Posts Tagged ‘nesl-i cedîd’

Bamteli: AŞKTA SABIR VE HİCRETTE KOZADAN KELEBEĞE

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Önce kendine nasihat etmeyenlerin sözleri gönüllere işlemez; ayrıca, “Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını da kabul etmez.”

Cenâb-ı Hak, Hazreti Mesîh’e buyuruyor ki: يَا عِيسَى، عِظْ نَفْسَكَ؛ فَإِنِ اتَّعَظَتْ بِهِ فَعِظِ النَّاسَ، وَإِلاَّ فَاسْتَحْيِ مِنِّي “Ey İsa! Evvelâ nefsine nasihat et! İlle de bir hayırhahlık yapmak istiyorsan, onu nefsine karşı yap; işe, nefsinden başla! Nefsin, senin dediğin şeyi kabullenirse, ondan sonra onu halka anlat! Yaptığını, anlat; yoksa Ben’den hayâ et!”

Demek ki aksi, hayâya çok da uygun düşmüyor. Allah (celle celâluhu), peygamber de olsa kuluna böyle diyebilir; fakat biz o zatlar hakkında mütalaalarımızı arz ederken -mesele Allah’ın dediği bile olsa- “temkin” tavrı içinde onu ortaya koymalıyız. وَإِلاَّ فَاسْتَحْيِ مِنِّي “Yoksa Ben’den hayâ et!” “Hayâ et de yapmadığın şeyi söyleme!” demek. Söylemekten vazgeçirme demek değildir o; fakat söylerken, insanın “yaptığı” şeyleri söylemesi lazımdır.

Kur’an-ı Kerim’de, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Yapmadığınız, yapmayacağınız şeyleri neden söylersiniz?” (Saff, 61/2) Ey insanlar! Niye yapmadığınızı söylüyorsunuz! Bu, “Söylemeyin!” demek değildir; fakat yapmadığını söyleme konusunda tevbîhtir, “Yazık size!” demek gibidir. Zât-ı Ulûhiyet, öyle bir ifade kullanmaz ama Kur’an’da “Veyl!” der; biz kullanırken “Yuf size!” deriz. Söylüyorsunuz; söylüyorsunuz ama işe “nefis”ten başlamanız, evvelâ bir nefis muhasebesiyle kendinizi gözden geçirmeniz, manevî anatominize bakmanız lazımdır.

Manevî anatominiz; latife-i Rabbâniyeniz, iradeniz, hissiniz, şuurunuz, mantığınız, muhakemeniz, aklınız. Vicdanın bu rükünleri/unsurları, değişik kirlerden müberrâ, pâk, temiz ise şayet, o zaman diyeceğiniz şeyler de karşı tarafta mâkes bulur. Yoksa zihin kirliliğiyle, insanlara aklıktan, paklıktan bahsetmeniz, karşı tarafta sadece tepkiye sebebiyet verir. Tıpkı bir kısım siyasîlerin konuşmaları gibi. Onların konuşmaları, hallerinin, kalblerinin, temel düşüncelerinin çok çok gerisindedir, kilometrelerce gerisindedir. Hedefleri, insanları duygu ve düşünce dünyaları itibarıyla avlamadır, ağ salmadır, ağa yakalatmadır, onları kendine çekmedir. Oysaki asıl mesele, insanları, Allah’a çekme, Rasûlullah’a çekme olmalıdır.

Çekmenin de ötesinde حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ “Allah’ı, kullarına sevdirin, O da sizi sevsin!..” Şöyle devrik cümleler ile de diyebilirsiniz: Sevdirin Allah’ı kullarına ki, sevsin Allah sizi!.. Size karşı İlahî sevgi tayflarının gelmesi, başınızdan aşağıya akması, sizi sarması ve kendinizi o tayflar içinde -âdetâ- bir hâle gibi görmeniz veya hâlenin içinde bir kamer gibi görmeniz, sizin O’na (celle celâluhu) karşı yürekten alâkanıza bağlıdır.

Gönülden, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” diyebiliyor, yatarken-kalkarken hep bunu heceleyebiliyor musunuz? Aslında bu, İslam’ın şiarıdır: Allah’ı sevdirme, Peygamberi sevdirme… Sadece, bu mevzuda dilekte bulunurken, اَللَّهُمَّ حُبَّكَ، وَحُبَّ نَبِيِّكَ، وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ “Allah’ım Senin sevgini, Habîb’inin muhabbetini ve Seni sevenlere karşı gönülden alaka diliyorum!..” veya وَالْعِشْقَ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ “Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı ve Sana kavuşmayı istiyorum!..” deme değil; belki bunu yüzlerce defa, binlerce defa tekrar etmek suretiyle, onu tabiatın çok önemli, nurânî bir derinliği haline getirme.. nöronlarını o nura boyama veya o nur ile nurlandırma.. bütün benliğini o nurun sarmasını sağlama.

Evet, dil, bu mesele ile kıpırdadığı zaman, mesele sadece “dil-dudak” zafiyetine emanet edilmemeli; mesele, tepeden tırnağa onun ihtizâzını, titremelerini yaşayabilecek şekilde ifade edilmeli; asıl odur. إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ “Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını kabul etmez.” buyuruyor Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem). Evet, ne dediğini bilmeyen, lağv u lehv içinde söylenen duaları, Allah, kabul etmez. Ne dediğini vicdanında derinlemesine duyacaksın! Belki çok defa tepeden tırnağa o ihtizâzı yaşayacaksın. Ellerini O’na doğru titreyerek kaldırdığında, avuçlarının içine, gerçekten bir şeylerin yağdığını hissediyor gibi olacaksın. Yürekten olursa, olur. Yemin bile edebilirim, etmeyeceğim; yürekten olursa, bu dediğim şeylerin hepsi olur. Ama yemin etmeyeceğim; çünkü o yemin, bazılarınızda inkisara sebebiyet verir.

   Sürekli Hak ile irtibat içinde olarak, Allah’ı ve Rasûlü’nü sevip başkalarına da sevdirme cehdiyle yaşamak İslam’a yürekten bağlı mü’minlerin en önemli hususiyetlerindendir.

İslam dininin bir hususiyetidir, dedim, حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ mülahazasına bağlı hayat. Başka hiçbir dinde, hayatın اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” talebiyle örgülendiğini bilmiyorum. Şimdi, sûrî saygı olabilir Allah’a; fakat bir talep seviyesinde, Allah’tan isteme seviyesinde… “Allahım! Yaptığım amellerde sadece Senin rızan, sadece Seni hoşnut etme…” Bu duyguyla yaşama… Onun sonucunda, hatta bir zevk-i ruhânî halinde, bir kısım esintiler gelip sarabilir insanı ki, çağın bu mevzudaki hissiyatına tercüman olan sözcüsü, aslında diyor onu: “İman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, -dördüncüsü- zevk-i rûhânî.”

Şu kadar var ki, ruhanî bir zevk duyma mevzuu bile bir ücret ve bedel gibi istenmemelidir. Yoksa onu çok önemli bir şeyin yerine koymuş ve orada bir yanlışlık yapmış olabiliriz. O, talepsiz terettüp ederse şayet, bir tahdîs-i nimet olarak, mukabelede bulunup “Elhamdülillah!” diyebilirsiniz. Yoksa istenmesi gerekli olan şeyler: “İman-ı billah, İslam-ı etemm, ihlas-ı etemm, marifetullah, hakka’l-yakîn, tevekkül-i tâm, teslim-i tâm, tefvîz-i tâm ve -sofilerin kullandıkları ıstılahla- sikâ-i tâmme” Bütün bütün kendinden vazgeçerek, sadece O’na (celle celâluhu) güvenme.. o güven ile oturup-kalkma.. o güven ile nefes alıp verme!..

