Posts Tagged ‘rüşvet’

523. Nağme: “Müslümanlık bizden evvel böyle zillet görmedi!”

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

  Müslümanlığın kadrini sarrafı olmayanlar bilemediler, onu bakır gibi kullandılar!..

* Sûzî’nin dediği gibi,

“Yağmıyor yağmurlar, bitmiyor lale,

Acep bu hâlimiz böyle mi kala?!.

Rahmet deryasından gelen bu ele

Vakitlerde esen yeller perişan!..”

* Seller perişan.. gökler perişan.. bulutlar perişan.. ve dolayısıyla insanlar perişan.

* “Perişanım bugün cânâ, perişan olmayan bilmez / Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez!” diyor Alvarlı Efe Hazretleri. Müslümanlığın kadrini sarrafı olmayanlar bilemediler, onu bakır gibi kullandılar, demir gibi kullandılar. Bakırcılar çarşısında değerlendirdiler altını, gümüşü, zebercedi. Onunla ahiret peylenecekti, onunla Allah’ın rızası peylenecekti, onunla rü’yet peylenecekti; onunla tâlî derecede Cennet’in sarayları, villaları peylenecekti. Heyhat!..

  Gül garip, bülbül garip, mukaddesât garip ve siz gurebâsınız!.. Müjdeler olsun gariplere!..

* Öyle bir döneme düştük ki, yağmur yağmıyor, lale bitmiyor!.. Gül garip, çiçek garip, bülbül garip, Müslümanlık garip ve siz gurabâsınız.

*Ey evleri basılanlar.. eşkıya gibi takibe uğrayanlar.. sorgu sualsiz derdest edilip götürülüp içeriye atılanlar!.. Peygamber’in size müjdesi var!.. Ey derdest edilip içeriye atılanlar!.. Peygamber’in size müjdesi var! O size yâr! Varsın âlem size olsun ağyâr! O “Gariplere müjdeler olsun!..” diyor.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, her devrin gariplerine selam edip müjde verdiği gibi, bu dönemin gurebâsına da sesleniyor: فَطُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُHerkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!”

* “Müjdeler olsun gariplere!..” İnsanların, kendilerini bozgunculuğa saldıkları, evleri basıp eşkıyalık yaptıkları, milletin malına mülküne el koydukları; tagallüpler, tahakkümler, tasallutlar yaşattıkları; kıyımcılar tayin etmek suretiyle milletin malını hırsızladıkları, gasp ettikleri, kırk haramilik yaptıkları bir dönemde Müslümanlığı yaşamaya çalışma adına dişini sıkıp her şeye sabreden, ey garipler!.. Size müjdeler olsun!..

  Hukuk Maskeli Soygun

* Makyavelist bir mülahazayla hemen her türlü argümanın kullanıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Mesela günümüzde çok yaygın hale geldi: Derdest edilen insanların önüne bir tane kâğıt koyuyorlar, bir tane de kalem koyuyorlar. Kâğıtta yazılı olan şeyler yazılı zaten. “İmza at, seni salıverelim, aynı zamanda da önemli bir konuma getirelim.” diyorlar. Çok rahatlıkla kullanıyorlar bunu. Ayağa düşmüş bir mevzu.

* Derdest ediyorlar, insanları içeriye atıyorlar. Vakıa.. İtiraf edilen vakıa. Avukat tutmak istiyorsunuz. Bir dönemde o işin fahri avukatlığını üzerine alan insanlar da içeriye atıldılar. O avukatların onda dokuzu içeriye atıldı; biri de soluğu dışarıda aldı. Mağdurlar, mazlumlar, mehcurlar, mahrumlar, muzdarlar avukat bulamadılar.

* Barolardan avukat istediler. Avukatları bu sistemi idare edenler belirlediler; avukat gönderdiler. Dün bir yeni itiraf: Avukat gelip hiçbir suçu olmayan insana diyor ki: “Seni ben buradan salarım fakat bir buçuk milyon para istiyorum. Ama neylersin, bu paranın bir parçasını bana verecekler, yukarıdakiler alıyorlar bunu!..” Bu da ayrı bir gelir kaynağı.

