Posts Tagged ‘Rıdvan’

Bamteli: İMAN’DAN AŞK’A

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Dârda kalmanın şe’ni, darda kalmaktır!”

“Meşakkat miktarı me’âlî elde edilir.” Hedeflenen şeyler çok büyük şeyler ise, o yolun da kendine göre sıkıntıları vardır. Düşünün ki, Cennet’e giderken, Sırât’tan geçme var. Dünya hayatında da “sırât-ı müstakîm”i yaşama var. İbadet ü tâat gibi cismaniyet, beden ve hayvaniyete ağır gelen tekâlif-i İlahiyeyi taşımak, taşımakta sabır, kararlılık, kendine rağmen yaşamak var. Nefsânî ve cismânî arzularına sürekli başkaldırma cehd ü gayreti içinde bulunma gibi bir aktiviteye ihtiyaç var; öyle bir tavra, başkaldırmaya ihtiyaç var.

Başından aşağıya sağanak sağanak yağan/boşalan belâ ve musibetlere karşı insan sabretmeli. Bu bela ve musibetler, bazen insanın kendi eliyle, bazen bir mülhidin/imansızın eliyle, bazen bir zâlim ve hodfurûşun eliyle gelebilir. Kimin tarafından olursa olsun, bunlara karşı dişini sıkıp katlanma, bir yönüyle o zirvelere tâlip olmuş insanın “lâyetebeddel ve lâyetegayyer” (değişmez ve başkalaşmaz) kaderidir. Kader… Yoksa gününü gün etmek isteyen ve her gün ayrı bir pazarda kendini farklı şekilde pazarlayan insanlar, hayatlarını güllük gülistanlık içinde geçirirler ama berzah hayatını ve öbür dünyayı karartmış olurlar.

Bu açıdan burada insanlar, muvakkaten bazı “küsûf” ve “hüsûf”a, (ay ve güneş tutulmasına) maruz kalabilirler. Bazen birileri onların ışıklarını kesebilir; bazen takvimlerinin ahengini bozabilir, ay ile oynayabilir. Fakat öyle yüce bir gâye-i hayale dilbeste olmuşlarsa, yüksek bir mefkûrenin arkasından koşturup duruyorlarsa, tâbir-i diğerle hep ışığa doğru yürüyorlarsa, ışık yolcuları iseler şayet, o inkıtaların gelip-geçici olduğuna inanmaları, durdukları yerde kararlı durmaları gerekir.

“Durma” derken, “tevakkuf” değil; düşünce ve niyet itibarıyla değişmeden, yürüdükleri yolda hızlarını artırarak sürekli yürümeleri… Doğruyu bulmak, doğruya dilbeste olmak, bir yönüyle, kendini doğruya adamak; bunlar çok önemli mazhariyetlerdir. Sırât-ı müstakîme, doğru yolda yaşamaya kendini adamak çok mühimdir. Fakat o mevzuda hiç inhiraf etmeden “kararlı duruş” ondan daha önemlidir. Fırtınalar, hangi taraftan eserse essin… Şâir-i şehîrin dediği gibi, “Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es…” O öyle dediği için diyorum; yoksa hiçbir rüzgâr “kahpe” değildir, her birinin ifade ettiği manalar vardır.

İnsan, öyle yüce bir mefkûreye kendini adamışsa, onu ikame etmeye çalışırken mutlaka sıkıntılara maruz kalacaktır. Hazreti Bediüzzaman, “gâye-i hayâl” diyor; evet, “ideal” veya “mefkûre” de diyebilirsiniz; nüanslarıyla bunların hepsi aynı şeyi ifade eder. Bir gaye-i hayale adanmış insanların başına gelen şeyler, birbirine benzer şekilde olmuştur hep. Zira بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Meşakkat, ne kadar ağır ise şayet; zirveler, insana o kadar yol vermiştir, kapılar aralamıştır.”

Aksi halde, öyle rahatlık içinde o zirvelere ulaşılamaz. لاَ رَاحَةَ فِي الدُّنْيَا diye, hoş bir söz vardır. Bazıları belki hadis diye de rivayet ediyorlar; öyle olduğunu görmedim. لاَ رَاحَةَ فِي الدُّنْيَا “Dünyada, rahat yoktur!” Hususiyle mü’minler için… Vakıa, başkaları da çok defa öyle rahatsızlığa maruz kalırlar ama mü’mini rahatsız edecek hadiselerin cereyanı öncelikle onun tâlip olduğu hedefin muktezasıdır: “Bu yol, uzaktır / Menzili çoktur / Geçidi yoktur / Derin sular var.” Önde uçurumlar var.. aşılması gerekli olan zirveler var.. tekâlif-i İlahiyeyi arızasız yerine getirmeler var.. Şeytanın ve nefsin ayak oyunlarına karşı kündeye gelmeden, sürekli yiğitçe durma var… Meşakkatli bir yol.

Onun için, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ buyurmuş: “Cennet, cismâniyet, nefis ve hayvaniyet itibarıyla insanın hoşuna gitmeyen şeyler ile kuşatılmıştır.” Cismâniyeti itibarıyla… Bir gün o meşakkat gibi görülen şeyler de, insanın terakkisi ile, yani hayvaniyetten sıyrılması ile, cismâniyeti bir kenara bırakması ile, kalb ve ruhun semâlarında/atmosferinde bir üveyik gibi kanat açması ile, onun için gayet zevkli bir hal alabilir. Bunu da yine o Hazret ifade eder: “İman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, zevk-i ruhânî.” “Kat’iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cinn ü insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.” (Yirminci Mektup)

   “İman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor; küfür ise, manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.”