O (celle celâluhu) var iken, başka bir destek aramaya lüzum yok! لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ Arapça bilenler, “Lâ”nın ne manaya geldiğini bilirler: Cinsten, sıfatın hükmünü nefyetme harfidir, o. “Cins-i havl ve kuvvet yoktur! Hiçbir havl ve kuvvet yoktur; hepsi Allah’ın elindedir!” demektir. Ve Allah Rasûlü tarafından, onun hakkında لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ، كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” Cennetin hazinelerinden/stoklarından bir şey, o. Demek ki dünyada onu söyleme, bir yönüyle orada, sizin karşınıza bir hazine gibi çıkacak, Allah’ın izni ve inayetiyle. Dünyada ve dünyevî işlerinizde de oradan size Allah’ın armağanı olarak verilmiş bir hazine. O “havl” ve “kuvvet”i bir malzeme olarak kullandığınız zaman veya nuranî bir materyal olarak kullandığınız zaman, Allah’ın izni ve inayetiyle, başarıdan başarıya koşarsınız. لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ Her ezanda, حَيَّ عَلَى الصَّلاَةِ، حَيَّ عَلَى الْفَلاَحِ münasebetiyle de demiyor muyuz onu?!. لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ “Cins-i havl ve kuvvet yoktur; bütün “havl”ler ve “kuvvet”ler Sana aittir, ey havl ve kuvvet sahibi Allah!..”

Bu da diğer dinlerde görülen şeylerden değil. Allah’ın yarattığına inanırlar fakat her şeyin O’ndan (celle celâluhu) olduğunu bilme mevzuu başkadır. وَاللهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ “Sizi de, davranışlarınızı da yaratan, Allah’tır!” (Sâffât, 37/96) Fiillerinizi de yaratan, Allah’tır! Meseleye sadece cebir gayyasına yuvarlanmamak için şu zaviyeden bakılır: Orada, “irade” şart-ı âdîdir; toprağa bir tohum atma gibidir. Siz bir tek tohum atarsınız, Allah, ondan bir başak mı -bazen iki başak da gördüğüm olmuştur benim- iki başak mı çıkarır? Kur’an-ı Kerim, yedi başak çıkaracağından da bahsediyor; her başağın aynı zamanda yüz tane tohum ihtiva ettiğinden de bahsediyor. Bu açıdan da sadece bir tohum, sizin iradeniz. Siz o tohumu atarsınız bir yere. Nereye? Kuvve-i inbâtiyesinin sizi şaşırtmayacağı, Cenâb-ı Hakk’ın “emirler zemini”ne!.. Atın oraya o tohumu. Sonra o, başağa yürüyecek. Bakacaksınız, bazen bir başak, bazen iki başak, ihlasa ve ihlastaki derinliğe göre, bazen yüzlerce başak netice verecek.

   Siz neye “aşk” diyorsunuz ki; âşık olduğunuz şeyler karşısında burnunuzun kemikleri hiç sızladı mı?!.

Zira “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” diyor, Hazreti Üstad. “O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.” sözü de yine o Çağın Sözcüsü’nün beyanı. Bugünkü hissiyatımıza veya yapmamız gerekli olan şeylere tercüman olması açısından çok önemli: Siz, ihlasa yönelin, konsantre olun; siz istemeseniz bile, O (celle celâluhu), halklara da kabul ettirir. Fakat ihlası bir kenara koyup “Ben, halka kabul ettireceğim!” sevdasına tutulursanız, dediğiniz ve ettiğiniz şeyler, hiç farkına varmadan, yüzünüze çarpılır.

“Hevâ-i nefsine uyma, sabrın sonu selamettir / Ne aldandın be hey gafil; bu can, sana emanettir!” İnsan, bir emanetçi olduğunu bilmeli!.. Sırtında taşıdığı her şey, emanet! Onun için, قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “(Ey Rasûlüm) de ki: Hepsi Allah’tan.” (Nisa, 4/78) diyor Kur’an, Efendimiz’e. قُلْ “Söyle!” diyor; كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi, Allah’tan!” Biz, Allah’tanız.. bu sistemin, bu mahiyette donanımı Allah’tan.. maddî anatomi, Allah’tan.. manevî anatomi diyebileceğimiz “iman-ı billah”, “marifetullah”, “muhabbetullah” veya vicdan sistemini harekete geçirme Allah’tan… Bir yönüyle, olması gerekli olan şeyleri tabiatınızın nurânî bir derinliği haline getirmeniz… Sizi idare eden, güden, yönlendiren, esasen o sistem olmalı; onu, o hale getirmelisiniz. Bu da işleye işleye olur, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Bunlar, başka din mülahazasıyla ortaya atılan sistemlerde, vâki ve vârid değildir. Allah’ı seveceksiniz, Allah’a âşık olacaksınız!.. Hatta sizin dünyanızda bile, belki “usûl” diye bazı şeyler yazan kimseler dahi “Allah’a âşık olunmaz!” derler. Yahu, en küçük insanlar bile, yer yer O’nu (celle celâluhu) andıkları zaman, burunlarının kemiği sızlıyor. Siz neye “aşk” diyorsunuz ki?!. Âşık olduğunuz şeyler karşısında burnunuzun kemikleri hiç sızladı mı?!. Gözleriniz yaşardı mı?!. Ama “Allah!” dediğiniz zaman, çok defa burnunuzun kemiği de sızlar, gözleriniz de yaşarır, vücudunuzda bir ihtizâz da duyarsınız.

Âşıklar, o duygu ile bazen o tatlı uykuyu böler; Secde Sûresi’ndeki تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا “Teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkar; cezalandırmasından endişe ederek, rahmetinden ümit içinde olarak Rabbilerine dua edip yalvarırlar.” (Secde, 32/16) ayetine uyarak, o yumuşak döşekten, ısıtan yorganın altından, ısıtıcı daha başka faktörlerden sıyrılarak, havf ü recâ hissiyle Allah karşısında el-pençe divan dururlar. El-pençe divan dururlar ve titreye titreye bir teheccüd edâ ederler; o vakte bırakmışlar ise, bir vitr-i vâcib edâ ederler. Bu ibadetlerini, Hâcet namazı gibi kabul eder, sonra ellerini açar: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْعِصْمَةَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ لَا تَدَعْ لِي ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِيَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek şeyleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma ya Erhamerrâhimîn.” der, içlerini ona dökerler.

Başkalarında bu samimi ihtizazı, bu samimi duyuşu göstermek, mümkün değildir. Bu, kurallarıyla, disiplinleriyle bu dinde vardır. Din, mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun, bütün müspet şeyleri câmî, menfi şeylere de mâni mübarek bir sistemin unvanıdır. “Evâmiri câmi, nevâhiyi nâfiy” (bütün kaide ve emirleri mahiyetinde toplayan, yasak edilmiş şeylerin hepsini de uzaklaştırıp çerçeve dışı bırakan) mübarek bir sistemin unvanıdır, “din” dediğimiz o şey. Dinin yaşanmasına, hayata hayat kılınmasına “diyanet” denir. “Onu yaşıyorum!” diyerek -esasen- onun adına yanlış şeyler ortaya koyma ameliyesine de “dinâyet” denir; bu, “denâet”ten gelir, dolayısıyla o işi o şekilde temsil eden insanlara da “denî” denir, “aşağılık mahlûklar” denir.

Kitâbü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de de ifade buyrulduğu gibi, deccallar çıkar, peşi peşine Süfyânlar çıkar; birinin bıraktığı bir şeyi, bir başkası devam ettirir ama her biri şartlar ve konjonktür, hangi argümanları kullanmayı gerektiriyorsa, onu kullanır. Biri birilerine sırtını verdiğinden dolayı -diyelim- onlar tamamen “Din yok!” falan der; o argümanı kullanır. Millet azıcık dine yöneldiğinde ise, şeytan (aleyhilla’ne) bu defa o dini argümanları kullanabilecek Süfyânlar türetir/üretir. Onlar, şeytanın türetmeleri/üretmeleridir, en azından duyguları ve düşünceleri itibarıyla… Kim bilir, belki analarının karnında da… Hadis-i şerifin ifade buyurduğu gibi, “Dünyaya gelen her çocuğu, şeytan, sıvazlar!” “Benden ol! Bana biat et!” falan der. Biat var ya!.. Hani, biat etmeyince, “Karşı çıkıyorlar, ezilmeliler!..” diyorlar. Evet, şeytan “Bana biat et!” falan der. Onlar da doğup geliştikleri zaman, o gün almış oldukları o aşının tesiriyle, rehberlerine muhalefet etmeden, aynısını yaparlar.

Onların rehberi olan şeytan yemin etmiş: فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ “İzzetine yemin olsun ki ihlaslı kulların hariç, ben de onların hepsini baştan çıkaracağım.” (Sâd, 38/82-83) Muhlas; “ihlası otağ yapmış; ihlası, tabiatının derinliği haline getirmiş” kulların hariç. Bir-iki peygamber için kullanılıyor bu tabir ama -antrparantez- her mü’min için istenen/dilenen hedef olmalı: اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ، اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلَصِينَ، اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلَصِينَ “Allah’ım! Bizi muhlis (ihlâsı kazanmış), muhlas (ihlâsa erdirilmiş) kullarından eyle. Allah’ım, bizi muhlas kulların arasına kat. İhlası, tabiatımızın en canlı, en nurânî bir derinliği haline getir!” falan demeli.

