Posts Tagged ‘paranoya’

Bamteli: NE HELVA NE DE SELVA!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Rabbimiz, insî ve cinnî şeytanların kışkırtmalarından ve yakınımızda bulunup bizi kirli atmosferlerinin tesiri altına almalarından Sana sığınırız!..

Hadis kaynaklı değil fakat evrâd u ezkârda hep o şekilde dillendiriyorlar: اَللَّهُمَّ كُنْ لَنَا وَلاَ تَكُنْ عَلَيْنَا فِي كُلِّ أَمْرِنَا وَفِي كُلِّ شَأْنِنَا “Her işimizde ve her şe’nimizde/halimizde bizimle beraber ol, aleyhimizde olma Allah’ım!”

İstihkak ve kesb, bize ait. Olumsuz şeyi doğrudan doğruya O’na (celle celâluhu) nispet etmek münasebetsizlik olur; O, hiçbir zaman kullarının aleyhinde olmaz. Ama hevâ ve hevesimize uyarak olumsuz şeylere -şayet- sülûk edersek, öyle bir muameleye “kesb-i istihkak” ederiz; O da bizi “müstahak” kılar.

İşte o mülahazayla, كُنْ لَنَا فِي كُلِّ شَأْنِنَا dersiniz. Buna, isterseniz “Bizim için ol!” manasını verirsiniz; isterseniz “lam” harfinin işaret ettiği anlamlar açısından “Bize mahsus ol!” (tahsisleme) manasını verirsiniz; isterseniz “temlik” anlamını düşünür, ona göre mana verirsiniz ve bunların hepsi dil açısından mülahazaya alınabilir. وَلاَ تَكُنْ عَلَيْنَا “Aleyhimizde olma!..”

Ayrıca, وَكُنْ عَلَى أَعْدَائِنَا فِي كُلِّ شَأْنِهِمْ وَفِي كُلِّ أَمْرِهِمْ dediğiniz zamanda da şeyâtîn-i ins ve cinni kastederek “Aleyhimizde olan kimselerin Sen de aleyhlerinde ol!” demiş ve “Tecellîlerin -lütfen- o istikamette olsun. Onlara, kötülüklerini sonuna kadar icrâ etme imkânı verme! Bu, başkalarına (mazlumlara) eziyet, zulüm ve haksızlıktır; onların (zâlimlerin) da uhrevî hayatlarını karartmadır!” manasını kastetmiş olursunuz. Evet, böyle derken iki şeyi birden istemiş olursunuz: Rabbimiz, hem mazlumun, mağdurun, mehcûrun, bu durumlara maruz kalan insanların hakkını koru; hem de diğerlerini, cezalarını âhirete bırakarak orada şeytanla beraber aynı yere tıkma!..

Şeytan, orada da diyalektik yapıyor: “Benimki sadece size bir vesvese idi ama siz kendi iç güdümleriniz ile yaptınız yapacağınız şeyleri.” Evet, şeytan, dünyada dürtüleriyle, hevâ-i nefsi kullanmakla, nefs-i emmâreyi kullanmakla insanları şirazeden çıkardığı gibi, orada da yaptığı diyalektik ile onları susturuyor. “Benimki sadece bir vesvese idi!” diyor. Meseleyi açacak olursak: “Enbiyâ-ı ızâm size, ne nurânî şeyler ile gelmişti; Allah, size ne nurânî şeyler göndermiş idi. Semadan gelen o şua tayfları karşısında siz gözünüzü açıp onları görmediniz de benim uzaktan sinyallerimin tesirinde kaldınız ve onlara uydunuz; bir yönüyle dünyaya taptınız, âhireti unuttunuz!” “Onlara uydunuz!.. Dünyaya taptınız!.. Âhireti unuttunuz!..” Bu sözlerin, bu cümlelerin her birerleri Kur’an-ı Kerim’de, farklı ifadeler ile hep zikredile gelmiştir, tasrifât-ı Kur’âniye içinde.

Cenâb-ı Hak, insî ve cinnî şeytanların şerrinden muhafaza buyursun!.. Kur’ân-ı Kerim, bize bu istikamette bir dua talim buyuruyor: رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” (Mü’minûn, 23/97-98) Ayet-i kerimede, الشَّيَاطِينِ (şeyâtîn) deniyor; bu, “şeyâtîn-i ins ve cin” demektir. Yalan söyleyenler, bir yönüyle şeytanın arkadaşlarıdır, onlar dâhil buna. İftira edenler, şeytan kategorisine dâhildirler. Şunlar da dâhil ona: Hayatını tenakuzlar içinde geçirenler.. dünyaya tapanlar.. hafizanallah, hizmet ediyor gibi göründükleri halde hep dünyayı hedefleyenler.. hep çıkar ve menfaat peşinde koşanlar.. hedeflerinde hep dünya, “Bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih edenler.” Bunlar, “şeyâtîn-i ins”tir.

Siz o duayla, رَبِّ أَعُوبُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ (مِنْ اْلإِنْسِ وَالْجِنِّ) وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Allah’ım! İnsî ve cinnî şeytanların dürtülerinden, onlardan gelecek kafa karıştırıcı sinyallerden bizi muhafaza buyur! Ve onların bizim huzurumuzu ihlâl etmelerine de meydan verme, bizim ile postnişin olmasınlar!” demiş oluyorsunuz. وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Ve bizim ile beraber, huzurumuzda bulunmasınlar; postu paylaşmasın ve postnişin olmasınlar!” Bu duayı öğretiyor Kur’an-ı Kerim.

   Nefis ve şeytanın pek çok iğvâ ve idlâlinin başında bohemlik hissi, kibir, haset, öfke, dünyaperestlik, şöhret zaafı, hırs, riya, ucub, fahir ve tûl-i emel gibi helak edici marazlar gelir.

Bunların hepsi, insan için söz konusu olan marazlardır, hafizanallah. Ve şeytan, bunların hepsini -öteden beri- değerlendirmiştir, kabiliyetlere/karakterlere göre değerlendirmiştir. Tâ Seyyidinâ Hazreti Âdem’den itibaren… Bir yönüyle, onunki “zelle”dir; Kur’ân-ı Kerim “zelle” diyor: فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ “Bunun üzerine, şeytan, ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları halden/yerden çıkardı.” (Bakara, 2/36) Fakir’in o mevzudaki mülahazası: Onlar, esasen, vakt-i iftarı belirleyememe içtihadından kaynaklanan bir zelle yaşadılar. İftar vaktini belirleyemeden ya birbirlerine el uzattılar veya Allah’tan emir gelmeden, birbirlerine karşı o alaka ve o dürtü ile onları bir araya getirecek öyle bir meyveye, “memnu meyve”ye el uzattılar. Kur’ân-ı Kerim, o mevzuda tasrihâtta bulunmuyor; mesele sadece tefsircilerin yorumuna kalıyor.

Ama gördüğünüz gibi, genlerde olan o şey, Hazreti Âdem’in evlatlarında, Kâbil ve Hâbil’de daha canlı, daha ürpertici, daha tiksindirici şekilde meydana geliyor. Öyle ki, Kâbil, arzu ettiği şey olmuyor diye kardeşini (Hâbil’i) öldürecek kadar… Henüz bir ölme-öldürme mevzuunun da söz konusu olmadığı bir dönemde… “Ölüye ne yapılır?” Onun bilinmediği bir dönemde… “Gömülür mü, bir mezar yapılır mı, yoksa saklanır mı?” Onun bilinmediği bir dönemde… Böyle bir sürü bilinmezlik içinde, orada bir cinayet işliyor.

Kur’ân-ı Kerim, açık ifade buyuruyor bunu, Mâide sûresinde, bildiğiniz gibi: وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ اْلآخَرِ قَالَ لَأَقْتُلَنَّكَ قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ “(Ey Rasûlüm!) Onlara Âdem’in iki oğlunun yaşadığı önemli ve ders verici hadiseyi anlat: Birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine), ‘Öldüreceğim seni!’ dedi. Kardeşi ise şöyle mukabelede bulundu: ‘Allah, ancak kalbi O’na karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na itaatsizlikten sakınanlardan kabul buyurur.’” (Mâide, 5/25) “Seni mutlaka öldürmem lazım, dediğim olmazsa, istediğimi elde edemezsem!” Orada garîze-i beşeriye.. bedenî bir arzu.. hevâ-i nefis.. مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ Nefsini, hevâ ve hevesini ilah ittihaz etme.. Cenâb-ı Hakk’ın emrini dinlememe o mevzuda, o cinayeti ona işletti.

Bütün bunlar -esasen- muktezâ-i beşeriyet olarak, insanın genlerinde var olan bir şeye dikkat çekiyor: “Bu, hep olacak!” Kimisi bohemlik uğruna cinayet işleyecek.. kimisi dünyada saltanat adına cinayetler işleyecek.. kimisi alkış ve takdir adına cinayetler işleyecek.. kimisi “Benim yerimi alırlar!” diye, belli paranoyalara bağlı, başkalarını yok etmek suretiyle saltanatını sağlama bağlama gibi şeytanî vehimlere, hevâ-i nefse ait vehimlere, şeytanî sinyallere kendisini kaptıracak… Ve şairimizin ifadesi ile “isyan deryasına yelken açacak ve bir daha da kenara çıkmaya fırsat bulamayacak.”