* Bizim hepimizin kazma ve manivelayla çalıştığımız, inşaatında amele gibi çalışıp alın teriyle yaptığımız yerleri başka haince maksatlarda kullanmaya karar verdikleri halde, milletin alın teriyle yaptığı gazete binalarının, okul binalarının, yurt binalarının haince gelip üzerine konmayı yeterli bulmadıklarından, onları müdafaa edecek avukatları da derdest edip içeriye atıyorlar. Sonra kendileri avukat gönderiyorlar: Birer milyon, bir buçuk milyon alacaksınız! Onlara ondan belki on bin lira, yirmi bin lira vereceksiniz, öbürü hazine-i nâhümâyuna kaydırılacak.

* Şimdi böylesine fırtınaların şiddetli estiği, bir de sağ görünümlü estiği, bir de markası Müslümanlık olarak estiği, patenti Müslümanlık olarak estiği -yerin dibine batsın öylesi- böyle bir dönemde, dökülmeyecek insanlara babayiğit demek lazım.

Kırık Testi: HİZMET HAREKETİ VE DEVLETE SIZMA İDDİALARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Hizmet Hareketi hakkında, “devlete sızma veya devleti ele geçirme” gibi iddialar öne sürülüyor. Hizmet gönüllüleri ve onları yakından tanıyanlar bunların birer iftiradan ibaret olduğunu bilse de kimi insanlar nezdinde bu tür iddiaların kafa karışıklığına sebep olduğu da bir gerçek. Söz konusu ithamlara nasıl cevap verilmelidir?

Cevap: İnsanlara sorulsa ki: “İşinin ehli olan, çalmayan, yolsuzluk yapmayan, vatandaşa saygılı davranan, vazifesini hakkıyla yapan, adaletiyle, dürüstlüğüyle öne çıkan öğretmenler, müdürler, doktorlar, mühendisler, hâkimler, savcılar, bakanlar, başbakanlar mı istersiniz; yoksa işini savsaklayan, hak-hukuk tanımayan, işinin ehli olmayan, vatandaşa saygısız kamu görevlileri mi?” Herhalde herkes, birinci şıktakileri isteyecektir. İşte farklı kesimlerden binlerce akademisyen, mütefekkir, sosyolog, gazeteci ve eğitimcinin ifade ettikleri gibi Hizmet Hareketi, zikredilen evsafta insanlar yetiştiriyor. Bu açıdan Anadolu insanının emek verip sahip çıktığı eğitim yuvalarında bu evsafta insanlar yetiştirilmiş ve bunlar ehliyet ve liyakatlerini ortaya koyarak hak kazanıp girdikleri müesseselerde bulundukları mevkilerde öne çıkmışlarsa buna devlete sızma veya devleti ele geçirme teşebbüsü mü denir; yoksa halka, devlete ve ülkeye hizmet mi denir?

İkinci olarak; insanları ilme, ahlâka, maneviyata, hakikî dindarlığa çağırmak; din, ahlâk, ilim ve maneviyat hizmeti vermek kimsenin tekelinde olmadığı gibi kendisini Müslüman olarak gören insanlar için böyle bir vazife inandığı değerlerin bir gereğidir. Bu ülke ve bu milleti aşk derecesinde seven eğitim gönüllüleri toplumun hemen her kesimine hitap etmeye çalışıyor ve bunun neticesinde farklı kesimden insanlar bu çağrıya müspet cevap veriyorlarsa bu, devlete sızma veya onu ele geçirmeye çalışmak mıdır; yoksa millete, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek midir?