Evet, şeytan da öyle diyor: “Ben, onlar (ihlasa erdirilmiş kullar) ile başa çıkamam, onları kandıramam; iğvâ edemem onları.” Neden? Çünkü onlar oturup-kalkıp, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ diyorlar; Rabbileri ile başbaşa kaldıkları zaman da hep O’nu diliyorlar.

   Bu müjde karşısında bütün dünya ve mâfîhâ verilse, değer!..

Her zaman Rab, onlar ile beraberdir; fakat insanî sıfatlar araya girince, insan için bir “uzaklaşma” meselesi söz konusu olur. Onun için, “Allah’a yaklaşma” derken de, bakın, yanlış anlamayın. Hâşâ, Allah (celle celâluhu) size uzakmış gibi bir yaklaşma bahis mevzuu değil; siz, kendi uzaklığınızı aşıyorsunuz. Nasıl uzaklık? Mâlâyâniyât ile iştigal ediyorsunuz. Dünyaya dalıyorsunuz. Hubb-i dünya, hubb-i civar, bir yönüyle sizin duygu ve düşüncelerinizi dağıtıyor. Dolayısıyla bu, zihin dağınıklığına, zihin kirlenmesine ve farklı şeylere konsantre olmaya bâdi oluyor. Bu itibarla da bunları aşmak suretiyle siz, açtığınız o mesafeyi, o uzaklığı kapamış oluyorsunuz. Yoksa O (celle celâluhu) buyuruyor ki: وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) “Ben, size, sizin atar ve toplardamarlarınızdan daha yakınım!” Yani, sizin beyninizde düşündüğünüz şeyleri siz düşünmeden, Ben, onları biliyorum; kalbinizin atışlarından, ne olduğunu Ben biliyorum. Size, ondan yakınım Ben!.. Kendi meydana getirdiğimiz uzaklığı aşmaya, Cenâb-ı Hak muvaffak eylesin!..

Allah’ı ve Rasûlü’nü sevip sevdirme konusu ile başlayıp geldik buraya. حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ تَعَالَى “Allah’ı, kullarına sevdirin ki, O da sizi sevsin!..” Ve bir de حَبِّبُوا الرَّسُولَ إِلَى أُمَّتِهِ يُحْبِبْكُمُ الرَّسُولُ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ “Rasûl-i Ekrem’i ümmetine sevdirin ki, O da sizi sevsin!..”

İstemez misiniz?!. Hatta böyle bir bişâreti rüyanızda görseniz! Rüyada veya yakazaten o müjdeyi alsanız!.. Bu mazlumiyete, mağduriyete, muzdarriyete uğrayan insanların çoğu, şimdilerde o bişâreti alıyorlar. Böyle belki yüzlerce hadise anlatılıyor; yüzlerce… “Efendimiz, yakazaten temessül buyurdu; ‘Merak etmeyin, Ben, sizin ile beraberim!’ dedi.” Kime? Haksız yere zindanlara atılanlara; beyinden koparılan bayanlara; bayanından koparılan beylere; yavrusundan koparılan annelere; annelerden koparılan yavrulara… “Gamlanmayın,, kederlenmeyin! Ben, sizinle beraberim!” O zaman, yalnızlık yok! Madem O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizim ile beraber, o beraberlik Berzah’ta da devam eder, Mahşer’de de devam eder. Cenâb-ı Hakk’a karşı şefaatçi olma adına, “Bunlar, Benden idi!” der. Bunun için canlar fedâ edilir mi, edilmez mi?!. Bütün dünya ve mâfîhâ, ayağın ucuyla itilir mi, itilmez mi?!. Bu… Rasûlullah’ı sevin ki, O da sizi sevsin! O (sallallâhu aleyhi ve sellem), sevdiklerini hiçbir zaman yüzüstü bırakmaz; günümüzde olduğu gibi, imdatlarına koşar, moralize eder onları.

O belaya ve musibete dayanmaya gelince, o da bir çeşit ibadettir. Namaz kılma nasıl insanı yükseltir; dişini sıkıp sabır ile musibetlere katlanma da öyle yükseltir. Şu kadar var ki, sabır aktif olmalı; durağan sabır değil, aktif sabır. Yapmak gerekli olan şeyleri yaparak bekleme; bağışlayın bir futbolcunun boşlukları bulup, topa tekme vurması gibi bir aktif sabır içinde bulunma. Bela ve musibetler karşısında böyle bir sabır, insana namazın kazandırdığını kazandırır.

   “Ey sabırsız nefsim, sen üç sabır ile mükellefsin!..”

Onun için Hazreti Pîr, sabrı da ifade ederken, üç kategoride mütalaa ediyor: “İşte ey sabırsız nefsim! Sen üç sabır ile mükellefsin. Birisi: Taat üstünde sabırdır. Birisi: Masiyetten sabırdır. Diğeri: Musibete karşı sabırdır.” diyor.

Bir: İbadet ü tâate karşı sabır; ara vermeden, fâsılasız, her şeye rağmen ibadetleri eda etme. Hadis’te إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ عَلَى الْمَكَارِهِ “Bütün zorluk ve meşakkatlerine rağmen abdesti tastamam alma.” dendiği gibi… Mesela, abdesti, soğuk günlerde, tastamam almak ve Allah karşısında, kemerbeste-i ubudiyet ile kulluğa koşmak; işte bunda sabretmek. Namazgâhtan ayrıldığı zaman, adeta kalbini orada bırakmak; duyguları ile câmide kalmak, işinin başına öyle gitmek. “Bir ezan daha okunur mu acaba; ben bir daha Rabbimin huzuruna gideyim!” demek. Buna, “ribât” diyor, Hazreti Rasûl-i Zîşân (sallallâhu aleyhi ve sellem). Yani, cephede duruyorsun, düşmana karşı, bir yönüyle değişik sızmaları önlüyorsun. Kalbin -şayet- Allah ile böyle irtibatlı ise, şeytan, senin düşünce ufkuna sızamaz; çünkü sen, “ribât” içindesin.

İki: Ondan sonra, “günahlara karşı sabır”. Bu da bir yönüyle “negatif şeyler” konusunda tahammül; geçen maddede zikredilen hususlar pozitif şeylerde sabır idi, bu da negatif şeylere karşı sabır: Bohemliğe düşmeme, şehevânî hislere kapılmama, yeme-içme tutkusuna tutulmama; saraydır, villadır, filodur, istikbaldir, dünya muhabbetidir, dünya sevdasıdır; bunların hepsini elinin tersiyle itmesini bilme. Ona karşı sabır. Allah’ın verdiği şeyleri, tahdîs-i nimet nev’inden şükür ile karşılarsınız; o ayrı bir mesele. Fakat hırs ile o türlü şeylerin arkasına takılmanız, kalbî hayatınız adına “ölüm” demektir. Ve kalben ölen bir insan, müteharrik bir mezardır. Onun için onlara seslenirken Hazreti Pîr: “Ey mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin önünde durmayın, çekilin; tâ kâinat üzerinde hakâik-i Kur’âniyeyi temevvücsâz edecek olan nesl-i cedîd gelsin!”

Yeni bir nesil… إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer isterse sizi götürür ve cedid (yeni) bir kavim getirir.” (İbrahim, 14/19; Fâtır, 35/16) Her çöküntüden sonra, her fay kırılmasından sonra, her deformasyondan, dejenerasyondan sonra bir nesl-i cedid ile.. yeni, taze.. gül yapraklarına konmuş jâleler gibi terütaze.. orada bülbülü coşturan, şakıtan jâleler gibi terütaze… Bayatlamış, eskimiş, partallaşmış insanları götürür Allah, “cedîd”i getirir. إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer dilerse sizi götürür ve yeni bir nesil getirir.” Sonra, hiç tereddüde kapılmayın; وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللهِ بِعَزِيزٍ “Bunu yapmak, Allah için hiç de zor değildir.” (Fâtır, 35/17) Allah’a karşı bu, çok ağır değildir. Zira Allah, Azîz’dir. Azîz’in manası da, “yegâne galip”tir; O’na kimse galebe çalamaz. O (celle celâluhu), “Ben!” dediği yerde, bütün “ben”ler, kuyruklarını kısar, inlerine girerler.

