yere sen de yönel, teveccüh et! Rica ederim, güneşe sırtını dönme, gölgene takılma! Karanlıkla kendini boğma, ışığa doğru yürü!” Onun için dönüp geliyor. Dönüp geliyor, yine yeryüzünde çekmeye devam ediyor.

Ve hiç şikâyet etmiyor. “Hasımlarımın ettikleri şeyden şikâyet ediyorum!” demiyor. “Kaç insana ulaşır, bu mevzuda onlara ruhumun ilhamlarını duyursam, içimdeki heyecanları onların içine boşaltırsam, onları Allah’a yönlendirirsem, kazanmış sayılırım!” mülahazasıyla yaşıyor. تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ beyanını hayatıyla talim buyuruyor. Onun için, Allah O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kalem Sûresi’nde, وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Sen, yüksek bir ahlak üzerinesin!” (Kalem, 68/4) buyuruyor. Tebcîl, takdir, Allah’ın takdiri. Bu, öyle bir şeydir ki, insan bu mevzuda, bu uğurda bin defa ölse, yine karşılığı sayılmaz. وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Sen, gerçekten, Allah ahlakı ile ahlaklanmış yüce bir mütehallıksın!” (Kalem, 68/4)

   Dünya Allah Rasûlü’nün ortaya koyup talim buyurduğu şefkate ne kadar muhtaç!..

Sana kurban olayım ben, kurban olayım!.. Bu söz ifade etmez ki!.. Bin defa düşünmüşümdür, geçerken O’nun nâm-ı celîlinin yanından. Benim gibi bir günahkâr, köpek olamam O’na, olamam. “Fethi de benim köpeğim!” dese!.. Ama nâm-ı celîlinin yanından geçerken, o resmi kaç defa öpmek gelmiştir aklıma. Ama korkuyorum; siz bir şey yaparsınız, kalkar insanlar da öyle bir şey yaparlar. Putperestlik, bu mülahazalarla doğmuş, insanların ruhuna hâkim olmuştur. Sevin!.. Burunlarınızın kemikleri sızlasın!.. Ahiret sizin için “Şeb-i arûs” şeklinde algılansın!.. “Ben Efendimiz ile aynı sofraya oturacağım, kaşık çalacağım, O’nu göreceğim, müsaade buyururlarsa. Haftada bir mi olur, ayda bir mi olur, senede bir mi olur; O’nu göreceğim. Etrafındaki nurdan hâleyi göreceğim. O bir “Kamer-i Münîr”, etrafındakiler de O’nun ışıktan hâlesi. Onlarla beraber olacak, onlara karışacak, onlarla beraber oturup kalkacağım, onlarla…” mülahazalarıyla dolup taşın!..

Evet, وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ diyor; “Sen, ahlakın en yücesi üzerine yaratılmışsın!” (Kalem, 68/4) Şefkatin unutulduğu, re’fetin gömüldüğü, üzerine taş taş üstüne konduğu, “Aman bir daha dirilmesin!” dendiği; vahşetin, denâetin, zulmün müza’afının -hayır, Ziya Gökalp’ın ifadesiyle- “mük’ab”ının peşi peşine irtikâp edildiği bir dönemde, o şefkat iklimine ne kadar ihtiyacımız olduğunu daha iyi anlıyoruz. İnleyen çocukların sesinde, annesiz çocukların sesinde, o nağmeyi duyuyoruz!.. Annelerin çocuklarına karşı iniltilerinde… Derdest edilmiş, zindana atılmış; bir vehme binaen, bir cinnet saikasıyla, bir paranoya saikasıyla zindana atılmış. Aileler parçalanmış, toplum, didik didik edilmiş. Bir yönüyle bir kutbiyet, bir gavsiyet gayret ve ciddiyetiyle meseleyi tamir etmeye, yeniden restore etmeye kalksanız, inanın bana, bir nesil boyu yetmeyecektir bu işe. İslam dünyasında öyle korkunç bir tahribata, öyle korkunç bir deformasyona sebebiyet verilmiştir ki!.. Şefkat ayaklar altına alınmış; re’fet ayaklar altına alınmış; mülayemet ayaklar altına alınmış; Allah’ın değer atfettiği, yaratıp değer atfettiği, “Bu Benim sanat eserim! Buna, bunlar yapılmaz!” dediği varlığa karşı, hayvana yapılmayan şeyler yapılmış.

Aslında hayvana bir şey yapılırken bile şefkat esastır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Keseceğiniz zaman…” der. Besin zinciri mülahazasıyla. Hayvanat âleminde de var; onlar da kendilerine göre -o besin zinciri mülahazasıyla- gıdalarını onun ile temin ediyorlar. Buyuruyor ki, “…Bıçağı iyi bileyin!” Diyor ki, “Ona eziyet çektirmeyin! Canını acıtmayın!” Şefkat Âbidesi, “Raûf ve Rahîm” diye Kur’an-ı Kerim’in anlattığı. Raûf ve Rahîm, içi tir tir titreyen, insanlar için. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm, re’fetinin ve şefkatinin gereği, hayvanlara karşı bile, böyle davranılmasını tavsiye buyuruyor: “Bıçağı bileyeceksin, onu incitmeyeceksin, canını yakmayacaksın!” Bıçağı ilk çalışında hemen şoke olacak o, acıyı da duymayacak. Allah’ın kânunu, kuralı, cevaz verdiği şeydir, onların etinden istifade. Kur’an diyor: “Allah’ın helal kıldığını, kim haram kıldı?!.” Siz nasıl haram kılıyorsunuz onu; Allah, onları helal kılmış. Ama bizim burada üzerinde durduğumuz şey, şefkat âbidesi, re’fet âbidesi İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mevzudaki tavrıdır.

Ne kadar muhtacız o tavra?!. Yitirdik onu, belki birkaç asır evvel. Fakat şimdi, o yitirmenin âdetâ müza’afının, mük’abını yaşıyoruz; kat katını, iki buudlusunu, üç buudlusunu, dört derinliklisini, beş derinliklisini yaşıyoruz. Öyle ki, zannediyorum, aslanlar, kaplanlar, panterler, ayılar insanlara reva görülen bu şeye baksa, “Allah Allah! Bizden vahşileri de varmış!” diyecekler, zannediyorum. İsterseniz bir deneyin; bir ormana gidin, bakın; aslanın bakışında, kaplanın bakışında, panterin bakışında, ayının bakışında bunları göreceksiniz. “Allah Allah!” dercesine şaşkınlık ifadesi sergileyecekler. Hal diliyle, “Biz, bu insanları böyle bilmiyorduk. Hayret, bu ne vahşetmiş, bu ne denaetmiş, bu ne şenaatmiş!” diyecekler. Re’fete ve şefkate o kadar ihtiyacımız var.

   Günümüzde insî şeytanlar cinnî üstatlarını zil takıp oynatacak kötülükler yapıyorlar; “bir dolar” hikayesi ve bebek isimleri bahanesi sadece iki misal!..

Geriye dönelim; insanın, imandan nasibi, mahlûkata -hususiyle insanlara- gösterdiği/göstereceği şefkat ile mebsûten mütenâsiptir; ne kadar şefkat duyuyorsa, Allah ile münasebeti o ölçüde engindir/derindir. Ne kadar şefkatten, re’fetten, merhametten, mürüvvetten mahrum yaşıyorsa, daha doğrusu gırtlağına kadar vahşet içinde sürüklenip gidiyorsa, o kadar da şeytanı memnun ediyor demektir. Şeytanları memnun ediyor, hiç farkına varmadan; kendisi de insan suretinde -belki- bir şeytandır onun. Onun için Kur’an-ı Kerim “cinnî ve insî” diyor: وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ اْلإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا  “Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler.” (En’âm, 6/112) Aldatmak, şaşkınlığa sevk etmek için, o ona, o da ona bir fit sokar/sokuşturur. Dolayısıyla insanlar, şeytanın güdümüne girince, onu memnun edecek, zil takıp oynattıracak şeyler yaparlar.

İnanın, şu anda o kulağınız varsa, şeytanın zil takıp oynadığını duyacaksınız. Ben duymuyorum da fakat zannediyorum veli olan kullar, duyacaklardır. Allah’ın dostu olan insanlar duyup söyleyeceklerdir: “Şeytan, şu anda zil takmış oynuyor!” Amnofis döneminde, Ramses döneminde, İbnü’ş-Şems döneminde, Sezar döneminde zil takıp oynadığı gibi, şimdi de Kapadokya’nın değişik vadilerinde zil takmış, hep oynuyordur. “İşin doğrusu ben bu insanların bu kadar hayvanlaşacağına ihtimal vermiyordum. ‘Kandıracağım!’ diyordum, ‘Sürçtüreceğim!’ diyordum fakat böylesine balıklamasına, dalaletin, küfrün, küfranın gayyasına gireceklerine ihtimal vermiyordum!” diyordur. Zannediyorum, onun da kafası karışmış herhalde. Zannediyorum, kulak verip dinleseniz, şeytanın böyle dediğine şahit olacaksınız. Ama veliler/Hak dostları dinliyorlardır; dinleyip dedikleri gibi inlere girenleri, gorilleşenleri; onlar görüyorlardır, söylüyorlardır. Ama öyle olanlar, o işin farkına varmadıklarından dolayı, onlar da o işin “Hel min mezîd!” (Daha yok mu?) deyicisi olmuşlardır; vahşileştikçe yine “Hel min mezîd!” diyorlardır: “Daha, daha, daha, daha, daha!..”

Evet, bakın, sizin menkıbe gibi, ironi zannedeceğiniz bir şey söyleyeyim size: Hani bir dolar hikayesi var ya!.. Üzerinde bir rakamı olan, bir dolar meselesi. Onun ile derdest edilenler, bazı kimseleri o mevzuda ciddî israfa sevk etmiş; adamların ellerinde bir dolar varmış, çokça. “Başımıza iş açarız!” diye, götürmüş çöplükte yakmışlar o bir dolarları. Çünkü üzerlerinde bir dolar bulunması, “Suç tamam; öyle ise, ceza da tamam verilmeli!” diye, insanların derdest edilmeleri için yetiyor.

Bundan daha komik bir şey var: Şimdi nüfus kütüklerine bakılarak tespitler yapılıyor; şu beş on sene içinde dünyaya gelen insanların isimleri sizin tarafınızdan konuyor diye… “Baba ile oğlun isimleri birer şiir mısraına kafiye olacak şekilde birbirini tutuyorsa, bu da bu mevzuda yeterli bir suç sayılır.” Mesela “Hakan ve Orhan; “İşi başlattı Hakan / Devam ettirdi Orhan!” “Ha, tamam, belli!.. Bu da, bu uğursuz şebeke tarafından… Bu da onlardan, falan!..” Evet, hilaf-ı vâki beyanda bulunmuyorum. Bu işi takip etmek için ekip, hususi bir ekip kurmuşlar.

Şeytanın aklına gelmemiştir bu. Çünkü şeytanın dediği şeyler Kur’an’da anlatılıyor; ben biliyorum onun dediklerini, biliyorum ben onu. قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ ثُمَّ لَآتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ  “Şeytan, devam etti: Öyleyse, madem Sen beni azdırıp saptırdın, ben de andolsun, o insanları saptırmak için Sen’in dosdoğru yolunun üzerine oturacağım. Oturup, kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından kendilerine yaklaşacağım. Onların çoğunu şükredenler olarak bulmayacaksın!” (A’râf, 7/16-17) “Sağdan, soldan, önden, arkadan gelirim!” diyor, “Bunları, tepeden vururum, bazen!” diyor. Fakat aklına gelmemiştir böyle şey. Demek ki, bir müctehid derecesinde kötülük kabiliyeti var bunlarda. Sürekli, şeytanın borazanı haline geldiklerinden dolayı, dinlediğiniz nağmeler de şeytanın borazanından çıkan ses oluyor.

Böyle bir dönemde, siz, bu vahşeti, bu denâeti, bu şiddeti, bu hiddeti ancak re’fetinizle, şefkatinizle kırabilirsiniz. Zira mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesine girerseniz, hatta sözünüzle/beyanınızla “Bunlara laf yetiştirelim!” derseniz, meseleyi büyütmüş olursunuz, ikiye katlamış olursunuz. Musibet ve bela, ikileşmiş olur. Basit iken, bir vâhid iken, bu defa muzaaf (katlanmış) olur. Siz, yerinizde durursanız, hatta onların uzaklaşmalarına rağmen, şöyle yarım adım, bir karış onlara yaklaşırsanız, mesafenin çok açılmamasına vesile olmuş olursunuz ve onun mükâfatını da mutlaka görürsünüz. Ama onlar kötülükleriyle on kilometre uzaklaştığında, “Biz de o kadar uzaklaşalım!” derseniz şayet, aradaki mesafe yirmi kilometre olur. Sonra bir gün pişman olursanız, onlar da pişman olurlarsa şayet, nedâmet duyarlarsa, yirmi kilometrelik bir mesafeyi kat’ etmek icap eder. Bence, arayı açmamak lazım; yeni mesafeler oluşturmamak lazım.

Durduğumuz yerde durmamız, yaptığımız şeyleri yapmamız, Allah’ın izni ve inâyetiyle, gelecekte karşımıza çıkacak devâsâ problemlerin halli adına çok önemli, müşkül-küşâ anahtarlardır, mülahazalardır. Hatta bazıları çok fazla bulabilirler: Bence şefkatiniz adına bile bir şey kaybetmeden, durduğunuz gibi durmalısınız, kucakladığınız gibi kucaklamalısınız. Bir gün birileri hiss-i nedâmetle dönüp geldiklerinde, hemen sizin bakışınıza, yüz çizgilerinize ve tebessümlerinize bakıp kendilerini sizin kucağınıza atmaya onları itmelisiniz. İtmeli mi? Çekmelisiniz!.. İle’l-merkez bir güç ile ki, bu “merkez-çek” demektir; “ile’l-merkez” bir güç ile kendinize çekmelisiniz. Çehrenize bakan, şayet önyargısı yoksa, inadında, temerrüdünde hâlâ ısrarlı değilse, güvenle dolacaktır. Abdullah İbn Selam gibi, bir kere bir çehreye bakış, yetecektir ona. Hemen kendisini o kucağa atacaktır; “Vallahi bu çehrede yalan yok, irdeme (beğenmemek, istememek, nefret etmek) yok, kovma yok, tard etme yok; emniyet var, güven var, şefkat var!” diyecektir.

   İmtihanlar da bir yönüyle Kuddûs isminin cilvesidir; arınmanın önemli bir vesilesi ise, musibet ilk tosladığı andan itibaren sabretmektir.

İsm-i Kuddûs’ün cilvesi… Kâinatta umum temizliğin esasıdır, Kuddûs ismi. Zât-ı Ulûhiyet adına, sıfât-ı selbiyeden münezzehiyete delalet eder. “…Yemez, içmez, zaman geçmez berîdir cümleden Allah / Tebeddülden, tagayyürden, dahi elvân u eşkâlden / Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.” (İbrahim Hakkı Hazretleri) “Sübhân” kelimesi, “Kuddûs” ismi, Zâtına bakan yönüyle bunu ifade eder; kâinata bakan yönüyle de altı tane isim: Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs. Evet, Kuddûs, Lem’alar’da ifade edildiği gibi, kâinattaki umum nezâhetin, nezâfetin, temizliğin, zerâfetin, inceliğin, dizaynın, peyzajın -esas- arkasındaki mukaddes bir isimdir. Zira bütün varlık/âsâr, Ef’âl-i İlahiye sonucudur; Ef’âl-i İlahiye, Esmâ-i İlahiye’ye dayanmaktadır; Esmâ-i İlahiye, Sıfât-ı Sübhâniye’ye ve o da Zât-ı Akdes-u Mukaddes’e.

İsm-i Kuddûs… İsm-i Kuddûs’ün bir cilvesi olarak, Cenâb-ı Hak, huzur-i kibriyâsına öyle arınmış şekilde çıkmaya muvaffak eylesin!.. Cenâb-ı Hak lütfeylesin!.. O zatın dediği gibi, Kıtmîr de hep onu tekrar ediyor: “Allah’ım, meccânen, meccânen, meccânen, meccânen! Allah’ım, lütfen, lütfen! Allah’ım, fadlen, fadlen, fadlen.” O ahlak da benim Efendim’in ahlakı (sallallâhu aleyhi ve sellem). “Hiç kimse ameli ile Cennet’e giremez!” buyurunca, sahabî soruyor: “Sen de mi yâ Rasûlallah?!” “Evet, Ben de. Ancak Allah’ın fazlıyla!..” buyuruyor. Hani buna isterseniz “Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan lütfu” diyebilirsiniz, kudsî hadisin ifadesine bağlayarak/irtibatlandırarak: أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ  “Salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin tasavvur edemeyeceği sürpriz nimetler hazırladım.” “İşte bu kategoride, tutar elimden, beni öyle Cennet ile serfirâz kılar!” buyuruyor.

Cenâb-ı Hak, bir yönüyle, Huzur-i Kibriyâsına arınmış olarak çıkmaları için kullarını imtihanlarla arındırır. Zira ancak pâk ve temiz olanlar, O’nun cemâl-i bâ-kemâlini müşahede edebilirler. Bir yönüyle aklananlar.. bir yönüyle Allah tarafından kutsananlar.. Kuddûs ismine mazhar olanlar. Kuddûs isminin tecellisiyle bütün tekvinî daire temizlendiği gibi, insan da pak hale gelir. Şu kadar var ki, insanın temizlenmesi -şart-ı adi planında- iradî olur. Dolayısıyla insan bazen imtihanlarla arınır: وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الأَمْوَالِ وَالأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ “Hiç şüphesiz sizi korku, açlık ve maldan, candan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla bir şekilde imtihan ederiz. Müjdele o sabırlıları!..” (Bakara, 2/155)

İmtihan ile arınma… Korku ile.. açlık ile.. maldan, candan, hasılattan eksilme ile. Birileri gâsıbâne malınıza/mülkünüze el koyacaklar, üzerine oturacaklar. Buna eski ifadesiyle “tagallüp, tahakküm, tasallut, temellük” diyoruz. Hakları olmadığı halde senin evine sahip olacaklar. Birine müftüyü yerleştirecekler, birine vâizi yerleştirecekler. Dolayısıyla böylece o İlahiyatın onlara kazandırdığı sinerji ile de (!) daha bir katlanmış güce sahip olacaklar. Sizin yüzünüze hakaret edici bir bakışla bakacaklar; “Bakın, falanlar da bizimle beraber!” diyecekler. Nasıl beraber? “İşte görüyorsunuz ya, gasp edilmiş, temellükte, tagallüpte, tahakkümde, tasallutta bulunularak ele geçirilmiş, falanın evinde oturan insanlar, bizim dediğimizi diyorlar!” diyecekler. İşte, malınızla imtihan.

Korku… وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ “Hiç şüphesiz sizi korku ile imtihan ederiz.” Terör estirecekler.  Sindirecekler; “Dediğimizi deyin, yoksa canınıza okuruz!” diyecekler. “Bizim gibi düşünün, değiştirin kafanızı. Mümkünse bir nöroloğa gidin, beyninizdeki nöronları değiştirin. Şuuraltı müktesebatı kaldırıp atmak çok zordur; fakat o temiz nöronları değiştirin, bizim kirliliğimizle uyum sağlayabilecek farklı nöronlar yerleştirin! Bunu ayının kafasından mı alırsınız, panterin kafasından mı alırsınız. Dolayısıyla öyle farklı nöronlar yerleştirin, bizim gibi düşünün!..” Havf ile imtihan.

Açlık… وَالْجُوعِ Aç bırakılırsınız. Binlerce insan açlığın/susuzluğun pençesinde inim inim inliyorlar. Malına el konmuş, mülküne el konmuş, evine el konmuş. “Nerede oturursan otur; beni gönlünde oturtmadığına göre, nerede, hangi cehennemde oturursan otur!” mülahazası… Mantık bu.

Maldan, candan ve meyveden, semerâttan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla da bir şekilde imtihan… Fakat mü’min bütün bunlar karşısında, sabra kilitlenmelidir. وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ “Müjdele o sabırlıları!..” diyor. Evet, bütün bunlar karşısında, اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللهُ * اَلْخَيْرُ فِيمَا قَدَّرَهُ اللهُ * اَلْخَيْرُ فِيمَا وَقَعَ “Hayr, Allah’ın ihtiyar buyurduğundadır; hayr, Allah’ın takdir ettiğindedir; hayr, Allah’ın izin ve meşietiyle vukua gelendedir.” diyen insanlar müjdeleniyor. “Sen bunları müjdele, onlara bişârette bulun!” deniyor. Türkçemizde “beşâret” diyoruz, mahzuru yok, galat-ı meşhur. “Bişârette bulun!” diyor, “Müjdele bunları!” Ne ile müjdeliyor? Bir yönüyle, “Ahiretlerini teminat altına almakla müjdele. Cennet’e girmekle müjdele. Cemâl-i bâ-kemâli görmekle müjdele!” demek. الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Ki onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Biz Allah’a aidiz (O’nun mahlûku, O’nun kulları, O’nun mülküyüz; O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder) ve zaten O’na dönmekteyiz.” der (ve bu inançla, bu şuurla davranırlar).” (Bakara, 2/156)

İşte biraz evvel sayılan musibetlerden herhangi biri gelip tosladığı zaman, daha ilk tosladığında, sabırla mukabele etmek ve “Vardır bir hikmeti!..” demek lazımdır. إِنَّمَا الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) buyuruyor: “Sabır, meselenin şoku yaşandığı ândadır.” Daha sonra onun vâridatı ve mevhibeleri söz konusu olduğu yerde, döner; onu, sizi sevindirecek/güldürecek menkıbe şeklinde anlatmaya durursunuz. Ama ilk başınıza geldiği/çarptığı zaman… Malınıza eşkıya/kırk haramîler el koyduğu zaman.. mülkünüze el koydukları zaman.. evlerinizi sahiplendikleri zaman.. sizi vatandaşlıktan çıkardıkları zaman… İşte o zaman sabredeceksiniz. Hâdisenin şoku yaşandığı ân, sabredeceksiniz. “Sen’den geldi.” diyeceksiniz. “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna sefâ / Lütfun da hoş, Kahrın da hoş.” Sen’den hem o hoş, hem bu hoş; hepsi ne hoş!..

“Hoş!” diyeceksin musibetlerin hepsine. Ondan sonra, bir gün gelecek, onlar, vâridatını senin eteklerine döktüğü zaman, “Yahu ne isabetli imiş meğer bu!” falan diyeceksin. Bunu dünyada da diyeceksin, kabre girdiğinde de diyeceksin. Münkir-Nekir gelecek, diyecek ki: “Yahu bu arınmış insanlara ne soruyorsunuz? Bunlar, dünyada sorgulandılar. Kabrin sıkıştırmasına/tazyikine lüzum yok; bunlar dünyada sıkıştırıldıkları kadar sıkıştırılmışlar.” Evet, sıkıştırmaz kabir o zaman. Ne soru soracaksın bunlara? Dünyada istintaka tâbi tutulmuşlar; diyeceklerini demişler, çekeceklerini çekmişler! Ya “Nem!” diyecekler sana, hadisin ifadesiyle, “Sen, uyumana bak!” diyecekler. Veya bir de böyle teheccüd namazlarını kılmış, Evvâbînlerini kılmış, Duhalarını kılmış isen, berzah hayatını projektörlerle aydınlatmışsın demektir; o aydınlığın -bir yönüyle- varabildiği yere kadar, azm-i râh edeceksin. Evet, “azim”, azmetme, o Arapça; “râh” da Farsça “yol” demek. “O yola koyulacaksın!” diyebilirsiniz. O yola koyulacak, varman gerekli olan yere Allah’ın izni ve inayetiyle varacaksın.

BAMTELİ: ÜFLEMEKLE SÖNMEZ, SÖNDÜRÜLEMEZ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Yarınsız dünyaperestler, ahiret hesabına mutlak güvendeymiş gibi yaşıyorlar; oysa, âkıbetinden endişe etmeyenin, âkıbetinden endişe edilir!..

Emîn olmak lazım, mü’min olmak lazım ama insan, tavır ve davranışları açısından âkıbetinden, edip-eylediği şeylerden emin olmamalı; “Âkıbetinden endişe etmeyenin, âkıbetinden endişe edilir!” Gerçekten öyle olma, onun cehdi/gayreti içinde bulunma başkadır; kendini gerçek bir emniyet zemininde, emniyet yolunda görmek daha başkadır.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ele alınıp yazılıp çizilip üzerinde durulması gerekli olan hususiyetlerinden biri de âkıbetinden endişe etmesi ve onu ifade eden sözleridir. Ben onu, O’na saygımın ve O’nun konumunun ifadesi olarak, “muktedâ bih” olması itibarıyla, arkasındakilere mesaj mahiyetinde yorumlamaya çalışıyorum. Sözlerinden öyle endişe dökülüyor ki, öyle benim diyen mü’minler onun onda biri kadar o endişeye sahip değiller. Hazreti Ebu Bekir endişe ediyor, Hazreti Ömer endişe ediyor, Hazreti Osman endişe ediyor, Hazreti Ali endişe ediyor…

Hazreti Âişe validemiz; bir nur hanede dünyaya geliyor, teşrif ediyor ve daha kendini henüz idrak etmeden, eder etmez kendini nur dairesi, nur helezonu, nur hâlesi içinde buluyor. Her gün sabah-akşam vahiy sağanaklarıyla arınıyor. Göklerin yere indiği bir evde, bir saadet hücresinde hayatını geçiriyor fakat o kadar endişeli ki!.. Yeğeni Hazreti Urve, onun namazda nasıl ağladığını, hıçkıra hıçkıra saatlerce nasıl ayakta durduğunu anlatıyor; onu birkaç kez ifade etmiştim. Validemiz, bir keresinde de Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Ehlinizi âhirette hatırlar mısınız?!” diyor. O (aleyhissalâtü vesselam), iyilik adına, tebşîrât adına veya inzâr adına diyeceği şeyleri hep Cenâb-ı Hakk’ın muradı istikametinde, O’nun demesi istikametinde icrâ ve edâ buyuruyor; “Üç yerde asla!” diyor, “Üç yerde asla!..” Âişe-i Sıddîkâ, ümmetin bi’l-icmâ “doğrulardan daha doğru” dedikleri mübarek bir anne ve hepimizin “anne” demekle iftihar duyduğumuz mübarek bir kadın, kadınların sultanı. O, kendi ameline/davranışına, saatlerce ayakta durmasına güvenmiyor, “Eşinizi, ehlinizi orada hatırlar mısınız yâ Rasûlallah?!” diyor; “Üç yerde asla!” buyuruluyor. Bu kadar endişe duymak lazım.

Enâniyetin hüküm-fermâ olduğu, insanların kendilerini çok emin, doğru yolda zannettikleri, vehim ve kuruntulara takılıp gittikleri bir dönemde yaşıyoruz. Virüs gibi o, bize de bulaşıyor; hepinize/hepimize de bulaşıyor, bir yönüyle. Hiç yarını düşünmüyoruz. Bugünün kulları gibi yaşıyoruz. Bugünün kulları… “Bugün saltanatım olsun, debdebem olsun, ihtişamım olsun, filolarım olsun, villalarım olsun!.. Bir villa da İngiltere’de, bir villa da Almanya’da, bir villa da Fransa’da yapayım!.. Ne olur ne olmaz, şimdi işler dümeninde gidiyor ama bakarsın yine birileri bir terslik çıkarırlar ve bana da bir uçağa binip oraya gitmek düşer. En iyisi dünyanın değişik yerlerine çuvallarla para taşımalıyım; oralarda yatırım yapmalıyım!.. Bu alternatiflerden tek birisi bile bana ölünceye kadar yettiği halde, ne olur ne olmaz, birkaç yerde aynı alternatifi değerlendireyim; ne olur ne olmaz!..”

Bugünün kulları, bugüne tapanlar, bugünün putperestleri… Zehirlenmiş insanlar; hırsla zehirlenmiş insanlar, tûl-i emel ile zehirlenmiş insanlar, kuvvetle zehirlenmiş insanlar, muvakkat hâkimiyet ile zehirlenmiş insanlar… Düşünmüyorlar ki bir gün, “Ben ona sahibim!” dediği şeyler, ellerinden uçup gidecek ve açıkta kalacaklar. Kendilerini zehirleyen o şeyler, uçup gidecek; bu defa maşerî vicdan karşısında hicaptan iki büklüm olacaklar. Allah karşısında iki büklüm olmayan, asâ gibi bükülmeyen bu insanlar, bugün güce, kuvvete, imkana, iktidara, arkasından sürüklenen sürülere güvenip kendine göre bir hayat çizgisi belirlemesine mukabil, yani Allah’tan kopmuş olmasına mukabil, o gün, öyle bir tablo meydana gelecek ki, utanacaklar arkalarındaki insanların yüzlerine bakmaya, utanacaklar!.. Söndürmek istedikleri nuru söndürme helecanının hacâletiyle iki büklüm olacaklar. Ama -diyeyim şunu, Kur’an dediği için- “Katiyen söndürmeye çalıştıkları nuru, söndüremeyecekler!” Çünkü onu, Allah yakmış…

   Küfre, şirke, zulme saplananların hoşuna gitmese de, Allah nurunu tamamlayacaktır!..

Bir meşale ki, bir şule ki, bir nur ki, Allah (celle celâluhu) onu yakmış, parlatmış; kimsenin haddine değil onu söndürmek!.. يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Kâfirler isterse hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32) Onlar, Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar ağızlarıyla; takavvülleriyle, laflarıyla, lakırdılarıyla, yalanlarıyla, tezvirleriyle, iftiralarıyla… بِأَفْوَاهِهِمْ “Ağızlarıyla” diyor. Hâinîn, fâsikîn, fâcirîn, zâlimîn, kâidîn, mâkirîn, mütekavvilîn, mütekellimîn, kâtibîn, nâşirîn; hepsi o kategoriye giriyor. يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ Allah’ın nurunu… Gökleri ve yeri nurlandıran.. “Nur”, Kendi ism-i şerifi olan.. “Münevvirü’n-Nûr” olan.. “Musavvirü’n-nûr” olan Hazreti Allah’ın tutuşturduğu bir meşaleyi söndürmek istiyorlar; zift akan ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ Allah, “Hayır!” diyor; وَيَأْبَى اللهُ “îbâ” buyuruyor; nurunu ikmâl ve itmam etme meşîet-i Sübhâniyesini ortaya koyuyor.

Ona “Hayır!..”, onların üflemelerine “Hayır!..”; “Ben, o nurumu tamamlayacağım!” diyor. وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ Nankörler… Bir dönemde kendilerine destek olanlara şimdi nankörlük yapanlar.. tutup destekleyip ayağa kaldıranlara nankörlük yapanlar.. milletin temel değerlerini dünyanın dört bir yanında, âdetâ bayrak gibi dalgalandıranlara karşı nankörlük yapanlar… وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Kafir”, nankör de demektir; esasen “bir şeyi örten” demektir. Olup-biten şeyleri setreden demektir. Onun için lügat manası itibariyle, “tohumu toprağa gömen” kimseye de “kâfir” denir. O da tohumu gömüyor fakat o mahzurlu bir gömme değil; bunlar, ayan-beyan hakikati gördükleri halde, ona karşı gözlerini kapıyorlar: لَهُمْ قُلُوبٌ لاَ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بِهَا “… Onların kalbleri vardır ama bu kalblerle idrâk etmezler, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler.” (A’raf, 7/179) Gözleri var fakat görmüyorlar. Kulakları var ama mesmû’âta karşı kapalı, duymuyorlar. Öyle olunca da, kalb sistemi, ruh sistemi çalışmıyor, yararlı bir ürün ortaya koyamıyor. Çünkü bu iki kanal çok önemli, oraya malzeme taşıyor; biri (sem’), gökten gelen semâvî emirler, onları değerlendiriyor; öbürü (basar) de tekvinî emirleri okuyor, bakıyor onlara, eşya ve hadiseleri hallaç ediyor, değerlendiriyor, malzeme üretiyor, kalbe ve ruha gönderiyor. O tezgâhlarda onlar işleniyor, “marifet”e dönüşüyor, “muhabbet”e dönüşüyor, “aşk u şevk u likâullah”a dönüşüyor.

Nankör… وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ Bu ilahî beyandan sonra şöyle buyuruluyor: هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidayet ve Hak Din ile gönderendir.” (Tevbe, 9/33) “O Allah ki, elçisini, hidayetle ve din-i hak ile gönderdi.” Evet, o yolda iseniz, O’nun yolunda iseniz, tersyüz edilme endişesine kapılmamalısınız. Zorlayabilirler, itibarınızla oynayabilirler, onurunuzla oynayabilirler, baskı yapabilirler, kâğıtlar yazıp iftiraları “itiraf adı altında” önünüze koyabilirler, “İsimler verin, sizi salalım!” diyebilirler. Aynen Ebu Cehil gibi, Utbe gibi, Şeybe gibi, Firavun gibi davranabilirler. Her türlü kötülüğü yapabilirler… Bunlar, yapılan şeyler. Akla gelmeyen daha ne hesaplar, ne planlar, onun arkasında!..

Fakat, هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ “O Allah ki, elçisini, hidayetle ve din-i hak ile gönderdi; bütün dinlere, bütün sistemlere galebe çalsın diye!..” لِيُظْهِرَهُ beyanındaki “lâm”a, “ta’lil” için de diyebilirsiniz, “âkıbet” için de; sonuç itibariyle, esasen, bütün sistemlere galebe çalsın diye göndermiş. Sizin, saltanat, debdebe, güç ve kuvvet adına her şeyinize rağmen, Allah (celle celâluhu) netice itibariyle O’nun galebe çalmasını sağlayacaktır.

Bu, Tevbe Sûresi’nde. Ayetin sonunda وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ diyor, burada. “Müşrikler”, Allah’a eş/ortak koşanlar.. dünyaya tapanlar, servete tapanlar, şâna/şöhrete tapanlar.. bir yönüyle korkuyla bozgunculuğa girenler, çizgi değiştirenler.. “Bir şey kaybedeceğim!” diye dünya adına ahireti kaybedenler… Bütün bunlar, Allah’ı bırakmışlar, hafizanallah farklı şeylere taptıklarından dolayı gerçek tevhitten fersah fersah uzaklaşmışlar demektir. Ve hepsi, belli nispetlerle şirk içine girmiş demektir.

   Dünyada alınıp satılmayan insan sayısı çok azdır, çoğunda sadece fiyat farkı vardır; Allah sizi o peylenmeyen azlardan eylesin!..

Birine deniyor ki, münafıklardan, ser-münafık değil, münafıklardan birine: “Yahu ne diye gittiğin her yerde bu Hizmet’in, bu hareketin aleyhinde konuşuyorsun?” Cevaben “Ee, şakır şakır para yağdırıyorlar!” diyor. Soruluyor, “Bugüne kadar o yağan şeylerden ne kadar biriktirdin?” Vakıa, bir vakıayı anlatıyorum size. En yakın arkadaşına anlatıyor. Bir dönemde beraber koşmuşlar, soluk soluğa, aynı maratonu paylaşmışlar; onun için, içini tam olarak ona döküyor: “Şimdiye kadar yağan şeylerden ne kadar biriktirdin?” Efendim, yatırım yapmayı düşündüğü yer İngiltere ise herhalde, sterlin demektir. “İki yüz milyon kadar! Fazla değil ama bu bana zannediyorum, ölünceye kadar yeter!.. Böyle bu çizgide devam ederse, tabiî arkası da gelecektir onun!..” Hani burada birisine, yarım milyon veya ondan daha fazla bir şey vermek suretiyle, yalan söylettirmek, olumsuz bir iş yaptırtmak için, yaptıkları türden… Demek, alınıp satılabilen, hayvan gibi peylenebilen pek çok kimseyi peyleyebiliyorlar.

Evet, çok tekrar ettiğim bir şey… Antrparantez, sizi rahatsız etmesin; bir kere daha tekrar etmek istiyorum: Dünyada alınıp satılmayan, peylenmeyen insan sayısı çok azdır. Allah, sizin bütününüzü o alınıp satılmayan, peylenmeyen insanlardan eylesin!.. “Cenneti veriyoruz, hürriyetini ver! Duygu ve düşünceni ayaklar altına al!” dense, şöyle düşünen insanlardan eylesin: “Hayır, tevbeler tevbesi!.. Benim, Allah’a karşı ahd ü peymânım var!.. O’ndan başka hiçbir şeye, O’nun bana verdiği şeyleri vermem; ne aklımı, ne mantığımı, ne onurumu, ne şerifimi, ne haysiyetimi, ne doğru bildiğim yolumu… Katiyen… Ben, kendimi O’na peylemişim, O’nun rızasına… اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق “Allah’ım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” demiş, ahd ü peymânda bulunmuşum. Tekrar ediyorum onu; her gün, defaatla ahd ü peymânımı tekrar ediyorum. Ondan dönersem, bana “dönek” derler. Mele-i a’lânın sakinlerince, ‘İşte size bir dönek!’ dedirtmemek için, dönmeme azm u cezm u kastı içinde bulunmam lazım!..” Allah, sizi bugüne kadar peylenmekten muhafaza buyurmuştur; ebedlere kadar da muhafaza buyursun!.. Alınıp satılma, hayvanlara, eşyaya, câmid şeylere mahsus bir şey. Ahsen-i takvîme mazhar, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasındaki insanların, din-i mübîn-i İslam’a ahd ü peymân ile bağlanmış insanların alınıp satılmaları söz konusu değildir. Alınıp satılmama mevzuunda azm u cezm u kast içinde bulunmak lazım.

Diğer bir sûrede, zannediyorum biraz da daha sonraki dönemler itibariyle aynı hakikat ifade ediliyor. O dönemde birileri ağızlarıyla üflüyorlardı, meşaleyi elinde tutan da Efendimiz idi. Meşaleyi yakan, Allah idi; elinde tutan da Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm idi; Hazreti Münevvir’in “münevvir” olarak yarattığı, âlemi nurlandırmak için yarattığı/gönderdiği Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm idi; أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur.” diyen insandı. أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ اَلْعَقْلَ “Allah’ın ilk yarattığı, akıldır.” diyen, Ehadiyyet sırrıyla “akl-ı evvel” kendisi olduğunu söyleyen insandı.

O zaman, O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) çekemeyenler, hazmedemeyenler yine aynı şeylerle zehirlenmişlerdi; güç ile, kuvvet ile, mensup olduğu şeyler ile… Bir Ebu Cehil, Beni Mahzum’dan; kendine göre, “Benim babam şu, dedem şu, öbür dedem de şu!..” diyor, yirmi dedesini sayıyordu; yirmi dedesine kadar hepsi o kavim içinde, o kabile içinde nam u şan sahibi idi. Utbe, Beni Umeyye’den, o da öyle diyordu. Şeybe, öyle diyordu. Velid, babası ve amcası gibi öyle diyordu, öyle diyordu. O günün -Allah belası- insanları.. ve daha dıştan da olanlar; bir yönüyle geçmişlerinde doğru yolda yürümüş fakat Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm’ı çekememiş kimseler. Bazen hased, küfrün yaptırtmadığını yaptırtır!.. Çağımızda Hizmet’e karşı, küfrün yaptırtmadığını bazılarına yaptırtan da o “hased” denen marazdır. Şeytanın, esasen, kullandığı argümanlardan, enstrümanlardan birisidir hased; onunla felç ediyor duyguları/düşünceleri ve hased edenler kâfirin yapmadığını yapıyorlar.

Orada o gün Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm’a karşı çıkan, o nuru söndürmek isteyenler, onlardı. Allahu A’lem, âhirzamanda daha farklı şeyler, hususiyle “Fiten ve Melâhim” kitaplarında anlatılan şeylerin bir kısmı, belki daha büyükleri de zuhur edecektir: Ölen, niye öldü, bilemeyecek; öldüren, neden öldürdü, bilemeyecek. Ben, başka şeyler ilave edeyim; içeri alınan, neden içeriye alındı, bilemeyecek.. mahkeme sandalyesinde oturan insanlar, “Bunlar neden karşıma geldi?” bilemeyecek.. avukat, müdafaa adına bir şey sundukları zaman, “Vallah başkaları böyle istiyor, benim bu mevzuda diyeceğim bir şey yok!” diyecek, bilemeyecek!.. Evet, demek ki “Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de, ifade edilen Deccâliyet’e ait, Süfyâniyet’e ait dönmeler eliyle, yine aynı şeyler yapılacak, nur-i İlahî söndürülmeye çalışılacak.

   Dünden bugüne, Allah’ın -bir ağaç gibi- bitirdiğini, hiç kimse bitirememiştir, bitiremeyecektir!..

Onun için, orada (diğer sûrede) يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyerek söndürmek isterler. Fakat kâfirlerin hoşuna gitmese de, Allah nurunu tamamlayıcıdır, (tamamlayıp dünyanın her tarafına ulaştıracaktır).” (Saff, 61/8) Netice itibarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar; hedefleri o, onlar onu hedeflemişler; yine “Lâm”a, “Lâm-ı âkıbet” diyecek olursak veya “Söndürmek için” esasen “Lâm-ı ta’lîl”. Fakat burada devamında isim cümlesi kullanılıyor, ism-i fâil. O, devam ve sebata delalet eder. وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ Sonu, fezleke diğeriyle aynı: وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ Onlar patlasa da… Kuvvetin zehirlediği insanlar, sarayın zehirlediği insanlar, sürülerin alkışlamasının zehirlediği insanlar, gücün zehirlediği insanlar, söndürmeye çalışsalar bile وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ Allah, o nurunu itmâmda devam buyuracaktır. Meşîet-i Sübhâniyesini, devam istikametinde tecelli ettirecektir. İrade-i Sübhâniyesini, onu devam ettirme istikametinde hep tecelli ettirecektir.

Yine, وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ ifadesinde, kafirûnun manası, aynı zamanda, nankörler, hakkı/hakikati göremeyenler, hak/hakikat adına duyulması gerekli olan şeyleri duyamayanlar, kalbe ve ruha malzeme gönderemeyenler, yarınsız/öbür günsüz insanlar, her şeyi sadece bugüne bağlayan kimseler… Bunlar, ağızlarıyla söndürmeye çalışsalar da Allah devam ettirecektir onu. Allah’ın devam ettirdiğini de kimse durduramayacaktır.

Hani var ya (bir tabloda), bir ağaç dikmişler, “Bitirdik!” sözünün karşısına, altına da yazmışlar: “Allah’ın böyle ağaç gibi bitirdiğini, geliştirdiğini, dal-budak saldırdığını, ser çektirdiğini kimse bitiremez!” Allah, bir ağaç gibi bitirmiş, büyütmüşse onu, söğüt gibi -Söğüt’teki söğüt gibi- değişik metamorfozlarla geliştirmişse şayet, o uğursuz ağızlarıyla, zift püskürten ağızlarıyla üflemek suretiyle söndüremezler. Aksine, onların üzerlerine gelen, o iklime giren, o atmosfere giren, o hâleye giren ziftler, bir yönüyle meşaleye dönüşecektir. Onlarda metafizik gerilimin artmasına sebebiyet verecektir. Bir dar yerde o mesele icrâ edilirken, bu defa evrensel bir mesele, dünyanın en büyük meselesi şeklinde bütün insanlık tarafından kemal-i hassasiyetle mercek altına alınan bir mesele haline gelecektir. Murad-ı İlahî de budur; murad-ı Nebevî de budur. وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ Saff Sûresi’ndeki bu ayetten sonra da az önce zikri geçen Tevbe Sûresi’ndeki ayetin aynısı geliyor: هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O Rasûlünü, diğer bütün dinlere üstün kılmak için, hidâyet ve hak dini ile göndermiştir. İsterse müşrikler bundan hoşlanmasınlar.” (Tevbe, 9/33; Saff, 61/9)

   “Halkın mallarını haksız yollardan yiyen, insanları Allah’ın yolundan uzaklaştıran ve altını, gümüşü yığıp infak etmeyen kimseleri acı bir azapla müjdele!..”

Yine Tevbe Sûresi’ne dönecek olursak; يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْأَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللهِ وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “Ey iman edenler! Doğrusu hahamların ve rahiplerin çoğu halkın mallarını haksız yollardan yerler ve insanları Allah’ın yolundan uzaklaştırırlar. Altını, gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları acı bir azabın beklediğini müjdele!” (Tevbe, 9/34) لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ O gün onlar, hakları olmadığı halde, milletin malını batıl olarak yiyorlar. Çalıyor, çırpıyor, saray yapıyor.. çalıyor, çırpıyor, filo oluşturuyor.. çalıyor, çırpıyor villalar yapıyor.. ve çalıyor, çırpıyor, insanların aklını çelmek için, insan peyliyorlar. Öyle yerlere paralar yatırıyorlar ki, bunlar tamamen din düşmanı, iman düşmanı, millî mefkûre düşmanı, tarihten tevarüs ettiğimiz değerlerin düşmanı. Onlara para yatırıyorlar ta dünyanın dört bir yanında ister din ve diyanetin, isterse millî mefkûremizin, geleneklerimizin ve an’anelerimizin bir şehbal gibi dalgalanmasını temin eden insanların oralarda yaktıkları meşaleyi söndürmeye matuf; her yere döküyorlar.

Ayrıca, وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللهِ “Allah yolunda, Peygamber yolunda yürümek isteyenleri engellemek istiyorlar.” Yirmi senedir, otuz senedir nabız tutulmuş; kalbler dinlenmiş, herhangi bir aritmiye rastlanmamış, “Bunlar doğru insanlar!” denmiş, çok farklı kültür ortamlarında. Siz yirmi-otuz sene sonra, otuz sene test edilmiş bu insanlar hakkında gidip Dudu ninelerin yaptıkları laflarla o işi söndürmeye çalışacaksınız!..

Bakın nasıl bahsediyor onlardan: وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللهِ Altın ve gümüşü, hazine yapıyor, stokluyorlar, Kârûn gibi. Evet, bunlar, bir yönüyle paranın, servetin zehirlediği insanlar. Servet, Kârûn’u zehirlemişti. Bir kısım illüzyonlar, laf ebeliği, başkalarını laflarıyla tesirde bırakma; o da Hâmân zehirlenmesi. Güç ve kuvveti kullanarak, birilerini ezme, onları dize getirme; o da Firavun’un marifeti. O illüzyon da, Sâmirî’nin marifeti. Ve bütün bunların hepsi, zehirleyici faktörler. وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “Canları yakacak elîm bir azap ile onları tebşîr et!..”

Aslında o servet ile, o sâmân ile, o imkan ile, değişik bişâretlere mazhar olma imkanı vardır. Fakat tevbîh için: Bakın, siz nasıl bir bişâret almanız gerekirken, nasıl bir “bişâret” alıyorsunuz?!. Cehennem, sizin için müjde!.. Oysaki Allah’ın size verdiği o aklı, o mantığı, o gücü, o kuvveti, o serveti, o imkânı, gerçek bir bişâret adına kullanabilirdiniz, değerlendirebilirdiniz. Ve onun için seçilen kelime; فَبَشِّرْهُمْ  بِعَذَابٍ أَلِيمٍ Can yakan, yüreğe oturan bir azap ile onları tebşîr et! Ne acı tebşîr!.. Ne acı tebşîr!.. Bir şey beklerken; servet, sâmân, debdebe, ihtişam karşısında, bir şey beklerken, tebşîr beklerken, müjde, yalın Türkçe ile “muştu” beklerken, al sana Cehennem muştusu!.. فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ

Bir de bunları destekleyen, bir yönüyle bu mesâîye, bu me’âsîye ortak olan, onları bir kısım dinî argümanlara dayandırmak suretiyle, işin blokajını hazırlamak suretiyle, statiğini hazırlamak suretiyle, onların ellerini güçlendiren insanlar var ki?!. Bir de böyle yarım yamalak, müsvedde insanlardan bir şeyler almak suretiyle işin blokajını oluşturuyorlarsa, statiğini ona göre oluşturuyorlarsa, artık bu gözü dönmüş katillerin, hainlerin, mâkirlerin, kâidlerin, kâtiplerin, nâşirlerin, müfsidlerin, mel’unların önünü almak mümkün değil. Alamazsınız!..

   Her şeye rağmen sinmemek lazım; zira “Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.”

Fakat bir şeyi de unutmamak lazım: Onların da Allah’ın yaktığı meşalenin önünü almaları mümkün değil! O meşaleyi, Allah yakmıştır. “Takdîr-i Hudâ, kuvve-i bâzû ile dönmez.” Kuvvet ile her şey halledilmez. “Bâzû”, bizim pazı dediğimiz şey. “Takdîr-i Hudâ, kuvve-i bâzû ile dönmez / Bir şem’â ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez!” Evet, söndüremeyecekler. Onun için yolunuza doğru yürüyün!..