Hepsinin temelinde “iman-ı billah” var; mebde, o; zemin, o; esâsât, o. Statiğin temel hesapları ona bağlı; riyâzî mülahaza, ona bağlı: İman, “iman-ı billah”. Sonra inandığın o şeyi çok iyi bilme, “vicdanî kültür” diyebileceğimiz şekilde kalbine mal etme, kendi iç derinliğin haline getirme: Ona da “marifet” diyebilirsiniz; marifet. Marifet, ârifin küheylanıdır. İnsan, marifete biner, Allah’ın izni ve inayetiyle, “muhabbet” ufkuna/zirvesine ulaşır. Oturur-kalkar, hep Allah sevgisini mırıldanır. “Mırıldanır”, bana göre; “vird-i zebân eder”, size göre. “Diline dolar” demek “vird-i zebân”; Farsça mürekkep bir kelime. Sürekli diliyle tekrar eder durur; “Sevgi, sevgi, sevgi!..” der. Geçenlerde de bir mülahazayla ifade edildiği gibi, “aşkın âşığı” olur, “sevginin âşığı” olur. Sevgi, sevgi olduğu için sevilir/sever. Ve sonra o istemese bile, Allah’tan farklı tayflar halinde gelen -bir yönüyle- “zevk-i rûhânî” olur. Öyle derin bir zevk duyar ki, daha şimdiden âdetâ kalbindeki Cennet çekirdeği olan imanın inkişaf etmişliğini hissediyor gibi olur.

Herkesin kalbinde, bir çekirdek halinde, “iman”, neşv ü nemaya hazır. Kalb, kuvve-i inbâtiyesi çok güçlü; bazen, belki hemen bir saatte, iki saatte, insanı zirvelere çıkarabilecek bir kuvve-i inbâtiyeye sahiptir. Evet, düşünün, Ashâb-ı kirâm arasında öylesi var ki, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ imana giriş anahtarını kullanıp o daireden içeriye giriyor; fakat amele dair hiçbir şey yapmadan şehit oluyor; halk ifadesiyle diyeyim, “cup” diye cennete giriyor. Evet, öyle bir şey; kalbin kuvve-i inbâtiyesi öyle bir şey.

Bu açıdan da, insanın kalbinde iman bir nüve halinde, bir çekirdek halinde… “Bir Tûbâ-i Cennet çekirdeği” diyor ona; öbürüne de “zakkum-u Cehennem tohumu”. Evet, iman hayra yönlendirdiği gibi, küfür de insanı sürekli olumsuzluk istikametinde dürtükleyip duruyor. Doğuda kullanılan tabir ile diyeyim, modullayıp duruyor. Evet, nodüllere sebebiyet verecek şekilde, onların metastazına sebebiyet verecek şekilde modullayıp duruyor..

“Demek iman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.” Birincisine “taşıyor” diyor, öbürüne de “saklıyor” diyor. Kullandığı kelimelerdeki nüansa da çok dikkat etmek lazım. Evet, “taşıyor” ve “saklıyor”. Daha dünyada iken o kalbinde inkişaf eden, bir çınar gibi boy atıp gelişen, dal-budak salan, gölgesi ile seni serinleten iman âdetâ bir Cenneti sana yaşatıyor. Dünyada iken… Ama işte o iman-ı billah, o marifetullah, o muhabbetullah, o zevk-i ruhânî.

Antrparantez; burada çok defa tekrar ettiğim bir hususu bir daha tekrar lüzumunu duyuyorum: O “zevk-i ruhânî”nin arkasına düşmemek lazım. Bize düşen şey, derin bir iman. Bin tane şeytan, her biri bin tane, bin alternatifli şeytanlık oluştursalar, onlarla karşımıza çıksalar, yine de sarsılmayacak bir iman. Bir taraftan Kur’an-ı Kerim’e sarılmak… Bir taraftan bizi yanıltmayan, önümüzdeki Rehberimiz, “en-Nûru’l-Hâlid” (sallallâhu aleyhi ve sellem), mutlak pişdâr, mutlak pîşuvâ, mutlak rehber, yanıltmayan Rehber; O’nun arkasında yürümek… Bir diğer taraftan da “tekvinî emirler”i, eşya ve hadiseleri sürekli hallaç edip durmak; bir kitabın sayfalarını, yapraklarını karıştırıyor gibi sürekli onlar ile bazı şeylere ulaşmak.

   “Leylî sözü söyle, yoksa hâmûş / Açacaksan, tek O’na aç âğûş!..”

İmanını bu üç küllî muarrif ile derinleştirme… İmanı “marifet”e çevirme, içtenleştirme ve işte o elli türlü şeytan entrikasının söküp atamayacağı şekle getirme. Talep, o olmalı!.. Sonra delice “Allah sevgisi”ne tutulmalı. İstemeli Allah’tan; “Allah’ım! Seni delicesine sevmeye beni muvaffak eyle!” اَللَّهُمَّ حُبَّكَ، وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ، وَحُبَّ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Senin sevgin.. Seni sevenlerin sevgisi.. Habîb’inin (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Senin sevdiklerinin sevgisi… Ebedler ebedine kadar, zaman sonsuza doğru akıp gittiği sürece!..” Sen’den, zaman sürdüğü sürece benim içimde sürekli inkişaf ederek, gelişerek, dal-budak salarak, sökülmeyecek şekilde kalbimin derinliklerine doğru da kökleriyle sağlam tutunarak mevcut olacak bir muhabbet istiyorum. Öyle bir muhabbet istiyorum ki, dünya bin türlü debdebe, şatafat, ihtişam ve -Arapça ifadesiyle- zehârifiyle (زخاريف – Zuhruf kelimesinin çoğulu; yalancı süsler, yaldızlar, gösterişler) karşıma dikilse, yine başım dönmeden, bakışım bulanmadan hep “Sen! Sen! Sen!” diyebileyim.