   “Mü’min erkeklere ve kadınlara gözlerini haramdan sakınmalarını, ırzlarını da korumalarını söyle.”

Evet, Hazreti Pîr’in zikrettiği sabır türlerinin ikincisi: Menhiyata karşı sabır; hususiyle günümüzde çok yaygın hale gelen bohemliğe karşı sabır. “Bir yetmedi, iki…”; “İki yetmedi, üç…” Göz, hep dışarıda… Oysa Allah buyuruyor: قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ “Mü’min erkeklere gözlerini haramdan sakınmalarını, ırzlarını da korumalarını söyle.” (Nûr, 24/30) Öbür taraftan, وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ “Mü’min kadınlara da de ki: Onlar da, (bakmaları haram manzaralar karşısında) bakışlarını kıssınlar ve mahrem yerlerini gayrı meşrû ilişkilerden korusunlar.” (Nûr, 24/31) Kadına da, erkeğe de söyle: Gözlerini haramdan kapasınlar, ırzlarını/namuslarını muhafaza etsinler!

Hayat-ı ictimâiyenin gereği, her yerde bulunma adına Hizmet mülahazası ile bir yerde bulunurken, belki o türlü şeylere elde olmayarak, gayr-ı iradî kaymalar olabilir. Yapacağınız işteki hâlisâne niyet; bunları siler-süpürür, götürür, Allah’ın izni ve inayetiyle. Evet, “Benim kulum, Manhattan’da dolaştı ama Beni soluklamak için dolaştı; ev ev dolaştı, kapı kapı zillere bastı, içeriye girmek istedi.  Bu arada bazen bu türlü şeyler bulaştı ona ama Benim için bulaştı!” der, Allah (celle celâluhu). Rahmeti, gazabına sebkat etmiş ve rahmeti her şeyden vâsi’ olan Allah (celle celâluhu), “Onlar, Benim için yaptılar; Ben, Benim için bir şey yapanları yüzüstü bırakmam!” der. Evet, çok iyi bildiğiniz sözler:

“Sen, Mevlâ’yı seven de, Mevlâ, seni sevmez mi?

Rızasına iven de, rızasını vermez mi?

Sen, Hakk’ın kapusunda, canlar feda eylesen,

Emrince hizmet etsen, Allah, ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan, Eyyûb gibi ağlasan,

Ciğergâhın dağlasan, ahvalini sormaz mı?!.”

Allah O; Erhamü’r-Râhimîn, Ekremü’l-ekremîn, A’delu’l-âdilîn, o tabir yok, Eşfakü’l-müşfikîn. Şefkatlilerin en şefkatlisi… Annenin şefkati onun yanında, kuyruğunu kısar, yorganı başına çeker. Şefkatlilerin en şefkatlisi… Ensene hafif tokat vururken, kulağını çekerken bile, onun altında esasen bir şefkat mülahazası vardır: “Yanlış tarafa yönelme, Bana bak, gölgene takılma; gözünü Güneş’ten ayırma, ışığa doğru yürü!” Bu, bir şefkat midir, değil midir?!. Allah’ım, böyle düşündür, bu türlü mülahazalar ile oturup-kalkmaya muvaffak eyle! Hep bu türlü mülahazaları vird-i zebân etmekle bizleri şerefyâb kıl! Gerçek şeref, O’ndandır.

Evet, ikincisi bu: Menhiyata karşı gözünü kapama, el uzatmama, adım atmama… Hadis-i şerifin mealine göre diyorum. Bütün bunlar, sizi o mevzuda realite planında o menhiyatı irtikâba taşıyan vesilelerdir. Göz, bakar; el, uzanır; ayak, adım atar.. o zaman -onu Efendimiz ifade buyurmuyor, eğer sevmeyeceğiniz bir tabir ise Kıtmîr’e ait- insan halt eder, hafizanallah.

Bütün bunlar karşısında, hatta menhiyata saik hususlar sizi sarsa ve bir yönüyle sizi kendi cenderesi içine alsa, yani öyle bir sarmal içinde bulunsanız ve onlar tarafından, Promete gibi, zincirlere vurulsanız dahi hemen “Yâ Allah!” deyip böyle titremek suretiyle sıyrılırsınız ondan, Allah’ın izniyle. Bu da sabrın ayrı bir türüdür Hazreti Pir-i Mugân’ın ifadesiyle.

   Dört bir yana zulüm yağar; tüm dünya mazluma ağyâr; masumların sığınağı; Mevla var, Allah yâr yâr!..

Üç: Sabrın diğer bir türü de -biraz evvel geçtiği gibi- belâlara/musibetlere karşı sabır. Çok defa tekerrür eden bir şeydir ama belalara/musibetlere karşı sabır da çok önemlidir. Günümüzde, günümüzün insanı, dünyanın dört bir yanında, baştan aşağıya her yerde, bir yönüyle cereyan farklılığı içinde, bu türlü belalara maruzdur. Cereyan farklılığı içinde… Suriye’de farklı cereyan ediyor; Myanmar’da farklı cereyan ediyor; Pakistan’da farklı cereyan ediyor; Malezya’da farklı cereyan ediyor; Kapadokya’da farklı cereyan ediyor. Fakat her yerde o zulüm cereyanı/çağlayanları mevcut. Aynı zamanda onu irtikâp edenler de -şair arkadaşımın ifadesiyle- “İsyan deryasına yelken açmışlar / Kenara çıkmaya koymuyor onları!” Sürüklenip duruyorlar. Ne liman tanıyorlar, ne sahil biliyorlar, ne de dışarıda/karada bir adım atacak bir yerden haberleri var! Adamlar, âvâre mi âvâre! Ağyâr mı ağyâr! Bilmiyorlar bir yâr! Aslında onlar, öyle zulüm ile kendilerini mahvediyorlar.

Onlar, bir taraftan kendilerini mahvediyorlar; bir de o zulüm paletleri altında ezilenler var! Fakat orada, “Tamamen -biz- yalnızlığa mahkûm olduk; artık kimse yok bizim yanımızda!” dememeliler. “Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı / Ben, beni terk eyledim; gördüm ki ağyâr kalmadı!” Kendimizden sıyrılırsak, hiçbir şey “ağyâr” değildir; her şey yârdır.

Yâr, yâr, yâr!.. Kimin böyle bir bestesi-güftesi vardı?!. Cem Karaca’nın. Evet, değişik bir dünyanın insanı idi ama bir diyalog toplantısında kucaklaştık, muânaka yaptık. Öyle yürekten sarıldı ki bana!.. Ve hiç unutmadı o sarılmayı da. Burada da telefonla beni aradı; halimi-hatırımı sordu, ben buraya geldikten sonra. İşte o bir sahnede, belki başkalarını, hiç o duyguya inanmayan insanları bile heyecana getirecek şekilde onu söylemişti. Hatta başka bestekârlar onu taklit de ettiler. Demek ki vicdanlara o kadar tesir etti “Yâr, Yâr!” deyişleri. “Allah, yâr; diğeri ağyâr!” Yârı bulmuş isen, sana zarar veremez ağyâr, Allah’ın izniyle. İnan bana, O’nu bulamamış isen, her yer sana dar. Ev manasına değil, sıkışma manasına bir “dar”. Dar, bir “in”. Günümüzde o genişlikten, “in”lere sığınan pek çok insan var! O inlere sığınınca da, gorilleşiyorlar. “Sûrete nazar eyler isen sen ile ben var / Ammâ ki hakikatte, ne sen var ne de ben var.”

Belalara ve musibetlere karşı dişini sıkıp aktif katlanmadan bahsediyorduk. Aktif katlanma… Sürgün yaşayabilirsiniz; böyle bir şeye “hicret” diyeceksiniz. Dillerine, dudaklarına kurban, ağızlarından dökülen lâl ü güher gibi sözlere kurban; arkadaşlarımız kendilerine “muhacir” diyorlar. Ve gittikleri yerlerde de bir sürü ensâr ile karşılaşıyorlar. Hıristiyanlar (Havariler), Roma İmparatorluğu içine girip orada Hazreti İsa’nın dinini anlatmaya çalıştıkları dönemde, vebanın ve tâûnun bulunduğu yerlere mahkûm ediliyor, onların ölmeleri sağlanmaya çalışılıyordu. Ama şimdi, siz, dünyanın değişik yerlerine, çok farklı dinlerde olan insanların ülkelerine, bir yönüyle “hicret” ediyorsunuz; orada ister sizden, isterse o yerin yerli insanlarından bir sürü yâr ile, ensâr ile karşılaşıyorsunuz; size ev veriyorlar, bark veriyorlar, bir de geçinecek kadar, bir miktar destek olacak şeyler veriyorlar.