Muktezâ-i beşeriyet olarak, insanlığa baktığınız zaman, her birerlerinin bir çeşit zaafı vardır. Belki herkeste bir nev’i bulunabilir bunların: Mesela “makam sevgisi” bulunabilir, fakat çok aşırı değildir ama onda “bohemlik duygusu” daha aşırıdır. Mesela bir “korku hissi” herkeste bulunabilir; fakat birilerinde onu -Şark-ı Anadolu’da kullanılan tabir ile ifade edeyim.- “gırgap” eder, iki büklüm hale getirir, secdeye kapandırır, rükûa kapandırır, hafizanallah. Bazılarında -hafizanallah- bu mesele bir “makam sevdası” şeklinde olabilir. Dolayısıyla öyle bir konumu ihraz etmek için akla-hayale gelmedik cinayetler işleyebilirler; bunun için çok paranoyalara girebilirler, çok vehimlere girebilirler; “Aman benim makamımı, aman benim ihraz ettiğim yeri elimden alırlar!” diyebilirler.

Kimilerinde de Kur’an-ı Kerim’in ifade buyurduğu şu hususlardan biri sebebiyle herhangi bir maraz bulunabilir: زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَاْلأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ “Kadınlar (kadınlar için de erkekler), oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara (süslenmiş) cazip gelmektedir. Bunlar dünya hayatının geçici bir metaından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise, Allah’ın katındadır.” (Âl-i Imrân, 3/14)

Âl-i Imrân sûre-i celîlesinde… زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ “Kadınlar (kadınlar için de erkekler), nefsin hoşuna gidecek şekilde süslenmiş cazip hale getirilmiştir.” Evvel o zikrediliyor. Demek çoklarında en galip gelen şey, o. Herkeste vardır fakat çoklarında galip gelen şeyin o olması itibarıyla, onu başa koyuyor. Bohemlik… Nice büyük kimseler, o mevzuda zaaflarına esir düştüklerinden dolayı, bütün istikballerini karartmışlardır. Yakın tarihimize baktığınız zaman da görürsünüz: Birileri komplolar yapmış, o insanların o zaaflarını değerlendirmişlerdir. Bir değil, belki bunun yüzlerce misali vardır. Öyleleri de vardır ki, bunlar dosyalar haline getirilmiş, rulolar halinde -zannediyorum- kozmik odalara konmuştur; fakat oraya konmadan evvel bir şey yapabilecek insanların önüne sürülmüştür: “Falan yerde, filan alüfte ile münasebetin vardı. Falan yerde falan hırsızlığın vardı. Filan yerde şunun vardı, falan yerde de şunun vardı… Şayet dediğimi yapmazsan, bunları teşhir etmek suretiyle senin canına okurum! Artık ne saray kalır senin için, ne araba kalır, ne alkış kalır, ne de takdir kalır!..”

   Zaaflarının esiri ve cismâniyetinin kulu olan kimseler, sadece kendilerine zarar vermekle kalmaz, toplumu da değişik günahlara ve içten içe çürüyüp bozulmaya sevk ederler.

Ve böylece insan, belli zaafların esiri ve zebunu olarak kendisini köle, kapıkulu, halayık haline getirmiş olur. İsterse havada uçsun, o bir yönüyle, bir dönemdeki zaaflarının başkaları tarafından tespit edilmesi suretiyle onların altında kaldığından, ezildiğinden, zaaflarının güdümüne girdiğinden, onların el-ensesi ile yere serildiğinden, kündesi ile yere serildiğinden dolayı ömür boyu bir köle gibi yaşar. Hep korkar: “Aman, ya oradaki şey meydana çıkarsa!..” Dolayısıyla onu bilen, muhtemel bilme dairesi içinde bulunan insanlar aleyhine planlar yapar/uygular: “Elimden geliyorsa, tespit ettiğim bu insanların hepsini yok etmem lazım! Hepsini silmem, hepsini itibarsızlaştırmam lazım ki, o sunî itibarımı, ca’lî itibarımı korumuş olayım! Yoksa alkışı da kaybederim, arabayı da kaybederim, villayı da kaybederim, filoyu da kaybederim, kaybederim, kaybederim!..”

Paranoya esasen… Bu korku ve bu vehimler ile -bakın- bir günah, kaç tane günaha kapı açıyor!.. Başlangıçta küçük bir şey onun için, şahsî bir günah… Oysaki Allah (celle celâluhu) onun reçetesini sunmuş. Öyle bir şey yaptığın zaman, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edersin, “istiğfar”da bulunursun, sonra “tevbe”de bulunursun, sonra “inâbe”de bulunursun. Bunun da ötesinde, eğer ufkun orayı ihraz ediyorsa şayet, tamamen o hatanın altında kalıp ezilecek şekilde Cenâb-ı Hak karşısında hep iki büklüm yaşar, bir “evbe”de bulunursun. Dolayısıyla Allah (celle celâluhu) da teşhir etmez; sen, öyle bir mahcubiyetin güdümü altında olmazsın.

Yoksa -hafizanallah- yaptığın öyle bir hatadan dolayı, “Aman bilirler, aman her şey elimden gider benim!” mülahazası, sana çok farklı cinayetler işletir; öyle cinayetler işletir ki, özür dilerim, şeytan zil takar bunların karşısında oynar, “Ben bile böylesini yapmamıştım!” der. “Ben bi-le böy-le-si-ni yap-ma-mış-tım!” der. Kadına iliştirir.. çocuğa iliştirir.. aile yuvalarını yıktırır.. öyle insana dokundurur ki, binlerce insanın sinesinde yara açar. Öyle büyük haltlar karıştırtır ki, tamiri imkânsız ayrıştırmalara sebebiyet verir. Bir yönüyle, toplumun temel unsurlarını yıkar, sütunlarını yıkar ve bir toplumu ayakta tutabilecek kaideleri yerle bir eder. Sonra o toplum bir gün derlenip toparlanmaya kalksa bile, bir nesil boyu -ancak- kendine gelebilir. Öyle bir sarhoşluğa düşer ki o toplum, öyle bir güdüme girer ki o toplum, yeniden onun kendi olması, yeniden insanî değerlere dönmesi, yeniden Allah’ın ondan beklediği hâli ihraz etmesi için siz uğraşsanız da ancak bir nesil ile onu halledebilirsiniz. O kadar korkunç bir cinayet işletir, hafizanallah.

Bütün bunlar, yapılan şeylerin -hafizanallah- dünyevî bazı şeylere bağlı yapılmasından kaynaklanır: “Nasıl olsa ben şuyum, şunu da yapabilirim, şunu da yapabilirim, şunu da yapabilirim!” Hele bir de o “yaparsın-yapamazsın” mevzuunda söz sahibi olan kimselerin mahzur görmeleri karşısında, nâ-emin bir kısım fetva eminleri bulurlarsa… Nâ e-min fet-vâ e-min-le-ri… Yani, mesela rüşvete “hediye” diyecek fetva eminleri bulurlarsa… “Ee canım bir kere fuhşa düşmüşsün, ne var bunda?!.” Efendim, “Evet çalıyorlar fakat çalışıyorlar; başkaları da çalıyor (ama çalışmıyorlardı)!..” Böyle fetva eminleri, daha doğrusu, “nâ-emin fetva eminleri” de bulunca, onlar, iyice kesb-i cesaret ederler; “kesb” dememeli, “iktisâb-ı cesaret” ederler. Dolayısıyla hata içre hatalar işlerler, işlerler…

Dahası o hatalar sadece kendilerine de münhasır kalmaz, toplumu da değişik hatalara sevk ederler. Mesela, üzerlerine gelirler; bu defa insanlar bazen yalan söylemek suretiyle onların bu mevzudaki taarruzlarından, tecavüzlerinden, tasallutlarından, temellüklerinden sıyrılmaya çalışırlar. Dolayısıyla bir sürü insana günah işletmiş olurlar. Öyle bir şey yaparlar ki, o töhmet altında bulunan bin tane insan, bin tane iftiraya girer, bin tane yalancı itirafta bulunur, kendi sıyrılsın diye. Bakın bir tanesinin günahı, bir tanesinin şeytanî bir hâli, ne kadar insana zarar veriyor!.. O insanlar, bütünüyle âhiretlerini kaybederler!.. Öyle bir baskı uygularlar ki, Hitlerin baskı uygulaması gibi, Saddam’ın baskı uygulaması gibi, Kazzâfî’nin baskı uygulaması gibi, Lenin’in baskı uygulaması gibi… Evet, bunları da hep tekrar edip duruyorum! Amnofis’in, İbnü’ş-Şems’in baskı uygulamaları gibi… Bu baskılardan sıyrılmak için insanlar türlü türlü günahlara başvururlar. En temiz, en nezih insanlara çamur atarlar, “Bu da böyle idi!” derler, o işin içinden sıyrılmak için. اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ “Sebep olan yapan gibidir.” sırrınca, o işe sebebiyet verenlerin sırtına, o veballer yüklenir, öbür tarafta. Ve zannediyorum bu, şeytanı bile şaşırtır: “Ben, işin bu kadarını yapmamıştım!” der. Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiği gibi, orada “Benimki sadece bir vesveseydi.” der, hafizanallah.

