Posts Tagged ‘Ortak Akıl’

Bamteli: EŞKIYANIN TASALLUTU VE YOL HARİTAMIZ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hizmette kıble belirlenmeli, mazlumların ızdırapları paylaşılmalı ve hep müspet faaliyetler ortaya konmalı!..

İnsan, musibet sağanağına maruz kalınca, duygu ve düşünceleri -sanki nöronları ona programlanmış gibi- hep onun etrafında dönüp duruyor; onu düşünüyor, onu konuşuyor, onu dillendiriyor.

Bunları yaparken, belki -antrparantez- insanları ye’se atmayacak bir üslup ile bir şey anlatmak lazım. Diyeceğimiz edeceğimiz şeyler, o gâilelerin içinden sıyrılmaya vesile olabilecek mahiyette bir kısım argümanlar olmalı: “Şunu yapmalıyız, şunu yapmalıyız, şunu yapmalıyız!” Geçmişte yapamadığımız, yapmamız gerekli olan şeylere gelince, -geçmişi suçlamadan ve o dönemi temsil eden insanları suçlamadan- onları zihinlerimizde birer ders, bir yönüyle doğruyu yapma adına birer ibre ve birer pusula gibi görerek, bundan sonraki tavır ve davranışlarımızı ona göre yapmamız lazım. “Hizmette kıble belirleme” diyebilirsiniz buna. Yoksa insan, sağa-sola döner; oraya eğilir, oraya eğilir, oraya eğilir. Yerinde eğilmek gerekli olan yere eğilmeyince, tüm bu eğilmeler boşunadır. Günümüzün insanı, çok farklı yerler karşısında eğilip de boşuna enerji harcadığı gibi, böyle bir şey olur.

Evet, bela ve musibetler sağanağına maruz kalınca, duygu ve düşünce, ister-istemez o tarafa kayıyor. Aslında, o mevzuda yapılması gerekli olan şey ne ise, bu “pozitif” olarak yapılmalı. Negatif şeylere gitmemeli; o, bizi felç eder, esasen bela ve musibetlerin def u ref’i adına da hiçbir şey ifade etmez.

Bu mevzuda yapılması gerekli olan şey… Siz bu işin içindesiniz, hatta pişmişsiniz, mümareseniz var; Fakir’den daha iyi bilirsiniz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir: “Bu gâile ve dâhiyelerden sıyrılma yollarını belirleyip uygulamak. Nasıl yapılacak? Biraz evvel arkadaşlarımızın gayret ve cehtlerine şahit oldum; üç defa, dört defa şahit oldum, “Şu yaptığınız şey, size ibadet sevabı kazandırır.” dedim. Hadis-i şerifte, meselenin menfi yanı, negatif yanı ifade ediliyor: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini onlarla paylaşmayan, onlardan değildir.” Demek, çizgi kayması yaşıyor; demek ki, aynı dairede bulunamıyor. “Aynı dairede bulunamayacak!” demektir; öbür tarafta da onlardan ayrı düşecek, cüdâ düşecektir.

Bu açıdan mü’minlerin dertleri ile dertlenme… Kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla sıbyanıyla, şüyûhuyla mutavassıt yaşta olanıyla, ne kadar ızdıraplı insan var ise… Zannediyorum, şu anda bu ızdırabı vicdanında duyan, sadece bizim ülkemizde belki on milyon insan vardır. Çünkü yüz bin tane insan almış içeriye atmışlarsa, iki yüz bin tane insan içeriye atmışlarsa, onlara eziyet etmişlerse, onların firar etmelerine sebebiyet vermişlerse, bazılarını öldürmüşlerse, diğerlerine daha başka kötülükler yapmışlarsa şayet, her ferde karşılık belki yirmi tane insanı inletmişlerdir. Şöyle-böyle yakınında olan herkesi inletmişlerdir. Aile yakınlığı, akraba yakınlığı, konu-komşu yakınlığı, dava-düşünce yakınlığı, aynı mefkûreye inanma ve aynı gâye-i hayali takip etme yakınlığı… Bütün bu yakınlıklar, insanın içine birer sızı halinde sızar, acı halinde sızar, dolayısıyla. Onun için, onlarla o derdi paylaşmak lazım.

Derdi paylaşmak, oturup millete hikâye anlatıyor gibi anlatmak değil, menkıbe anlatıyor gibi anlatmak değildir. O arkadaşlara arz ettim ben: Sizin şu yaptığınız, ibadet sevabı kazandırıyor size; çünkü Müslümanların dertleriyle meşgulsünüz.

   “İş benim dediğim gibi ise, siz ne kaybettiğinizin farkında mısınız? Farz edelim ki, sizin dediğiniz doğru olsun; ben ne kaybederim ki?!.”

Açıkça iki-üç seneden beri, orta ölçekte kapalılığıyla altı-yedi seneden beri, tamamen gizliliğiyle, tamamen kapalılığıyla on küsur seneden, belki yirmi seneden beri size karşı -esasen- belli planlar oluşturuluyor, yok etme adına.

Evet, burada noktalı virgül koyarak, Ebu Cehil’in çok tekrar ettiğim bir sözünü söyleyeyim: Sonraları Muğîre İbn Şu’be naklediyor; daha sonra Müslüman olanlardan, Ebu Cehil ile de yakınlığı olanlardan. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “kendini öldüresiye…” -Ama böyle diyemem; O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında o tabirden hoşlanmıyorum.- Neredeyse vaktinden evvel mübarek ruhunun ufkuna uçması şeklinde bir helecan içinde, bir heyecan içinde, sürekli çırpınıp duruyor. Amcasına da (Ebu Leheb’e de) anlatıyor, Ebu Cehil’e de anlatıyor, Utbe’ye de anlatıyor, Şeybe’ye de anlatıyor, İbn Ebî Muayt’a da anlatıyor; daha ne kadar -bağışlayın- Allah belası varsa, hepsine anlatıyor. Fakat ben o anlatmaların adedini/sayısını bilmiyorum. Ama burada size desem ki, “Ebu Cehil’e elli defa anlatmıştır!”, bunu da rica ederim mübalağa saymayın. Yine Mekke’nin sokaklarından birisinde karşı karşıya gelince, -Ebu Cehil’in yanında Muğîre İbn Şu’be var- Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mesajını sunuyor.

Hani Hazreti Ali’ye veya Ebu Hanife’ye nispet edilen bir söz var: “İnandığın zaman, şunu, şunu, şunu, şunu, şunu, şunu, şunu kazanacaksın! Rica ederim, inanmadığın zaman, bu benim saydığım şeylerden bir tanesini kazanma meselesi söz konusu mudur?”

O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) mesajının özü ve ruhu, bu; arkasında bu var. “Ben diyorum ki: Sen, bu iman ile vefat ettiğin zaman, kabirde sualin âsân olacak; berzahta projektörlerin ışığı altında yürüyeceksin; mizana gittiğin zaman çehrene bakacaklar, ‘Seninkilerini tartmaya lüzum yok, geç haydi!’ diyecekler; Sırât’tan geçerken, o senin için kıldan ince, kılıçtan keskin değil, bir şehrâh hâline gelecek; belki yol da bir kabz hali yaşayacak, büzülecek yol, on adımda atlayacağın yeri bir adımda atlayıvereceksin. Allah yapacak; orası kudret dairesi, burası hikmet dairesi; ‘Ol!’ deyiverince, oluverecek. Sonra gideceksin oraya; dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir saatine mukabil gelmeyen Cennet nimetleriyle serfirâz olacaksın. Ve bir gün gelecek, Cuma yamaçlarında bütün güzelliklerin kaynağı Güzeller Güzeli Rabbimizin Cemâl-i bâkemâlini -Efendimiz’in ifadesiyle- müşâhede ettiğin zaman, kendinden geçecek ve diyeceksin ki, ‘Yahu Cennet nimetlerinin de işin doğrusu hiçbir kıymeti yokmuş!’ Oysaki oraya gittiğin zaman, şöyle diyordun, ‘Yahu dünyada benim yaşadığım şeylerin hiçbirinin bir kıymeti yokmuş, bir dakikalık bir şey imiş bunların hepsi!’ Ben diyorum ki: Sen o لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ sırlı anahtarını kullandığın zaman, bu kapıların hepsi sana açılacak. Sen de diyorsun ki, ‘Yok!’ Mesele, benim dediğim gibi ise, ne kadar şey kaybettiğinin farkında mısın? Senin dediğin gibi ise, ben ne kaybediyorum ki?!.”

Hani böyle ortadan bir şey, ilzam edici bir şey, bağlayıcı bir şey; şimdi, bu mülahaza ile O (sallallâhu aleyhi ve sellem), mesajının gereği, bir kere daha ona anlatıyor. Zaten hep öyle; Mekke sokaklarında rastladığı herkese diyor ki: قُولُوا: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، تُفْلِحُوا “Lâ ilahe illallah, deyin; kurtuluşa erin!..” Antrparantez; bunu, birileri tenkit etmişti: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ yeter mi; مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demek lazım!” falan. Oysaki hadis-i şeriflerde böyle buyuruluyor: قُولُوا: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ تُفْلِحُوا (Maalesef, bu sözdeki önemli nükteyi anlayamıyorlar.) Şimdi, böyle büyük bir mesajı veren bir insanın, Peygamber olmaması düşünülemez. Efendim, bu, öyle bilmem nereden atılacak şey/söz değil. Dolayısıyla bir taraftan لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ diyor, peygamberliğini de ortaya koyuyor; zımnen, iltizam delaleti ile “Ben, Allah’ın peygamberiyim!” demiş oluyor. “لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ deyin; Ben, Allah’ın peygamberiyim!” diyor. Bir de onların hissiyatını hesaba katma, psikolojik açıdan, çok önemlidir. “لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ deyin; bir de مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ deyin!” dese -zaten hazmedemiyorlar, hasta hepsi, beyin hastası- “Adam, kendinin peygamber, fevkaladeden bir insan olduğundan bahsediyor.” diyecekler; bir yönüyle onların hazımsızlığını artıracak; yangının üzerine körük ile gitmiş olacak. Evet, önemli; bunu anlamayanlar, o mevzuda tenkidâtta bulundular; cevap verenler de oldu o meselede; cevap verilme meselesi de oldu.

   Haset öldürücü bir marazdır; başkalarının yaptıklarını yapamayanlar, küfür ölçüsünde cinayetlere girerler; “Hased, bazen küfrün yaptırtmadığını yaptırtır!”

O gün Ebu Cehil’e yine, قُولُوا: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، تُفْلِحُوا diyor. O, bir de ismiyle hitap ederek, diyor ki: “Yâ Muhammed! -Sallallâhu aleyhi ve sellem.- Eğer bunu bana yapmakla, öbür tarafta ‘Vazifemi yaptım!’ demek istiyorsan… -Alay bu, efendim, diyalektik.- Ben, öbür tarafta, ‘Vazifesini yaptı!’ diye şehadet ederim, söylerim senin hakkında.” Sonra ayrılıp gidiyor. Muğîre İbn Şu’be diyor ki (radıyallahu anh): “Bana dedi ki: Ben, bu Adamın dediklerinin hepsine inanıyorum. Fakat bir şey benim ağırıma gidiyor. -Bakın, kıskançlık ne hale getiriyor.- Bu Hâşimîler diyorlar ki, ‘Sikâye (Hacılara zemzem dağıtma hizmeti) bizden, sidâne (Kâbe’nin kilitlerini muhafaza hizmeti) bizden, rifâde (Hacılara yemek dağıtma hizmeti) bizden; yok Kâbe’nin bilmem nesi, bizden.’ Bir de kalkıp ‘Peygamber de bizden!’ derlerse, ben bunu sindiremem!”

Sözün merkezinde şu vardır: Kıskançlık/hazımsızlık, öyle bir marazdır ki, tımarhanelerde dahi tedavisi kâbil değildir onun.