Bu arada, “Sen!..” demeyi de O’nun ruhsatına bağlıyoruz. O (celle celâluhu) ruhsat vermeseydi, saygısızlık olurdu ama O ruhsat vermiş: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ demeyi talim buyurmuş. “İyyâke…” “Ancak Sana kulluk yaparız ve ancak Sen’den yardım dileriz!” Yapacağımız kulluk için veya bizi sırât-ı müstakîme hidayet etmen için sadece Sen’den istiânede bulunuruz. Evet, onun için “Sen!..” demeye bir cevaz kapısı aralanıyor. İsterseniz buna da o Hazret’in Kur’an-ı Kerim için dediği aynı şeyi söyleyebiliriz: اَلتَّنَزُّلاَتُ اْلاِلهِيَّةُ اِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ “İnsanların fehimlerine göre Cenâb-ı Hakk’ın hitabâtında yaptığı tenezzülât-ı İlahiye.” Kur’an-ı Kerim, “Kelam” sıfatında gelen öyle tenezzülâttır ki, insan aklına göredir. Hazreti Cebrail’in aklına göre, Mikâîl’in aklına göre, İsrafil’in aklına göre, Hamele-i Arş’ın mantığına göre, Mühimmîn’in mantığına göre nazil olsaydı, biz hiçbir şey anlamazdık ondan; ona bir muamma nazarıyla bakar, bakar kalırdık. Ama Allah’ın ayrı bir rahmet tecellisi; o, bizim idrak seviyemizde, anlayabileceğimiz şekilde. Şu kadar var ki, herkes, idrak derinliğine göre ondaki enginlikleri anlar. Bir âmî, baktığı zaman ona, “Zannediyorum içine girdiğim zaman, bu çağlayan benim topuklarıma vurur!” der. Duruluğundan, şeffâfiyetinden… Fakat kendini saldığı zaman -orada kendini salmak lazım- o çağlayana, bakar ki, mesele ne topuk meselesi, ne diz meselesi, ne göbek meselesi, ne çene meselesi. Ve kendini o derinliklere saldıkça salar; kendi derinliklerinde mercan adalarına ulaşır.

Evet, ulaştıkça da yine Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla, “Hel min mezîd!” der, “Daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!.” Doymayan bir muhabbet duygusu ile… “Leylî sözü söyle, yoksa hâmûş! / Açacaksan, O’na aç âğûş!..” Birinci mısra Fuzûlî’ye ait; diğeri de bir fuzulî adama ait.. “Leylî sözü söyle!..” “Leylâ!..” de hep, onu mırıldan. “Yoksa hâmûş”; aksi halde, sükût et, zira Leylî olmayan her söz, kelâm adına israftır. “Açacaksan, O’na aç âğûş.” Âğûş da kucak demek.

Muhabbet öyle kök salınca, sökülüp atılamayacak hale gelir dünya muhabbetiyle, dünya debdebesiyle, ak sarayıyla, kara sarayıyla, Fener’i ile, Dolmabahçe Sarayı ile, Yıldız’ı ile… Bunları gördüğü zaman, o kalbinde kurduğu saray, “muhabbet sarayı”, kendisini delirtecek o aşk sayesinde hepsini komik bulur. Bunları kendisine teklif ettiğiniz zaman, “Allah Allah! Bu insanlar, film mi çeviriyorlar, ne diye bana böyle komik şeyler teklif ediyorlar?!” der. Filoları komik görmeye başlar; villaları komik görmeye başlar; ak sarayı, kara sarayı komik görmeye başlar. Alkış beklentisini komik görür; “Allah Allah!.. Bu insanlar ne kadar akıllarını kaybetmişler, deli gibiler; bekledikleri şeylere bakın: Arapçadaki ifadesiyle, tasfîk (kanatları/elleri birbirine vurma, alkış) ve aynı zamanda Nebî beyanına göre “mekrûh”.

Fakat mekrûhu ve memdûhu tefrik edenler için; dünya sergerdanları anlamaz onu. Gönlünü dünyaya kaptırmış; كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الآخِرَةَ “Gerçek şu ki: Siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz. Onun için âhireti terk edip durursunuz.” (Kıyâme Sûresi, 75/20-21) fehvasınca, Şeytanın tokadını yemiş, geriye dönmemek üzere dünyanın ziftli çağlayanına kendini salmış, kenara çıkmaya imkân bulamayan zavallılar, bunu anlayamazlar. Her şeyi dünya debdebesinde, iktidarında, alkışında, âlemin takdirinde, yiyip-içip yan gelip zevk u safâ içinde yatmada, gezip değişik güzel yerlerde tenezzüh etmede görenler, gerçek mü’minlerin kalblerinde inkişaf etmiş o Cennet çekirdeğinin bir Tûbâ-i Cennet şeklindeki halini, şeklini katiyen duyamazlar ve zevk edemezler. Başka bir şeye gönüllerini kaptıran insanlar, zaten dağılıp gitmişlerdir.

Bu iş ise, çok ciddî konsantrasyon ister, im’ân-ı nazar ister, onun üzerinde bakış teksîfi ister; ister ki o marifet, muhabbete dönüşüversin. Muhabbet de zevk-i ruhânîyi doğurur bağrında. Âdetâ, قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ * كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي اْلأَيَّامِ الْخَالِيَةِ “Salkım salkım meyveleri elle koparılacak mesafededir. Kendilerine şöyle denilir: Artık geride kalmış günlerinizde işleyip de, buraya gönderdiğiniz güzel işlerinizden dolayı afiyetle yiyin, için!” (Hâkka, 69/23-24) İsterseniz burada alabilirsiniz o zevk-i ruhânîyi.

   Aldanmamanın biricik yolu, Efendimiz’in vesâyeti altında Hak rızası hedefli yaşamaktan ve zevk-i ruhanî dahi olsa Hakk’a kullukta fevkalâde beklentilere girmemekten geçer.