Bu itibarla, Allah yolunuzu açık etsin, yürüdüğünüz yolda sizi sabit-kadem eylesin!.. Dünyada yaptığınız şeyler mevzuunda, Hazreti Gazzâlî’nin “mühlikât” dediği şeylere karşı hep mesafeli ve hep uzak durmaya ve “münciyât” dediği şeylere de sımsıkı sarılmaya muvaffak eylesin!..

   İnsan, neyin delisi olması gerektiğini iyi belirlemeli ve dünyayı kesben değil, kalben terk etmeli!..

Son okuduğumuz mevzu, İhyâ-i Ulûmiddîn’de “Zühd” meselesi idi. Bir yönüyle onu şöyle de hülasa edebiliriz: Derste geçtiği için, kendi mülahazalarım çerçevesinde, daraltarak anlatacağım, Gazzâlî’nin enginliği içinde değil. Hizmetler, çalışmalar, gayretler, cehtler, dünyevî herhangi bir şey elde etme hedeflenerek yapılıyorsa şayet, o mevzuda o niyetteki insanların başarılı olmaları düşünülemez. Onun, o insanlara hadd ü hesaba gelmeyecek günah işletmesi de kaçınılmaz olur, hafizanallah. “Ya benim elde ettiğim şeyleri, elde edeceğim şeyleri engellerlerse!” falan gibi vehimlerle dünya kadar cinayet işletir.

Onun içindir ki, kendini Hizmet’e adamış insanlar, sadece Allah’ın rızasını hedefleyip “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı!” diyerek -Allah’ın izni ile- o yolda yürümeli!.. Meşrû kazanmalar… Ticari işleri varsa, yatırımları varsa, inşaat yapmak suretiyle bir şeyler yapıyorlarsa… Ama onları katiyen kalblerine yerleştirmiyorlarsa şayet… Hazreti Pîr’in o mevzudaki anahtar ifadesi şudur: “Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazımdır!” Kalben… Gelirse, “Hoş geldi, safâ geldi!” Tahdîs-i nimet kabilinden, “Allah’ın gönderdiği bir şey idi, geldi.” Gittiği zaman da “Uğurlar olsun sana! Bir daha gelebilir; gelirse gelir, bir selam da ona çakarım. Giderken, bir de onun yoluna su serperim; döner gelirse, gelir.” Bu kadar, onlara karşı lakayt kalma…

Hafizanallah, onları “maksûdun bizzat” yapma ve hedef haline getirme mevzuu, insanı hedefsiz hale getirir, mihrapsız hale getirir, hâşâ ve kellâ Şemsü’ş-Şümûs’a (celle celâluhu) sırtını dönüp gölgesine takılır hâle getirir, hafizanallah. Onlar da akla-hayale gelmedik cinayetler işlerler. Öyle dünyevî bir şeye dilbeste olunca -hafizanallah- o dünya, evirir, çevirir, onu kendisine benzetir, onu şeytana benzetir, o da şeytanı sevindirir. Mele-i A’lâ’nın sakinlerine de şöyle dedirtir: Siz, bu şeyler için yaratılmamıştınız. Allah (celle celâluhu) sizi yarattıktan sonra şöyle buyurdu: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) İbn Abbas, لِيَعْرِفُونِ sözüyle meseleyi şerh ediyor. “Ben, ins ve cinni, Beni bilsinler diye yarattım.” Biliyorlarsa şayet, kulluk yapacaklar. Kulluk yapacaklarsa şayet, muhabbet-i İlâhiyeye erecekler. Muhabbet-i İlâhiyeye ereceklerse, derin bir zevk-i ruhânî duyacaklar. O derin zevk-i ruhânîyi duyan kimseler, “Daha yok mu?!” deyip, aşk u iştiyâk-ı likâullah sevdasına tutulacaklar; sevdalanacaklar, esasen o işin delisi olacaklar.

Herkes bir şeyin delisidir. İnsan, neyin delisi olması gerektiğini çok iyi belirlemelidir. Bir şâir, “Âkıl isen, deme Mecnûn ile Ferhat’a ‘deli’ / Eylesen halka nazar, herkes bir gûna deli!” demiş.. İnsan, öyle bir şeye deli olmalı ki, o cinnet zarar vermesin!.. Yine, Hazreti Gazzâlî’de okuduk; Fakîr de çok sohbetlerde -âcizâne- arz etmişimdir: Hasan Basrî gibi, Tâbiîn’in sertâc-ı ibtihâcı, diyor ki: “Siz, sahabeyi görseydiniz, onlara ‘Deli!’ derdiniz. Dünya, hiç umurlarında değildi. Bir günlük yiyecekleri var ise, ‘Yahu acaba bir günlük yiyeceği stok etmek, nezd-i Ulûhiyette, Allah’a karşı tevekkülsüzlüğün, teslimiyetsizliğin ifadesi sayılır mı?’ derlerdi.”

“Zâhidin gönlündeki, Cennet’tir temennâ ettiği / Âşık-ı dilhastenin gönlündeki, Dildâr’ıdır.” Zâhid, dünyayı terk etmiş, kalben terk etmiş; hatta kesben “Gelsen de olur, gelmesen de olur!” demiş. Fakat bir yönüyle, “Cennet!.. Allah’ım, Cennet!.. Huriler bana, yetmiş tane mi, seksen tane mi?!. Bana villalar, köşkler, orada; ayağımın dibinden akan ırmaklar!” filan diyor hala. Büyükler, bunları da istemişler. Şundan dolayı istemişler: O Cennet, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahedenin zeminidir; “Ben, sizden râzıyım!” mübarek beyanını duyup iliklerine kadar o işin mesti ve sermesti olmanın zeminidir. Onları orada duyacaksın.

Ondan dolayı, اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ “Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut, koru!.. Ve bizi dâhil eyle Cennet’e, ebrâr (iyiliğe kilitli sâlih kullar) ile beraber!..” Ama bakın, مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ وَبِفَيْضِ وَبِبَرَكَةِ وَبِلُطْفِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُصْطَفَى صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ “Allah’ım, ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaati, feyzi, bereketi ve lütfuyla… Sallallâhu aleyhi ve sellem.” Evet, yine gayen “O” olarak isteme onu… Dolayısıyla bu da bir zühd’dür. Ama yine de “Zâhidin gönlündeki, Cennet’tir temennâ ettiği.” Fakat âşık-ı dilhastenin, aşk u iştiyak içinde yanıp tutuşan -esasen- magmalar gibi içten içe kaynayan insanın gönlündeki Dildâr’ıdır. “Cennet, cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver anları / Bana Seni gerek Seni!..” Yunus Emre.

   Âşık-ı Sâdıkların Sürekli Virdi: “Ne helva ne de selva, illâ Rü’yet-i Mevlâ!..”

Daha eskilere gittiğiniz zaman, mesela Tabiîn döneminde, bu çizgide çok insan görürsünüz. Râbia Adeviyye -o mübarek anamız da- onlardan biridir. Başım ayaklarının altında kaldırım taşı olsun, Râbia Adeviyye’nin. O’nun, Hasan Basrî gibi Tâbiîn imamına karşı bir ifadesi vardır. Hasan Basrî hazretleri Basra’da değişik çarpık düşüncelere karşı savaş veren ilk kahraman, sahabe görmüş ilk kahraman. Onun Usbûiyye’sine baktığınız zaman hayret edersiniz; kendisini nasıl yerden yere vuruyor!.. Seslendirme meselesinde endişe duydum ben, insanlarda ümitsizlik hâsıl eder diye. Zannediyorsunuz ki, meyhaneden çıkmış, demhâneye; demhâneden çıkmış, puthaneye; puthaneden çıkmış, bilmem ne melânet yere girmiş.

Öyle zannediyorsunuz; oysaki hayallerinin içine bile çirkin şey girmemiştir. Ama Hazret, Allah’la kurduğu münasebet açısından nasıl bir zihin duruluğu bekliyor, intizar ediyor, kendisini nasıl konumlandırıyor ise, o konuma aykırı bulduğu şeylerden ötürü ahlaksızlık yapmış gibi, bohemlik yapmış gibi yakarıyor; kendisini öyle vasfediyor, “Yazık sana!” diyor, “Yuf sana!” diyor. Öyle diyor; dolayısıyla da “Onu seslendirme, onu kendi karakteri ile canlandırma, acaba insanlarda ümitsizlik hâsıl eder mi?” diye hep tereddüt yaşadım; “Acaba onu seslendirme insanlarda ümitsizlik hâsıl eder mi?!” diye tereddüt yaşadım, hâlâ da o tereddüdü yaşıyorum.