Evet, Hizmet’e karşı şimdilerde gün yüzüne çıkmış bu hazımsızlık da çok eski yıllara dayanıyor. Siz, bir şeyler yaparken, onlar o kadar geniş gücü-imkânı harcadıkları halde… İsim tasrih etmedim. Kim? Bir beyin oğlu Mustafa Bey… O kadar gücü-imkânı harcadıkları halde, sizin yaptığınızın onda birini yapamadılar. On yedi, on sekiz yerde, Yunus Emre merkezleri açtılar. Yunus Emre’nin mübarek adı, o ada canımız kurban olsun!.. O adın kerameti ile o kadar yerde ancak Türkçemizi öğretme adına böyle bir kısım kulüp gibi şeyler açtılar. Şimdi onca güç ve kuvvetlerini harcadıkları halde, yaptıkları şeyin hepsi, bundan ibaret. Bir adım ileriye götürememeleri… Ee sizin de dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde, hani o zamanlar belki beş yüz tane okulunuz vardı; zamanla bin dört yüz tane okulunuz oldu.

Gönlümüz arzu ediyordu; bu engellemeler olmasaydı, bir yönüyle bu köprüler yıkılmasaydı, zannediyorum şimdi üç bin okul olacaktı, Allah’ın izniyle. Yeryüzündeki bütün ülkelerde… Hatta Fakir, arkadaşlara soruyordum, “Girmediğiniz kaç ülke kaldı?!” Onlar, “Yedi-sekiz ülke” diyorlardı. Onlara da girince, girilmedik yer kalmayacaktı. Kardeşlik ruhu ile.. hümanizm anlayışı ile.. herkesi kucaklama niyeti ile.. renk gözetmeden, desen gözetmeden, numara gözetmeden, drop gözetmeden, herkes ile sarmaş-dolaş olacak mahiyette… Çantalarını ellerine alıp giden insanlar, gittikleri yerde de -herkes adına söylüyorum, inanarak söylüyorum- bir dikili taşları olsun mülahazasına/zaafına kapılmadılar. Oralardaki insanlar, nabız tuttu; her nabız tutuşlarında, samimiyet, hasbîlik, diğergamlık, îsâr ruhu gördüler. İnandılar bu insanlara… Allah’a, Peygamber’e inanmayanlar bile, Ateistler, Deistler bile inandılar buna. Ama tahribat kolay olduğundan dolayı; hani şu kadar mimarın, şu kadar statikçinin, şu kadar zamanda ortaya koyduğu, mimarî bir eser, bir anda darman duman olur. Yaptıkları şey, o; tahrip etmenin arkasından koşuyorlar.

Hazımsızlık böyle çok eski yıllara dayandığından dolayı, sadece içlerinde oluşan -bağışlayın- o gaseyanı şimdi dışarıya attılar. Mide bulandırıcı bir tavır sergiliyorlar. Karakterlerinin gereğini sergiliyorlar. Kur’an-ı Kerim, bu meseleyi ifade ederken, قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ -tercümelerinden birisi ile- “Herkes, karakterinin gereğini yerine getirir!” (İsrâ, 17/84) buyuruyor. Allah, o karakterde olmaktan bizi muhafaza buyursun! Öyle bir karakter taşımaktan, Allah bizi muhafaza buyursun!..

Şimdi bu bir realite… Kendi doğup büyüdüğünüz, maskat-ı re’siniz sayılan, bir avuç toprağını cihanlar ile değiştirmeyeceğiniz ülkenizde, ülkenizin insanından bunu gördükten sonra, dünyanın dört bir yanına yayıldınız; onlar da insan, onlar da bir yönüyle aynı paniğe kapılabilirler, aynı paranoyaları yaşayabilirler. Öyle ise size kulak çekme manasında -hadiselerin diliyle- “Aman dikkatli olun bundan sonra! Bakın, en yakın gibi görünen insanlar, ne kadar sizden uzak duruyorlarmış, size karşı mesafeli duruyorlarmış!” deniyor. Dolayısıyla bir dikkat, bir teyakkuz adına, Allah (celle celâluhu) kısmen bir şey çektiriyor. Şimdi bir taraftan bunu çok iyi değerlendirmek lazım!..

   Bir kısım tereddütlerle karışık da olsa hakkınızda geniş alanlı bir duyma söz konusu; şimdi size düşen, sistemli düşünme ve en uygun vesileleri kullanma sayesinde o merakı kendinizi anlatma istikametinde değerlendirmektir.

Bir diğer taraftan, zannediyorum, dünyada bu ölçüde, bu çerçevede duyulma adına birkaç trilyon para verseydiniz, dünyadaki matbûât, televizyonlar, internet siteleri, telefonlar, bu meseleyi bu kadar bilemez ve duyamazlardı. Bir şeyi anlatmada “duyma” meselesi çok önemli bir faktördür. Duymuş, ruhunu bir de merak sarmış ise, nöronlar almaya hazır vaziyete geçmişlerdir, “Hazır ol!” vaziyetine geçmişlerdir. Bu defa size her şeyi üslubuna uygun, usûlu-esâsı fedâ etmeden, üslubuna uygun anlatmak düşüyor.

“Biz, insanız; yeryüzünde sulh-i umumî peşinde koşturuyoruz! Yangını söndürmek için koşturuyoruz! İçinde yanan insanları, o yangından kurtarmak için koşturuyoruz! Yeryüzündeki bütün insanlar, bir biri ile kucaklaşsın diye koşturuyoruz!..” Senelerce, kalbleriniz bu heyecan ile çarptı, nabızlarınız bu heyecan ile attı ve onlar da inandılar sizlere. Fakat belki şu anda kafalarda karışıklık da var. Herkeste şöyle-böyle paranoyaya açık bir durum da, bir delik de, bir menfez de vardır. Herkesin kafasına bir şey akmıştır; Talamus bezine mi, nöronlarına mı, başka bir yerine mi, akmıştır bir şey; bileceksiniz bunu!.. Fakat duyulma, ciddî; dünyada neredeyse kahvede oturan insanlar bile duydular.

Şimdi sizinle karşılaştıkları zaman “Nedir yahu bu hal?!.” diyecekler. İşte o zaman size, üsluba, esâsı-usûlü fedâ etmeden, anlatmamız gerekli olan şeyleri anlatmak düşüyor. Oturup bunu müzakere etmek.. bu mevzuda argümanlar oluşturmak.. sesimizi-soluğumuzu insanlığa duyurmak için metotlar geliştirmek.. Sabâ’dan mı gideceğiz, Uşşâk’tan mı gideceğiz, Rast’tan mı gideceğiz, ezan sıralarına göre söylüyorum, Segâh’tan mı gideceğiz, -esasen “Hüzzâm”, akşam okunur fakat şimdi biraz daha farklı, “râ-râ”sı farklı Segâh okuyorlar- Segâh’tan mı gideceğiz, Hicaz’dan mı gideceğiz?!. Neyden gideceksek gideceğiz ama o insanların dinleyebileceği bir enstrüman ile, bir ses ile yanlarına gideceğiz. Zurna, ürkütüyorsa, onu, saklayacağız; efendim, davul kaçırıyorsa onları, onu da bir tarafa koyacağız. Ney celb u cezb ediyorsa şayet, onu dudaklarımıza yerleştirecek, Itrî’nin o güzel bestelerinden bazılarını onlara duyuruyor gibi, orada sesimizi yükseltecek, gönüllerine yumuşak, kaymak gibi akmaya bakacağız, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Bunun için evvelâ sistemli düşünme şarttır. Bir şey yapmadan evvel düşünmek, yemeden evvel çiğnemek gibi bir şeydir. Çiğnemeden bir şey yutmaya kalkarsanız, yutakta takılır kalır, boğulursunuz. Yutsanız dahi, midenin yükünü çoğaltmış olursunuz. Allah, ağzı vermiş; kuvve-i zâika “ücret-i âcile”sini de vermiş: Bak sen çiğniyorsun; mide için çiğniyorsun, insanın vücudu için çiğniyorsun. Ben bir de o sana çiğnettiğim şeylerin içine bir tat koydum. O tadı duyabilmen için aynı zamanda kuvve-i zâika verdim sana. O da bedava değil!.. Ağzına alıp çiğnediğin şeyleri yutasın gelmiyor; bir balı, bir kaymağı ağzına aldığın zaman, yutasın gelmiyor. Verdim bunları!.. Fakat bunu, münasebetsiz şekilde, ağzına koyar koymaz yutarsan şayet, kuvve-i zâikanın hukukuna tecâvüz etmiş olursun.” Evet, burada size şöyle bir şey desem, olabilir de, ihtimal dâhilinde: Ağız, öbür tarafta, davacı olabilir; “Yâ Rabbi, bu, hep midesi adına, kolonları adına benim hakkımı yedi. Beni ağzında birkaç defa çevirse idi, ben de hissemi alsaydım!” Haklı bir dava olur mu, olmaz mı bu?!. Evet, olur.

   İstişare, mü’min bir toplumun en bariz alâmeti ve İslâm’a gönül vermiş bir cemaatin en önemli hususiyetidir; Allah Rasûlü, Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine Uhud’a çıkardı.

Yutmadan evvel çiğnemek ne ise, ortaya bir proje koymadan evvel, oturup derin derin düşünmek o kadar önemlidir. Buna, İslam dininde “istişare” deniyor. Kur’an-ı Kerim’de bir sûrenin adı da Şûrâ. Şûrâ Sûresi… Kur’an, sahabe-i kiramı methettiği, değişik pozitif yanlarıyla methettiği yerde, araya bir de وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “Onlar, öyle kâmeti yüce insanlar ki, yaptıkları işleri hep meşveretle götürüyorlar!” (Şûrâ, 42/38) buyuruyor. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) buna tercüman olurken, مَا عَالَ مَنِ اقْتَصَدَ، وَمَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ “İktisat yapan, fakr u zarurete düşmez. İstişare eden de, haybet ve zarar yaşamaz.” buyuruyor.

Düşünün en kritik dönemde, Uhud’da istişare yapıyor benim Efendim. O’nun, falan filan ile istişareye ihtiyacı yok. Bir kere, Cenâb-ı Hak, O’na öyle bir dimağ vermiş ki; bizim, şöyle-böyle ancak onda birini çalıştırabildiğimiz nöronlarımızın, O’nda (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütünü birden çalışıyor. Hamdi Yazır’ın tefsirinin birinci cildinde, zannediyorum Fatiha Sûresi tefsirinde dendiği gibi; “O ne müthiş bir Ruh, ne engin bir Ruh’tur ki, ayakları yeryüzünde fakat semalar ötesi âlemler ile muhaverede bulunuyor!” Evet, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) kimse ile istişareye ihtiyacı yok. Fakat istişareyi, arkadakilerine bir disiplin olarak göstermek için kendi yapıyor bunu. Bir “imam” gibi tekbir alıyor, “Siz de böyle yapın!”; el bağlıyor, “Siz de böyle yapın!”; rükûa gidiyor, “Siz de böyle yapın!”; ayağa kalkıyor kavmeye, “Siz de böyle yapın!”; secdeye kapanıyor, “Siz de böyle yapın!”

Ve istişare ediyor, Uhud’a çıkmadan evvel. Rüyasını da anlatıyor, “Bir kısım sığırların boğazlandığını gördüm!” diyor. Fakat Bedir’de savaşma şerefini ihraz edememiş bir kısım gençler, ağır basıyorlar; oradaki umum heyet üzerinde ciddî bir tesir oluşturuyorlar. Ekseriyetin re’yi orada Uhud’a çıkılmasından yana. Ekseriyetin re’yi… Bakın, biz de bundan ders alalım. “Dediğim olmadı!” diye, “Olmaz olsun bu iş!” değil. Ekseriyetin re’yine göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tabye savaşını bırakıyor. Hendek’te yaptığı gibi bir savaş yapabilirdi; diğerleri bozguna uğrar kaçarlardı. Ama o zaman “Çıkalım dışarıya!” diyor. Bir de oradaki Uhud tepesine bir birlik yerleştiriyor, başına da Abdullah bin Cübeyr’i koyuyor. “Bizim vücutlarımızı kartallar kaldırsa, Ben’den emir gelmeden yerinizden ayrılmayın!” diyor. Siyer’de, Hadis kitaplarında anlatılan şeyler bunlar.