Üçüncü olarak ifade etmek gerekir ki, maalesef günümüzde kimi kamu kurum ve kuruluşlarında yolsuzluk yapma, rüşvet alma, adam kayırma gibi hukuk ve ahlâka aykırı bir kısım davranışlar karşısında ülfet oluştuğu için; vazifesini hakkıyla yapmaya ve aldığı maaşın karşılığını vermeye çalışan, hukuka ve kanunlara bağlı olan, hırsızlığa, yolsuzluğa ve rüşvete bulaşmayan kamu görevlileri, bulundukları yerlerde sevilmiyor ve istenmiyorlar. Evet, ahlâk ve faziletlere bağlı bir kısım kamu görevlilerinin kanun ve kurallar çerçevesinde vazifelerini hakkıyla yerine getirmeleri, bulundukları yüksek makam ve mevkileri kazanç kapısı olarak gören bir kısım kimselerin zarar görmesine sebep olabiliyor. Peki, böyle bir durumda işini hakkıyla yapmak isteyen insanlar ne yapmalı? Hukuk ve kanun tanımayan bir kısım kimseler kendilerine zarar verecek diye adalet ve hakkaniyetle vazifelerini yerine getirmesinler mi? Başka bir ifadeyle, yüksek insanî değerlere ve hukuk kurallarına uygun olarak vazifenin yerine getirilmesi devlete sızmak ve onu ele geçirmeye çalışmak mıdır?

Suçluluk Psikolojisi ve Yansıtma

Kaldı ki bu ülke insanının her bir ferdi, -elbette ben ve Hizmet Gönüllüleri de buna dâhil- devletimizin vatandaşlarıyız. Ben, öz be öz Anadolu insanıyım. Kana, deme, damara, kafatasına bağlı bir ırkçı değilim, böyle bir zihniyete kesinlikle karşıyım. Fakat milletimi aşk derecesinde seviyorum. Bu açıdan bir vatandaşın kendi memleketindeki müesseselere girmesi, başkalarını da girmeye teşvik etmesi nasıl sızma olarak yaftalanabilir? Aslında sızma, kanuna ve hukuka aykırı olarak iş yapan veya bulundukları devlet hizmetlerini menfaatleri adına kullanan kişilerin işidir ki, işte bunlar kendilerini gizlemek için, kendileri dışındaki herkes hakkında bu tür suçlamalarda bulunuyorlar.

Evet, bu milletin her ferdinin, gerekli ehliyet ve liyakate sahip olmak ve bunları ortaya koymak şartıyla elbette devletin bir kademesinde, bir kamu hizmetinde bulunma hakkı vardır. Ama bazıları şu veya bu yolla bu ülkenin kaderiyle alakalı çok önemli, hayatî yerleri tutmuş, gelip hipofiz bezine oturmuş, milletin görme sinir sistemini baskı altına almış ve milletin doğru görmesine engel olmuşlarsa; sizin davranışlarınızı, hareketlerinizi de paranoyayla, “Efendim, bunlar sızmak istiyorlar.” diyerek yorumlar ve insanlara öyle göstermek isterler. Onlar bu paranoya ruh haliyle sızma meselesine öyle kilitlenmişlerdir ki, artık bir yerde kapının tokmağına dokunulsa, kapının zili çalsa “sızma” der, sızma ile oturur sızma ile kalkar, sürekli bir sızma paranoyası yaşarlar.

Hem Hak Hem Sorumluluk

Hâlbuki bir milletin ferdi, kendi milleti içinde, kendi milleti için var olan müesseselere sızmaz; hakkıdır, girer oraya; mülkiyeye de girer, adliyeye de girer, hariciyeye de girer. Neden vatan evladı girmeyecekmiş buralara? Anadolu insanını sadece Kur’ân kurslarına mı bağlamak istiyorsunuz? Yalnızca o mevzuda mı teşvikte bulunalım; “Sadece İmam-hatiplere gitsinler” mi diyelim? Hayır, dün dediğim gibi, evvelki gün dediğim gibi, bugün de söylüyorum, ömrüm vefa ettiği müddetçe yarın da, öbür gün de söyleyeceğim: Anadolu insanının, bu ülkenin vatandaşının her yere girme hakkı vardır, bu hakkını kullanır. Böyle bir hakkı kullanmaya mani olmak apaçık haksızlıktır, zulümdür, irtikâptır. Ama hemen şunu ifade edeyim ki, Anadolu insanına, kendi memleketinde, kendi müesseselerinin kapılarını kapatma, böyle bir dayatma gün gelir halkın vicdanında öyle bir yankı bulur ki geriye teper: “Zalimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var / Bugün halka cevir kolay, yarın Hakk’ın divanı var.”