İmmün sistemi zayıf bazı kimseler olabilir. Manevî anatominin immün sistemi; “iman-ı billah”, “marifetullah”, “muhabbetullah”, “aşk u iştiyâk-ı likâullah”tır. Bu konuda donanımı tam olmayan insanlar, yazılıp önlerine imzalanmak üzere bir kâğıt uzattıklarında, “Yahu beş-on tane masum insan söyle, onları da içeriye atalım! Şu anda bir hınç dönemi, bir intikam dönemi, bir hased dönemi yaşıyoruz. Şeytan bu dönemde, bu argümanları kullanıyor. Bizim de, o üstadımıza, o pîr-i mugânımıza muhalefet edecek halimiz yok ki; şeytan cenapları öyle buyurunca, bizim de ona uymamız lazım!.. Ezmek istiyoruz, bize ‘Pes!..’ demeyenleri, elini yere vurup ‘Yenildim!’ demeyenleri, -Kırkpınar’a gitmişseniz, güreşe- ‘Tamam’ demeyenleri…” Pes etmeyenleri pes ettirmek için önüne kâğıt koyuyorlar; dolayısıyla itiraf adı altında mü’min kardeşlerine iftirada bulunuyorlar.

Bunlar, bazılarını sarsabilir. Cenâb-ı Allah’ın Kur’an-ı Kerim’inde; وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ “Andolsun, sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lütf-ü keremimi) müjdele.” (Bakara, 2/155) وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ “Kasem olsun, and olsun ki, imtihan edeceğiz sizi!” Allah, bilmediği bir şeyi öğrenmek için değil; bildiği o şeyi size de bildirmek için. “Bakın, karakteriniz bu sizin! İmmün sisteminiz bu! Kendinizi anlayın!.. Nereye kadar dayanıyorsunuz, nereye kadar dişinizi sıkıp sabrediyorsunuz?!.”

İmtihan… وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ Korku ile, tehdit ile… Birini içeriye atınca, diğeri “Beni de atarlar!” diye korkar. Birinin malına el koyunca, öbürü “Benim malına da el koyarlar!” diye korkar. Birinin müessesesi, tagallübe, tahakküme, tasalluta uğrayınca, öbürü “Benimki de uğrar!” diye korkar. Onun için Allah, böyle bir korkuyla imtihan eder.

Bakara sûre-i celîlesi… وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ “Açlıkla…” Şimdi onunla imtihan ediyorlar insanları. O insanların çoğunun her şeyleri ellerinden alınmış. Yüksek maaş alıyorlarmış, alınmış ellerinden. Bir yere girme imkânları kalmamış, imkân ellerinden alınmış. Mallarına el konmuş; malları ellerinden alınmış. İşletmelerine el konmuş, işletmeler ellerinden alınmış. Tamamen acz u fakr içinde; çocukları var, eşi var, annesi var, babası var. Bunu böyle yapmak, diğerlerini de vesayet altına alma adına, “Bakın, görüyorsunuz, bir örneği var. Size de aynı şeyi yapar ve öyle kolunuzu-kanadınızı kırarız sizin!” demektir. Katmerli intikam!..

İslam Hukuku ve Modern Hukuk, bir noktada birleşir: “Suçun hususiliği/şahsîliği”. Tamim edilemez o. “Sen de galiba öyle düşünüyormuşsun; üzerinden 1 dolar çıktı diye, demek sen de aynı mantığa sahipsin!.. ByLock’u kullandığından dolayı, demek ki siz, hep aynı çizgide insanlarsınız!..” demek gibi, vehimle, paranoya ile, cinnet mahiyetindeki ancak mecnunların verebileceği kararlar türünden kararlarla, insanlara eziyet etmek, zannediyorum Firavun’un da aklından geçmemişti, Ebu Cehil de bu şeytanlığı düşünememişti, Hitler de bunu düşünememişti. Lenin’in düşünüp düşünemediğini bilemiyorum; Stalin’in düşünüp düşünemediğini bilemiyorum. Onlar ne yaptılar o milletlere, Asya insanlarına?!. Onu, tarihi iyi bilenlere, o günleri adım adım takip edenlere sormak lazım. Ama Siyer’in, Megâzî’nin bize bildirdiği insanlar içinde ve yakın tarih itibarıyla bildiğimiz insanlar içinde, örnekleri var bunların. Fakat zannediyorum, onlar bile bu türlü şeylere tenezzül etmediler.

Efendim, bütün bunlar, sindirmek için. Sinmemek lazım. Sinerseniz, aç canavara karşı tahabbüb göstermiş olursunuz. Hâlbuki “Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.” Ey itiraf adı altında iftirada bulunan talihsizler!.. İmtihanda kaybedenler!.. Altın olma varken, posa durumuna düşenler!.. İki-üç günlük dünya hatırına ahiretini kaybedenler!.. الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ “Bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih edenler!..”

Evet, meselenin bir yanı bu; bu mevzuda Cenâb-ı Hakk, sabr u sebat ve ikdam ihsan eylesin! Bizi, dinde sabit-kadem, Hizmet düşüncesinde sabit-kadem kılsın! İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek beyanıyla; يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ Ben, mütekellim ma’a’l-gayr ile (birinci çoğul sigasıyla) diyeyim: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ آمِين يَا رَبِّي “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi İslamiyet’te sabit kıl!.. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!.. Amin yâ Rabbi!..”

   Câhiliyenin, küfrün ve çölün en olumsuz şartlarına rağmen, kızgın güneşin altında “Ehad, Ehad!..” diye inleyen o Ashâb-ı Kirâm’dan hiç kimse döneklik yapmamıştı!..

İkinci bir mesele: Bu umumî fırtına, bu tayfunlar, bu hortumlar, şimdilerde ilk defa esmiyor; öteden beri hep esegelmiş. İşte biraz evvel bahsettim. Tâ Hazreti Nûh döneminde esmiş; Hazreti Hûd döneminde esmiş; Hazreti Sâlih döneminde esmiş; Hazreti Şuayb döneminde esmiş; Hazreti Lût döneminde esmiş; Hazreti İbrahim döneminde esmiş; esmiş, esmiş, esmiş… En şiddetlileri, en sertleri, korkunç, her şeyi kökünden söküp savuran fırtınalar, İnsanlığın İftihar Tablosu döneminde esmiş. En güçlü immün sistemine karşı, imtihanın en ağırı.

On üç sene Mekke-i Mükerreme’de, o sıcakta, çoğu itibarıyla çölde, kumlar içinde, eziyete ve işkenceye maruz bırakılmışlar. Ben bu insanlardan dönen kimse bilmiyorum. Kur’an-ı Kerim’den beş-on ayet, birkaç sûre nâzil olmuş. O insanlar, bu kadarcık tutanakla ayakta kalmışlar. Esasen bunlara birer hablü’l-metin olarak, urve-i vüskâ olarak sımsıkı sarılmışlar. Bir tane dönek insan hatırlamıyorum. Dönmemiş, bir tanesi bile dönmemiş.

Ve hiçbiri paniğe kapılmamış, bunlardan. Onlar, baskı yaptıkça; bunların “Ehad, Ehad!” sesi, daha bir yükselmiş. Bir gün bir-iki insandan yükselen bu ses, gün gelmiş, korodan yükselen ses haline gelmiş. Âdetâ onların -serzâkiri diyeyim ben, koruyu idare eden değil- serzâkiri, Hazret-i Ruh-u Seyyidi’l-enâm, “Ehad!” deyince, dağ, taş, ova ve obadan -Dağ, taş, ova, oba Hazreti Davud aleyhisselam’ın sesine yankılarıyla cevap verdiği gibi- “Ehad, Ehad!” sesi yükselmeye başlamış, “Samed, Samed!” sesi yükselmeye başlamış. Paniklememişler; katiyen “dönme” akıllarından geçmemiş, her şeye rağmen.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bazılarına “Habeşistan’a gidin!” demeseydi, gitmeyeceklerdi. Nitekim gittikten sonra, havanın az yumuşadığı ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da mânen “Artık gelin!” der gibi bir hava içine girdiği mülahazasıyla, geriye dönenler olmuş. Onlara gitmiş, “Müşrikler de hepsi Müslüman oldu!” diye haber ulaşmış; “Madem oldular, biz de dönelim!” falan demişler, dönenler olmuş. Ama emre itaatteki inceliği her şeye tercih eden Hazreti Cafer ve arkadaşları, tâ Hayber fethine kadar Habeşistan’da kalmışlar. Nasıl bakıldılar, görüldüler, bilemiyorum. Zannediyorum şimdi yurt dışına çıkan insanlara bazı âlî himmet kimselerin sahip çıktığı gibi sahip çıkılmış. Kendi vatanlarında o ölçüde, onda biri kadar insan nazarıyla bakılmadığı bir dönemde, o insanlar, onda on, onlara kucaklarını açtılar. “Benim yedek bir evim de var, orada oturabilirsiniz. Onurlu yaşamışsınız, belli bir konuma gelmişsiniz; sizin burada böyle bir sefalete maruz olmanızı istemiyoruz, gönlümüz ona razı olmuyor!” demişler.

Evet, sahip çıkmışlar fakat bu herkes için değil. Tabiî orada hâlâ o sınırlar içinde kalıp, hâlâ “Bana da sıra gelir mi?!” endişesini taşıyan insanlar var. Hususiyle son zulmeden el, biraz daha güç kazanınca, belki panikleme, biraz daha fazla artmış olabilir. Ama sesin ulaşması kanalları bütünüyle tıkandığı için, aynı zamanda orada by-pass da yapılamıyor. Siz bir kanal bulup, onunla sesinizi-soluğunuzu ulaştırmak istediğiniz zaman, ânında kesiyorlar. Adeta “Hayır, burada sadece saksağanlar öter! Bülbüllerin sesi, bizim nağmemizi bozuyor! Evet, diken tarlasına saksağan yakışır. Biz burayı diken tarlası, hâristan haline getirdik; kimsenin tımar etmesini istemeyiz.” diyorlar. “Bir bağ ki, görmezse terbiye-tımar / Çalı-çırpı sarar; hâristan olur.” Problemler sarmalı içinde kalır. Bütün dünya tavır alır onlara karşı. Ellerindeki şeyleri, rehin olarak vermek suretiyle, bir şeylere sahip olmaya, ekonomiyi düzeltmeye çalışırlar. Sürçerken, yeni sürçmeler fâsid dairesi içine girerler. Sürçmeleri, sürçmeler takip eder.. takip eder.. takip eder. Kine, nefrete, gayza, hemze, lemze, hasede, intikama yenilmiş; kinin, nefretin, hasedin zavallı kulları!.. Evet, bazı kimseler, bu yeni tablo karşısında biraz daha sarsılmış olabilirler. Oysa, Allah’ın dediğinin dışındaki, olmaz!..

   Öyle şirk ifadelerine ve çirkin laflara göz yumdular ki, sonunda “Falanların eşleri bize helaldir!” diyebilen ahlaksız vandallar türedi!..

Geriye dönüyorum: İmtihan. وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ Öldürürler; nefislere de tecavüz ederler. İslam hukukunda ve aynı zamanda Modern Hukuk’ta “usûl-i hamse” (canı, dini, namusu, aklı, nesli korumak) esastır; “hürriyet” ile beraber, “usul-i sitte” esastır. -Bilmiyorum, usûl ilmini biliyorlar mı?- Fakat وَالْأَنْفُسِ “Enfüs” kaydının da ifade ettiği üzere, nefislere/canlara da kastedebilirler.

Bakın, bir vandal kalkıp bir şey dedi. Hani daha önce bir vandal, “Falan, Allah’ın evsâf-ı âliyesiyle muttasıf…” dedi. Yani, Sübutî sıfatlar; Hayat, İlim, Sem’, Basar, Kudret, İrade, Kelam, Tekvin sıfatlarıyla muttasıf demek bu. “Allah’ın evsâfıyla muttasıf!” demek, ne demek bu?!. Zâtî sıfatlar: Vücûd, Kıdem, Bekâ, Vahdaniyet, Muhalefetün Li’l-havâdis, Kıyam binefsihi. Ef’âl sıfâtı: Halk, İbda’, İnşâ, İhyâ, İmâte, Terzîk. “Bütün bu evsâf-ı âliye-i İlahîye ile ittisaf etmiş!” Buna sadece “küfür” denmez; buna, Ziya Gökalp’ın ifadesiyle, “mük’ab küfür” denir, “mük’ab”. Cephe hatırına kimse, “Yahu, sen biraz ayıp ettin, ileriye gittin!” demedi. Allah’a karşı mük’ab terbiyesizlik irtikâp edildiği halde, sesini kesen “dilsiz şeytan”lar!.. Dünyanın dört bir yanında dinlerini, diyanetlerini, iffetleriyle, ismetleriyle temsil eden insanlara karşı savaş ilan ediyor gibi, umumî harp ilan ediyor gibi, cihada gidiyor gibi yola çıkan insanlar!.. Onların, neyin peşinde oldukları belli!..

Efendim, biri öyle dedi; biri de “Bakara-Makara!” dedi. Gördünüz mü, o cepheden ona itiraz eden bir insan! Bir kişi kalktı sadece, bir câmi vaizi veya hatibi; sadece o, bu mevzuda bir şey söyledi. Belki bir-iki ceridede de çıktı. Fakat cephe hatırına Allah’a sövüldüğü zaman bile ses çıkarılmadı. Koskocaman bir yurdun masum çocukları tecavüze uğradığı halde, örtbas edildi. Efendim, uyuşturucu, onların kutsadığı mekteplere kadar indi; ilk mektep talebelerine kadar indi, seslerini çıkarmadılar. Bütün me’âsîye, mesâvîye “evet” dediler, “Olsun! Madem bizim cephemizde; biz affettik, Allah da affeder!” Allah’a inanıyorlar mı, bilmiyorum; tabiî onu, Allah bilir. Bakın bu denen şeylere!.. Daha neler dendi neler?!. “Elini sürmek ona, ibadettir!”; bu da ayrı bir küfür.

Bütün bunlara karşı sessizlik, dilsiz şeytanlık ve sesini çıkarmayan insanların hali, bu mevzudaki cüretkâr bir kısım saygısız ve terbiyesizleri daha da cesaretlendirdi. “Bu, yurt dışına kaçan insanların veya bizim içeriye attığımız insanların kadınları/kızları bize helaldir!” dediler. Biri dedi; ser-münâfıktan hâr-münafığa kadar, kimse sesini çıkarmadı. Cesarete geldi, bir başkası da aynı şeyi söyledi. Kim bilir kapalı kapılar arkasında daha niceleri aynı şeyleri tekrar ediyorlar?!.

    Ne olursa olsun, sarsılma; “Gamı, tasayı bırak, iraden canlı ise / Ümit kaynağı ol, olabilirsen, herkese!”

İslam dini, bu dönemde maruz kaldığı bu ölçüdeki tahkire, tezyife, tenkide, böylesine dünya adına kullanılmaya hiçbir dönemde maruz kalmamıştır! Bunu, bu hale getirenlerin Allah belasını versin! Bunların böyle olduğunu gördüğü halde susan dilsiz şeytanların, bunlara yağcılık yapan teologların, Allah onların da belasını versin! Çünkü tahribat, dinedir. Bunların din adına yaptıkları bu tahribatı, Hazreti Mehdi gelse, Hazreti Mesih gökten inse, zannediyorum çeyrek asırda, yarım asırda tamir edemezler. Vakıa şimdi çok Mehdi, çok Mesih de var ama esas onlar hakkında bile bir çift laf eden yok!.. Gördüğünüz gibi, bunlarla alakalı yarım kelimelik bir şey yok! Neden?!. Bütün kelime güçlerini, bütün tekavvülâtlarını, bütün tekellümâtlarını masum insanlar hakkında sarf ediyorlar. Bu kelimeleri “tefa’ul kipi”nden kullandım; çünkü zorlanarak, işin aslına/esasına kendileri de inanmadığı halde, “Belki böyle yaparsak, ahmakları da inandırırız!” diyerek yaptıkları için. Maalesef, inandırıyor da; ahmak çok. Cenâb-ı Hak, inayetini bizimle beraber eylesin…

Sarsılmamak lazım, Allah’ın izni ve inayetiyle. “Gamı, tasayı bırak, iraden canlı ise / Ümit kaynağı ol, olabilirsen, herkese!” Evet, “Gamı, tasayı bırak, iraden canlı ise / Ümit kaynağı ol, olabilirsen, herkese!” Eteklerini ümitle doldur; dünyanın dört bir yanına ümit tohumları saç; ümidini yitirme durumunda olan insanları ümitlendir, Allah’ın izni ve inayetiyle!.. “Yaşayanlar, hep ümitle yaşar / Me’yûs olan, ruhunu vicdanını bağlar.” (M. Akif) O duruma düşmelerine meydan verme, Allah’ın izni ve inayetiyle!..

Bütün zalimlerin geldikleri gibi gittikleri türden; çağın zalimlerini de -dünün Saddamları, Kaddâfîleri gibi- Allah (celle celâluhu) kazf edecek. Onlar da savrulup gidecekler, Allah’ın izniyle. Hak ve hakikat ise, ile’l-ebed pâyidar olacak, devam edecek; hiç endişeniz olmasın! Çünkü karşı taraf, neyi kullanırsa kullansın -biraz evvelki ayetlere meseleyi ircâ ederek- “O nuru Allah yakmışsa (celle celâluhu), kimsenin onu söndürmeye gücü yetmeyecektir!” Karşı tarafın hıncı, ne kadar olursa olsun, o nur söndürülemeyecektir!..

Cenâb-ı Hakk’ın rızasına dilbeste olmuş insanlar.. o ilahilerde, o münâcaatlarda, o nâatlarda ifade edildiği gibi, kime bende olduğunu ortaya koymuş insanlar.. dünyaya ait hiçbir şeye bağlanmamış insanlar…. Evet, onlar geleceklerinden endişe duymamalılar!.. Zayıf karakterliler, immün sistemi zayıf insanlar, “Şu olmasaydı da, bu olmasaydı da!” demek suretiyle, güft ü gû ile kadere taş atmak suretiyle meseleyi tamir edemezler. Ve aynı zamanda musibeti ikileştirmiş olurlar; kardeşlerini de küstürmüş olurlar. فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Ne diyeyim, sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allah’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!” (Yûsuf, 12/18) Allah, yegâne yardım edendir; Allah’ın yardım ettiklerine de kimse galebe çalamaz!..

رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا أَنْتَ مَوْلاَنَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

 فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْخَائِنِينَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْمَاكِرِينَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَائِدِينَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكُتَّابِ مِنْ أَعْدَائِنَا، عَلَى الْكُتَّابِ مِنْ أَعْدَائِنَا، فَانْصُرْنَا عَلَى الْكُتَّابِ مِنْ أَعْدَائِنَا، فَانْصُرْنَا عَلَى الْمُتَقَوِّلِينَ عَلَيْنَا السُّوءَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْمُتَكَلِّمِينَ عَلَيْنَا السُّوءَ

يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ، بِحَقِّ ذَاتِكَ، بِحَقِّ عَظَمَتِكَ، بِحَقِّ كِبْرِيَائِكَ، بِحَقِّ أُلُوهِيَّتِكَ، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ صِفَاتِكَ، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ أَسْمَائِكَ الْحُسْنَى، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُصْطَفَى، صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

“Rabbimiz, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak ,, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler ve nankörler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!’” (Bakara, 2/286)

Fâsıklar, zâlimler, hâinler, komplocular, entrikacılar güruhlarına karşı bize yardımda bulun!.. Husumet ve düşmanlık duygularıyla aleyhimizde yalan ve iftiralar uydurup yazanlara karşı da bize yardım eyle!.. Bize düşmanlık yapan yazarlara ve dünyanın dört bir yanındaki Hizmet gönüllüleri hakkında iftira dosyaları hazırlayıp yayanlara karşı bize nusret ver. İçlerindeki husumeti kalemlerinden nefret olarak akıtanlara ve hariçte bunu kalbleri karartmak için kullananlara karşı bize inâyetini/yardımını yâr kıl!.. Hakkımızda kötü ve çirkin sözler uydurup yaymak için çırpınıp duranlara ve orada burada o bühtanları dillendirmek için koşanlara karşı bize medet et!..

Ey yegâne merhametli, ey Celâl ve İkrâm Sahibi!.. Zât’ının hakkına, azamet ve ululuğun hakkına, Ulûhiyet ve Rubûbiyetin hakkına, sıfât-ı Sübhâniyen ve esmâ-i hüsnân hakkına, en yüce ismin, İsm-i A’zam’ın hakkına ve hürmetine.. ve Efendimiz Muhammed Mustafa hakkı, hürmeti ve şefaatine dualarımızı kabul buyur. O’na salât ü selam dileyerek bunu Sen’den dileniyoruz, ey Erhamürrâhimîn Rabbimiz!.. Âmin.”

Bamteli: İTİRAFÇI KILIKLI MÜFTERÎLER VE MEDRESE-İ YÛSUFİYE

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kırılmış kalblerinizi Kudret eli tamir edecek ve nurlandıracaktır!..

Yıkılmış kalbleri, O (celle celâluhu) tamir edecek. Onlar, kaybetmiyorlar; ehl-i dünyanın kirli eliyle yıkılıyorlar ama yed-i Kudret ile, nurlandıracak şekilde, imar ediliyorlar. Şu halde, kazanıyorlar mı, kayıp mı ediyorlar? Kirli elleriyle kalbleri yıkanlar, esas kaybedenler onlar oluyor.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: لاَ حَوْلَا وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” O’nun havl ve kuvvetine dayanarak yürüyen insanlar, hiçbir dönemde, hiçbir şart altında takılıp yollarda kalmamışlardır. Baskı gördükçe; hızlarını artırmış, ihlasta derinleşmiş, kendilerini nefyetme/sıfırlama mevzuunda daha bir şuurlu hale gelmiş, kalb ve ruhun hayatına merdivenler koymuş, asansörler bağlamış; cismâniyetten uzaklaşma, hayvaniyeti terk etme, beşerî garîzelere ebedî veda etme mülahazasıyla kendilerini âdeta unutmuş ve unutulmaması gerekli olan şeye tutunmuşlardır. Evet, sizin yolunuz bu…

Yerinde sâbit-kadem kalanlar, bu hususta kazandıkları şeyleri kazanmışlardır. Belli baskılar altında -immün sistemleri o kadarmış- dayanamayıp zâlimlerin elini öpenler, önlerine konan iftira kağıtlarına “itiraf” adı altında imza atanlar ise, muvakkaten belki iki üç yudum oksijen yudumlayabilirler; fakat Cenâb-ı Hak tarafından öyle bir tokat yerler ki!.. “Benim yolumda yürümenin ne kötülüğünü gördünüz de zâlimlere ‘eyvallah!’ çekmeye durdunuz?!” der.

   Özellikle İslam dünyası nifak sisteminin, diğer bir tabirle Makyavelist anlayışın paletleri altında inim inim inliyor!..

Daha evvel kullanıldığını hatırlamıyorum, “tarihî tekerrürler devr-i dâimi” tabiri terminolojiye sizin döneminizde girdi. Artık yaygınca kullanılıyor ve ne manaya geldiğini de biliyorsunuz. Dünden bugüne hiç değişmemiş âdet-i İlahî.. لاَ تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللهِ İlahî âdet, hep öyle cereyan edegelmiş. Goethe’nin ifadesiyle, Faust ile Mefisto kavgası hep süregelmiş. Tâ seyyidinâ Safiyullah Hazreti Âdem’den bu yana, birileri güç ve kuvvet ile zehirlenince, iktidar ile zehirlenince, dünyaya tapmak ile zehirlenince olmadık zulümler irtikâp etmişler/ediyorlar.

O mevzuda, o gün ellerinde “Tevrat” varsa, onu o arzuları istikametinde basit bir vasıta gibi kullanıyorlar; gâye-i hayallerini -Makyavelist mülahaza ile- onunla realize etmeye çalışıyorlar. Ellerinde “Ahd-i Cedîd” varsa şayet, onu değerlendiriyor; bir yönüyle, yapacakları zulümleri ona göre yapıyorlar. Atalarından kalma (Hazreti Nuh dönemindeki) “Vedd, Yağûs, Ya’ûk, Nasr” gibi putları varsa veya Efendimiz dönemindeki “Lat, Menat, Uzza, Isaf, Nâile” ve daha bilmem kaç yüz tane put varsa, onları kullanıyorlar. Belli dönemde hangi uğursuz mülahazalarla ortaya çıkmış ve böylece insanların mihrabı haline gelmiş, teveccühgâhı haline gelmiş (ne ya da kim varsa) onlara bağlılık adına öyle olmayan insanlara akla hayale gelmedik şeyleri yapıyorlar. Bundan dolayıdır ki, mü’minler her defasında çok farklı kategorilerde ezâya, bazen cefâya, bazen de belâya maruz kalmışlardır. Şair Eşref’in sözü:

“Cihâna geldiğim günden beri pek çok cefâ gördüm.

Ezildim bâr-ı gam altında bin türlü ezâ gördüm.

Değil bigânelerden, âşinâlardan belâ gördüm.

Vücudum âlem-i sıhhatte bîmâre dönmüştür.”

“Taklit”, imana girmeye mâni olan şeylerden birisidir, muhakkikînin mülahazasına göre. حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا “Biz, atalarımızı neye inanıp neyi uygular halde bulmuşsak, o bize yeter!” (Mâide, 5/104); بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” (Bakara, 2/170) Bu mülahazada olan insanlar tarafından.. bazen putlara tapanlar tarafından.. bazen ilhad ve küfür ehli tarafından samimi mü’minler zulme maruz kalmışlardır. Ulûhiyet kabul etmeme, peygamber tanımama, haşr ü neşir bilmeme… Bazen de inanıyor gibi göründükleri halde münafıkça davranmak suretiyle İslamî değerleri, İslamî argümanları dünyevî saltanatları adına birer paspas gibi kullanma, süpürge gibi kullanma, -hafizanallah- öyle görünme… Atalar ile, mazi ile irtibatlarını sık sık vurgulama… Hatta geçmişten adlar ve unvanlarla yeni organizasyonlar tesis etme ve böylece şuursuz sürülere kendilerini kabul ettirme adına İslamî değerleri basit birer partal eşya gibi kullanma… Öteden beri münafıkların yapageldiği şeylerdir. Buna, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i sahîhada “münâfıklık” deniyor. Makyavel bir sistem ortaya koymuş; “Hedefe ulaşmak için her vesileyi kullanmak, meşrudur!” Buna da Makyavelizm deniyor. Onu alıp kendi dünyanızda değerlendirdiğiniz zaman, “Übeyy İbn Selûl”izm diyebilirsiniz.

Hemen her dönemde, İslam dünyasında da bu nifak düşüncesi rol oynamış. Hususiyle enâniyetin çılgınlaştığı, dünya muhabbetinin bütün insanları sarhoş ve sürü haline getirdiği asrımızda… Ehlullahtan büyük bir zatın beyanına göre, الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ ayet-i kerimesi “bilerek ve severek hayat-ı dünyeviyeyi dine ve âhirete tercih eden” kimselere işaret etmektedir. Evet, bir taraftan enâniyetin, egoizmanın, egosantrizmanın, narsizmin çılgınlaştırılması.. bir diğer taraftan da “bilerek dünya hayatının ahiret hayatına tercih edilmesi” gibi kanserden daha kötü bir hastalığa müptela olma…

Ara sıra bunların yolu, camiye uğrayabilir, oruç tuttuklarını da gösterebilirler, bazen dinî argümanları da kullanabilirler; fakat bütün dertleri saltanatlarını devam ettirmektir. Dinî terminolojiye göre bunlara “münâfık” denir. Ve Münâfık, kâfirden daha tehlikelidir. Çünkü kâfirin ne yapacağına dair belli çizgiler vardır, belli argümanlar vardır; bilirsin, tanırsın, kendi çizgilerini ortaya koyarsın, tavır alırsın. Fakat münâfığın ne yaptığı belli değildir. مُذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذَلِكَ لاَ إِلَى هَؤُلاَءِ وَلاَ إِلَى هَؤُلاَءِ “Onlar (mü’minlerle kâfirler) arasında bocalayıp dururlar” (Nisa, 4/143) Üstad Necip Fazıl, bu ayete kendince lâzımî mana gibi bir meal verirken “Zıp orada, zıp burada!” derdi. Böyle yüzen-gezen, ne olduğu belli olmayan, gerçek rengini belli etmeyen veya duruma göre renk alan, bukalemun gibi… Fakat bütün derdi, insanları aldatmak, esas kendi saltanatını, debdebesini, hâkimiyetini devam ettirmek… Kâfir sıfatıdır bu… Bu kâfir sıfatıyla ittisaf eden insanlar içinde, bazen oruç tutan, namaz kılanlar da olabilir. Yirminci asırda İslam dünyasında da emsallerinin çokluğuyla karşı karşıya kalabilirsiniz bunların. Bunlardan, gerçeğe inananlara ezâ gelebilir, cefâ gelebilir. Dişini sıkıp sabretmek lazım!..

   Dün olduğu gibi bugün de mazlum kazanıyor, mağdur kazanıyor, mahpus kazanıyor; kaybeden, zâlimler oluyor!..

Ashâb-ı Uhdûd’u, zannediyorum bilmeyen yoktur. Camilerde hocalardan şimdiye kadar dinlemişsinizdir. Cenâb-ı Hak, konuştukları şeylere inanmayı da lütfeylesin! Konuştuğumuz şeylere inanmayı da lütfeylesin!.. O devirde de inanan insanları sırf inandıklarından dolayı, uçurumlardan aşağıya atma, öldürme, diri diri gömme, hendeklere atma… قُتِلَ أَصْحَابُ الأُخْدُودِ النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ إِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ وَهُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلاَّ أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ “Ayât ve mucizeler zâhir ve bâhir iken, hazırladıkları çukurları, tutuşturulmuş ateşle doldurarak inanmış kimseleri içine atıp yakan, bu esnada hendeklerin çevresinde oturup dinlerinden dönmeleri için müminlere yaptıkları işkenceleri zevkle seyreden o zalimler kahrolsunlar. Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin göklerin ve yerin yegâne hâkimi, Azîz ve Hamîd (mutlak galip ve bütün övgülere lâyık) Allah’a iman etmeleriydi.” (Burûc, 85/4-7) İlahî beyan, iç musikisiyle de esasen, oradaki o gümbürtüyü, o patırtıyı, o bi-gayr-i hakkın yapılan irtikâbâtı, zulmü, tagallübü, tahakkümü, tasallutu ifade ediyor. Günümüzde olduğu gibi, temellükü (alın teriyle kazanılan şeylere kâfirce bir sıfat olarak gidip konmayı), canlara kıymayı, kadını çocuğu ile beraber ateşe/uçuruma atmayı, babasını oraya atmayı, çocuğu ağlatmayı, çocuğu atıp babasını-annesini ağlatmayı adeta seslendiriyor.

Ashâb-ı Uhdûd… Akla hayale gelmedik zulüm irtikâp ediyor. Malum tefsirlerde orada dininde sâbit-kadem bir kadın da anlatılıyor. Bugün de o dindeki sebatlarını yiğitçe gösteren bacılarımız var, annelerimiz var, kardeşlerimiz var. Yaş itibariyle, (benim dünya ile alakam olmadı pek) “evlatlarım” diyebileceğim mübarek insanlar var. Hiç umursamadılar, giderken gülerek gittiler. Ve gittikleri o yeri de İbn-i Beşiş gibi veya Hacı Bayram Veli hazretleri gibi, birer halvethane olarak tasavvur ettiler. “Yarım yamalak kıldığımız namazlar varsa, kaçırdığımız namazlar varsa, -Allah’a hamd olsun- onları burada kılarız!” dediler, “Oruç tutarız! Evrâd u ezkâr ile iştigal ederiz. Birlerimizi bin yapmaya çalışırız, Allah’ın izniyle!..”

İşte bugünün kahramanları gibi, o gün kahraman bir kadın… Onu da atmak istedikleri zaman, dönüyor, dönüyor, bir de yanındaki çocuğuna bakıyor. Çocuk konuşacak yaşta değil. Sahih hadis-i şeriflerde konuşan üç tane çocuk var, onlardan birisi de bu, bu çocuk. Anne, tereddüt ediyor, “Bu çocuğu kime bırakıp da gideceğim!”

Bugün de öyle çocuklarını arkada gözyaşıyla bırakan ama tebessümle giden kahramanlar var. رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا، وَبِاْلإِسْلاَمِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, rasûl olarak da Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olduk.” diyerek, hiç görmedikleri ve hiç maruz kalmadıkları, onurlarıyla telif edilemeyecek şekilde hücrelere atıldıkları, namaz kılmalarına engel olundukları yerlere giderken, etrafa tebessüm yağdırarak gidiyorlar, o bacılar, o anneler, o evlatlar.

O da çocuğuna bakıyor, ağlayan çocuğuna. Çocuk dile geliyor, “At anne, kendini!” diyor. Çünkü o, bir çukura kendini atıyor, zalimlerin eliyle ama “cuppp” diye Cennete gidiyor. Fakat o zâlim eller, onu atanlar, onlar da “cuppp” diye Cehennemin gayyasına yuvarlanıyorlar. Mazlum, kazanıyor; mağdur, kazanıyor; mahpus, kazanıyor; mescûn, kazanıyor; muzdarr, kazanıyor.. Kaybeden, zâlim oluyor, mütegallib, mütehakkim, mütesallit, mütemellik oluyor. Milletin tepesine binen, malını elinden alan, değişik yerlerdeki imkânlarını bloke eden, onlara da el koyan, haramî gibi davranan insanlar, farkına varmadan âhiretlerini şimdiden kapkara hale getiriyorlar. Bembeyaz saraylarda oturuyor olsalar bile, bembeyaz villaları olsa bile, dünyalarını kapkara hale getiriyorlar; Ahiret ise zaten zindana dönüyor, hafizanallah.

   İtirafçı kılıklı müfteriler, ehl-i dünyaya şirin görünmekle yakalarını kurtarabileceklerini zannedip masumlara iftira atıyor ve ahiretlerini karartıyorlar!..

Bu arada immün sistemi bütün bu şeylere mukavemet edemeyecek ölçüde zayıf olan insanlar da var. Bazı tehditlere dayanamıyorlar. Tekme yiyor, tokat yiyor ama şâir-i şehirimizin dediği gibi “Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim / Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.” diyemiyorlar. “Tekme yerim, tokat yerim ama durduğum yer, durmam gereken yer ise ve dediğim şeyler, demem gereken şeyler ise şayet, orada her şeye katlanırım!.. Bilal-i Habeşî gibi katlanırım, üzerime kendimden on kat ağırlıkta taşlar konmasına rağmen!.. Yâsir gibi katlanırım.. Sümeyye gibi katlanırım.. Ammâr gibi katlanırım… Daha yüzlerce sahabe-i kiram (rıdvanullahi aleyhim ecmaîn) hazerâtı gibi katlanırım. O yetmiyor gibi, bir de boykot… Ona da katlanırım!” Üç sene çölde, âdeta suya da muhtaç, ekmeğe de muhtaç, gölgelenmeye de muhtaç. Hem öyle bir ihtiyaç ki, o ihtiyaç içinde o ağır şartlara dayanamayan Hatice validemiz, o işin bitmesiyle ruhunun ufkuna yürür, ruhum/ruhumuz ona fedâ olsun.

Evet, immün sistemi o ölçüde güçlü olmayan insanların önlerine yazılı bir kâğıt konuyor; “Sen şunu, şunu, şunu yaptın; şunlar şunu yapıyorlardı, şunlar şunu yapıyorlardı, şunlar şunu yapıyorlardı!..” ifadesine imza attırılıyor. Daha evvel Nur okuduğundan dolayı, bir araya gelip Kur’an-ı Kerim mütalaa ettiklerinden dolayı, bir araya gelip Hadis okuduklarından dolayı içeriye alınan insanlar, “Dini getirecekler!” diye zulüm görüyorlardı. Şimdi de din etrafında kümelenen insanlara gadrediliyor: “Bunlar, bizim istikbalimizi tehdit edebilirler. En iyisi mi, biz bunların başlarını baştan alalım da, muhtemel tehlikeyi savalım. Yüzde bir ihtimal, ihtimal hesaplarına göre, binde bir ihtimal; karşı çıkma ihtimalleri var. Geleceğimizi karartmayalım; en iyisi mi, bunların dünyalarını karartalım. Bütün engelleri bertaraf edelim. Şeytanî güzergâhta, güzergâh emniyetini tastamam sağlamış olalım. Şeytanca yürüyelim fakat karşımıza melek gibi biri hiç çıkmasın, bizi engellemesin!..” Böyle bir mülahaza ile…

Tehdide dayanamayan insanlar oluyor. Ona, o iftiraya, “itiraf” diyorlar. O düpedüz “iftira”. Ve iftira da “günah-ı kebâir”den. Kebâir işliyorlar. Onu mahzursuz görüyorlarsa, kâfir oluyorlar; ahiret kararıyor. Bir de Hazreti Pîr’in dediği gibi, “Ehl-i dünyanın baskıları altında, bazı kimseler, onlara mümâşât yapmak suretiyle, yakalarını kurtaracaklarını zannediyorlar!” Ehl-i dünya, çok şeytan gibidir; onlar, onların kalblerini okurlar. Ve nitekim hâl-i hazırda böyle kalb okuyanlar var. “Sakın o itiraf edenlere de (yani müfterilere de) inanmayın! Onları biz biliriz. Öyle derler ama onların gelecek adına -milyonda bir bile olsa- bizim şeytanî yolda güzergâh emniyetimizi tehlikeye atma ihtimali var. Öyle ise en iyisi mi, onların o bir milyonda bir ihtimal bir tehlike ile karşımıza çıkmalarından evvel, biz, onların haklarından gelelim!” Evet, bugünkü hukukî mantık bu; muhakeme mantığı bu; adalet felsefesi, bu. Böyle adalet felsefesi, böyle hukuk mantığı ve bunu uygulayanlar, yerin dibine batsınlar!.. Çünkü sistem, nifak sistemi, Makyavelizm.

   Durması gerekli olan yerde duran ve hep sâbit-kadem olanlar sonunda mutlaka kazanacaklardır!..

Bazıları böyle sarsılabilirler ama sâbit-kadem olanlar kazanacaktır. Kur’an-ı Kerim beyhude demiyor: رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8) “Ey Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra, zeyğ’e uğratma, kalbimizi kaydırma, hidayette sâbit-kadem eyle!” demenin yanı sıra, günde nafilelerle kırk defa, teheccüd namazıyla kırk sekiz defa, evvâbîn namazıyla elli küsur defa, kuşluk namazıyla altmış defa, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَAllah’ım, bizi, dosdoğru yola (nebîlerin, sıddîklerin, şehitlerin, salihlerin yoluna) hidayet eyle! O yolda sabitkadem eyle! O yolda derinleşmeye muvaffak eyle!” niyazını tekrarlıyoruz. O hidayetin değişik konumda olan insanlara göre manaları bunlar: “Hidayet eyle! Hidayette sâbit-kadem eyle! Hidayette derinleştir! Muzaaf hidayetten mük’ab hidayete, mük’ab hidayetten mük’ab der mük’ab hidayete ulaştır! Huzuruna kirlenmiş olarak çıkma fırsatı verme bize!..” اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ Günde elli defa, altmış defa böyle diyen bir insan, onda sâbit-kadim olmalı ve başa gelen o şeylere de katlanmalı!.. Ashâb-ı Uhdûd, katlanmış. Benim canım Efendim, Hazreti Ruhu Seyyidi’l-enâm, en-Nuru’l-Hâlid katlanmış.

Kâinat, O’nun yüzü suyu hürmetine yaratılmış. Biz bunu söylerken, bazıları, bazı densizler buna itiraz edebilirler. Hadis olur-olmaz, ayrı mesele fakat manası, mazmunu doğrudur onun. أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı, benim ruhumdur (veya nurumdur).” diyor. Bir yönüyle, أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ الْعَقْلُ “Allah’ın ilk yarattığı, akıldır.” “Akl-ı küll”, O (sallallâhu aleyhi ve sellem). İlm-i İlahîde ilk defa, taayyüne eren esasen, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhudur. Dolayısıyla O’nun varlığı, bir “ille-i gâiyye”dir. Nizamî ifadesiyle, “Peygamberlik manzumesi, O’nun adına bestelenmiştir; hükmü, -kafiye gibi- sonunda gelmiştir.” Taayyün-i evveldeki durumu itibariyle, seyyidina Hazreti Mesih’in ifadesine göre, يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ “…benden sonra gelecek ve ismi Ahmed olan… “ (Saff, 61/6) Sallallâhu aleyhi ve sellem. Bin canımız kurban olsun. “Ahmed” kelimesi, “gayr-ı munsarıf”; aktivitesini henüz icrâ buyurmuyor, dolayısıyla “tenvin”den münezzeh. Tenvinden münezzehiyet, bir yönüyle henüz aksiyon durumuna geçmemiş demektir. Ama “Muhammedun”, o munsarıf bir kelime; dünyaya geldikten sonra dedesi, farkına varmadan belki, O’na “Muhammed” ismini koyuyor. مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) artık gökten gelen mesajları temsil eden, imandan sonra aksiyonun bir numaralı temsilcisi, bir numaralı “hâl kahramanı”dır. Peygambere “kahraman” denmez fakat bir evsaf olarak söylenebilir.

Maruz bırakılmadığı işkence kalmıyor. Her şeyi yapıyorlar. Boğazını sıkıyorlar mı, sıkmıyorlar mı?!. Üzerine pis işkembeyi -başını yere koymuş secde ederken- koyuyorlar mı koymuyorlar mı?!. İbn-i Erkam’ın evini gözetim altına alıyorlar mı, almıyorlar mı?!. “Muhammedun Rasûlullah!” diyen insanlara çölde, sıcak kumda, üzerlerine taşlar koyarak eza ediyorlar mı, etmiyorlar mı?!.

Fakat dönmüyor kimse, dönmüyor… Hazreti Ammâr, dilinin ucuyla bir şey söylüyor. Daha Kur’an-ı Kerim adına üç-beş tane ayet nâzil olmuş; İslam adına bildiği şey, ondan ibaret. Fakat, onlar bırakınca, soluğu Efendimiz’in yanında alıyor, gözyaşlarıyla.. yüreği çarpa çarpa.. kalb, aritmiye girmiş, duracak gibi… “Yâ Rasûlallah, gözümün önünde babama kıydılar, anneme kıydılar, bana da böyle yaptılar, dil ucuyla böyle dedim!.. إِنْ عَادُوا فَعُدْ buyuruyor; kurban olayım… “Eğer aynı tazyiki yaparlarsa, döner aynı şeyi yaparlarsa, sen de aynı şeyi söyle!” buyuruyor; ruhsat yolunu gösteriyor, Allah Rasûlü. Fakat Ammâr, hiçbir zaman öyle demiyor. İlk günden itibaren, nasıl dimdik ayakta ise, İnsanlığın İftihar Tablosu ruhunun ufkuna yürüdükten sonra da o istikametini ve öyle sâbit-kadem olmasını devam ettiriyor. Öyle devam ettirenler, kazanıyorlar. Onlara o türlü ezayı ve cefayı reva görenler de hiç farkına varmadan kaybediyorlar.

Ey mu’terifler… Veya itiraf adı altında, müfteriler!.. Korkudan, baskıdan dolayı, yalancıların, esas Makyavelistlerin önünüze koydukları kâğıtlara imza atmak suretiyle mâsum, tertemiz bir kısım Anadolu insanına zulmediyorsunuz. Dini değerlerimizi, tarihî değerlerimizi, millî mefkuremizi dünyanın dört bir yanına götürme iktihamında bulunan, o ağır işlere katlanan kahramanları gammazlamak öyle bir vebaldir ki, öyle bir iftiradır ki, öyle bir küfür sıfatıdır ki, siz -bir yönüyle- öyle demekle ahiretinizi kaybediyorsunuz!.. Ve aynı zamanda ehl-i dünya da kat’iyen buna inanmayacaktır!..

Çünkü ehl-i dünya paranoya yaşıyor. Hatta günümüzde İslam dünyasında, diktatörlüklerini, tiranlıklarını devam ettirenlerinkine “paranoya” da denmez; bunlara “mutlak cinnet” denir. Bunlar, deli gibi hayatlarını sürdürüyorlardır. Zannediyorum, hep kâbus görüyorlardır uykularında. Tavanlarında tıkırtı duydukları zaman “Acaba oradan mı geliyorlar!” diyorlardır. Pencerelerine bir kuş konduğu zaman “Acaba bomba mı atıldı” falan, diye tir tir titriyorlardır. إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ “Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da tıpkı sizin gibi acı çekiyorlar.” (Nisa, 4/104) Siz acı çekiyorsanız, müzaafını çekiyor onlar. Çünkü dünyaya tapıyorlar. Ahiret ile irtibatları, onu bir kısım argümanlar olarak kullanıp dünyayı imar etmeye matuf. Dinin ve diyanetin zebercetten argümanlarını, moleküllerini, atomlarını, elektronlarını o pis binalarının sıvası gibi kullanıyorlar; pis, dünyevî binalarının sıvası gibi kullanıyorlar. Dine en büyük saygısızlığı yapıyorlar. Onları dinlemek, onların dediğini yapmak, ne kadar büyük bir cinayet olduğunu bununla değerlendirebilirsiniz.

Sabır, kurtuluşa ermenin sırlı anahtarıdır. اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ Dişinizi sıkın, Şi’b-i Ebî Talib’de boykota katlananlar gibi.. kumlar üzerinde yatıp dininden diyanetinden dönmeyen babayiğitler gibi.. Ashâb-ı Uhdûd gibi.. Hazreti Nuh gibi.. ateşe atılırken gözünü kırpmadan oraya atılan Hazreti İbrahim gibi.. arkasından canavarlar gibi diş gösteren, salya atan kafirler karşısında ülkesinden ayrılan Hazreti Lût gibi, Hazreti Hûd gibi, Hazreti Sâlih gibi… Yiğitçe, dimdik, sarsılmadan, gideceğiniz yere gitmeniz lazım. Tevakkufa meydan vermeden, durmadan, gitmeniz lazım.

Bu meselenin bir yanı… Döneklik, insana hiçbir şey kazandırmaz. Bırakın o dönekliği ehl-i dünya yapsın. Hayatlarını villaya, filoya, yalıya, saraya kaptırmış, bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih eden, adına da “Müslümanlık” diyen, gaflet der gaflet içinde bulunan nâdanlar… Bırakın onu, onlar yaşasın!..

   Medrese-i Yûsufiyenin sabırlı kahramanları her gün yeni bir kurbet zirvesine dikey yükseliyorlar.

Meselenin ikincisine gelince… O gidilen yerler, “medrese-i Yûsufiye”. Bir gün “medrese-i Yûsufiye” deyince, onlardan bir tanesi, “Madem medrese-i Yûsufiye, sen de gelip girsene oraya!” demişti. Ben çok girdim, çok girdim; 60’tan itibaren, 70’te de, 80’de de, askerliğimde de girdim, tattım, gördüm. Oradaki o psikozlara şahit oldum. O zamanlar, “din” dediğinden dolayı masumlar dine karşı olanlardan zulüm görüyordu. “Neden sen ism-i Kuddûs’ün cilvelerini okudun, bir yerde, insanlara, Nûr Risaleleleri’nden!” Esasen mahkûmiyete/mahkemeye sebebiyet veren de bu idi. Allah, hepsinden sıyrılmaya muvaffak kıldı. Öbür tarafta da, “muhâkeme-i kübrâ”da, “ma’dele-i ulyâ”da, Erhamü’r-Rahimîn, Ekremü’l-Ekremîn, A’delü’l-Âdilîn, Asdaku’s-Sâdikîn (celle celâluhu) böyle sıyrılmaya sizi-bizi muvaffak eylesin!..

Medrese-i Yûsufiye… Orada sabretmek, çok önemli bir şey. Hani, sabır anlatılırken bir taksim yapılıyor. Bu taksimin mebdeini ta Eflatun’a götürüyorlar ama bizim bildiğimiz İbn Miskeveyh; değerlendiren ise Hazreti Pîr-i Mugan. “Üç şeye karşı sabır…” diyor. Bir, belalara karşı sabır; bir, ibadet u tâate karşı sabır; bir de,  günahlara karşı sabır.

İbadet ü tâate karşı sabır, kulluğun zorluklarına karşı dişini sıkıp katlanmak. إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ فِي الْمَكَارِهِ buyuruyor bir yerde, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Şartların nâmüsait olduğu bir dönemde, hava soğuk, doğru dürüst abdest alma imkanı yok; şartlar çok zor.. o şartlara rağmen abdestini tastamam almak, öyle bir fazilet ki!.. Onda sebat… Her şeye rağmen, sana bir seccade bile vermedikleri bir yerde bile namaz kılmak… Gördük bunları; on metrelik bir yere otuz tane insanın doldurulduğuna şahit olduk. Şu kadarcık, bir yer ayırma arkadaşlara, diğerlerine sorarak; çünkü orada sosyal demokrat insanlar da var. Herkesi hoş görmek lazım. Bazıları namaz kılmıyorlar. Fakat koğuş, onların da bizim de. Bu kadarcık bir yer kazanıp orada namazı kılmaya çalışmak… Hepimiz birden kılamıyorsak, parçalanarak kılma, iki fasılda kılma, orada… Bunlar, ağır şartlar altında bu işi devam ettirme demektir. İbâdet ü tâati, bütün ağırlığına rağmen, yerine getirmede sabretmek. Sabrın birisi bu, esasen.