İstişare… Allah Rasûlü istişareye uyarak çıkıyor. Şimdi iki şey oluyor orada; Bir: Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) orada mübarek düşüncesine (rağmen Uhud’a çıkılmasını tercih edenlerin ve okçular tepesindekilerin) halini Kur’an-ı Kerim “kesb” sözüyle ifade ediyor. Bu açıdan, onlara “içtihad hatası” ile mukabelede bulunuluyor. Evet, “İktesebe” kelimesiyle demiyor Kur’an-ı Kerim, إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا “Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.” (Âl-i Imrân, 3/155) ifadelerinde görüleceği üzere, بِمَا كَسَبُوا diyor; “kesbettikleri şey ile..” Dolayısıyla “kesb” başkadır, “iktisab” başkadır; iktisab, bir “vebal irtikâp etme”dir; berikine (kesbe) gelince, o “sevabın ikisini bire indirme” demektir, içtihad hatasıdır.

İçtihad hatası yapıyorlar, çıkıyorlar oraya. Bir içtihad hatası da tepede yapılıyor; düşman ordusu bozgunla gidince, O’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) emir gelmeden ayrılıyorlar. Oysaki emre itaat her şeyden önce gelir. Onu (emre itaati) Hazreti Âdem’den öğrenmek lazım; evet, Melâike-i Kirâm’dan öğrenmek lazım. Orada da öyle yine bir içtihad hatası yapılıyor; ayrılıyorlar ve bir hezimet yaşanıyor, ayrı bir şey. Vakıayı ana hatlarıyla arz ediyorum, başınızı ağrıtmıyorsam şayet.

Sonra Efendimiz’in mübarek yüzü yaralanıyor; o yüzün en küçük şeyine canım kurban olsun!.. Mübarek dişi yere düşüyor. Osmanlıların öyle saygısı vardır ki, Efendimiz’e, Uhud’un bağrında, o mübarek dişin düştüğü yere bir kulübecik yapmışlar. Arkadan gelenler, onu bile şirk saydıklarından dolayı, yıkmışlar. Ben, yarı yıkılmış şekline şahit oldum; Uhud’u gezdim hep, o şühedanın başında bir dolaştım; böyle beni aldı, tarihin hatıralarında, tarihin hatıra çağlayanı içinde sürükledi; o günü onlar ile beraber yaşıyor gibi bir zevk-i ruhânî duydum. Oraya da çıktım, mübarek “sinn-i Nebevî”nin düştüğü yere. Osmanlı… Peygambere saygısı… Hani “Lihye-i şerif”i öpüp gözünüze sürüyorsunuz ya, o mübarek sakalının bir tüyünü… “Tüy” de dememek lazım, “Mûy-i mübârek”ini… Onlar da o saygılarını öyle ifade etmişler orada.

Kendi vücudu yaralanmış, başında miğfer kırılmış. Orada bir de candan sevdiği sütkardeşi ve amcası Hazreti Hamza gibi bir orduya bedel bir insan, bağrından yediği bir mızrak ile şehit olmuş ve parçalanmış. Parçalanmış aynı zamanda, didik didik etmişler. Yetmişe yakın ashâb-ı kiram; her biri bir ülke insanına bedel ashâb-ı kirâm efendilerimiz şehit olmuşlar. أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ diyor; “Benim sahabîlerim, yıldızlar gibidir.” بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ “Hangisine uysanız, hidayeti bulursunuz.” Kâmet-i kıymetleri, bu onların. Bir de onları görüyor, o İnce Ruh (sallallâhu aleyhi ve sellem). O hassas, o Şefkat Âbidesi, bir de ona üzülüyor. Fakat Kur’an-ı Kerim’in beyanına bakın: فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalbli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi. Öyle ise onların kusurlarını affet; onlar için mağfiret dile. Yapacağın işleri onlara danış, karar verince de artık Allah’a dayan; çünkü Allah Kendine güvenip dayananları sever.” (Âl-i Imrân, 3/159)

“Eğer Sen, katı kalbli olsaydın, bu, etrafındaki insanlar, dağılır giderlerdi.” Evvelâ böyle diyor. Böyle demede, mefhum-u muhalif şudur: “Sen, katı kalbli bir insan değilsin; eğer olsaydın, dağılırlardı!” Bir tebcil, bir takdir var; söyleyeceği şeylere beraat-i istihlal nev’inden -bir zaviyeden- esasen bir zemin hazırlama var: فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ  Öyle ise, bu sebeple -“Fâ-i sebebiye” ile- فَاعْفُ عَنْهُمْ “Onları bağışla!” Bağışlamak ile kalma; madem içtihad hatası yaptılar, nezd-i Ulûhiyette olmaması istenen bir şeyi yaptılar onlar, وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ “Bir de onlar için Allah’tan yarlıganma talep et!” “Allah’ım bağışla Benim ashabımı!.. Beni oraya götürenleri ve sonra söz dinlemeyerek yerlerinden ayrılanları yarlıga!.” فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ Bakın sonunda ne diyor: وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ “Otur, meseleyi bir kere daha onlarla istişare et!”

Birinci istişarede “içtihad hatası sebebiyle sevaplarını ikiden bire indirenler” diyeyim ben; böyle demekte de onları incitmiş olur muyum?!. Öbür tarafta beni bağışlarlar, inşaallah!.. Onlar için… Evet, şimdi birinci istişarede, “kesb” ile ifade edilen -esas- içtihad hatasına girdiklerinden dolayı, bu defa diyor ki… -Kendisi yaralı, yetmiş tane insan şehit olmuş; yüz yetmiş tane veya iki yüz tane insan da gezemeyecek şekilde. Kimisinin kolu yaralı, kimisinin bacağı yaralı, kimisi bağrından bir yara almış.- “Haydi, derlenin, toparlanın; müşrik ordusunu takibe koyuluyoruz!” Siyer’e baktığımız zaman, bir tek insanın “Olmaz, gelemeyiz; biz bu vaziyette yol alamayız!” falan dediğini bilmiyorum. Siyer ile, Hadis ile meşgul olanlar, söylesinler bana, bir tane. Ama buna sebebiyet veren nedir? “Başta istişarede O’nu dinlemedik, bakın iki gâile başımıza geldi. Şimdi ölsek bile, O’nu dinlememiz lazım!”

   En son Kosova’dan insan kaçırdı eşkıya!.. “Eşkıya” sözü bazılarına batabilir ama yapılanlar düpedüz eşkıyalıktır.

Meşveret… مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ “İstişare eden insan, haybet (kayıp) yaşamaz!” diyor. Şimdi, böyle büyük bir iş yaparken, büyük bir projeyi realize etmeye çalışırken, bence, dâhî bile olsak, istişareyi ihmal etmemeliyiz. Hani “dahi”, kim diyelim? Sokrates gibi, öbür dünyadan, Eflatun gibi, Aristo gibi.. veya belli bir dönemin Kant’ı gibi, Descartes’i gibi, bize yakın dönemde hepinizin duyduğu Einstein gibi bir dâhi bile olsa, bir şey söylese, bence beş tane ümmî insanın mülahazaları nazar-ı itibara alınarak o dâhinin görüşü bir kenara konmalı. O dahi öyle bir kenara konacak söz söyler mi, fikir beyan eder mi, etmez mi, o ayrı bir dava da!.. Fakat insan, dâhî olacağına, meşveret eden bir insan olmalı!.. “Dâhi, yanılmaz!” diye bir şey bilmiyorum, “Dâhî, yanılmaz!” diye. Ama meşveret ederek meseleleri alıp götürenler, her işi meşveret çağlayanında deryaya ulaştırmaya, gaye-i hayale ulaştırmaya çalışanlar, hiç haybet yaşamamışlardır.

Şimdi, bir gâile yaşıyoruz, bir dâhiyeye maruz kaldık, kalındı, kalınıyor ve hâlâ devam ediyor. İşte, Kosova’dan insan kaçırıyor eşkıyalar!.. “Eşkıya” dedim de, hafif gelir bu; bazılarına batabilir ama bu düpedüz eşkıyalıktır. Pakistan’dan insan kaçırma, düpedüz eşkıyalıktır.. Myanmar’dan bilmem ne yapmak, düpedüz eşkıyalıktır. İnsan kaçırma, insan… Sonra bazen öldürme, bazılarını götürüp dağın başında bırakma, sahipsiz bırakma… Bunların hepsi oldu. Bunların hiç birini Richard yapmadı, Friedrich Barbaros yapmadı, Philip yapmadı, İstanbul’u işgal eden hainler de yapmadılar bunu; hiç biri yapmadı!.. Fakat günümüzde yapıldı bunlar.

Şimdi bu gâilelerden, bu dâhiyelerden sıyrılmak istiyoruz. Ee zor; bir taraftan yaralanmışlık var, incinen ruhlarımız var. “Ben usanmam gözümün nuru cefadan ama / Ne de olmasa, cefadan usanır, candır bu!” Sen, sırtından bir mızrak yiyorsun, “Ben, yine hiç sarsılmadım bu mevzuda!” diyemezsin. İnsansın, sarsılacaksın; etten-kemiktensin, sarsılacaksın. Biraz evvel “En Sarsılmaz İnsan”ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yürek acısını ifade etmeye çalıştım, En Sarsılmaz olan İnsan’ın… Fakat beri tarafta bu, bizi yapmamız gerekli olan şeyleri yapmaktan bir adım geri bırakmamalı. Bunun da biricik yolu, yapılacak işler yapılmadan evvel, “ortak akıl”a müracaat edilmeli; bu işe gönül vermiş on tane insanın, yirmi tane insanın fikri alınmalı.

Hususiyle, bu işin dertlisi, diriliş kahramanı, gâye-i hayal âbidesi insanların düşüncelerine müracaat edeceksiniz. Çünkü onlar düşünürken, kendi hesaplarına düşünmezler, kendi yaşamları adına düşünmezler. Çünkü onlar, yaşatma âbideleridir; icabında Hazreti Pîr’in ifade ettiği gibi, “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm, gül-gülistan olur!” mülahazasına bağlanmışlardır. Kendini o yüce mefkûreye bu şekilde bağlamış insanlar, kendilerini düşünmezler, kat’iyyen ve kâtıbeten. Düşünmemişlerdir, kat’iyyen ve kâtıbeten; düşünmeyeceklerdir, kat’iyyen ve kâtıbeten. Öyle ise, yürüyeceğimiz yolda başbaşa vererek, ortak aklın muhassalasını değerlendirip bu dâhiyelerden sıyrılmaya bakalım.

Bir de -ifade edildiği gibi- şu anda mesele geniş alana doğru bir açılma keyfiyeti gösteriyor. Âdetâ her yerde, sizin duygu ve düşüncelerinizin sergileri yapılıyor. Hani kitap sergisi, eşya sergisi, mal sergisi yapılıyor ya, aynen onun gibi şimdilerde duygu ve düşüncelerinizin sergisi yapılıyor; her yerde medya sizden bahsediyor. Hazır böyle bir fırsat önümüze çıkmışken, oradan oraya koşmalı; ayağımız altımıza gelmeden, bir küheylan gibi, kalbimiz duracağı âna kadar koşturmalıyız; bu genişçe duymayı genişçe değerlendirmeye bakmalıyız, Allah’ın izni ve inayetiyle.

   Allah’ın icraatından razı olmalı, of’ları oh yapmaya bakmalı; mazlumların ızdıraplarıyla oturup kalkmalı ve bilhassa secdede onlar için dua dua yalvarmalı!..