Bu itibarla sesim ulaşsaydı Anadolu’nun en ücra noktasında duyulacak şekilde bir kere daha haykırırdım: Çocuklarınızı Kur’ân kurslarına koyduğunuz kadar, İmam-hatip’e de koyun; oraya koyduğunuz kadar mülkiyede de okutun; tıpta, mühendislikte, polis mekteplerinde okuttuğunuz kadar, hukuk fakültelerinde, askerî mekteplerde de okutun! Bu ülke sizin ülkeniz; dolayısıyla, o ülkeyi ayakta tutacak müesseselere sahip çıkmak da hem hakkınız, hem de sorumluluğunuzdur.

Kendilerinden Başka Herkes “Öteki”

Esasında bu tür iddialar, maalesef millete hizmet uğruna değil de kendi menfaati adına kullandığı konumunu muhafaza edebilmek için Türkiye’nin şu anki kaotik, karmaşık, hukuksuz ortamından istifade eden, bu halin devamını isteyen; insanların gerçekleri görmelerinin önünü almaya, ülke gerçeklerinin bilinmesine engel çıkartmaya çalışan, ele geçirdikleri kamu makam ve mevkilerini bırakmak istemedikleri gibi, evlâtlarına, onlardan torunlarına bırakma peşinde koşan; ülkenin gerçekten demokratikleşmesinden ciddi manada korkan bazılarının hukuk devleti ve demokratik bir devlet olabilme adına adımlar atılmasının önünü almak için kullandıkları argümanlardan biridir. Milletin yükselişini kendilerinin çöküşü kabul eden, vazifeperver insanları kendi ikballeri açısından birer tehlike olarak gören ve dün başkalarıyla, bugün ise daha başkalarıyla ittifak halinde bulunan bir kesim veya bazı kesimler, çıkarlarından olma telaşı yaşıyor ve işgal ettikleri koltuklarda, içine gömüldükleri yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet gibi bataklıkların sorgulanmasından korktukları için bu tür iddialar ortaya atıyorlar. Devlet ve milletin imkânlarıyla bohemce yaşayışlarını ve serâzat hayat tarzlarını sürdürebilmek için kendileri gibi olmayan insanlardan rahatsızlık duyuyor ve bunları rahatça davranmalarına ve keyiflerince yaşamalarına mâni görüyorlar. Daha sonra da şeytânî hislerine fikir libası giydirerek, “Darbe var; her yeri sarmışlar; her yere sızmışlar…!” türünden yâvelerle ortalığı velveleye veriyorlar. Bu sözleri tekrarlaya tekrarlaya zamanla paranoyalara tutuluyor ve kendileri haricindeki herkesi düşman ve herkesi “öteki” görme ruh hastalığına kapılıyorlar.

Diğer yandan, bu iddiaların bir psikolojik savaşın parçası olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Bazıları, “şucu, bucu” iftiralarını ricâl-i devlete karşı tehdit, şantaj ve yıldırma malzemesi olarak kullanıyorlar. Ülke ve devlete faydalı işler yapabilecek kimseleri suçlayıp sindiriyor ve onların önlerini kesiyorlar. Böyle bir bahaneyle vatan evladının önünü tamamen tıkamayı hedefliyorlar.