İkincisi; günahlara karşı sabır. Çarşıda-pazarda insan, günah işleyebilir, hafizanallah. Belki de çok defa konumumuz itibariyle göstermemiz/sergilememiz gerekli olan o ismet, o iffet hassasiyetini gösterememiş olabiliriz. Çarşıda-pazarda işimiz vardır, memuriyet alanında işimiz vardır; göz, kaymış olabilir; kulak, dinlememesi gerekli olan şeylere kulak kabartmış olabilir; dil, olmayacak şeyleri mırıldanmış olabilir; kafa, olmayacak kirli tasavvurlara kendini salmış olabilir… Bunların hepsi -bir yönüyle- insanın kalb ve ruh dünyasını kirleten şeyler. Şimdi bunlara karşı sabretmek, çok önemli bir ibadettir. Aksine bu mevzuda sabretmeme, bohemliktir; bağışlayın, daha açık, net ifadesiyle “hayvanca yaşama”dır. Gözün, her şeye açık olması, haram-helal bilmeden; kulağın, bütün muharremâta açık bulunması… Oysaki o, “mesmûât”a karşı açık olsun diye; öbürü “mübserât”a karşı, tekvinî emirlere karşı açık olsun diye; ağız, doğru şeylere tercüman olması için verilmiş. Kalb, doğru şeylerin heyecanıyla çarpmak için verilmiş. Dimağ, doğru şeylerin muhakemesini, mantığını yapmak için verilmiş… Eskiler “mâ hulika leh’inde kullanma” derlerdi; her uzuv, ne için yaratılmışsa, onu o istikamette kullanma ve o istikamette kullanma mevzuunda sabretme.. o çerçeveye riayet etme, onu kırmızı çizgi olarak kabul etme ve onun dışına çıkmamaya çalışma… Bu da sabrın önemlilerinden bir tanesi.

Şimdi dışta bunu iradî olarak yapacaksınız. A kurban olayım, biraz zorlanacaksınız bu mevzuda; dükkânda iseniz zorlanacaksınız; eczanede iseniz, zorlanacaksınız; bir vazifede, bir hayatî birimde iseniz, zorlanacaksınız biraz bu mevzuda. Haram görmeme, haram dinlememe, haram konuşmama, haram düşünmeme ve Allah’ın yasak ettiği daire içine girmemede zorlanacaksınız. Ama zorlanır da sabrederseniz, amudî (dikey) olarak yükselirsiniz.

Şimdi benim o mevkuf, o muzdarr, o mescûn kardeşlerimin iradî olarak sabredecekleri şeyler, bir yönüyle artık ellerinden alınmış. Ne göz fena şeyleri görebilecek durumda; ne kulak, fena şeylere açılabilecek durumda; ne ağız, fena şeyleri dırdır edebilecek durumda; ne kalb, fena şeylerin heyecanıyla çarpabilecek durumda; ne de zihin, fena şeyleri mülahazaya almak suretiyle nöronları kirletme durumunda… Bakın, ayrı bir kazanım oluyor burada, zorlanmadan. Sabra terettüp eden şey, bu defa, orada hapishane şartları. Allah (celle celâluhu) içeriye koyuyor, hürriyetini sağdan soldan makaslıyorlar senin; haysiyetini makaslıyorlar, şerefini-onurunu makaslıyorlar, bir yönüyle. Biraz zorlanıyorsun burada fakat aynı zamanda iradî zorlanacağın şeylere karşılık, yine burada sen, amudî olarak yükseliyorsun.

   Zalimin zulmünü kolaylaştırmak da bir çeşit zulümdür.

Bela ve musibetlere karşı sabra gelince: El-âlem, sizi bir yönüyle, değişik şeylere müptela ediyor. Biraz evvel dediğim gibi; “Cihana geldiğim günden beri, pek çok ezâ gördüm.” “Ne dünyadan safa bulduk, ne ehlinden recâmız var / Ne dergâh-ı Hûdâ’dan ma’âda bir ilticamız var.” (Nef’î) Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) buyuruyor: أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَاْلأَمْثَلُBelânın en çetini, en zorlusu, üstesinden gelinmezi, Enbiyâ-i izâma; sonra derecesine göre mü’minlere…” Bazen, dil ile ilişecekler size, salya atacaklar; bazen bakışlarıyla, bir yönüyle, sizi çarpacaklar; bazen kulağa gelip çarpan şeyler ile kalbinizi rencide edecekler… İnsansınız nihayet… Değişik şeyler karşısında teessür duyuyorsunuz. “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan amma / Ne kadar olsa, cefadan usanır, candır bu.” (Keçecizade) Hepsi candır o insanların, cefadan usanırlar. Sürekli bela yağdırıyorlar; dolu gibi, kaya gibi, taş gibi bela yağdırıyorlar. Bunlar karşısında dişini sıkıp sabretmek…

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: “Sabreden kimse zaferyâb olur.” مَنْ صَبَرَ ظَفِرَKim dişini sıkar, aktif sabra girerse, o, er geç zaferyâb olur!” “Aktif sabır” nedir? Durağanlığa girmeden, yürüdüğü yolda devam ederek, zorluklara tahammül göstermektir. Sağdan-soldan saldırmalar olmasına ve esirmiş develer gibi, çıldırmış filler gibi, saldıran gulyabaniler gibi, her köşe başında saldıranlar bulunmasına rağmen durmamak; sadece bir vites değiştirerek yola devam etmektir. Kat’iyyen durmamalı!.. Eşyadaki “atalet” kanunu, bir gerçektir; duran, savrulur!.. Hareket eden, mutlaka bir yörüngede hep hareket eder durur! “Güneş, silkinir, tâ etrafındaki meyveleri sağa-sola saçılmasın.” Silkinip durmak lazım. Hacda, metâfta, izdiham anında koşma (remel) veya sa’yde hervele imkânı olmadığı zaman “yerinizde zıplayıp duracaksınız” buyuruyor Peygamber Efendimiz, sallallâhu aleyhi ve sellem. Durduğunuz zaman, yeniden harekete geçmek zor olur. Durmadan, sadece vites ile oynayarak yolunuza devam etmelisiniz.

Yürüdüğünüz yol, Peygamber yolu; Cenâb-ı Hakk’ın hoşnut olduğu bir yol. Bu yolda yürümeye sabredeceksiniz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bazen zindanda olabilir, mescûn, mevkûf, müstantak… Bazen ihtifâ şeklinde olabilir. O da ayıp değil!.. Niye saklanıyorsunuz?!. Ee seyyidina Hazreti Musa, Amnofis’ten ayrıldı gitti Medyen’e. İnsanlığın İftihar Tablosu, Mekkeli müşriklerin zulmünden ayrıldı, gitti; önce Sevr Sultanlığına sığındı, ondan sonra da Yesrib’i Medineleştirmek, medeniyet merkezi haline getirmek üzere Yesrib’e azm-i râh etti. İnsanlığın İftihar Tablosu da yaptı. Hazreti Nuh yaptı.. Hazreti Hud yaptı.. Hazreti Sâlih yaptı.. Hazreti Lût yaptı.. Hazreti İbrahim yaptı… Peygamberler yolu.

Dininden-diyanetinden dolayı baskı gördüğü için gidip zalimlerden özür dileyen bu büyük insanlardan bir tanesi var mı?! Bir tane gösterebilir misiniz?!. “Özür dilerim ey Ebu Cehil, ey Utbe, ey Şeybe, ey Amnofis, ey Ramses, ey İbnu’ş-Şems, ey Jul Sezar, ey Saddam, ey Kaddafî… Özür dilerim, ben sizin şerrinizden kaçmış, bir yerde saklanmıştım; beni düşündünüz, size zahmet oldu, beyin yorgunluğu yaşadınız, kusura bakmayın, geldim ben!..” falan… Yok, böyle bir şey.

Zalimin zulmünü kolaylaştırmak da bir yönüyle zulüm sayılır. Size haksızlık yapan insanın size karşı yaptığı haksızlığı kolaylıkla yapmasına fırsat vermeme, ayrı bir ibadettir. Zalimin eline geçmeme mevzuunda göstereceğiniz her gayret, o da ayrı bir ibadet sayılır. Bu ibadeti de ihmal etmeyin.

Bazılarına öyle ayrılma, “fârrîn”.. bazılarına saklanma, “muhtefîn”.. bazılarına bir yerde kendini anlatma, “nâtıkîn”… Herkes durumuna göre, konumuna göre, bu hadiselerin cereyan ettiği anda yapması gerekli olan şeyi yapacak ama kat’iyyen durağanlığa düşmeyecek, Allah’ın izni ve inayetiyle.

   Hizmet gönüllülerine “terörist” diyen, teröristin ta kendisidir; onları “firak-ı dâlle” gösterenin kendisi dalalete düşmüş bir zavallıdır.

Bir gün o zindandakiler, Yusuf gibi çıkacaklar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Çünkü onlar, anarşistlerin, teröristlerin (!)… Hani “terörist” de dediler. Bir vandal yazdı, başka vandallar da imza attılar. Karıncaya basmayan insanlara “terörist” dediler. İnsan, Allah’tan korkmuyorsa, hiç olmazsa insanlardan utanır. Yahu, Allah aşkına, haramiler gibi tepelerine bindiğiniz zaman, gidip mallarının üzerine konduğunuz zaman, alın teriyle kazandıkları mallarına konduğunuz zaman, yurt dışında olan paralarını bile bloke ettiğiniz zaman, Allah aşkına söyleyin, birisi size karşı tükürük attı mı?!. Yumruğunu sıktı mı?!. “Allah’tan korkun!” dedi mi?!. Demedi!.. Çünkü hakiki mü’min.. çünkü efendi.. çünkü centilmen.. çünkü karakterinin gereğini sergiliyor. قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “De ki; herkes, kendi karakterini sergiler!” Sen bu karakterde olan insana “terörist” diyorsan, teröristin teki senin kendindir. Sen, bu karakterde olan insana “firak-ı dâlle!” diyorsan, sen firak-ı dâllenin tâ kendisisin. Sen, bu karakterde olan insanlara “yeni bir din…” falan diyorsan, hayatında namazın sünnetini bile kaçırmamış, ağzına bir arpa kadar haram koymamış…

Bunları söylemekte mahsur var mı? Fakir, altı sene idarecilik yaptım Kestanepazarı’nda. Orada talebelik yapan insanlar var, şu anda da içinizde varlar. Çıksın birisi bana desin ki, “Talebe için pişen yemekten bir kaşık aldın!” Aldımsa, Allah canımı alsın. Almadım. Çünkü vakıf idi o. Ben, kendi maaşım ile geçindim. Altı sene, orada, günde altı saat derse girdim. Mütalaada başlarında bulundum, yedi-sekiz saat. O günün talebeleri var içinizde bugün. Mesai yaptım. Fakat bir kuruş almadım. Çünkü oraya yardım edenler, vakfa yardım ediyorlardı. Milletin malından arpa kadar şey, ağzıma koyamam. Kıtmir’in levhalarda gezen sözüdür: “Allah’ım, Sana, ağzıma bir arpa kadar haramdan koymuş olarak gelmeme fırsat verme!..

Ben, hiç birinizi, bu anlayışın iki adım gerisinde görmüyorum. Hayatınızı bu çizgide sürdürdüğünüze dair, bütün kalbimi -Allah’ın izni ve inayetiyle- ortaya koyarım. Hayatını bu anlayış, bu mantık ve bu felsefeye bağlı olarak götüren insanlara, “terörist” diyen insan, dünyada en aşağı insandır. “Firak-ı dâlle!” diyen, bir vandal, mahlûktur. “Farklı bir din ortaya koymaya çalışıyorlar!” diyen…

Nafileleri bile kaçırmayan.. hatta yirmi yaşına kadar kıldığı namazlarını kaza eden.. dört yaşından itibaren namaz kılan ama “Bazılarında belki istibraya dikkat etmemişimdir” diye yirmi yaşına kadar olanları kaza eden… Oysaki dört yaşında namaz zaten farz değil. Büyük çoğunluğa göre on beş yaşında namaz farz oluyor. Ama kendi kendine “Madem sen yaptın onu, belki dikkatli yapmamışsındır” diyerek, o süre zarfında kıldığı namazları bile, her gün kırk rekât ilave ederek yeniden kılan… Böyle bir insana sen “terörist” diyorsan, “firak-ı dâlle” diyorsan, dünyada senden daha alçak insan yoktur. O alçaklığınla haşrolacaksın. Evvela tarihe geçeceksin, tarihin sayfalarında, paragraflarında okuyanlar, o paragrafta senin yüzüne tükürecekler; sana, Ziya Paşa gibi, “Yufff!..” çekecekler. Vesselam..

Onun için ister “fârrîn”, ister “muhtefîn”, ister “mescûnîn”, ister “mevkûfîn”… Dişini sıkıp herkesin sabretmesi lazım, Allah’ın izni ve inayetiyle..

Bugünün yarını var, yarın Hakk’ın divanı var. Hakk’ın divanına varalım, Allah deyü deyü. Biraz değiştirdim, Yunus Emre’nin sözünü: “Miskin Yunus var dostuna / Koma bugünü yarına / Yarın Hakk’ın divanına / Varam Allah deyü deyü.”

Diğerlerine, zalimler gelince; şahsî hakkımı helal ediyorum. Kime? “Terörist!” diyene, şahsî hakkımı helal ediyorum. Ama bir zümreye, bir cemaate, geçmişiyle-geleceğiyle “terörist” diyene, o hakkı helal etmek, benim haddim değil, Allah’a karşı terbiyesizlik olur. O terbiyesizliği irtikâp edemem ben. “Firak-ı dâlle!” diyen o zavallıya, şahsi hakkımı helal ediyorum ama bir zümreye “firak-ı dâlle” diyorsa, teker teker hepsinin elini öpüp “Hakkını helal et!” demedikten sonra, o hakkın helal edilmesi mümkün değil; o, “cuppp” diye Cehenneme düşecektir. Sürü halinde bunların arkasından sürüklenenler de, o gün yürekleri “cızzz” diye inleyecektir. Şahsî haklarımı helal ediyorum, kim olursa olsun.

Dua ile noktalayalım: رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” İnsanlığın İftihar Tablosu ifadesiyle, يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَEy kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi İslamiyet’te sabit kıl! يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَEy kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbilerimizi dininde sabitleyip perçinle!.. يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ  “Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!” وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

Bamteli: DÜNYA HAYATINDA TÛBÂ VE ZAKKUM

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  “Hevâ”yı “hüdâ”ya çevirebilmiş Hak dostları, her an ayrı bir “kurbet” kevseri içer ve hep “Daha yok mu?” deyip ziyade iştiyak arz ederler.

“Zulmet-i hicrinle bîdâr olmuşum yâ Rab meded,

İntizâr-ı subh-u didâr olmuşum yâ Rab meded!..” (Niyâzi-ı Mısrî, 1618-1693)

Hep “Yâ Rab meded!.. Ayrılığın hicranıyla kavruluyorum!” deme.. bir yönüyle, Arş’ın örtüsüne başını koysan bile “Ötesi yok mu yâ Rabbî!” diyecek kadar derin bir hicran hissiyle hep kavrulup durma… Ufuk bu olmalı. İstidadın ve arş-ı kemâlâtın seni nereye kadar götürmeye müsait ise, oraya kadar gidersin. Arada belli boşluklar kalabilir fakat azmin ve niyetin ile, Allah (celle celâluhu) onu doldurur ve tıpkı başını oraya koymuş gibi kabul buyurur.

“Başı oraya (Arş’ın örtüsüne) koyma” meselesini, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in Hazreti Musa (salavâtullâhi ve selâmuhu ala nebiyyinâ ve aleyhi) için kullandığı bir tabirden mülhem ifade ediyorum. (Sahih-i Buhari’de nakledilen bir hadis-i şerifte, Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) -ihtimal- hem kendi tevazuunun ifadesi olarak hem de ümmetine diğer peygamberlere karşı saygı telkin etme gibi hikmetlerle buyuruyor ki: “Beni Musa’ya tercih etmeyin, ondan daha hayırlı olduğumu söylemeyin. Haşr u neşir olduğunda onu arşın kaidelerine tutunmuş olarak göreceğim. Bilmiyorum, daha önce yaşadığı (Tur’daki tecellî neticesinde meydana gelen) baygınlıktan dolayı mı yeni bir baygınlık yaşamadı, yoksa önce mi haşroldu?” (Buhâri, Enbiyâ, 31; Müslim, Fezâil, 157.)

Cenâb-ı Hak, dini, imanı, ihsanı, ihlası, marifeti, muhabbeti, aşk u iştiyakı içtenleştirmeye, tabiatımızın bir derinliği haline getirmeye ve dinin delisi olup O’nu başkalarına da sevdirmeye bizi muvaffak kılsın.

Ama gönül arzu ediyor O’nu, gönül. Hazreti Hanzala gibi.. Efendimiz’in huzurunda olunca mest u sermest, kendinden geçiyor, adeta bayılıyor. Dışarıya çıkınca, çoluk-çocuk, evlâd ü iyâl, çarşı-pazar… Halini Hazreti Ebu Bekir efendimize açıyor; o da aynı şeyden şikâyet ediyor. Bildiğiniz bir mevzu, muteber kitaplarda zikrediliyor: O, نَافَقَ حَنْظَلَةُ “Hanzala münafık oldu!” deyince, Hazreti Ebu Bekir “Neden?” diye soruyor. Allah Rasûlü’nün huzurundaki o enginleştirici, o derinleştirici, o sonsuz ufuklara açılma imkânı sunan atmosfer dışarıda bulunamıyor. Bir yönüyle, dünyanın içine açılınca, o seviye, o kıvam korunamıyor; Hazreti Hanzala, kendi ufku itibarıyla, azıcık kırılmalar hissediyor kendi içinde, “Nöronlarıma bir kısım toz-duman bulaştı!” diyor ve bunu nifak sayıyor: نَافَقَ حَنْظَلَةُ

Hazreti Ebu Bekir’e derdini açıp sebebini de söyleyince; o koca insan da kendi hakkındaki endişesini dile getiriyor. Şayet Hazreti Ebu Bekir, peygamberler devrinde yaşasaydı, peygamberlerden bir peygamber olurdu; رَغْمًا عَلَى الزَّرْدُشْتِيِّين (Onun faziletine inanmayan Zerdüştîler’e (!) rağmen bu böyledir.) İşte o insan (radıyallahu anh) diyor ki: “Yahu Hanzala, bende de oluyor bu! Demek ki ben de öyle…” Dertlerini Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) arz ediyorlar. Buyuruyor ki, o büyük insibağ sahibi İnsan, “Bazen öyle, bazen böyle!..”

  “Allahım, bize bizi aşan istidatlar ve o istidatlarda inkişaflar ver!”

“İnsibağ” dediğimiz, O’nun boyasıyla boyanma… Huzurunda oturunca, O’nun bakışlarında, gözünün “iris”inde, gözünün siyahının oynamasında, dudaklarının kıpırdayışında, mübarek kulaklarının duruşunda, çehresindeki ciddiyette derin manalar okuma… Şayet ön yargınız yoksa, şartlanmış değilseniz, O’nu gördüğünüz ân, Abdullah ibn Selam gibi, hemen diz çöküp لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demeniz mukadder… Öyle bir insibağı var. Bir kere görme, size öyle bir boya çalıyor ki, hemen onun rengine bürünüyorsunuz.

İşte Hanzala, huzur-u nebevîde bulunurken, o renge bürünüyor insibâğ-ı nebevî ile, huzurun insibağı ile. Oysaki oradan ayrılınca, bu defa dünya -şöyle böyle- üzerinde tesirini icrâ ediyor ve Hazret ona “nifak” diyor. Huzur-u Risaletpenâhî’de mesele sorulunca, Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Eğer zamanın her parçasında benim yanımda olduğunuz gibi olsaydınız, huzurumda duyduğunuz şeyleri dışarıda, çarşıda-pazarda da duysaydınız, melekler sokaklarda sizinle musâfaha ederler, sizi gezdiğiniz her yerde selamlarlardı!..” Evet, inerler, size selam vermek için kuyruğa girerlerdi. “Şu mübareğe bir selam da ben çakayım, bir selam da ben çakayım!..” demektir bu. (Bu son söylediğim, o meseleden mülhem sadece, meselenin haşiyesinden, şerhinden ibaret.)

İnşaallah kalblerimiz o ufka müteveccihtir; Allah, o ufka tam müteveccih kılsın!.. Arş-ı kemâlâtınızın üzerinde size yeni arş-ı kemâlâtlar, daha yüksek seviyeler bahşeylesin!.. (Âmin) Bu Kıtmîr’i de… O’nun kıtmîri de olur, heyetin kıtmîri de olur. Şahs-ı mânevînin kıtmîri olmayı şeref bilirim, şahs-ı mânevînin kıtmîri… Kıtmîr’i de Allah, size bağışlasın.

  “Mü’min, temiz kalbli, hüsn-ü zanlı ve kerimdir; fâcir/münafık ise hilekâr ve leîmdir (ayak oyunlarıyla hayatını sürdürür, hep alçakça davranır.)”

Biz hüsn-ü zannın gereği olarak herkesi kendimizden aziz biliriz/bilmeliyiz. Kimler hüsn-ü zan edebileceğimiz ölçüde namazını kılıyor, orucunu tutuyor, haram yemiyor, yalan söylemiyor, iftirada bulunmuyor, Makyavelist gibi gayr-ı meşru yolları hedefine ulaşmak için kullanmıyorlarsa, onları kendimizden aziz biliriz. Bu, meselenin bir yanıdır. Fakat bazı kimseler haram yiyor, yalan söylüyor, iftirada bulunuyor, makamını korumak için her türlü gayr-ı meşru vesileye başvuruyor, tam bir Makyavelist gibi hareket ediyor, diyalektikten diyalektiğe koşuyor, demagojiden demagojiye koşuyor ise, bunlar hakkında hüsn-ü zan etmek, aldanmışlık olur.

Bazen aldandığımız da olabilir: İyi yanlarını görürüz, bir لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demelerini nazar-ı itibara alırız. Kurban olayım o ikrara; biri onu ağzına aldığı zaman, bir kere öyle deyince, en azından o anda, o meselenin telaffuzu karşısında, telaffuz edilen şeyin hatırına, benim gönlümdeki -aysbergler gibi- buzlar erir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de buyurmuyor mu: الْمُؤْمِنُ غِرٌّ كَرِيمٌ، وَالْفَاجِرُ خِبٌّ لَئِيمٌ “Mü’min, saftır (temiz kalbli ve hüsn-ü zanlıdır), kerimdir; fâcir/münafık ise hilekârdır, leîmdir (ayak oyunlarıyla hayatını sürdürür, alçakça davranır.” Dolayısıyla da aldanmış olabiliriz. Çend defa, böyleleri Müslümanlar içinde göründüğünden, İslamî argümanları kullandığından dolayı, aldandık; çend defa…

Evet, şimdiye kadar çend defa aldanmışızdır biz bu mevzuda. Böyle iyi bir yanlarını görünce hemen inandık. Tavus kuşu insanları gördüğü zaman, bütün renkleriyle kendini salıverir; o zaman, gel de sen ona “güzel” deme! O türlü tavırlar içinde bulunan insanlar hakkında da aldandığımız olabilir, yanıldığımız olabilir. Allah, o yanılmaları bağışlasın! Yanılmış, kapı kapı dolaşmış ve onlar için olumlu şeyler söylemiş, onlar için çok pozitif davranışlarda bulunmuş, dünya adına kazanacakları şeyleri kazanmaları mevzuunda el-etek açmış, yüzsuyu dökmüş, dilencilikte bulunmuşuz. Aldanmışız. Aldanabilir mü’min.

Arz ettim: وَالْفَاجِرُ خِبٌّ لَئِيمٌ “Fâcire gelince, o sürekli ayak oyunları sergiler, her türlü demagojiye ve yalana başvurur.” Günümüzde bazı medyada gördüğünüz bir kısım kimselerin yaptıkları gibi… Sesli, sözlü, kalemli, tuşlu, yazılı, İnternet’li, Twitter’li, bir sürü yalanlar, tekzipler, tehcirler, tahkirler, tezyifler görebilirsiniz. Bunlar devam ve temadi ediyorsa şayet, devam ve temadi, insanda imanın zırnığını bile bırakmaz. Zırnığı bile kalmaz ki, çağrı olsun diğerlerine!.. “Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır!” Hemen tevbe, inâbe, evbe ile o günah silinmezse, o, bir lekeye çağrı olur; bir leke de başka bir lekeye…

  “Demek iman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.”

Hadis-i şerif ifade buyuruyor, Hazreti Pîr de hadisin manasından mülhem şöyle söylüyor: “Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nûr-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.” Lem’alar, s.9 / İkinci Lem’a) Bu defa tabiplerin “fâsid daire” dedikleri, sadeleştirip “kısır döngü” sözü ile ifade ettikleri “günah kısır döngüsü” oluşur. Her günah, bir ikincisine çağrı olur; ikincisi üçüncüsüne çağrı olur. Bir kere yalan söyleyen, ikincisine doğru da bir adım atmış olur. İkincisine adım atan, bu defa müzaafa geçer; dördüncüsüne.. dördüncüsünü yapan, sekizincisine.. sekiz defa yalan söylemiş olan, on altıncısına.. ve artık bu kadar yalan söyleyen, iftirada bulunan, tezvirde bulunan, tahfifte bulunan, tahkirde bulunan, her mü’mini her şeyiyle hafife alan, hatta günümüzün bir kısım sapıklarının dedikleri gibi, mü’mine “mürted” diyen, “firak-ı dâlle” diyen insanlar, hiç farkına varmadan, -Allah korusun- küfrün gayyası içine yuvarlanmış olurlar. Bu da meselenin diğer bir yanı.

Bir de bazı kimseler de vardır ki, hakikaten ümmîdir; gördüğünüz ve Kur’an’ı eline verdiğiniz zaman, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ beyanını bile doğru telaffuz edemez; “Rabbi’l-elemin” der, “ayn”ı da “elif” okur, “Ha”yı “he” okur. Öyle okur; öyledir, bilgi ufku o kadardır. Evet, çok kitap görmemiştir. Fakat Allah ile öyle bir irtibatı vardır ki, bildiğini öyle pratiğe dökmekte, amele dökmekte ve إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ (iman edip sâlih ameller işleyenler hüsrâna uğramaktan ve esfel-i sâfilîne/en aşağı derekeye düşmekten hâriçtirler) hakikatine öylesine merbût yaşamaktadır ki… “İman ve aksiyon” birbirinden kopmaz, bir hakikatin iki farklı yüzü gibi. Evet, iman varsa, mutlaka aksiyon da olmalı, amel-i sâlih de olmalı. Öylesine merbut o mevzuda, öylesine bağlı!.. Baktığınız zaman, hakikaten onların ikliminde de, o engin insibağı görebilirsiniz. Bakışlarıyla, duruşlarıyla -bir yönüyle- inandırırlar sizi. Fakat idrak ufukları itibariyle sınırlıdırlar; çok kitap karıştırmamışlardır. كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا “… tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzerler…” (Cuma, 62/5) denilen insanlardan değillerdir. Çok kitap sırtlamamışlar, fihriste bakmamışlar, fihrist fişlememişler, sonra onlardan kitaplar işlememişler, işledikleri kitaplarla övünmemişler. O mevzuda çok geri kalmışlar. Fakat kalbî enginlikleriyle öylesine derinliklere açılmış, öyle cevher adalarında, mercan adalarında dolaşıyorlar ki, o zenginlikler artık onların gözlerini kamaştırmıyor, “Ne olacak bunlar!” diyorlar. Çünkü gördükleri çok farklı zenginlikler var, kalblerinde müşahede ettikleri çok derin zenginlikler var. “Demek iman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor.”; o cennet çekirdeğinde her zaman cenneti müşahede ediyorlar. “Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.”; onu da o kadar çirkin görüyorlar.

  İmanın O Derin ve Doyulmaz Tadını Duyabilmenin Üç Şartı

Evet, tam şu hadisin mealine uygun: ثَلاَثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلاَوَةَ الإِيمَانِ “Üç şey vardır ki, kimde bulunursa, o, imanın o engin, o derin, o doyulmaz tadını tatmış demektir.” Kimde bu hasletler varsa, imanın o engin, o derin, o tattığınız zaman bir daha elinizden bırakmayacağınız, bırakamayacağınız, duyulmadık, doyulmadık tadını tatmıştır. ثَلاَثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ “Üç şey vardır ki, kimde bulunursa.. وَجَدَ حَلاَوَةَ الإِيمَانِ “İmanın halâvetini tam tatmış demektir.” Artık onun nazarında, o imana muhalif en küçük şey, -bağışlayın- zehir zemberek gibi gelir, kezzap gibi gelir. “Amanın, bunu ben dilime, dudağıma, dişime dokundurmamalıyım; o, dokunduğu yeri öyle bir yaralar ki, bir daha onulması imkânsız olur.” der. Küfrü, küfre götüren yalanı, iftirayı, tezviri, dünyaperestliği, nefsânîliği, hevâ-i nefse uymayı, bohemliği, hayvanca yaşamayı öyle bir kerih görür ki!.. Çünkü kendini o iman halâvetine salmıştır. وَجَدَ حَلاَوَةَ الإِيمَانِ

  Bir: أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا “Allah’ı ve Rasûlü’nü, -Allah ve Rasûlü müstesnâ- her şeyden fazla sevme.” Allah ve Rasûlü’nü öyle sevme ki, işte Hazreti Ömer efendimize, Efendimiz’in buyurduğu gibi; “Beni kendinden de artık sevmedikten sonra gerçek iman etmiş olamazsın!” Bir hakikat dersi veriyor. Allah’ı ve Rasûlullah’ı -istekleri ve emirleri istikametinde- kendi arzu ve isteklerinize tercih edeceksiniz. Seveceksiniz. Öyle bir sevgi içinizde olunca, imanı da tatmış olacaksınız. Cenâb-ı Hak, kalblerinize, kalblerimize, derinlemesine taklidî iman taşıyan, şeklî Müslümanlığa takılıp kalan, bir yönüyle (hadislerin ifadesiyle) Sırat’ta kancalara takılıp kalmış kimseler gibi nefsâniliğe ve taklide takılıp kalmış olan insanların kalblerine bu engin imanı ihsan eylesin, lütfeylesin.

  İki: وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لاَ يُحِبُّهُ إِلاَّ لِلَّهِ “Bir insanı seviyorsa, ancak Allah’tan dolayı sevmek..” Buna اَلْحُبُّ للهِ “Allah için sevgi” denir. Bir kelime ilave edebilirsiniz; اَلْحُبُّ لِرَسُولِ اللهِ Rasûlullah’tan dolayı sevgi. Efendimiz’in hatırına Ehl-i beyti sevmiyor musunuz?!. Geçen gün Kıtmîr ifade etti, İmam Şâfii’nin sözüyle: Ehl-i beyti sevmek, Alevîlikse şayet, yedi cihan şahit olsun, Hasan’a da bayılırım, Hüseyin’e de bayılırım, Zeynü’l-âbidin’e de bayılırım, İmam Caferü’s-sâdık’a da bayılırım, Muhammed ibnü’l-Hanefiyye’ye de bayılırım.. bayılırım.. bayılırım. Perslerin “İmam-ı müntazır” dedikleri zat gerçekse şayet, ona da bayılırım. On ikinci evladı değil, yüz yirminci evladı, ona da bayılırım. O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) nispeti olan herkese bayılırım. Bu ayrı bir mesele..

Bir insanı severken, وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لاَ يُحِبُّهُ إِلاَّ لِلَّهِ Allah’tan ötürü, Rasûlullah’tan ötürü, dininden ötürü, diyanetinden ötürü sevmek. اَلْحُبُّ للهِ وَالْبُغْضُ للهِ sözüyle ifade etmişler bunu; Allah için sevmek ve buğz edeceksen Allah için buğzetmek.

Bu arada buğz meselesine de bir tahşiyede bulunmak lazım. Tahşiye kelimesi de tehlikeli ya!.. Mahkemeye veriyorlar; burada vermişlerdi. Bir avukat da tutmuşlardı, ona milyonlar da vermişlerdi, mahkûm etmek için Kıtmîr’i. Hâkim de o iddianameyi, o avukatın yüzüne çarptı; “Böyle bir dava olmaz!” diye, burada.

  Allah için buğz etmek ne demektir; öyle bir buğzun gerekleri nelerdir?

Allah için buğz etme, esasen insana buğz etme demek değildir, sıfatlara buğz etmektir. “Her bir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve san’atları kâfir olmak lâzım gelmez.” diyor büyük Hak dostu.

İnsanlara ve insanlığa karşı mürüvvetli hareket etmek.. insanî değerlere karşı saygılı olmak.. insanları sevmek.. insan Allah’ın elinden çıkmış âbide bir varlık olduğu için, en azından San’atkar’ın sanatına saygı duymak… Bunlar esastır. Fakat ille de bir şeye buğz edilecekse, insanın evsâf-ı deniyyesine buğz etmek gerekir: Yalana buğz etmek, iftiraya buğz etmek, bohemliğe buğz etmek, haram yemeye buğz etmek, dünya hayatını ukba hayatına tercih etmeye buğz etmek, tûl-i emele buğz etmek, tevehhüm-ü ebediyete buğz etmek, dünya adına doyma bilmemeye buğz etmek… Bunların hepsi şeytan dürtüsüyle insanın içinde filizlenmiş “şeytanî fideler”dir. Şahsa değil de bu evsâf-ı deniyye-i hasiseye buğz etmek, Allah için buğz etmektir. Böyle bir buğzun gereği de “Yahu nasıl yapsam ki, bu insanı bu pislikler sarmalından kurtarsam?! Kendini -zavallı- yüz tane öyle şeytanî sarmal içine atmış ki, bu, bunların içinde ölür giderse…” deyip o kötü sıfatların izalesine çalışmaktır.

Dünden bu yana birkaç defa aklıma geldi: Zulmedenler, haksızlık yapanlar, tagallüpte, tahakkümde, tasallutta, temellükte, kıyımda bulunanlar, alın teriyle kazanılan şeylerin üzerine konanlar, onları satışa-pazara çıkaranlar… Yaptıkları bu şeylerle zâlim olduklarında şüphe yok, fâsık olduklarında şüphe yok. Evet, fâsık ve zâlim olduklarında şüphe yok; çünkü bu sıfatlar kâfir sıfâtı. Bunlar aklıma geldiğinde dedim ki, “Yâ Rabbi! Bahtına düştüm, kurban olayım Sana. Bu büyük günahların cezasını ahirete bırakma; birer tokatla, birer kulak çekmekle bu zalimleri vazgeçirteceksen, bir de beni orada yakma. Cehennem’de alev alev yanarlarken, onları öyle göstermek suretiyle, canımı yakma ya Rabbi!” Yemin ederim size, kaç defa aklımdan geçti. Ve derdimi döktüm, Rabbim’e karşı derdimi döktüm..

Evet, olumsuz sıfâta karşı tavır almak, اَلْبُغْضُ فِي اللهِ Allah için buğz etmek ama sıfata buğz etmek. Ve buğzu da bir yönüyle onu, o şeytanî sarmaldan kurtarma istikametinde kullanmak. Hangi argümanları değerlendirerek, hangi güzel şeyleri bir meşhere sergiliyor gibi sergileyerek o işi yapacaksanız, onu yapacaksınız. Ev mi açacaksınız, okul mu açacaksınız, üniversite mi açacaksınız, evinize mi davet edeceksiniz, telefonla hatırını mı soracaksınız, ne yapacaksanız, yapacaksınız. Elli türlü alternatifiniz olacak; sadece a-b-c planı değil, hece harflerini aşacak şekilde; yirmi sekiz tane değil, alternatif yollarınız yöntemleriniz olacak.

“Ne yapmalıyım ki ister kendi ülkemde, isterse bütün âfâk-ı âlemde, enhâ-ı âlemde, nevâhiü’l-hayatta, bu insanları o şeytan sarmalından kurtarayım?!. Acaba ne yapmalıyım?!.” Bu niyetin seni kurtaracaktır. Gerçek kurtarmaya gelince, o Allah’a aittir: إِنَّكَ لاَ تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ “Her arzu ettiğin kişiyi doğru yola iletmek senin elinde değildir.” (Kasas, 28/56) Kime diyor?!. Huzurunda durduğun zaman, içindeki küfür aysbergleri eriyen İnsan’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) diyor. إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ “Her arzu ettiğin kişiyi doğru yola iletmek senin elinde değildir; ancak Allah’tır ki, kimi dilerse onu doğru yola iletir. O, hidayete lâyık ve yatkın olanları çok daha iyi bilir.” (Kasas, 28/56) Sen, o yolda olacaksın ama kalbleri yumuşatmak, onları sırat-ı müstakîme hidayet etmek, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ hakikatiyle serfiraz kılmak sadece Allah’a ait bir şeydir.

  Üç: وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِى الْكُفْرِ بَعْدَ أَنْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ (يَعُودَ) فِي النَّارِ ِ “Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.” Allah (celle celâluhu) hidayet buyurup -hepimizi hakiki hidayet ile serfiraz kılsın- iman nuru ile onu taçlandırdıktan sonra, küfre dönmeyi, Cehennem’e giriyor gibi kerih görmek!.. Hafizanallah, Allah hidayet ettikten sonra, yeniden küfre düşmek ne kötü bir akıbet!.. وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ تَعَالَى كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يَعُودَ فِي النَّارِ Ateşi görmüş, ateşin ne demek olduğunu anlamış, tatmış. Kim bilir, ilme’l-yakînin ötesinde, belki hakka’l-yakîni görmüş. Böyle bir şeyden sonra, ateşin içine dönmeyi nasıl kabul edemiyor, vicdanen kerih görüyor. Aynen öyle, imandan sonra küfre dönmeyi, öyle kerih görüyorsa bir insan, gerçekten imanın tadını tatmış demektir.

Bu üç esas çerçevesinde, Cenâb-ı Hak, imanın tadını tatmış olanlar zümresine bizleri ilhâk buyursun!..

  Sabredin; her gecenin bir nehârı, her kışın da bir baharı vardır!..

Sabırlı ol!.. اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ “Sabır kurtuluşun sırlı anahtarıdır.” Ezecekler, üzecekler.. ayaklarının altına alıp üzerinde gezecekler.. üzerine çizgi çizip çizecekler, vatandaşlıktan çıkararak çizecekler.. mallarının üzerine iz koyacaklar, “Bize kaldı!” diyecekler.. haramı “helal” diye yiyecekler.. sizden aldıkları şeyleri kendi urbaları gibi giyecekler.. edecekler… Bütün bunları göreceksiniz, tiksinti duyacaksınız, ürpereceksiniz. Fakat ye’se düşmeyeceksiniz, inkisar yaşamayacaksınız. “Her gecenin bir nehârı, her kışın da bir baharı vardır!” diyeceksiniz. “Her hazanı bir nevbahar, bir gülizar takip etmiştir!” diyeceksiniz, “Hâristanlar, mevsimi gelince, emin ellerle tımar görünce, gülistana, baharistana, bostana dönecektir!” diyeceksiniz. Ve yürüdüğünüz yolda, doğru bilerek yürüdüğünüz yolda, hep yürüyeceksiniz!..

(Elektronik tabloda) Bakîü’l-ğarkad resmi çıktı; deniyor ki:

“Âbâd ettiniz bizi, siz de olunuz âbâd,

Mü’min sineler, şükranla bunu ediyor yâd;

Şimdilerde birer “yâd-ı cemil”siniz mûtâd,

Şâd olun ey kutsîler, Hak maiyetiyle, şâd.”

Yolunuzu, çizginizi korursanız, Amerika’ya gömülseniz dahi, Türkiye’ye gömülseniz dahi, Bakîü’l-ğarkad’da ashaba komşu olursunuz. Ehl-i keşif öyle müşahede etmiş; başka diyarda vefat eden nice sâlih zatı, Hazreti Hasan efendimizin yanında, Hazreti Osman efendimizin yanında, on bin sahabînin medfun bulunduğu yerde, onların yanında medfun görmüşler. Başka yerde ölmüş fakat ufku o olduğundan dolayı, oraya dâhil edilmiş. Yerin altında mesafe yok, orada mesafe, sıfır; milyonlarca kilometreler, orada birden bire “zero”laşıyor. Allah, inayetini üzerimizden eksik etmesin!..

Dünyada başkalarının sizi “zero”laştırmasına bakmayın. Evet, Allah sol tarafınıza bir rakam koyar, birden bire olursunuz, on. Rahmeti, gazabına sebkat etmiştir. وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Ve rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) buyuruyor. İki rakamı koyar, birden 20 olursunuz. “Ee bu ikiyi buraya koyduğuma göre, ben, sağ tarafa bir tane daha sıfır koyayım!” der, 200 olursunuz. Oraya bir sıfır daha, bu defa 2000 olursunuz. Önünüzde böyle bir yol varken, bir kısım zalimlerin, gaddârların, hattarların, fâsıkların, fâcirlerin, haram-horların, haram-zâdelerin, bohemlerin, müfterilerin, aynı zamanda “itiraf” adı altında iftira edenlerin, müfteri olan mu’teriflerin… deyip ettiklerine aldanmayın!..

Evet. Önemli değil dünyada cefa görme, ezâ görme, belâ görme. أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belânın en şiddetlisi, en çetini, en başa çıkılmazı Peygamberlere, sonra da sırasıyla yakın olan insanlara gelir.” deniyor hadis-i şerifte.

Ali Cuma Hoca efendi hazretleri de ifade buyurdular; Allah uzun ömür ihsan eylesin, Efendimiz’e komşu eylesin. Yakın körlüğü yaşayanlar, “mürted” derken, o, tâ Mısır’da kalktı, müdafaa etti sizi. Arkasından daha başkaları da, niceleri… Belki yarınlarda, öbür günlerde daha öbür günlerde insaflı ehl-i iman, ulemâ-i benâmın yüzlercesi, aynı şeyi söyleyecek: Mü’mine “mürted” diyenin mürted olduğunu.. Ehl-i sünnet ve’l-cemâat çizgisinde yaşamayı hayatının gayesi görmüş, “Amanın!.. Böyle zerre kadar muhalefet edersem, Allah canımı alsın!” diyecek kadar o mevzuda vefalı davranmış insanlara “firâk-ı dâlle!” diyen, Süfyan ordusunun düşük neferlerinin dalaletini… Bunları sorgulayan dünya kadar insaflı ulemâ-i benâm zuhur edecektir. Ve bir de o çirkin lafları edenler, gelecekte tarihin sayfalarında birer kirli satır halinde, tek satırla bahsedilecekler; “Vefasız, gayyâ insanları!” diye, tek satırla bahsedilecekler. Bugün, kendilerini nasıl -böyle- kin ve nefret sarmalı içinde bulmuşlarsa, öbür tarafta da öyle olacak.

Ama her şeye rağmen, bizim duamız: اَللَّهُمَّ إِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ، تُحِبُّ الْعَفْوَ، فَاعْفُ عَنَّا، وَاعْفُ عَنْهُمْ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ Allahım, şüphesiz Sen affetmek şanından olan Afüvv, ikram u ihsan denince akla gelen yegâne Kerim’sin; affetmeyi çok seversin. Bizi affeyle; bize zulmü reva görenleri de affına mazhar olacakları yola sevk et. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, onun güzide aile fertlerine ve Ashâb-ı kiramına salât ü selam ederek bunu Sen’den diliyoruz. Kabul buyur Rabbimiz!..

Bamteli: DEFİNEYE MÂLİK VİRÂNELER VE ÇAĞIN GARABETİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’a kurbetin yolu kendi uzaklığımızı aşmamızdan geçer.

Kudsî hadis olarak rivayet edilen bir mübarek söz:

“Ey insanoğlu! Nefsini bilen Beni bilir. Beni bilen, Beni arar. Beni arayan, mutlaka Beni bulur. Ve Beni bulan, bütün arzularına ve dahasına nâil olur. Nâil olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez!”

Evet, hadis-i kudsî diye rivayet ediliyor; hadîs-i kudsî diye.

Kur’an-ı Kerim’de bu meseleyi te’yid eden hususlar var; mesele pozitif yanıyla ele alınarak veya negatif yanıyla ele alınarak. Ezcümle, نَسُوا اللهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ “Onlar Allah’ı unuttukları için, Allah da öz canlarını kendilerine unutturdu.” (Haşir, 59/19) Onlar, Allah’ı unuttular, göz ardı ettiler; Allah da onlara, unutma mukabelesinde bulundu. Buna “mukabele” denir, belagat ilmine göre; “müşâkele” de diyebilirsiniz. Onlar nasıl O’nu unuttular, O da öyle bir mukabelede bulundu.

O’nu bilme, çok önemlidir. O’nu bilmeme, O’ndan kopma demektir; kendi uzaklığımızı hazırlama demektir. O, bize, şah damarından daha yakındır. Cismaniyetimiz, hayvaniyetimiz, beşerî garîzelerimiz ve hevâ-i nefsimiz açısından uzaklığı biz kendimiz icat ediyoruz. Aşmamız gerekli olan da “kendi uzaklığımız”dır. O, yakındır; o Yakın’a (celle celâluhu) yakın olmanın yolu, kendi uzaklığımızı aşmaktan geçer.

Kendi uzaklığına takılan ne kadar çok insan var!.. Hüsn-ü zanna binaen, namazını kılan/kaçırmayan, orucunu tutan, hacca giden, yalan söylemeyen, iftira etmeyen, zulümde bulunmayan, irtikâpta bulunmayan, ihtilasta bulunmayan şahıslar hakkında “Bunlar, yakınlıklarını koruyan insanlar!” diye düşünmek lazım. Böyle düşünmek, حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ “Hüsn-ü zan sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir.” fehvasınca, mü’minin hüsn-ü zannının gereğidir ve o en güzel bir ibadettir.

Fakat genele bakışta.. umumî ahvâle bakışta.. kuyruklu yalanların kol gezdiğine bakışta.. iftiralara bakışta.. haram-helal demeden irtikâplara, ihtilaslara bakışta.. tagallüplere, tahakkümlere, tasallutlara, temellüklere, milletin malına el koymalara bakışta… Hüsn-ü zannımız bizi onlar hakkında da aynı şekilde güzel düşünmeye zorlarken, vicdanımız da “Yalana evet demeyin!” diye bir davul sesiyle, belki bir mehter sesiyle bizi ikaz ediyor; tenbihte bulunuyor, “Ha, zinhar, sakın, sakın!” diyor. Çünkü münafığa “mü’min” demek, yalancıya ve müfteriye mü’min nazarıyla bakmak, dinî kriterlere, o münciyâta (insanı kurtarıp sahil-i selâmete ulaştıracak amellere) karşı saygısızlık sayılır. Mühlikât ve mûbikât (helâk eden ve felâkete sürükleyen hususlar) avenesine en azından sükûtla mukabelede bulunarak, onların hallerini Allah’a havale etmek -zannediyorum- selametli bir yol olsa gerek.

  Cennet’e ancak Hakk’ın rahmeti ve fazlıyla girilir; bununla beraber, vesilelik açısından kurtuluşumu aranızda sıradan bir fert olmaya bağladığımı Allah biliyor.

Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ “Her kim atom ağırlığı bir hayır yaparsa, onun mükâfatını görür; Allah (celle celâluhu), onun karşılığını verir! Kim de atom ağırlığı kötülük yapmışsa, onun cezasını görür!” (Zilzâl, 99/7-8) Atom ağırlığı, molekül ağırlığı veya elektron ağırlığı. “Zerre” deniyor; en küçük parça; “cüz-i lâ yetecezzâ” sözüyle ifade ederlerdi; “artık parçalanmayan şey” olunca, biraz elektron gibi. Onun da altında bir şey var, iyonlar ve eter, bizim dilimize felsefe yoluyla “esir” olarak geçen şey. Evet, hâlâ mevcudiyeti münakaşa mevzuu. O kadarcık şey bile olsa, Allah, iyiliğin mükâfatını, kötülüğün de cezasını verir. Ceza vermemesi, rahmetinin vüs’atine emanet, fazlına emanet.

“Fazl” kelimesinde vüs’at kullanılmamış; fakat Efendimiz “fazl” kelimesini kullanmış; kendisinin dahi Allah’ın lütfuyla, fazlıyla Cennet’e gireceğini belirtmiştir. Evet, kendi Cennet’e girişini bile, o “fazl”a bağlamıştır:  وَلاَ أَنَا، إِلاَّ أَنْ يَتَغَمَّدَنِيَ اللهُ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍ“Ben bile, amelimle cennete giremem! Ancak, Allah’tan bir rahmet ve fazl ile sarıp sarmalanırsam ancak onunla girebilirim!” buyurmuştur.