Ama bu işi sonuçlandıracak, Sâhibidir (celle celâluhu). O’nun planını “kader” şeklinde, başta yapan, O’dur. (Enderûnî Vâsıf’tan iki beyit) “Gelir elbet zuhura, ne ise hükm-ü kader / Hakk’a tefvîz-i umûr et, ne elem çek, ne keder.” “Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner / Gam u şâd-i felek, böyle gelmiş böyle gider.” Ha, siz Enderûnî Vasıf’ı bir yönüyle mecâzî aşklar şairi olarak görürsünüz de, fakat Rabbiyle teslimiyeti açısından bu mülahazaları da var; onun kadere ne kadar inandığını görüyorsunuz. Büyük plan -esas- öteler ötesinde hazırlanıyor, sizin önünüze konuyor; o mevzuda nihâî hükmü, O (celle celâluhu) verir. O, bir kere “Kün!” dedi mi, “fe-yekûn” (Bir şeye “Ol!” dediği zaman anında oluverir.). Kün, fe-yekûn. مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ، وَمَا شَاءَ لَمْ يَكُنْ “Neyi murad buyurmuş ise, o olur; olmamasını istediği de kat’iyyen olmaz!” Meşîeti, bir şeyin olmamasına taalluk ediyorsa, o asla olmaz. Hamdi Yazır, ısrarla duruyor bu konu üzerinde; “yok”lar bile O’nun meşîeti ile meydana gelir. Evet, meşîeti “olmama”ya taalluk ediyorsa, o da olmaz.

Şimdi öyle bir Kuvvet-i Kâhire’ye, İrâde-i Bâhire’ye, Meşîet-i Sübhâniye’ye dayanmış yürüyorsanız, bugün olmasa yarın… O, yolunda yürüyenleri hiçbir zaman yüzüstü, mahcup olarak bırakmamıştır; bugün olmasa yarın, eteklerini cevherlerle doldurmuştur.

Meselenin birincisi bu idi; biraz uzattım. İkincisi. Bu mevzuda içimize gelen şeyler ile, öyle çok kapalı olarak, kaderi sorgulama gibi bir şeyler olabilir, hafizanallah. Hep “istiğfar” etmeliyiz, “tevbe” etmeliyiz, “inâbe”de bulunmalıyız, hatta “evbe”de bulunmalıyız. Öyle ki, “evbe”yi şöyle anlarım ben: Sanki tepeden tırnağa ben bir günah krateriyim; işte onu eritmek için, altında ne kadar nedâmet ateşi yakmak lazım ise, o kadar yakacak, mutlaka o şeyi/kayayı eriteceğim. Öyle olmalı, meseleye öyle bakmalı, Allah’ın izni ve inayetiyle. Hemen onları رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً نبيًّا ikrarıyla eritmeli: Allah’ım, Rab olarak Sen’den razıyız. Din olarak İslam’dan razıyız. Peygamber olarak da Efendimiz’den razıyız ve arkasına düştük. Nebi olarak arkasına düştük, razıyız O’ndan. Başımıza ne gelse, “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de cana safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!” (Yunus Emre, rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsiaten) demeliyiz.

Birincisi, bu, tabiatımızın muktezası; bir şey saplanırken bir yerimize, “Of!” dememek elimizden gelmez. Fakat elden geliyorsa, sonundaki “f”yi, “h”ye çevirelim; “Oh be!..” diyelim. Bir harf değişikliği canım; “Oh be!..” diyeceksiniz, o kadar. O, sevap olacak; öbürü, şikâyet.

Bunun bir diğer yanını da şu teşkil ediyor, zannediyorum: Mağdurların/mazlumların derdini kendi derdimiz bilerek, her birimiz heyetin derdini kendi şahsımızda kendi derdimiz bilerek, başımızı secdede yere koyduğumuz zaman adeta inlemeliyiz. Bizim mezhebimizde, dünyevî şeyler söylemek, namazı ifsat eder, Hanefi mezhebinde. Fakat diğer mezheplerde böyle bir şey yok. Ama bizim mezhebimizde de kelâm-ı nefsî diyebileceğimiz, içten geçirme, şöyle-böyle dilin kıpırdaması şeklinde, dileklerimizi Cenâb-ı Hakk’a sunma olabilir. أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ buyuruyor Efendimiz: “İnsanın, Allah’a en yakın olduğu yer, secdedir; (secde ettiğinizde) duayı çoğaltın.” Baş-ayak, aynı yerde; öper alnı, seccâde; işte, insanı kurbete taşıyan cadde. Tam yakınlığı ihraz etmiş oluyorsun. Başını yere koyuyorsun, Allah’a en yakın olduğun secdeye. Neden en yakın olduğun yer? Çünkü tevâzunun daha ötesi yok! Ayakta durdun, ayrı bir tevazu. Rükûa gittin, ayrı bir tevazu. “Yahu bu yetmez!..” deyip kavmeye kalktın; bir daha baktın, “murad” gözlüyor, gözetliyor gibi. Bu defa secdeye kapandın; “Yahu bir tane yetmez, bir tane daha secde! Bir tane daha secde!”

Başımızı yere koyduğumuz zaman, olup biten şeyler karşısında, artık اَللَّهُمَّ فَرَجًا وَمَخْرَجًا “Allah’ım içinde bulunduğumuz musibet, keder ve tasadan bir çıkış yolu, bir kurtuluş lütfeyle!..” mi diyeceksiniz?!. نَصْرًا قَرِيبًا وَفَتْحًا مُبِينًا * أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Allah’ım! Bir nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret Allah’ım! En yakın zamanda engin bir fütuhât.” “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) mı diyeceksiniz?!. رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu ver; Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver. Ve bizi Ateş’in azabından koru!” (Bakara, 2/201) mu diyeceksiniz?!. رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır.” (Kehf, 18/10) mı diyeceksiniz?!. اَللَّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ، مُجْرِيَ السَّحَابِ، سَرِيعَ الْحِسَابِ، هَازِمَ اْلأَحْزَابِ، اِهْزِمْهُمْ وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ “Ey Kitabı indiren, bulutları yürüten, dilediğinde hesabı çabucak gören, halis mü’minler aleyhine toplanan grupları dağıtan, düşman saflarını darmadağın eden Allahım! Bu düşmanları da perişan edip hezimete uğrat; onlara karşı bize yardım eyle.” mi diyeceksiniz?!.

Diyeceksiniz bunları. Hem umum heyet için, hem de şu anda mağduriyet, mazlumiyet, mehcûriyet, mahkûmiyet, müstantakıyet -Bu tabiri hiç kullanmıyorlar, evet, “istintak edilme, sorguya çekilme” demektir- yaşayan ve dolayısıyla bir yönüyle hep melûl, mahzun, mükedder olan kardeşlerimizi nazar-ı itibara alarak diyeceksiniz. Bu, onların dertlerini paylaşmanın, onlarla beraber olmanın ve öbür tarafta da onlarla beraber Cennet’e girmenin sırlı anahtarıdır.

Kırık Testi: Güç Zehirlenmesi ya da Tiranlaşma

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Belirli bir alandan sorumlu olan veya herhangi bir yerin idaresini üstlenen insanlar bir süre sonra kendilerini oranın maliki gibi görmeye başlayabiliyorlar. Bu konudaki mü’mince mülâhaza ve davranış nasıl olmalıdır?

Cevap: İnsanların sevk ve idaresiyle vazifeli olan bir insanın, yaptığı işin sorumluluğunu üzerinde taşımasıyla, sorumlu olduğu yeri kendi mülkü gibi görmesi arasında çok fark vardır. Fakat ne yazık ki bu durum çoklarının zühulüne, gafletine kurban giden bir hâldir. Haddizatında insanları sevk ve idare sorumluluğunda olan kişiler, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile O’nun Râşid Halifeleri’nin (rıdvanullâhi aleyhim) yolunu takip etmedikleri takdirde, kendilerini bulundukları makamlarda bir emanetçi gibi görmeyip de aksine bulundukları yerin maliki gibi görmeye başladıklarında despotluk ve tiranlığa giden yolun taşları döşenmeye başlamış demektir.

Olumsuzlukları Öncelikle Kendinden Bilen İnsanlar

Böyle bir felâketten korunmanın en önemli esaslarından birisi, idareci konumunda bulunan insanların sürekli kendilerini muhasebeye çekmeleri ve sorumlu oldukları dairede meydana gelen bütün olumsuzlukları da öncelikle kendileriyle alâkadar görmeleridir. Esasen böyle bir idare anlayış ve felsefesi bizim dinî duygu ve düşüncemize dayanır. Bu konuda Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) tavrı bizim için ne güzel örnektir! O, halifelik yaptığı on senelik zaman diliminde Osmanlı ve Selçuklu dönemlerindekine denk fütuhat gerçekleştirmiş büyük bir devlet adamı olmasına rağmen, kıtlık baş gösterdiğinde bir harabede başını secdeye koyup “Allah’ım benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i helâk etme!” sözleriyle sızlanmıştır. Dolayısıyla önde bulunan insanlar, yaşanan olumsuzluklardan, kırılma ve çatlamalardan öncelikle kendilerini mesul tutmalı, dua dua Allah’a yalvarmalı ve problemlerin çözümü adına ellerinden geleni yapmalıdırlar.

Ruhlarındaki ilhamı muhtaç sinelere boşaltmak maksadıyla insanlık yolunda koşturan ve bu uğurda bazı sorumluluklar alan adanmış ruhlar, kimi zaman hiç beklemedikleri arıza ve problemlerle karşılaşabilirler. Meselâ Cenâb-ı Hak, kendilerine halkın takdir edip alkışlayacağı bazı başarılar lütfeder. Bu durum karakter zaafı olan bazı kimselerde adanmış ruhlarla aynı kare içinde görünme arzusunu tetikler. Neticede menfaat düşüncesi ve çıkar mülâhazasıyla işin içine girenler beklediklerini bulamayınca iftira, tezvir dahil her türlü kötülüğe başvurabilirler. Elbette Allah (celle celâluhu) böyle bir kötülüğün hesabını bu kötülüğü yapanlara sorar. Fakat bu sıkıntı ve problemin yaşandığı yerden sorumlu olan insan, “Acaba ben nasıl bir hata işledim ki burada böyle bir musibete maruz kaldık?” demeli ve en başta kendisini hesaba çekmelidir.

Başarıları Kendinden Bilmeyen İnsanlar

İdareci konumunda bulunan insanlar, böyle bir muhasebe ve murakabe duygusuna sahip olmazlarsa, zamanla onlar tamamen kendi yanlış kararlarından kaynaklanan problemlerde bile hiçbir hata ve yanlışı kabul etmek istemez, suçluyu hep dışarıda arar durur, etraflarına atf-ı cürümlerde bulunurlar. Hata ve kusurlar dile getirildiğinde ise bu durumu kendilerine bir tehdit gibi algılar, farklı sesleri kısmak ve susturmak isterler. Hâsılı onlar, kendi çaplarında tiranlığa başlarlar. Evet, toplumun ortak gayretlerinin neticesinde Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği başarıları kendinden bilme gafletine düşen idareciler, her şeyin kendilerinde başlayıp kendilerinde biteceğini zannedecek; kendilerinin mebde ve münteha oldukları vehmine kapılacaklardır ki, esasında bu durum, zımnî dahi olsa bir çeşit ulûhiyet iddiasında bulunma demektir. Böyle bir iddiaya kalkışan kimsenin feci âkıbeti ise bir hadis-i kudsîde şu şekilde ifade edilir: اَلْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ Kibriya, Benim ridâm, azamet ise Benim izârımdır. Kim benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım.” (Müslim, birr 136; Ebû Dâvûd, libâs 26) Kendini büyük görüp kibirlenen bir insan, bu ilâhî sıfatlarda Allah’a şerik olmaya kalkışmış sayıldığından Cenâb-ı Hak, böyle bir insanı derdest edip Cehennem’e atacağı ikaz ve uyarısında bulunmaktadır.