Âlemi Nasıl Bilirsin; Kendin Gibi…

Bir kısım kimseler de var ki, demokratik teamül ve kuralları ayaklar altına alarak ülkenin kan damarlarına, kılcallarına kadar girmiş ve halk üzerinde hâkimiyet kurmuşlardır. Onlar bu uğurda, meşru‒gayrimeşru ellerindeki her türlü imkânı kullanmış, belli yerlere gizlice nüfûz etmiş ve ülkenin imkânları üzerine konmuşlardır. İşte bu tür insanlar çevrelerine hep kendi iç dünyaları adesesinden bakar; değişik hareket ve oluşumları, faaliyet ve kıpırdanmaları kendi yaptıklarına kıyas edip öyle değerlendirir ve neticede kendi levsiyatlarını başkalarında da tahayyül edip insanlarla muamelelerini bu anlayışa göre belirlerler. Kendileri gerçekten “sızdıkları” için, ehliyet ve liyakatlerini ortaya koyarak idarî kademelerde yer alan millet fertlerini de sızmakla suçlarlar.

Hani bir hırsız bir dükkânın önünden geçerken kepenklerine bakar, “o kepenklerin kolay bir şekilde nasıl açılacağı, kilidinin nasıl çözüleceği, hangi yollarla içeriye girilip daha sonra içerideki o malların nasıl hızlı bir şekilde boşaltılacağı” gibi şeyleri düşünür. Yani oradan geçerken daha başta göz hırsızlığıyla, yapacağı hırsızlığın zeminini hazırlar, onun kurgusuyla meşgul olur. Bu arada dükkân sahibi de, dükkânını kapatıp evine giderken geriye dönüp bakar ve gözleri kepenklerin üzerinde, muhtemel bir hırsızlığa karşı gerekli tedbirleri alıp almadığının, kilidin yeterince güvenli olup olmadığının muhasebesini yapar. Bu durumu gören ve o şahsın dükkân sahibi olduğunu bilmeyen hırsız ise, onu kendine kıyas edip “Bu da bizim tayfadan!” der.

Bu misalde olduğu gibi, birileri kırk haramiler gibi milletin mukadderatı üzerine oturmuş, ilgili müesseselere nüfûz etmiş ve oraları ele geçirerek kendi aralarında paylaşmışlarsa, gayet masum düşüncelerle ve insanî faziletlerin i’lâsı istikametinde koşturup duran insanları da kendileri gibi değerlendirir, onlara da aynı gözle bakarlar. Hâlbuki o adanmış ruhlar son derece masum düşüncelerle hareket etmektedirler. Öyle ki onlar, makam-mansıp-iktidar gibi dünyevî arzu ve hevesleri rüyalarında dahi görmemişlerdir. İnsanın, uzak durduğu, istemediği halleri rüyasında görmesi mümkündür. Fakat onlar, o türlü arzu ve heveslerden öylesine uzak bulunmaktadırlar ki, bazı rüyalar şuuraltı müktesebatının bir yansıması olsa da, onların şuuraltında böylesi mülâhazalar bulunmadığından, o türlü düşünceler onların rüyalarında dahi kendilerine yer bulamamaktadır. Ama bir kısım insanlar hep o rüya ve hülyalarla oturup kalktığından masum insanları da kendi bakış açılarına göre değerlendirmekte, kendi bakış açılarına göre yorumlamakta ve neticede değişik iftira ve karalamalarla onların önünü kesmeye çalışmaktadırlar.

 

481. Nağme: Özür Dilemek mi?

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları söyledi:

Övgüler, ancak manevî hazım sistemi güçlü insanlara zarar vermez!..

*Pîr-i Küfrevî Hazretleri’nden hilafet almış bir zat olan Ketencizade, Divan’ında şeyhi için şöyle der:

“Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım.

Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım.

Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım.

Aman ey kutb-ı ekrem, gavs-ı azam, şah-ı devranım.

Nazardan dûr kılma bendegânı, gözde sultanım.

Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım.”

*Aslında bu ve benzeri ifadeler İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) için söylenmesi gereken beyanlardır. Fakat takdir edilip alkışlanan insanın hazım sistemi müsaitse ve “Bu sözler onların hüsnüzanlarının ifadesi. Ben beni biliyorum. Hazreti Üstad’ın felsefesiyle, ben beni beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyebilecekse, o türlü medh ü senanın bir mahzuru olmayabilir.

“Dine hizmet ettim diye gururlanma!..”