Fakat Allah sevgisi, Allah rızası, ötede Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ Kemâlini müşahede etme gibi çok önemli, çok hayatî, çok zirve meseleleri hedef haline getirmiş bir insan, bence burada o ruhânî zevki bile istemez. Ama isteksiz, talepsiz terettüp ederse, onları da tahdîs-i nimet kabîlinden karşılar; “Değildir bu bana layık, bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?!.” der. “Benim gibi birisine gelmezdi ama bu esinti neden geldi böyle? Öyle bir zevk-i ruhânî içinde kendimi hissediyorum ki, Sen’in azametin karşısında başımı secdeye koyduğum zaman bir daha kaldırmak istemiyorum. Kendi küçüklüğüm ile Sen’in azametin; işte bu birleşme meselesi… Ben ondan bir kere daha ayrılmak istemiyorum. Vicdanımın derinliklerinde duyuyorum. Neyi? أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir.” hakikatini. Ve Sana dua ediyorum, ediyorum, ediyorum, ediyorum da ‘Bitmesin!..’ diyorum, ‘Vakit ilerlemesin!..’ diyorum, ‘Bast-ı zaman olsun!’ diyorum; ‘Öyle bast-ı zaman olsun ki, ben iki saat başımı kaldırmadan bu secdede kalayım!’ diyorum.” Böyle bir zevk-i ruhânî ile, ondan öyle bir zevk alıyorsun.

Fakat sen talep etmeden, talepsiz, Allah’ın lütfu olarak farklı bir tecelli şeklinde geliyor. Tahdîs-i nimet kabîlinden -Alvar İmamı’nın sözüydü- diyorsun: “Değildir bu bana layık, bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?!.” Nasıl oluyor da bunlar bana geliyor? Benim gibi densiz birine… Çünkü Alvar İmamı kendi hakkında, “Herkes yahşî, men yaman / Herkes buğday, men saman!” diyordu. Kıtmîr de kulaklarıyla duymuştu, defaatla. “Herkes yahşî…” Azerî dilinde, herkes iyi, güzel, tayyip, tâhir demek. “Men yaman!” Ben ise yaman birisiyim; tam onun zıddı. “Herkes buğday, men saman!..” Nasıl oluyor da böyle, samana geliyor, buğdaya gitmiyor? Nasıl oluyor da, yahşîye gitmiyor, yamana geliyor? Sana binlerce hamd u sena olsun! Allah’ım -korkarım- bunlar istidraç olmasın, beni baştan çıkarmak için, kendimi bir şey görmek için!.. Oysaki meslek itibarıyla tevazu ve mahviyet şe’nimiz olmalı; daha doğrusu önümüzdeki Rehber-i Zîşân Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), o mümtaz pîşuvânın arkasında yürüyen insanların kendilerini bir yönüyle tevazu, mahviyet ve hacâlete bağlamaları lazım.

Daima vird-i zebânımız şu olmalı: اَللَّهُمَّ اجْعَلْنِي حَلِيمًا، سَلِيمًا، أَوَّاهًا، مُنِيبًا، مُتَوَاضِعًا، خَاشِعًا، (مُتَوَاضِعًا خَاشِعًا)، مُتَخَلِّقًا بِأَخْلاَقِ الْقُرْآنِ، وَقُورًا، جُدِّيًّا، مُخْلِصًا، مُخْلَصًا، مُلْهَمًا، مُشْتَاقًا إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ، آمِينَ يَا رَبِّي “Allah’ım, beni halîm, selim, evvâh (Allah’a yalvarıp yakaran, çok içli), evvâb (yürekten Hakk’a yönelip O’ndan başka her şeye kapanan), münîb (gönülden inâbede bulunup O’nda fâni olan), mütevazı, hâşi’ (halinde ve azalarında dahi huşû emareleri görülecek kadar haşyetle dopdolu bulunan), Kur’an ahlakıyla ahlaklanmış, vakur (ağırbaşlı, izzetli ve temkin sahibi), ciddi ve sağlam, ihlasa kilitlenmiş, Hakk’ın inayetiyle ihlasa erdirilmiş, ilhama mazhar, Sana, Habîb’ine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Senin sevdiklerine kavuşmaya müştak bir insan eyle!.. Ebedler ebedine kadar, zaman sonsuza doğru akıp gittiği sürece beni bu güzel sıfatlarla muttasıf kıl!.. Âmîn yâ Rabbi!” Ses tonumu ayarlayamadan dediğim şeylerden dolayı beni mazur gör!..

Bunları derken, elektronik levhada şu çıktı; benim Efendim’e hitaben: “Ey şiarı aydınlatma olan Zat! Gel, bizim şu kararmış dünyamızı da aydınlat!..” Doğ içimize bir kere de, Seni başımızda görüyor gibi… O kararmış dünyamıza birkaç tane tohum at!.. O Tûbâ-i Cennetler, orada boy atıp gelişsin, neşv ü nema bulsun; gölgesine sığınanlar, gölgeye sığınmış olsun!.. Meyvesini yiyenler, Cennet meyveleri deriyor gibi olsun!.. Ve herkes, Seni ansın; herkes, Senin karşında asâ gibi iki büklüm gibi olsun!.. “Gel, bizim şu kararan dünyamızı da aydınlat!..”