Evet, “Ey sârbân zimamı çek semt-i kûy-i yâre / Virâne dilde zirâ yer kalmadı karâre (…) Ey sârbân-ı müşfik hiç olmadın mı âşık / Ahesterevlik etme rahmeyleyip bu zâre!..” Âsım Molla, Allah Rasûlü’ne karşı giderken, Hac’da söylüyor bunu; kervanın içinde, “Daha hızlı, daha hızlı, daha hızlı!..” O gün öyle, atın-katırın sırtında gidiliyor. Bir an evvel o Kubbe-i Hadrâ’yı ziyaret etmek.. Muvâcehe karşısında durmak.. “Yâ Rasûlallah!” derken, pencerelerden, o deliklerden içeriye bakmak.. Kim bilir, belki de temessül eden Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı görmek.. Âkif’in bir şiirinde ifade ettiği gibi, orada bayılıp kendinden geçen ve ölen insan gibi ölmek… Herhalde o idi onun derdi, Asım Molla’nın derdi o idi.

İnsan, öyle bir şeye dilbeste olduğu zaman, artık her şey gözünden silinir; sadece “O!” der, “O!” der durur hep. Bu açıdan, Râbia Adeviyye de esas, “Cennet, Cennet!..” yerine, “Ne helva ne de selva, illâ Rü’yet-i Mevlâ!..” diyor; “İlla Rü’yet-i Mevlâ!..”

İşte, Hasan Basri hazretlerinden bundan dolayı bahsediyordum: Râbia Adeviyye, ona “Bir seni, bu insanlar içinde yarım mü’min olarak görüyorum!” diyor. O mübarek anamız… İnşaallah, âhirette o anamızı görmek nasip olur, müyesser olur. O yolda yürünürse… Esasen, hangi yolda yürüyorsa, o yolun sonucunda mev’ûd olan (vaad edilen) şeylere, insan, mutlaka ulaşır. Evet, “Anamız!” diyoruz, Allah onların yolundan ayırmasın!.. Dünyayı elinin tersiyle öyle itmiş ki, “Sen bana lazım değilsin!” demiş. Belki şakır şakır, dünya başından aşağıya yağıyordu. İbn Sîrîn gibi bir insan, bir arkadaşı ile geliyor, “Ana, sen hiç başka şey düşünmedin mi?!.” diyorlar ona. Tâbiîn’in koca insanları bunlar. Bakıyor, dönüp bakıyor; “Allah Allah! Ben hep sizin adınızı duyuyordum, sizi bir şey zannediyordum.” diyor. Anladınız mı?!. “Hep adınızı duyuyordum, sizi bir şey zannediyordum ben. Meğer neye bağlıymışsınız!..”

Yahu bağlı olunacak şey, başkadır esasen. Diğer şeylere gelince, onlar sadece muktezâ-i beşeriyet olarak ihtiyacı giderme işidir; tâife-i nisâ (kadınlar) için de, tavâif-i ricâl (erkekler) için de aynı şey söz konusudur. Yeme gibi, bir parça yatma/dinlenme gibi, istirahat etme gibi, bir yönüyle azıcık huzur soluklama gibi, oksijen soluklama gibi ihtiyac-ı fıtrîdir bunlar. Bu ihtiyac-ı fıtrîyi görme; hepsi, ondan ibarettir. Ama bütün bunlar yapılırken, gözler hep ötede, ötelerin ötesinde, -İmam Rabbânî’nin ifadesiyle- “vera, vera, vera, vera, vera”, sonra üç tane nokta; “öteler, öteler, öteler, öteler, öteler…” Ne birinci kat sema, ne ikinci kat sema, ne Seyyidinâ Hazreti Musa’nın bulunduğu yer, ne Hazreti İbrahim’in bulunduğu yer, ne Hazreti Âdem’in bulunduğu yer, ne Cennet, ne Huri, ne Gılman… İlla Rü’yet-i Mevlâ, illa Rü’yet-i Mevlâ, illa Rü’yet-i Mevlâ!.. Bu da “zühd”de zirve. Cenâb-ı Hak, o zirve ile zirvelendirsin, inşâallahu teâlâ!..

   Müslümanlık şekil ve suret değil mana ve özdür; kâlden ziyade haldir.

Bu, günümüzün insanının aklının ermediği, kalbinin kapılarının da bütünüyle kapalı olduğu bir konu… Şeklî/sûrî olarak, “İdarî Müslümanlık!” veya “Siyasî Müslümanlık!” falan diyorlar. Melekler de bunlara, semalardan bakıp “Yaptığınız gevezelikten utanın, Allah’tan korkun!” diyorlardır: Ona Müslümanlık demezler. Müslümanlık ona derler ki, otururken-kalkarken, “Hû!” dersin. Hep O’nu hecelersin, hep O’nunla gecelersin!.. Hep O’nu hecelersin, hep O’nunla gecelersin!.. Hep O’nu hecelersin, hep O’nunla gecelersin!.. İşin olmaz senin öyle bilmem neyli arabalarla, villalarla, filolarla, alkışlarla, takdirlerle, makam sevdasıyla…

İki cihanı dize getiren Hazreti Ömer efendimiz ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, onun arkada başını sokacağı bir kulübesi yoktu. Kendi oğlunu da vasiyet etmemişti. Kendi oğlu kendinden geri değildi; Abdullah İbn Ömer, kendinden geri değildi. Ama vasiyet etmemişti, hiç düşünmemişti; bir yere vali olmasını bile düşünmemişti. Kahrolası Saddamlar!.. Kahrolası Kazzâfîler!.. Kahrolası Hitlerler!.. Onlar gibi değil; Hazreti Ebu Bekir gibi, Hazreti Ömer gibi, Hazreti Osman gibi, Hazreti Ali gibi olmak lazım.

Hazreti Ali gibi… Kocaman bir devletin, Türkiye kadar yirmi devletin başında Hazreti Ali… Hazreti Fatıma validemiz, değirmen taşlarını çevirerek un öğütüyor, geçimini öyle temin ediyor. O da birinin kuyusundan su çekiyor, başkalarına satıyor, geçimini öyle temin ediyor. Günümüzde de çok nadir böyle insanlar var ama çok uzaklarda böyle insanlar var. Fakat maalesef günümüz dünyaya tapan insanların enflasyonunu yaşıyor.

Cenâb-ı Hak, “Mü’minim!” dedikleri halde Firavunca yaşayan; “Hârun’um!” dedikleri halde Kârun’ca yaşayan bu eşrârın şerrinden, siz ahyârı muhafaza buyursun!.. Vesselam.

***

Not: Selva, “bıldırcın eti” demektir. Kur’ân-ı Kerim’de, Hazreti Mûsâ’nın (aleyhisselâm) duası ile Allah Teâlâ’nın İsrâiloğulları’na gökten yağdırdığı kudret helvası (menn) ve bıldırcına benzer bir kuş eti (selva) anlatılmaktadır.

Bamteli: “Ebu Cehil, Kıtalar Dolaşıyor!..”

Herkul | | BAMTELI

Kıymetli arkadaşlar,

Ebu Cehil, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i namaz kılarken görürse muhakkak boynunu çiğneyip yüzünü yere sürteceğine dair Lat ve Uzza’ya yemin etmişti. Bir gün, dediğini yapmak için namaz kılmakta olan Allah Rasûlü’nün yanına varmış; fakat tam yaklaşıp hamle yapacakken birdenbire arkasına dönmüş, elleriyle yüzünü koruyarak geri çekilmişti. “Sana ne oldu?” denildiğinde de “O’nunla benim aramda ateşten bir hendek, bir korku ve bir takım kanatlar var!” cevabını vermişti. İnsanlığın İftihar Tablosu ise, “Bana yaklaşsaydı, melekler onu parça parça ederlerdi.” buyurmuştu.

Bu hadise üzerine, “Hayır, gerçek şu ki; Rabbinin bunca nimetlerine rağmen insanoğlu kendini müstağni sayarak azgınlık eder. Oysa dönüş elbette Rabbinedir! Namaz kılan bir kulu, ondan alıkoyanı gördün mü?“ (Alak, 96/6-11) mealindeki ayetler indirilmiş; Cenâb-ı Hak, bu ilahi beyanlarla devam eden Alak Suresi’ni tamama erdirmişti.

Sebeb-i Nüzul Bir Mercektir Ama…

Geçtiğimiz günlerde tefsir dersinde bu sure-i celileyi işledik. Mealini verdiğimiz ayetler müzakere edilirken sebeb-i nüzul olarak Ebu Cehil’in Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) namazdan alıkoymak üzere yemin ettiği anlatılıp, tefsir sadece bunun üzerinden götürülünce, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi tatlı bir ikazda bulundu:

“Esbab-ı nüzul sadedinde rivayet edilen hadiselerin her biri çok önemli bir mercektir; meseleleri daha iyi anlayabilmemiz için ışık tutucudur. Fakat ilahi beyanları sadece indirilişlerine vesile olarak gösterilen hadiseler zaviyesinden ele alırsanız, Kur’an-ı Kerim’i yalnızca bir tarih kitabı gibi okumuş olursunuz. Hâlbuki Kur’an sırf bir tarih kitabı değildir; o mazi, hal ve istikbale beraber bakmakta; Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e inerken aynı zamanda her devrin insanına ve tabii her birimize hitap etmektedir. Onun için ayetleri daha kapsayıcı olarak düşünmeli! Mesela, burada hangi devirde ve kim olursa olsun, bir insanı ibadetten alıkoymanın Ebu Cehil davranışı olduğu vurgulanmalı.”