*İnsan övgü dolu sözlere muhatap olduğunda hemen şu hadisi hatırlamalıdır: “Allah (dilerse), İslam dinini fâcir bir kişi ile de te’yid edip kuvvetlendirir.” Hazreti Üstad, “Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma. ‘Allah bu dini fâcir bir adamla da te’yid ve takviye eder.’ sırrınca, müzekka olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin!” diyerek bu hususa dikkat çekiyor.

*İnsan birileri tarafından takdir edilebilir; önemli olan, temellük etmemek ve “ben oyum” dememektir. Öyle düşünmek aldanma olur.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, büyüklüğüne ve faziletlerine rağmen (Hazreti Ali’nin dile getirdiği)

كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ

“İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturunu haliyle temsil ediyordu. Mesela, Hicret esnasında Kuba’da istirahat buyurduğu esnada Allah Rasûlü’nü ziyaret için koşan insanlar ancak Hazreti Ebu Bekir’in işaret etmesiyle Kendisine yöneliyorlardı; zira o farklılık ifade eden hiçbir tavır sergilemiyordu.

*Manevi sindirim sistemleri güçlü olmayan insanlar takdirler karşısında boyun kırılmasına mahkûm olabilirler.

*İnsan, her zaman haddini bilmeli, konumunun farkında olmalı, temkin ve teyakkuz içinde bulunmalıdır. Kendi üzerinde görünen güzelliklere asla sahip çıkmamalı, hatta -Hazreti Üstad’ın yaklaşımıyla- “mazhar” dahi değil belki bir “memerr” olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Çünkü bizim üzerimizde görülen güzellikler bizim zatımızın lazım-ı gayr-i mufarıkı değildir. Suyun üzerinde güneşin aksini alan kabarcıklar gibi bu güzellikler de bizim üzerimizde bazen görünüyor, bazen de görünmüyor. Öyleyse bütün bu güzellikler, bize ait değidir ve bizden kaynaklanmamaktadır; o Güzeller Güzeli’ne aittir.

Yezid de Ehl-i Beyt’i “Paralel” Vehmetmişti!..

*Övgüler karşısında büyüklük duygusuna kapıldığınız ve öyle bir komplekse esir düştüğünüz zaman çok kötülükler yapabilirsiniz. Zavallı Yezid’i türlü türlü kötülüklere sevk eden o düşünceydi. Kendini bir şey zannediyordu ve alternatif olabileceğini vehmettiği Ehl-i Beyt’ten kırk elli insanı “paralel” görerek Kerbela’da onların canlarına kıyıyor, kanlarını döküyordu. Evet, o türlü şeylere kapılırsanız, “Aman, kaçırırım elimden!..” diye şeytan artık her türlü kötülüğü yaptırtır.

*Haccâc-ı Zâlim olarak bilinen Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî’nin de belki bazı iyilikleri olmuştu ama seksen bin insanın canına kıydığı nakledilir. Şartlar aynı olsa, demek ki başka zaman da aynı şeyler yapılacak. Fakat, o da gitti, bir yâd-ı kabîh olarak kaldı zihinlerde; beriki de gitti, bir yâd-ı kabîh oldu zihinlerde.

Ehl-i Beyt’in yaptığı gibi, can pahasına sabit-kadem olmalı!..

*Durduğunuz yerde sabit-kadem olmak, size düşen şeydir bugün. O türlü küçük esintilerle, “Şunu yaptılar, bunu yaptılar!” değil, Hazreti Ali, Hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin gibi kelleyi verme pahasına bile olsa o mevzuda her şeyi tebessümle karşılamak.. “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa / İkisi de cana safa.. / Lütfun da hoş, kahrın da hoş…” deyip kavlî ve fiilî duada ısrar etmek. Değil mi ki O’ndan, Dost’tan geliyor?!.

*Zalimlerin azab-ı ilahiye maruz kalmalarına da “ohh” değil, hayır! Kalbini ve vicdanını herkese açmış, orayı bir misafirhane gibi herkesi misafir etmeye hazır hale getirmiş engin vicdan sahipleri belki o zaman bile “ohh” demezler, “off” derler; “Keşke olmasaydı, keşke bu mesavî irtikap edilmeseydi, keşke bu zulümlere girilmeseydi!..” derler.