   Allah, her sahadan arkadaşlarımızı dünyanın dört bir tarafına birer tohum gibi saçtı, ta ki kozadan kelebeğe yürüsünler, yeryüzünü bir baştan bir başa çiçek bahçesine çevirsinler!..

Arkadaşlar kendilerine “muhâcir” dediler; öyle ise meseleye şöyle bakmak lazım: Cenâb-ı Hak, bizi dünyanın dört bir yanına saçtı savurdu. Vakıa dünyanın dört bir yanına açılmıştık, okullar ile, eğitim ile. Savaşımız da bizim, eğitimde mürekkep, müzâaf, mük’ab olmamaya karşıydı; dar alanlı bir eğitime karşı idi.

Ya medresenin skolastik düşüncesi veya mektebin tamamen pozitivizme kaymış düşüncesi hâkimdi; buna karşı, o iki ruhu bir araya getirmek hedef idi. “Mektep, Fizik, Kimya, Matematik, Astronomi, Astrofizik, Astroloji!” derken; aynı zamanda “Din!” deme duygusuyla… Ve bir de insanların ufkunu açarak, aynı zamanda dünyayı da mamur etme adına, onları zenginleştirmeye matuf “fakirlik” ile mücadele yolunda bir cehd u gayret içindeydiniz.

Açıldınız; Allah da yolları açtı. Geçilmez gibi görülen deryalardan, köprüleri O (celle celâluhu) kurdu, siz de geçtiniz. Ne o kültürleri biliyordunuz, ne de o mevzuda bir rehabilitasyondan, bir eğitimden geçmiştiniz! Çoklarınız, çiçeği burnunda bir delikanlıydınız; mektepten yeni mezun olmuştunuz. Külah içinden kura çekerek, coğrafyada konumu neresidir bilmediğiniz yerlere gitmiştiniz ama hüsnükabul görmüştünüz.

Ve böylece dünyanın dört bir yanına açılma oldu. Neredeyse girilmedik yer -belki- iki yüzde bir kaldı; evet, o kadar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Fakat o başka bir zaviyeden bir “hicret” idi, bir “göç” idi. Ona da o zamanlar, “hicret” deniyordu.

Sizin ağabeylerinizden, size himmet eden -bir yönüyle- sizin mektepte okumanızı ve mektepte okumanız için kalacağınız yurt yapma işini, okul yapma işini derpiş eden, deruhte eden büyükleriniz, yaşlılarınız, duayenleriniz, defaatla Fakîr’e geldiler. Dediler ki: “Ne olur, bu mevzuda bir sistem oluşturun da bizim esnaflar, yatırımcılar da dünyanın dört bir yanına açılsınlar! Esas o yandan da meselenin bize ait olanını görsün âlem. Eğitim alanında gördükleri gibi, o alanda da görsünler!” Ama o mevzuda da işin merkezinde, sistemin oluşturulması lazımdı ki, gittikleri yerde, burada bozdukları çardağı, orada hemen kursunlar; “Bakın, böyle de oluyormuş!” desinler. Öbürü, mektepten mezun olan insanlara emanet, yapılıyordu rahatça. Fakat diğerinde, dışarıda bir iş yapmaya müsait insan, henüz ülke içinde o işin temel esprisini kavrayamamıştı. Bir gün gelince, o da olacaktı.

Allah (celle celâluhu) şimdi tohum gibi saçtı her alandaki insanı. Saçtı, saçtı; bütün hayat birimlerinde, herkesi saçtı, sağa-sola saçtı. Zâlim zannediyor ki, “Ben saçtım!” Sen, sebebiyet verdin; senin ettiğin şey, sadece sana vebal; öbür tarafta o vebal içinde iki büklüm olacaksın! O fiili yaratan Allah (celle celâluhu). Sen “Gitsinler de böyle hayırlara vesile olsunlar!” diye düşünmediğinden dolayı, kirli niyetinin cezasını göreceksin.

Fakat onlar, saçıldıklarından dolayı, gönül koymadan, ayrılıp gittiler dünyanın değişik yerlerine, elli türlü handikap ile karşı karşıya kalarak. Yok, “Tunca’dan mı geçeyim, Meriç’ten mi geçeyim, Yunanistan’a mı gideyim, Gürcistan’a mı gideyim?!. Hangi yollardan dolaşayım, döneyim; Kanada’ya ulaşayım, Amerika’ya ulaşayım, Kaliforniya’ya ulaşayım; ulaşayım…” diye değişik yollar aştılar. Pasaportu yok, vizesi yok, öyle sıkıntılı bir yol. Belki -işte- o yolda bile dişini sıkarak sabretmek âdeta ibadete gidiyor gibi insana kazandırır. O sıkıntılar, o belalar, o musibetler, insana namaz sevabı kazandırır, hac sevabı kazandırır, oruç sevabı kazandırır.

Bir de gittikleri yerlerde, onlar, “kâl” insanı değil, “makâl” insanı değil; “hâl” insanı, “temsil” insanı oldular/oluyorlar. Diyecekleri şeyleri sadece söze bağlamazlar, öyle lafazanlık bilmezler; demagojilere, diyalektiklere başvurmazlar. Hele Makyavelizm’den hiç anlamazlar onlar. “Hangi sebep meşru…” falan; akıllarının köşesinden bile geçmemiştir. Onu, onlar yapsınlar; makam ve koltuk kapmak için kullansınlar. Makyavelistçe, bütün gayr-ı meşru sebepleri, hedeflerine ulaşmak için kullansınlar; bu alanı onlara bırakın! Yaşayabildikleri gibi yaşasınlar; yan gelip kulakları üzerine yattıkları gibi -şeye benzer- yatsınlar! Yesin, içsin, yan gelip kulakları üzerine yatsınlar! Ee o kadar onların da hakkı!.. Çünkü ahiretteki haklarını dünyada yiyip bitirme yoluna Allah onları itmiş. İtilmiş insanlar!..

Size gelince, değişik sıkıntılarla, yürüdüğünüz yolun her güzergâhında, her faslında, kilometresinde, -burada “mil” kullanılıyor- her milinde, ayrı bir eltâf-ı Sübhâniye ile serfirâz kılınma meselesi vardır, söz konusudur, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sonra, gittiğiniz yerde bir de sistemi tutturursanız… Kendi düşünce ufkunuz, donanımınız, alanınız itibarıyla neye açık iseniz… Bağışlayın, darı başkadır, arpa başkadır, buğday başkadır, çavdar başkadır, üzüm fidesi başkadır, zeytin fidesi başkadır. Kabiliyet ve donanımlarınıza göre, gittiğiniz yerlerde fide iseniz, fide gibi saplanırsınız bir yere, kısa zaman sonra ser çekersiniz semalara doğru. Bakarsınız, “Allah Allah! Ben buraya tırtıl gibi geldim; bu kelebek olma da nereden çıktı böyle?!. Kanat çırpıp şimdi uçuyorum, sağda solda!” Allah’ın izni ve inayetiyle, hiç tereddüdünüz olmasın!..

Şimdi Allah, sizin hakkınızda böyle bir şey takdir buyurmuş. O takdiri öpüp başımıza koyarak, konumun hakkını vermek ve mevcut imkanları rantabl değerlendirmek lazım.

اَللَّهُمَّ أَعِنَّا عَلَى ذِكْرِكَ، وَشُكْرِكَ، وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ * اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ الْهُدَى، وَالتُّقَى، وَالْعَفَافَ، وَالْغِنَى * اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ * آمِينَ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

“Allahım, hep zikrinle yaşayıp gafletten uzak kalarak Seni sürekli yâd etme, nimetlerin karşısında Sana karşı şükür hisleriyle dopdolu olma ve hakkıyla kullukta bulunup ibadetleri en güzel şekilde yerine getirme hususlarında bize yardım et. Allahım, Sen’den hidayet, takva, iffet ve (gönül) zenginliği dileriz. Allahım, her amelimizde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyoruz; bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz; lütfet! Efendimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun güzîde ailesine ve Ashâb-ı Kirâmına salat ü selam edip bunu vesile kılarak talebimizi seslendiriyoruz Rabbimiz!..”