Bu yaklaşımını şerhettirmek ve konuyu daha iyi anlayabilmek için meseleyi Bamteli sohbetine taşıdık; muhterem Hocamıza şu suali yönelttik:

“Kur’an ayetlerini günümüze ve şahsımıza da doğrudan hitap ediyor saymayıp sadece esbâb-ı nüzule bağlayarak okumanın onu tarihî bir kitap gibi görme hatasına bâdi olacağı ifade ediliyor. Bu zaviyeden, bir misal olarak

كَلَّا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَيَطْغَى أَنْ رَآهُ اسْتَغْنَى إِنَّ إِلَى رَبِّكَ الرُّجْعَى أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهَى عَبْدًا إِذَا صَلَّى

ayetlerini hangi mülahazalarla okumalıyız?”

Aziz Hocamız, bu sorumuzu cevaplandırırken şu konulara vurguda bulundu:

Kur’an Her Ayetiyle Bize de Hitap Ediyor

*Kur’an, Fatiha’dan Nas suresine kadar, baştan sona her birimize hitap ediyor. Bazı ayetleri, doğrudan doğruya üzerimize alırız; tavırlarımız, davranışlarımız, uymamız gerekli olan şeylere uymamız, uymamamız gerekli olan şeylere uymamamız açısından onlara öyle bakarız. Mesela iman ve İslam’a müteallik meseleleri anlatırken, Allah bize hitap ediyor gibi meseleyi alırız. Cenâb-ı Hak, “Namaz kılın, oruç tutun, imandan sonra salih amelde kusur etmeyin!.” buyuruyorsa, “Tam bana dedi” deriz. Bazen de duygularımız ve düşüncelerimiz itibarıyla belli ölçüde inhiraflar yaşarız. Oysa falan düşünce, bir küfür düşüncesidir, filan sıfat bir kâfir sıfatıdır! Bu açıdan da onlarla ilgili ayetlerin dahi bir yönüyle bizimle alakalı olduğunu düşünürüz.

*Kur’an-ı Kerim, ister mü’min, ister kâfir, ister münafık, ister hukukullaha riayet etmeyen insanlarla alakalı meseleleri anlatırken, ya yaptığımız veya yapmadığımız ya da düşündüğümüz şeyler itibarıyla, detaya ait bir kısım tavır ve davranışlarımız açısından şöyle böyle bize de hitap etmektedir. Zira Hazreti Pîr’in de dediği gibi: “Her mü’minin her sıfatı mü’min değildir; her kâfirin her sıfatı da kâfir değildir.” Bazı mü’minlerde kâfir sıfatı bulunur; bazı kâfirlerde de mü’min sıfatı bulunur. Mesela, insaf bir mü’min sıfatıdır; bu kâfirde de olabilir. Mesela, ne olursa olsun insanı saygıyla karşılama; dini, mezhebi, mizacı, mezakı.. ne olursa olsun onun muhabbetiyle yaşama, fakat başkalarına da adavet etmeme; “İnsan Allah’ın antika bir sanatıdır. İnsan olması itibarıyla her insana karşı saygı duymak lazım.” deme, mü’min sıfatıdır. Diğer taraftan küfran-ı nimet, tembellik, atalet, hakikati görmezlik, ahlaksızlık; başkalarının hukukuna tecavüz, adaletsizlik ve toplum içinde herc ü merce sebebiyet verme gibi vasıflar da kâfir sıfatlarıdır. Bunu çoğaltabilirsiniz. O kâfir sıfatlarına “mühlikât” dersiniz; mü’min sıfatlarına da “münciyât” dersiniz (İmam-ı Gazzâlî’nin terminolojisine göre). Onlar insanı tepetaklak “hâviye”ye götüren faktörlerdir. Berikilere gelince, onlar da insanı -bir yönüyle- cismaniyetten, hayvaniyetten kurtarıp a’lâ-yı illiyyîn-i kemâlâta yükselten, cismaniyetine rağmen insanı melekleştiren, mülk olan bir varlığı bir yönüyle melekûte yönlendiren ve melekler arasında seyr ü seyahata muktedir kılan sıfatlardır.

*Bazen o mü’min sıfatlarını takdir edip nazara veren, bazen de kâfir sıfatlarını anlatıp yeren Kur’an’ın her harfinin, her kelimesinin, her ayetinin, her paragrafının, her makta’ının bize hitap ediyor gibi algılanması çok önemlidir. Yoksa belli bir dönemde Muhammed (Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem) isminde bir zâta nâzil olmuş, o da etrafındakilere telkin etmiş; sonra biz de kalkmış mü’minler ortamında neş’et etmişiz; onlar ne demişlerse biz de onları kabullenmişiz; hatta Ramazan’da almış o Kur’an’ı okumuşuz.. şeklinde meseleye yaklaşırsak büyük hata etmiş oluruz. Evet, onu hafife almıyorum; “mukabele” de kendine göre kıymetlidir, çok sevabı vardır. Allah’ın kelamı; siz o kelimeleri telaffuz ettiğiniz zaman, mele-i a’lânın sakinleri hayranlıkla size bakarlar, çünkü melekleşme yoluna girdiniz. Fakat bir yönüyle Kur’anlaşma mevzuu esastır! Kur’an’ı sana hitap ediyor gibi algılama mevzuu. Her harfinin, her kelimesinin senin için bir şey ifade ettiğini anlama, “Allah Allah” deme mevzuu. Bazı vesilelerle ifade edildiği gibi; -insan her zaman öyle duyamasa da- bazen önünde Kur’an-ı Kerim, namaz kılıyorken, şaşkınlıkla elini külahına atıp da onu yukarıya atasın gelir. “Yahu nasıl böyle kalbimden beni vurdu bu?” dersin. Fakat bu Kur’anlaşmaya bağlı! Konsantre olmaya bağlı! İm’ân-ı nazar etmeye bağlı! “Allah benimle konuşuyor” demeye bağlı! Hadis-i şerif de öyle ifade ediyor: “Kur’an okuyan birisi ‘Allah ile konuşuyorum’ diye yemin etse, yemininde hânis olmaz.” İşte o ufku yakalamak lazım.

Özgüven ve Menfî İstiğnânın Azdırdığı Kimseler

*Sorduğunuz ayetlere gelince; “Hayır, gerçek şu ki; Rabbinin bunca nimetlerine rağmen insanoğlu kendini müstağni sayarak azgınlık eder.“ Kur’an-ı Kerîm, bu ayetlerdeki mesajıyla; küfür ve dalalet içinde gözü kapalı, kulağı sağır, kalbi hareketsiz ve aynı zamanda mantığı işlemeyen bir prototipten bahsediyor. Hafizanallah, herkesin o duruma düşme ihtimali vardır.

*Cenâb-ı Hak bazen nimetle, bazen de nıkmetle imtihan eder. Bazen güç verir, imtihan eder. Servet verir, imtihan eder. İnsanların takdirine mazhar eder, imtihan eder. Parmakla işaret edilen bir insan haline getirir, imtihan eder. Bazı şeylerde başarılı kılar, imtihan eder. Bütün bu imtihanlarda -hafizanallah- insan şirazeden çıkar, Allah’ın koyduğu kanunları tanımazsa, işte o bir tuğyana sapmış demektir. Nereden tuğyana sapıyor? Kendini müstağnî görüyor; “Ben bana yeterim!” diyor. Özgüven! Allah’a güven değil.

*Allah’ın iradesi mi büyük, sizin iradeniz mi? Allah’ın ilmi mi büyük, sizin ilminiz mi? Allah’ın kudreti mi muhît, sizin kudretiniz mi muhît? O zaman kendi irade, kendi ilim ve kendi kuvvetinizden bahsetmeniz Allah’a karşı saygısızlık olur. Sizinkiler bir şart-ı âdîdir sadece! Sizi istihdam etmek için, bir yönüyle o misyonu eda etmeniz adına size verdiği, müsâvi-i tarafeynden ibaret, iki husus arasında bir meyelan ve meyelandaki tasarruftur. Bir eğilim gösterme sadece, iradeniz odur!

Dönüş Allah’adır!..

*Kendini müstağni, ihtiyaçsız gibi gördüğünden başkaldırıyor. “Ben ben” diyor. “Benden büyük ilah mı var?” diyor, aynen Firavun gibi. Şimdi bu da bir kâfir sıfatıdır. Firavun kâfir olduğundan dolayı, kâfir sıfatı; numarası, drobu ona uyuyor olabilir. Fakat mü’min olduğu halde gücü, kuvveti, imkânı, serveti ve halkın takdirini yanına alınca, bu türlü mülahazalara girmesi; alkış beklemesi, kendisini kast sistemine göre zirvede görmesi, başkalarına tepeden bakması ve herkesi birer ahmak gibi mütalaaya alması, bunlar da birer kâfir sıfatıdır! Kimde varsa… Onun -bir yönüyle- iman iklimine veya kalbî ve ruhî hayatına güve düşmüş demektir. Hiç farkına varmadan, öleceği âna kadar, yünü didik didik ettiği gibi o güve, onun kalbî hayatını da didik didik eder. Sonra da bir muhalif rüzgâr eser, “savrulan tüyler” veya riyâha maruz birer tibn-i bîkarâr haline getirir.