Ortak Akıl ve Meşveret İnsanları

Hâlbuki hiçbir şey bizimle başlamadığı gibi, hiçbir şey bizimle sona ermez de. Aksine kendimize bağlı götürdüğümüz işler, âkıbetleri itibarıyla akamete uğrar; bencillikten ve benlik iddialarından uzak durulduğu takdirde ise yapılan işler kopukluğa ve kırılmaya maruz kalmazlar. İnsan, kendisine ve istihdam edildiği hizmetlere hep böyle bakmalı, meseleleri şahsına bağlı götürme yerine ortak akla değer atfetmeli, müşterek aklı kullanmalı ve asla istişare mekanizmasına karşı müstağni tavır takınmamalıdır. İşin altından kalkamadığını, sorumluluğunu lâyıkıyla yerine getiremediğini gördüğünde de iki adım geriye çekilmesini bilmeli, çok rahatlıkla, “Ben, bulunduğum konum itibarıyla insanlarda vifak ve ittifak duygusunu geliştirmeye ve onların kalblerini telif etmeye çalışarak tevfik-i ilâhîye çağrıda bulunuyorum. Eğer konumumun hakkını veremiyor, gerekli temsili ortaya koyamıyor, hâlim ve görüntüm itibarıyla inandırıcı olamıyorsam, beni bu vazifeden azledip daha küçük bir yere verebilirsiniz.” demelidir. Kendilerini hakka, hakikate, millete adamış oldukları iddiasında bulunan insanların duygu ve düşünceleri bu istikamette olmalıdır.

Dünyevî ve Uhrevî Hiçbir Beklentiye Girmeyen İnsanlar

Onlar yapmış oldukları vazife itibarıyla dünyevî ve uhrevî hiçbir beklentiye girmemelidirler. Ne yüksek makamlara gelme, ne değişik payeler ihraz etme, ne de parmakla gösterilen bir insan olma gibi düşünceler onların gönlünde yer etmemelidir. Çünkü nefse ve dünyaya bakan yönü itibarıyla gözün hep yukarılarda olması, kendini beğenmenin, gururun ve kibrin ifadesidir. Kibirli insanların ise bu konuda dengeli hareket edebilmeleri, konumlarının hakkını verebilmeleri ve mesuliyetlerinin farkında olabilmeleri çok zordur. Zira onlar, kendilerini arzın altındaki öküz gibi görürler. Kendileri vazifeden el çektiğinde fay kırılması yaşanacağını ve zelzele olacağını düşünürler. Bu ise büyük bir gaflet ve sapıklıktır.

Tâbiiyeti, Sebeb-i Mesuliyet ve Hatar Olan Metbuiyete Tercih Eden İnsanlar

Hazreti Pîr’in “İhlâs” ve “Uhuvvet” risalelerinde verdiği ölçülerin birçoğu bu istikamette serdedilmiş altın ölçülerdir. Onlara riayet edilmesi, bu tür kaymaların önüne geçme adına çok önemlidir. Mesela o, bir yerde, tâbiiyetin, sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbuiyete tercih edilmesi gerektiğini ifade eder. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.192 (Yirminci Lem’a, Birinci Nokta)) Yani insan liyakatli birine tâbi olmayı, sorumluluk, tehlike ve risk içeren başkalarının kendisine tâbi olmasına tercih etmelidir. Diyelim ki bir yerde cemaatle namaz kılınacak. İnsan, orada hemen imamlığa talip olmamalı, iki adım geriye çekilmeli ve kendisiyle birlikte secde eden bir başkasına cemaat olmasını bilmelidir. Hatta birileri tarafından lâyık görülüp kendisine teklif edilmesi hâricinde müezzinliğe bile talip olmamalı, bunu bir başkasına havale etmelidir. Namaz kıldırma, bir yerde konuşma yapma gibi toplum hayatında insanı görünür kılan hususlarda böyle bir hassasiyet gösterilirse şayet, zamanla bu ahlâk insanların gönlüne yerleşir, onların tabiatına mal olur. Kendini geri çekmeyi tabiatının bir derinliği hâline getirebilen insanlar da idarî bir vazife aldığında hemen tiranlık derdine düşmez, despotça tavırlara girmezler.

Teveccüh ve Alkıştan Kaçan Mütevazı İnsanlar

Fatih, Yavuz ve Kanunî (aleyhimürrahmetü velğufran) gibi Osmanlı sultanları, bu konuda ciddî bir terbiye ve rehabilitasyondan geçtikleri için dünya hükümdarı oldukları dönemde bile tiranlığa girmemiş, tevazu ve mahviyetten ayrılmamışlardır. Onlar hakkında bir kısım nâseza, nâbeca sözler söylenmesi, ta’n u teşnide bulunulması ise cehaletten kaynaklanan ezbere konuşmalardır. Düşmanlığa kilitli olanlara karşı ömrünü cepheden cepheye koşarak tüketen Kanunî Cennetmekân, halkın karşısında hep yüzü yerde olmuş, teb’asına ve mü’minlere karşı tevazudan hiç ayrılmamıştır. Onun, büyük zaferlerden döndükten sonra yatağını koridora serdirerek nefsiyle hesaplaştığı rivâyet edilmektedir. Aynı şekilde Yavuz Cennetmekân, Mercidabık ve Ridaniye seferlerinden dönüp Üsküdar’a geldiğinde, halkın teveccüh ve alkışlarından kaçmak için gece yarısına kadar Üsküdar’da kalmış; halk uykuya dalınca da gece yarısı sessizce Topkapı Sarayı’na girmiştir.

Mânevî Beslenme İhmal Edilmemeli

İşte dine, insanlığa hizmete kendini vermiş insanların daha baştan böyle bir temrinden geçmeleri çok önemlidir. İnsan, dar bir daireden sorumlu olduğunda küçük bir tiran kesilmemelidir ki, sorumluluk alanı büyüdüğü zaman da kendisini cihan hükümdarı zannedip, realize edilmesi mümkün olmayan projelerin arkasına düşen, bütün bunları gerçekleştiremeyince de insanları ezen, söz dinlemeyen kocaman bir hayalperest tiran olmasın. Bilâkis o, elde edilen olumlu neticelerin Allah’ın izni ve inayetiyle gerçekleştiğine inanmalı, kendisinin sadece küçük bir “sebep”ten ibaret olduğunu unutmamalı ve hangi konumda bulunursa bulunsun haddini bilmelidir.

Bunun için de, idarî konum açısından en aşağıdan en yukarıya, hiç kimse mânen beslenme konusunda boş bırakılmamalıdır. İnsanlar, İslâmî, insanî ve evrensel ahlâkî disiplinler çerçevesinde sürekli rehabilite edilmeli ve bir “insan” olarak yetişmelerine yardımcı olunmalıdır. Eğer insanlar mânen beslenmez de başıboş bırakılırlarsa, boşluğa düşer, kopup giderler. Bir kere de koparlarsa hep “ben, ben” der gezer dururlar. Kendilerini mahvedecek bir kopukluk içinde yaşarlar, hakikî dost ve yakınlarını kaybederler de benliklerinin dar mahpesinde hayatlarını tüketir dururlar.

Kırık Testi: DÜŞÜNCENİN ENGİNLEŞMESİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Düşünce ufkunun enginleşmesi ne demektir? Engin bir düşünce ufku nasıl elde edilir?

Cevap: Öncelikle günümüzde engin düşünce ufkunu yakalamış, araştırma ve hakikat aşkına sahip, analiz ve sentez kabiliyeti olan, ele aldığı meseleleri ilmî blokajlar üzerine oturtabilen insanlara ciddî ihtiyacımız olduğunu ifade etmek gerekir. Fakat günümüz insanının bu istikamette bir enginlik ve derinliğe açılmasının çok kolay bir iş olmadığını da daha baştan kabul etmeliyiz. Çünkü Batı’nın kendi adına ilim, düşünce ve sanayi inkılabını gerçekleştirdiği bir dönemde biz hem dışarının amansız ve insafsız saldırılarına, hem de kendi iç zaaflarımıza takılmışız; bu yüzünden, Tanzimat’la birlikte âdeta kolumuz kanadımız felç olmuş, aldığımız darbelerle dilimiz tutulmuş, konuşamaz hâle gelmişiz. Arkadan gelen hâdiseler ise bundan daha büyük belâ ve musibetleri beraberinde getirmiş. Derken topyekûn bir millet olarak kutu gibi dar bir alanın içine sıkıştırılmış, dünyadan tecrit edilmiş, başka milletlerin dertleriyle ilgilenmeyen, hiçbir coğrafyaya açılım gerçekleştirmeyen bir millet hâline getirilmişiz. Dahası bütün bunların bağrından şovenlikler doğmuş; kuru laflarla herkese karşı tavır almayı, kabadayılık yapmayı, külhanbeylik taslamayı mârifet zannetmeye başlamışız.

İlk Adım: Aşağılık Kompleksinden Sıyrılma

Korku, ezilmişlik ve aşağılık kompleksi gibi duygular, Tanzimat’tan sonraki nesillerin/dedelerimizin genlerine işlemiştir. Biz de onların genlerini taşıdığımızdan dolayı hâlâ yaşadığımız o şokun tesirinden kurtulabildiğimiz söylenemez. İster farkına varalım ister  varmayalım biz, bu tür duygu ve düşüncelerle felç edilmiş gibiyiz. Dolayısıyla da bütün bu olumsuz düşüncelerden sıyrılma, engin düşünce ufuklarına açılma, düşüncede kendimiz olabilme, Allah ve Resûlü’nün gösterdiği ufka müteveccih bulunma, Kur’ân’ın tevcihleri istikametinde hareket ederek birer tezekkür, tedebbür ve tefekkür insanı olabilme, sürekli yeni yeni terkipler yapma, yeni yeni tahlillerde bulunma.. evet, bütün bunlar aşağılık kompleksiyle kolu kanadı kırılmış nesiller için çok kolay gerçekleşecek işler değildir. Ama asla unutulmamalıdır ki bunlar gerçekleştirilemeyecek işler de değildir.

Her şeyden önce Tanzimat’la üzerimize gelen ve o günden bugüne katlanarak devam eden Allah belâsı bu aşağılık kompleksini üzerimizden atmamız gerekir. Bu yapılabildiği takdirde, engin ve derin düşünce ufuklarına kapı aralama adına ilk adım atılmış olacaktır.

İsim Değil Sıfatlar Önemli

İkinci olarak, Allah’ın (celle celâluhu) evsaf-ı insaniyeye özel bir teveccühünün olduğunun hiçbir zaman hatırdan çıkarılmaması gerekir. Bu sebepledir ki, gayrimüslim de olsa birisi, çalışkanlık, metotlu çalışma, hakikat ve araştırma aşkıyla eşya ve hâdiseleri didik didik etme, terkip kabiliyetine sahip olma gibi üzerinde taşıdığı Müslüman vasıfları itibarıyla sizin önünüzde ise Cenâb-ı Hak, onu, o taşıdığı sıfatlara göre mükâfatlandıracaktır. Çünkü bütün bunlar, Âlemlerin Rabbi Allah katında makbul sıfatlardır. Makbul olmayan insanların sırtında bulunmaları, bu sıfatların değerini düşürmez. Tıpkı çamura düşen bir elmasın değerinden bir şey kaybetmemesi gibi.

İşte sıfatlara bu zaviyeden bakılmalıdır. Eğer mü’min sıfatları sizde değil de başkalarında varsa, onlara sahip olan insanlar dünya hayatı itibarıyla payidar ve muvaffak olacak; Rönesans’tan itibaren yaptıkları gibi bilimle elde ettikleri teknolojik güç ve imkânlarla sizi vesayetleri altına alacaklardır. Ne zaman ki siz de hakikat aşkına talip olur, ona göre bir araştırma aşkı oluşturur ve kendinizi delice o işe vererek eşya ve hâdiseleri didik didik edersiniz, işte o zaman, Cenâb-ı Hak da size özel ve ekstra teveccühlerde bulunur. Böylece hem dünyanızı mamur kılmış, hem de ebedî saadet yurdunu kazanacak bir yola girmiş olursunuz.