Demek ki, ekstradan bir bakış, bir teveccüh, bir iltifat. Zât-ı Ulûhiyet’in insanlara bu şekildeki teveccühlerini beşer arasındaki muameleler ile ifade etmek, onu daraltmak sayılır. Fakat bir misal teşkil etmesi açısından “ulûfe-i şâhâne” diyebilirsiniz. Padişahların cömertliklerini sergiledikleri yerde, layık olan olmayan herkes toplanır oraya. Sizlere “atayâ-i şâhanede bulunulduğu gibi, benim gibi kıtmirlere de “Madem bunlarla beraber gelmişsin, al, sen de al!” falan denilir.

Evet, kendi hakkımda hep böyle düşündüm. Cenâb-ı Hakk’ın fazlı, lütfu, keremi ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm’ın şefaatiyle, Cennet’e girme meselesi mukadder olur inşaallah. Fakat onu çok defa sizin içinizde âhâd-i nâstan bir fert olmaya bağladığımı, Allah da biliyor, kirâmen kâtibin de biliyor, mütelakkiyân da biliyor, Cibrîl de biliyor, (salat u selâmlarımda ismen anıyorum) İsrafil de biliyor, Mikâil de biliyor, Azrail de biliyor, hamele-i arş da biliyor. Bilenlerin bütün bildiklerini bilen, “Âlim”, “Alîm”, “Allâm” diye üç kiple bildiğini bildiren Hazreti Allamü’l-guyûb (celle celâluhu) da biliyor.

  “Harabât ehline hor bakmayın; defineye mâlik virâneler var!..”

Nice derbeder gibi görünen kimseler vardır ki, onların içleri define doludur. Bu hakikati İbrahim Hakkı Hazretleri bir şiirinde şöyle ifade eder: “Harabât ehline hor bakma Şâkir / Defineye mâlik viraneler var!..” Bu da bizdeki hüsn-ü zannın blokajlarından birisi sayılır. Falanı derbeder, perişan, yıkık-dökük, sürüm sürüm görünce, hemen onun hakkında olumsuz bir hükme varma!..

“Hakkı, gel, sırrını eyleme zâhir,

Olayım der isen, bu yolda mâhir,

Harabât ehline hor bakma Şâkir, (büyük oğlu)

Defineye mâlik virâneler var!..”

Hazreti Hızır ile Hazreti Musa kıssasında da defineye mâlik bir viraneden bahsedilir. Antakya’da olduğu söylenir, Allahu a’lem. Hızır ile Musa (aleyhimesselam) sergüzeştisi içinde, vak’ayı noktalayan husus, mâil-i inhidam olan bir duvarın düzeltilmesi. O mâil-i inhidam duvarın altında babaları tarafından saklanmış hazine var.

“Harabât ehline hor bakma Şâkir / Defineye mâlik virâneler var!..”

Derbeder, perişan, mukassî gördüğünüz nice kimseler vardır ki, hiç belli değil, bakarsınız bin velinin kalbî ve ruhî hayatını, sırrî hayatını, hafâ-ahfâya ait ufkunu, vicdanının enginliğinde taşıyor. Rasat ediyor edilmezleri; görüyor görülmezleri; duyuyor duyulmazları; biliyor ufkumuzun idrakinden âciz olduğu şeyleri…

Evet, biz, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Ey bütün mahlûkat tarafından bilinen Rabbimiz, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık!..” diyeduralım.. مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey ibadete layık yegâne Ma’bud, Sana hakkıyla ibadet edemedik!..” diyeduralım.. مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Mabud-u Mutlak, Sana hakkıyla hamd edemedik.” diyeduralım.. مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ “Ey her dilde meşkûr olan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik!..” diyeduralım.. مَا سَبَّحْنَاكَ حَقَّ تَسْبِيحِكَ يَا سُبْحَانُ “Ey yerde ve gökte her varlık tarafından adı anılan ve tesbih edilen Rabbimiz, şanına lâyık zikr u tesbihi yapamadık!” diyeduralım.. مَا قَدَرْنَاكَ حَقَّ قَدْرِكَ يَا اَللهُ الْحَيُّ الْقَيُّومُ، يَا اَللهُ اْلأَحَدُ الصَّمَدُ، يَا اَللهُ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ “Ey Hayy, Kayyûm, Ehad, Samed, Rahman, Rahim Allah’ımız, zâtını, esma ve sıfatını, nimet ve lütuflarını hakkıyla takdir edemedik!..” diyeduralım. (Antrparantez; Zâtî ismini, izafeten çok defa bu kelimelerle yeniden isimlendirdiğinden dolayı, onları betahsis zikrettim, zikrediyorum.) “Biz O’nu (celle celaluhu) hakkıyla takdir edemedik!..” diyeduralım… Çokları -bir yönüyle- o takdirin, o tahmîdin, o teşekkürün, o irfanın çağlayanları içinde sonsuza doğru bir yelken açmışlar ki, deryaya varacakları mukadder, tebahhur edecekleri (yani “fenâfillah-bekâbillah” olacakları) mukadder, rahmete dönüşmeleri mukadder, başımızdan aşağıya rahmet gibi sağanak sağanak boşalacakları mukadder. Bazıları da öyle…

  Mahlukâta kulluktan sıyrılmanın yolu, Allah Teâlâ’ya kul ve Hazreti Rasûl-i zîşân’a bende olmaktan geçer.

Ve bunların başında, Abdulkerim el-Cîlî (v. 805 H.) deyişiyle, “mutlak insân-ı kâmil” olan, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm var. Sonra enbiyâ-ı izam içindeki diğer “ulu’l-azim” peygamberler: Hazreti Nuh’lar, Hazreti İbrahim’ler, Hazreti Musâ’lar, Hazreti Îsâ’lar.. ve bütün peygamberler. Allah bizi, onlara bağışlasın, onlara kapıkulu eylemekle taçlandırsın. Desinler ki, “Bunlar, bizim kapımızın halâyıkı!” Varsın bazıları çevrelerinde şeytanlardan, şeytanın avenesinden mele’ler (yani, mâbeyn-i hümâyün tasmalıları) oluştursunlar ve onlara dediklerini yaptırsınlar.. onların dediklerini de yapadursunlar…

Evet, biz, Allah kapısında, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm’ın âzâd kabul etmez, boynu tasmalı köleleriyiz. Ve böyle bir kulluğu, böyle bir bende olmayı, dünyada sultanlığa çoktan tercih eden insanlardanız. Bu ses, bu soluk, bu kelimeler, kalbin sesi değilse, zerreden hesabın sorulduğu o gün, bunların hesabı da sorulur, Kıtmir’e de sorulur.

Tercihimizi çoktan yapmışız; kimin kapısının halâyıkı, kulu, ayağı prangalı boynu tasmalı köleleri olduğumuzu çoktan ilan/ifade etmişiz, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ hakikatiyle, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ tekmil cümlesiyle. O, onsuz olmaz; biri, diğerinin lâzımı. Allah’a öyle bir dellâl lazım. Dolayısıyla, أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı, benim nurumdur.” Hiçbir şeyi yaratmadan evvel, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurunu yaratmış. Kendini (celle celâluhu) hakkıyla îlân edecek; ef’âliyle, âsârıyla, esmâsıyla, sıfatıyla îlân edecek birisini belirlemiş ve varlığı öyle yaratmış. Yoksa o güzellikler ve O’na ait hususiyetler bilinmedikten sonra, esasen, o varlık hakkında çokları bigâne kalırlardı. Ama O (sallallâhu aleyhi ve sellem) evsâfıyla, esmâsıyla, ef’âliyle, âsârıyla, O’nu (celle celâluhu) bize talim etmek suretiyle, verilmesi gerekli olan derslerin akademiler üstü, en üstününü bize talim buyurdu. Herkes, vicdanının enginliğine göre, alacağı şeyi aldı, ona göre tanıdı, ona göre bende oldu.

Başkalarına kul olmaktan sıyrılmanın yolu, Allah’a kul ve Hazreti Rasûl-i Zîşân’a bende olmaktan geçer. Kendini O’nun kapısında boynu tasmalı halâyıktan bir halayık görmeyen, Allah kapısının âzâd kabul etmez kölesi olarak görmeyen bir insan, elli bin türlü şeye kul olur. “Servet”e kul olur.. “alkış”a kul olur.. “intikam”a kul olur.. “hırs”a kul olur.. “hased”e kul olur.. “hemz”e kul olur.. “lemz”e kul olur.. “ta’yir”e kul olur.. “ta’yib”e kul olur.. “tahkir”e kul olur.. “tenkîl”e kul olur.. “ibâde”ye kul olur… Kul olur. Saymakla bitmez, o kadar çok şeyin kuludur ki o zavallı! O kadar şeyler karşısında bel kırar, boyun büker, asâ gibi iki büklüm olur ki, hiç sorma!..

Mekkeli müşriklerin 360 küsur putu vardı, senenin günlerine göre. Bunun o kadar putu vardır ki!.. 360 değil, 3600 küsur putu vardır. Dünyaya ait câzibedâr güzellikler, mâlâyâniyâta ait şeyler, bohemliğe ait şeyler, şehevânî duygulara bağlılık gibi şeyler, beşerî garîzeye bağlılık gibi şeyler, haram-helal bilmeme gibi şeyler, saltanat sürme duygusu gibi şeyler… O kadar çok şeyin arkasından koşturur durur ki, -hafizanallah- saymakla bitmez putları. Öyle bir putperesttir ki bu, onu Ebu Cehil görseydi, Utbe görseydi, Şeybe görseydi, İbn Ebi Muayt görseydi, “Biz bile bu kadar ahmaklığa kendimizi salmadık!” derlerdi. Öyle bir gaflet, öyle bir dalalet, öyle bir putperestlik!.. Öyle çok ilah çağlayanına kendisini salmış ki zavallı, Cehennem deryasına varacağı âna kadar da aklı başına gelecek gibi görünmüyor.

  Bir garabet, bir garabet, bir garabet!..

Kur’an buyuruyor: مَا جَعَلَ اللهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ “Allah, hiçbir adamın içinde iki kalb yaratmamıştır.” (Ahzab, 33/4) Fakat “insan”lar da vardı Cahiliye döneminde, çağımızın Tiranları, Firavunları gibi, “Hem dünya hem âkibet/ahiret, ikisini beraber götürüyorum!” derlerdi. Gafiller; gözü olduğu halde görmeyen körler, kulağı olduğu halde mesmûâtı duymayan sağırlar, kalbi var gibi göründüğü halde ondan habersiz yaşayan nâdânlar; sohbet-i nâdân ile telezzüz eden nâdanlar.

“Nâdânlar eder sohbet-i nâdanla telezzüz,

Divânelerin hemdemi divâne gerektir.”

***

Zâlimler eder sohbet-i zulüm ile telezzüz,

Zâlimlerin hemdemi zâlim gerektir.

***

Hâinler eder sohbet-i hâinle telezzüz,

Hâinlerin hemdemi hâin gerektir.

Çağa baktığınız zaman, onu mahrutî bir bakışla temaşa ettiğiniz zaman, İslam dünyasında, o kocaman, o geniş resimde, dikkatinizi çekecek şeyler bunlardır.

Ve işin hiçbir devirde olmayan, mutlaka garabetle karşılayacağınız yanına gelince, o da şudur: Bir dönemde o mezâlimi, Allah kabul etmez, Peygamber kabul etmez, dini din olarak kabul etmez, dinin kurallarına karşı saygısız davranır kimseler, din adına edepsizler yapıyorlardı. Dini kabul etmeyenler yapıyorlardı. Günümüzdeki bu mezâlimi, bu mesâvîyi, bu mûbikâtı, bu mühlikâtı ise, Müslüman görünen insanlar yapıyorlar. Ayağa kadar düşen ve size kadar gelen mülahazalara bakın. İsterseniz, mevcut manzarayı tecrid mülahazasıyla ehline resmettirin. Tecrid mülahazasında en iyi resim çizenin Picasso olduğundan bahsedilir. İslam’daki sanat da tecrid (soyut) mülahazaya dayalıdır. Evet, bu tabloyu bir sanatkâra resmettirmek istediğiniz zaman, karşınıza çok korkunç şeyler çıkar; yılanlar çıkar, sırtlanlar çıkar, goriller çıkar, hınzırlar çıkar, maymunlar çıkar. Çünkü insanı değerlendirecekseniz, tecrid mülahazasıyla resmedecekseniz; karakteri, ahlakı, tavırları, davranışları, düşünceleri, dün başka bugün başka yalanları, iftiraları, karalamaları, yapılmış ümranları yıkmaları, dalgalanan ruh-u revân-ı Muhammedî’yi, Seyyidinâ Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek bir şehbal gibi dalgalanan bayrağını aşağıya indirmeleri… Meseleyi bu mülahazalara bağlı resmettiğiniz zaman, karşınıza çıkacak olan, insan değil, başka türlü mahlûklardır.

Bu, işin en garip yanıdır. Çok garip. Ebu Cehil’de, Utbe’de, Şeybe’de, İbn Ebî Muayt’da görünmeyen bir garabet.. Stalin’de görünmeyen bir garabet.. Lenin’de görünmeyen bir garabet.. Troçki’de görünmeyen bir garabet.. Bir garabet, bir garabet, bir garabet… Bundan daha garibi de, bu garabetleri görmeden, bu resmi okumadan, bu beyinsizlerin arkasından sürüklenip giden insanların garip durumu; onların da onların arkasından şuursuzca sürüklenip gitmeleri. Tarihte bunun da eşi görülmemiştir.

  “Sabır, kendisinden daha acısına sabredeceğimi bileceği âna kadar dişimi sıkıp sabredeceğim!..”

Bütün bunlara karşı size düşen, اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ “Sabır kurtuluşun sırlı anahtarıdır.” hakikatine binâen, her şeyi görüp bilip mızraklandığınız halde, süngülendiğiniz halde, dişinizi sıkıp aktif sabır içinde, aktif sabrı ferecin sırlı bir anahtarı bilerek sabretmektir. Hazreti Ali’ye dayandırılan bir sözde ifade edildiği gibi: سَأَصْبِرُ حَتَّى يَعْلَمَ الصَّبْرُ أَنِّي صَبَرْتُ عَلَى شَيْءٍ أَمَرَّ مِنَ الصَّبْرِ “Sabrın sabırdan daha ötesine/acısına sabredeceğimi bileceği âna kadar dişimi sıkıp sabredeceğim.”

Öyle bir sabredeceğim ki, sabır, kulak kesilip dahasına sabredeceğimi anlayacak!.. Kolumu koparmışlar, Hallâc gibi.. ayağımı kesmişler.. veya Mus’ab b. Umeyr gibi, bir kol gitmiş, öbür kol da gitmiş, bir bacak da gitmiş. Boynunun gittiğini bilmiyorum fakat inandığım bir hocaefendiden dinlemiştim; bunu, Siyer’de görmedim: Boynuna kılıç inerken, hicap duyarak, ağlayarak başını yere koymuş, “Hâlâ bir boynum varken, O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) koruyamadım; O’na kalkan olamadım!” demiş. Böyle bir muamelede bulunsalar… “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de cana safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” Değil mi ki Sen teveccühte bulunurken, Kendine imrendiriyorsun, Kendini sevdiriyorsun! Değil mi ki Sen, tedip ederken, bizi günahlarımızdan arındırıyor, huzuruna pîr u pâk olarak almak istiyorsun. Bizim için o da hoş, o da hoş!..

Ashâb-ı Uhdûd gibi eziyet etseler, cenderelere koysalar, günün tankları altında, paletleri altında ezseler… Yol, Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolu ise; ferman, Allah’ın fermanı ise; yürünen yol, Ehl-i sünnet ve’l-cemaat’in yolu, “Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali”lerin (radıyallahu anhüm elfe merrâtin) yürüdüğü şehrâh ise… Şehrâh, çok şeritli, yürümeye çok müsait, trafik olmayacak şekilde yürümeye müsait hazırlanmış bir ana cadde. Yol o ise ve o yolda yürüme adına yöntem de onlara ait ise, bence ne olursa olsun, hepsi hafif gelir. Şu halde, gelin, etmeyin, câhil ile ülfet!..

Tâ 17-18 yaşındayken, bir dava vekilinden duymuştum; Tokat’ın Artova’sında dinlemiştim; hafızamda kalmış:

“Câhil ile etme ülfet, aklının miktarı yok,

Sırtı çullu, kendi merkep, boynunun yuları yok!..”

Belki bu tabiri kullanmam doğru değildi, size karşı saygısızlıktı; gönlünüzü rencide etmiş olabilir. Neyse…

  “Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tevbe ediniz ki felaha eresiniz!..”

“Tevbe ya Rabbî, hata râhına gittiklerime,

Bilerek ettiklerime, bilmeyerek ettiklerime!”

Doğru sanarak yanlış yollara gittiklerime, tevbe yâ Rabbî!.. Hepsine tevbe yâ Rabbi.. Hepsine tevbe yâ Rabbi!..

Allah Teâlâ, bizi yaratırken, tevbeyi de arınma adına bir kurna olarak lütfetmiş: وَتُوبُوا إِلَى اللهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tevbe ediniz ki felaha eresiniz!” (Nûr, 24/31) buyurmuş. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا “Ey iman edenler! Samimî ve kesin bir dönüşle Allah’a tevbe ediniz!” (Tahrîm, 66/8) beyanıyla da “tevbe-i nasûh”u vurgulamış: Bir daha günaha dönmeme azmi, cehdi ve kastıyla, O’na teveccüh-ü tâmm ile yönelin!.. “Tevbeler tevbesi geyik avına!” deyin ve bir daha da yanlış yollara girmemeye kararlı davranın!.. Allah öyle eylesin!

M. Akif diyor ki;

“Sus ey divane! Durmaz kâinatın seyr-i mu’tadı.

Ne sandın? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryadı?

Bugün sen kendi kendinden ümit et ancak imdadı;

Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bidadı.

Cihan kanun-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!

Ne yaptın? “Leyse li’l-insani illa mâ se’a” vardı!..”

Evet, “İnsana sa’yinden başka ne vardır ki!” Necm Sûresi’nde buyuruluyor: وَأَنْ لَيْسَ لِلإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى * وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى * ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ اْلأَوْفَى “İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez. Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır. Emeğinin karşılığı kendisine tam tamına ödenecektir.” (Necm, 53/39-41)

Cenâb-ı Hak, hayırlı işlere muvaffak kılsın ve o hayırlı işlerin karşılığında öbür tarafta sizleri, (Fakir’i de size bağışlayarak) bizleri mükafatlandırsın!.. Vesselam.

BAMTELİ: EZİYETLER, HÜZÜN VE İLAHÎ EMİRLER

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Kur’an-ı Kerim’de insî ve cinnî şeytanlara dikkat çekiliyor ve şeytanların kendi dostlarını fitledikleri ifade ediliyor.

Şeytan, günümüzde, gemi azıya almış. Çünkü insî şeytanlardan ordular teşkil etmiş. Kullandığı argümanlar da İslamî argümanlar. Formalara bakınca, İslamî forma fakat oynadığı oyun, insanları şirazeden çıkarma istikametinde. Sanki “Siyasî İslam!” deyince, her şey tamam oluyor; ondan sonra başka yerde birileriyle -bağışlayın- bohemce bir hayatınız olabilir: Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir! Öyleyse, irtikâpta bulunabilirsiniz.” Doğru, Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir; kurban olayım o Gafûr’a, o Rahîm’e!.. Fakat, heyhat, bu hakikat nerelerde, nasıl suiistimal ediliyor?!.

Hazreti Pîr de bu tehlikeye işaret ediyor; şeytanın önemli oyunlarından bir tanesi; size öyle fısıldar: “Allah Raûf’tur, Rahîm’dir.. Latîf’tir, Kerîm’dir, Rahmân’dır, Azîz’dir, Mu’iz’dir, Râfi’dir… Dolayısıyla endişe etmeyin günah işleseniz de!” der. Fakat günah uyuşturucu gibidir; insan bir kere o istikamette yola çıktı mı, açıldı mı, ilk adımı attı mı, o sonra atılacak adımların bir yönüyle dürtükleyici, zorlayıcı referansıdır. Neylersiniz ki, “Yahu yapılıyor böyle! İşte Allah Tevvâb’dır; tevbeleri kabul eden Zât-ı Akdes-i Ecell u A’lâ’dır. Niye bu kadar endişe duyuyorsunuz?!.” derler. Hatta bir de size sitem ederler: “Ne diye günah işleyen insana karşı böyle olumsuz şeyler söylüyorsunuz? Allah Tevvâb değil mi? Niye ümidini kırıyorsunuz? Neden onu ye’se atıyorsunuz!..” Bu da şeytanın kullandığı ayrı bir argümandır.

En tehlikeli şeytan, Hazreti Âdeme zelle yaşatan şeytan değildir, insan suretindeki şeytanlardır. Onlardan daha tehlikelisi de “Ben Müslümanım!” diyen fakat şeytanî yolda adım adım onu takip eden kimselerdir. Onun için “Şeyâtîne’l-insi ve’l-cinn” (En’âm, 6/112) denmiş, “insî ve cinnî şeytanlar.” O, cinnî.. “Mâricü’n-nâr”dan (Rahman, 55/15), “ateşin özü”nden yaratılmış. Dolayısıyla da herhalde “Ateş umurumda değil benim!” diyor. Amma oraya gittiğin zaman görürsün, seni kerata.. umurunda mı değil mi, anlarsın o zaman onu. Fakat arkasından sürüklenen sürüler, onlara ne demeli? Ne demeli?!.

Asrı, Müslümanlık hesabına, şeytanın avenesi böyle kirletti. Bütün İslam dünyasında aynı kirliliğe şahit olmak mümkündür. Aynı sürçmelerin, -hayır estağfirullah, sürçme değil tepetaklak gitmelerin- her yerde olduğuna şahit olabilirsiniz. Belki başka şeyler değil de, -zannediyorum- Müslümanlığın yeniden gelip hayata hayat olması mevzuunda, bu türlü şeyleri görme, sizi inkisara uğratır, ümidinizi kırar. Öyle bir ümit inkisarı yaşadığından dolayı Akif:

“Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile,

Âlemi aldatmaksa maksat, aldanan yok, nâfile,

Kaç hakiki Müslüman gördüm, hep makberdedir,

Müslümanlık bilmiyorum amma galiba göklerdedir.”

diyor. Allah, inayetini bizlerle beraber eylesin. İnsî cinnî şeytanların şerlerinden muhafaza buyursun; bizi Müslüman görünüp de şeytanın rolünü/senaryolarını oynayan kimselerden yapmasın.

Senaryo, bir yönüyle Kur’an dayanaklı, Sünnet dayanaklı, öyle gösteriliyor; “Allah!” deniyor, “Peygamber!” deniyor Ama -bağışlayın, lütfen bağışlayın- her türlü “halt” yeniyor.

  Ahirete Dair En Büyük Arzularımdan Biri

Yanlış dediğimiz, ettiğimiz, söylediğimiz şeylerden dolayı, Sana sığınırım Allah’ım. Denen her şey Sana doğru bir adım attırmalı. Her şey birkaç santim daha ileride Sen’i sevdirmeli!

Evet, diyeceğimiz şeylerle O’nu sevdirmeliyiz ki, O da bizi sevsin. حَبِّبُوا اللهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهُSevdirin Allah’ı kullarına ki, sevsin Allah da sizi!” Siz sevince, sizi serfiraz kılar. Dünyanız da ma’mûr olur, ukbânız da ma’mûr olur. Hiç farkına varmadan, sürpriz aşamalarla birdenbire kendinizi Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında, O’na uymuş muktedîlerden biri gibi görürsünüz. Allah, orada bizi O’nunla haşr u neşr eylesin. Liyakat var mı, yok mu?!. Kıtmir’in en büyük arzularından bir tanesi: Oraya gittiğim zaman, hani cennetin hurisi, gilmanı benim çok umurumda değil. O’nun mübarek ayaklarına kapanıp doyasıya onları yalamak.. O’nun ayaklarına kapanıp doyasıya onları yalamak… İçimin sesi olduğu kanaatindeyim! İster inanın, ister inanmayın! Başka sevdam da olmadı; olsaydı zaten siz onun emarelerini de görürdünüz..

Sevdam o oldu. Amma, önde öyle insanlar var ki, benim o sevdama bakınca, onu deryada damla gibi görüyorum. O mevzuda o deryaları sinelerinde taşıyan insanlara Allah bizi bağışlasın.. Ebu Bekr u Ömer u Osman u Ali’lere bizi bağışlasın.. Şâh-ı Geylâni’lere, Şeyhü’l-Harrânî’lere, Ebü’l-Hasan el-Harakânî’lere, Marufü’l-Kerhî’lere, Menbicî’lere, Nakşibendî’lere, Hazreti Pîr-i Mugân Şem’-i Tâbân Ziyâ-i Himmet Bediüzzaman’lara, hâs talebeleri Tâhir Mutlu’lara, Hasan Feyzî’lere, Hafız Ali’lere, Albay Hulusî beylere, Zübeyir Gündüzalp’lere.. arslanlara… Allah bizi onlara bağışlasın!..

  SORU: Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, mahiyet ve şahsiyeti itibariyle fevkalade duyarlıydı; hem menfi hem müspet hadiseleri çok derinden duyuyordu. Ayrıca, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) izzet, sabır ve hilm gibi sıfatları en mükemmel şekilde temsil ediyordu. Bu iki hususa rağmen, Cenâb-ı Hak, O’na, “Onların lafları seni üzmesin.” (Yûnus, 10/65); “Onların söylediklerine karşı sabret, onlardan güzel bir tavırla uzak dur!” (Müzzemmil, 73/10); “Sen af ve müsamaha yolunu tut, iyiliği emret, cahillere aldırış etme!” (A’râf, 7/199) buyuruyor. Bu emirler Efendimiz’e ne ifade ediyordu, bugün de bize neler ifade etmeli?

  CEVAP: Estağfirullah… Meseleyi -min gayri haddin- dar idrak, iz’an ve kavrayışımla ifade edecek olursak:

Birinci husus: Yüksek bir donanıma sahip Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem).. Türkçemize geçmiş ve Türkçeleşmiş bir kelime var, “onur” dediğimiz şey. O, büyük insanlarda ziyadesiyle mevcuttur. Onlarda o izzet, o itibar, o şeref, o onur duygusunun içtenleştirilmesi söz konusudur. Yani bir sinek bile gözlerinin önünde terbiyesizce uçsa, ondan bile rencide olurlar. Evvelâ o tabiat zarafeti, o tabiat inceliği, o “melekleşme” göz önünde bulundurulmalı. Ne gibi? Hazreti Cebrail’e kalkıp deseler ki “Sen biriyle bohemlikte bulunmuşsun!” Estağfirullah… Nefyederken bile söylemekten hicap duyuyorum. Ona ne kadar dokunur bu mesele. لاَ يَعْصُونَ اللهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ “(Melekler) asla Allah’a isyan etmezler ve kendilerine verilen bütün emirleri tam yerine getirirler.” (Tahrim, 66/6) Allah’ın emrettiği şeyi, kılı kırk yararcasına yaşarlar; yasakladığı şeylerden de fersah fersah uzak dururlar.

İşte öyle birine öyle bir gayyayı gösteriyorsun, öyle bir gayyayı diyorsun ki, şimdi onun o mevzuda duyacağı rahatsızlığı biraz kendi donanımıyla, meseleleri içtenleştirmesiyle, Allah karşısındaki konumuyla değerlendirmelisin. Bir hükümdara “Sen birinden şöyle bir şey çalmışsın!” demek.. düşünün bunu… Bu, sıradan, sokaktaki insana, bir haramiye, bir hırsıza demek gibi değildir. Ona ne kadar batar. Bakmayın bugün hırsızlık, irtikâp karşısında utanmayanlara!.. Bütün bütün hayâ hissinden mahrum kimseler olabilir ama mesele öyle değil. “Senin urban, numarası-drobu itibariyle sana uymadı!” demek bile, öyle bir sultanı, öyle bir rencide eder ki!.. Evvela bu zaviyeden, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüksek donanımı itibariyle onların dedikleri şeyler karşısında çok rencide oluyordu.

  Allah Rasûlü, sadece şahsı ve onuru adına değil, insanların âkibeti hesabına da hüzün duyuyordu.

İkincisi: Onların dedikleri şeyler, sadece O’nun nübüvvetiyle, peygamberliğini ilanıyla ve mesajıyla alakalı değildi. Allah’ı tanıtmasıyla da alakalı.. bu dünyanın fani olduğunu ifade etmesiyle de alakalı.. ve bekânın öbür âlemde olduğunu anlatmasıyla da alakalıydı… Bunlar ise, onu öyle üzüyordu ki!.. Neden? Çünkü akıbete bakarak meseleyi değerlendiriyordu.

Hani her zaman âcizane arz ettiğim gibi: Mirac’a çıkıyor, orada o baş döndürücü, bakış bulandırıcı şeylere şâhit oluyor. Zât-ı Ulûhiyeti gördüğü bile çokları tarafından ifade ediliyor; Kadı Iyaz, Şifâ-ı Şerif’inde ifade ediyor, Aliyyü’l-Kârî yazdığı şerhte ısrarla üzerinde duruyor, Nizâmî Mahzen-i Esrâr’ında “Başlarındaki gözleriyle gördü!” diyor. Bu mevzuda daha değişik insanlar da sayabilirim. Şimdi Bed’ü’l-Emâlî’deki ifadeye bakın:

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî, s.50-54) Hazreti Üstad’ın ifadesiyle de, binlerce sene mesudane yaşanan dünya hayatı Cennet’in bir saatine mukabil gelmediği gibi, Cennet’in de binlerce sene hayatı Cemâlullah’ı rü’yetin bir dakikasına mukabil gelmeyecektir.

Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem) -kurban olayım- görüyor O’nu (celle celâluhu). Bütün kâinatın çehresine serpiştirilen güzellikler ne ise, Mir’ât-ı ruhuna aksediyor. “Mir’ât-ı Muhammed’den, Allah görünür dâim.” Ama gördükten sonra, insanların o türlü ilahi lütuflardan, o türlü mazhariyetlerden mahrum kalmamaları için dönüyor. İşte Abdulkuddüs onu diyor: “Vallahi öyle makamları ihraz etti ki, yemin ediyorum, ben o makamları ihraz etseydim, geriye dönmezdim!” O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) büyüklüğü… Neden? Elinden tutup herkesi oraya götürmek için…

Şimdi düşünün, insanlar, başlarını almış gidiyorlar. Bir sele kendilerini kaptırmış gidiyorlar ki, şâirin ifadesiyle, “isyan deryasına yelken açmışlar, kenara çıkmaya koymuyor onları!..” Bunu görünce O (sallallâhu aleyhi ve sellem), mahzun olur mu olmaz mı, tasalanır mı tasalanmaz mı?!. Bu zaviyeden de sadece şahsı ve onuru adına değil, “insanların âkibeti” adına da hüzün duyuyordu

  Onlar ne derlerse desinler, bütün izzet, üstünlük ve şeref Allah’ındır.

Bir de göz göre göre O’nun çok iyi bildiği, marifetini çok iyi içtenleştirdiği, karşısında el-pençe divan dururken bayılacak hale geldiği Zât-ı Ulûhiyet’e karşı, öyle hakaretler ediliyor ki!.. Hâşâ ve kellâ, onun yerine Lât’lar, Menât’lar, Uzzâ’lar, İsâf’lar, Nâile’ler konuyor. O Mahbub-u Mutlak, O Memduh-u Mutlak, O Sübhân-ı Mutlak, O Allah-ı Mutlak. O’na (celle celâluhu) yapılan bu hakaretler karşısında, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) üzülmeyecek de kim üzülecek?!.

O açıdan, dar dairede sadece böyle “gelip kulağına çalan şeyler, olumsuz ve negatif sözler karşısında tasalanıyordu, üzüntü duyuyordu” şeklinde anlamak, meseleyi kendi darlığımız çerçevesinde ele almak olur. O’nu, Muhammedî Ruh, Muhammedî ufuk (sallallâhu aleyhi ve sellem) açısından ele almak lazım. Bunların hepsine birden bakarak ve daha başka hususlara da ihtimal vererek وَلاَ يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ beyanını okumak lazım. “İşte onların bu mevzulardaki -onlara ait olması itibariyle, sizin huzurunuzda söylemem, sizi rahatsız etmesin- dırdırları, güft ü gû’ları, seni mahzun etmesin, tasalandırmasın!” (Yûnus, 10/65)

Bakın ona da işaret var, meseleyi siyaka bağladığınız zaman görüyorsunuz: “İzzet, Allah’a aittir.” Varsın onlar, Zât-ı Ulûhiyet’i, -hâşa ve kellâ- dâire-i Ulûhiyet, dâire-i Rububiyet, dâire-i Zât altına çeksinler; kendilerine göre, başka yerlere koysunlar; mekân isnadında bulunsunlar; -hâşâ- “Melekler O’nun kızlarıdır!” desinler, “Putlar, bilmem nesidir!” desinler. Esas “izzet”, Allah’a aittir. Yegâne gâlibiyet, aziz olma ona aittir. Hâşâ ve kellâ, ne “esmâ”sına, ne “sıfat”larına, ne “Zât”ına, ne “şuûnât”ına, ne “itibârât”ına zerre kadar lekenin konmayacağı bir tek Zât vardır, o da Ehad u Samed, Hayy u Kayyûm, Rahmân u Rahîm, Rabbü’l-âlemîn Allah’tır.

Bir de şimdi, bu siyaktaki meseleye bakın: إِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “Şurası bir gerçek ki, bütün izzet, üstünlük ve şeref Allah’ındır. O, Semî’ (her sözü hakkıyla İşiten)dir, Alîm (her şeyi hakkıyla Bilen)dir.” (Yûnus, 10/65) Allah öyle Azîz, bütün izzet O’na ait. Fakat o insanlar, kendi seviyelerinden O’na karşı öyle saygısızca, öyle edepsizce laflar ediyorlar ki, buna Hazreti Ruhu Seyyidi’l-Enâm’ın gönlü dayanamıyor ve tasalanıyor. Onun için Cenâb-ı Hak, tesliye, teselli, ta’dil sadedinde buyuruyor: “Çok üzülme, kendini helak etme bu mevzuda. Allah Azîz’dir; onlar öyle deseler de, demeseler de. Allah, yegâne Azîz’dir, izzet bütünüyle O’na aittir!

  “Onların söylediklerine karşı sabret, onlardan güzel bir tavırla uzak dur!”

Diğer meseleleri de, kısmen bu kategori içinde mütalaa edebilirsiniz: وَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَاهْجُرْهُمْ هَجْرًا جَمِيلًا “Onların söylediklerine karşı sabret, onlardan güzel bir tavırla uzak dur!” (Müzzemmil, 73/10) Diyegeldikleri -yine- güft ü gû’ları karşısında, Sen, sabırlı ol!. “Dedikleri şey üzerine”, o sanki onun üzerine gelmiş gibi… Elinden geldiğince, -böyle- güzellikle onlardan uzak durmaya bak!

Bu meseleyi de umumî olarak ele alabilirsiniz. Hani günümüzde de oluyor: Sizin için şöyle böyle demişler; mesela “terör örgütü” demişler, mesela “paralel” demişler, mesela “haşhaşî” demişler, mesela “sülük” demişler… Şimdi her denen şeyi üzerinize alırsanız, “Ha bunu dedi, acaba ben ne desem?!” derseniz, hatta açıktan açığa yazmasanız, çizmeseniz bile bunlar nöronlarınıza çarpıp orada iz bıraktığı zaman, korteksinize çarpıp veya hafızanıza çarpıp orada kaldığı zaman, sizi rahatsız eder. Elden geldiğince bu türlü şeyleri güzellikle savmaya bakın.

Başka bir ayette ifade buyurulduğu gibi: وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen, kötülüğü en güzel karşılıkla savmaya bak. Bir de görürsün ki, seninle arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet, 41/34) Hasene ve seyyie bir değildir. Hasene, güzelliktir; seyyie de kötülüktür. Birileri, sana karşı kötülük yaptı, sen iyilikle sav onu! Hepsi olmasa bile, çokları bakarsınız, birden bire candan dost haline gelir. Onlar kötülük yapıyorlar diye ille de o şekilde karşılık vermek değil, evvela yapılması gerekli olan şey, iyilikle savmaya bakmak.

  Allah Rasûlü’nün Vicdan Enginliğini İfade Eden Bir Cümle: “Ateş nereye düşerse, beni yakar!”

Evet, o dönemde de maddî manevî ezâ ve cefâ oluyor; balyozlar inip-kalkıyor. Allah Rasûlü, ashabının çektiği şeyleri görüyor. Engin bir vicdanı var. Hani bir söz var, o mülahazayla meseleyi ele alabilirsiniz, biraz O’nun vicdanının enginliğini ifade eden bir ifade: “Ateş, düştüğü yeri yakar. Bu doğru, objektif, herkes için. Fakat bütün âlemi kucaklayan engin bir vicdan için esas olan duygu: Ateş nereye düşerse, beni yakar!” Myanmar’a ateş düşmüş, beni yakar o.. Endonezya’ya ateş düşmüş, beni yakar.. Irak’a ateş düşmüş, beni yakar… Ha “ben!” derken, “kâmil mü’min”i kastediyorum, benimle alakası yok, ben Mü’min’lerin Kıtmir’iyim. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun engin vicdanını, O’nun ruh enginliğini, kucaklayıcığını, re’fetini, şefkatini bu zaviyeden ele alacaksınız, bu zaviyeden alma mecburiyetindesiniz.

Allah, Kendine (celle celâluhu) ait iki ismi, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında da kullanıyor; O’na رَءُوفٌ رَحِيمٌ diyor. Raûf ve Rahîm. Râif değil, Râhim değil; “Raûf” ve “Rahîm” mübalağa kipidir; “çok şefkatlidir, çok içtendir” manalarına gelir. Olumsuz bir şey karşısında cayır cayır yanar O.. ve “çok merhametlidir, herkese kucağı açıktır.” (Tevbe, 9/128) Şimdi böyle bir insanı alın, böyle bir tipi düşünün… Haşa, Frenkçe tabirle “prototip” demek doğru değil. Doğrusu, “insân-ı kâmil”. Cîlî’nin ifadesiyle “insân-ı kâmil”; eksiksiz, kusursuz, mutlak insan dediğiniz zaman, aklınıza gelecek bütün Peygamberlerin hususiyetini câmî, makam-ı cem’in sahibi, hatta cem-u cem’in sahibi Hazreti Ruhu seyyidi’l-enâm.

Şimdi böyle bir fıtratı, böyle bir tabiatı düşünün: Bilal’in göğsüne taşlar konmuş -canım çıksın- ve aynı zamanda sıcak kumda beyni kaynıyor.. Yâsir’i öldürüyorlar orada, Sümeyye’yi, kadını öldürüyorlar… Yani günümüzün canavarları gibi, kadın-erkek demeden herkesi derdest edip içeriye atıyorlar.. insanları çarmıhlara geriyorlar.. boykotlar ilan ediyorlar.. her türlü mahrumiyete maruz bırakıyorlar… Bütün bunları o ince vicdan, o kucaklayıcı vicdan, o raûf ve rahîm görüyor, biliyor. Allah, Kendi ismini vermiş; “Ben Raûf’um, Rahîm’im.. Benim Habibim de Raûf ve Rahîm’dir..لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ “Size kendi aranızdan, (bizzat içinizde doğup büyümüş) bir Rasûl geldi: bırakın azaba düçar ve müstahak olmanızı, bir sıkıntıya bile uğramanız O’nun yüreğine oturur; size çok düşkün olup üzerinizde titrer; mü’minlere karşı son derece şefkatli ve son derece merhametlidir.” (Tevbe, 9/128) “Raûf, Rahîm” diyor, Allah’ın ismi bu.. İşte böyle bir vicdanın başkalarının maruz kaldığı eziyetlerde duyacağı ezâyı, cefâyı siz varın hesap edin!..

  Başlangıcı zehir zemberek, neticesi şeker şerbet bir şey varsa, o da, zalimlerin eliyle çekilen azaplar karşısında dişini sıkıp sabretmektir.

“Onların söylediklerine karşı sabret, onlardan güzel bir tavırla uzak dur!” (Müzzemmil, 73/10) Dedikleri ve ettikleri neler varsa, neler söylüyorlarsa.. Zât-ı Ulûhiyet hakkında, öbür dünya hakkında, nübüvvet hakkında, Kitap hakkında… Kur’an-ı Mucizü’l-beyan’a “şiir” demek, “kehânet mahsulü” demek, “cin, peri ifadesi” demek… O’nun Allah’tan geldiğine kat’iyyen inanan temiz ve engin bir vicdan (sallallâhu aleyhi ve sellem).. Allah ile münasebet içinde olan bir vicdan.. O’na (celle celâluhu) mir’ât-ı mücellâ olan bir vicdan… O’nun bunlardan ne kadar teessür duyduğunu/duyacağını siz hesap edin!.. Allah (celle celâluhu) burada yine O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) diyor ki: وَاصْبِرْ Sabret!..

“Sabir”, esasen çölde, zehirli bir otun adıdır; “sabır” kelimesi de oradan alınmış, fiilleştirilmiştir. Onun için bir sözde deniyor ki: “Sabır, mebdei itibariyle zehir-zemberek bir şeydir; neticesi itibariyle de şeker ve şerbettir.” Başta katlanmak, bir yönüyle bir tohum atmaktır, toprağa tohumu atma gibi bir şeydir ki işte o zehir zemberektir. Zehiri zembereği toprağa atıyorsun, sonra üzerinde raksediyorsun; onun sonucu olarak, مَنْ صَبَرَ ظَفِرَ “Sabreden zafere erer.” sırrı görünüyor; birdenbire güller açıyor, bakıyorsun üzerlerinde şebnemler var ve bakıyorsun yanı başında bülbüller şakıyıp duruyor..

Evet, وَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ “Onların söylediklerine karşı sabret!” (Müzzemmil, 73/10) Fiil, müzari kipiyle gelmiş, süreklilik ifade ediyor; bugün, yarın, yarından sonra da diyecekler, öbür gün de diyecekler; bugünün kefere, fecere ve münafıkları da diyecek, yarınkiler de diyecekler. Tabiat-ı beşeriyeyi doğru okuduğundan dolayı, kendi muasırlarının o mevzudaki güft u gû’ları karşısında rahatsız olduğu gibi, genetik olarak arkadan gelen nesillerde de aynı dırdırı duyuyor ve aynı zamanda o mevzuda da dişini sıkıp sabretmek -kurban olayım!- O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) düşüyor. Bütün bunlar karşısında, bir taraftan, dişini sık, sabret; bir diğer taraftan da “mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesi” ile mukabelede bulunma!.. Elden geldiğince o meselelerin çok içine dalma!.. Bir yönüyle bâtılı tasvir etmek suretiyle, kendi saf zihnini de başkalarının zihinlerini de idlâl etmemeye bak!..

  “Sen afv yolunu tut, örf ile emret ve kendini bilmezlerden yüz çevir!..”

Zaten şu ayet de bu hususlara cevap gibi; خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ “Sen afv yolunu tut, örf ile emret ve kendini bilmezlerden sarf-ı nazar eyle!” (A’râf, 7/199) Sen af yolunu tut, ona sımsıkı sarıl!.. Örfü, marufu, Allah’ın emirlerini de emret, tavsiye et, yaygınlaştır.

“Örf” tabiri iki manada kullanılır: a) Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği şeylerdir ki, bu, ümmetin hâssasıdır: كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ “(Ey Ümmeti Muhammed!) Siz, insanların iyiliğine olarak ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışırsınız.” (Âl-i İmrân, 3/110) b) Bir de “örf”, gelenek ve an’ane demektir. Dinin kalibre edici, süzgeçlerinden süzülmüş olan, sizin âdetlerinizden dinin mahsurlu görmediği ne varsa, ona da aynı zamanda “örf” denir.

“Sen afv yolunu tut.” وَأْمُرْ بِالْعُرْفِÖrf ile emret!” (A’râf, 7/199) Yani, onların da yadırgamayacağı, aklın da maruf bulacağı, aynı zamanda vicdan-ı selim’in “evet!” diyeceği, hiss-i selim’in “evet!” diyeceği şeyleri onlara söyle!.. وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ “Kendini bilmez cahillerden de sarf-ı nazar eyle!..” Burada عَن, bu’d-i mücâvezet içindir, “i’râz et, yüz çevir!” demektir.

Câhillerden, elden geldiğince, sarf-ı nazar edin!.. Çünkü, sürekli onlara döner, onlara bakar, onlara kulak verir, onları dinler, hep bir şeyleri onlarda okumaya çalışırsanız, çok rahatsız edici şeyler gelir çarpar size.. onlardan gelen şimşekler, çarpar. Dolayısıyla da, esas konsantre olmanız gereken meseleye konsantre olamazsınız.. hizmetinizde aksamalara sebebiyet verirsiniz. Onun için Hazret-i Pîr-i Mugân, “Çoktan beri elime gazete almıyorum, başkalarından duydum!” diyor Lahikalar’da. Neden? Çünkü o dönemde de, aynen zift medyası gibi, hep iftiralar, tezvirler savuruyorlar. Onlarla meşgul olunca, Kur’an-ı Kerim’in içine, deryalara derinlemesine dalan bir dalgıç gibi, dalıp da oradan inci-mercan çıkarmak mümkün olmaz. Benim kafam, sokakta ayağa düşmüş laflarla meşgul olduğu takdirde, ben konsantre olmam gereken hususlara yoğunlaşamam; im’ân-ı nazarda bulunmam gerekli olan şeyler -bir yönüyle- tâlî derecede kalır. Oysa iki elimiz var, dört elimiz dahi olsa, esas, sarılıp ikame etmeye çalıştığımız dâvâya yetmez! Diyor ya: “İki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok!” Önemli ölçüler bunlar.

Bu açıdan da, “Falan şöyle demiş! Filan böyle demiş!” Bütün bunlar güft ü gû’dan ibarettir. (Daha “dırdır”ı tekrar etmem, sizi rahatsız eder; “güft ü gû” da Farsça; o da aynı manaya geliyor, Türkçemize geçmiş; “güft ü gû”, “dedikodu”.) Böyle dedikodularla iştigal ederseniz, zihin dünyanız, düşünce dünyanız, tefekkür dünyanız, bunlarla işgale uğrar; dolayısıyla yapmanız gerekli olan şeylerde değil de sermayeyi orada kullanmış olursunuz. Bir-iki insan, elden geldiğince tashih adına, tavzih adına, tekzip adına, tazminat adına, o türlü densizce lafları, güft ü gû’yu takibe vazifelendirilebilir; onlar takip ederler tâ umumun hakkı yenmesin.. kuzu-koyun kurda kaptırılmasın.. ve bu arada “ezhân-ı nezîhe” de onların telvisâtıyla kirlenmesin. Bu maksatlarla bir-iki insan meşgul olabilir. Aksi halde, herkes televizyonda, İnternet’te, şimdi telefonlarda, o türlü levsiyâta dalarsa, zannediyorum, nezîhata dalmaya fırsat kalmaz.. nezîhâtın hakkı, nazîfâtın hakkı çiğnenmiş olur.

Ona meydan vermemek için, وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَCahilin cehlinden i’râz et!” (A’râf, 7/199) deniyor. Evet, anonim bir söz vardır; çok eskiden, tâ on sekiz yaşımdayken, bir daktilocudan duymuştum. Eskiden avukatların yerinde onlar dilekçe filan yazarlardı. Bir süre Artova’da kalmıştım, orada böyle bir dava vekili vardı, görüşüyordum, ondan kulağımda kalmış; o levhalara da yazdım onu, kendi elimle: “Câhil ile etme ülfet, aklının miktarı yok / Sırtı çullu, kendi merkep, boynunun yuları yok!” Sâdi-i Şirâzî de Gülistan’ında der ki: “Sohbet-i bâ nâdan, alâmet-i nâdânist.” Yani; câhillerle sohbet etmek, câhillik alametidir. Yine Türk şiirimiz içinde vardır: “Nâdan ile sohbet, zordur, bilene / Zira nâdan, söyler ne gelirse diline!” Câhillerinin laflarının durumu bu ise, bunlarla meşgul olmak, füzûliyatla iştigal sayılır.

  Bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar, bir süre daha batakçılarla düşüp kalksınlar!..

Son bir husus da şudur: Kur’an-ı Kerim buyuruyor ki: ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ “Sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar!..” (En’âm, 6/91) Münkirler, o türlü faydasız iş ve sözlere dalıyorlar; Zât-ı Ulûhiyet (celle celâluhu) için şunu diyorlar, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için bunu diyorlar, vahiy için onu diyorlar.. dinin emirleri için şöyle, ukbâ için böyle diyorlar… Bir yönüyle böyle pisliğe dalmayı Kur’an-ı Kerim başka bir yerde şöyle nazara veriyor: مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ وَلَمْ نَكُ نُطعِمُ الْمِسْكِينَ وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ “Sorarlar: ‘Nedir sizi Cehennem çukuruna sürükleyen?’ Diğerleri: ‘Biz namaz kılanlardan değildik’ diye cevap verirler. ‘Yoksullara yemek vermez, ihtiyaçlarıyla ilgilenmezdik. Bâtıl bataklığına dalanlarla birlikte biz de dalardık. Din Günü’nü (hesap ve cezayı) yalanlar dururduk.’ derler.” (Müddessir, 74/42-46)

Cehenneme girenlere soruluyor da, onlar dört beş şey sayıyorlar, bir tanesi de bu: وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَBatakçılarla düşüp kalkıyorduk!” Gayyalara gömülenlerle, duygu-düşünce inhirafı yaşayanlarla, ağzı- gözü bozuk kimselerle; kalbi selim değil, ruhu selim değil, düşüncesi selim değil, hissi selim değil.. duygusunda, düşüncesinde, bütün muhakemelerinde neseb-i gayr-ı sahih sözler eden kimselerle beraber oluyorduk.