*“Oysa dönüş elbette Rabbinedir!” Ey zavallı insan senin er geç muhakkak, şüphen olmasın, dönüşün Allah’adır. Şu halde, neden başarıları kendinden biliyor, nimetlerle şımarıyor ve hayatının hesabını vereceğini göz ardı ediyorsun?!. Hadiseleri sana nispet ettikleri zaman, “Allah Allah! Bunlar Allah’ın yaptığı şeyler. Benim öyle şirke açık bir yanım mı var ki bunları bana nispet ediyorlar?” demelisin. El-âlem senin hakkında böyle düşünebilir; bunu da içtihat hatası kabul etmelisin. “Bu vifak ve ittifaka Cenâb-ı Hakk’ın tevfiki.” demelisin. İnsanlar kendilerini bir yolda bulduklarından esasen onun avantajlarını değerlendirmiş, konjonktürel olarak bazı muvaffakiyetler elde etmiş olabilirler. İnsanlara nüfuz etme.. ama o yolu sen açmamışsın ki.. orada sen ilk değilsin ki.. izlerinden belli, önünde yürüyen insanlar var. O işin çilesini çeken insanlar var. Nefyedilen insanlar var. Tehcirle tehditle ezilen, preslenen insanlar var. Her şeyden evvel Peygamberler var ve Peygamberlerin Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) var. Şimdi bütün bunlar varken, böyle az buçuk bir muvaffakiyetinden dolayı kendini bir şey görme, konuşurken sözleri ağzında geveleme, mimikler ve el-ayak hareketleriyle kendini ifade etme, ses tonu ve musikisiyle bunu ifadeye çalışma bir egoizmanın, bir egosantrizmanın, bir narsizmin ifadesidir. (“–izma” yı Üstad Necip Fazıl kullanırdı.) Bunlar bir yönüyle kendini müstağni görme şaşkınlığının ifadesidir. Ve bir diğer yönüyle de âkıbetinden haberdar olmamanın ifadesidir. “Oysa dönüş elbette Rabbinedir!”

Ebu Cehil Bir Prototiptir, Benzerleri Her Yerde Görülebilir

*“Namaz kılan bir kulu, ondan alıkoyanı gördün mü?” İşte o tuğyana sapan, kendini müstağni gören; küfürde, dalalette, kalbindeki inanma istidadını perdelemede tipik biri olan o insan, namaz kılan bir kulu namaz kılmadan menetmeye çalışıyor. Kim olursa olsun. Her devirde olabilir bu. Ebu Cehil, Utbe, Şeybe, Ebu Leheb, İbn Ebi Muayt; bunlar İnsanlığın İftihar Tablosu Kâbe’nin karşısında el pençe divan durduğu zaman, O’nu namazdan menediyorlardı. Oradaki o prototip ister Ebu Cehil olsun, ister Utbe olsun, ister Şeybe olsun, isterse de başkası olsun farketmez. Meseleyi sadece sebeb-i nüzule bağlı ele alacak olursanız, o bir yönüyle işi birine fatura etme ve o işten sıyrılmadır. Esasen meseleyi bizimle ve zamanımızla da irtibatlandırarak ayetleri öyle okumak lazımdır. Kur’anlaşma ve vahy-i semavi içinde erime dediğimiz şey de budur.

*Maalesef çoğumuz itibarıyla Kur’anlaşma ve vahy-i semavi içinde erime ufkunu yakalayamadığımızdan dolayı bugün camilerde cansız cenazeler vardır. Namaz kılarken, yetiştikleri kültür ortamının verdiği “kültür Müslümanlığı”nı temsil edenler vardır. Bayılıp düşen yoktur o camide. Kürsüde bayılıp düşen insan yoktur. Minberde kendinden geçip deliren insan yoktur. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, minberde ihtizaz meydana gelecek şekilde sarsıldığından bahsedilir. Başını secdeye koyduğu zaman veya namazın içinde “Tasa ve dağınıklığımı Sana şikâyet ediyorum Allahım!” mealindeki ayetin kelimeleri dudaklarından dökülürken tâ arka saflarda Hazreti Ömer’in hıçkırıkları duyulur. Ebu Bekir de öyledir, Osman da öyledir, Ali de öyledir (radiyallahü anhüm ecmain). Çünkü onlar namaz kılmazlar, onlar namazı ikâme ederler. Ca’lî değildir onların ibadetleri, hakikidir. İç ve dış yapısı itibariyle ona da “namazlaşma” diyoruz. Dualaşma, rükûlaşma, secdeleşme, namazın içinde eriyip tamamen namaz olma, kendini unutma, etrafındakilerini görmeme.

Niyetlerin Kirliliği Aynı, Tahribatın Şekli Farklı

*İlahi beyanın kuşatıcılığı açısından, bu ayetler camilere kilit vurulmasına ve imanlı nesiller yetiştiren eğitim kurumlarının kapatılmasına da bakar. Bu, bazı dönemlerde çok şiddetli olmuş. Bir dönem Orta Asya’da, Doğu Türkistan’da çok şiddetli olmuş, bütün camiler seddedilmiş. İspanya’da olduğu gibi, Müslümanlar tehcir edilmiş, teb’id edilmiş, oradaki mabedler müze haline getirilmiş, belki bazıları kiliseye çevrilmiş. Doğuya bir kısım seferler halinde geldiklerinde de değişik şeyleri tahrip etmiş, yakmışlar. Bunun gibi çok ciddi şeyler yaşanmış; orada ezanlar yasak edilmiş, namaz yasak edilmiş, Kur’an yasak edilmiş, hatta o milletin kendi dili adına kullandığı alfabe de yasak edilmiş, değiştirilmiş. Bu ağızdaki, aksandaki değişiklik bizi birbirimizden uzaklaştırmış. Dolayısıyla da çok korkunç bir tahribat meydana getirmişler. Belli bir dönemde Kapadokya’da da böyle olmuş; ezana dokunulmuş, kâmete dokunulmuş, namaza da dokunulmuş.

*Günümüzde ise eskilerinden biraz daha farklı. İnsanlar yapamadıkları, yapmaya muktedir olmadıkları, sürekli değişik alternatifler çıkardıkları halde hem de devletin imkânlarına rağmen bir türlü dikiş tutturamadıkları için, 170 küsur ülkeye yayılma meselesini hazmedemediler. Onun için o mevzuda yıkma adına hem kazma, hem balta, hem manivela kullandılar. Hem yabancı misyon şeflerini topladılar, onlara dediler: “Amanın.. falan…” Kime nasıl dediler? Şöyle böyle İslami hassasiyeti olanlara karşı dediler ki “Bunlar Sam amcanın çocukları ile anlaşma içindedirler, Siyonistlerle anlaşma içindedirler.” Onlarda öyle bir nefret duygusu uyarmaya çalıştılar. Bir diğer yerde, dinin sistematik halde toplum hayatında olmasından endişe duyanlara da dediler ki, “Amanın, bunlara karşı dikkatli olun. Bunlar esasen şer-i şerifi ikâme etme niyetindeler!” Onları da öyle ürkütmeye çalıştılar. Yani kimin, hangi hususa karşı alerjisi varsa, hangi husus onda bahar poleni şeklinde alerji yapıyorsa, alerji yapacak o polenleri kullanmak suretiyle onlarda alerji meydana getirmeye çalıştılar.

*Bugün kullanılan argümanlar bunlardır, o dönemde de kullanılan onlardı. Esas bu konuda önemli olan, niyetin kirliliğidir, hased duygusudur; “bana benze, beni kabullen” düşüncesidir; dize getirme, pes ettirme kâfirce mülahazasıdır. Bunları yapan herkes kâfir olmaz ama bu tavırlar kâfircedir.

“Paralel, paranoyanın nesebi gayr-i sahih veledidir; ya paralâl?!.”

*Himmetiyle, gayretiyle, vifak ve ittifakıyla, tevfik-i ilahiyle kanatlanarak milletimizin yaptığı işleri bazı önde görünen insanlara mâl etmek suretiyle, onları karalayıp tesirsiz hale getirerek, itibarlarını yıkarak bu meseleyi de yıkma adına ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Bir senedir o düşüncelerini ve o dimağlarını Türkiye’yi kalkındırma adına teksif etselerdi, ona konsantre olsalardı, zannediyorum Türkiye böylesine yalnızlaşmamış olurdu, ekonomik problemlerle karşı karşıya kalmamış bulunurdu; bütün çevremizdeki devletler bize koşma adına yarışa girerlerdi. Bu ifsat etme dehası, ıslah için kullanılsaydı, öyle olurdu. Fakat etrafta çeşit çeşit yangınlar varken, onları görmezden gelerek, hatta onlara bir kısım avantajlar tanıyarak; dün şekavetle karaladıkları, idam edilmediklerinden dolayı başkalarını suçladıkları kimselerle şimdi el ele, omuz omuza, diz dize, topuk topuğa kardeş gibi olarak bütün himmetlerini ve gayretlerini vatan evladıyla uğraşmaya teksif ettiler. Kafalarını takmışlar paranoyaya bağlı paralele. Paranoyanın nesebi gayr-i sahih evladıdır paralel. Bazen de “paralâl” diyorum; parayı alınca seslerini kesen dilsiz şeytanlar. Evet bir paralel var, bir de paralâl. Bütün himmetlerini bu noktaya teksif etmek suretiyle bir neo-Stalinizm, bir neo-Leninizm, bir neo-Hitlerizm… Sadece aradaki fark neo (yeni) olması.