Geriye dönelim: Zevk-i ruhânî, bir yönüyle, istenmez ama Allah -siz O’na karşı bir şey yaptığınız zaman- hiçbir şeyi karşılıksız bırakmaz. Siz, bir adım atarsınız, öyle mesafeler kat edilmiş olarak O’nun teveccühleri gelir ki, şaşırırsınız! “Yahu ben bir adım atmıştım, bu bin adımlık teveccüh de ne böyle?!.” dersiniz. Çünkü O, Allah (celle celâluhu); bir damla ile O’nun teveccüh deryasına katıldığınız zaman, birden bire damlanız derya olur. O’nun teveccüh güneşine bir zerre olarak kendinizi saldığınız zaman, birden bire zerreniz güneş olur. Hazreti Pîr’in isteğinde de var ya; “Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim.” (Onyedinci Söz) Ebed için yaratılan insan, himmetini âlî tutuyor, bunları istiyor. Ve istenen şeylerin en başı, O, Hüve. Yâ Hû, yâ Hû, yâ Hû!.. Selef-i sâlihîn, üç defa tekrar ediyorlar virdlerinde. Yâ Hû; İsm-i Azam olma ihtimali de var. Itlakı ile bütün Esmâ-i İlahiyeyi câmî. “Hû” derken, doğrudan doğruya “Lafza-i Celâl” veya “Lafz-ı Celâle” esas hedeflenmiş oluyor. (İki tabiri de kullandıkları için, ben ikisini de arz etmek istedim.)

Zevk-i ruhânînin ötesinde “aşk u iştiyâk-ı Rabbânî” geliyor. Âşık. Aşka âşık olma.. artık kendisini o deryaya salma.. ve bir daha da geriye dönmeme. Allah, o ufka ulaştırsın!.. El-pençe divan dururken, kemerbeste-i ubudiyetle arz-ı ubudiyette bulunurken, iki büklüm olup rükûa giderken, kalkıp murâd-ı İlâhîyi dileme mülahazasıyla, سَمِعَ اللهُ لِمَنْ حَمِدَهُ derken, “Yetmedi bu, büyüklüğün karşısında!” deyip secdeye kapanırken… Bütün bunlarda öyle bir tavır ve davranış içinde bulunma ki!.. وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ “Secde edenler arasında Senin kıvrım kıvrım kıvrandığını, O (celle celâluhu) görüyor!” (Şuarâ, 26/219) İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselam) ile alakalı bu beyan. Yine, يَا مَنْ إِذَا سَجَدَ تَجَلَّى اللهُ diyor, bir şâir, bir nâatçı: “Ey o yüce Zat ki, secde ettiği zaman, Allah tecelli ediyor!” يَا مَنْ إِذَا سَجَدَ تَجَلَّى اللهُ Secde ettiği zaman Efendim, O’na bakan bir insan, “Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.” (Aziz Mahmud Hüdâî) der. Evet, öyle bir aşk u iştiyak çağlayanına kendini salma… “Bitmesin!” diyeceksin orada, “Bitmesin!..” İsrafil (aleyhisselam) Sûr’a üflediği zaman -yeryüzünde misin, berzahta mısın- “Yahu keşke üfürmeseydi!.. Yahu niye acele ediyorsun?!. Ne güzel ben işte gidiyordum böyle, bu aşk u iştiyak çağlayanı içinde gidiyordum!” Tabii ötesini bilemediğimizden dolayı!..

Çünkü ötesinde, أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Salih kullarıma öbür âlemde gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin tasavvur edemeyeceği sürpriz nimetler hazırladım.” müjdesi var. Ötesinde bunlar var: Göz görmemiş, kulak işitmemiş, hiçbir ressamın resmi ile ifade edilmeyecek kadar ne baş döndüren manzaralar var, ne güzellikler var, ne tecelliler var, ne teveccühler var!.. Onları gördüğün zaman, Cennetin nimetlerini bile unutacaksın. O zaman diyeceksin ki, “Yahu ben bu çağlayan içinde giderken, aşk u iştiyaka kendimi salmıştım; İsrafil’e ‘Sûr’a üfleme!’ demek içimden geçiyordu. Fakat çok yanılmışım ben; neler varmış burada neler, neler!..” Kendimden konuşmuyorum burada, Jul Vern gibi hayalî roman anlatmıyorum size!.. Bunlar, âyât-ı beyyinâtın, ehâdîs-i Nebeviye’nin mazmunları, mefhumları, mantukları. Evet, yanlış bir şey söylüyorsam, Rabbim affetsin, siz de kusura bakmayın!

   Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak Cennetten görürler; görürler de diğer bütün Cennet nimetlerini unuturlar.

Ayrıca, “Rü’yet” mevzuu da hadislerde anlatılıyor. Hususiyle Aliyyü’l-Kâri (merhum) Şifâ-i Şerif üzerine yazdığı geniş şerhte, o “rü’yet” konusu üzerinde de çok uzun boylu duruyor. Âişe validemizin, “Künh-ü Bârî (celle celâluhu), nâ kâbil-i idrak” yüksek mantığı ve anlayışı açısından o meselede farklı bir mütalaa da beyan ediliyor. Yani “O, ihata edilemez, görülemez!” Bu da Kur’an-ı Kerim’im, لاَ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) ayetine dayandırılıyor. Onu kendi ifademizle, o kalıplara döküp ifade edecek olursak, “Muhit, muhit olduğu aynı anda muhât olmaz!” O, her şeyi kuşatmıştır; وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاءَ “Onlar ise, O’nun İlmi’nden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar.” (Bakara, 2/255) O’nun ilminden hiçbir şeyi siz kuşatamazsınız; ee nerede kaldı ki Zât-ı Bahtı, falan… Âişe validemiz yüksek bir idrak sahibi. Zannediyorum, o Hazret’in o mevzuda ifade etmek istediği şey şu: “Görme” başkadır, “tam ihata etme, kavrama” başka; -eğer o tabire cevaz olsaydı, denebilirdi- “bir çerçeve içine alma” daha başka. Esas, imkânsız olan, odur.