Kitap ve Sünnet’in Kriterleri

Öte yandan ister kalbî ve ruhî hayatımız adına, ister kendi enginliği içinde Müslümanlığı kavramaya çalışmamız namına, isterse gelecekle alâkalı tasarı ve tasavvurlarımız hesabına olsun hangi meseleyi ele alırsak alalım mahrutî bakışa ulaşmalı, hâdiseleri bütüncül bir nazarla analize tâbi tutmalı, mebdeden müntehaya kadar ufkumuzla idrak edebileceğimiz şeyleri görmeye çalışmalı, göremediğimiz şeyler adına da alternatif düşünceler üretmeli ve ürettiğimiz bu düşüncelerimizi sürekli Kitap ve Sünnet’in kriterleriyle test etmeliyiz. Kitap ve Sünnet’in kriterlerine uygun, zamanın ortaya koyduğu tefsirleri yakalayabilmek için ise sürekli temel kaynaklarla günümüz şartları arasında mekik dokumalıyız. Çünkü zaman ve konjonktür en büyük müfessirlerden biridir.  

Meselâ günümüz dünyasını düşündüğümüzde bizim yaşanabilir bir gelecek adına, ırk, renk, inanç, mezhep farklılığı demeden bütün insanlığa kucak açmamız, farklı millet ve toplulukların birbiriyle sarmaş dolaş olmasını temin etmeye çalışmamız lazımdır. Sadece İslâm dünyasında değil bütün bir insaniyet âleminde temel insanî değerlerin hâkim olması için gayret etmemiz gerekir. Her yerde öldürücü silâhların bulunduğu bir dönemde böyle bir engin bakış açısına –eskilerin ifadesiyle– eşedd-i ihtiyaçla ihtiyaç vardır. Aksi takdirde dünyanın bir yerinde birilerinin şirretliğe kalkışması, başkalarını da aynıyla mukabeleye sevk edebilir ki bu durumda dünyanın harabeye döneceğinde şüphe yoktur.

İşte işin vahametini gören bazı fikir ve düşünce insanları bu konudaki haklı endişelerini dile getirmeli, insanlığı birlik ve beraberliğe, vifak ve ittifaka çağırmalı ve insanlığın bu düşünce etrafında kenetlenmesini temin etmeye çalışmalıdırlar. Bunun için de söz konusu oluşumu sağlayabilecek faktörler üzerinde durmalı, ortaya çıkabilecek muhtemel engelleri hesaplamalı, farklı kesimler arasında ortak bir fikir oluşturmalı ve akıllarına gelen düşünceleri oluşturdukları müşterek akıl havuzuna doldurup kolektif şuurla meseleleri çözmeye çalışmalıdırlar. Şu an gerçekleştirilemeyecek bazı teklif ve projeler ise gelecek nesillerin değerlendirmesine emanet edilmelidir.

Ortaya Çıkan Yeni Şartlar ve Güzergâh Emniyeti

Yürünen yolun güzergâh emniyetini sağlama adına gerekli tedbirlerin alınması da engin düşünce ufkunun ayrı bir buudunu teşkil eder. Sizin iman ve ahlâk adına donanımınız tam olabilir. Reftare yürüyüşünüzle âlemi kendinize hayran bırakabilirsiniz. Hatta Allah’ın inayet, riayet ve kilâetine olan güveniniz de tamdır. Fakat bütün bunlar, meselenin bir yanını teşkil eder. Onun diğer yanı ise yapılan işler karşısında başkalarının da hissiyat, düşünce ve hareketlerini hesaba katabilmektir. Aksi takdirde siz, bu emaneti emin ellere teslim etme adına yol alırken, bir kısım gulyabani güruhuyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Eğer siz sahip olduğunuz değerleri topluma takdim etmenin yanında aleyhinizde çalışan kimselerin güç ve kuvvetini, sizin hakkınızdaki mülâhazalarını göz ardı ederseniz, onlar, sizin elli senelik birikimlerinizi yıkıp geçmek isteyebilirler. Bu açıdan yürüdüğünüz yolda herhangi bir trafik problemi yaşamamak için yol boyu güzergâh emniyeti konusunda hassaslardan hassas davranmanız, ortaya çıkan yeni şartlara göre de güzergâh emniyeti adına alınması gereken tedbirleri yenilemeniz gerekir.

İçinde yaşadığınız dünyayı doğru okuma da derin düşüncenin bir başka boyutudur. Günümüzün hizmet gönüllüleri dünyanın yüz yetmiş ülkesine açılım gerçekleştirmiştir. Bu demektir ki onlar yüz yetmiş ayrı kültür ortamında neş’et etmiş insanlarla birlikte oluyorlar. Gidilen yerlerdeki muhataplar bir yere kadar sizi kabullenebilirler; fakat bir noktadan sonra kültür ve düşünce farklılığından doğan çatışmalar olabilir. Mesela gittiğiniz ülke insanları sizin bir asimilasyon peşinde olduğunuz vehmine kapılabilirler. İşte bütün bu mevzuların önceden doğru değerlendirilmesi, bu konularda atılacak adımlarla ilgili doğru kararların verilmesi ve başkalarında endişe uyarabilecek tavır ve davranışlardan sakınılması gerekir.

Düşünce, Aksiyonun Bağrında İnkişaf Eder

Ruhumuzu ikame için yazılmış olan elimizdeki eserlerin iyi okunması, orada verilen mesajların bugünkü dünyamız adına ifade ettiği mânâların, yarınki ve öbür günkü hayatımız adına gösterdiği hedeflerin iyi anlaşılması, bizim için nasıl bir dünya resmettiğinin iyi analiz edilmesi de çok önemlidir. Hazreti Pîr-i Muğan, mevcutla iktifanın dûn himmetlik olduğunu ifade etmiştir. (Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.791 (Lemaât)) Bu açıdan biz, elimizdeki kaynakları okurken, sürekli “Acaba buradan daha başka ne türlü mânâlar çıkartabiliriz?” düşüncesiyle okumalıyız. Meseleyi sadece çay ve kahve sohbetlerine bağlama eksik bir yaklaşımdır. Önemli olan o eserleri ciddî bir müzakereyle ele almak ve onların geleceğimiz adına gösterdiği hedefleri görebilmektir.

Fakat bütün bunların da aksiyonla birlikte yürütülmesi gerekir. Eğer düşünceler aksiyon hâline getirilebilirse, daha rasyonelce kararlar alınabilecektir. Pratik hayatta bir karşılığı olmadıktan sonra ütopya yazarları gibi masa başında, oturulan yerden parlak dünyalar resmetmenin kimseye bir faydası yoktur. Bugüne kadar nice parlak fikirler ortaya atılmış fakat bunlar pratiğe dökülemediği için iki adım gitmeden ışığını kaybetmişlerdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de imandan bahsedilen hemen her yerde amel-i salihe de yer verilmek suretiyle, aksiyon ve düşüncenin birlikte götürülmesi gerektiğine işarette bulunulmuştur. (Bkz.: Bakara sûresi, 2/25; Âl-i İmrân sûresi, 3/57; Nisâ sûresi, 4/57…)

Ortak Akıl

Bizim aklımıza gelen fikir ve düşünceler vahiy mahsulü olmadığından bunlar her zaman kendi geçmiş bilgi birikimimizle mâlûldür. Yani dimağımızda bulunan bir kısım yanlış bilgiler her zaman için bizi yanlış analiz ve sentezlere sevk edebilir. Şahsî içtihat ve istinbatlarımızda yanılabiliriz. Ortaya koyduğumuz bir kısım düşünceler her zaman, herkes için geçerli olmayabilir. Bu açıdan ulaştığımız fikirlerin, gelecekle ilgili plan ve projelerimizin tashihe ihtiyacı olabileceğini düşünmek, onları meşverete arz etmek de düşünce enginliğine ulaşma adına çok önemli bir husustur.

Özgür Düşünce Ortamı ve Beyin Göçü

Bütün bunların yanında kendi ilmî tecrübelerimizin ürünlerini ortaya koymak suretiyle dünya çapında yaşanan fikir göçünün kendi dünyamıza doğru gerçekleşmesini sağlamak da meselenin ayrı bir yanını teşkil eder. Esasen âleme dilencilik yapmaktan sıyrılmamız, başkalarına el açmadan yaşayabilmemiz, özgür düşünce ile yeni yeni sentez ve analizlere ulaşabilmemiz ancak genç ve zinde beyinlerin kendi ülkelerine hizmet edebilecek imkân ve zemini bulmalarıyla mümkündür.

Bütün Muvaffakiyetler O’ndan!

Ayrıca insan, düşünce ufku ve elde ettiği imkânlar itibarıyla ne kadar yükselirse yükselsin, isterse başı zirvelere ulaşsın, bütün bunları ihsan edenin Allah olduğunu hiçbir zaman unutmamalı; Allah’ın ihsan ve lütufları karşısında hep bir asâ gibi iki büklüm olmalıdır. Çünkü yükseklik, tevazuu gerektirir. Nitekim âlemlere rahmet olarak gönderilen ve çok büyük mazhariyetlere sahip olan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) farklı vesilelerle fevkalâdeden bir tevazu ve mahviyet ortaya koymuştur. (Bkz.: Müslim, fezâil 76; Ebû Dâvûd, edeb 12; İbn Mâce, zühd 16) İşte tıpkı meyveli ağaçların dallarının meyveler ağırlık kazandıkça yere doğru eğilip toprağa dayanmaları gibi, insanlar da Allah’ın lütufları arttıkça tevazu ve mahviyetlerini artırmalıdırlar.

Cenâb-ı Hakk’ın mevhibe ve mazhariyetlerini kendi adlarına bir paye gibi değerlendiren insanlar, hiç farkına varmadan sukut ederler. Onlar bir ülkeyi kurtarsalar bile, Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği tecellileri kendilerinden bilirler ve onlar karşısında alkış beklerlerse şayet Allah tarafından tekdir görür ve bir gün baş aşağı derin bir çukura yuvarlanırlar. Ayrıca Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla ihlâs/hillet kulesinin başından düşen bir insan düz bir zemine düşmez; onun çok derin bir çukura yuvarlanma ihtimali vardır. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.204 (Yirmi Birinci Lem’a)) Farklı bir tabirle Everest Tepesi’nin zirvesinden düşenler, Lût Gölü’nün derinliklerine gömülürler. Çoğu zaman en yüksek ile en alçak yan yana durur. Eğer en yükseğin hakkını verirse insan, orada kalır; hakkını vermediği takdirde ise tepe taklak oradan aşağıya düşer.

Bamteli: Tazyiklerden Sonra Sürpriz İnkişaflar

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konular üzerinde duruyor:

Sıkıntı ve musibetler, Cenâb-ı Hakk’a yürekten teveccüh çağrısıdır!..

*Şimdiye kadar yaşadığımız her tazyik dönemini -Allah’ın izni ve inayetiyle- sürpriz açılımlar takip etmiştir. Bu tazyiklerden sonra da Cenâb-ı Allah nasıl bir yöne yönlendirir onu bizim kestirmemiz mümkün değil. Ancak biz önümüze, arkamıza, sağımıza, solumuza çok iyi bakarak, bulunduğumuz konumu rantabl değerlendirmeye çalışmalıyız.

*İçinde bulunduğumuz hadiselerin tazyiki karşısında hemen paniklememeli!.. Mevlâ, şimdiye kadar eltâf-ı sübhaniyede bulundu, kim bilir sırada nasıl bir lütuf var. Belki öyle bir lütfa hazırlamak için, büyükleri yaptığı gibi, bizim gibi küçükleri de bir tazyikten geçiriyordur.