*Krallar gibi yaşama imkânlarına sahip olunca ve rahatı elde edince zehirlenmiş dimağların bundan başka yapacakları bir şey de yoktur. Çünkü öyle yaşama Amnofislerin, Ramseslerin, İbnüşşemslerin, Sezarların, Antonilerin hayat tarzıdır.

*Allah taksiratımızı affetsin; bizim de, kötülüğe kilitlenmiş başkalarının da kalblerini ıslah eylesin.

424. Nağme: Paralel Paranoyasının Zavallıları ve Hizmet Erlerinin Yol Haritası

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Allah nasip ederse, Pazartesi sabahı “İman hem nurdur hem kuvvettir.” başlıklı bir Bamteli sohbeti neşredeceğiz.

Onun hazırlıklarını yaparken, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yaklaşık dört saat önce sona eren bugünkü hasbihalini de kaydettik ve hiç bekletmeden yayınlamaya karar verdik.

Önce, Allah’ın rızasını kazanma gayesiyle ortaya konan amellerin ve ihlasla yürünen hizmet yolunun hangi büyük saadetleri netice vereceğini anlatan muhterem Hocamız, daha sonra sözü bir kere daha “paralel paranoyası”na getirdi.

Senelerdir hiçbir şiddete, anarşiye ve sokak hadisesine “evet” demediği herkesçe bilinen, dahası karıncanın hayat hakkını dahi muazzez görüp gözetmiş bulunduğu takdirle yâd edilen Hizmet gönüllülerinin son olaylarla irtibatlandırılmasının büyük bir iftira olduğunu anlattı.

Bununla beraber, ya paranoya kaynaklı ya da karalamaya matuf bu iddiaların dikkate değmeyecek ve hatta akl-ı selim tarafından çok komik bulunacak ölçüde bayağı sözlerden ibaret sayıldığını vurguladı.

Muhterem Hocaefendi, hakka adanmış ruhların, o türlü hezeyanlarla meşgul olmamaları lazım geldiğini; kendi vazife ve sorumluluklarına yoğunlaşmaları, birleri bin etmeye çalışmaları, bu cümleden olarak, Zaman ve Bugün Gazeteleri ile Samanyolu, Irmak, Mehtap ve İpek Medya Grubu televizyonları gibi hakikatin sesi soluğu olmaya gayret gösteren medya organlarını desteklemeleri gerektiğini dile getirdi.

Muhtevasına işaret ettiğimiz bu sohbeti 33 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

 

İmtihan ve Hakta Sebât

Herkul | | BAMTELI

*Her hâlimizde, her tavrımızda, her davranışımızda, iman-ı ekmel, ihsân-ı ekmel, ihlas-ı ekmel, rıza-yı ekmel, yakin-i ekmel demeli, hayatımızı bu atkılar arasında bir dantela gibi düzgün işlemeye bakmalıyız. Bunda çok defa tam başarılı olamayabiliriz. Bazen falsolar cereyan edebilir. Fakat o hâl bizi o doğru duygu ve doğru düşünceyi vird-i zebân etmeden alıkoymamalı. Düşsek, sürçsek bile yine kalktığımız zaman “el ihsan ve’l ihlas” demeliyiz.

*Hata etmek, bazen tökezlemek, kimi zaman eksik ve noksan yapmak mukteza-yı beşeriyettir. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü, “Küllü’n-nâs hattâûn” demiş ve “hattâûn” kelimesini özellikle kullanarak hata yapmanın insanın tabiatından olduğunu, onun çok büyük hatalar yapabileceğini ifade etmiştir. Daha sonra da, “Ve hayrul-hattâîne et-tevvabûn: Hata edenlerin en hayırlısı hata ettikten sonra hemen tevbe ile onu silmeye çalışandır.” buyurmuştur. Demek ki, önemli olan düşüp kalmamak, düşüp kalkmaktır. Hata edenlerin en hayırlısı, hata ettikten, düştükten, sürçtükten sonra hemen kalkıp doğrulup yine kemerbeste-i ubudiyetle Allah karşısında saygı, ta’zim, tebcil ve takdirle durandır.

*Peygamber Efendimiz, “Âdem (aleyhisselâm) unuttu, evlâtları da unuttu.”buyurur. Nisyan, insan mahiyetine, yaptığı devâsa iyilikleri unutmak için konmuştur. O iyilikleri hatırlamak insanı fahr, gurur, kendini beğenme ve “Yaptığımız şeyleri başkaları rüyalarında bile görmemiştir!” gibi şeytânî mülâhazalara sevkedebilir. Onun için bin tane iyilik yapsan, aklında kalanlar karşısında, tahdîs-i nîmet duygusuyla “Allah’ım bunu Sen yaptırdın. İçinde riya yoksa, süm’a yoksa, ucb yoksa, fahir yoksa şayet, bu iyilikler Sana aittir” demek ve mümkünse hasenatı hep unutmak esastır. Hatırlamayı da, en küçük hata her akla geldiğinde, “Meğer ben ne küstahmışım!” diyebilme istikametinde kullanmak lazımdır.

*İnsan kendisini tanırsa konumunu korumaya muvaffak olur. Allah potansiyel olarak bizi insan yaratmıştır, ama o insanlığın realize planında ortaya çıkması, bir yönüyle şart-ı âdî olarak sizin iradelerinize, cehdinize, teyakkuzunuza ve temkininize emanet edilmiştir.

*Şeytan sürekli aleyhimizdeki bazı şeyleri önümüze sürer, “Haydi siz de bir şey söyleyin bunlara karşı, hep sükût mu edeceksiniz?” der. Belki bazen sûret-i haktan da görünerek bir şeyler dürtükler; biz de hiç farkına varmadan onun dürtüklediği şeyleri söyleriz. Mesela “paralel” dediler bize. “Paralel” paranoyanın nesebi gayr-ı sahih veledidir. Biz de onlara diyelim: “Siz paralelsiniz!” Hayır, böyle mukabele etmemeli!.. Mesela, “sülük” dediler. Nedir? Kanı emen! Hakikaten birileri milletin kanını emiyor, kansız bırakıyor onu. Fakat mukâbele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesine girerek “Kan emen sülükler sizsiniz!” dememeli!.. İlle de bir şey demek istiyorsanız; karbondioksit atma manasında, şöyle dersiniz: “Kim paralelse, Allah onun belasını versin. Kim sülükse, Allah onun bin belasını versin. Sülüklerin evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Bizsek yani. Kim çeteyse… kim örgütse… kim silahlı örgütse… kim milletine kötülük yapmak istiyorsa… kim milletin hakkı olan arpa kadar bir haram yemişse, Allah onun belasını versin!” Bunu söylerken kendi adınıza söyleyin!

*Densiz demeyi bile terbiyeme, saygıma uygun bulmadım. Onlar densizliğin her türlüsünü söylediler. Dedikleri ettikleri şeyleri saydılar, yakın tarihe kadar 200 tane küfür, tel’în, lanet lafından bahsettiler. Hepsini hatırımda tutmadım. Orada da Cenab-ı Hakk’ın bana verdiği nisyan hakkını kullandım. Demedik şey, atmadıkları iftira, söylemedikleri yalan ve sizi uğratmadıkları gadr bırakmamışlar.. etmedikleri emanete hıyanet bırakmamışlar. Fakat bütün bunları -Halk ifadesiyle, onu demek de doğru mu? Nezaketmizle telif edilebilir mi? Karakterimizin sesi soluğu olur mu? Değilse Allah bizi affetsin, mâşerî vicdan da bizi bağışlasın- buldukları bir günah keçisine yüklediler. Bir gün insanlık cennete gitme yoluna girse, sıratı da geçse, orada bir şeye takılsa, “Hele durun size bir şey soracağız!” dense, yine onların o paranoyasından doğan nesebi gayr-ı sahih paralel mülahazasına verecek ve diyecekler ki, “Bunların yüzünden oldu!” Şimdi öyle bir mantık ve öyle bir felsefe, zedelenmiş, yaralanmış, bir yönüyle ayıp örtme duygusuyla kıvranıp duran insanların ruhuna öyle hâkim olmuş ki, bütün mesâvîyi birilerine yüklemeyi o işin içinden sıyrılmanın tek yolu olarak görüyorlar. Fakat, bütün bunlara karşı centilmence davranmak size düşüyor.

*Biraz rahatsızlığımdan, biraz da bunlara cevap vermemek için, aylardan beri burada sizin karşınıza çıkmadım. Şayet sizin karşınıza çıkarken, birilerinin yaptığı fenalıklar karşısında hislerimi işin içine katarak konuşursam, bu marz-ı ilâhîye uygun düşmez, ihlasa muvafık düşmez, ihsan şuuruyla telif edilemez, yakîn ile telif edilemez; böyle olmayınca da o beş para etmez. Beş para etmeyen insanlar gayr-ı merğûb metâlarını her gün maşerî vicdan pazarlarına, panayırlarına sürseler bile, bize bu mevzuda yine karakterimizin gereğini ortaya koymak düşer. Karakterinizi bozmanız, onun gereğine göre laf etmemeniz, öyle bir davranışta bulunmamanız, kendi namusunuza dokunmak kadar çirkin ve şenî’ bir şeydir. Başkaları da kendi karakterlerinin gereğini sergiliyorlarmış, o bizi alakadar etmez.