Bamteli: DOĞU BATI BULUŞMASI VE ASİMİLASYON DEĞİL ENTEGRASYON

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Asla naz değil hep niyaz edâsıyla, şikâyetimiz Allah’adır!..

Rabbimiz!.. Sen bizimle isen şayet, âlem nerede olursa olsun, bizi nereye koyarsa koysun -Sen bizimle olduktan sonra- ne gam!.. Ama gönüllerimizde Seni yitirmişsek, Sen yakınken, biz, uzaklığa düşmüşsek şayet, işte o, tamiri güç bir yaradır, bir illettir, metastaz yapmış bir kanserden daha tehlikelidir!..

O (celle celâluhu) yakınken, şart-ı âdî planında kendi iradelerimizle uzağa düşmemiz, O’nu içimizde derinlemesine, bir aşk ölçüsünde, bir iştiyâk-ı likâullah ölçüsünde duyamamamız, bizim için bir kayıptır. Tamamını mı, yarısını mı, yarısına yakınını mı, çeyreğini mi, birkaç asır evvel yitirdik! Günümüze gelinceye kadar, o geriye kalanı da epey aşındı, aşına aşına delik deşik oldu.

Bu “yeni nesil”, dünyanın dört bir yanına açılan yeni nesil, Hazreti Pîr’in ifadesiyle “nesl-i cedîd” o yırtığı yamama cehd u gayreti içindeydi. Evvela aynı duyguyu, aynı düşünceyi paylaşan dünya ile yeniden, bir kere daha el sıkışma, muânakada bulunma, sarmaş-dolaş olma; ondan sonra da bütün dünya ile sarmaş-dolaş olma, hiç kimse ile problemi olmayan bir dünya haline gelme istikametindeki hareketleri, gayretleri bizi ümitlendiriyordu.

Şu andaki musibetler ve vaziyet, bizim kusurumuza terettüp eden bir tokat yeme ise şayet, o küçük tokat ile Cenâb-ı Hak aklımızı başımıza getirsin; meydana getirdiğimiz o boşluğu doldurmaya bizi muvaffak eylesin!..

Yok, bundan sonra daha ciddi hadiseler ile karşı karşıya kalmayalım diye veya kaldığımız zaman onları aşalım diye, metafizik gerilimimizi artırma adına bizi böyle bir şeye maruz bırakmış ise, onu da gönül rızasıyla kabullenip, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana/bize düşen, güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek sadece Allah var.” (Yûsuf, 12/18) demeli ve Hazreti Yakûb’un (aleyhisselam) diliyle “sabr-ı cemîl”e sığınmalıyız.

Onun manası da, إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” (Yûsuf, 12/86) demektir. Ben dağınıklığımı, tasamı, kederimi, kemedimi (üzüntümü, hüznümü), şikâyetimi yalnız ve yalnız Sana arz ediyorum!.. Müddeiyâne değil, nazlı hava ile değil; fakat iç burkuntusu ve niyaz edâsıyla, Sana karşı saygımı koruyarak, Sana arz ediyorum!

Nebi, öyle diyor. Yol, nebiler yolu ise, bize de öyle demek düşer. Öyle dememek, öyle düşünmemenin dışarıya vurması demektir. O da, kalbin harap olduğuna delalet eder.

   Son dönemde, cebrî hicret yollarına düşenler çoğunlukla Batı ülkelerine gittiler; Cenâb-ı Hakk’ın sevki itibarıyla, bunun çok farklı hikmetleri ve neticeleri olabilir.

Fakir ve aynı zamanda daha önceden de bir kısım angajmanlar teessüs etmiş olan ülkeler, çok güven vaad edici değildi. Bazı yerlerde, Mâ-a’rif (!) Vakfı’nı tesis etme adına, sizin alın teri ile, karın ağrısı ile, şakak zonklaması ile bugüne kadar meydana getirdiğiniz hazır müesseselere konmaya çalıştılar. İmkânlarını yeni müesseseler açıp “on”u yirmi yapma, “yirmi”yi kırk yapma istikametinde kullanacaklarına, kırparak-biçerek sizinkilere sahip çıkma cehdi ve gayreti içine girdiler. Dolayısıyla, bu orta ölçekteki veya düşük ölçekteki dünyalarda kısmen tesirli oldular. Çünkü o türlü ülkelerin liderleri -zannediyorum- peylenebilir durumda idiler ve peylendiler onların bazıları. Bu itibarla da artık sizin için oralarda bulunma, çok güven vaad etmiyordu. Bunu gördüler arkadaşlar. O ülkelerdeki yerlilerin kendileri de “Burada durmasanız, ayrılsanız daha iyi olur!” dediler.

Dolayısıyla da bunda bile Cenâb-ı Hakk’ın bir sevk-i Sübhânîsi vardır. “Takdîs” mülahazasına bağlıyorum bunu. Bizim çıkarlarımız, meseleyi bizim kendi açımızdan değerlendirmemiz değildir esas olan. “Her işte hikmeti vardır / Abes fiil işlemez Allah! // O’na bir kimse cebr ile/ Bir iş işletemez asla // Ne kim Kendi murad ede / Vücuda ol gelir billâh.” مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ، وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ؛ أَعْلَمُ أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا “Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz. Bilir ve inanırım ki, şüphesiz Allah her şeye gücü yeten Kadîr’dir ve muhakkak ki, Allah, ilim bakımından da her şeyi kuşatmıştır.” Oraları böyle yırtık-yamalı hale getirdiğinden ve o yerler sizin için câzibesini kaybettiğinden veya şimdilik muvakkaten “Hele bunlar dursun; biz, başka taraflara açılalım!” dediğinizden değil… Belki işin arka planının farkına varmadan, işin sonucunu tam hesaba katmadan, -belki- bütüncül bir nazar ile bakarak “Buraya gidersek daha iyi olur; şuraya gitmesek daha iyi olur!” mülahazalarına da girmeden… İlm-i Muhît-i İlahî ile sevk olundu arkadaşlarımız oralara.

Gidilen yerlerde, çoğu itibarıyla insanlar, güven vaad edici bir kucaklama, bağırlarını açma tavrı sergilediler, imrendirdiler. Arkadaşlar anlatıyorlar: “Avrupa’da şu devlet, şu kadar insana oturum verdi ve vermeye de devam ediyor! Diyorlar ki çok rahatlıkla: “Gelen gelsin! Yüz bin geldi ise, yüz bin daha almaya âmâde bulunuyoruz!” İşte yanı başımızdaki, kuzeydeki ülke, kapılarını ardına kadar kale kapıları gibi açtı. Ve giden arkadaşlarımız, orada, temel düşüncelerini, mefkûrelerini çok açık ortaya koyabiliyorlar; bir rahatsızlık yok.

Antrparantez arz edeyim: Karıştırılmış bir dünyadan, bir yönüyle dimağların buğulandığı bir dünyadan ayrılıp gittiğinizden ve sürekli de bir “zift yayını”na maruz kaldığınızdan dolayı, “Kafalarda hiçbir şüphe yoktur!” da diyemeyiz. Bir tereddüt vardır. Belki bu kucak açmanın arkasında -aynı zamanda- öyle bir tecessüs de vardır: “Acaba siz nesiniz? IŞİD misiniz, çaşıt mısınız? Boko-Haram mısınız, başka bir şey misiniz? Hele sizi bir dinleyelim!” derler. Aslında böyle bir mülahaza ile kucak açmaları bile kendinizi ifade etmeniz adına çok önemlidir; çünkü “im’ân-ı nazar” var üzerinizde. Siz de kendi değerlerinize sımsıkı bağlı olmanın yanı başında, insan olarak, insanlığa ait, Hümanistçe düşünceleri onlarla paylaştığınız takdirde, “Bunlarla anlaşılır!” falan derler. “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır!” der Mevlana. Şunu da ben ilave edeyim: Kucaklaşır, sarmaş-dolaş olur, muânakada ve musâfahada bulunur aynı duyguyu paylaşanlar!..