*Allah Teâlâ, büyükleri, derecelerinin yükselmesine vesile olsun ve temsil ettikleri konumun hakkını versinler diye, tabir-i diğerle arş-ı kemalâtlarına uygun şekilde bir tazyike maruz bırakmıştır. Zılliyet planında o işi götürenleri de bu türlü tazyiklere maruz bırakarak, Kendisine daha yürekten yönelmelerini istiyordur. Muzdarr olmayınca, yani sebepler bütün bütün uçup elden gitmeyince, Müsebbibü’l-esbab’a yönelme -çok defa- zor olur. İnsan başka zamanlarda şeklen yönelse, el kaldırsa, başını yere koysa, yalvarsa da ızdırar halinde, sebeplerin bütün bütün çekip gittiği anda, Hazreti Pir’in ifadesiyle, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin zuhur etmesi çerçevesinde, ölçüsünde, seviyesinde O’na yönelemeyebilir.

*Bu açıdan da o tazyikler, yürekten, bütün benliğimizle, kendimizden sıyrılarak, O’nunla aramızda bir hüsufa, bir küsufa sebebiyet vermeden Müsebbibü’l-esbâb’a yönelebilmemiz; bize gelen şuaların önünü kesmeden, daha rahat, aydınlık içinde ileriye doğru yürümemiz için cebr-i lutfîdir. Zikredilen neticelerin husulü için Allah Teâlâ böyle muvakkat bir ızdırar haline itebilir. O ızdırar hali içinde, geleceğe bakarsınız ızdıraplarınız rahmet şualarına dönüşür Allah’ın izni ve inayetiyle.

*İnsanlar öteden beri yanılarak hep böyle kitle psikolojisiyle sağa-sola saçılmış ve savrulmuşlardır. Fakat şöyle-böyle saçılıp savruldukları gibi, akılları başlarına gelince derlenip toparlanmaları da katlanarak olmuştur.

“Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!..”

*Mukteza-yı beşeriyet, hatalarımız ve nisyanlarımız olmuş olabilir. Fakat dünya adına bir talebimizin olmadığı bellidir.

*İnsan gibi ahsen-i takvime mazhar bir varlık, Allah’tan ve O’nun rızasından başka hiçbir şeyi gaye-i hayal yapmamalı, hiçbir şeyi ideal haline getirmemeli. İlle de bir mefkûre arkasında koşacaksa, Cenâb-ı Hakk’ın rızası, teveccühü ve cemâl-i bâkemâlini görme için koşmalı.

*Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!.. Ne kudret helvası isterim ne de bıldırcın eti; benim muradım yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın rü’yeti!.. Râbia Adeviyye validemiz, kendisine dünyevî nimetler teklif edenlere “Allah Allah, beni niye böyle hakaret zeminine çağırıyorsunuz. Ben ‘İlle rü’yet-i Mevlâ.. ille rıza-yı ilahî!..’ diyorum.” şeklinde cevap verirmiş. “Münacât-ı Seheriyye” adıyla meşhur duasında da görüldüğü üzere şöyle nida edermiş:

إِلهِي، لَسْتُ فِي الْبَلْوَى، وَلَا أَشْكُو مِنَ الْبَلْوَى، مُرَادِي مِنْكَ يَا سُؤْلِى بِلَا مَنٍّ وَلَا سَلْوَى، وَإِنْ أَعْطَيْتَنِي الدُّنْيَا وَإِنْ اَعْطَيْتَنِي الْعُقْبَى، فَلَا أَرْضَى مِنَ الدَّارَيْنِ إِلَّا رُؤْيَةَ الْمَوْلَى

“Allahım!  Hamd ü sena olsun ki, belâlar içinde değilim ve Sana belâlardan şikâyet etmeyeceğim. Ey muradımı gerçekleştirmeye kâdir yüce Rabbim; Senden istediğim ne “kudret helvası”dır ve ne de bıldırcın eti. Bana dünyâyı da versen âhireti de, her iki âlemi bağışlasan bile, yine razı olmam; ben Seni dilerim Rabbim, ancak rüyetinle hoşnutluğa ererim.”

* Allah Teâlâ şimdiye kadar Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!..” diyen hiç kimseyi hiçbir zaman yolda bırakmamıştır; onlardan yolda takılıp kalanlar olmamıştır. Yürüyüp gidenler de otağlarını götürüp cennetin göbeğine kurmuşlardır.

Beş on dâhi dimağına sahip olmaktansa her meseleyi üç beş insanla istişare etmek daha kıymetlidir!..

*Heyet içinde olunca insan yanılmaz ya da yanılgıya çok az düşer. Ben yanılabilirim, bir başka fert de yanılabilir, yanılma hepimiz için söz konusudur; fakat kafa kafaya vermiş, her meselesini ortak aklın süzgecinden geçiren insanların yanılma nispetleri çok azdır. Çünkü orada birinin fikri, diğerinin fikrini rötuşlar, onu bir yönüyle istikamete çağırır.

*Onun içindir ki Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: “Cennet’in göbeğine otağını kurmak isteyenler cemaatten ayrılmasınlar.” Toplu halde hareket etsin, düşüncelerini o toplum içinde nazar-ı itibara alsın ve değerlendirsinler; analizlerini, sentezlerini toplumla yapsınlar; herkesin aklına, düşüncesine saygılı olsunlar; meselelerini kendi darlıkları içinde ele almasınlar.

*İnsan, dâhi bile olsa, hatta on dâhi dimağını bile taşısa, bu beş tane düz insanla istişare etme kıymetinde değildir ve başarıları da o nispette olur. Arkadaşların bu çizgiyi takip ettikleri istikametinde kanaatimiz tamdır. Öyle olmasaydı zaten, Allah bütün bütün tokatlar ve dağıtırdı.

Her balyozlanmanın ardından hem kemmiyet hem de keyfiyet açısından inkişaf ettiniz!..

*Gördüğünüz gibi bir buçuk senedir balyozlanıyoruz. Belki daha eski yıllara da gidebilir; 60’lı yıllar balyoz, 70’lı yıllar balyoz, 80’li yıllar balyoz, 28 Şubat balyoz. Hep böyle sürekli balyoz gelmiştir; fakat sanki balyozlanmalar hem kemmiyet hem de keyfiyet açısından sizin daha fazla inkişafınıza vesile olmuştur.

*Bir taraftan Zât-ı ulûhiyete teveccüh-ü tamla teveccüh etmek suretiyle ciddi bir metafizik gerilime geçmişsinizdir. Diğer taraftan, böyle bir dönemde bünyan-ı marsus haline gelmek gerektiğini görmüş, Hazreti Pir’in “Tevfik-i ilahinin vesilesi vifak ve ittifaktır.” sözüne itimat ederek saflarınızı sıklaştırmışsınızdır. Hadiseler, cebrî vifak ve ittifaka sizi zorlamış, adeta size “derlenin toparlanın” demiş. Bir kısım zayıf karakterli insanlarda dökülme olabilir fakat siz derlenip toparlanmışsınız. O da sağanak sağanak tevfikât-ı sübhaniyesini başınızdan aşağı yağdırmıştır.

*Bu açıdan da böyle bir tazyik size yeni yeni kapıların açılmasına vesile olabilir. Oturur derin derin düşünürsünüz: Kim bilir, belki -halk ifadesiyle diyeceğim- işlerin tıkırında gitmesi bizi ülfet ve ünsiyete düşürmüştü; duygu, düşünce ve meselelere bakış açısından matlaşmaya sevk etmişti. Şimdi yapılan şeyleri bir kere daha ülfet üstü gözden geçirerek “Şu da yapılabilir, bu da yapılabilir!” dersiniz. Bu itibarla da belli bir yolda yürüyorken, Cenâb-ı Allah bizi o yolun kenarlarında yeni şehrahlar oluşturmaya sevk ediyordur.

Cebr-i Lutfî Açılımlar ve İlahî Takdire Rıza

*Evlerde tazyik gördüğünüz zaman yurda sıçradınız.. bir tazyikle yurtları okullar haline getirdiniz.. bir gün geldi, okullar dünya okulları haline geldi; belki binlerce, belki milyonlarca insan size sempati duymaya başladı; ihtida eden insanların sayısını da Allah bilir.

*Cenâb-ı Hak böyle bir şeye eğer bunları vesile kılıyorsa, o mevzudaki tazyikleri, balyozları, mızraklanmaları da yine bir yönüyle rahmet tecellisi gibi görmek lazım. Hazreti Pir, buna kendi terminolojisi içinde “cebr-i lutfî” diyor.

*“Hayr, Allah Teâlâ’nın ihtiyar buyurduğu (seçtiği) husustadır!” deyip, Cenâb-ı Hakk’ın takdîrinin her zaman en isabetli, bereketli, faydalı, sevaplı ve akıbet itibarıyla da en hayırlı tercih olduğuna inanmalı ve takdir-i ilahîye gönülden teslim olmalıdır. O, neyi murat buyurmuşsa, hayr ondadır. Dua ederken “Herkesi Cennet’e koy, herkesin kalbini imanla doldur, imanla şahlandır.” gibi bir talepte dahi bulunsam, bütün bunlardan sonra hemen “Allahım bunlar Senin murad-ı sübhânîne uygun olsun.” deme lüzumu hissediyorum. Çünkü O’na saygı çok önemlidir.

*Allah’ın ihtiyar buyurduğu şeyde hayr vardır. Biz O’nun takdirlerini rıza ile karşılarsak, o rıza bize öyle razı olma şeklinde döner ki!.. Aslında İslamî sistemdeki rıza, Cenâb-ı Hakk’ın rızasından başlar. Ehlullah meseleye tedellî (en âlâdan başlayıp aşağı doğru gitme) zaviyesinden yaklaşmış ve “Allah sevmeyince siz sevemezsiniz; O sizden razı olmayınca, siz rıza ufkuna ulaşamazsınız.” demişlerdir. Onlar biraz da eşyanın perde arkasına göre hüküm verdiklerinden dolayı, Cenâb-ı Allah’ın rızasının önce geldiğini, kulun Allah’tan hoşnut olmasının ise onu takip ettiğini söylemişlerdir. Nitekim ayet-i kerimelerde “Allah onlardan, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır.” (Maide, 5/119; Beyyine, 98/8) denilmiş ve önce Allah’ın hoşnutluğu zikredilmiştir.

*Biz, رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, rasûl olarak da Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olduk.” derken, bunu gönlümüzden koparak diyorsak, bu O’ndan geliyor demektir. Aslında her şey O’ndan geliyor. مَا شَاءَ اللهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ “Olmasını dilediği hemen olur, olmamasını dilediği de olmaz.” Olan da olmayan da, inkişaf eden de etmeyen de O’nun irade-i sübhâniyesine vabestedir.

Kırık Testi: Mükemmel Dinin Mensupları Mükemmelliğe Talip Olmalı

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Cenâb-ı Hak,

 اَلْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا

“İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin hakkınızda hoşnutluğumu din olarak İslâm’a bağladım.” (Mâide sûresi, 5/3) buyurmak suretiyle, rızasını ekmeliyet ve etemmiyete bağladığını ifade buyuruyor. Bizim için bir hedef olan ekmeliyet ve etemmiyetin gerçekleştirilmesi hangi hususlara vabestedir?

Cevap: İslâm, kıyamete kadar gelecek bütün toplumların her türlü ihtiyacına cevap verecek şekilde eksiksiz, kusursuz, mükemmel ve tastamam bir değerler mecmuasının ad ve unvanıdır. Dolayısıyla bu dinin müntesipleri ekmeliyet ve etemmiyete yani en mükemmel ve tastamam olana talip olmalıdır. Daha basit bir ifadeyle söyleyecek olursak, kemale ve tamama erdirilmiş son dinin müntesipleri, onun vaat ettiği güzellik ve hayırlı neticeleri kâmil mânâda elde edebilmek için vazife ve sorumluluklarını en mükemmel ve tastamam bir şekilde eda etme peşinde koşmalıdır. Âyetin sarih mânâsından anlaşıldığına göre, rıza ufkuna yürüyebilmenin yolu da işte budur.