Yoksa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyurduğu, sahih hadis-i şerifte, “Dolunayı ufukta gördüğünüz gibi göreceksiniz!” deniyor. Orada da bir “dolunay” gibi görme meselesinden bahsedilmiyor; esasen müzâhemeye sebebiyet vermeden, bakan herkesin görebileceği esprisi anlatılıyor. “Herkes çok rahatlıkla görebilecek O’nu!” deniyor. O açıdan da rü’yet-i İlahî, her şeyin üstünde gibi görülüyor.

Bazı hadis-i şeriflerde, Cenâb-ı Hak, sevdiği ibâdına, “Ben, sizden razıyım!” diyor; bir “son zirve”de diyor bunu. Fakat O’nun “Ben sizden razıyım!” dediği insanlar dünyada da Allah’ın razı olduğu insanlar, onlar da Allah’tan razı oluyorlar. رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ Önce geliyor. “Allah, onlardan razı oldu!” وَرَضُوا عَنْهُ “Onlar da O’ndan razı oldular!” Bu “rıza” ve “Rıdvan” meselesi, öbür tarafta kendine has, keyfiyetler üstü, kemmiyetler üstü -ifade ederken “bî kem u keyf” diyoruz ona- ihata edilemez, “nâ kâbil-i idrak” şekilde gerçekleşecek. Evet, aynı zamanda o “Rıdvan” da o gün inkişaf etmiş engin vicdanlar tarafından duyulacak.

Şimdi Cenâb-ı Hakk’ın “Ben, sizden razıyım!” buyurmasının vicdan tarafından duyulması nasıl bayıltan, engin bir zevk, tahmin edemiyoruz bunu. Çünkü görmeden, bilmeden tahmin edilemez. Belki bunu, zılli ile, izafi şekli ile, gerçek müştâk-ı likâullah olanlar, “iştiyak likâullah” yolcuları, vicdanlarında kısmen duyuyorlardır. Bizim orada duyacağımız şey, işte bunun bin kat daha fazlasıdır, benim duyduğum şeyin bin kat daha fazlasıdır. Bu açıdan, hani, onun kendine göre bir fâikiyeti var, aynı zamanda “Rü’yet”in fâikiyeti var. Fakat usûliddin uleması, daha ziyade Akaidciler, Cenâb-ı Hakk’ın rü’yetinin bütün Cennet nimetlerini unutturacağından bahsediyorlar. Üstad’ın o mevzudaki beyanı malum: “Dünyanın bin sene mesûdâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.” diyor.

Bin sene Cennette yaşamayı bir dakikaya sıkıştırsalar, verseler; sen o zevk zemzemesi içinde mest olsan, kendinden geçsen; işte o, Cenâb-ı Hakk’ın bir dakika Cemâlini müşahedeye mukabil gelemez. Onun için, “Bed’ü’l-Emâlî”de de,

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.50-54) Ehl-i İ’tizal, “Rü’yet”i kabul etmediklerinden dolayı, “Yazıklar olsun ona!” diyor. لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103)

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

Bir örnekle bile anlatılamaz. Evet.. “Mislinin misli yok, misli gibi yoktur!” diyor Kur’an-ı Kerim, لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ “O’nun misli gibi bir şey yoktur ve O öyle semî’, öyle basîrdir.” (Şûrâ, 42/11) “Ke-mislihi” diyor, bakınız; “misil” ve bir de teşbih “kef”i var burada; “Misli gibi yok!” diyor. “Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde / Ve sûretten münezzehtir, mukaddestir Teâlallah.” (E. İbrahim Hakkı)

Evet, فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ “O’nu gördükleri zaman Cennet nimetlerini unuturlar.” Evlerinin yolunu unuturlar, huriyi unuturlar, villayı unuturlar, akan ırmakları unuturlar. Bir dakika Cemâl-i bâ-kemâli müşahede!.. Neden? Sizin ahsen-i takvim üzere olan mahiyetinize akseden tecelliler, bütün varlığa akseden tecelliler, kehkeşanlara akseden tecelliler, sistemlere akseden tecelliler, görmediğimiz metafizik varlıklara, metapsişik varlıklara tecelli eden bütün güzellikler… Bir yönüyle sizin mir’ât-ı ruhunuza, oradaki mahiyetinize birden aksedecek onlar. Bütün o güzellikleri âdetâ bir levhada görüyor gibi olacaksınız.

Dünyada yine bunu, aşkın düşünenler, eşya ve hadiseleri her zaman hallaç edenler, izafîsini/nisbîsini kısmen duyabilirler burada. Ve o mukayese ile aynı zamanda onu anlayabilip değerlendirebilirler kendilerine göre. Fakat benim gibi ümmîler -size bir şey demiyorum- o meseleyi sadece nazarî olarak ifade ederler.

Cenâb-ı Hak, bizi, o yolda sâbit-kadem eylesin! Öbür tarafta da Cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ile şereflendirsin! Liyakatimiz yoksa da, وَإِنْ لَمْ نَكُ أَهْلاً، فَهُوَ أَهْلٌ لِذَاكَ O yüksek şeye, O ehil. اَللَّهُمَّ عَامِلْنَا بِأَهْلِيَّتِكَ، وَلاَ تُعَامِلْنَا بِأَهْلِيَّتِنَا “Allah’ım! Sen, Sana layık olan ile, Sana şâyeste olan ile bize muamelede bulun; bizim densizliğimize göre muamelede bulunma!” diyor söz sultanları, düşüncelerini/duygularını doğru ifade eden insanlar. Vesselam.

Kırık Testi: Dünyada Rıza, Ötede Rıdvan

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Rıza ve rıdvan arasında fark var mıdır? Rıdvana ulaşmanın en önemli vesileleri nelerdir?