Böylece, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek mesajı, bugüne kadar ulaşmadığı yerlere ulaşır. Bu mesaj ulaştığı her yerde farklı bir tesir icrâ eder, tıpkı bir rahmet-i İlahî gibi. Bazı yerlerde “çiğ” tesiri yapar; ondan yapraklar istifade ederler. Bazı yerlerde bir “çiseleme” tesiri yapar. Bazı yerlerde “sağanak bir yağmur” halinde yağar. Bazı yerlerde de bize biraz acı ve ağır gelir, “kar” gibi birkaç ay kalıcı olur ama orada toprak tarafından emilir o, kuvve-i inbâtiye onu kendisi için bir dinamizm olarak kullanır, bağrına atılacak tohumların daha seri boy atıp gelişmesine vesile yapar onu.

Şimdi, çok farklı şeyler olur, gidilen yerlerde de. Onlar, sizi dinledikleri zaman, kendi değerlerine bağlı olabilirler fakat bakarlar ki, çok fasl-ı müşterek var, insanlık açısından. Ve siz, güven vaad edebiliyorsanız orada, açık davranıyorsanız, sağlam bir “entegrasyon” sergiliyorsanız şayet, insanlık mukabelesinde bulunurlar.

   Bulunduğumuz ülkelerin insanlarıyla uyumlu olma ve onlarla bütünleşmenin yanı sıra kendi değerlerimize can ü gönülden bağlılığımızı da muhafaza etmeliyiz.

Antrparantez ifade edeyim: Entegrasyon, kendi değerlerinizi koruma şartıyla olmalı.

“Asimilasyon”a maruz kalmama adına, kendi dünyanızı -yine- derinlemesine yaşamalısınız. Kimseyi endişelendirmeden, kendi evinizde, kendi barkınızda, kendi değerlerinizi burnunuzun kemikleri sızlarcasına yaşamalısınız.

Yaşadığınız halde “Yaşayamıyoruz!” deyip inleme, kendi değerlerinize o kadar bağlı bulunma; aynı zamanda başka insanlarla dostça yaşamaya da açık olma. Bu iki şey, birbirine zıt gibi fakat bu ikisinin yapılması da çok önemlidir. Âlem de size o entegrasyon zaviyesinden bakacaktır: “Evet, bunlarla beraber yol yürünebilir, bir hedefe varılabilir. Bunlar, aynı zamanda bâkir dimağlar; bunlardan istifade edilebilir. Bildikleri çok şeyler vardır, istifade edebiliriz!”

Hani sosyal tarihçiler diyorlar ki: (Kültür açısından) “Fâtih milletlerin, başkalarına verdiği şeyden daha ziyade mağlup milletlerden aldıkları olmuştur; aldıkları/öğrendikleri daha çok olmuştur!” Şimdi de meseleyi farklı bir zaviyeden, aynı şekilde düşünebilirsiniz. Alırsınız-verirsiniz; alacağınız da nice şeyler vardır. Belki onlardan alacağınız şeyler, vereceğiniz şeyleri verme adına bir yol açma demektir, bir güzergâh demektir; “Bunlarla alış-veriş olabiliyor!” denmesinin vesilesidir.

Böyle bir cebr-i lütfî ile, nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu arz etmeye çalıştığım kademelerin herhangi birinde ifade edilmesi yine matlûb-i İlahî ve makbûl-i Nebevî ise şayet; bunların hangisi yapılırsa yapılsın, bizim hesabımıza çok önemlidir. Senede bir kere, bayramdan bayrama veya onların yortularında el sıkışma şekilde bile kendini gösteriyorsa şayet, böyle bir birlikten birbirine zarar gelmez. Onu tesis etme…

Şimdi hikmetlerini ve neticelerini bütünüyle bilemeyiz. İlahî ilim, muhît bir ilim.. İlahî Meşîet, muhît bir Meşîet.. İlahî İrâde, muhît bir İrade.. ve her şeyi Allah en iyi bilir. وَاللهُ أَعْلَمُ، وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Allah, bilir; siz, bilemezsiniz!” Bizim bilemediğimiz şeylere, Allah (celle celâluhu) sevk etti.

Öyleyse, bize düşen vazife, bulunduğumuz yerde, konumumuzu iyi ve rantabl değerlendirmektir. Orada kendi Müslümanca derinliklerimizi sergilemek suretiyle aynı zamanda başkalarıyla da anlaşmazlık adına bir tavrımızın olmadığını gösterme ve “Bunlarla her zaman dünya paylaşılabilir! Bunlarla uzun yol alınabilir!” dedirtme, bir kârdır bizim için.

   Gönül köprüleri kurmak için, dinin temel değerlerine ve hatta fürûâtına aykırı olmayan meselelerde, diğer insanların aktivitelerine iştirak edilebilir.

Siz, bir dönemde hoşgörü ve diyalogun temsilcileri olarak, adanmışlık ruhu ile dünyanın değişik yerlerine açıldınız. Fakat o açılım yine de dar alanlı sayılırdı. Okullar açtınız, onlar da mütecessisâne mercek koydular üzerinize; sizin nabzınızı tuttular, “Ritim tamam mı?” ona baktılar ve “Evet!” dediler. Başlangıçta kuşkuları vardı ama yirmi küsur sene, kendinizi doğru ifade ettiniz. Onlar da sizi bağırlarına bastılar, bazılarının, kafaları bozulacağı âna kadar. Kafaları bozanlara, zihinleri bulandıranlara Allah, insaf ve iz’an ihsan eylesin!.. O dar alanlı açılımın muhatapları bağırlarını açtılar. Fakat bir başka dünya bekliyordu; böyle küllî olarak açılma imkânı olmamıştı. Şimdi, Allah (celle celâluhu) oralarda o imkânı verdi. Gideceksiniz, size ait güzellikleri sergileyeceksiniz; böyle, sessizce, halinizle ve tavrınızla sergileyeceksiniz.

Yine antrparantez arz edeyim: İnsanın, böyle Firdevsî belagati ve beyanıyla bir şeyler ifade etmesi önemlidir. Ben bir de Nizâmî’yi çok beğenirim belagat ve talakatıyla. İnceliği açısından ve ruhî hayatı itibarıyla Molla/Mevlânâ Câmi belki daha derindir; çünkü Hazreti Mevlânâ’nın çok tesirindedir. Fakat diğerleri de birer beyan üstadıdır, söz sultanıdır. Nizâmî’nin hususiyle “Mahzen-i Esrâr”ına baktığınız zaman, çok ciddî bir derinlik vardır. İşte o derinlikte kendi duygu ve düşüncelerinizi ifade etseniz, yine de millet “Acaba bununla, bu mevzuda demagojiye, bizi kandırmaya matuf bir şeyler mi sergiliyorlar!” diyebilir ve sizin tavırlarınıza, davranışlarınıza bakarlar. Dolayısıyla “temsil” ve “hal” çok önemlidir.

Evet, dediğiniz şeyleri en beliğ şekilde diyor olabilirdiniz ama bir de o dediğiniz şeyler hakikaten yaşanıyor mu, realize edilebiliyor mu ve aynı zamanda başkalarına zararı var mı? “Hal” ve “temsil” ile onu orada yürekten, samimi sergilediniz mi? O senaryoya tam inanarak, “Bu senaryo, Rabbimizin rızasına da muvafıktır!” diyerek o rolü oynuyorsanız şayet, bir sene, iki sene, üç sene bakarlar; “Allah Allah! Ritim aynen, nabız aynı atıyor, hiç değişme yok. Demek ki bunlar, birer istikamet insanı!” derler. Dolayısıyla gönülleri fethedersiniz. Gönülleri fetheder, aynı zamanda Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı da şâd edersiniz. Aynı zamanda Allah’ı da hoşnut edersiniz.

Ee zaten maksadımız da o değil mi?!. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah’ım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum; bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyorum; lütfet!” Hizmet Hareketi’nde, gâye-i hayal bu ise şayet, siz de Allah’ın izni ve inayetiyle bunu sağlamış olursunuz.

İşte Almanya, bağrını açtı. Hollanda, baktı ki onlar yaptılar, o da yaptı. Diğer Benelüks ülkeleri kısmen, daha sonra; belki bazılarında kuşku var. Şimdilerde Fransa’da bu mevzuda yine öyle bir açılma var; sizi tehlikesiz görme var; esasen sizi insanî değerlere saygılı bulma var. Hâlin ve temsilin tesiri görülüyor. Böylece hemen bütün Batı’da belki… İtalya’da da olacak bu. Gelip diyor ki: “Size, falan yerde, semâvî dinler adına, bir üniversite açalım!” Musevîlik, İsevîlik ve bir de Müslümanlık. Bunlar, çıksınlar, aynı zamanda bir yerde, kahve gibi, lokal gibi tek bir yerde bir araya gelsinler ve şimdiye kadar “Birbirlerini yerler!” nazarıyla bakılıyordu, yemediklerini görsünler birbirlerini. Kimse kimsenin yamyamı olmadığını görsün orada, ısınsınlar birbirlerine. Dinin temel değerlerine, hatta fürûâtına aykırı olmayan meselelerde, aktivitelerine iştirak etsinler.