“Yaşanan Falso ve Fiyaskolar Benim Yüzümden”

Bu ufka ulaşabilmenin şartlarına gelince; âyet-i kerimenin gösterdiği hedefi realize edebilmenin ilk şartı, insanın, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği bütün imkân ve kabiliyetleri rantabl şekilde kullanma niyet ve azmi içinde olmasıdır. Mesela kiminin sesi güzeldir; kiminin, iş becerisi, insanları sevk ve idare etme yeteneği vardır; kiminin kalemi iyidir; kiminin de güzel konuşma kabiliyeti vardır. Herkes neye sahipse, sahip olduğu imkânları hak ve hakikati ifade etme adına son damlasına kadar en verimli şekilde kullanmaya çalışmalı; bu arada bazı hata ve kusurlar ortaya çıktığında da dışarıda suçlu aramak yerine bu hata ve yanlışlıkları kendinden bilerek telâfi yollarını araştırmalıdır.

Hususiyle kendini iman ve Kur’ân hizmetine adamış insan, hayatın hangi biriminde vazife yaparsa yapsın, ekmeliyet ve etemmiyetin yakalanamaması karşısında kendini sorumlu görmeli, yaşanan problemleri kendinden bilmelidir. Esasında onun, “Omuzlarıma yüklenen vazifenin sorumluluğunu hakkıyla yerine getiremedim, semere ala ala bu vazifeyi sonuna kadar götüremedim; bu iş, bana ait bir kusurdan dolayı sekteye uğradı.” şeklindeki mülâhazaları, zımnî bir tevbe hatta kalbin enginliğine göre bir inabe veya evbe sayılır. Cenâb-ı Hak, böyle ızdıraplı bir kalbe lütf u inayetiyle cevap verir ve inşaallah o şahsın fevt ettiklerini ekstra inayetiyle telâfi buyurur.

Yoksa bir insanın, yaptığı işleri, sürekli mükemmel görmesi; kendi icraatlarında bir kusur bulunmadığına inanması; plan ve projelerinin gökleri bile fethedebilecek ölçüde kusursuz olduğunu düşünmesi; ortaya çıkan falsoları da kendisini dinlemeyen, anlamayan ve itaat etmeyen insanlara bağlaması Firavun’un, أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” (Nâziât sûresi, 79/24) hezeyanının farklı bir ifadesinden ibarettir.

Hatta insan, maruz kaldığı sürçme ve tökezlemelerdeki nefis muhasebesini biraz da başında bulunduğu işle mepsuten mütenasip (doğru orantılı) ele almalıdır. Dolayısıyla vazifesinin ağırlığı arttıkça muhasebesi de daha derince olmalıdır. Yani iç içe sorumlu olduğu daireler çoğaldıkça insan, sorumlu olduğu dairelerin her birinin yaşadığı falso ve fiyaskoları kendinden bilmelidir. O, bütün bu olumsuzlukların, sürçmelerin, Allah’la irtibatını sağlam tutamama, İslâmiyet’i derince duyup hissedememe, Hazreti Seyyidu’l-Enâm’ın düsturlarını güzel bir şekilde yorumlayamama, içinde bulunduğu şartları doğru okuyamama, hasım cepheyi iyi tanıyamama vs. gibi kendine ait boşluklardan kaynaklandığını düşünmelidir.

Güzellikler O’ndan, Eksik ve Kusurlar Bizden

Aslında Kur’ân-ı Kerîm’in bu konudaki şu açık düsturu fazla söze ihtiyaç bırakmamaktadır:

وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ

“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Çoğunu da Allah affeder.” (Şûrâ sûresi, 42/30) Meydana gelen hata ve gediklerin, yaratılış gayesine muhalif bir şekilde gözün bakmasından, kulağın duymasından, zihnin değerlendirmesinden, ağzın konuşmasından, elin tutmasından, ayağın adım atmasından, hislerin ortaya konulmasından vs. kaynaklandığı ve bunların pek çoğunu da Allah’ın affettiği bizzat Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın nassıyla ifade edilmektedir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bir hadis-i şeriflerinde,

كُلُّ ابْنِ اٰدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ

“Her âdemoğlu hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları ise çokça tevbe edenlerdir.” (Tirmizî, kıyâmet 49; İbn Mâce, zühd 30) buyurmak suretiyle, insan tabiatında hata yapma his ve duygusunun, daha doğrusu donanımının bulunduğuna dikkat çekmiştir. İşte burada önemli olan, insanın, hatasının farkına varması ve onu telâfi etmeye çalışmasıdır. Râşid Halifeler bile yer yer “Keşke şu işi şöyle değil de böyle yapsaydım.” (Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) için bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/62) demek suretiyle kendilerini sorgulamış; bazı icraatlarında -kendi ufukları açısından- yanıldıklarını ifade etmişlerdir.

Hâdiselerin Dilini Doğru Okuma

Hatta insan, başına gelen belâ ve musibetleri, meydana gelmesi açısından kendi irade ve kastına bağlı olmasa bile kendinden bilmelidir. Mesela ayağına batan iğneyi bile tesadüf eseri görmemeli, onun kendi kusurlarının bir sonucu olduğunu düşünmelidir. Bu duruma bir misal olması açısından şu hâdiseyi ifade edebilirim: “Bir arkadaşınız kendine günde bazen iki bazen de üç defa insülin iğnesi vuruyor. Eğer bu sırada iğnenin mahfazası elinden düşse bunu, ‘Bismillâh’ dememeye bağlıyor ve ‘Allah’ım! Eğer Senin adınla bunu taksaydım, elimden düşmeyecekti.’ diyor. Aynı şekilde bazen iğneyi vururken bir sinire veya kılcala rastlıyor ve kan çıkıyor. Bunu da iç inhiraflarına, düşüncede istikamete erememeye, O’nunla münasebeti tam sağlayamamaya vs. veriyor.” Bence belâ ve musibetler karşısında ortaya konması gereken tavır işte bu şekilde olmalıdır. Zira insan, ortaya çıkan bir kusuru, bir eksiği, bir gediği kendinden bilmediği ve kendisini sorgulamadığı takdirde, ömür boyu suizanda bulunmaktan ve başkalarını suçlamaktan bir türlü kurtulamaz. Hatta o, sürekli, çevresindeki insanların, kendi pozitif tavır ve davranışlarını negatif hâle getirdiğini ve işlerini riske attığını düşünür. Tabiî, kendi kusurlarını göremediğinden ötürü de onları telâfi etme adına herhangi bir teşebbüste bulunmaz.

Hâlbuki hatalarını gören ve bunların farkında olan insan, ortaya çıkan her bir olumsuz hâdise karşısında oturup düşünecek ve bir daha aynı hatayı yapmama adına alternatif çare arayışlarına girecektir. Evet, falso ve fiyaskoyu kendinden bilen insan bir daha aynı vartaya düşmemek için makuliyet ve mantıkıyet içinde hareket edecek ve gerekli olan bütün tedbirleri almaya çalışacaktır. Mesela insanları sevk ve idare konumunda bulunan bir yönetici, mesul olduğu insanların arasında uyuşmazlıklar ortaya çıktığında bundan ders ve ibret alacak, aynı huzursuzlukların bir daha tekrarlanmaması adına bütün ihtimalleri gözden geçirip her bir ihtimal için birkaç çözüm yolu üretecektir. Yani daha baştan ortaya koyduğu plan ve projelerde muhtemel problemlerin farklı farklı alternatif çözümleri olacaktır.

Ortak Akla Müracaat

Ortaya konulan işlerin ekmeliyet ve etemmiyet içinde yapılmasını sağlayan ve insanı hata ve yanlışlardan koruyan önemli bir disiplin de ortak akla müracaat edilmesidir. Söz Sultanı, istişare eden kimsenin kayıp yaşamayacağını ifade buyuruyor. (et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr 6/365) Düşünün ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy ile müeyyed olduğu ve gökler ötesi âlemlerle irtibata geçtiği hâlde her meseleyi meşverete arz ediyor. Hem de dini, hak ve hakikati, meşveretin ne demek olduğunu kendilerine öğrettiği insanlarla istişarede bulunuyor. Evet, kendi mutlak üstünlüğünü bir mânâda bir kenara bırakıyor ve insanlardan bir insan olarak karşılaştığı problemler hakkında ashabıyla görüşüyor. Kaldı ki Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) için yanılma ihtimali söz konusu değildir. O hâlde yanılmaya, hem de pek çok yanılmaya açık bizim gibi insanlar için yanılma ihtimalini en aza düşürmenin yolu da meseleleri ortak akla havale etmek olacaktır.

Günümüzde hem fert, hem toplum olarak pek çok problem sarmalıyla karşı karşıya bulunuyoruz. Eğer bugün siz en muğlak problemleri bile çözebilecek istişare mekanizmasını işletmez, ortak akla başvurmazsanız ortaya çıkan zincirleme yanlışlar karşısında ezilir kalır, daha sonra da suçluluk psikolojisine girer, etrafınızda suçlular arar ve neticede çevrenizde yıkmadık gönül, küstürmedik insan bırakmazsınız. Suç da, kabahat de sizde olduğu hâlde, sürekli etrafınızdakileri suçlayarak kendinize olan güveni sarsar, onları kendinizden uzaklaştırır ve kaçırırsınız. Hâlbuki bir şâirin ifadesiyle,

“Kimseye bâki değil mülk ü devlet, sim ü zer;

Bir harap olmuş gönül tamir etmektir hüner!”

Eğer altın ve gümüş birisi için bâki olsaydı, onlar Karun’un işine yarardı. Oysaki o, hazineleriyle birlikte yerin dibine batırıldı. Bununla da kalmadı, Kur’ân’da lanetlenmek suretiyle mânen de insanlar tarafından sürekli yerin dibine batırılmaya mahkûm edildi. (Bkz.: Kasas sûresi, 28/76-83) Bu açıdan yıkılmış bir gönül varsa, asıl hüner onu tamir etmektir. Yunus Emre de “Biz, gönül yıkmaya değil, gönül yapmaya geldik.” diyor. Bizim de vazifemiz kalbleri tamir etmektir. Hâl böyleyken bir insanın, kendi yaptığı hataları kalkıp başkalarına mâl etmesi, onları suçlaması ve böylece pek çok gönlü yıkması olacak iş değildir.

 

357. Nağme: Heyecan, Cesaret, Ortak Akıl ve Zafer

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Bugün “Bamteli – Özel” de denebilecek yeni bir sohbet sunacağız. Aslında bunu önümüzdeki haftanın Bamteli olarak düşünmüştük. Fakat, elhamdulillah dün akşam da çok güzel bir hasbihal kaydettik; muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dünyevîlik, şahsî çıkarlar, en geniş manasıyla yolsuzluk ve istiğna konularını anlattı. Allah nasip ederse, dünkü o enfes sohbeti pazartesi günü Bamteli olarak arz edeceğiz. Dolayısıyla yine çok taze olan diğer hasbihali de hiç bekletmeden paylaşmak istiyoruz.

Kıymetli Hocamız, 28:18 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde neşredeceğimiz bu sohbette şu hususları anlatıyor:

*Heyecan, cesaret ve metafizik gerilimin önemi,

*Bu güzel hasletlerin mantık ve ortak akılla dengelenmesi lazım geldiği,

*İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhissalatü vesselam) şecaati ve Huneyn misali,

*Allah Rasûlü’nün (aleyhi ekmelüttehaya) muvakkat ve zahirî hezimetleri dahi nasıl zafere dönüştürdüğü,

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in meşverete verdiği ehemmiyet ve ailevî meselelerini bile Ashab-ı Kiram ile istişare edişi,

*Hazreti Aişe (radiyallahu anha) validemizin iffeti,

*Cereyan eden kırılmalar karşısında asla ümitsizliğe düşmeme fazileti,

*2020 Olimpiyatları’na ev sahipliği yapma hakkının İstanbul’a verilmeyişi,

*Ülkemizin ve değerlerimizin tanıtımında Türkçe Olimpiyatları’nın misyonu.

Hürmetle…