Cevap: Rıza, insanın Allah’tan ve onun vaz’ etmiş olduğu din-i mübin-i İslâm’dan hoşnut olması, Cenâb-ı Hakk’ın her türlü takdirine gönülden boyun eğmesi, maruz kaldığı belâ ve musibetleri de itminan ile karşılaması demektir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),

رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًـــــا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُـــولًا

“Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hazreti Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razı olduk.” (Ebû Dâvûd, edeb 100, 101) sözleriyle böyle bir rıza ufkuna dikkat çekmiştir.

Mü’minlere bakan yönüyle, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mübarek beyanı, bir yandan kulun Rabbisiyle olan münasebetini gösterirken diğer yandan da bizim için bir hedef belirlemektedir. Kur’ân-ı Kerim’de muhtelif âyet-i kerimelerde,

رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ

“Allah onlardan, onlar da Allah’tan razı oldu.” (Mâide sûresi, 5/119 vb.) buyrulması da rıza ufkunu yakalamanın mü’minler için ulaşılması gereken en büyük gaye olduğunu göstermektedir.

Ayrıca bir insan, rızaya kilitlenir, hep rıza deyip oturur kalkar, sürekli rızayı hedefler ve bu konuda ölesiye bir gayret içinde bulunursa, bu, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın da ondan razı olduğunu gösterir. Çünkü Allah (celle celâluhu) bir insandan razı değilse, onun içinde böyle bir rıza duygusu hâsıl etmez. Bu açıdan denilebilir ki, Allah’tan hoşnut olmayan, onun kazasına rıza göstermeyen, başına gelen olumsuz hâdiseleri gönül rahatlığıyla karşılamayan bir insan için nezd-i ulûhiyette de bir rıza söz konusu değildir.

Rıdvan: Ebedî Hoşnutluk Müjdesi

Rıdvan ise, rızaya nail olma adına bu dünyada gösterilen cehd ü gayretlerin ahiretteki karşılığıdır. Zaten bilindiği üzere burada eda edilen ibadet ü taatlerin her biri, ahirette farklı bir Cennet nimeti olarak temessül edecektir. Hazreti Pir’in ifadesiyle burada “Sübhanallah” diyen bir insan, orada bir Cennet meyvesi yiyecektir. (Bediüzzaman, Sözler s.705 (Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf)) Burada oruç tuttuğu için aç susuz kalan bir insan orada Reyyan’a nail olacak, yani insan içtiği zaman artık bir daha susamayacağı bir kaynağın başına ulaşacaktır. (Bkz.: Buhârî, savm 4; Müslim, zekât 85) Kısacası insanın buradaki inanç ve davranışları öbür tarafta farklı mânâlara bürünecek; bazen gözle görülür, elle tutulur bir nimet olarak, bazen de bir iç inşirahı, hoşnutluk esintileri meydana getirecek dalgalar hâlinde onun karşısına çıkacaktır.

Dolayısıyla rıdvan bu açıdan rızadan farklıdır. Rıza, dünyada insanın iradesinin hakkını vermesiyle mazhar olduğu bir lütuf ve ihsan ise; rıdvan öte dünyada Cenâb-ı Hakk’ın tecessüm ettirip mü’min kullarına sunduğu sonsuz bir lütuf ve ihsandır. Başka bir ifadeyle rıdvan, ebedî saadet yurdunda ruhlara işleyip onlarda bir zevk-i ruhânî hâsıl edecek şekilde Cenâb-ı Hakk’ın kullarına ihsan edeceği tasavvurları aşkın bir nimettir. Hem öyle bir nimet ki, ona nail olan mü’minler Cennet nimetlerini dahi unutacak şekilde mânevî bir haz ile dolacaklardır.

Rıdvan mı Yoksa Rü’yet-i İlâhî mi En Büyük Lütuf?

Bu noktada rü’yet-i ilâhî ve rıdvandan hangisinin daha büyük bir ilâhî lütuf olduğu konusu akla gelebilir. Zira Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’yı çok iyi bilen usûlüddin ulemasının ifadelerinden Cemâlullah’ı müşahedenin en büyük Cennet nimeti olduğu sonucu çıkartılabilir. Mesela Sirâceddin Ali İbn Osman el-Ûşî Ehl-i Sünnet itikadını mısralara döktüğü bir şiirinde bu hakikati şu ifadelerle dile getirir:

 يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

 وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

 فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

 فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.50-54) Hazreti Üstad’ın ifadesiyle de, binlerce sene mesudane yaşanan dünya hayatı Cennet’in bir saatine mukabil gelmediği gibi, Cennet’in de binlerce sene hayatı Cemâlullah’ı rü’yetin bir dakikasına mukabil gelmeyecektir. ( Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.260 (Yirminci Mektup, Birinci Makam))

Bu ifadelerden rü’yet-i ilâhînin, Cennet nimetlerinin çok daha üzerinde büyük bir ilâhî lütuf olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, Cenâb-ı Hakk’ın Cennet’e giren kullarına,

أُحِلُّ عَلَيْكُمْ رِضْوَانِي فَلاَ أَسْخَطُ عَلَيْكُمْ بَعْدَهُ أَبَدًا

“Ben sizden ebedî olarak razıyım. Bundan sonra size hiç gazap etmeyeceğim.” (Buhârî, rikâk 51; Müslim, îmân 302) buyurması, bunu da unutturacak ve insanın içine inşirah salacak en büyük bir lütuftur. Bu, öyle bir lütuf ve ihsandır ki, insana nasıl bir zevk ve haz zemzemesi hâli yaşatır, bunu kestirmek mümkün değildir. Nitekim Cennet nimetlerinin en büyüğünün rıdvan olduğu Tevbe Sûresi’nde

وَرِضْوَانٌ مِنَ اللهِ أَكْبَرُ

“Hepsinden âlâsı ise Hakk’ın kendilerinden razı olmasıdır.” (Tevbe sûresi, 9/72) ifadesiyle sarih olarak beyan buyrulmuştur.