*Allah mutlaka zalimlere hadlerini bildirecektir, hiç tereddüdünüz olmasın; ama haml (yüklülük) müddetine sabretmek lazımdır. Bu açıdan da çeken insanlar acınacak insanlar değildir, çektiren insanlar acınacak insanlardır.. âkıbetlerine ağlanacak insanlardır.

*Okullar basılıyor, üniversiteye hazırlık kursları basılıyor, yurtlar basılıyor, hatta kreşler basılıyor. Şok tesiri yapabilecek bu hadiseler karşısında da tavır değiştirmeden hep centilmence, efendice davranmak lazım.

Musaların Firavunlardan özür dilediğini kim görmüş?!.

*Bazıları “Kusurlarımız olmuştur!” sözünü bile açıkgözlülük ve çenesi düşüklük yaparak kendi hesaplarına mazeret, itizar, özür dileme gibi değerlendirmiş olabilirler. Varsın desinler, önemli değil. Bizim hata ve kusurumuz, Peygamber Efendimiz’in “Benim namım güneşin doğup battığı her yere gidecek!” tebşiri ve hedefi istikametinde Cenâb-ı Hakk’ın verdiği geniş imkânları gereğince değerlendirememiş olmaktır. Biz buna cinayet diyoruz, günah diyoruz. Acaba Allah’ın bize lütuf buyurduğu, önümüze serdiği imkanları rantabl olarak değerlendirdik mi? Değerlendirememişsek, işte biz ona kusur ve hata nazarıyla bakıyoruz.

*Yoksa kim görmüş Hazreti Hüseyin ve çevresindekilerin Yezid’den özür dilediğini; mazlumların Haccâc-ı Zâlim’den özür dilediğini, Musaların Firavunlardan özür dilediğini, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Ebu Cehillerden, Utbelerden, Şeybelerden özür dilediğini kim görmüş. Öyle bir cinayet işlemekten de Allah bizi muhafaza buyursun.

Kötülüklerini zulümle perdelemeye çalışan haramîler utansın!..

*Zalim, zalimdir; onun için olumsuz düşünmeyebilirsiniz; ona acıma mevzuunda kendinizi rehabilite ederek, sinenizde onlar için bile bir açık yer bırakabilirsiniz; bunlar ayrı bir mesele. Ama özür dilemeye gelince, neyin özrünü dileyeceksiniz? Hırsızlık yapan var mı içinizde? Şöyle diyeyim: Bir arpa kadar? En günahkârınız benimdir ama yemin edebilirim ben başkasının bir arpa kadar hakkını yemedim. (…) Öyleyse, sizin tırnak kadar haram yemediğinizi çok rahatlıkla söyleyebilirim. Neden özür dileyeceksiniz?

*Evet, neden özür dileyeceksiniz? Rüşvet mi aldınız? Rüşvet mi verdiniz? Yakınınızı mı kayırdınız? Size pöhpöh çekenleri, sahte mabeyn-i hümayun insanlarını önemli yerlere mi getirdiniz? Neyin özrünü dileyeceksiniz? O açıdan da rahatsınız, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sizi yere baktıracak bir şey yapmadınız.

*El-âlem, kendisini yere baktıracak şeyler karşısında “Ne yapsam ki ben bu mesavîyi örtsem, mevzuyu değiştirsem, alternatif şeyler oluştursam, insanları o istikamete sevk etsem de benim mesavîmi, kral çıplak, üryanlığımı görmeseler.” deyip kıvranıyor. Elhamdülillah siz iffetli yaşadınız, ismetli yaşadınız, fetanetinizi din-i mübin-i İslam’ı i’la etme (yüceltme) istikametinde kullandınız; enbiya-yı izamın sıfat-ı hamsesini nisbî planda yaşamaya çalıştınız. Bu açıdan da sizi mahcup edecek bir şey yok Allah’ın izni ve inayetiyle.