İşte bu ayet-i kerimede, iyilikleri görmeyen ve nasihatlere kulak vermeyen öyle kimselerden uzak durmak ve onları kendi bataklıklarında bırakmak gerektiği anlatılıyor: ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ Bırak onları, terk et onları; daldıkları şey içinde oynayadursunlar! Bir kere daldıkları şey, bir “gayyâ”.. “zift gayyâsı”; yalanlarıyla, iftiralarıyla, tezvirleriyle, zihinleri kirletmek için. Tabir-i diğerle, kendi zihinlerinin kirini, ruhlarının kirini, hislerinin kirini, vicdanlarının kirini başkalarına da atmak için. Onları onun içinde bırak; onunla oyalanadursunlar, oynayadursunlar!.. Oyundan sonuç alınmaz çünkü oyun esasen bir fiil değildir; amel değil, san’at değil, fiil değil, “oyun” diyor, (لُعْب) diyor. Zaten dünyaya bakan yanıyla hayat da bir oyun: إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ “Dünya hayatı, ancak bir oyun, oyalanma ve eğlenmeden ibarettir.” (Muhammed, 47/36) Onlar da o “le’ib u lehv”e dalmış, baş aşağı gayyaya yuvarlanmışlar.

Şu halde, ذَرُوهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ، يَلْعَبُونَ، يَلْعَبُونَ  Bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar.. oynayadursunlar.. oynayadursunlar!.. Bugün kim onlar? Zift medyası ashabı!..

Bamteli: TEVEKKÜL İÇİNDE SABREDECEĞİZ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

 Müslümanların birkaç asırlık en büyük yitiği, dinî hayatı şekle boğmayan hal âbideleri ve temsil kahramanlarıdır.

Demiş ki Büyük Adam (Hazreti Bediüzzaman): “Tatmaya izin var, doymaya yok” (“… O meyveler, nümunelerdir; tatmaya izin var, tâ asıllarına talib olup müşteri olsun; yoksa, hayvan gibi yutmaya izin yoktur.” Sözler, s.61). Teşekkür için de, tadıp doymama bir esastır. Tıka-basa yediğiniz zaman, midede ne havaya yer kalır, ne suya yer kalır, ne de şükre yer kalır. Çünkü arkasından gelirse, gaflet gelir; esner durursunuz. Amma Allah’ın nimetini tadarsanız kuvve-i zâkia ile, hâlâ içinizde yeme arzusu ve isteği vardır; “Allah’ım! Bu yemekler ne güzelmiş! Bu içecekler ne güzelmiş! Bu soğuk su ne güzelmiş!” dersiniz. Bunları değerlendirip takdir etme, bir yönüyle mizana vurma, “Tat alma hissi, lisan, dil, dudak… Ne yerinde şeylermiş bunlar!” deme, bütün bunları icmâlen bile olsa, mülahazaya alma, öyle derin şükürdür ki, bunların hepsi gider, gider, gider, şu arşa ulaşır: لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ “Eğer şükrederseniz, Ben de nimetimi artırırım.” (İbrahim Sûresi, 14/7)

Ne var ki, midesi için yaşayanlarda bunlar olmaz.. bedenî zevklerini takib eden insanlar için bunlar olmaz.. dünyayı ebedî gören insanlar için bunlar olmaz.. tevehhüm-ü ebediyetle sarhoş olan, tûl-i emel ile mest u mahmur yaşayan insanlar için bunlar olmaz… Bunlar, “basiret”e, Cenâb-ı Hakk’ın lütfudur. Her zaman “uyûn-u sâhire” (göz kırpmadan, sürekli O’nu kollayan veya O’nun tarafından kollandığı mülahazasıyla yaşayan insanlar) için söz konusudur. Namazında, niyazında, kıyamında, rükûunda ve secdesindeki haliyle dıştan bakan bir insana “Bu adam Allah’a inanıyor görünüyor!” dedirten kullar için bahis mevzuudur.

Hani bazılarımız, -biraz da kendime benzetiyorum, Allah affetsin- elleri duada ama “O nasıl yapıyor, bu nasıl yapıyor?” dercesine sağa-sola bakıyor. Peygamber Efendimiz, namazda etrafa bakınmaya, göz ucuyla olsun çevreye bakıp durmaya “şeytanın, insanın namazından çaldığı şeyler” manasına “ihtilâs-ı şeytan” buyuruyor. Şeytan, başkalarını kullanıyor, “Bir miktar da bana!” diyor, “Hepsini Allah’a verme!” diyor, “Azıcık böyle yap, bir miktar da bana ver!” diyor. O da mahrum etmiyor şeytanı; onun da gönlü hoş olsun diye şeytana veriyor.

Hâlbuki اَلْمُؤْمِنُ إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُHakiki mü’min, görüldüğü yerde, Allah’ı hatırlatan insandır.”; oturuşunda, kalkışında, kıyamında, rükûunda, secdesinde, mâbede girdiğinde benzinin renk atmasında, bakışının bulanmasında Allah’ı hatırlatan; dilden, dudaktan, beyandan öte “bir beyan insanı”dır, “Allah’ı hatırlatan insan”dır, “hâl âbidesi”dir, “temsil kahramanı”dır. Firdevsî’nin destanı ölçüsünde destanlarla anlatamayacağınız şeyleri, bir kereliğine öyle birini görmekle hissedersiniz. Zannediyorum, içinize oturur her şey; “Elhamdülillah, demek böyle insanlar da varmış!” dersiniz. Belki bizim, birkaç asır evvel yitirdiğimiz, hasretini çektiğimiz şey de o; “hâl âbideleri”, “timsal kahramanları”, “temsil kahramanları”.

 “İslam, İslam, İslam…” diyen bir kısım nadanlar İslam’ın canına kıydılar.

Yalan ve gösteriş, gürültülü; hakikat ve samimiyet, sessizdir. Yıldırımlar, gök gürültüsünden evvel hedeflerine varırlar”. Gürültülü değil, içten fokur fokur kaynama, mağmalar gibi.. aşkını, heyecanını içinde boğma.. “Âşık’ım!” dersen, belâ-yı aşktan âh eyleme / Âh edip, ağyârı âhından âgâh eyleme!” Bunu “Şuara leşkerine mir-i livâdır sühânım” (Sözüm, şâirler ordusuna bayrak emîridir.) diyen, şâirlerin sultanı Fuzûlî söylüyor.

Evet, yan, yakıl, ocaklar gibi amma gam izhar eyleme! Bilmesin âlem onu. Fakat tavır ve davranışlarınla öyle bir irtibat tavrı sergile ki!.. Bir insan Allah’a inanıyorsa, tavırlarına-davranışlarına da o inanç yansır. Aksine, ayağını ayağının üstüne atan, âlemi hafife alan, kaykılıp arkasına -başkalarının yanında- yayılan, namaz kılarken sağı-solu kollayan, namazda mı değil mi belli olmayan, tavırlarıyla “amel-i kesir”den bir türlü sıyrılamayan insan, zannediyorum, başkalarını da namazdan ürkütür, namaza karşı sinelerde tiksinti hâsıl eder. Neden Türkiye’de, düne kadar devamlı namaz kılma nispeti yüzde 40-45 iken, şimdilerde yüzde 25’e düşmüş?!. Örnek Müslüman eksikliğinden…

İslam, İslam, İslam..” diyen insanlar “İslam”ın canına kıydılar. Şekil ve surete onu bağladılar. Onun bir iç meselesi, içtenleştirme meselesi olduğunu düşünemediler. Öndekileri millet öyle gördü, “Bu da böyle olur!” dediler. Çok defa hiç namaz kılmadılar amma Müslümanlığı da hiç dillerinden düşürmediler. Dolayısıyla onların arkasından sürüklenenler de, “gerçek mü’min tabiatı”nı, “ahsen-i takvime uygunluk halleri”ni, yolda bir yere bıraktılar, yitirdiler. Hem öyle bir yitirdiler ki, dönüp arama duygusunu da yitirdiler. Acaba Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) Müslümanlığı nasıldı? Onu da yitirdiler. Hazreti Muhammed Mustafa Müslümanlığı nasıldı? Onu da yitirdiler. Yalan söylediler, Kendilerini takip edenleri aldatıp çektiler bir vadiye.. karanlık bir vadiye.. İslam’ın ışığının olmadığı bir vadiye.. kalbî ve ruhî hayatın olmadığı bir vâdiye.. cismaniyetin, hayvaniyetin, beşerî garizelerin boy gezdiği bir vadiye çektiler. İnsanları bohemleştirdiler. Onlar da düşünemez oldular; kimin arkasında bulunduklarının da farkına varamadılar. Alkış tuttular, onlara destanlar kestiler. Ve onlar gibi düşünmeyenlere “kâfir, münafık” dediler. Arkadakiler de o Abdullah b. Übeyy b. Selül’leri adım adım takip ettiler; Peygamber yoluna karşı, Ebu Bekir yoluna karşı, Ömer yoluna karşı.. hâlâ da takip ediyorlar.

 İslam coğrafyasında en büyük tehlike, nifaktır!..

En tehlikeli şey, şeytanın kâfiri, kâfir yapması değildir; münafıkı, Müslüman göstermesidir. En tehlikeli şey, odur. Haçlının ülkenizi işgal etmesi, çok tehlikeli değildir; çünkü sizin ve onların arasında kırmızı çizgiler vardır. Bir kere onlar, sizin kadınlarınıza kızlarınıza ilişmezler, mâbedinize ilişmezler; ilişmemiş Haçlılar. Fakat münafık, meseleyi öyle bir karıştırır ki, Müslümanlık ile kâfirlik, bir harcın parçaları gibi, farklı kimyevî şeylerin bir araya gelmesi gibi olur. O güzellik, o beriki çirkinlikle bir araya gelince, kömür-elmas birbirine karışır. Siz, anlayın artık meselenin ne olduğunu!.. Günümüzün İslam dünyasında, bu şenaat, bu denaet yaşanıyor. Bazı yerlerde de katmerli yaşanıyor. Bazı yerlerde “müfret” yaşanıyor; bazı yerlerde “müza’âf” yaşanıyor, bazı yerlerde, -Kapadokya gibi- “mük’ab” yaşanıyor. Münafıklar, gemi azıya almış öyle gidiyorlar ki, hakiki Müslümanlara fırsat vermeme, canlarını alma, “Aman vurun, iflah etmeyin!” mülahazasıyla yaşama adetâ şiar haline, ideal haline, gâye-i hayal haline getirilmiş. Böyle bir dünyada, dış dünyadaki insanların Müslümanlığa imrenmesine imkân yoktur. Onun mübarek, dırahşan çehresini, değişik terör örgütleri gibi, bu değişik terör devletleri de öyle kirlettiler ki!.. Zannediyorum yarım asır, bu kirleri yıkamak için uğraşacaksınız, yine de dıştakilerine Müslümanlığın gerçek çehresini göstermede çok zorlanacaksınız; göbeğiniz çatlayacak, şakaklarınız zonklayacak, kasıklarınızı tutacaksınız, Üstad Necip Fazıl ifadesiyle, “öz beyninizi burnunuzdan kusacaksınız!”

Bunları dedim ama… “Ger günahım Kuh-i Kaf olsa ne gam yâ Celil / Rahmetin bahrine nisbet ennehû şey’un kalîl”. Belki de bizim günahlarımızdan, münafıklar böyle yüz aldı ve yol aldılar, mesafe aldılar, fırsat buldular. Şimdi hadiselerin lisanıyla “Niye firasetinizi kullanmadınız? Neden doğruyu doğru, eğriyi eğri göremediniz?” deniyor ve dolayısıyla Allah, zâlimin eliyle ensenize şamarlar indirmeye başladı, kulağınızı çekmeye başladı. Adeta, “Mü’min, bu kadar aptal olmamalı! Münafığın arkasından gitmemeli! Aptal koyunlar gibi kurdun arkasından sürüklenmemeli! Karanlık derelere yuvarlanmamalı! Aklınızı başınıza alın da, bir daha münafıkların arkasından sürüklenmeyin! Kendi yolunuzda yürüyün!.. Yürüyün ve önünüzde her zaman Ebu Bekir u Ömer u Osman u Ali’nin sesini-soluğunu duyun!” deniyor. Onların sesi-soluğu, parçalanmış Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın sesi-soluğudur; bir derinliğiyle Ebu Bekir’de, başka bir derinliğiyle Ömer’de, başka bir derinliğiyle Osman’da, başka bir derinliğiyle Haydar-ı Kerrâr, Şâh-ı Merdân, Dâmâd-ı Nebî Hazreti Ali’dedir. Onları (radıyallahu anhüm ecmaîn) takip ederseniz, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) rehbere ulaşabilirsiniz. O’na ulaştığınız zaman, Allah’la aranızdaki münasebeti tesis etmiş olabilirsiniz. Sadece, yarım yamalak namazla değil, yarım yamalak oruçla değil, “Müslümanım!” demekle değil, “Biz, İslamî bir idare istiyoruz!” demekle değil… Gerçek Müslüman olmakla.. gerçek Müslüman olmakla, Râşid halifelere ulaşırsınız… Onlar da, elinizden tutarlar, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a götürürler. “Referansız Yâ Rasûlullah!” derler. Onlar referans ise şayet, Allah Rasûlü, dergâh-ı nebevisinden sizi kovmaz. Rasûlullah’ın referans olduğunu da, Allah, dergâhından kovmaz.

Şeytanın referansıyla, tûl-i emel içinde, tevehhüm-ü ebediyet dalgınlığıyla yaşayan, şatafattan hoşlanan, alkışlanmayı cana minnet bilen, şeytanın oyuncağı, Müslüman görünen zavallılar… Böyle görünmekle onlar, hiç farkına varmadan cehennemdeki gayyalarını derinleştiriyorlar. Bir kuyu kazıyorlar başkalarına fakat kazmayı her yere çalışla, esfel-i sâfiline doğru bir derinlik açıyorlar. Çünkü Kur’an diyor ki: إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِMünafıklar, cehennemde, kâfirlerin de altında, en derin derekededirler!”. (Nisâ Sûresi, 4/145) Mü’mine kuyu kazmak için kazma çalan insanlar, onları zindanlara atan insanlar, mallarına el koyan insanlar, “Başkalarının yolunda kuyu kazdım!” zannettiklerinde, esasen, nifakları adına, esfel-i sâfiline doğru kuyu kazıyorlar. Öbür tarafta göreceksiniz.

 Soru: Hazreti Nuh, Hazreti Hud ve Hazreti Salih (alâ Seyyidinâ ve aleyhimüssalâtü vesselam) efendilerimiz gibi pek çok peygamberin, tehdit ve hakaretler karşısında وَمَا لَنَا أَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ dedikleri anlatılıyor. Önceki ayetler de nazar-ı itibara alınarak, hemen bütün peygamberlerin bu ortak beyanıyla dikkat çekilen iki noktaya (tevekkül ve sabra) dair ayette kullanılan kayıtlar ışığında neler söylenebilir?

Hazreti Bediüzzaman da قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ (İbrâhîm, 14/10) ayet-i kerimesini bir risalesine (23. Lem’a / Hüccetü’l-lahi’l-Bâliğa Risalesi / Üçüncü Hüccet-i İmâniye) serlevha yapmış. Ayette geçen “Fâtır”, gökleri ve yeri yaratan, onu şekillendiren, kesen-biçen, kıvamına getiren; sadece “ol!” demekle onu öyle bırakmayan, aynı zamanda tam bir kıvama koyan manalarına geliyor. Kâinattaki bütün kesmeleri, biçmeleri, yontmaları ifade ediyor. Teşbihte hata olmasın, kâinat da eli-ayağı, gözü-kulağı, dili-dudağıyla âhenk içinde meydana getirilen bir âbide gibi. Kâinat, Hazreti Pîr’in ifadesiyle,  “büyük bir insan”, insan da “küçük bir kâinat”; kâinat bir kitap, insan da onun fihristi. “Âdeta insan, câmiiyetiyle kâinatın küçük bir fihristesi ve bir misal-i musaggarası hükmünde olup, umum esmanın nakışlarını gösteriyor.” (Lem’alar, 354) Dolayısıyla çok yerde “Fâtır” kelimesi kullanılıyor ki, o, “kesen, biçen, şekillendiren, kıvama koyan, her şeyi yerli yerine yerleştiren; ne aklın-mantığın istiğrab edeceği/yadırgayacağı bir tavır, ne de beğenilmeyecek bir hal bırakan; الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ “O, her şeyi en güzel şekilde yaratır.” (Secde, 32/7) fehvasınca, sistemlerden o sistemlerin fihristi, özeti, hülasası olan insana kadar her şeyi en mükemmel vaziyette halk eden manalarının tamamını ihtiva ediyor.

 “Gökleri ve yeri var edip, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan Allah hakkında şüphe etmek ha!..”

Öncelikle, Peygamberlerin kavimlerinden müşrikler diyorlar ki: وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ “Gerçekten biz, bizi kabul etmeye çağırdığınız bu şeyler hakkında çok derin bir kuşku içindeyiz.” (İbrâhîm, 14/9) Biz bir şekk/tereddüt içindeyiz. Hatta onun da ötesinde, -ism-i fâil sigasıyla ifade ediliyor- “mürîb”, bir “septist”, “sofist”iz yani, “reyb” içindeyiz. Bizimkiler o septizmi, sofizmi “reybîlik” kelimesiyle ifade etmişlerdi. Zannediyorum Ahmed Naim merhum da “İlmü’n-nefis”te ve diğerleri de kendi kitaplarında “reybîlik” sözüyle ifade ediyor, bu “mürîb” kelimesinden dolayı.

قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Kendilerine gönderilen rasûller ise onlara şöyle karşılık verdiler: Gökleri ve yeri var edip, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan Allah hakkında şüphe etmek ha!” (İbrâhîm Sûresi, 14/10) Bir kere, yarattığı yerlerle ve göklerle O, öyle bir mesaj ortaya koyuyor ki; “Bir kitab-ı a’zâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan, manası Allah çıkar.” Ayette adeta “Göklere, yıldızlara, semaya, nizama, âhenge, zeminin onlarla münasebetine bak!” denilerek, bir yönüyle o koca kitapta icmâlen makro âlemden mikro âleme, normo âleme doğru bir geliş ifade ediliyor. Sonra da diyor ki, …يَدْعُوكُمْ “O, sizi (Kendisine inanmaya) çağırıyor ki, neticede günahlarınızı bağışlasın ve (içinde bulunduğunuz helâki hak eden durumdan sizi kurtarıp, Kendi katında) belli bir sona kadar size süre tanısın.” (İbrâhîm Sûresi, 14/10) İşte bu gökleri ve yeri Yaratan -ki, size “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorulduğunda, siz de “Allah” diyorsunuz.” (Bkz. Mü’minûn Sûresi, 84-90; Yunus Sûresi, 31)- يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ Sizden bir şey istemiyor; sizi yarlığamayı diliyor. Muktezâ-i beşeriyet olarak sağınıza, solunuza, yüzünüze, gözünüze bulaşan, tabiatınıza aykırı kirlerden sizi arındırmak için, günahlarınızı yarlığamak için çağırıyor.

Bir de وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّىBelli bir süreye kadar size mehil üstüne mehil veriyor”. Burada da esasen, akla değer atfediyor. Bugün olmadı.. yarın olmadı.. öbür gün bir şeyle karşı karşıya kalırsınız, gözünüz açılır. Bir yerde görmemişsinizdir, başka bir yerde basiretiniz bir şeyi sezer. Bir yerde bir imhâli değerlendirirsiniz, orada bir kere daha ama farklı bakarsınız. فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ ayetinde ifade edildiği gibi, tekrar tekrar bakarsınız. Dön bir kere daha bak canım!.. Dön bir kere daha bak!.. Âhenge bak, nizama bak, düzene bak!.. Bu açıdan da وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّىNankörlüğünüz karşısında, zulmünüz karşısında, nifakınız karşısında, sizi hemen, çarçabuk yerin dibine batırmıyor” diyor. Peygamberlerin müşterek mesajı, bu.

 “Allah, kulları içinde her kimi dilerse ona hususî bir ihsanda bulunur.”

Onlar ise şöyle karşılık verdiler: قَالُوا إِنْ أَنْتُمْ إِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُنَا تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ “Dediler ki: Siz de bizim gibi ancak birer beşersiniz; bizi atalarımızın tapageldiği ‘ilâh’lardan vazgeçirmek istiyorsunuz. (Eğer iddianızda doğru iseniz,) haydi bize açık ve karşı çıkılmaz bir delil (bizi inanmaya mecbur edecek bir mucize) getirin!” (İbrâhîm Sûresi, 14/10) “Siz de bizim gibi insansınız!” Sathî bakış öyle.. Doğru; el-ayak, göz-kulak, dil-dudak görünce, öyle diyor; bu, sathî bakış.. bakıp görememe. تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَاSizin derdiniz, bizi, babalarımızın ibadet edegeldiği (hani meşhurları olan Lat, Menat, Uzza, İsaf, Nâile) bu putlara tapmaktan alıkoymak.. (Kâbe’nin çevresini ve içini kirleten) 360 küsur putlara tapmaktan alıkoymak; derdiniz bu!” (Efendimiz için olunca böyle..) فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍBize apaçık, gözü açan, bâriz, beyyin bir bürhan, bir delil, bir sultan getirin!” “Sultan” kelimesine, Kur’an-ı Kerim tefsirlerinde, bu manaların hepsi veriliyor; “bürhan” deniyor, “ilzam edici bir şey” deniyor, “bir mucize” deniyor, “bir harika” deniyor. Hani “gökten bir taş gelsin!” (İsrâ Sûresi:92; Şuarâ Sûresi:187), “Ay parçalansın!” diyorlar. Bütün bunların hepsi, o sultan.

Kâfirler, münafıklar, putperestler, mülhitler, böyle diyedursunlar; Peygambere gelince: قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِن نَّحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ وَلَكِنَّ اللّهَ يَمُنُّ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَمَا كَانَ لَنَا أَن نَّأْتِيَكُم بِسُلْطَانٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَعلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ  “Rasûlleri onlara şöyle karşılık verdi: Biz, evet, sizin gibi ancak birer beşeriz. Fakat Allah, kulları içinde her kimi dilerse ona hususî bir ihsanda bulunur. Sonra, Allah izin vermedikçe size herhangi bir delil getirmemiz de söz konusu olamaz. Mü’minler, (her meselede) ancak Allah’a dayanıp güvenmelidirler.” (İbrâhîm Sûresi, 14/11)

Bu ayetlerde قَالَتْ “Kâlet” denilerek kelimenin müennes olarak kullanılması insanın kafasına takılabilir. Evet, niye müennes kelimeyle ifade edilmiş? Hani كُلُّ جَمْعٍ مُؤَنَّثٌ filan dersiniz. “Cem-i müzekker-i sâlimin gayrı her cemi, cemaat tevili ile te’nis hükmündedir.” denir. Fakat enbiya-i izâm için, “cem-i müzzekker-i gayr-ı sâlim” demek doğru değildir. Allahu A’lem, onlar kavimleri karşısında, zâhiren, bir zaafa uğradıklarından dolayı, “cemaat halinde” ama öyle bir cemaat halinde, “Hiç olmazsa öyle bir cemaati dinleyin!” manalarına işaret edilmektedir.

Ayette رُسُلُهُمْ “Rusülühüm” denilmek suretiyle, aynı zamanda bütün Peygamberlerin de mesajı olduğu yeniden vurgulanıyor. قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُكُمْBiz, evet, sizin gibi ancak birer beşeriz.” Bu doğru. Bakın, objektif; birine bir şeyi anlatırken, onların doğrularını da doğrulamak lazım; tâ bir yönüyle sizin insafınız, objektif düşünceniz, aynı zamanda, onları da objektif düşünceye sevk etsin. Doğru, o açıdan doğru. قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ Biz de sizin gibi birer insanız, “misl”iniziz… Fakat burada da aynı zamanda “misl” kelimesi kullanılıyor; mesela إِنْ نَحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ عَيْنُكُمْ değil. “Aynen sizin gibi” değil, “misil”; dış ve heykel itibarıyla, fizyolojik ve anatomik açıdan bakınca, “Evet, sizin gibi; el-ayak, göz-kulak, dil-dudak bakımından “misl”iniziz; fakat “aynı” değiliz sizinle. Onu da müşrik kafası anlar mı, anlamaz mı? Amma, Kur’an-ı Kerim, anlasınlar diye söylüyor.

 İnsanlığın İftihar Tablosu’na Allah’ın ilmi ve malumatı sayısınca salât ü selam olsun!..

وَلَكِنَّ اللهَ يَمُنُّ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ “Lakin, Allah (celle celâluhu) kullarından, dilediğine ekstradan lütuflarda bulunur.” خَارِقَةً، كَرَمًا، إِكْرَامًا، كَرَامَةً، مُعْجِزَةً Harika, cömertlik eseri bağış, ikram, keramet, ve mucize olarak, Allah birilerine بِحَيْثُ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve tasavvurları aşkın ihsanlarda bulunur. Birisini çıkarır; Hazreti Nuh’u çıkarır; onun torunu sayılan, وَإِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ veya yolunun yoldaşı olan Hazreti İbrahîm’i çıkarır; Hazreti Musa’yı çıkarır; Hazreti İsâ’yı çıkarır. Allah’ın binlerce salat ve selamı, binlerce salat ve selam kendisine az gelen İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ve onların üzerine olsun.

Antrparantez; şimdilerde “binlerce” değil de بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ “Allah’ın ilmi ve malumatı sayısınca” diyorum. Salat ü selam okurken, اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَوْلاَدِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَعَلَى إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ وَعَلَى الْمَلاَئِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ وَعَلَى عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ مِنْ أَهْلِ السَّمَاوَاتِ وَأَهْلِ اْلأَرَضِينَ رِضْوَانُ اللهِ تَعَالَى عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ demeyi tercih ediyorum. Bazı Hak dostları (…ألفُ ألفِ صلاة) “elfu elfi salâtin..” demişler; o da kesretten kinaye. Belki (…ألفُ ألفِ صلاة) “elfu elfi salâtin..” derken onlar, bir milyon değil de, “trilyon.. trilyon…” demek istemişlerdir, kesretten kinaye.. Fakat kinayeden daha ziyade sarîhi söylemek hoşuma gidiyor. Aynı zamanda, Hasan Basri Çantay, إِنَّ اللهَ وَمَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا ayet-i kerimesinin mealinde, salât u selam ile alakalı diyor ki: En derin salât u selam, اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ “İnsanlığın İftihar Tablosu’nun üzerine Allah’ın ilmi sayısınca ve Allah’ın malumatı sayısınca, salat, selam ve bereket olsun. Allah’ın o kadar salât u selamını, başta bir yönüyle bütün peygamberlerin çekirdeği olan, hükmü sonunda kafiye gibi gelen; ağacında/temelinde fide olarak bulunan, başında da bir meyve şeklinde arz-ı endâm eden Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm hak ediyor. Dolayısıyla da ondan ötürü, öbürlerine de salât ü selam demek, kadirşinaslığın ifadesidir.

Bir tane daha antrparantez diyeyim: Ben o enbiya-i izama, evliya-ı fihama, onların ümmetlerine, evlatlarına, torunlarına salat u selam okurken, biraz da rikkatime dokunuyor. Diyorum ki: “Onları -böyle- rahmetle yâd eden yeryüzünde kimse kalmadı. Şu kadar mürsel, şu kadar nebi.. şu kadar Kur’an-ı Kerim’de geçen peygamber… Bunların arkasında giden bir sürü insan… Fakat onların hayrına hiçbir şey yapmıyorlar. Dolayısıyla, zannediyorum, onları hayırla yâd etmek de, onların hayırla yâd edilmesi üzere gönderilen, bütün hayırların kaynağı, Hazreti Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetine düşüyor.

 Meccânen Allahım.. meccânen.. meccânen!..

Konuya dönelim: وَلَكِنَّ اللهَ يَمُنُّ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِAllah, kullarından dilediğine meccanen lütuflarda bulunur.” Var ya el-Kulubu’d-Dâria’da: اَللَّهُمَّ خَلَقْتَنِي مَجَّانًا، وَرَزَقْتَنِي مَجَّانًا، فَاغْفِرْ لِي مَجَّانًاAllah’ım, beni meccânen yarattın.. Allah’ım, beni meccânen rızıklandırdın.. Meccanen de mağfiret buyur!” Çoğaltabilirsiniz; Allah’ım, beni meccânen Müslüman yaptın.. meccânen insan şeklinde yarattın.. meccânen Hazreti Muhammed’e ümmet yaptın.. meccânen âhirzamanda “kardeşlerim!” dediği zümre içinde gönderdin.. meccânen din-i mübin-i İslam’a hizmet etme imkanları verdin.. meccânen bir cemaat-i uzmâ içinde -şom ağızların “terör örgütü” demesine bakmayın-, nâm-ı Celîl-i İlahî’yi güneşin doğup battığı her yere götürmeye kararlı bir cemaat içinde beni yarattın.. meccânen.. meccânen… Allah’ım, biz karşılığını ortaya koyamasak bile bu işi tamamlamayı da meccanen bize lütfeyle.. Kereminle, lütfunla, Nâm-ı celil-i sübhanîni, Nâm-ı celil-i nebevîyi, güneşin doğup battığı, hatta Kıtmir’in mülahazasıyla, Güney Kutbu’ndaki penguenlere kadar götürmeyi nasip et. Onlara da fısıldayalım: “Biliyor musunuz penguenler! Muhammedun Rasûlullah.. Allah’ın şanlı, nâmlı, nişanlı, adlı, ünvanlı bir kulu vardı! İnsanlık, O’nunla ışığa gözlerini açtı.. O’nu size fısıldamaya geldik. Buralarda da fısıldayalım O’nun adını buralar, bu buzullar da duysun!..”

Peygamberler sözlerine devam ederler: وَمَا كَانَ لَنَا أَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللهِSize hemen bir sultan (delil, mucize, burhan) getirmek de bizim elimizden gelmez.”. Zira mucize, bildiğiniz gibi, Peygamberin, dava-i nübüvvetini ispat etmek üzere, Peygamberin eliyle Allah’ın yarattığı harikulade şeydir. Birilerinin gözünün açılmasını ve hakka hakikate uyanmasını sağlamak üzere velinin vilayetini izhar etmek için o velinin eliyle, onun gayret ve iradesini ortaya koymasıyla, Allah’ın yarattığı hârikulade şeye de “kerâmet” denir. Hazreti Pîr bir basamak aşağıya çekerek ona “ikrâm” diyor. İsterseniz bir basamak daha aşağıya çekerek “kerem” diyebilirsiniz. “Kereme teveccüh” de diyebilirsiniz.. Şahsınız hakkında düşünürken böyle düşünmeniz uygun olabilir.

  “Başkasına değil, tevekkül edeceklerse mü’minler, ancak Allah’a tevekkül ederler!

Bu, peygamber mülahazası.. Onlar “metluv” veya “gayr-ı metluv” vahiy ile konuşuyorlar; hevâ-i nefislerine göre konuşmuyorlar: وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلاَّ وَحْيٌ يُوحَى عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى ذُو مِرَّةٍ “O, asla heva ve hevesinden konuşmaz; O’nun size söyledikleri, ancak kendisine vahyolunan vahiyden ibarettir. (Kur’ân’ı) O’na o pek güçlü ve kuvvetli (Cebrail) öğretti; pek metin, kemal ve üstün melekeler sahibi.” (Necm, 53/3-6) Diyorlar ki: وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَBaşkasına değil, ancak Allah’a tevekkül eder mü’minler.” Evet, وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ denmek suretiyle, “alâ” harf-i cerri, lafz-ı celâle başında hasr ve inhisara delalet ediyor: “Başkasına değil, tevekkül edeceklerse mü’minler, ancak Allah’a tevekkül ederler!

“Sen Hakk’a tevekkül ol / Tefvîz et ve rahat bul / Hakkına razı ol / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler..

Hakk’ın olicak işler / Boştur gam u teşvişler / Ol, istediğini işler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler..”

Nihayet Peygamberler diyorlar ki: وَمَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ “Hem niye Allah’a dayanıp güvenmeyelim ki, takip etmemiz gereken yollara bizi ileten O’dur. Bize verdiğiniz her türlü eza ve sıkıntıya hiç şüpheniz olmasın ki sabredeceğiz. Zaten tevekkül sahiplerine de düşen, ancak Allah’a dayanıp güvenmektir.” (İbrâhîm Sûresi, 14/12)

وَمَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللهِNe diye Allah’a tevekkül etmeyeceğiz ki?!” Bir kere, önce verdiği şeyleri şükranla yâd ederseniz şayet, Allah (celle celâluhu) ekstra lütuflarda bulunur. Biraz evvelki mülahazayı, tasdî’ye bâdi olsa (başınızı ağrıtmaya açık bulunsa) bile -ben öyle görmüyorum- bir kere daha tekrar edeyim: بِحَيْثُ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ، كَرَمًا، إِكْرَامًا، كَرَامَةً، خَارِقَةً Gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, insan hafsalasının alamayacağı bir şekilde, keremen, ikrâmen, kerâmeten, hârikaten… Allah neler ve neler başımızdan aşağıya yağdırır, kendi lütfuyla, keremiyle, fazlıyla…

 “Bu, dilediği kimselere Allah’ın lütfedeceği bir ihsanıdır.”

Allah’ın “fazl”ı, O’nun ekstradan lütfetmesi demektir. Hazreti Pîr Mektubat’ta bir yerde, ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ “Bu, dilediği kimselere Allah’ın lütfedeceği bir ihsanıdır.” (Hadid, 57/21) beyanına işaret ediyor. Yani, niye kendinden biliyorsun? ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ Allah, bunu, dilediğine verir. Cenâb-ı Hak, size bir ilham veriyorsa, bir ihtarda bulunuyorsa, bir iş yaptırtıyorsa, bir şey konuşturuyorsa, ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ Arkadaşlarımız, cennete girme mevzuunda, o tabiri kullanıyorlar ama istiğrab edilecek bir şey değil. Cenâb-ı Hakk’ın fazlı olmadan kimse cennete giremez. O, “ekstradan bir lütuf” demektir. En küçük, zerre kadar bile karşılığı takdim edilmemiş bir lütuf, bir ihsan, bir ulûfe-i şahane demektir.

Cennet’e yalnızca ekstra lütufla, sadece Allah’ın fazlıyla girilebileceğini beyan eden Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e “Sen de mi ey Allah’ın Rasûlü?” denilince, En Doğru Sözlü İnsan وَلاَ أَنَا، إلاَّ أنْ يَتَغَمَّدَنِيَ اللهُ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍEvet, Allah’ın fazlı ve rahmeti olmazsa, beni sarıp sarmalamazsa, ben de cennete giremem!” buyuruyor. Sana kurban olayım; hem tevazuuna kurban olayım, hem hakikate tercüman olmana kurban olayım!.. Sen öyle deyince, a be imamım, ben arkadan nasıl düşünmeliyim?!.

وَمَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا “Hem niye Allah’a dayanıp güvenmeyelim ki, takip etmemiz gereken yollara bizi ileten O’dur.” Sebil değil, sübül; yol değil, yollar. Çağlara göre, bir yönüyle zamanın gerektirdiği yorumlara göre, insanların idrak ve irfan ufuklarına göre, farklı farklı zamanlarda, semadan farklı farklı mesajlar sağanağı gelmiştir. Dolayısıyla burada bir de “sübül” سُبُل denerek bu husus vurgulanıyor. Başka bir yerde, وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَاBizim uğrumuzda gayret gösterip mücahede edenlere (kendisini mücahedeye adamışlara) elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz.” (Ankebut, 29/69) Yan, “katele” yerine “câhede” ifadesini kullanarak diyeyim: مَنْ جَاهَدَ لِتَكونَ كَلِمَةُ اللهِ هي العُلْيَا ، فَهوَ في سبيلِ اللهِNam-ı Celîl-i İlâhî’nin yeryüzünde şehbal açıp dalgalanması uğrunda mücâhede eden insan Allah yolundadır.” İşteBiz o Allah yolunda mücahede ehlini farklı farklı yollara hidayet ederiz” buyuruyor Cenâb-ı Hak. Farklı farklı yollar.. mizaca göre, mezâka göre, mezhebe göre, anlayışa göre… Usul’de müttehid fakat detayda, teferruatta, zamanın yorumunu yanına alan farklı farklı yollar… O kadar çok yollar açarız ki onlara, hangisinden yürürlerse yürüsünler, Allah’a ulaşırlar. Hazreti Nuh yolundan, Hazreti İbrahim yolundan, Hazreti Musa yolundan, Hazreti İsa yolundan, Hazreti Davud yolundan, Hazreti Süleyman yolundan… Ve makam-ı cem’in sahibi Hazreti Rasûl-i Zîşân yolundan, Allah’a ulaşırlar.

Evet, burada bir de وَمَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا “Allah (celle celâluhu) bizi sıkıştırmadı, dara zora koşmadı; yürüdüğümüz yolun o kadar çok şeridi var ki, hiçbir trafikle karşı karşıya kalmadan yürüyorsun; oradan da, oradan da, oradan da… Önemli olan, o yolun bütün şeritlerinin Allah’a ait olması..” manası vurgulanıyor.

 Sabır, sabırdan daha ağırına sabredeceğimizi anlayacağı âna kadar sabredeceğiz!..

Sonra; وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَاBize verdiğiniz her türlü eza ve sıkıntıya hiç şüpheniz olmasın ki sabredeceğiz.” Buradaki “Lam” harfi hakkında “te’kid” için diyebilirsiniz, “kasem” için de diyebilirsiniz: “And olsun! And olsun ki, biz, sizin bize yaptığınız bu eziyete karşı sabredeceğiz. Evlerimizi basmalarınıza karşı, mallarımıza el koymalarınıza karşı, alın teriyle kazandığımız şeylere kayyım tayin etmelerinize karşı, ‘sana da bulaşmıştır’ diye adamın suçu daha belli olmadan tutup içeriye atmalarınıza karşı, bir iddianame hazırlamadan insanları mahkûm etmenize karşı… And olsun veya muhakkak, biz dişimizi sıkıp sabredeceğiz. Sabır, sabırdan daha ağırına sabredeceğimizi anlayacağı âna kadar sabredeceğiz. Bu son cümle Hazreti Ali’ye aittir. Sabır, sabırdan daha giriftine, daha çetinine, daha zorlusuna katlanacağımızı anlayacağı âna kadar, dişimizi sıkıp sabredeceğiz. “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa” sabredeceğiz. Testereyle biçmeler, tırmıklarla etimizi kemiklerimizden ayırmalar, evlâdı babayı birbirinden koparmalar, yuvaları yıkmalar, her gün SS’ler gibi yuva basmalar… Bunları katlayarak devam ettirseniz dahi, ey hiç değişmemiş olan o zalimler, o SS’ler, dişimizi sıkıp, mutlaka sabredeceğiz!..

Sizin bize yaptığınız o eziyetlere karşı Allah’a gönülden tevekkül edip sabra tutunacağız. Zaten, وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ “Başkasına değil, sadece Allah’a tevekkül eder tevekkülün manasını bilen gerçek mütevekkiller!..”

518. Nağme: İman, Ümit ve Sabır

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları dile getirdi:

* Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir. Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.

* Allah’ın sonsuz kudretine inanan insanların ümitsizliğe düşmeleri düşünülemez. Zira bizi mülkünde istihdam eden O’dur. Mülk O’nundur ve O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. İsterse gecede gündüz; kışta da bahar yaratır. Dilerse gündüzü geceye, yazı da kışa çevirir.

* Ayet-i kerimenin ifadesiyle, وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf Sûresi, 12/87)

* Ümit, Allah’a güvenin ifadesi olduğu gibi, iradenin hakkını vermek de demektir. Allah bir irade vermişse, niye ye’se düşelim ki?!. M. Akif ifadesiyle:

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar.”

* Hazreti Üstad, ümitsizliği çok büyük bir engel olarak anlatmış; “Yeis, mani-i her-kemaldir.” demiş; inşirah verici beyanlarıyla hep ümidin sesi soluğu olmuştur.

* Denebilir ki iman zayıfladıkça yeis güçlenir. Aksine, insan imanda ne kadar derinleşirse ümidi de o ölçüde pekişmiş olur.

* Mü’minlerin birbirlerine sabır tavsiye etmeleri gerektiği gibi ümit takviyesinde bulunmaları da lazımdır.

* Şayet yürüdüğünüz yol Peygamberlerin ve Hak dostlarının yürüdüğü doğru yol ise, Allah katiyen sizi yolda bırakmaz, size yolsuzluğun acısını tattırmaz.

* Yol O’nun yolu ise, o yolda çekilenler bile nimettir. Hiç öyle olmasaydı, Peygamberlere ve onların arkasında yürüyenlere o kadar ağır şeyler çektirilir miydi?!.

* Ashâb-ı Kiram efendilerimiz işkence ve eziyetlerin her türlüsünü çekmişlerdi. Yerinde boykotlara maruz kalmışlar, yerinde tehcirlere, tehditlere, tenkillere, ibâdelere uğramışlardı. Yurtlarını yuvalarını terk etme mecburiyetinde bırakılmışlar, farklı beldelere hicret etmek zorunda kalmışlardı.

* Boykot yaklaşık üç sene sürdü. İzdivaç yok; gökte yağmur, yerde nebat yok; alışveriş yok, yardım yok, yiyecek yok, ilaç yok… Müslümanlar sabır ve metanetle güneşin doğacağı ânı bekliyorlardı. O dönemde -günümüzde olduğu gibi- yaş kuru tefrik edilmeden, değmiş değmemiş denmeden herkese çektiriliyordu.

* Ondan sonra da gönülden inananlara kan kusturan o Ebu Cehiller, o Utbeler, o Şeybeler hiçbir dönemde eksik olmamıştır; belki sadece isimler değişmiştir ama hemen her zaman bir kısım zalimler zulümlerine devam etmişlerdir.

* Boykot döneminin sonunda, hüzün senesinin ardından Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in Miraç’la mükâfatlandırılması gibi, her sıkıntı fevkaladeden bir iltifatla taçlandırılmıştır. Meselenin sonucu bu ise, mü’min kaybetmiyor demektir; kaybeden zalimlerdir.

* Başlangıcı zehir zemberek, neticesi şeker şerbet bir şey varsa, o da, zalimlerin eliyle çekilen azaplar karşısında dişini sıkıp sabretmektir. Fasbirû.. fasbirû!.. (Öyleyse, sabrediniz.. sabrediniz!..)

Bamteli: SABRIN KADARSIN!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu konular üzerinde durdu:

 “Allah’a yemin ederim ki, ben sizin fakr u zarurete düşmenizden endişe duymuyorum. Fakat…”

* Aşere-i Mübeşşere’den Ebu Ubeyde b. Cerrah (radıyallahu anh) Bahreyn’den çok miktarda mal getirdiğinde Ashâb-ı Kirâm’dan bazıları, ondan pay almak için beklerken, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mealen şöyle buyurmuştu: “Allah’a yemin ederim ki, ben sizin fakr u zarurete düşmenizden endişe duymuyorum. Ben asıl, sizden evvelkilerin sahip olduğu gibi geniş imkânlara sahip olmanız ve onların birbirini çekemeyip, rekâbet edip helâk olmaları gibi sizin de birbirinize haset edip helâk olmanızdan korkuyorum.” 

* Evet, çok mal elde etme arzusu, bu konuda kıskançlık duygusu ve rekabet hissi de insanın manevi hayatını tehdit eden bir zehirdir. İnsanı öyle bir zehirler ki, artık o kimse himmetini bütünüyle ona sarf eder; tabii onun dışındaki bütün değerlere de sırtını döner. Müslümanlara karşı sırtını dönme.. dine, imana hizmet edenlere karşı sırtını dönme.. milletin ikbal bayrağını sağda solda dalgalandırmaya karşı sırtını dönme..  hatta sırtını dönme şöyle dursun, kinle nefretle üzerlerine yürüme, o insanın hali olur ki bütün bunlar öyle bir zehirlenmenin sonucudur.

* Servet edinme düşüncesi, mal mülk arzusu ve para hırsı tarih boyu insanların büyük çoğunluğunun en ciddi zaaflarından biri olmuştur. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde bu hakikati şu ifadeleriyle beyan buyurur: “Âdemoğlunun bir (diğer rivayette iki) vadi dolusu altını olsa bir vadi daha ister, onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz, gözünü doyurmaz. Şu kadar var ki, Allah tevbe edenin tevbesini kabul buyurur.” Evet, doyma bilmeyen bir hırsla sürekli daha fazlasını isteme ve her şeyi ele geçirme gayreti içine girme çoğunluğun zaafı olan bir husustur. Esasında toplumdaki pek çok kavga ve çatışmanın arkasında da böyle bir menfaat yarışı yer almaktadır.

 Sabır; hem zirve insanların hâli hem de zirveleşme yolunda olanların güç kaynağıdır.

* İbn-i Hacer el-Askalânî hazretlerinin “Münebbihât” adlı eserinde, Hazreti Ali’ye (radıyallâhu anh) isnat edilen şu hakikatler dünyanın cazibedar güzelliklerine aldanmamayı ve hep akıbet endişesiyle yaşamayı gerektirmektedir:

يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ    قَدْ غَرَّهُ طُولُ الْأَمَلْ

أَوَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ    حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ

اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً    وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ

اِصْبِرْ عَلَى أَهْوَالِهَا    لَا مَوْتَ إِلَّا بِالْأَجَلْ

“Ey dünya meşgaleleriyle oyalanan zavallı! Upuzun bir ömür ümidiyle hep aldandın!

Yetmez mi artık bunca gaflet ve umursamazlığın? Zira bak, yaklaştı ötelere yolculuk zamanın!

Unutma, ölüm çıkıp gelir bir gün ansızın! Seni bekliyor kabir, o ki amel sandığın.

Öyleyse, dünyanın sıkıntı ve belâlarından sabra sığın! Bilesin ki ecel gelmeden gerçekleşmez ölüm ayrılığın!”

* Bir sabır çeşidi de, mubah çerçevede görünse bile dünyanın cazibedar güzelliklerine karşı sabırdır. Evet, dünya göz kamaştırıcı şualarıyla gözümüzün içine yöneldiği zaman, ona karşı kararlı ve dimdik durabilme de çetin sabırlardan bir tanesidir. 

 Allah ötede “Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim!..” diyecek kimselerden eylemesin!..

* Furkan Sûresi’nde mahşer gününe ait bir tablo anlatılırken zâlimlerin Peygamber yolunda yürümediklerinden dolayı çok pişman olacakları, nedametle ellerini ısıracakları ve “Keşke, keşke!..” diye yanıp yakılacakları ifade buyuruluyor:

وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلاً يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَاناً خَلِيلاً لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنْسَانِ خَذُولاً

“O gün zalim, parmaklarını ısırır der ki: Eyvah! Keşke o Peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ân’dan) beni o uzaklaştırdı. Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” (Furkan Sûresi, 25/27-29)

* Manevi hayat ve ahiret açısından, kazanma kuşağında kaybetmemek için mebdede de müntehada da teyakkuz ve temkin insanı olmak lazımdır.

 “Yalnız Bir’i iste; başkaları istenmeye değmiyor. Bir’i çağır; başkaları imdada gelmiyor.”

* İnsan, imanı hesabına, beden ve cismâniyetin öldürücü atmosferinden uzaklaştığı ölçüde Allah’a yaklaşmış ve kendine karşı da saygılı ve anlayışlı davranmış sayılır.

* “Yokluğunda var olan, varlıkta bilmez yokluğu / Sohbet-i yâr lezzetini bilmez beyim, ağyâr olan!” (İsa Mahvî)

* Hazreti Üstad der ki: “Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-ı aşk olan Mevlâna Câmi, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için, bak ne güzel söylemiş: Yalnız Bir’i iste; başkaları istenmeye değmiyor. Bir’i çağır; başkaları imdada gelmiyor. Bir’i talep et; başkaları lâyık değiller. Bir’i gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar. Bir’i bil; mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır. Bir’i söyle; Ona âit olmayan sözler, mâlâyânî sayılabilir.”

* Ebu’l-Feth El-Büstî hazretleri ne güzel söylüyor:

أَقْـبِـلْ عَلَى النَّفْسِ وَ اسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا فَأَنْـتَ بِالنَّفْسِ لاَبِالْجِسْـمِ إنْـسَانٌ

“Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.”

BAMTELİ: ASR’A YEMİN OLSUN Kİ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

 “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda savmaya bak!..”