Rızaya Talip Olanlar Rıdvana Mazhar Olurlar

Netice itibarıyla rıza ve rıdvan, dünya ve ahirete bakan yönleri itibarıyla farklı birer hakikat olsa da, birbiriyle irtibatlıdır. Bu irtibat, sebep-sonuç veya illet-malûl irtibatı gibi bir münasebete benzetilebilir. Siz, dünyada cüz’î iradenizin hakkını vererek bu konudaki talebinizi ortaya koyar, gayret gösterirsiniz, Cenâb-ı Hak da bu gayretinizin mükâfatı olarak sizi rıdvanla şereflendirir.

Ancak burada yanlış anlaşılmaması ve gözden kaçırılmaması gereken bir husus vardır: Rıza ve rıdvan arasındaki “sebep sonuç”, “illet malûl” münasebeti maddî âlemdeki tenasüb-ü illiyet prensibine uygun değildir. Zira siz, âdeta burada bir damla atıyorsunuz; daha sonra o damla birdenbire buharlaşıyor, büyüyor, ötede büyük bir derya hâlinde karşınıza çıkıyor. Hâlbuki tenasüb-ü illiyet açısından bir damla bir deryayı netice vermez. Ancak sonsuz lütuf ve engin rahmetiyle Cenâb-ı Hak, sizin burada bir damla mahiyetinde Kendisi’nden hoşnut olmanızı, ahirette bir okyanus şeklinde karşınıza çıkarmaktadır.

Rıdvana Ulaştıracak İki Kanat: İ’lâ-i Kelimetullah ve İhlâs

Rıza ve rıdvanı elde etmenin vesilelerine gelince, insanı bu hedefe ulaştıran en kestirme yollardan, en büyük vesilelerden biri i’lâ-i kelimetullahtır. Evet, Nâm-ı Celil-i İlâhî’yi dünyanın bütün karanlık noktalarına kadar götürüp duyurma, ruh-u revan-ı Muhammedî’nin dünyanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde yorulma bilmeden küheylân gibi koşma, insanı Cenâb-ı Hakk’ın rızasına en hızlı götüren vesilelerden biridir. Bu açıdan esasında her ne kadar i’lâ-i kelimetullah rızaya erme adına bir vesile olarak tarif edilse de, onun gaye ölçüsünde bir vesile olduğu da söylenebilir.

Öyleyse insan, hep yaşatma duygusuyla oturup kalkmalı, insanlığın yeni bir âdab u erkân öğrenmesine vesile olma adına cehd u gayrette bulunmalı, her fırsatta insanlığı Allah’a yönlendirmeye çalışmalıdır. İnsan, bu vazifeye öylesine dilbeste olmalıdır ki onu yapamadığı takdirde yaşadığı hayatı kendisi için abes görmelidir.

Tabiî, i’lâ-i kelimetullah vazifesini yerine getirirken insanın muhlis olması gerekir ki, kazanma kuşağında kayıplar yaşamasın. Muhlis, ihlâsı temsil eden kişi demektir. Fakat insan bu konuda ihlâs şuuruna öyle bir kilitlenmelidir ki, ihlâsa ermeyi bile az görerek “muhlasîn”den olma peşinde koşmalıdır. Muhlas, Allah tarafından safvete ulaştırılma ve böylece mahz-ı ihlâs kesilme, ihlâslaşma, tamamen durulma, berraklaşma demektir. Bu, başta Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere, Hazreti İbrahim, Hazreti Musa, Hazreti İdris (aleyhimüsselâm) gibi mustafeyne’l-ahyara mahsus bir mazhariyettir. (Bkz.: Bkz.: Sâd sûresi, 38/47) Fakat asliyet planında olmasa bile zılliyet planında bu hedefe ulaşmak için peygamberlerin dışındaki mü’minler de gözlerini bu yüce ufka dikmeli, sürekli murad-ı ilâhîyi takip etmeli, bütün ibadetlerini sadece emredildiği için yapmalı, ubûdiyetlerini/kulluklarını dünyevî hiçbir gayeye bağlamamalı, hatta rıdvan dışında uhrevî beklentilerden sıyrılmalı, neticeyi de Cenâb-ı Hakk’a bırakmalıdırlar.

Böyle bir şuura ulaşan insanın tabiatı, ihlâsın dışında kalan her şeye tepki vermeye başlayacaktır. Mesela böyle birisi, göz kamaştırıcı bir başarıya imza attığında, söylediği sözlerle kalblerde bir heyecan meydana getirdiğinde veya kalemini oynatmasıyla etkileyici mısralar döktürdüğünde, asla başkalarından takdir ve istihsan gibi bir beklentiye girmez. Sadece tasavvur veya taakkulüne değil, hayaline bile Allah’tan başka bir mülâhaza geldiğinde o hemen bir kenara çekilip “Estağfirullah yâ Rabbi, şirke girdim!” der, kendini yerden yere vurur, tevbe, inabe ve evbe kurnalarıyla onu tertemiz hâle getirir.

Ahirette rıdvana nail olmanın en önemli yollarından biri de işte bu ölçüdeki bir ihlâs mülâhazasıdır. Bu açıdan denilebilir ki, insan hulusta ne kadar derinleşirse, rıdvana da o ölçüde hızlı ulaşacaktır. Belki de böyle biri, kabrin dehşetini hiç görmeyecek, berzah zahmetini hiç çekmeyecektir. O, kendisi için açılmış çukura konulduğu andan itibaren vücud-u mevhibe-i rabbâniyesi ile amudî bir sıçrayışla yükselecek, o ufukta reftare dolaşmaya başlayacaktır. O hâlde her mü’min, hem i’lâ-i kelimetullah vazifesine talip olmalı, hem de bu vazifeyi yerine getirirken ihlâsı yakalama ve onu muhafaza adına olabildiğince hassas davranmalıdır.