*Kimse kimsenin vizrini, vebalini yüklenemez. Herkes kendi vebaliyle oraya gidecek. Kaldı ki mesleğiniz, meşrebiniz, mizacınız, mezakınız itibarıyla öbür tarafta görseniz ki birileri sizin vebalinizi sırtlanmış, beli bükülmüş bir hamal gibi o veballer altında inliyor, buna da razı olmazsınız. Bu mülahazayla, bilirsiniz, elli senedir aleyhimde yazı yazan insana bile sizi de şahid tutarak şahsıma ait hakları helal ettiğimi söylemişimdir. Ne var ki, şimdi denen şeyler onun dediklerini çok geçti. Lenin’in Müslümanlara dediği şeyleri çok geçti. Amnofis’in Hazreti Musa’ya dediği şeyleri çok geçti. Ramses’in bilmem hangi Allah makbulü kuluna dediği şeyleri çok geçti. Fakat elin âlemin dediği, ettiği şeyler hadden efzun hale geldiyse, bence bizim de hadden efzun bir haddimiz olmalı. Her şeyi, Allah’ın izni ve inayetiyle, Cenab-ı Hakk’ın ruh sistemimize, ruh midemize yerleştirdiği enzimlerle ezmeli, hamur etmeli, halletmeli, sonra da ıtrahat halinde atılacak yerlerde götürüp atmalı!

*“Aşık der incitenden / İncinme incitenden / Kemalde noksan imiş/ İncinen incitenden.”Siz incitmeyen olun. Varsın başkaları inciten olsun. Çünkü sizin dünya adına bir talebiniz yok. Başkaları bir şey olduysa, onun ötesinde bir şey olmak için çırpınıyorsa, karakteri de ona müsaitse, yapmadık şey bırakmayabilir. Fakat sizin eğer Allah’ın rızasından, hoşnutluğundan başka, ila-yı kelimetullahtan başka, nam-ı celil-i Muhammedi’yi güneşin doğup battığı her yere ulaştırmadan başka bir hedefiniz varsa, “Biz de bir gün bir yerde küçük bir reis olalım, bir vekil olalım, bir bilmem ne olalım!” mülahazalarını taşıyorsanız, hiç farkına varmadan Allah’tan o nispette uzaklaşmış olursunuz.

*Hz. Pir-i Mugan, demokrasiye, evrensel insan haklarına hizmet ediyorlar diye belli bir dönemde altmışlar öncesi bazılarına karşı az tarafgirlik hissettiğini, fakat sonra yanlış olduğunu anladığını ve “Euzubillahi mineş-şeytani ves-siyaseti” deyip uzaklaştığını belirtir. Mesleğimiz, meşrebimiz budur. Sizin arkadaşlarınız da ayaklarının ucuna kadar gelen o şeyleri böyle bir mülahaza olmasaydı katiyen itmezlerdi. Varsın onun arkasından koşanlar koşadursunlar; siz onların hepsini elinizin tersiyle itin. “Bana Allah’ım gerek!” deyin. “Cennet dedikleri üç beş huri, üç beş gılman, üç beş villa, üç beş tane köşk. Sen onları isteyene ver, bana Seni gerek Seni!” deyin ve yolunda böyle yürüyün. Allah sizi yüz üstü düşürmeyecektir, inanın buna.

*Fırtınalara, tsunamilere gelince; şimdiye kadar bu yolun yolcularının sabit değişmez kaderi olmuştur. Hep imtihan olmuşlar, evlatla imtihan olmuşlar, malla imtihan olmuşlar; çağın tiranlarıyla, güç ve kuvvet zehirlenmesiyle mahvolmuş insanlarıyla imtihan olmuşlar. Seyyidina Hz. Musa, Mısır’dan Eyke’ye, oradan Medyen’e mekik dokumak üzere yurdunu yuvasını terk etmiş. Seyyidina Hz. Yusuf’un çektiği şeyler dillere destan. Yakup aleyhisselam’ın çektiği dillere destan. Hazreti İbrahim Halilu’r-Rahman doğup büyüdüğü Mezopotamya’dan, yurdundan, yuvasından kovulmuş. Diğer enbiya-ı izamın başına gelen şeyler malum. İnsanlığın İftihar Tablosu kendi beldesinden, Kabe’den dışarı çıkarılmış. Bütün Peygamberler çekmişler. Veliler de çekmişler. Gazzali deliler gibi mezarlarda dolaşmış. Hasan Şazili hazretlerinin adeta boynuna zincir vurulmuş, ayaklarına pranga takılmış. İmam Şafii hazretleri zincirler içinde ta Bağdat’a kadar celbedilmiş, sürekli kan püskürte püskürte oraya kadar götürülmüş; dayanamamış bunlara 55 yaşındayken ruhunun ufkuna yürümüş. Koca Ebu Hanife zindanlarda kırbaçlanmış. Ahmed bin Hanbel gibi büyük muhaddis, bir milyon hadisi eleyerek Müsned’ini yazmış bir insan, “Kur’ân mahluk değildir” dediği için, Kur’ân’ın tek bir meselesinden dolayı hapishanelerde kırbaç yiye yiye ömrünü geçirmiş. “Bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var.” Eğer bu yolu böyle bilerek girmişseniz, bunlara da katlanacaksınız. Bazen Firavunlar yapacak, bazen Nemrutlar yapacak, bazen kefere ve fecere yapacak, bazen münafıklar yapacak. Bazen de Müslümanlığı sindirememiş, Kur’ân okudukları halde gırtlaklarından aşağı inmeyen, alınları nasır bağlayacak şekilde secdeden başlarını kaldırmadıkları halde nifaktan kurtulamayan insanlardan çekeceksiniz. Bir yönüyle çok defa çekme sizin kaderiniz, çektirme de onların huyu olacak; bütün bunları bilerek bu yolda iseniz dişinizi sıkıp sabredeceksiniz.

*Kur’ân-ı Kerim’de

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

“Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber) sen sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155) buyurulmak suretiyle, insanın çok farklı imtihanlara maruz bırakılacağı ifade edilmiş; daha sonra da, bu belâ ve mihnetlere sabredenler müjdelenmiştir. Buna göre tıpkı ibadetlerin insanın derecesini yükselttiği gibi, menfî ibadet sayılan imtihanlar da sabredildiği takdirde insanı günahlarından arındırır ve onu en yüce ve yüksek makamlara çıkarır.

*“Sabır kurtuluşun sırlı anahtarıdır.” Başınıza ne gelirse gelsin; “Gelse Celâlinden cefa, yahut Cemâlinden vefa; ikisi de cana safa, lütfu da hoş kahrı da hoş.” Bu Kıtmir kardeşiniz 27 Mayıs’tan bu yana -çoğunuz yoktunuz o gün- ölüm tehditleriyle her zaman preslendim. Askerliğimi yapmamış bir gençtim. O zaman ihtilalciler yapıyordu. 12 Mart’ta zindanlar gördüm, tehditler gördüm; Yargıtay’da o mesele duruyorken bir af çıktı, Cenâb-ı Hakk öyle sıyrılmak lütfetti, mahkumiyet ve sürgün kararları vardı. İnandığınız şeylere inanmayanlar, sizin değerlerinizi değer kabul etmeyenler sizi hiçbir zaman hazmedememişlerdir. 12 Eylül’de tam 6 sene -o sefillerde kaçan şaki gibi- kovalandım. Cenâb-ı Hakk onlara yakalatmadı. Arkadaşlarımdan birisi -makamı cennet olsun- ordudan ayrılmış Cahit Erdoğan dedi ki bir gün: “Hocam iyi ki ele geçmedin; öyle işkence, eza ve cefa ki, hastasınız, şekeriniz var, kalbiniz var, dayanmanız mümkün değildi. İyi ki Allah yakalatmadı.” Fakat, babayiğitler, başkan Muhsin gibi kahramanlar -makamı cennet olsun- 6 sene hücrede kaldılar.

*28 Şubat’ta da aynı şey oldu. Sonra Haziran Fırtınası koptu. Akabinde musibet musibeti takip etti. Şimdi o Haziran fırtınasında birilerinin işgüzarlık yaparak 300 sayfalık iddianameye sokuşturdukları şeyleri Neo-iddianame şeklinde yine hazırlamayı düşünüyorlar. 300 sayfalık iddianame ki burada niyabet tarikiyle istintak edilirken New Jersey başsavcısı baktı ve katıla katıla güldü; “Bu ne komik şey!” falan dedi. Bugünleri görseydi herhalde gülmekten bayılırdı.

*Hasılı; biz hep çektik, çektirenler de hep çektirdiler, bundan sonra da çektirecekler. Allah’a ahd-ü peymanımız var; dönmeme kararındayız. Allah döndürecekse, canımızı alsın. Allah bunları yapanlara da insaf, iz’an, bizimle beraber kalb salahı ihsan eylesin. Âmin…