* Belki birileri, kafaları çok katı, mülâaneyi anlamıyorlar, mübaheleyi anlamıyorlar, mukabeleyi anlamıyorlar. Bu anlamayanlar, anlamamada ısrar edecekler. Aldırmayın. Bir gün, bugün olmazsa yarın, arkadan gelen nesiller dediğiniz şeyleri anlayacaktır. Siz, kendiniz gibi davranın. Sahabeyi karşınıza bir ayna gibi koyun. Sık sık tavır ve davranışlarınızı o ayna karşısında bir kere daha gözden geçirin.

* Kötülükleri dahi iyilikle savmaya çalışmak bir mü’min ahlakıdır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus farklı şekillerde nazara verilmektedir. Bu cümleden olarak şöyle buyurulmaktadır: وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34)

* Evet, iyilik ile kötülük birbirinden farklı şeylerdir; bunlar müsavî değildir. Siz, kötülük gördüğünüz zaman onu iyilikle savın, iyilikle mukabelede bulunun. Başkaları bin tane yalan söylemiş olsalar da siz “Yahu ben de bir taneyle onlara mukabele edeyim!” demeyin.

* Bazen böyle, bağışlayın, yalan furya gittiğinde, iftiralar çok ucuz pazarlarda yer bulduğunda, insanlar zannedebilirler ki, bu böyle de oluyor. Hayır, o iş hiç öyle olmuyor. Hele bir mü’minin işi asla yalan, iftira, karalama, entrika olamaz.

* Hedefiniz doğru olduğu gibi, vesileleriniz de meşru olmalıdır. Doğru hedefe ancak doğru argümanlarla varılır. Bağışlar mısınız? Merkeple sultanın huzuruna gidilmez.

 “Yemin olsun asr’a (zamana); insanlar hüsranda.. ancak şunlar müstesna!..”

* Merhum Mehmet Akif der ki:

“Hâlık’ın nâmütenâhî adı var, en başı Hak,

Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak;

Hani Ashab-ı Kiram, ayrılalım derlerken,

Mutlaka Sure-i ve’l-Asr’ı okurmuş, bu neden?

Çünkü meknûn o büyük surede esrâr-ı felâh,

Başta iman-ı hakikî geliyor, sonra salâh,

Sonra hak, sonra sebat, işte kuzum insanlık,

Dördü birleşti mi yoktur sana hüsran artık.”

* “Hâlık’ın nâmütenâhî adı var, en başı Hak / Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak.” Hak şimdi yerde mi değil mi?!. Bâtıl gemi azıya almış mı, almamış mı?!. Fitne-fesat zirvede mi değil mi?!. Ahir zamanı resmederken Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu fotoğrafı ortaya koyuyor. O dönemin insanına, “Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” buyurarak işaret ediyor. Onlar, bir kısım bozguncuların her tarafta yangınlar çıkarmasına karşılık ıslah için çalışan insanlardır. Onlar, arının ölümü karşısında bile ağlayan, karıncaya basmayan, hâlâ bir damlacık hayatı vardır diye bir sineği hayata kavuşturmak için çırpınıp duran insanlara terörist diyen edepsizlere karşılık, ıslah duygusundan, arayı bulma duygusundan, insanca davranma duygusundan asla vazgeçmezler.

* Allah Teâla Asr Sûresi’nde “Yemin olsun zamana; insanlar hüsranda.. ancak şunlar müstesna: İman edip makbul ve güzel işler yapanlar.. bir de birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.” buyurmuştur. Bu sûrede mü’minlerin birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmeleri kurtuluşlarına bir vesile olarak gösterilmekte; dolayısıyla sürekli kafa kafaya vererek kolektif şuuru harekete geçirmeleri, her zaman birbirlerine hayır ve sabır tavsiyesinde bulunmaları ve bu suretle her konuda hakkı ikâme etmeleri istenmektedir. Onun içindir ki, değişik vesilelerle bir araya gelen Ashâb-ı Kirâm efendilerimizin Asr sûresini okumadan ayrılmadıkları rivayet edilmektedir.

 “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh…”

* Günde kaç defa kuvvetin O’na ait olduğunu dillendiriyor; Efendimiz’in bir cennet hazinesi olarak beyan buyurduğu “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” ikrarıyla soluklanıyoruz. تبرأنا من حولنا وقوتنا والتجأنا إلى حولك وقوتك يا رحمان (Teberra’nâ min havlinâ ve kuvvetinâ / Veltece’nâ ilâ havlike ve kuvvetike Yâ Rahmân!) diyor ve bununla şu manaları kastediyoruz: Varsa bütün güç ve kuvvetimiz Senin havlin, evirip çevirmen, yoluna koyman, bir yere sevk etmen sayesindedir. O kudret-i kâhiren ile yaptığın şeyleri Senden başka hiç kimse yapamaz. Yok hükmünde, gölge hükmünde, gölgenin gölgesinin gölgesinin…. gölgesi hükmünde olan kendi havl ve kuvvetimizden teberri ediyoruz. Sa’y u gayretten geri durmuyoruz, şart-ı adi planındaki irademizin hakkını vermeye çalışıyoruz. Bununla beraber, Allahım, kendi havl ve kuvvetimizden fersah fersah uzaklaşıyoruz; Senin havl ve kuvvetine sığınıyoruz. Madem Sen, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh”ı kenzün min künüzi’l-cenneh (cennet hazinelerinden bir hazine) yapmışsın, biz de o cennet kenzine teveccüh ediyor, her şeyi ondan bekliyoruz.

* Allah Rasûlü’nün ashabı, başka insanların telaşa kapılıp paniklemesi beklenen şartlarda dahi paniklememiş, aksine Peygamber efendimizin haber verdiği musibetler cereyan ettikçe onların imanları ve teslimiyetleri ziyadeleşmiştir. Şu ayet-i kerime onlardaki bu iman, cesaret, metanet ve teslimiyeti destanlaştırmaktadır:

وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَ قَالُوا هٰـذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْليمًا

“Mü’minler saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği (zafer)! Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.’ dediler. Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb, 33/22)

 “İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği!.. Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.”

* Mü’minler biliyorlardı ki; tarihî tekerrürler devr-i daimi mülahazasına bağlı olarak, ayniyet şeklinde olmasa bile misliyet çizgisinde bir kısım musibetlerle karşı karşıya kalacaklar. Öteden beri “Eğer ben kuvvetliysem, güçlüysem, imkânlar elimdeyse, herkes bana biat etmek mecburiyetindedir!” düşüncesine sahip mütemerritlerin hakkı kuvvette görmeleri esprisine bağlı olarak yaptıkları gibi, bir gün birileri de bir ahzab (birleşik gruplar) halinde bir araya gelecek ve onların üzerine yürüyecekler. Bu realiteyi bildikleri için, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) ve o çizgide olanlar, Hendek’te de “İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği!.. Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.” dediler. Diğer taraftan, onlar, gelip çarpan her şeyin Allah’ın izni ve inayetiyle darmaduman olup sağa-sola savrulacağı hakikatine de kalbleri gibi inanıyorlardı: Savrulacaklar Allah’ın izniyle!..

* Bununla beraber, herkes aynı seviyede değildir. Bir de onların en zayıfları dediğimiz kimseler vardı. Bu gruptakiler, tam şirazeden çıkmamış, bütün bütün çözülmemiş ve bağı kopmuş tesbih tanesi gibi dağılmamışlardı; fakat muvakkat bir tereddüt yaşamış ve bir “Acaba?” demiş olabilirler. Böyle olması, her devirde de meselenin böyle olacağına işarettir.

 Allah (celle celâluhu) Kendisine müteveccih olanları hiçbir zaman ziyasız ve desteksiz bırakmamıştır, bırakmayacaktır.

* Bir misal vermek gerekirse: Hazreti Musa’nın (aleyhisselam) ashabı arasında da zaman zaman benzer tereddütleri yaşayanlar olmuştu. Firavun’un etrafındaki mabeyn-i hümayun diyorlardı ki “Ey koca Firavun! ‘Ene rabbükümü’l-a’la!’ diyordun. Musa’yı serbest bırakıp kendi gücüyle baş başa mı koyacaksın?” O da “Ben onu takibe koyulacağım. Onların erkeklerini öldüreceğim, kız çocuklarını bırakacağım.” demişti. “Bunlar (beni) tanımadıklarında dolayı malları ganimet, avratları ve çocukları da cariyedir!” sözü onun tarafından da söylenmişti.

* Firavun, Hazreti Musa ve İsrailoğulları’nın arkalarına takılmıştı; güneş doğup ortalığı aydınlatırken Firavun’un ordusu onları takibe koyulmuştu. Onlar o dev cesametleriyle, sistematikleriyle, Ahzab’ın Hendek’e geldiği gibi gelip kovalıyorlar; berikiler de cebrî hicret yapıyor, sadece kaçma adına yanlarına aldıkları şeylerle uzaklaşıyor, göç ediyorlardı. Böylece gelip ırmağa dayanınca ve iki topluluk birbirini görecek kadar yaklaşınca Hazreti Mûsâ’nın arkadaşları: “Eyvah! Bize yetiştiler!” dediler. Çok ciddi bir sarsıntı yaşadıklarından dolayı te’kid içeren ifadelerle “Hiç kuşkusuz, mutlaka biz yakalandık, idrak edildik.” demeye durdular. İşte o anda bile Hazreti Musa “Kellâ!..” dedi; “Hayır, asla!.. Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir!”

* Hazreti Musa, bu tevekkül, teslim, tefviz ve sikasını ortaya koyunca, Allah’la arasındaki münasebet tamam olmuştu. Cenâb-ı Hak da ona, “Asânı denize vur!” diye vahyetti. Vurur vurmaz kudret tecelli etmiş, bütün sebepler tuz buz olmuş ve deniz yarılmıştı. Öyle ki birer koridor gibi açılan yolun iki yanında sular büyük dağlar misillü yükselmişti. Bunu görünce Hazreti Musa ve ashabı iman ve itminanla tepe şeklindeki su kütleleri arasında yürüyüp karşıya geçmişlerdi. O arkadan gelen gafil zannediyordu ki, mü’minin geçtiği yerden kendisi de geçebilir. Bu düşünceyle o da dalmıştı suya ama boğulup gitmişti. (Şuara Sûresi, 29/60-66)

* Hâsılı; Allah (celle celâluhu) Kendisine müteveccih olanları hiçbir zaman ziyasız ve desteksiz bırakmamıştır, bırakmayacaktır.

516. Nağme: Hak Yolun Sabırlı Yolcuları Olun!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Türkiye’deki kanlı darbe girişimini şiddetle kınamış ve şöyle demişti:

“Fiilen darbeyi bin defa telin ederim. Darbe teşebbüsünü de telin ederim. Darbe yapalım mı mülahazasına karşı da makas gibi kollarımı açarım. Benim kanımı içmek isteyen insanlar bile demokratik usullerle şayet iktidara gelmişlerse, onların anti-demokratik bir yolla bertaraf edilmelerini hiçbir zaman düşünmedim.”

Dünya medyasına verdiği röportajlarda, darbe girişiminin ve şiddetin şahsıyla ve Hizmet gönüllüleriyle ilişkilendirilmesinin de büyük bir iftira olduğunu kesin bir dille ifade etmişti.

Bununla beraber, tam bir vahşet olan darbe teşebbüsünden hemen sonra ortaya konan cadı avı, nefret suçu ve yargısız infazların bütün dünya kamuoyunca bir “senaryo”nun parçası olarak algılandığını belirtmişti.

Muhterem Hocaefendi, elim hadiseden sonra ilk kez sohbet etti. O hasbihali arz ediyoruz.

Bamteli: RAMAZAN, ORUÇ VE TAKVA

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

 “Dediler ki: Derttir dermanın seni!..”

*Dermanı derdin içinde aramak lazım. Kalbi tetikleyen ve gözü açan dert, dermandır. Bu manayı dile getiren çok güzel sözler vardır: Bunlardan biri şu mısralardır: “Derd-i derunuma derman arardım / Dediler ki: Derttir dermanın senin / Dergâh-ı dildare kurban arardım / Dediler ki: Canın kurbandır senin.”

*Hakka hizmet yolunda bulunan insanların öncelikle şu realiteyi kabul etmesi gerekir. Dün olduğu gibi bugün de kin, nefret, haset ve çekememezlik gibi kötü hasletlere sahip insanlar, paranoyak ruh hâliyle, kendileri gibi düşünmeyen kesimleri düşman ilân edecek, sürekli sağa sola saldıracak, çıkarlarını koruma adına da çeşit çeşit şenaat ve denaatleri işleyecektir.

Fakat adanmış ruhlar, tam bir tevekkül ve teslimiyet içinde sürekli Cenâb-ı Hakk’a sığınmalı, bütün faaliyetlerini O’na (celle celâluhu) bağlı götürmeli, daima Güller Gülü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) müteveccih bulunmalı, her türlü kötülük ve engellemeye rağmen bütün insanlığı kucaklayacak şekilde engin bir vicdanla sarsılmadan hak bildikleri yolda yürümeye devam etmelidirler.

 Allah’ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdine “takva” denir.

 Soru: Kur’an-ı Kerim’de, orucun farz oluşu anlatılırken, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, (nefsinizin gayrı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.” (Bakara, 2/183) buyuruluyor. Fezlekede “takva”nın nazara verilmesinden hareketle Ramazan, oruç ve takva münasebetini lütfeder misiniz?

*Takva, vikaye kökünden gelir; vikaye de gayet iyi korunma ve sakınma demektir. Şer’î ıstılahta takva, “Allah’ın emirlerini tutup, yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdi.” şeklinde tarif edilmiştir.

*Bir de takvanın oldukça şümûllü ve umumî mânâsı vardır ki, şeriat prensiplerini kemal-i hassasiyetle görüp gözetmeden, şeriat-ı fıtriye kanunlarına riayete; Cehennem ve Cehennem’i netice veren davranışlardan kaçınmaktan, Cennet’i semere verecek hareketlere; sırrını, hafîsini, ahfâsını şirkten, şirki işmam eden şeylerden koruyup kollamaktan, düşünce ve hayat tarzında başkalarına teşebbühten sakınmaya kadar geniş bir yer işgal eder.

 İster iman, İslam, ihsan mevzuunda isterse de hizmet konusunda iki günü eşit olan aldanmıştır.

*Kur’ân-ı Kerim,  يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اٰمِنُوا buyuruyor. (Nisâ, 4/136) Bu ayet-i kerimede “Ey iman edenler!” buyurulurken mazi kipi kullanılıyor. Fiillerde, teceddüt esastır. Bu açıdan burada mü’minlere yönelik olan hitap şu şekilde anlaşılır: “Ey imanını yenileyerek iman eden insanlar!” Fakat böyle olmakla birlikte, Cenâb-ı Hak bunun arkasından yine اٰمِنُوا “Yeniden bir kere daha iman edin” buyuruyor. Demek ki, insanın sürekli imanını kontrol etmesi, mârifet ve muhabbet açısından sürekli kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor.

*Aslında herkes hem de her sabah gözlerini açarken yeni bir günün idrakiyle, dinini yeniden bir kere daha duymalıdır. Bugün ruhta, kalbde, histe duyulan din dünkü olmamalı. Yarın da bugünkü olmamalı. Öbür gün de yarınki olmamalı. Her gün ama her gün daha derin olmalı. Zât-ı Ulûhiyet ve eserleri vicdanda daha engince duyulmalı. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “İki günü müsavi olan aldanmıştır.” beyanı bu açıdan da çok önemlidir. Buna göre ister iman, İslam, ihsan mevzuunda isterse de hizmet konusunda iki günü eşit olan aldanmıştır.

 Oruç, sizden öncekiler için bir vazife olarak yazıldığı gibi size de farz kılındı.

*Levh; yassı, düz, üzerine yazı yazılabilecek bir cisim demektir. “Levh-i Mahfuz”; Allah tarafından üzerine maddî-mânevî, canlı-cansız her şeyin kayıt ve tesbit edildiği mânevî bir levha veya bütün bu hususlara bakan ilm-i ilâhînin bir unvanı kabul edilegelmiştir. Onun için herhangi bir tebeddül, tagayyür söz konusu olmadığından ötürü ona “Levh-i Mahfuz” denmiştir.

*Ulema, Levh-i Mahfuz’un yanında, يَمْحُوا اللهُ مَايَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ “Allah dilediğini mahv u isbat eder ve ana kitap (Ümmü’l-Kitap) O’nun nezdindedir.” (Ra’d, 13/39) âyetinin delâletiyle, bir de “Levh-i Mahv u İsbat”tan bahsederler.

*Oruçtan maksad, Allah rızası, nefsin terbiyesi, irâde eğitimi ve takvadır. Oruç tutan insan Allah’ın bir emrini yerine getirdiği gibi, kötülüklerden kaçınma ve yasaklardan uzaklaşma konusunda kendine hâkim olmayı öğrenir. Bundan dolayı, geçmiş milletlerin üzerine de oruç farz olmuştu ve o, her dinin temel rükünlerinden birisiydi. Belki sadece orucu tutma keyfiyetinde bir kısım farklılıklar vardı.

*Allah Teâlâ’nın orucu bize farz kıldığı gibi bizden öncekilere de farz kıldığını beyan buyurması, ilahi emirlerin temel ve gaye bakımından birliğini iş’âr etmek; ayrıca bu farzın önemini belirtmek; onun bir ceza değil insanların menfaatine bir emir olduğunu bildirmek ve yerine getirilmesi için teşvik etmek sadedindedir.

 Oruç, takvaya yürüme yolunda bir köprüdür.

*Her şeyin başı ve esası olan “hidayet”in kaynağı, başta Kur’ân-ı Kerim, sonra da Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve davranışlarını ihtiva eden Sünnet-i Sahiha’dır. Nitekim Bakara Sûresi’nin ikinci âyetinde, ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “İşte Kitap! Şüphe yoktur onda.” beyanıyla Kur’ân’ın potansiyel olarak müttakiler için bir hidayet kaynağı olduğuna dikkat çekilmiştir. Üçüncü ve dördüncü âyetlerde müttakilerin özellikleri sayıldıktan sonra beşinci âyette أُولٰئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ “İşte bunlardır Rabbileri tarafından doğru yola ulaştırılıp hidayet üzere olanlar.” buyrulmak suretiyle tekrar hidayete vurgu yapılmıştır. Ayrıca burada Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan hakkıyla istifade etmenin temel şartı olarak takva sahibi olma zikredilmiştir ki, hidayet ve takva arasındaki ilişkiyi göstermesi açısından dikkat çekicidir.

*Oruç, takvaya yürüme yolunda bir köprüdür; namaz ayrı bir köprüdür, zekat ayrı bir köprüdür, hac ayrı bir köprüdür, iffetli yaşamak başka bir köprüdür.

*Oruç insana sabrı öğretir. Sabredilen konular itibarıyla sabır çeşit çeşittir; ibadetlere devam hususunda sabır, günahlara girmeme mevzuunda sabır ve musibetlere karşı sabır en çok bilinen sabır çeşitleridir. İnsanları, kalb ve ruh ufkuna yönlendiren geçmiş asırlardaki büyük zatlar gibi Hazreti Pir de, eserlerinde özellikle bu üç sabır çeşidi üzerinde durmuştur. Evet, bütün çeşitleriyle sabır da bir takva yoludur ki orucun talim ettiği hususlardan biri de sabırdır.

 “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!”

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ “Cennet çepeçevre nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle sarılmış, Cehennem de (bedenî arzu ve iştihâları kabartan) şehevâtla…” Evet, Cennet mekârihle, insana ters, ağır ve zor gelen bir kısım hadiselerle kuşatılmıştır. Onlara takılmadan ve o dikenli tarlalardan geçilmeden oraya ulaşılamaz. Cehenneme gelince, o da cismânî, bedenî, beşerî ve garizî hislerle, şehvetlerle, arzularla, bohemlikle, yemekle, içmekle, yan gelip yatmakla ve dünyada ebedî kalacakmış gibi davranmakla kuşatılmıştır.

*Kaynaklarda, Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) gözünün nuru olan bir delikanlıdan bahsedilir. O genç ismet ufkunun temsilcilerindendir. Bir tuzağa düşüp günaha karşı hafif bir temayül gösterecek gibi olunca birdenbire “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir dürtü ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar.” (A’raf, 7/201) mealindeki ayetin diline dolandığını fark etmiş; Cenâb-ı Allah’tan hayâ etmiş; gönlü Allah korkusundan hâsıl olan heyecana dayanamamış ve genç oracığa yığılıp kalmıştır. Hazreti Ömer, gencin ölüm sebebini anlayınca hemen gömüldüğü yere gider ve orada ona şu ayetle seslenir: “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki Cennet vardır.” (Rahmân, 55/46) O, sözlerini bitirdikten sonra herkesin duyacağı şekilde mezardan şöyle bir ses yükselir: “Yâ Emire’l-Mü’minîn! Allah bana onun iki katını verdi.”

*Meseleleri hep kendi heva u hevesine göre ele alan kimseler hakkında Kur’ân, أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ “Görmedin mi o hevâsını ilah edinip de Allah’ın da kendisini ilmine rağmen saptırdığı kimseyi?” (Câsiye, 45/23) buyuruyor. Bir insan Allah ve Rasûlü’ne ait beyanın olduğu bir yerde, heva, heves ve arzularına uyarak söz söylüyor veya hareket ediyorsa bilmesi gerekir ki, o, hevasını ilah edinmiş demektir.

*Hesaplı yaşamak ve bir hata ile her şeyi batırmamak için Hazreti Üstad’ın şu ifadesine uygun davranmak gerekmektedir: “Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma! Dünyayı yutan büyük letâifini onda batırma.”

503. Nağme: Yolumuzun Kaderi ve Doğruluğunun İki Delili

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

Sabredenlere müjdeler olsun!..

*Kur’ân-ı Kerim’de

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

“Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber) sen sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155) buyurulmak suretiyle, insanın çok farklı imtihanlara maruz bırakılacağı ifade edilmiş; daha sonra da, bu belâ ve mihnetlere sabredenler müjdelenmiştir. Buna göre tıpkı ibadetlerin insanın derecesini yükselttiği gibi, menfî ibadet sayılan imtihanlar da sabredildiği takdirde insanı günahlarından arındırır ve onu en yüce ve yüksek makamlara çıkarır.

*O hâlde Allah’ın insanları imtihandan imtihana sürüklemesi ve onları farklı imtihan unsurlarıyla test etmesi karşısında mü’mine düşen vazife, maruz kaldığı her imtihanda dişini sıkıp sabretmesi; ayrıca bu durumu kendisiyle yüzleşme, kendini bir kere daha gözden geçirme ve iyi bir kıvam sergileyip sergileyemediğinin muhasebesini yapma adına bir fırsat bilmesidir.

Hakiki mü’min bütün korkulara karşı, bir gladyatör gibi meydan okur; “Hepiniz gelin, topunuz birden gelin!..” der.

*Hazreti Üstad, Hücumât-ı Sitte’de insanı derdest eden hastalıkları anlatırken havf hissini de zikreder. İnsanın ayağına pranga ve boynuna tasma olan marazların başında korku gelir.

*Bu yolda, insî cinnî şeytanların desise ve tehditlerine maruz kalırsınız: “Malınızı elinizden alırız. Sizi dünyevî yaşayışınız itibarıyla tazyiklere maruz bırakırız. Önünüzü keseriz. Size yürüme fırsatı vermeyiz. Her köşe başında bir gulyabaniyle bir kere daha yakanıza sarılırız. En meşru işlerinizde bile size hesap sorarız.” Bu türlü şeylerle sizi korkutur, yürüdüğünüz doğru yoldan sizi vazgeçirmeye çalışırlar. Mü’min bunları gülerek karşılamalı ve atlatmalı.

*Evet, dünyanızı ve ikbalinizi elinizden almakla korkuturlar.. istikbalinizi karartmakla korkuturlar.. makamdan mahrumiyetle korkuturlar.. kemik atıyor gibi, üç-beş kuruş bir şey önünüze saçar, sonra da “Keseriz bunu!” der korkuturlar.. “İki kilo kömürü keseriz” diye korkuturlar. “Yüz lirayı vermeyiz, keseriz!” diye korkuturlar. Korku, Allah belası öyle bir virüstür ki, insanın içine düştüğü zaman insan onun esiri olur.

*Oysaki korku, mehafet ve mehabet hissi şeklinde Allah’a karşı duyulması gereken bir kuvvedir. İnsan Allah’tan korkuyorsa, O’na karşı saygılıysa ve O’nun mehabetiyle oturup kalkıyorsa, hürriyetini elde etmiş demektir; artık o, başka korkulara karşı, bir gladyatör gibi meydan okur; “Hepiniz gelin, topunuz birden gelin!..” diyebilir.

“Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” 

*Bütün dünyevî korkulardan sıyrılmış olan Sahabe efendilerimizde dine adanmışlık ve ahiret hedefli yaşama ruh hali vardı. Kur’an nurları ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in insibağı onları en kötü şartlara dahi hazır hale getirmişti. Defalarca imtihandan geçeceklerine, zaman zaman düşmanla yaka paça olacaklarına, maldan ve candan fedakârlık gerektiren hadiselerle karşı karşıya kalacaklarına ve bütün tehlikelere/tehditlere mukabil dimdik durarak sonraki nesillere de hüsn-ü misal teşkil etmekle vazifeli bulunduklarına gönülden inanmışlardı. Evet, Allah’ın ve Rasûlü’nün verdiği haberler iliklerine ve nöronlarına öyle işlemişti ki, onlara kendi varlıklarına inanmanın ötesinde inanıyorlardı.

*Şu ayet-i kerime onlardaki bu iman, cesaret, metanet ve teslimiyeti destanlaştırmaktadır:

وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَ قَالُوا هٰـذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْليمًا

“Mü’minler saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği (zafer)! Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.’ dediler. Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb, 33/22)

*Sahabe efendilerimizin insanların telaşa kapılıp paniklemesi beklenen şartlarda dahi paniklemedikleri, aksine imanlarının ve teslimiyetlerinin ziyadeleştiği gibi, inşaallah değişik belalar ve gâileler karşısında günümüzün adanmış ruhları da aynı kıvamı gösterir, asla paniklemez; vazife ve sorumluluklarını bihakkın yerine getirirler. Dört bir yandan bela ve musibet gelse, onlar aynı sahabe gibi, “İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği…” der ve yürürler.

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!.”

*Cenâb-ı Hak, sabredip mücahedelerini sonuna kadar götürenlerle yarı yoldan dönenleri ayırt edip yaptıkları amelleri onlara da göstermek için kullarını imtihan etmektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede O şöyle buyurmaktadır:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ

“Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırt edip meydana çıkarmadan, kolayca Cennet’e girivereceğinizi mi zannettiniz?” (Âl-i İmrân, 3/142) Allah (celle celâluhu) bu imtihanı, kullarının takınacakları tavrı öğrenmek için yapmamaktadır. Zira O (celle celâluhu), bu mevzuda sabredeceklerle etmeyecekleri ilm-i ezelîsiyle zaten bilmektedir. Ancak, bildiği bir hakikati, ilm-i şuhûdîsi ile kullarına da gösterip bildirmek istemektedir.

*Cennet’e uzanan peygamberler yolunun kendine göre bazı meşakkatleri vardır. Kur’ân-ı Kerim’de bu hususa şöyle dikkat çekilmiştir:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?.. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçar oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) Sizden evvel gelenlerin başlarına gelen dâhiyeler, gaileler başınıza gelmeden, o sarsıcı yıldırımlar başınızda dönmeden, hatta iş nebi ve beraberinde bulunanlar “Allahım yardımın ne zaman?” diyeceği kerteye varmadan Cennet’e gireceğinizi mi zannediyorsunuz?

Bu iki delilin pozitif olanını sağ tarafınıza alın, diğerini de sol yanınıza; Allah’ı sevdirme adına, koşun dünyanın dört bir bucağına!..

*Yürüdüğünüz bu yolda Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan ve Sünnet-i Seniyye’ye muhalif olarak, Ebu Bekir’lerin, Ömer’lerin, Osman’ların, Ali’lerin, Aşere-yi Mübeşşere’nin, Âl-i Beyt-i Rasûlullah’ın (radıyallahu anhüm ecmaîn) yürüdüğü yolun dışında yürüdüğünüz endişesi var mı içinizde? Nam-ı Celil-i İlahi’yi tanıttırmadan başka bir sevdanız var mı? Herkesin Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i tanıyıp bilmesi ve O’nunla belli ölçüde münasebete geçmesi haricinde bir talebiniz, beklentiniz, hedefiniz var mı?!..

*Sizin bu doğru disiplinler ve prensipler istikametinde yürümenizin yanında, isabetli iş yaptığınıza bir de negatif taraftan, hafife alamayacağınız bir delil vardır: Zalimler sizin yaptığınız bu hizmetleri hazmedemiyor ve yaptığınız şeyleri dünyanın değişik yerlerinde yıkmaya çalışıyorlarsa, bu da hakkaniyetinize bir delildir. Haccac’lar, Yezit’ler, Amnofis’ler, Batılıların üç asırda yapamadığı şeyleri Cenâb-ı Allah’ın o mübarek milletimizin fedakâr ve vefakâr evlatlarına yaptırmış olmasını çekemiyorlarsa, bu da negatif yandan sizin doğru yolda olduğunuzu gösterir.

*Kur’an ve Sünnet ile kendinizi test ettikten, dünya adına herhangi bir hedef arkasında koşmadığınızı bir kere daha gözden geçirdikten ve kendinizi ciddi bir nefis muhasebesine tâbi tuttuktan sonra “Elhamdülillah, yürüdüğümüz yol, günde kırk defa tekrar ederek ‘Allahım, bizi sırat-ı müstakîme hidayet buyur’ deyip dilediğimiz, Nebilerin, sıddıkların, şehitlerin, salihlerin yürüdüğü yol.” diyebiliyorsanız.. bir diğer taraftan da şayet dini ve diyaneti özüyle benimseyememiş, sindirememiş, içselleştirememiş, dini dünyasını mamur kılma adına kullanan Amnofis’ler, Hitler’ler, Jul Sezar’lar sizin aleyhinizdeyse, vallahi, billahi, tallahi yürüdüğünüz yol doğrudur.

*Bu iki delilin pozitif olanını sağ tarafınıza alın, diğerini de sol yanınıza; Allah’ın izni ve inayetiyle, birer asâ gibi dayanın onlara; hiç tereddüt etmeden ve hızınıza hız katarak, Allah’ı sevdirme adına koşun dünyanın dört bir bucağına!..

Bamteli: Allah, Sabredenlerin Yardımcısıdır!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç saat önce yaptığı haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

Allah sabredenlerle beraberdir!..

*“Allah her sabredenin yardımcısıdır” deniyor. Sabır, Cenâb-ı Allah’ın bize mükellefiyet olarak yüklediği şeylere dişini sıkıp sonuna kadar, ölesiye katlanmak… Bela ve musibetler karşısında sarsılmamak.. tıpkı arzın üstünde yüz, iki yüz metre boy atmış ve yerin derinliklerine doğru da yüz, iki yüz metre kök salmış ağaçlar gibi dimdik durmak… Günahların ve masiyetlerin çağlayanlar haline gelerek çoklarını seylaplar önünde sürüklenen kütükler gibi önüne katıp sürüklediği dönemde bohemliğe düşmemek, garize-i beşeriyeye esir olmamak, şehevât-ı nefsaniyenin güdümüne girmemek, bedenin güdümünde yaşamamak… Hep mealiye müştak, gözleri O’nda, O’nun nazarının kendi üzerinde olduğu mülahazasıyla yaşamak. Bunların hepsi, sabır çeşitlerindendir.

*Evet, sabredilen konular itibarıyla sabır çeşit çeşittir; ibadetlere devam hususunda sabır, günahlara girmeme mevzuunda sabır ve musibetlere karşı sabır en çok bilinen sabır çeşitleridir. Dünyanın göz alıcı güzellikleri karşısında duygu ve fikir değişikliğine düşmeme, düşünce kaymaları yaşamama ve hep Kur’ânî çizgide yol alma da farklı bir sabır türüdür. Bunlara ilaveten bir de zaman isteyen ve bir vakte bağlı cereyan eden işlerde, “zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır” söz konusudur.

Zamanın Çıldırtıcılığına Karşı da Sabretmeli!..

*Öyle meseleler vardır ki, arzulanan netice kader tarafından belli bir takvime bağlanmıştır ve o takvim bizim için gizli tutulmuştur. Böyle bir projeyi realize etmeye çalışırsınız fakat o çok zaman isteyebilir. Zamanın uzunluğu kısalığı biraz da insanların gücü-kuvvetiyle, yani manevi immün sistemiyle, iman-ı billah, marifetullah, zevk-i ruhani, aşk u iştiyak ve yakin-i tam gibi donanımlarıyla mebsuten mütenasiptir (doğru orantılıdır). Bu açıdan da zaman isteyen hadiselere karşı dişini sıkıp sabretmek lazımdır.

*Cenâb-ı Allah, bir yumurtanın civcive dönüşmesini bile haftalara yaymış ve bize bu konudaki ilâhî ahlâkı talim etmiştir. Şayet bu tedricîliği ve zaman faktörünü hesaba katmaz, kuluçkaya yatmış tavuğu yumurtaların üzerinden vakitsiz kaldırırsanız sağlıklı civcivler elde edemezsiniz; dahası, yumurtaların da cılkını çıkartmış olursunuz. Aynen öyle de, bir milletin özüne dönmesi, yığınların insanî değerlere yönelmesi, ideal insanın, ideal neslin ve ideal toplumun yetişmesi birkaç ayda, birkaç senede olabilecek şey değildir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, cihanda eşi-menendi görülmemiş, melekutî bir mimardı; duygu ve düşünce dünyamızı, Allah’la münasebetimizi, ebedi hayata ait her şeyimizi ve kalbî hayatımızı imar eden, Allah’ın seçkin mimarıydı. Beşerin En Mükemmeli’nin (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) eliyle şekillenen ve Kur’an’ın mucizesi olan ısmarlama bir cemaatle bile yeni tip bir insanlığın oluşması ve huzur toplumunun olgunlaşması ancak yirmi üç senede gerçekleşebilmişti. Eğer böyle bir meselenin doğumu bile yirmi üç senede olmuşsa, onun “ba’sü ba’de’l-mevt”i de bu zaviyeden değerlendirilmeli ve bu mevzuda kat’iyen acûliyete girilmemelidir. İşte bu da ayrı bir sabrı gerektirmektedir.

Vuslata Karşı Sabır ve “Gelebilirsin” Mesajını İntizar

*Bunların hepsinin üstünde bir sabır daha vardır ki, o da adeta çıldırtan bir sabırdır; öbür dünyayı dört gözle istediği halde emre itaatteki inceliğin gereği olarak tezkeresinin dolacağı anı iştiyakla bekleyen Hak dostlarının sabrıdır. Sürekli öteler iştiyakıyla nefes alıp veren Hak dostlarının, vazifelerini tamamlayana kadar dünya hayatına katlanmaları ve gönüllerindeki vuslat arzusunu mesuliyet duygusuyla bastırmaları ancak seçkin kullara özel bir sabırdır. “Vuslata karşı sabır” da diyebileceğimiz mukarrabine has bu sabır çeşidi, Hak dostlarının can ü gönülden cemâl-i İlahiyi arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam etmeleri, her ânı “Ne zaman Allahım, vuslat ne zaman?!.” mülahazalarıyla geçirdikleri halde O’nun takdirine rıza göstererek ölümü değil O’nun hoşnutluğunu istemeleri ve dava düşüncesiyle dünyaya bir süre daha katlanmalarıdır.

*Kemalâtın her şubesinde olduğu gibi vuslata karşı sabrın zirvesini tutan da yine İnsanlığın İftihar Tablosu’dur. Allah Rasûlü, cismanî âlemdeki son anlarında, mübarek başının ağrısının dinmesi için, başına sımsıkı sargı sarmıştı. Hazreti Âişe Vâlidemiz, böyle hallerde Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ellerinden tutar ve O’na dua ederdi. Hazreti Âişe, yine dua etmek üzere o mübarek elleri tutmak istediğinde, bu defa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini çekmiş ve اَللّٰهُمَّ الرَّفِيقَ الْأَعْلٰى “Allah’ım yüce dostluğunu istiyorum.” demişti. Yani Allah Rasûlü, artık murad-ı ilâhînin öteye müteveccih bir istikamette olduğunu anlamış; “Seni çağırıyorum ey Habibim, gel!..” mesajını almış ve kendi ruhunun ufkuna seyahate yönelmişti.

“Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) arkasındasınız ve onu tercih ediyorsunuz.”

*Hususiyle dinin tamamen siyasi güdüme girdiği, çoklarının dinî duyguları, dinî hissiyatı, dinî argümanları dünyada bir yere varmak için kullandığı, kitleleri arkalarından sürüklemek isteyen insanlar arasında “görünme dindarlığı”nın yaygınlaştığı günümüzde ibadet u taate karşı sabır çok önemlidir. Evet, bugün camiye gelirken, oruç tutarken, başını örterken, “din-diyanet” derken bütün mülahazaları tamamen dünyayı hedeflemek olan bir sürü insan var.

*Her hal ve hareketiyle dünya peşinde koşan kimselere Kur’an şu şekilde hitap ediyor: كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhiret’i ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Hayır, siz dünyaya gönlünüzü kaptırmışsınız, ahireti elinizin tersiyle itmişsiniz. Hesaptan haberiniz yok; kabirden, münker-nekirin sualinden haberiniz yok; mizandan haberiniz yok. Gırtlağınıza kadar günah içindesiniz fakat hala kendinize göre dinden bahsediyorsunuz.

*Dinin böylesine kalıplaştığı, müsemmasız bir isim veya sadece kılıf ve zarf haline geldiği, mazrufunun, içinin, özünün yitirildiği, tekkeden zaviyeye, ondan camiye kadar her şeyin fersudeleştiği bir dönemde, din-i mübinin usulüne, füruuna, ferâizine ve nevâfiline yürekten bir bağlılık göstererek, o mevzuda aşk ve iştiyakı canlı tutmak -zannediyorum-günümüzün hakiki mü’minlerine düşen en önemli vazifelerden biridir.

Hizmet Erleri İbadette Derinleşmeli!..

*İnsan farz ibadetleri -keyfiyetlerine uygun şekilde- yerine getirerek Cenâb-ı Hakk’a yaklaşır. Farzlarla kurbeti yakalama en sağlam bir yoldur. Çünkü farz dediğimiz şeyler, dindeki zaruriyattır, olmazsa olmaz esaslardır. Hakikî zaruriyât imân esasları; bir manada zaruriyât da İslâm’ın şartlarıdır. Evet, farzlar çok önemli birer kurbet vesilesidir ki; farzları hakkını vererek eda etmek suretiyle Hak yakınlığına ermeye “kurbet-i ferâiz” denir.

*Nafile ibadetler ise “cebren linnoksan” yani, “eksikleri kapama, yarayı sarma, gedikleri tıkama” vazifesi görürler. Farzlarında eksiği, gediği, kusuru olan insan nafilelerle onları telafi ettiği için, arzuladığı neticeye nafilelerin desteğiyle ulaşabilir. Öyleyse, ana atkılar yine farzlardır; nafileler ise, onların üzerindeki dantela gibi işlenmiş nakışlardır. Bu itibarla da, farzları nafilelerle tamamlayıp derinleştirme vesilesiyle Hakk’a yakınlık kesbetmeye “kurbet-i nevâfil” denmektedir.

*Hizmet erleri, vakit namazlarını sünnetleriyle kılmalılar; dahası beş vakit namazdan başka nafileleri de eda etmeliler. Akşam namazını kıldıktan sonra evvâbinde de kusurda bulunmamalı; teheccüdü katiyen kaçırmamalılar. Ellerinden geliyorsa, bir işrak namazıyla günlerini aydınlatmalı ve duhâ ile bir kuşluk neşvesini günlerine kazandırmalılar. Böylece beş vakit namazın yerine adeta on vakte teşne bulunuyor gibi bir tavır ortaya koymalılar.

İffetli bir insan, göz, kulak, el, ayak gibi bütün âzâların helal dairedeki lezzetleriyle yetinir!..

*Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim, “Mü’min erkeklere söyle: (Kendilerine nikâh düşen kadınlar ve başka erkeklerin avret yerleri gibi, bakmaları haram manzaralar karşısında) bakışlarını kıssınlar ve mahrem yerlerini açmaktan ve gayrı meşrû ilişkilerden korusunlar. Böyle yapmaları, kendileri için en nezih ve en uygun davranış şeklidir. Muhakkak ki Allah, onların her davranışından, yaptıkları her hareketten hakkıyla haberdardır.” (Nur, 24/30) buyurmakta ve bir sonraki ayette aynı emirleri kadınlar için de tekrar etmekte; böylece inananları iffetli yaşamaya çağırmaktadır. Şu halde, her mümin elini, ayağını, gözünü, kulağını Allah’ın istemediği şeylere karşı korumak zorundadır.

*Bediüzzaman Hazretleri “Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur!” der. Mümin, meşru daire içinde yaşayıp gayr-i meşru sahaya nazar etmemeli, el uzatmamalı, adım atmamalıdır. İffetli bir insan, göz, kulak, el, ayak gibi bütün âzâların helal dairedeki lezzetleriyle iktifâ etmeli, hiçbir şekilde ve hiçbir yolla haram işlememeli, izzet ve haysiyetine dokunacak durumlardan da sakınmalıdır. Evet, o harama elini uzatmamalı, rüşvete tenezzül etmemeli; elini, ayağını, gözünü, kulağını, dilini, dudağını dünya sevdasıyla kullanmamalıdır. Mümin, Allah’ın verdiği o uzuvları ve nimetleri bütün himmetiyle O’na ulaşma istikametinde kullanmalıdır.

*Hususiyle çoklarının dünyaya taptığı bu fesat asrında, “mü’minim” dedikleri halde dünyaya taptıkları, villalar arkasında koştukları, yattan yata geçtikleri, bir sarayı az görüp çeşitli sarayları kendileri adına dizayn ettikleri ve nifakın diz boyu, belki gırtlakta bir seviyeye ulaştığı bir dönemde, kendini iman ve Kur’an hizmetine adamış, milli ruhun ikamesine adamış, ruh ve kalb abidesini ikameye adamış insanlara düşen şey, başkalarının deli diyeceği kadar, dünya ve mâfihâyı elinin tersiyle iterek, ukbaya ve cemalullaha ölesiye bir iştiyakla müteveccih olmaktır.

“Cennet çepeçevre nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır.”

*Cennet insanın nefsaniyetine ağır gelecek şeylerle kuşatılmıştır. Onları aşacaksın. Dikenli tarlaları geçerken ayağına dikenler batacaktır fakat “Ohh, ayağıma diken battı ama Allah yolunda, Rasûlullah’la aynı sofrada, aynı yemeğe kaşık çalma yolunda, Cebrail ile el ele tutma yolunda, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali ile aynı sofrayı paylaşma yolunda!..” diyeceksin. Meseleyi hep neticeye göre değerlendirdiğinizde dikenlerin batması bile size sunulmuş güller gibi gelecektir Allah’ın izniyle.

*Evet, bu yolda mekârih (aklın zâhirî nazarına göre nâhoş, zor, çetin şeyler) yok demek değildir. Ama hedefte mekârihi hiçe indirecek ve sıfırlayacak öyle şeyler var ki!.. “Gelse Celâlinden cefa, yahut Cemâlinden vefa; ikisi de cana safa, lütfun da hoş kahrın da hoş.” diyecek ve Allah yolunda yürüyeceksiniz.

*Şu kadar var ki, meşru dairede çalışan insanlar kazanabilir ve servet sahibi olabilirler. Çalışıp kazanmanın hakkını verebilirler. Zaten o babayiğitler şimdiye kadar o işi yaptılar Allah’ın izniyle. Büyük devletlerin yapamadığını, Allah, o Anadolu insanına yaptırdı. Yüz yetmiş ülkeye girmişler, 1400-1500 okul açmışlar, milyonlarca insana ruhlarının ilhamlarını duyurmuşlar. Hem de birilerinin bu meselede hizmet edenlere çelme takmalarına rağmen, efkarı ifsat etme gayretine rağmen, telefon telefon üstüne oradaki yabancı misyon şeflerine “aman bunları iflah etmeyin” deyip Yezitlik yapmalarına rağmen, Haccaclık yapmalarına rağmen, Amnofislik yapmalarına rağmen. Sadece bir-iki yerde küçük kırılmalar olmuş, çok küçük… Allah öyle lütuflarda bulunmuş ki, kendilerine vücut enerjisi verdiği insanlar o enerjiyi o istikamette kullanmışlar, zenginler de servet imkânlarını o istikamette kullanmışlar. Kimse zorlanmamış. Kimse devlete talip olmak gibi boş bir sevdanın arkasına takılmamış.

*Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi!.. Birileri istikbal delisi, ikbal delisi, şöhret delisi, yan gelip kulağı üzerine yatma delisi… Sadece dünyevî geleceğini mamur edip ahireti unutmuş deliler, “âlemi nasıl bilirsin; kendin gibi” fehvasınca sizi de öyle bilebilirler. Ama her şeyin doğrusunu bilen birisi var ve bir gün onları ortaya koyacak izn-i ilahisiyle, lutf-u ilahisiyle, vüs’at-i rahmetiyle. Bunu gösterecek ve birileri hicaptan iki büklüm olacaklar. Ve siz de şükranla yine asa gibi büküleceksiniz. Birileri hicap hissiyle iki büklüm olurken siz de “Allah’a binlerce hamd u sena olsun, bize bu hayırları yaptırdı!.. Her şey Senden, Sen Ganisin, Rabbim Sana döndüm yüzüm!” diyeceksiniz.

*Allah, sizi sevkettiği biraz sarp, biraz geçilmez deryaları olan, biraz yokuşları, uçurumları bulunan bu yolda işi sonuna kadar götürmeye muvaffak kılsın. Yezidlere, Haccaclara, Nemrutlara ve onların arkasındaki, dünya için, ikbal için, istikbal için kitle psikolojisiyle sürüklenmiş şuursuz, mantıksız, muhakemesizlere rağmen Allah (celle celaluhu) sizi yürüdüğünüz yolda muvaffak eylesin. İnayetini üzerinizden eksik etmesin.

Bütün terör örgütlerinin de masum insanlara terörist diyenlerin de Allah belasını versin!..

*Nikbîn her şeyi iyi, bedbîn her şeyi kötü görür. Bunların ikisi de zararlıdır. İyiyi iyi, kötüyü de kötü görmek hakikatbînliktir. Allah sizi bizi hakikatbînlikle serfiraz kılsın.

*Evet, günümüzde dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında yol-yön değiştirmeden Kur’ânî çizgiyi koruma adına sabır da çok mühimdir. Çünkü bu asırda insanlar bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih ediyorlar. Bunu zavallı bir kısım safderun, muhakemesiz, müsvedde Müslümanlar da yapıyorlar. Kendisi “müsvedde” olduğundan dolayı başkalarına da müsvedde diyor; çünkü “âlemi nasıl bilirsin; kendin gibi”; o aynada kendini görüyor. Müsvedde Müslümanlar, dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında kayıp gidiyorlar. İşte, onlara takılmadan, alicenâbâne, himmetperverane, “Allah” deyip, “Rasulullah” deyip yürümek ve kat’iyen dünyaya ve ehl-i dünyaya serfüru etmemek lazımdır.

*Hâşimî ne hoş söyler: “Âkil isen rızk için gerdûn-ı duna eğme ser / Âsyâb-âsâ yürü var ekmeğin taştan çıkar” Yani, akıllıysan rızkın için alçak dünyaya baş eğme; yürü, değirmen misali, rızkını taştan çıkar.

*Dünyanın o cazibedar güzelliklerine kapılmadan, aşağı insanlara boyun eğmeden, kendi düzenini kurarak, i’la-yı kelimetullah için, milli ruhu yüceltmek için, ruhunun abidesini ikame etmek için koşmak lazım. Bu süfyaniyet asrının süfyanlarının arkasından gitmeden… Aslî süfyanlar, zıllî süfyanlar, izafî süfyanlar vardır. Bunlar, yapamadıkları şeyleri başkaları yapıyorsa, hazımsızlıktan, hasetten, çekememezlikten dolayı onu yıkmaya çalışmışlardır. Bugünkü tahribatın arkasındaki temel düşünce budur. Yoksa ne terör örgütü var ne de devlete talip olan var.

*Bütün terör örgütlerinin Allah belasını versin!.. Pakraduni Terör Örgütü’nün Allah belasını versin!.. Pers Terör Örgütü’nün Allah belasını versin!.. Terör örgütü olmayana, “terör örgütü” diyenlerin Allah belasını versin!.. Paralel olmayana “paralel” diyenlerin de Allah belasını versin!.. Umduklarının aksiyle onları tokatlasın, yerle bir etsin, hazan yemiş yapraklar gibi savursun, gübreler gibi toprağın bağrına devirsin, gübre kılsın hepsini!..

Bamteli: EMÂNET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

“Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez.”

*Nimetlerin en küçüğü karşısında bile Cenâb-ı Hakk’a karşı gürül gürül şükretmeli; “Küfür ve dalâletten (sapıklıktan) başka her türlü hal için Allah’a hamd olsun!” demeli.

*Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, şöyle buyurmuştur:

مَنْ لَمْ يَشْكُرِ الْقَلِيلَ لَمْ يَشْكُرِ الْكَثِيرَ وَمَنْ لَمْ يَشْكُرِ النَّاسَ لَمْ يَشْكُرِ اللّٰهَ

“Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez. İnsanlara teşekkürde bulunmayan Allah’a da şükretmez.”

*Hakiki bir mü’minin en önemli özelliklerinden birisi bela ve musibetlere karşı sabır, nimetlere de şükür ameliyesi içinde olmasıdır. Bu manayı ifade eden bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ؛ إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذٰلِكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ

إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ

“Mü’minin her hali şâyân-ı takdir ve güzeldir. Onun her işi hayırdır ve bu da mü’minden başkası için söz konusu değildir. Çünkü o, herhangi bir nimete mazhar olunca şükreder, bu onun için hayır olur; herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder, bu da yine onun için hayır olur.”

*Meseleye bu açıdan bakınca, zannediyorum, bazen fırtınaların şiddetli seyretmesi, bazen dalgaların tsunamiye dönmesi ve bazen ağaçların yerinden söküleceği şekilde hortumların esmesi karşısında “Allah var, ne gam var!..” deriz. “O’nu bulan neyi kaybetmiş ve O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki?” demiyor mu Ataullah İskenderânî?!.

Allah, size bambaşka lütuflarda bulundu!..

*Cenâb-ı Hakk’ın size, bu heyete ekstradan çok önemli lütufları oldu. Bunları görmezlikten gelmemek lazım. Allah Teâlâ size, vefalı Anadolu insanına bugüne kadar istikamet içinde önemli hizmetler gördürdü, gördürüyor. Raşid Halifeler müstesna, şefkatleriyle, re’fetleriyle, insanî değerlere saygılarıyla, başkalarını doğru okumalarıyla, çok ciddi empatileriyle bütün dünyada hüsn-ü kabule mazhar olmuş başka bir hareket göstermek neredeyse zordur.

*Yürüdüğünüz yol peygamber yolu olduğu sürece.. yürüdüğünüz yol sahabe yolu olduğu sürece.. makama, mansıba, payeye dilbeste olmadığınız sürece.. dünyevî çıkarlar karşısında peylenmediğiniz/satılmadığınız sürece.. birilerinin vesayeti altına girmediğiniz sürece.. yaşatma duygusunu yaşamanın önünde gördüğünüz sürece.. bir manada, dünyaya bakarken gözlerinizi aşağıya doğru eğip öbür tarafa bakarken kemal-i hassasiyetle gözlerinizi yukarıya diktiğiniz sürece.. ve hep güneşe müteveccih bulunup gölgeye takılmadığınız sürece Allah’ın izin ve inayetiyle bu iş de devam eder.

*İnşaallah siz bu ihlas-ı etemmi ve ihsan-ı etemmi belli ölçüde sergilemişsinizdir, Cenâb-ı Hak da ondan dolayı sizi bu lütufla serfiraz kıldı. Düşünün ki mübarek milletimiz, ister gaye-i hayal bayrağını, ister dil bayrağını, ister kültür bayrağını, isterse de insanî değerlere saygı bayrağını yüz yetmiş küsur ülkede böyle bin dört yüz tane okulla hiçbir zaman temsil etmemiştir. Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a’lâ!.. Allah, termite kubbeler yaptırtıyor; O’na binlerce hamd ü sena olsun.

Zalim ne yaparsa yapsın; her şey yok olsa, “Vira Bismillah!..” der, yeniden başlarız!..

*Bir şart-ı âdî olarak vifak ve ittifakınız bu muvaffakiyetlere bir vesile teşkil etmiş olabilir. Birliğiniz, beraberliğiniz, kenetlenmeniz, bünyân-ı marsûs gibi birbirinize bağlanmanız tevfik-i ilahinin vesilesi olması açısından, Allah sağanak sağanak tevfikini başınızdan aşağıya yağdırmıştır.

*Bu açıdan gezerken, otururken, kalkarken, hiç durmadan “Elhamdülillah alâ külli hâl…” desek, yine de bu büyük nimetin şükür, hamd ve senasını yerine getirmiş olamayız.

*Duyguda, düşüncede, histe, ihsasta ve ihtisasta bu mülahazayı koruduğumuz sürece Cenâb-ı Hak kim bilir daha ne lütuflarda bulunacaktır.

*Bakmayın şimdi muhalif esen rüzgarlara.. tsunamiye dönüşen dalgalara.. zalimlerin hayhuyuna.. mazlumların iniltisine… Takılmayın bunlara!.. Allah sizinle beraberse, bunların hepsi çok yakın zamanda savrulup gidecektir hazan yemiş yapraklar gibi!..

*Hazreti Sâdık u Masdûk (aleyhi ekmelüttehâyâ) buyurur ki: “Allah zalime mehil üstüne mehil verir; fakat bir kere de onu derdest etti mi, artık iflah etmez.”

*Kaldı ki, bugün birileri her şeyi yok etseler; hizmet yuvalarını seddetme gayreti içine girenler tam tehcîre, tenkîle, ibâdeye, ta’yire, tahfîfe giderek düşündükleri şeylerde başarılı olsalar; meleklerin alkışladığı bütün hayır müesseselerini kapatsalar; Anadolu insanının samimiyet zemini ve samimiyet kuvve-i inbâtiyesinde neşv ü nema bulan bu hizmeti bütünüyle yok etseler, Allah’ın izni ve inayetiyle, bu işe gönül vermiş insanlar “Vira Bismillah!..” der, yeniden başlar ve üç beş sene sonra meseleyi aynı kerteye ulaştırırlar.

Emânet.. Allah’ın, Rasûl-ü Ekrem’in ve Selef-i Salihînin Emaneti..

*Nefsimiz, imanımız, ibadetlerimiz… her şeyimiz emanet olduğu gibi, yüce dinimiz, hizmet düşüncemiz, dünya görüşümüz ve hayat felsefemiz de bize emanettir. Bunlar, dün seleflerimizin omuzlarına konmuştu; bugün bizim üzerimizde bulunuyor; yarın da sonraki nesillere aktarılacak. Bu emanetleri deformasyon görmüş bir halde devretmek doğru değildir. Şayet, biz emanetlere sahip çıkmaz, onları gereğince korumaz ve sağlam bir şekilde haleflerimize teslim etmezsek, istikbalin sahiplerini bir ruh travmasına maruz bırakmış oluruz ki, bu hem Allah’a, Peygamber’e, davaya ihanet, hem seleflerimize karşı vefasızlık, hem de yarının insanlarına karşı büyük bir haksızlıktır. Bu itibarla da Allah’ın, Rasûlullah’ın ve seleflerimizin emaneti olarak omuzlarımızda bulunan değerleri zayi etmemek için çok hassas davranmamız icap etmektedir.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” buyuruyor. Bütün hayatı, dünya ve mâfîhâyı istihkar edecek fedakâr insanlar sayesinde namının bir gün güneşin doğup battığı her yere ulaşacağına işaret ediyor ve gayb-bîn gözüyle bunun olacağına dair bilgi veriyor. Aynı zamanda kendisine inanan aklı başında insanlara hedef gösteriyor; adeta “Ben bunu diyorum, siz de bunu gerçekleştirmeyi gâye-i hayal edinin!” diyor ve bizden Hazreti Fatih’in “ne güzel kumandan” müjdesi ve hedefi peşinde koşması gibi, oturup kalkıp hep bu gayeyi düşünmemiz gerektiğine işaret buyuruyor.

*Üzerimizde öyle bir emanet bulunuyor ki, Raşit Halifeler’den müceddidlere, müçtehitlere kadar bir hayli babayiğidin, kâmil insanın bu hizmette dahilleri vardır. Bunların hepsini saymak saatler alır; onu yüksek irfanlarınıza havale ederek, meseleyi sadece günümüze getirip arz etmek istiyorum.

Hazreti Üstad ve halis talebeleri “Niçin emanete hıyanet ettiniz?” demezler mi?!.

*Hazreti Bediüzzaman, bu emaneti sonraki nesillere sağlam ulaştırabilme yolunda çeşitli bahanelerle senelerce zulüm görmüştür. “Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” diyecek kadar acı ve ızdırap yudumlamıştır.

*Binaenaleyh, Hazreti Üstad’ın ve halis talebelerinin de bizim üzerimize yükledikleri bir emanet yükü vardır. Ötede “Biz kendi dönemimizde hıyanet etmedik buna, değişik korumalarla bunu size intikal ettirdik. Sonraki emin ellere teslim etmek size düşüyordu. Niye ihanet ettiniz? Emanete hıyanet münafıklık sıfatıdır.” diyebilirler. Bu açıdan da onların emanetine hıyanet etmeden bu meseleyi samimiyetle götürmek lazımdır.

Merhum Turgut Özal’ın Emaneti

*Rahmetlik Turgut Özal özüyle, sözüyle dört başı mamur bir müslümandı. Yakından tanıma imkânı oldu. Ve çok vefalı davrandı. Kıtmir’in ne haddine Çankaya’ya davet edilmek ama defaatle davet etti; “Ben seni arka kapıdan içeri alırım!” diyordu, öyle bakıyordu meseleye. Fakat size zarar verir diye kabul etmedim, hiçbirini kabul etmedim. Yakında birisinin öyle bir teklifini de yine onun için kabul etmedim. Şimdi biri sizinle görüşünce, ona hemen bir nam takılıyor; o da o mülahazayla mahkûm ediliyor. Onu öyle bir duruma düşürmemek için kabul etmedim.

*1980’den 86 senesine kadar dolaştım sağda solda, kaçmadım… O dönemde askerlik yapan ne kadar arkadaşımız varsa, bazıları için iki üç defa, askeri kışlaya gidip hepsini ziyaret ettim. Billboardlarda resmim vardı, ismim de yazılıydı. Umursamadım onu. Belki de arkadaşlarıma “Boş verin, bu da geçer yahu!” demek için askerî kışlaların içine girdim, onlarla görüştüm. En son Burdur’daki arkadaşı ziyaret etmiştim. Demek o zaman deşifre olmuşuz, yakın takibe almışlar. Sonra ikinci kez, Hazreti Üstad’ın “Benim vekilim!” dediği o mübarek talebesi, yakın tarihte vefat eden merhum Mustafa Sungur’un oğlu Nur Sungur’u -ki o bir dönemde Kestanepazarı’nda Kıtmir’in talebesiydi- ziyarete gittim. Tespit etmişler, derdest ettiler; silah dayadılar karnıma, içeriye götürdüler.

*O zaman rahmetlik Turgut Özal başbakandı. Evet, o da başbakandı, başkaları da başbakan; hakkı olmayanlara Allah o fırsatı vermesin!.. O gece dahiliye vekilini, hariciye vekilini, adliye vekilini hususi olarak topluyor; “Fethullah Hoca’yı falan yerde derdest etmişler, derhal salıversinler!..” diyor. Sabah bizi uyandırdılar, ifadeye çağırdılar, biraz sonra birisi geldi, dedi ki: “Yahu bu gece bütün tel hatları birbirine karıştı. Başımıza iş açacağız, bırakalım bunları, gitsinler!..” Sonra “Burdur aramıyor, bunları İzmir arıyormuş, oraya götürelim.” dediler. “Olur” dedik. İzmir’e götürdüler. Beni arayan şef, istihbarat müdürü, hepsi geldi, elimi sıktılar, “Hocam, çok geçmiş olsun!” falan dediler. “Hani siz beni arıyordunuz?” deyince, “Biz aramıyoruz sizi!” dediler. Merhum Turgut Özal ağırlığını koymuştu; bu insanca bir ağırlık koymaydı. Allah onu da Efendimiz’le beraber Firdevs ile sevindirsin.

*Sadece o değildi. Hizmet’in Asya’da yeni yayıldığı zamanlarda oraları ziyaret edeceği vakit, “Okullar adına referans olmak için hususi gidiyorum, niye arkadaşlar gelmiyorlar?” diye Kıtmir’e haber gönderdi. Ben de bir-iki arkadaştan rica ettim. Hususi gitti, Asya’da dolaştı, daire çizdi ve uğradığı her devlet reisine dedi ki “Bu işe ve bu arkadaşlara ben kefilim, bırakın açabildikleri kadar okul açsınlar!..” Dolayısıyla, bir Turgut Özal emanetidir bu. Ahirette davacı olur o. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enam ile beraber haşr u neşr olsun inşaallah.

Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit’in Civanmertlikleri

*Süleyman Bey, nereye koyarsanız koyun, cumhurbaşkanı iken, belki otuz tane devlet başkanına mektup yazdı. Neden? Milletimize müyesser olmuş böyle bir hizmetin devam ve temadisi adına. Nereye koyarsanız koyunuz!.. İnsanlık damarıyla, bir yönüyle dine olan saygısı damarıyla, kendi vatanında meydana gelen fedakâr bir kısım kimselerin hizmetlerini alkışlama hesabına rahatlıkla bu mektupları yazmıştı. Onun açısından da bu mesele bir emanettir. Bir de Süleyman beyi ahirette hakkınızda davacı haline getirmeyin!.. “Ben elli tane mektup yazdım, siz niye bu işi yarı yolda bıraktınız? Yürüdüğünüz doğru yolda neden takılıp kaldınız?” der. O yaptığı iyi şeyler de inşaallah onun vesile-i saadeti olmuştur. Herkes hakkında hüsn-ü zannımız var.

*Bir garip şey daha anlatayım size: Bülent Ecevit. Yetiştiği kültür ortamı itibarıyla bahiste bulunmayacağım. Ankara’daki ve İstanbul’daki evine gittim. Ben bir kıtmirim sadece, fakat 30-40 sene cami kürsülerinde halka bir şeyler anlatmaya çalıştım; o da bunun hatırına, yemin ederim size, ceketinin düğmelerini düğmeleyerek karşıladı. Televizyona geldi, aynı saygıyla karşıladı.

*Dahasını söyleyeyim size: Amerika’da henüz beş on tane okul varken, bir arkadaşımız yanına sık sık gidip geliyordu. Bir defa uğradığında “Amerika’da on tane mi, yirmi tane mi charter school açıldı. Bu okullarda talebe yüzde otuz nispetinde seçmeli Türkçe öğreniyor.” deyince, Bülent Bey sevinçle yerinden kalkıyor, heyecanla “Amerika’da da Türk dili öğretiliyor!” diyor, memnuniyetini ifade ediyor.

*Bülent Bey zirvedeyken ben Vatikan’a gittim. O zaman büyükelçiye telefon etmiş. Büyükelçi iki-üç gün bizden ayrılmadı, rehberlik yaptı ta Papa’yla görüşmeye gideceğimiz zamana kadar. Görüşme vakti, saygıyla eğilip “Hocam, ben resmi bir devlet memuruyum, sizin ziyaretiniz resmi olmadığından müsaade buyurursanız buna iştirak edemeyeceğim!” dedi. O da bu mevzuda bir civanmertlik sergilemiş ve o okullara arka çıkmıştı. Bir yönüyle onun da sizin sırtınıza yüklediği bir emanettir.

Dikenliklerde boy atanlar gül bahçelerinden rahatsızlık duyarlar!..

*Bugüne kadar herkes, Allah’ın izni ve inayetiyle sahip çıktı; sahip çıkanlardan Allah ebeden razı olsun. Bu arada Abdullah Gül beyin bir-iki yere telefon ettiğini de şayan-ı şükran ve takdir olarak yâd etmeden geçemeyeceğim. Problemin olduğu bazı yerlere telefon etti, onu da şükranla yâd ederim.

*Ama birileri de var ki!.. Güney Afrika’da Selimiye’nin tipik bir örneği inşa ediliyor; külliye, sağlık sitesi, yurt, okul yapılıyor. O ülkeyi gezmeye gidiyor; o külliye duvarının kenarından geçiyor. Rica ediyorlar, “Bir içeriye girseniz?!.” İnadından içeriye girmiyor, hasedine yenik düşüyor. Daha sonra da o haset ona daha korkunç tahribatlar yaptırtıyor. O hasedin önü alınamayan çağlayanına bir kere yelken açtıktan sonra, günah deryasından, haset deryasından, hemz ü lemz deryasından geriye dönmeye fırsat bulamıyor.

*Kur’an-ı Kerim ferman buyuruyor:  قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “De ki: Herkes yaratılışına göre davranır, kendi karakterinin gereğini sergiler.” (İsrâ, 17/84) Biri “Yapın, açın!” der. Öbürü de üst üste “Kapatın, yıkın, önünü alın, durdurun bunları!” der, “Çünkü bunlar dünyayı sulayacaklar, toprağın kuvve-i inbâtiyesinde yeni bağlar ve bahçeler meydana getirecekler; zinhar buna fırsat vermeyin. Zira tımar ederlerse, bu hâristan (dikenlik) gülistana döner, bostana döner, bağistana döner. Benim ne gülistana, ne bostana, ne de bağistana tahammülüm yoktur, çünkü ben bir hâr (diken/lik) çocuğuyum, bana da hâristan düşer!” Sana hâristan düşsün!..

Kırık Testi: Kine Doymayan Nifak Şebekesi Karşısında Mü’mince Duruş

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Çevremizde olup biten münasebetsiz ve olumsuz bir kısım hâdiseler karşısında, inanan gönüller nasıl bir duruş sergilemelidir?

Cevap: Öncelikle bilinmesi gerekir ki, menfi bir kısım hâdiselerin cereyan etmesi ilk olmadığı gibi son da olmayacaktır. Bu hakikati canlı tablolar hâlinde önümüze seren Kur’ân-ı Kerim, bir taraftan değişik renk ve desendeki enbiya kıssalarını zikrederken diğer taraftan her biri başlı başına hayret verici hâdise olan muhtelif vakalardan bahsetmiştir. Bunlarla bir yandan Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) teselli ederken, diğer yandan tarihî tekerrürler devr-i daimine dikkat çekmiştir. Bütün bu tarihî hâdiseleri süzdüğümüzde karşımıza şu tablo çıkmaktadır: Cenâb-ı Hak, bozulan ve şirazeden çıkan toplumu her seferinde göndermiş olduğu peygamberlerle yeniden ıslah etmiştir.

Hatemü’l-Enbiya Hazreti Muhammed Mustafa’dan (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra toplumda yeni bir tecdid ruhunun hâsıl edilmesi ve yaşanan tahriplerin tamir edilmesi ise mücedditler eliyle gerçekleşmiştir.

Zulmün Zevali Aklına Gelmezdi Amma…

Hususiyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde beşerin maruz kaldığı olumsuzluklara tarihin hiçbir döneminde hiçbir toplum maruz kalmamıştır. Mehmet Akif,

“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,

Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.

Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zeminin,

Salgındı bugün Şark’ı yıkan tefrika derdi.”

ifadeleriyle o dönemin fecaat ve fezaatını resmettikten sonra,

“Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi,

Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi,

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi.”

mısralarıyla sosyal hayatta cereyan eden bu “sünnetullah”a işaret etmiştir.

Evet, bugün ve bugünden sonra da, “aczin” aklına dirilmek, zulmün de aklına ezilmek gelmeyebilir. Fakat bu, Allah’ın izni ve inayetiyle, tarihte elli defa gerçekleşmiştir. Olanlar ise, olacakların en büyük referansıdır. Bizim geçmişe bakmamızın, mâziyle irtibat kurmamızın faydalarından birisi de işte bu hakikati anlayabilmektir. Bugüne kadar tahrip-tamir vetiresinin sürekli birbirini takip etmesi, gece-gündüz münavebesinin hiç kesilmeden devam edip durması, Allah’ın izni ve inayetiyle, bundan sonra da tahripleri tamirlerin, geceleri de gündüzlerin izleyeceğinin en büyük referansıdır.

Hayat Boyu Tazyik Gördüm Fakat Ümidimi Hiç Kaybetmedim

Biraz daha açacak olursak, beşer, elli defa yoldan çıkabilir, elli defa şirazeyi koruyamayabilir, elli defa bağı kopmuş tespih taneleri gibi sağa sola saçılabilir. Başkalaşmaları başkalaşmalar takip edebilir. Toplumda ciddî bir deformasyon yaşanabilir. Fakat hiçbir zaman unutulmamalı ki, yeni bir nur ve yeni bir irfanla insanları derleyip toparlama ve kıvamına koyma Allah’ın elindedir.

Şahsen, imanı güçlü bir insan olduğumu iddia edemem. Bununla birlikte yirmi yaşımdan bu yana hayatım hep baskı ve tazyik altında geçmesine rağmen hiç ümidimi kaybetmedim. Daha askere gitmeden cami penceresinden alınıp karakola götürüldüm, hakarete uğradım, tehdit edildim. Fakat bütün bunların menfi mânâda bana hiçbir tesiri olmadı. Bir ân bile yürüdüğüm yoldan geriye dönmeyi düşünmedim. Alınıp götürülme, bir yere atılma gibi tehdit ve tazyikleri hiç mi hiç önemsemedim. İki tane insan bulduğumda hemen cami içinde oturup onlarla ders okumaya koyuldum. Yaşadığım sıkıntılar askerlikten sonra da devam edip gitti. Fakat ben, hiçbir zaman ye’se düşmedim. Hayatım boyunca hep,

“Doğacaktır sana va´dettiği günler Hakk’ın;

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.”

mülâhazalarına bağlı kaldım. Zira Cenâb-ı Hak,

وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ

(Yusuf sûresi, 12/87) kavl-i kerimiyle Allah’ın rahmetinden ümidin kesilmemesi gerektiğini ve kâfirlerden başka hiç bir kimsenin O’nun rahmetinden ümidini kesmeyeceğini ifade buyurmuştur.

Aslında ben bu sözlerimle, zannediyorum adanmışların hissiyatına tercüman oluyorum. Çünkü onların her birisi maruz kaldıkları sıkıntılar karşısında, Nesimî’nin ifadesiyle,

“Bir cefâkeş âşıkem ey Yâr Sen’den dönmezem

Hançer ile yüreğimi yar Sen’den dönmezem

Ger Zekeriyya tek beni baştan ayağa yarsalar

Başıma koy erre Neccâr Sen’den dönmezem

Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar

Külüm oddan çağırsalar Settâr Sen’den dönmezem.”

diyeceklerdir. Çünkü onlara göre önemli olan O’nun rızasıdır ve o rızanın vesilesi hizmet kervanının yürümesidir. Kervan yoluna devam ettikten sonra bizim bir kısım ciğersûz hâdiselere maruz kalmamızın ne önemi olabilir ki! Hem zaten yapılan hizmetlerin hiçbiri bizimle kaim değildir. İronik bir dille ifade edecek olursak, “arzın altındaki öküz” değiliz ki, öldüğümüz zaman yer yıkılsın!

Korkusuzluk ve Kararlılık, Kötü Niyetlilerin Oyununu Bozar

O hâlde ümit kırıcı, şevk söndürücü ve iç bulandırıcı ne tür hâdiselere maruz kalınırsa kalınsın, ne paniklemeli ne de mâni-i her kemâl olan ye’se düşülmelidir. Bilâkis, dikleşmeden ve diş göstermeden her zaman dimdik durmaya çalışmalıdır. İnanan gönüllerin bu korkusuzluk ve kararlılığı, kötü niyetli bir kısım cephelerin de sesini kesecektir. Zira ölüm tehditlerini gülerek karşılamak, öldürürüz dediklerinde, “Kurban olayım, ben de biri eliyle şehadet şerbetini içip bir ân evvel Rabbime kavuşmayı bekliyordum.” demek, karşı tarafı şaşırtır, onları çaresizliğe mahkûm kılar. Evet, mü’minlerin kararlı duruşları ve sarsılmamaları onların Allah’a itimat ve güveninin önemli bir ifadesi olduğu gibi karşı tarafın oyunlarını alt üst edip onları paniğe sevk edecek bir dinamiktir.  

Sabır ve Zafer

Öte yandan sabır, necata ermenin biricik sırlı ve sihirli anahtarıdır. Cennet saadetine ulaşmak, Cemalullah’ı müşahedeye kavuşmak, rıdvana ermek ve ebediyetle serfiraz olmak sabırla elde edildiği gibi, bunların aşağısında yer alan dünyevî sıkıntılardan kurtulmanın ve dünyevî zaferler elde etmenin en önemli vesilelerinden biri de sabırdır. İbadet ü taati aksatmama, günahlara karşı koyma, musibetlere katlanma, zulümler karşısında eğilmeme, zamana merhun hususlarda acele etmeme, dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında yol-yön değiştirmeme ve Cemalullah aşk u iştiyakını hizmet mülâhazalarıyla tadil etme gibi hususların tamamı sabır kategorisi içinde mütalaa edilebilir.

Sabrın türleri diyebileceğimiz bu hususların hiçbirisi ihmal edilmezse şayet, bu sırlı anahtarla nice kapılar açılabilir. Fakat sabırla hareket edilmeyip acele edildiği zaman ise tökezleme mukadderdir. Zira

“Tîz reftâr olanın pâyine damen dolaşır,

Erişir menzil-i maksuda aheste giden.”

Acele edenin eteği ayağına dolaşır; fakat temkinli hareket eden insan maksadına erişir. Bu açıdan mü’minlerin hesaplı yürümeleri gerekir. Hesaplı yürüme veya sabırlı hareket, âtıl durmakla karıştırılmamalıdır. Bilâkis insan, sürekli aktif olmalı, hedefine yürümeli fakat yürürken de, tedebbür, tezekkür, teemmül ve temkinle yol almalıdır. İşin önü ve sonunu düşünmeli, hazımsızlık ve çekememezlikleri hesaba katmalı, karşı tarafın kin ve nefretini asla göz ardı etmemelidir.

Kurbağa Ötmesi Temiz Suya Zarar Vermez

Bu arada zâlim ve mütecaviz bir kısım kimselerin aleyhinizde yürüttükleri bir kısım komplolara, iftira ve tezvirlere de takılmamak gerekir. Bir Türk atasözünde geçtiği üzere, “Âb-ı pâke ne zarar, vakvaka-i kurbağadan!” Yani kurbağa ötmesinin temiz suya hiçbir zararı olmaz. Önemli olan suyun, pak ve temiz olmasıdır. Siz doğru bir yolda, iyi bir güzergâhta yürüdükten sonra, fitne ve fesada kilitlenmiş bir kısım kirli ağızların aleyhinizde söyleyeceği lafların hiçbir önemi yoktur. Burada Hazreti Üstad’ın, Kur’ân-ı Kerim’e dil uzatanlar hakkında naklettiği şu mısraı hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz: “Her üren (havlayan) kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.” (Beiüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.127)

Bu açıdan da,  havlayan, havlayıp dursun. Fakat salya atanlara takılıp kalmamalı asla. Bu arada şunu ifade edeyim ki, genel tavrımız itibarıyla bu tür ifadeler bizim karakter ve üslûbumuz olmasa da unutulmamalı ki, Kur’ân-ı Kerim’de bile bazı hakikatleri anlatma adına, merkep ve köpekten misaller verilmiştir. (Bkz.: Enfâl sûresi, 8/76; Lokman sûresi, 31/19) Kur’ân-ı Kerim’in mukaddeslerden mukaddes nezih üslûbu göz önünde bulundurulduğunda, demek ki hakikate saygının gereği, o mesele, o şekilde ifade edilmelidir.

Evet, kendinizi milletinizin kendi ruhuyla, kendi aklıyla ve kendi kalbiyle bütünleşmesi, vesayetten sıyrılması, devletler muvazenesindeki o muhteşem yerini alması için programlamışsanız eğer sağdan soldan gelen çirkin ve nahoş söz ve tavırlara aldırmamalısınız.  Şayet siz yürüdüğünüz yolun doğruluğundan, bu yolda Hakk’ın rızasını tahsilden başka bir hedef peşinde olmadığınızdan eminseniz, aleyhinizde yürütülen faaliyetleri kâle almamalı, bunlar üzerinde durmamalı,  bunlara takılmamalısınız.

Yanlış Yolda Gidenler Korksun Âkıbetlerinden

Asıl endişeye kapılması, paniklemesi, ne yapacağını şaşırması ve paranoyalar yaşaması gereken birileri varsa onlar da yanlış yolda yürüyenlerdir. Nitekim bu şekilde hareket eden insanlar tahribatı temsil ettikleri, tahrip de tamire göre çok kolay olduğu hâlde yine de zikzaklar çizmekten kurtulamıyor, bir arpa boyu yol alamıyorlar. Sindirme, tepeye binme, değerleri yıkma, sizin değerler sisteminize hücum etme gibi her türlü menfi ve yıkıcı yöntemi kullanmalarına rağmen bu tür insanların bugüne kadar bir çuvaldız boyu yol aldıkları söylenemez.

Evet, bu onulmaz dertler, onarılmaz harabeler, insanın içinde ümitsizlik hâsıl etmemeli, onu panikletmemelidir. Fakat bu demek değildir ki, yaşanan tahribata karşı gözlerimizi kapatalım. Bilâkis bu müthiş tahribatın görülmesi çok önemlidir. Zira tahribatı görme, insana sorumluğunu ve yapması gerekli olan vazifeleri hatırlatacaktır. Böylece sorumluluk şuuruna sahip mefkûre insanı, bu tablo karşısında Allah’ın, sadık kullarından ne isteyeceğini düşünecek, “Acaba bir peygamber olsaydı, böyle bir tablo karşısında nasıl hareket ederdi?” diyecek, yapılması gerekenlere odaklanacaktır. 

Fakat tablo tam olarak görülemez de yaşananlar bütün derinliğiyle hissedilemezse, ne yapılması gerektiği de tam olarak bilinemez. Ve bunun sonucunda Allah korusun yaşanan bunca felâkete rağmen bazıları kendini rahata salabilir; toplumun yaşadığı alt üst oluşlara, harabelere, yıkılmış hanlara hamamlara, kimsesiz çöllere aldırmadan kendi işleriyle meşgul olmayı yeterli görebilir. Bu da bir yönüyle bencilliktir, vurdumduymazlıktır, hissizliktir. Bu açıdan tevekkül ve ümitle dopdolu olup çirkin söz ve çirkin tavırlara aldırmamayı, “Ateş nereye düşerse düşsün beni de yakar.” anlayışıyla ızdırapla inleyip, yapılması gerekenleri yapmayı birbirine zıt görmemelidir. O hâlde bir taraftan mevcut tablo genel çizgileriyle çok iyi görülüp analiz edilirken diğer yandan da sarsılmaz bir iman, ümit ve azimle hâlihazırdaki tahribatın, geçmişten tevarüs ettiğimiz statiğe göre yeniden restore edilmesi adına ölesiye bir gayret sergilenmelidir. 

 

Kırık Testi: Gerçek Dindarlık ve Karakter Sahibi Olma

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Bir mü’minin, kötü söz ve muamele karşısında karakterinde çatlama ve kırılma yaşamaması için dikkat etmesi gereken hususlar nelerdir?

Cevap: Kendi düşünce dünyamız ve terminolojimiz açısından karakter, İslâm’ın emretmiş olduğu amel ve ibadetlerin, ihsan şuuruyla yani Allah’ı görüyor ve O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla yerine getirile getirile insanda bir tabiat hâline getirilmesidir ki  siz buna İslâmî karakter de diyebilirsiniz. Buna göre mü’minin karakterli olması derken bizim anladığımız, onun Allah’la münasebetlerini sağlam tutması; İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) -konumuna yakışır şekilde- fevkalâde saygılı olması; gerek şahsî, gerek ailevî, gerekse içtimaî vazifelerini tastamam yerine getirmesi ve bütün hayatını bu istikamette dosdoğru sürdürme gayreti içinde bulunmasıdır.

Nafile İbadetlerle Temrinat

Bir insanın böyle bir karaktere sahip olması ciddî bir cehd ü gayrete vabeste olduğu gibi, bir ömür boyu onu muhafaza etmesi de oldukça zordur. Fakat mü’min, böyle bir zora talip olmalıdır. Rehber-i Ekmel Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),

 فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ

“Sana nasıl emredilmişse öyle dosdoğru hareket et.” (Hûd sûresi, 11/112) âyet-i kerimesini de ihtiva eden Hûd Sûresi’nin kendisini ihtiyarlattığını ifade buyuruyor. (Bkz.: Tirmizî, tefsir (56) 6) O hâlde hakikî mü’minin gaye-i hayali, Efendiler Efendisi’nin yaşadığı bu ufka, yaklaşabildiği kadar yaklaşmak olmalıdır. İşte zorlardan zor bu mesele, ibadet ve amellerde temrinat yapa yapa tabiat hâline getirilebilirse, iradenin üzerindeki yük kısmen hafifleyecek ve insan yapması gerekli olan mükellefiyetleri daha rahat yerine getirecektir.

Aslında nafile ibadetlerin böyle bir fonksiyonu bulunduğu söylenebilir. Mesela uzun, sıcak ve bunaltıcı yaz günlerinde bir ay boyunca oruç tutması insanın nefsine ağır gelebilir. Fakat bildiğiniz gibi Sahib-i Şeriat, mü’minlere haftanın pazartesi ve perşembe günlerinin yanı sıra her ayın on üç, on dört ve on beşinci günleri oruç tutmayı nafile bir ibadet olarak tavsiye buyurmuştur. (Bkz.: Buhârî, savm 56, ehâdîsü’l-enbiyâ 37; Müslim sıyâm 181) İşte kısa ve serin günlerde bu nafile oruçları tutan bir insan oruç tutmaya alışacağı için, uzun ve sıcak yaz günlerinde açlık ve susuzluk karşısında daha mukavemetli olacak ve Allah’ın izniyle daha kolay bir şekilde bu farz vazifeyi eda edecektir.

Zekât ibadeti için de aynı husus geçerlidir. İslâm, yerine göre kırkta bir, yirmide bir, onda bir veya beşte bir oranında, sahip olunan malların zekâtının verilmesini farz kılmıştır. Eğer insan az bir miktar dahi olsa sadaka nev’inden kendisini vermeye alıştırmadıysa, İslâm’ın farz kılmış olduğu zekât mükellefiyetini yerine getirmekte zorlanabilir. Fakat o, az da olsa tasaddukta buluna buluna nefsini buna alıştırmış ve zamanla vermeyi tabiat hâline getirmişse, zekâtı ödeme konusunda iradesi çok fazla zorlanmayacaktır.

Aynı şekilde vaktinin müsait olduğu daha rahat bir vakitte nafile namaz kılmayı tabiatına mal eden bir kimsenin, şartların daha ağır olduğu sabah namazı veya diğer farz namazları eda etme konusunda nefis ve hevanın önüne çıkarttığı engelleri aşması daha kolay olacaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde:

إِنَّ اللهَ جَعَلَ لِكُلِّ نَبيٍّ شَهْوَةً، وَإِنَّ شَهْوَتِي فِي قِيَامِ اللَّيْلِ

“Allah her nebiye bir arzu, istek ve şehvet vermiştir. Bana gelince, benim şehvetim, gece namaz kılmaktadır.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 12/84) buyurarak, bir mânâda, “Sizin cismanî ve bedenî şeylerden lezzet aldığınız gibi, Ben de Rabbime ibadet etmekten lezzet alıyorum” demek istemiş; tabiat hâline gelmiş ibadet u taat düşüncesini nazara vermiştir. İşte her bir Müslüman’ın hedefi, böyle bir ufku yakalamaya çalışmak olmalıdır. Vâkıa herkes böyle bir zirveyi ihraz edemeyebilir fakat bu yolda olmak ve onu talep etmek de çok büyük bir fazilettir. Allah (celle celâluhu) bu konuda gösterilen cehd u gayretleri ibadet sayacak ve bununla o kişinin derecesini yükseltecektir.

Kaçınılması gereken negatif ameller için de aynı bakış açısını göz önünde bulundurabilirsiniz. Mesela bir insan; nefsinin aldanabileceği baş döndüren münkerat ve fuhşiyatla karşı karşıya kaldığında o esnada tam olarak iradesinin hakkını vermekte zorlanabilir. Fakat o, hayat çizgisi itibarıyla küçük büyük demeden her türlü haram fiile karşı kapalı bir hayat yaşamaya çalışır ve bunu tabiatının bir derinliği hâline getirirse, Allah’ın izni ve inayetiyle baş döndürecek, bakış bulandıracak münkerat ve fuhşiyatla karşılaştığında bile, kirlenmeden, herhangi bir çirkefe bulaşmadan o badireyi aşabilir.

Tavır ve Davranışlarda İstikamet

Bahsedilen bütün bu hususlar, mü’minin diğer insanlarla kurduğu münasebetler konusunda da geçerlidir. Evet, bir mü’min, Rabbisiyle münasebetleri yanında insanlarla olan muamelelerinde de dinin emirleri istikametinde hareket etmeyi karakter hâline getirmelidir. Biraz daha açacak olursak, şayet bir insan, kim olduğuna bakmadan herkesi sevgiyle kucaklama, karşılaştığı herkese tebessüm yağdırma, muhtaçlara yardım etme, çevresindekilere izzet ü ikramda bulunma gibi güzel sıfatları tabiat ve karakter hâline getirememişse, bir gün beklemediği çirkin bir muameleyle karşılaştığında farkına varmaksızın hırçın ve haşin bir tavır sergileyebilir. Böyle biri karşılaştığı her kötü muamele karşısında mü’mine yakışır şekilde mukabelede bulunmayı iradesine havale edeceğinden ciddî mânâda zorlanacak ve bazen falso yaşamaktan kurtulamayacaktır. Tavır ve davranışlarındaki bu zikzaklar ise onun inanılırlık ve güvenilirliğini zedeleyecektir. İnanan gönüller olarak eğer biz çevremizde inandırıcı ve güven vaat eden biri olmak istiyorsak, gerek ibadetleri, gerek haramlardan sakınmayı ve gerekse de muamelata ait hususları tabiatımızın bir buudu hâline getirmeliyiz.

Her şeye rağmen, kimi zaman insanın karakterinde, hâdisenin şiddetine göre çatlama ve kırılmalar meydana gelebilir. Karakterindeki kırılma, o insanın, gayret-i diniyesinden kaynaklanabileceği gibi, bazen de birilerinin hiçbir insaf ölçüsü tanımayan iftira ve hakaretlerinden, onun dem ve damarına dokundurmasından da kaynaklanabilir. Bu durum karşısında insan hiç farkına varmaksızın bir anda negatif bir havaya girebilir. Karşılıklı atışmalar ve tartışmalar yaşanabilir; kalbler kırılabilir. Fakat unutmamak gerekir ki, ne olursa olsun, karakterinize uymayan bir tepki verdiğinizde inandırıcılığınızı zedelemiş olursunuz. Bu itibarladır ki hakikî bir mü’min, en alçakça saldırı ve tecavüzler karşısında bile karakterinden taviz vermemelidir. Mukabele edecekse bile, bu, edep ve ahlâk abidesi bir mü’mine yakışır şekilde olmalıdır.

Yüksek Karakterli Sabır Kahramanları

Aslında Kur’ân-ı Kerim,

وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ

“Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın.” (Nahl sûresi, 16/126) âyet-i kerimesiyle mü’minlere saldırılara misliyle karşılık vermeye ruhsat vermiştir. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak, âyet-i kerimenin devamında yüksek karakter sahiplerine şöyle seslenmiştir:

 وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ

“Eğer sabrederseniz bilmelisiniz ki, hiç şüphesiz sabretme, dişini sıkıp katlanma, sizin için daha hayırlıdır.” Çünkü bir kere bile olsa karakter kırılması yaşayan bir insan, hem muhataplara karşı güvenini sarsmış hem de daha sonraki yanlışlara kapı aralamış olur. Karakterinde böyle bir çatlak meydana gelen kişi ise, hiç olmayacak yerde falsolar yaşayabilir. Bu sebeple şartlar ne olursa olsun her yerde karakteri korumak ve onu hiç deldirmemek ve kırmamak gerekir.

Hususiyle iman ve Kur’ân hizmetine gönül vermiş adanmış ruhlar, sevgi ve müsamaha ufuklarını her yerde korumalıdırlar. Maruz kaldıkları en deni saldırılar karşısında bile onlar yol ve yön değiştirmemelidirler. Yunus Emre, “Dövene elsiz, sövene dilsiz, derviş gönülsüz gerek.” diyor. Son kısmı biraz değiştirerek, isterseniz siz “Kur’ân talebeleri gönülsüz gerek.” diyebilirsiniz. Evet, onlar, kırılsalar da kırmamalı, incinseler de incitmemelidirler. Çünkü netice itibarıyla incitilen bir gönüldür. Gönül ise, realite planında olmasa bile, potansiyel olarak arş-ı Rahman’dır. (Bkz.: İbn Kayyim, el-Fevâid s.27) Başka bir ifadeyle gönül, bir ağacı meydana getirecek çekirdek konumundadır. Vâkıa bazıları itibarıyla çekirdek konumundaki bu yüksek değer, kuvve-i imbatiyesi olan bir toprağa yerleşmediğinden, uygun atmosferi bulamadığından, nemle bütünleşemediğinden, güneş şualarıyla kucaklaşamadığından ötürü inkişaf edememiş olabilir. Ama siz, Allah’ın (celle celâluhu) potansiyel olarak arş-ı Rahman’ın izdüşümü olarak yarattığı yüce bir varlığa karşı saygısızlık yapamazsınız.

Bu noktada zihne hemen, “Peki mü’min kötülükler karşısında sessiz mi kalacak, onları engellemek için nasıl bir tavır sergilemelidir?” sorusu gelebilir. Öncelikle bilinmesi gerekir ki, mü’min, şahıslara değil kötü sıfatlara karşı tavır almalıdır. O, cehalet, ilhad, nifak ve temerrüt gibi sıfatlara karşı gösterdiği tavrı, insanın mânevî değerini öldürücü ve kahredici olan bu sıfatları gidermeye matuf kullanmalıdır. Başka bir ifadeyle mü’min, ateşe doğru giden veya uçurumun kenarına doğru sürüklenen evlâdı karşısında nasıl bir korku ve ızdırapla çırpınıp duruyorsa, olumsuz sıfatlara sahip olan insanlar karşısında da aynı ızdırabı duymalı, tavsiye ve ikazlarıyla onlara yol göstermeye çalışmalıdır. Bu durumu,  Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir temsille tasvir etmektedir. O, şöyle buyuruyor: “Benimle sizin misaliniz ancak ve ancak ateş yakan ve o ateşe haşerat ve pervaneler düşmeye başlayınca da onları ateşten uzaklaştırmaya çalışan adamın misaline benzer. Ben sizin eteklerinizden tutup çekiyorum. Siz ise Benim elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz.”  (Buhârî, enbiyâ 40; Müslim, fezâil 17-19)

Evet, hakikî mü’min, bir rahmet ve şefkat abidesidir. Şimdi siz, şefkat ve merhametin yeryüzündeki temsilcileri olarak, Cehennem’e doğru sürüklenip giden bir insana, “Canın Cehennem’e! Madem oraya gitmek istiyorsun hadi git o zaman!” mı dersiniz; yoksa Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi onu gittiği bu kötü yoldan geri çevirip, içinde bulunduğu atmosferden uzaklaştırmaya mı çalışırsınız? Bunlardan birincisi vicdanı kararmış insanın vasfı, diğeri ise gerçek mü’min sıfatıdır. Bu açıdan kötü evsafa karşı tavır almak Allah hatırına çok önemli olduğu gibi, insanlık adına da çok yararlı bir davranıştır.

Rabbim, hepimizi en olumsuz hâdiseler karşısında bile yüksek karakterli bir insan tavrını sergileyen, İslâm’ı özümsemiş hakikî dindarlardan eylesin!..

Musîbetlerin Perde Arkası ve Son Nefese Kadar Hizmet

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç saat önceki sohbetinde şu mevzular üzerinde durdu:

Bela ve Musibetler Birer Kurbet Rampasıdır!..

*Sevap tek bir kanalla gelmez, çok farklı kanallarla gelir. Bu açıdan da gönülden arzu etmediğimiz, istemediğimiz şeylere maruz kaldığımız zaman, “Bu defa ilâhî tecelli olarak böyle bir kanal kullanıldı. Bizim sevap havzımıza bu defa da bu kanalla sevap akıyor, Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğuna bu yolla yaklaşıyoruz, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı bu yolla hoşnut ediyoruz!” mülahazasıyla meseleye bakmalı.

*İnsanın maruz kaldığı şeylere daha baştan, sebebini bilmeden sabretmesi, işte esas sabır odur. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Sabır, hadisenin şokunu ilk yediğiniz zamanki sabırdır.” buyurur. Sonra, biraz evvel arz ettiğim mülahazalara bağlı, döner hadiseleri yorumlarsınız: “Bak, bu bana şunu kazandırdı, şöyle gözümü açtı; elmas kömürden şöyle ayrıldı; mü’min münafıktan şöyle tefrik edildi…” Bu mülahazaları gözden geçirip değerlendirdikten sonra, “Yahu başıma gelen bu şey de sabredilecek bir şeymiş!” demek, bu da bir sabırdır; fakat işin esbabını bilmeden, daha hadisenin şokunu yaşadığın zaman sabretmen, çok farklı bir şeydir. En mübarek ibadetlerden daha fazla size sevap kazandırır. Bir hamlede, bir nefhada, bir rampaya binmiş gibi sıçrar, âlâ-yı illiyyîn-i kemâlâta çıkarsınız. Kendinizi meleklerle hem-saf bulursunuz. Bela ve musibetler kadar insanı evc-i kemâlâta hızlı çıkaran başka bir şey yoktur.

*Dertlileri sever Rahman. Onların iniltisi nezd-i ulûhiyette, en tatlı dualardan, tazarrulardan, niyazlardan daha nâfiz, daha geçerli ise, bence endişe duymamalı, O’na tazarru ve niyaza yönelmeli. Ferdî hayatınıza gelip musallat olan virüsleri, problemleri, dertleri, hastalıkları… mutlaka Kendisine tazarru ve niyaza, Kendisine yönelmeye sevk etmek için değişik tecellî dalga boyunda size bir iltifatın ifadesi olarak görmelisiniz. Sizin iniltinizi duymak istiyordur, sizi tazarru ve niyaza sevk etmek istiyordur.

Nefse Takılmamanın Yolu Yüce Bir Gayeye Gönül Vermektir!..

*İ’lâ-yı kelimetullahın ve kendi ruhunuzun abidesini ikame etmenin dışında göstereceğiniz her gayret boştur, havanda su dövme demektir. Burada belki size bazı şeyler kazandırabilir; alkış kazandırabilir, takdir kazandırabilir, şuursuz kitle psikolojisiyle hareket eden yığınları sizin arkanızdan koşturabilir. Fakat bunların hiçbirinin uhrevî âlem itibarıyla Allah nezdinde bir arpa kadar kıymeti yoktur! Dağlar cesametinde kıymeti olan bir şey varsa, o da Allah yolunda mücahededir. “Bir kimse Allah yolunda ölesiye cihad ederse, yani kalbler ile Allah arasında engelleri yıkarak kalblerin Allah’la bütünleşmesini, buluşmasını sağlama istikametinde cihad ederse, işte o Allah yolunda bir cihaddır!” Onun dışındaki şeyler size şirin, tatlı görünebilir, fakat nezd-i ulûhiyette kıymet-i harbiyesi yoktur bunların.

*Yolunuz bu ise, -Budur inşaallah; bütün kardeşlerinizin, dostlarınızın, taraftarlarınızın, sempatizanlarınızın ve arkadan gelecek, münevver ve münevvir nesl-i âtînin gaye-i hayali de budur inşaallah.- bu gaye-i hayal ile yaşadığınız sürece Allah’ın izniyle eğriliklere, yamukluklara sapmayacaksınız. İnsan yüksek bir mefkûreye kilitlenmeli, onu realize etmeye çalışmalı ki, kendine takılmasın.

*Böyle bir gaye-i hayaliniz yoksa, insan hiç farkına varmadan kendi enaniyetine, egosuna takılır. Önce bir egoist olur o, her şeyi kendine bakan yanıyla değerlendirir. Çıkarlar… Hangi çıkarlar? “Bana faydası ne bunun?” düşümcesine bağlı menfaatler. İşte ona bağlanır. Millet çapında çıkarlar, toplum çapında çıkarlar, din-diyanet çapında çıkarlar, sizin arkadaşlarınızın açılımının kazandırdıkları çapında çıkarlar.. eğer kendisine bunlardan bir menfaat gelmiyorsa, bir kazancı yoksa, onun için bunların hiçbirinin kıymeti yoktur. “Bunların hepsi yıkılmalı, bu müesseselerin hepsi kapanmalı; çünkü bana dönen bir şey yok bunda!” Böyle bir egoizmaya sapma olur. Sonra daha da derinleşir, her şeyi kendine bağlı görür hafizanallah; o zaman da egosantrist olur. Meseleyi biraz daha ileriye götürünce bir narsist haline gelir. Gözü artık kimseyi görmez. Hatta mevhum bir kısım düşmanlara karşı bile nefretle oturur, nefretle kalkar. Nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir!

“Sabır, Kurtuluşa Ermenin Sırlı Anahtarıdır.”

*İnsanlar her zaman bela ve musibetlerden çekmişlerdir. Size düşen de budur. Bir sözde derler ki; (her Musa için bir Firavun) her Firavun için de bir Musa vardır. Hazreti Musa’nın karşısında Firavun olmuştur. Hazreti İbrahim’in karşısında Nemrut olmuştur. İnsanlığın İftihar Tablosu hem Nemrutlarla hem Firavunlarla hem de daha ne türlü belalarla karşılaşmıştır. Raşit Halifeler de o belalarla karşılaşmışlardır. O büyük müceddidler de, Abdulkadir Geylani hazretleri de, İmam Gazzali hazretleri de hep çekmişlerdir. Bu dünyada hiçbir zaman firavunsuz yaşanmamıştır. Her zaman Yezidler, Haccaclar bulunmuştur ve onların karşısında da mazlum sahabi ve tâbiin bulunmuştur. Ama dişlerini sıkıp sabretmişlerdir. Kim sabreder, dişini sıkar, katlanırsa, Allah’ın izni ve inayetiyle zaferyâb olur, umduğu şeylere nail ve mazhar olur. “Sabır, kurtuluşa ermenin sırlı anahtarıdır.”

*“Boş değiliz!” diyen insan boşun ta kendisidir. Bunca iyilik ve güzellikler karşısında -insanız zayıfız, aklımızdan geçebilir- “Galiba biz de bir şey yapıyoruz!” dersek, Allah hemen tokadı suratımıza indirir. Her şeyi O’ndan bilmeli. “Biz de bir işe yarıyormuşuz!” derseniz, hafizanallah egoizmaya bir kanal açmış olursunuz. Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır. Günaha ve küfre doğru bir adım atmış olursunuz farkına varmadan. Kendi durduğunuz yerden bir adım uzaklaşmış, şeytanın durduğu yere bir adım yaklaşmış olursunuz. Her adım başka bir adıma çağrı olduğundan, ikinci adımı atmak biraz daha kolaylaşır hafizanallah. Üçüncüsü daha da kolaylaşır. Ve sonra insan kendisini bu yanlış adım atmalar sarmalı içinde bulur.

Geride Bir Atı, Bir Kılıcı ve Bir de Kalkanı Kalmıştı!..

*Büyük zafer ve muvaffakiyetler Cenâb-ı Hakk’ın inayetinden bilinmez de şahıslara verilirse, o şahıslar hafizanallah güç ve kuvvet zehirlenmesine maruz kalırlar.

*Halid b. Velid cihan çapında bir kumandandı. Allah (celle celâluhu), iki büyük imparatorluğu onun kılıcıyla dize getirmişti. Asker, başında Halid’i görmeyince bir yere hareket etmeyecek derecede ona bağlanmıştı. Bununla beraber, Yermuk muharebesi gibi Müslümanların ölüm-kalım mücadelesi verdiği bir sırada, Halife Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) onu azletmişti. Emri tebliğ vazifesi kendisine verilen Muhammed b. Mesleme, Hazreti Halid’in başındaki sarığı boynuna takıp onu bu hâlde halifenin huzuruna getirivermişti. Hazreti Ömer “Halid! Allah şahit ki seni çok seviyorum. Ama halk bütün zaferleri senin şahsında buluyor. Hâlbuki bize bu zaferleri ihsan eden Allah’tır. İnsanların şirke düşmesine meydan vermek istemiyorum. Ve bunun için de seni kumandanlıktan azlediyorum.” demişti.

*Hazreti Halid b. Velid ruhunun ufkuna yürüdüğünde geriye bir atı, bir kılıcı ve bir de kalkanı kaldı. Yuh olsun başka şekilde düşünenlere!.. Kendisini bir şey zanneden egoistlere, egosantristlere.. imkan elde ettiği zaman kendi için yeni imkan yolları araştıranlara.. villalar, yalılar hazırlayanlara.. yuh olsun…

Öyle Bir Sevgiliye Gönül Bağla ki, Batıp Gitmesin, Gönlünü Dâim Şâd Eylesin!..

*Şu fâni dünyaya aldanmamalı. Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri ne hoş söyler: Yalancı dünyâya aldanma yâhû / Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez / İki kapılı bir virânedir bu / Bunda konan göçer, konuk eğlenmez. Alvarlı Efe Hazretleri de şöyle der: “Acep bir karûbân hane bu dünya / Gelen gider konan göçer bu elden / Vefası yok sefası yok fani hülya / Gelen gider konan göçer bu elden.”

*Böyle ölümlü bir dünyada faniyât ü zâilâta dil bağlamamak lazım. “Afitâb-ı hüsn-ü hûbân âkıbet eyler üful / Ben muhibbi Lâ Yezâlim, “lâ ühıbbü’l-âfilîn.” (Güneş gibi güzel yüzler de sonunda batar gider; bu itibarla ben, fânî güzelleri değil, batmayan ebedî güzeli severim.) O güneş yüzlü sevgililer elbet bir gün gurub eder giderler, güzel çehreler akıbet eyler üfûl. Ben zâil olmayan birinin tutkunuyum, meftunuyum, muhibbiyim; batıp gidenleri sevmem. Arkasını bana dönüp kaçanları sevmem.

*Alvarlı Efe Hazretleri der ki: “Öyle bir dildâre dil ver eyleye dilşâd seni / Öyle bir dâmeni tut ki ede ber-murâd seni!” Yani, öyle bir sevgiliye gönül bağla ki, gönlünü şâd etsin. Öyle bir eteğe yapış ki, seni muradına erdirsin. Cenâb-ı Hak’tan başka kim size bunları verebilir?!. Onun için varsın sizin arkadaşlarınız fakir olarak yaşasın.. varsın yalısız, villasız, köysüz, dikili bir taşı olmadan yaşasın.. cepheden cepheye koşsun.. elin âlemin binlerce dolarla çalıştığı yerlerde “kût-u lâyemût” (ölmeyecek kadar)’la -hem de amele gibi çalışarak- geçinsin. Varsın olsun; zira bu dünya fanidir bunda kalınmaz. “Dünya geçicidir, burada kalınmaz / Ne kadar mal olsa, murad alınmaz / Gafil olma sakın, geri dönülmez / Yürü dünya yürü, sonun virandır / Meded, bundan sonra ahir zamandır.”   

*“Mala, mülke mağrur olma, deme var mı ben gibi / Bir muhalif rüzgâr eser savurur harman gibi.” Kimleri savurmadı ki?!. Ne Süfyanlar yuvarlanıp o gayyaya gittiler. “Bindirirler cansız ata, indirirler zulmete / Ne ana var, ne ata, örtüp pinhân ederler / Ne kavim var, ne kardeş, ne eşin var, ne yoldaş / Mezarına bir çift taş, diker nişan ederler.” İşte sen osun!..Dünya malı elde iken düşmanların dost olur / Elde bir şey kalmayınca dost bile düşman olur.” Öyle bir yâre gönül vermeli ki, her zaman dostluğu devam etsin ve o dostluk bir işe yarasın. Allah’tan başkası için bu düşünülemez; zılliyet planında da Ruh-u Seyyidi’l Enam’dan başkası için düşünülemez, Kur’an’dan başkası için düşünülemez, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l Enâm’ın yolundan başkası için bu düşünülemez.

Son Nefese Kadar Ubudiyet ve Hizmetten Dûr Olmamalı!..

*Biliyorsunuz, rahatsızdım, “konuşmayayım” diyordum. Fakat arkadaşların da isteği olunca “Acaba Cenâb-ı Hak beni de te’dib eder mi?” diye endişe duydum. Daha evvel, Yaşar Tunagür Hoca’dan bizzat dinlediğim bir hadiseyi size nakletmiştim: Merhum Yaşar Hoca gibi bazı tanıdıklarımın da kendisinden ders aldıkları Hüsrev Hoca, iyice yaşlanmasına rağmen sırt üstü yatarak dahi olsa talebelerine ders vermeye devam eder. Fakat son zamanlarında artık kitabı bile elinde tutamaz hale gelir. Onun bu hâlini gören talebeleri, bu durumun mâkul bir mazeret teşkil ettiğini söyleyerek hocalarının ellerinden kitabı almak isterler ama o vazifesine devam edeceğini söyler.

*Yaşar Hoca ve bir grup arkadaşı her gün Hüsrev Hoca’nın evine gidip ders almayı sürdürürler. Yine bir gün dersi tamamlayıp ayrılacakları esnada avluda kaynamakta olan bir kazan ile boş bir tabutun durduğunu görürler. Merak ve endişe ile Hüsrev Hoca’ya ne olduğunu sorarlar. Hoca ahirete çok iyi inanmış biri olarak, gayet rahat bir tavır içinde “Hani bizim üniversitede okuyan bir kız vardı ya, o bugün vefat etti” der.

*Hüsrev Hoca bütün manilere ve rahatsızlıklarına rağmen derslerini aksatmaz. Nihayet bir gün iyice takatten kesilen elindeki kitap kayar ve yere düşer. İşte o zaman Hüsrev Hoca ellerini kaldırıp “Allahım bağışla beni, bırakmak istemiyordum ama artık götüremiyorum!” der ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya durur.

*Bütün bu mülahazalarla, ben bu denen şeylerde bir şey olduğu kanaatini taşımayabilirim. Arkadaşları tasdî’ ettiğimi (başlarını ağrıttığımı) düşünebilirim. Fakat onlar bir şey olduğuna inanıyorlarsa, onların hatırına, en azından onların sevap saydıkları bu şey “olsun” dedim. Rabbime hesap verme endişesiyle, bugün de hasta masta -öğleden evvel, öğleden sonra ne çektiğimi Rabbim biliyor- o büyük insan gibi “Öleceksek, böyle bir şey yaparken ölelim.” mülahazasıyla geldim, o mülahaza ile başınızı ağrıttım.

406. Nağme: Sabır, İştiyak ve Seçim

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, 10 Ağustos 2014 Pazar günü sohbetine başlayacağı esnada karşısındaki elektronik tabloya baktı; 1000 kadar hikmetli söz ve hakikat damlasından oluşan levhalar arasından “Sabûr” ism-i şerifinin ekrana yansıdığını gördü.

Bunun üzerine muhterem Hocamız “yapılan kötülükleri hemen cezalandırmayan, af dileyip tevbe etmeleri için kullarına mühlet veren veya kötülüğe devamlarına imkân tanıyıp onları cezaya daha müstehak hale getiren, çok sabırlı manasına “Sabûr” ismi münasebetiyle sabır konusu üzerinde durdu.

Sabredilen konular itibarıyla, ibadetlere devam hususunda sebat, günahlara girmeme mevzuunda kararlılık ve musibetlere karşı tahammül gibi sabır çeşitleri olduğunu dile getirdi. Zaman isteyen ve bir vakte bağlı cereyan eden işlerde, “zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır” gerektiğini hatırlatan Hocaefendi, şöyle bir sabra daha dikkat çekti:

Sürekli öteler iştiyakıyla nefes alıp veren Hak dostlarının, vazifelerini tamamlayana kadar dünya hayatına katlanmaları ve gönüllerindeki vuslat arzusunu mesuliyet duygusuyla bastırmaları ancak seçkin kullara özel bir sabırdır. “Vuslata karşı sabır” da diyebileceğimiz mukarrabine has bu sabır çeşidi, Hak dostlarının can ü gönülden cemâl-i İlahiyi arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam etmeleri, her ânı “Ne zaman Allahım, vuslat ne zaman?!.” mülahazalarıyla geçirdikleri halde O’nun takdirine rıza göstererek ölümü değil O’nun hoşnutluğunu istemeleri ve dava düşüncesiyle dünyaya bir süre daha katlanmalarıdır. Kemalâtın her şubesinde olduğu gibi bu hususta da Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) zirveyi tutmaktadır.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun vuslat iştiyakını ve mesuliyet şuurunu örnekleriyle anlatan Hocaefendi, hasbihalin sonlarına doğru Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonucuna ve bundan sonrasına değindi. Sözlerinin sonunda ne ile ve nasıl geçindiğini de açıklayan muhterem Hocamız, sohbetinde şu cümlelere de yer verdi:

“Ed-dunya cîfetun ve tavâlibuhâ kilâbun – Dünya bir pislik yığınıdır, onun etrafında eşinip duranlar da köpeklerdir.” Dünyanın dünyaya bakan yüzü budur. Diğer taraftan dünya, ahiretin bir mezrası olması itibarıyla değerlendirilmesi gerekli olan bir tarladır. Cenâb-ı Hakk’ın esmasının mecâlîsi, mezâhîri olması itibarıyla da, O’nun güzelliklerini aksettiren bir aynadır. Bu iki yönle dünyaya bakmak sevaptır. İnsanın marifet ufkunu inkişaf ettirir, insanı Allah’a götürür. Yeme, içme, yan gelip kulağı üzerine yatma, Karun gibi servet üzerine servet edinmeyi düşünme, helal-haram gözetmeden bütün fırsatları nefis ve şeytan hesabına değerlendirme; bu da dünyanın o erâcif yanıyla alâkalıdır. Bunun etrafında kuyruk sallayıp dönen insanlara da Sâhib-i Şeriat “kelblerdir” buyurmuş; lisan-ı nezihinden çıkmış bu, o da ayrı önem arz ediyor; çünkü hiç çirkin söz söylememiştir; fakat dünyanın o cîfe yanına bakınca, realiteye mutabık bir söz olsun diye böyle demiştir. Dünya bu debdebesi ve ihtişamıyla insanın karşısına çıkar, onu kendisine bağlamak ister. Fakat birileri de esas gönüllerini bağlayacakları yere zaten bağlamışlardır. İştiyakla otururlar, iştiyakla kalkarlar, hep Sohbet-i Canan derler.

Bir insana deli denmiyorsa, o imanında kemâlde değildir. “Allah Allah! Elinin tersiyle sultanlıkları itiyor. Elinin tersiyle ayağının ucuna kadar gelen imkânları itiyor. Dünya adına hiçbir şeyi değerlendirmiyor. Olsa bile yine O’nun hesabına kullanıyor; ‘Allah’ım bana verirsen, Senin nâm-ı celîlini î’lâ etmek, duyurmak, çoktan beri yitirdiğimiz, yıktığımız ruh âbidesini ikâme etmek istikametinde değerlendirmek istiyorum.’ diyor.”

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in bir gün gülmesine meydan vermiyorlar. Siyerini tespit edenler, karakterini ve ruh resmini çizenler diyorlar ki, “Hayatında üç defa dişleri görünecek şekilde güldüğüne şahit olduk.” Onların da hepsi sizin adınıza birer hayrın, birer hayırlı mesajın ifadesidir. O, gülmüşse buna gülmüştür. Çünkü dudağının geriye gitmesine hiç fırsat vermediler. Hayatı O’na cehennem yaptılar. Fakat vazifesine öyle bağlıydı ve öyle derin bir vazife şuuru ile o işe sahip çıkmıştı ki, terhis tezkeresi kendisine gönderileceği âna kadar burada kalmaya kararlıydı.

Derdin en ağırını Cenâb-ı Allah O’na (aleyhissalatü vesselam) çektiriyordu. Marifetin en enginini -deryalar ötesi derinliğini- yine O’na tattırıyordu.

Allah size de o iştiyakı nasip eylesin!.. Siz O’nun (celle celaluhu) iştiyakıyla yanın tutuşun; ruhunuzun âbidesini ikâme etmek için hep çırpının durun; varsın dehrin hadiseleri bazen lehinizde, bazen de aleyhinizde cereyan etsin.

“Elhayru fî mahtârahullah” sözü, “Hayr, Allah Teâlâ’nın ihtiyar buyurduğu (seçtiği) husustadır!” manasına gelir; Cenâb-ı Hak kullarını neye sevk ederse etsin ve nasıl bir neticeye ulaştırırsa ulaştırsın, O’nun takdîrinin her zaman en isabetli, bereketli, faydalı, sevaplı ve akıbet itibarıyla da en hayırlı tercih olduğunu hatırlatır. Evet, Allah neyi nasıl yaratıyorsa, hayır ondadır!..

İhtimal Allah, bizi sıkıştırıyor ki, biraz daha dizlerimiz birbirine temas etsin, topuklarımız birbirine temas etsin, omuzlarımız birbirini zorlasın. O halde, namazda durduğunuz gibi “bünyan-ı mersûs” (kurşunla perçinlenmiş bina) şeklinde saf bağlamalıyız. Allah’ın bunu yaptığını düşünerek, “Elhamdulillahi alâ külli hâl, sivâ ehvâl-i ehli-l’küfri ve’d-dalâl” demeliyiz; Allah’a her takdirinden dolayı hamd u sena olsun, küfür ve dalalet ehlinin haline düşmek müstesna; Allah ona maruz bırakmasın.

Diğer taraftan, “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz!” hadisi hiç unutulmamalıdır. İlk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi adında bir zat vardır. Bu zat, ulemadan, fuzelâdandır. Diğer milletvekilleri meydanlarda nutuk atarken, Tahir Efendi, bir köşede hep susmayı tercih eder. Bir gün taraftarları ısrarla, “Efendi, sen de bir şeyler söylesen; herkesin vekili konuşuyor, herkes kendi vekiliyle iftihar ediyor, sen de bir konuşsan da bizim de göğsümüz kabarsa!..” derler. Tahir Efendi, az fakat öz konuşan bir insandır. Topluluğa şöyle hitap eder: “Şunu biliniz ki, siz “müntehib” (seçen)siniz. Ben de “müntehab”ım (seçilen). Gideceğimiz yer ise “müntehabün ileyh” (kendisi için seçim yapılmış yer, Millet Meclisi)dir. Sizin yaptığınız işe de “intihab” (seçim) denir. İntihab ise “nuhbe” kelimesinden gelir. Nuhbe, kaymak demektir. Unutmayın ki, bir şeyin altında ne varsa kaymağı da o cinsten olur; tabanında ne varsa tavanına da o vurur. Yoğurdun üstünde yoğurt kaymağı, sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde de şap kaymağı bulunur.” Ben bunu dinleyince dedim: Tahir Hoca, Senin kerametin bu; Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz!” hadis-i şerifini böylesine veciz bir darb-ı meselle ifade, hakikaten hiç olmamıştır şimdiye kadar…

Kur’ân diyor ki,

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ

“Siz kendinize bakın! Siz hidayette, doğru yolda, istikamette olduktan sonra başkaları size zarar veremez.” (Mâide, 5/105) Bunu böyle bilerek, yürüdüğünüz yolun hâlâ doğruluğuna inanıyorsanız, hareketlerinizi katlamak suretiyle doğru yolunuzda devam edin. Yürüdüğünüz yol, kendi ruh âbidenizi ikâme etme yoludur. Bir yönüyle, ütopyaya yürüme, yarım-yamalak olmaktan sıyrılma ve tamamiyete teveccüh etme yoludur. Cenâb-ı Hakk’ın rızasına götüren de tamamiyettir.

“Gevşekliğe düşmeyin; zinhar, tasalanmayın; gerçekten Allah’a inanıyorsanız, potansiyel olarak üstünsünüz!” (Âl-i İmrân, 3/139) Hakkıyla mü’min iseniz, siz potansiyel olarak a’lâsınız; Allah, bir gün o potansiyeli realize planına da döndürür. Hiç farkına varmadan kendinizi öyle bir noktada bulursunuz ki, “Oh be!..” dersiniz.

İmanını marifetle bezemeyenler, yol yorgunluğundan kurtulamazlar. Marifetini aşk u muhabbetle derinleştiremeyenler, formalitelerin ağında kıvranmaktan halâs bulamazlar.

“Bundan sonra ne olacak? Daha sonra ne olacak?” gibi sorularla meşgul olma yerine, düşünme enerjimizi, bütün aktivitelerimizi ve irade gücümüzü, omuzlarımızdaki emaneti kırmadan ve incitmeden, sonraki nesillere ulaştırma yolunda kullanmalıyız.

Çünkü bizim dünya ile alakamız yoktur. Dünya bütün debdebe, şaşaa ve hezâfiriyle karşımıza çıksa, elimizin tersiyle itecek kadar yürekli ve Allah’la irtibatımız açısından kavî olmamız lazımdır.

İmtihan ve Hakta Sebât

Herkul | | BAMTELI

*Her hâlimizde, her tavrımızda, her davranışımızda, iman-ı ekmel, ihsân-ı ekmel, ihlas-ı ekmel, rıza-yı ekmel, yakin-i ekmel demeli, hayatımızı bu atkılar arasında bir dantela gibi düzgün işlemeye bakmalıyız. Bunda çok defa tam başarılı olamayabiliriz. Bazen falsolar cereyan edebilir. Fakat o hâl bizi o doğru duygu ve doğru düşünceyi vird-i zebân etmeden alıkoymamalı. Düşsek, sürçsek bile yine kalktığımız zaman “el ihsan ve’l ihlas” demeliyiz.

*Hata etmek, bazen tökezlemek, kimi zaman eksik ve noksan yapmak mukteza-yı beşeriyettir. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü, “Küllü’n-nâs hattâûn” demiş ve “hattâûn” kelimesini özellikle kullanarak hata yapmanın insanın tabiatından olduğunu, onun çok büyük hatalar yapabileceğini ifade etmiştir. Daha sonra da, “Ve hayrul-hattâîne et-tevvabûn: Hata edenlerin en hayırlısı hata ettikten sonra hemen tevbe ile onu silmeye çalışandır.” buyurmuştur. Demek ki, önemli olan düşüp kalmamak, düşüp kalkmaktır. Hata edenlerin en hayırlısı, hata ettikten, düştükten, sürçtükten sonra hemen kalkıp doğrulup yine kemerbeste-i ubudiyetle Allah karşısında saygı, ta’zim, tebcil ve takdirle durandır.

*Peygamber Efendimiz, “Âdem (aleyhisselâm) unuttu, evlâtları da unuttu.”buyurur. Nisyan, insan mahiyetine, yaptığı devâsa iyilikleri unutmak için konmuştur. O iyilikleri hatırlamak insanı fahr, gurur, kendini beğenme ve “Yaptığımız şeyleri başkaları rüyalarında bile görmemiştir!” gibi şeytânî mülâhazalara sevkedebilir. Onun için bin tane iyilik yapsan, aklında kalanlar karşısında, tahdîs-i nîmet duygusuyla “Allah’ım bunu Sen yaptırdın. İçinde riya yoksa, süm’a yoksa, ucb yoksa, fahir yoksa şayet, bu iyilikler Sana aittir” demek ve mümkünse hasenatı hep unutmak esastır. Hatırlamayı da, en küçük hata her akla geldiğinde, “Meğer ben ne küstahmışım!” diyebilme istikametinde kullanmak lazımdır.

*İnsan kendisini tanırsa konumunu korumaya muvaffak olur. Allah potansiyel olarak bizi insan yaratmıştır, ama o insanlığın realize planında ortaya çıkması, bir yönüyle şart-ı âdî olarak sizin iradelerinize, cehdinize, teyakkuzunuza ve temkininize emanet edilmiştir.

*Şeytan sürekli aleyhimizdeki bazı şeyleri önümüze sürer, “Haydi siz de bir şey söyleyin bunlara karşı, hep sükût mu edeceksiniz?” der. Belki bazen sûret-i haktan da görünerek bir şeyler dürtükler; biz de hiç farkına varmadan onun dürtüklediği şeyleri söyleriz. Mesela “paralel” dediler bize. “Paralel” paranoyanın nesebi gayr-ı sahih veledidir. Biz de onlara diyelim: “Siz paralelsiniz!” Hayır, böyle mukabele etmemeli!.. Mesela, “sülük” dediler. Nedir? Kanı emen! Hakikaten birileri milletin kanını emiyor, kansız bırakıyor onu. Fakat mukâbele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesine girerek “Kan emen sülükler sizsiniz!” dememeli!.. İlle de bir şey demek istiyorsanız; karbondioksit atma manasında, şöyle dersiniz: “Kim paralelse, Allah onun belasını versin. Kim sülükse, Allah onun bin belasını versin. Sülüklerin evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Bizsek yani. Kim çeteyse… kim örgütse… kim silahlı örgütse… kim milletine kötülük yapmak istiyorsa… kim milletin hakkı olan arpa kadar bir haram yemişse, Allah onun belasını versin!” Bunu söylerken kendi adınıza söyleyin!

*Densiz demeyi bile terbiyeme, saygıma uygun bulmadım. Onlar densizliğin her türlüsünü söylediler. Dedikleri ettikleri şeyleri saydılar, yakın tarihe kadar 200 tane küfür, tel’în, lanet lafından bahsettiler. Hepsini hatırımda tutmadım. Orada da Cenab-ı Hakk’ın bana verdiği nisyan hakkını kullandım. Demedik şey, atmadıkları iftira, söylemedikleri yalan ve sizi uğratmadıkları gadr bırakmamışlar.. etmedikleri emanete hıyanet bırakmamışlar. Fakat bütün bunları -Halk ifadesiyle, onu demek de doğru mu? Nezaketmizle telif edilebilir mi? Karakterimizin sesi soluğu olur mu? Değilse Allah bizi affetsin, mâşerî vicdan da bizi bağışlasın- buldukları bir günah keçisine yüklediler. Bir gün insanlık cennete gitme yoluna girse, sıratı da geçse, orada bir şeye takılsa, “Hele durun size bir şey soracağız!” dense, yine onların o paranoyasından doğan nesebi gayr-ı sahih paralel mülahazasına verecek ve diyecekler ki, “Bunların yüzünden oldu!” Şimdi öyle bir mantık ve öyle bir felsefe, zedelenmiş, yaralanmış, bir yönüyle ayıp örtme duygusuyla kıvranıp duran insanların ruhuna öyle hâkim olmuş ki, bütün mesâvîyi birilerine yüklemeyi o işin içinden sıyrılmanın tek yolu olarak görüyorlar. Fakat, bütün bunlara karşı centilmence davranmak size düşüyor.

*Biraz rahatsızlığımdan, biraz da bunlara cevap vermemek için, aylardan beri burada sizin karşınıza çıkmadım. Şayet sizin karşınıza çıkarken, birilerinin yaptığı fenalıklar karşısında hislerimi işin içine katarak konuşursam, bu marz-ı ilâhîye uygun düşmez, ihlasa muvafık düşmez, ihsan şuuruyla telif edilemez, yakîn ile telif edilemez; böyle olmayınca da o beş para etmez. Beş para etmeyen insanlar gayr-ı merğûb metâlarını her gün maşerî vicdan pazarlarına, panayırlarına sürseler bile, bize bu mevzuda yine karakterimizin gereğini ortaya koymak düşer. Karakterinizi bozmanız, onun gereğine göre laf etmemeniz, öyle bir davranışta bulunmamanız, kendi namusunuza dokunmak kadar çirkin ve şenî’ bir şeydir. Başkaları da kendi karakterlerinin gereğini sergiliyorlarmış, o bizi alakadar etmez.

*Kimse kimsenin vizrini, vebalini yüklenemez. Herkes kendi vebaliyle oraya gidecek. Kaldı ki mesleğiniz, meşrebiniz, mizacınız, mezakınız itibarıyla öbür tarafta görseniz ki birileri sizin vebalinizi sırtlanmış, beli bükülmüş bir hamal gibi o veballer altında inliyor, buna da razı olmazsınız. Bu mülahazayla, bilirsiniz, elli senedir aleyhimde yazı yazan insana bile sizi de şahid tutarak şahsıma ait hakları helal ettiğimi söylemişimdir. Ne var ki, şimdi denen şeyler onun dediklerini çok geçti. Lenin’in Müslümanlara dediği şeyleri çok geçti. Amnofis’in Hazreti Musa’ya dediği şeyleri çok geçti. Ramses’in bilmem hangi Allah makbulü kuluna dediği şeyleri çok geçti. Fakat elin âlemin dediği, ettiği şeyler hadden efzun hale geldiyse, bence bizim de hadden efzun bir haddimiz olmalı. Her şeyi, Allah’ın izni ve inayetiyle, Cenab-ı Hakk’ın ruh sistemimize, ruh midemize yerleştirdiği enzimlerle ezmeli, hamur etmeli, halletmeli, sonra da ıtrahat halinde atılacak yerlerde götürüp atmalı!

*“Aşık der incitenden / İncinme incitenden / Kemalde noksan imiş/ İncinen incitenden.”Siz incitmeyen olun. Varsın başkaları inciten olsun. Çünkü sizin dünya adına bir talebiniz yok. Başkaları bir şey olduysa, onun ötesinde bir şey olmak için çırpınıyorsa, karakteri de ona müsaitse, yapmadık şey bırakmayabilir. Fakat sizin eğer Allah’ın rızasından, hoşnutluğundan başka, ila-yı kelimetullahtan başka, nam-ı celil-i Muhammedi’yi güneşin doğup battığı her yere ulaştırmadan başka bir hedefiniz varsa, “Biz de bir gün bir yerde küçük bir reis olalım, bir vekil olalım, bir bilmem ne olalım!” mülahazalarını taşıyorsanız, hiç farkına varmadan Allah’tan o nispette uzaklaşmış olursunuz.

*Hz. Pir-i Mugan, demokrasiye, evrensel insan haklarına hizmet ediyorlar diye belli bir dönemde altmışlar öncesi bazılarına karşı az tarafgirlik hissettiğini, fakat sonra yanlış olduğunu anladığını ve “Euzubillahi mineş-şeytani ves-siyaseti” deyip uzaklaştığını belirtir. Mesleğimiz, meşrebimiz budur. Sizin arkadaşlarınız da ayaklarının ucuna kadar gelen o şeyleri böyle bir mülahaza olmasaydı katiyen itmezlerdi. Varsın onun arkasından koşanlar koşadursunlar; siz onların hepsini elinizin tersiyle itin. “Bana Allah’ım gerek!” deyin. “Cennet dedikleri üç beş huri, üç beş gılman, üç beş villa, üç beş tane köşk. Sen onları isteyene ver, bana Seni gerek Seni!” deyin ve yolunda böyle yürüyün. Allah sizi yüz üstü düşürmeyecektir, inanın buna.

*Fırtınalara, tsunamilere gelince; şimdiye kadar bu yolun yolcularının sabit değişmez kaderi olmuştur. Hep imtihan olmuşlar, evlatla imtihan olmuşlar, malla imtihan olmuşlar; çağın tiranlarıyla, güç ve kuvvet zehirlenmesiyle mahvolmuş insanlarıyla imtihan olmuşlar. Seyyidina Hz. Musa, Mısır’dan Eyke’ye, oradan Medyen’e mekik dokumak üzere yurdunu yuvasını terk etmiş. Seyyidina Hz. Yusuf’un çektiği şeyler dillere destan. Yakup aleyhisselam’ın çektiği dillere destan. Hazreti İbrahim Halilu’r-Rahman doğup büyüdüğü Mezopotamya’dan, yurdundan, yuvasından kovulmuş. Diğer enbiya-ı izamın başına gelen şeyler malum. İnsanlığın İftihar Tablosu kendi beldesinden, Kabe’den dışarı çıkarılmış. Bütün Peygamberler çekmişler. Veliler de çekmişler. Gazzali deliler gibi mezarlarda dolaşmış. Hasan Şazili hazretlerinin adeta boynuna zincir vurulmuş, ayaklarına pranga takılmış. İmam Şafii hazretleri zincirler içinde ta Bağdat’a kadar celbedilmiş, sürekli kan püskürte püskürte oraya kadar götürülmüş; dayanamamış bunlara 55 yaşındayken ruhunun ufkuna yürümüş. Koca Ebu Hanife zindanlarda kırbaçlanmış. Ahmed bin Hanbel gibi büyük muhaddis, bir milyon hadisi eleyerek Müsned’ini yazmış bir insan, “Kur’ân mahluk değildir” dediği için, Kur’ân’ın tek bir meselesinden dolayı hapishanelerde kırbaç yiye yiye ömrünü geçirmiş. “Bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var.” Eğer bu yolu böyle bilerek girmişseniz, bunlara da katlanacaksınız. Bazen Firavunlar yapacak, bazen Nemrutlar yapacak, bazen kefere ve fecere yapacak, bazen münafıklar yapacak. Bazen de Müslümanlığı sindirememiş, Kur’ân okudukları halde gırtlaklarından aşağı inmeyen, alınları nasır bağlayacak şekilde secdeden başlarını kaldırmadıkları halde nifaktan kurtulamayan insanlardan çekeceksiniz. Bir yönüyle çok defa çekme sizin kaderiniz, çektirme de onların huyu olacak; bütün bunları bilerek bu yolda iseniz dişinizi sıkıp sabredeceksiniz.

*Kur’ân-ı Kerim’de

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

“Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber) sen sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155) buyurulmak suretiyle, insanın çok farklı imtihanlara maruz bırakılacağı ifade edilmiş; daha sonra da, bu belâ ve mihnetlere sabredenler müjdelenmiştir. Buna göre tıpkı ibadetlerin insanın derecesini yükselttiği gibi, menfî ibadet sayılan imtihanlar da sabredildiği takdirde insanı günahlarından arındırır ve onu en yüce ve yüksek makamlara çıkarır.

*“Sabır kurtuluşun sırlı anahtarıdır.” Başınıza ne gelirse gelsin; “Gelse Celâlinden cefa, yahut Cemâlinden vefa; ikisi de cana safa, lütfu da hoş kahrı da hoş.” Bu Kıtmir kardeşiniz 27 Mayıs’tan bu yana -çoğunuz yoktunuz o gün- ölüm tehditleriyle her zaman preslendim. Askerliğimi yapmamış bir gençtim. O zaman ihtilalciler yapıyordu. 12 Mart’ta zindanlar gördüm, tehditler gördüm; Yargıtay’da o mesele duruyorken bir af çıktı, Cenâb-ı Hakk öyle sıyrılmak lütfetti, mahkumiyet ve sürgün kararları vardı. İnandığınız şeylere inanmayanlar, sizin değerlerinizi değer kabul etmeyenler sizi hiçbir zaman hazmedememişlerdir. 12 Eylül’de tam 6 sene -o sefillerde kaçan şaki gibi- kovalandım. Cenâb-ı Hakk onlara yakalatmadı. Arkadaşlarımdan birisi -makamı cennet olsun- ordudan ayrılmış Cahit Erdoğan dedi ki bir gün: “Hocam iyi ki ele geçmedin; öyle işkence, eza ve cefa ki, hastasınız, şekeriniz var, kalbiniz var, dayanmanız mümkün değildi. İyi ki Allah yakalatmadı.” Fakat, babayiğitler, başkan Muhsin gibi kahramanlar -makamı cennet olsun- 6 sene hücrede kaldılar.

*28 Şubat’ta da aynı şey oldu. Sonra Haziran Fırtınası koptu. Akabinde musibet musibeti takip etti. Şimdi o Haziran fırtınasında birilerinin işgüzarlık yaparak 300 sayfalık iddianameye sokuşturdukları şeyleri Neo-iddianame şeklinde yine hazırlamayı düşünüyorlar. 300 sayfalık iddianame ki burada niyabet tarikiyle istintak edilirken New Jersey başsavcısı baktı ve katıla katıla güldü; “Bu ne komik şey!” falan dedi. Bugünleri görseydi herhalde gülmekten bayılırdı.

*Hasılı; biz hep çektik, çektirenler de hep çektirdiler, bundan sonra da çektirecekler. Allah’a ahd-ü peymanımız var; dönmeme kararındayız. Allah döndürecekse, canımızı alsın. Allah bunları yapanlara da insaf, iz’an, bizimle beraber kalb salahı ihsan eylesin. Âmin…

392. Nağme: Fırtınalı Dönemlerde İstikâmet, Sabır ve Hâcet Namazı

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Dershanelerin ve ücretsiz okuma salonlarının kapatılmasıyla ilgili olarak Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan tuhaf bir kanun tasarısının gece Meclis’ten geçirileceğine yönelik haber gündemin ilk sırasına yerleşmiş durumda.

Kalbler kırık, hissiyatını yatıştırmakta zorlanan insanların sayısı az değil. Hele meseleyi Şibli’nin gülü gibi değerlendirenlerin ruh haletini ifadeye “inkisar” kelimesi kâfi gelmiyor.

“Zulme zulümle karşılık vermemek önemli bir kaide olduğu gibi, mesleğimizin bir esası da şefkattir. Bununla beraber, haksız yere yumruk vuran mü’minin hiç olmazsa kulağını çekmek de şefkatin ayrı bir derinliğidir. Zira, mü’min zâlime tırnak ucuyla olsun dokunulmazsa, onun başına mutlaka “gayretullah”ın tokadı iner; bunu da şefkatliler hiç istemezler.” hakikatine inanan insanlar, haksızlık karşısında değişik platformlarda duygu ve düşüncelerini dile getiriyor; “Yapmayın!” diyor ve insaf bekliyorlar.

Bununla beraber, oradan ya da buradan taraf gibi görünen bir kısım tahrik ediciler, kasten damarlara basmak, meseleyi kızıştırmak ve bir kavga ortamı oluşturmak için sinsice gayretler sergiliyorlar. En masum sözleri dahi siyak ve sibakından kopararak çarpıtmaya; bazı resim ya da video montajlarıyla hissiyatı kabartmaya, tarafları kızıştırmaya ve adeta kardeşi kardeşe vuruşturmaya uğraşıyorlar. Hatta hiçbir zaman şahısları hedef almayan, daima sıfatları ya da fiilleri konu edinen, güzel vasıf ve amelleri alkışlarken çirkin sıfat ve fiilleri zemmedip izaleye gayret gösteren muhterem Hocaefendi’nin sohbetinde biçtiği elbiseleri hemen birilerine yakıştırıp fitneyi iyice kızıştırmaya çalışıyorlar.

Evet, adanmış ruhların derdi ne rant ne de inat; rıza-yı ilahiyi kazanmak asıl maksat. Hal böyleyken, haksız icraat karşısında usul ve üsluba dikkat ederek itirazları seslendirmek en tabii davranış. Ne var ki, kötü niyetlileri de her zaman hesaba katmak gerekiyor. İşte bu noktada muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bir kere daha rehberliğini seslendiriyor ve ikazlarda bulunuyor:

Muhterem Hocamız dün akşam (15 Kasım Cuma) video olarak da kaydettiğimiz sohbetinde yine fırtınalı dönemlerde bile istikamet ve itidalden ayrılmamayı; sabır ve namazla istiânede bulunmayı tavsiye etti. İnşaallah 47:23 dakikalık bu sohbetin tamamını görüntü ve ses dosyaları halinde pazartesi günü haftanın Bamteli olarak neşredeceğiz.

Konunun hassasiyeti ve sohbetin güzelliği bizde -bazı zamanlarda yaptığımız gibi- bir tanıtım/ilan videosu hazırlama düşüncesini hasıl etti. 07:58 dakikalık tanıtım çalışmasını hemen sunuyoruz.

İşte muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin son sohbetinden bazı cümleler:

*Muhalif rüzgarlar esebilir, çok defa insanları önüne katıp savurabilir. Karakter bakımından zayıf insanlar belli çıkarlar, belli menfaatler mülahazasında hep savrulabilirler. Olup biten bu şeyler karşısında kat’iyen sarsılmama, ye’se kapılmama ve ezilmeme mü’minin şiarı olmalıdır.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) başını yaran, dişini kıran ve yüzünden kanlar akıtan insanlar hakkında “Allahım bu etrafımdakileri hidayet eyle; beni bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı bunu!” diyor. Kime ittiba etmişsiniz, kimin arkasındasınız, kimin sözü sizin için aydınlatıcı, ışık tutucu, rehnüma, yanıltmayan sözdür. Bence onun arkasında durmak lazım.

*İhtimal bizim bu dostlarımız, genelde ruh haletimizi bilemeyerek, bu türlü olumsuz şeylere kendilerini saldılar. “Allahım bizim ahvâlimizi, efkarımızı, a’malimizi ıslah buyurduğun/buyuracağın gibi, onların da ahvâlini, efkârını, ef’âlini ıslah buyur, Sana yönlendir gönülleri!” deme yiğitliğini göstermek lazım; başka türlü davranmak düşmez bize.

*Mıncıklayacaklar, çuvaldız saplayacaklar, önünüzü kesecekler, gittiğiniz yere gitmenizi istemeyecekler; bazen küfür kaynaklı olacak, bazen haset kaynaklı olacak, bazen hazımsızlık kaynaklı olacak. Bunlar insan ruhunda öyle marazlardır ki, dimağa musallat olmuş öyle virüslerdir ki, nöronları sarmış öyle rahatsızlıklardır ki, tımarhanelerde dahi tedavisi kâbil değildir. Gelin siz de -Allah aşkına- delice hareket eden bu insanlara küsmeyin, gönül koymayın, hatta Allah’a havale etme gibi şeylere bile gitmeyin.

*Değil çuvaldızlara karşı, mızraklara karşı bile iğne kullanmamaya karar vermeliyiz. İğne kullanmama kararlılığı içinde olmalıyız. İncinsek de incitmemeliyiz, kırılsak da kırmamalıyız. Yollarımız daraltılsa da biz başkalarına karşı yol daraltmasına kalkmamalıyız.

*Sana çuvaldız batırmıyorlarsa, “Onlara iğneyle mukabelede bulunmadım!” demenin bir kıymeti yok. Esas, incitene karşı, rencide edene karşı, oturup kalkıp sizin için kötülük planlayana karşı, yalan diyene karşı ‘yalan’ deme nezaketsizliğine girmeyecek kadar civanmertçe davranmak lazım.

*Cenâb-ı Hak, en sevdiği insanları Firavun’a karşı gönderirken “Yumuşak sözle ona hitapta bulunun, yumuşak bir halle davranın, yumuşak bir düşünceyle karşısına çıkın, incitmeyen sözlerle diyeceğinizi ona deyin” diyor. Sizin karşınızdaki insanlar Nemrut değil, Firavun değil, Sezar değil, İskender değil, Napolyon değil, deli teke Hitler değil… Hele başları yerde secde eden insanlarsa, onlara karşı bize düşen şey hep saygılı olmak, hep takdir etmek, hep tebcille yâd etmek ve Cennetü’l-Firdevs’e beraber girme dilek ve temennisinde bulunmaktır.

*Başımı yere koyduğumda, secdelerimde, hep hacet duasını okudum bu üzerimize gelen şiddetli fırtınalar karşısında. Bizim emeğimiz bunda onda birdir, belki de hiç yoktur. Şimdiye kadar bu meseleye emek veren ne kahramanlar, bir asırdan beri adeta baldıran zehiri yudumlayarak bu meseleyi götüren, zindanlarda ömür tüketen insanlar, dünyada zevk sefa yüzü görmeyen insanlar, memleket memleket sürgüne gönderilen insanlar, hapishanelerde tecride maruz kalan insanlar, defaatle zehirlenen insanlar, “bu da vatan evladıdır” denmeyen insanlar… Bu işin içinde bütün bu insanların emeği vardır.. ve bu emekle meydana gelen şey hep sizin omuzunuzda bir emanettir. “Allahım bu bir emanettir, bize ait de değildir, bize muvakkaten yüklediler bunu. Senin emn u emanın bu işin eskortudur; o olmazsa biz bunu götüremeyiz, onu Sana teslim ediyoruz Allahım!”

*Dünya zevki adına bir şey bilmiyorum ben. Yeryüzünde bir dikili taşım olmadı. Dünyayı bana teklif edenlere karşı, anneme-babama karşı, dünyayı bana teklif ettikleri zaman.. canım hocam Yaşar Hocam, boynuma sarıldı ağladı, “Beni sen de dinlemezsen kim dinler?” dedi; teklif ettikleri dönemde, ben en sevdiklerime karşı, “Çok ciddi hizmetlerin insan beklediği dönemde benim ayağıma zincir mi vurmak istiyorsunuz? Başka şey düşünmek istemiyorum, Sadece O, Sadece O!..” dedim. Yalnız O’nu konuş, yalnız O’nu söyle, yalnız O’nu düşün, yalnız O’nu vird-i zeban et, O’nun için düşersen düş, yalnız O’nun için kalkarsan kalk, yalnız O’nu mırıldan.

*Yeminle söylüyorum size; bu meselenin onda birine zarar vermektense, bir günde on defa ölmeye razıyım; on defa Azrail gelsin, öldürsün beni; bir daha dirileyim, bir daha öldürsün.. yemin edebilirim bu mevzuda; çünkü dünya ile zerre kadar alakam olmadı. Bazı miyoplar, mâlikanelerde yaşıyor diyebilirler. Ne yapalım şaşı baktığından dolayı yanlış görebilir. İbrahim Hakkı Hazretleri “Ağvere olma yakın ki sana eğri bakar” diyor. Ağver Allah’a da eğri bakar, peygambere de eğri bakar, dine de eğri bakar; sadece kendisine doğru bakar, o da kendini doğru görür mü görmez mi?!.

Sabır ve Şükür

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

اَلْإِيمَانُ نِصْفَانِ

نِصْفٌ فِي الصَّبْرِ وَنِصْفٌ فِي الشُّكْرِ

* * *                  

Uzun Yıllar Rasülullah (aleyhissalatü vesselam)’ın

hizmetini gören Hz. Enes b. Malik (radıyallahu anh),

Peygamber Efendimiz

(sallallahu aleyhi ve sellem)’in

şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“İman iki kısımdan müteşekkil bir bütündür;

onun bir yarısını sabır, diğer yarısını da şükür oluşturur.”

(Şuabü’l-İman, 123/7; Feyzu’l-Kadîr, 188/3)

 

Sabır ve Şükür

Yüce dinimiz İslam’ın iki mühim esası olan sabır ve şükür Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde pek çok kez vurgulanmıştır. Sabır ve şükrün önemine işaret eden bazı ayet-i kerimeler şöyledir:

اِسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ

“Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım isteyiniz.” (Bakara Sûresi, 2/45)

وَاللهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ

“Allah sabredenleri sever. (Âl-i İmrân Sûresi, 3/146)

لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَزِيدَنَّكُمْ

“Eğer şükrederseniz nimetimi artırırım.” (İbrahim Sûresi, 14/7)

إِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ

“Allah Teâlâ’ya şükrederseniz, O da sizden razı olur.” (Zümer Suresi, 39/7)

 

Diğer yüce evsafta olduğu gibi sabır ve şükürde de Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) ümmetine ve bütün insanlığa en güzel örnek olmuştur. O, mübarek hayatlarında karşılaştığı eziyetlere daima sabretmiş ve davası uğrunda maruz kaldığı sıkıntılar sebebiyle hiçbir zaman şikayette bulunmamıştır. Yine O, mazhar olduğu küçük-büyük bütün nimetlere daima şükretmiş, nankörlüğün en küçüğünden dahi fersah fersah uzak olmuştur.

Malum olduğu üzere Allah Rasülü geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılar, uzun uzun dua ve zikirde bulunurlardı. Bir keresinde O’nun bu hali karşısında Hz. Aişe annemiz “Ey Allah’ın Rasülü! Senin geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı (yani bütün hayatın boyunca günahtan korunup hiç günah işlemediğin) halde bu kadar ibadetin hikmeti nedir?” diye sorduğunda İki Cihan Serveri şu cevabı vermiştir:

أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا

“Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı!” (Buhârî, Teheccüd 6; Müslim, Sıfâtü’l-münâfıkîn 79-81)

Kur’an’da bu manayı ifade eden bir ayette ise mealen şöyle buyrulmuştur: “Ey Davûd hanedanı, sürekli şükür gayreti içinde olun” (Sebe Suresi, 34/13) Yani, şükür sizin sürekli yaptığınız, daima tazeleyerek devam ettiğiniz bir ameliniz, işiniz olsun. Yine bir gün Hz. Davud (aleyhisselâm): “Yâ Rab! Sana nasıl hakkıyla şükredebilirim ki! Sana şükür etmem dahi üzerimde şükrü gerektiren ayrı bir nimettir!” deyince, Allah Teâlâ: “İşte şimdi tam şükre erdin.” buyurmuştur.(Beyhakî, Şuabü’l-îmân 4/100-101; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 9/333)

Ayet ve hadislerden anlaşıldığı üzere her mü’min, sahip olduğu şükür hissini daha da geliştirmeye çalışmalı, bunu gerçekleştirmek için alıştırmalarda bulunmalıdır. Nitekim bir hadis bunu teyid eder mahiyettedir:

مَنْ لَمْ يَشْكُرِ الْقَلِيلَ لَمْ يَشْكُرِ الْكَثِيرَ، وَمَنْ لَمْ يَشْكُرِ النَّاسَ لَمْ يَشْكُرِ اللّٰهَ

“Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez. İnsanlara teşekkürde bulunmayan Allah’a da şükretmez.” (Tirmizî, Birr 35; Ebû Dâvûd, Edeb 12; Müsned, 4/278)

Hakiki bir mü’minin en güzel özelliklerinden birisi bela ve musibetlere karşı şikayet etmeden sabır; nimetlere de daima şuurluca şükür ameliyesi içinde olmasıdır. Bu manayı ifade eden bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ؛ إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذٰلِكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ

إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ

“Mü’minin her hali şâyân-ı takdir ve güzeldir. Onun her işi hayırdır ve bu da mü’minden başkası için söz konusu değildir. Çünkü o, herhangi bir nimete mazhar olunca şükreder, bu onun için hayır olur; herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder, bu da yine onun için hayır olur.”(Müslim, zühd 64; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 1/322) sözü ne mânidardır.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ و بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