Biri çıksın desin ki: “Bu mesele, Kitab’a, Sünnet’e aykırıdır!” Ben diyorum ki: “Dinin temel meselelerine ve fürûâtına aykırı olmamak kaydıyla, birbirlerinin aktivitelerine iştirak etsinler!” Bu, yumuşatır mı, yumuşatmaz mı insanları?!.

Şimdi Cenâb-ı Hak böyle bir fırsat vermiş; tabii Allah’ın izni ve inayetiyle belki en uzak yerlere kadar. İşte Brezilya’da vardı, Arjantin’de vardı, Şili’de vardı, daha başka ülkelerde de vardı. Mesela, Costa Rica (Kosta Rika)’ya gidip gelen arkadaşlarımızın dediğine göre, orada bu muhacirlere çok daha yumuşak bakıyorlar, geniş imkânlar da var, yatırım yapma imkânları da var. Orada işi olan insanlar diyorlar ki: “Hocam, söyleseniz de, bir kısım arkadaşlar da buraya gelse!”

Ayrıca, eskiden bir yerlere gitmek istediğiniz zaman, kuşku ile karşılanırdınız. Fakat şimdi mağduriyetiniz ve mazlûmiyetiniz söz konusu. Bir yerde karşı tarafın çirkinliği ve antipatik hale gelmesi, “Bunlar, onlarla beraber, aynı çizgide olmadıklarına göre, bunlara kucak açmaya değer!” mülahazasını hasıl ediyor. Evet, bir taraf, bir yönüyle bir nefret tablosu sergiliyor ve siz, onlarla aynı karede bulunmuyorsunuz. “Öyle ise bunlarla anlaşılabilir, bunlarla dünya paylaşılabilir!” diyor ve bütün dünya, size bağrını açıyor. Hazır bir fırsat bu bence… Dünyanın değişik yerlerine hicret etmek suretiyle, hem hicret sevabı kazanma, hem de “hâl” ve “temsil” yoluyla değerlerimizi tanıtıp sevdirme… Ne kadarını onlara sevdirme ve saygılarına mazhar kılma lütfunu Cenâb-ı Hak ihsan edecek?!. Onu, O’nun (celle celâluhu) meşîet-i Sübhanîyesine, İrâde-i Rabbâniyesine bırakmak lazım.

   Doğu ile Batının, Kalb ile Kafanın, Teşriî Ayetler ile Tekvinî Emirlerin Yeniden İzdivacına Yolculuk

Aslında bugün o Batı’nın ister Rönesans’ıyla, ister ilim inkılabıyla, ister teknolojik inkılap ile, ister sosyal bilimler adına, ister psikoloji adına, ister pedagoji adına, ister eşya ve hadiseleri hallaç etme adına, yani müspet ilimler adına, pozitif ilimler adına yapıp ortaya koyduğu şeyleri -o çağın müsaadesi ölçüsünde- Hicrî beşinci (Miladî on ikinci) asra kadar Müslümanlar yapmışlar. Beşinci asra kadar, yani Hicrî dördüncü asrın sonuna kadar Müslümanlar, ilmin hemen her dalında, o dönemin müsaadesi ölçüsünde yapacaklarını yapmışlar. Fakat bir dönem gelmiş ki medreseye -İslamî ilimlerin tedris edildiği yere-, tekkeye ve aynı zamanda fünûn-u müsbeteye kendisini yönlendiren insanlar, kendilerini skolastik düşünceye salmışlar. Ve birbirinden kopma olmuş; âdetâ o onu, o onu, o da onu boşamış.

Oysaki -Hristiyanlar bunu farklı manada kullanıyorlar- o “ekânim-i selâse” (üç uknum/esas/rükün) birlikteliği çok önemlidir; bu üçün, bir vahidin üç derinliği olduğunu hiç unutmamak lazımdır. Medresedeki Kur’an, Sünnet ilmi.. aynı zamanda tekke ve zaviyedeki, cismâniyetten çıkma, hayvaniyeti bırakma, kalb ve ruhun derece-i hayatında seyahat etme, “seyr illallah”, “seyr fillah”, “seyr maallah”; kalb ve ruh insanları, “Sır” insanları, “Hafâ” veya “Hafî” insanları, “Ahfâ” insanları yetiştirme.. ve bir de müspet ilimler.

Hazreti Gazzâlî’nin de ifade ettiği, İhyâ’da okuduğumuz derslerde ifade buyurduğu gibi, hakikaten Zât-ı Ulûhiyeti -bir yönüyle- “ihsas” ve “ihtisas” duygularıyla bilme… İşte denizin dibine dalma gibi. Yani; suyun yüzünde yüzerken, “Tamam suda yüzüyorum ama dış âlemle de irtibatım var.” Biraz içine girdiğin zaman da, “Hâlâ dış ile bazı alakalarım var!” ki, zâhidin durumunu ifade eder. Âşık-ı dilhastenin durumuna gelince, o, mercan adalarına dalıyor gibi, denizin içine daldığı an, bütün bütün etrafını hep deniz görür. Bu, onun his dünyasında öyledir. Yoksa o, O (celle celâluhu) değildir. “Heme-ost” değil, “Heme-ezost”; “Her şey, O (celle celâluhu)!” değil, “Her şey, O’ndan!” Fakat ihsaslarıyla, ihtisaslarıyla öyle erir gider ki, âdetâ O’ndan (celle celâluhu) başka bir şey görmez. İşte Hazreti Muhyiddîn’e bakarken, bir yönüyle, o meselenin bir ufkunda; İmam Rabbânî’ye bakarken, bir ufkunda; Abdulkadir Geylânî Hazretleri’ne bakarken, bir ufkunda; Necmeddin-i Kübrâ’ya bakarken, bir ufkunda; Muhammed Bahâuddin Nakşibendî Efendi Hazretleri’ne bakarken, ayrı bir ufkunda… Bunlar hep o seyahatin âbide şahsiyetleridir.

Şimdi o kalbî ve ruhî hayat, çok önemlidir ki tekke ve zaviye, bir yönüyle, onu üzerine almıştı; fakat aynı zamanda dünyaya da açıktı, medreseye ve fünûn-i müsbeteye de açıktı. Muhammed Bahâuddin Nakşibendi Hazretleri gibi büyükler, on iki ilimden mücâz olmadan, kimseye “hilafet” vermiyorlardı: Sarf, Nahiv, Belagat (Me’ânî, Beyan, Bedî), Mantık, ondan sonra Kur’ân, Tefsir, Hadis, Usul-i Tefsir, Usul-i Hadis, Usul-i Fıkıh aynı zamanda, Usûlüddin (Kelam, Akâid). Bütün bu ilimlerden mücâz olmayınca (icazet almayınca) tarikat halifeliğini vermiyor. Çünkü bu ilimlerin tamamından icazet almamış bir insan, hislerine ve ihsaslarına kapılarak yanlış mülahazalara girebilir. Her şeyi -bir yönüyle- o on iki ilim ile analiz etmesi lazım veya o elekten geçirmesi lazım ya da onlar ile kalibrasyona tâbi tutması lazım. Bu, telsizcilik terimi; “kalibrasyona tâbi tutmak” lazım.

Evet, şimdi o kopmuş, skolastik bir düşünceye girmiş orada. Babadan oğula, oğuldan babaya hilafet vermek suretiyle, medreseye kapılarını kapamış. Medrese de, “Bize, bu kitapları devretmek düşmüş!” demiş, o da onlara çok iltifat etmemiş. “Kalb ve ruhtan bize ne? Bize -işte- bunlara bakmak düşer!” Günümüzdeki bir kısım teologların yaptıkları gibi!.. Ondan sonra, eşya ve hadiseleri hallaç eden insanlar… Hani bir yönüyle, sadece ona bağlı olunca, bundan ya Natüralizm çıkar, ya Pozitivizm çıkar, ya Materyalizm çıkar. Fakat bunları birbirine mezcettiğiniz zaman da, müspet ilimler de aynen sizin ifade etmek istediğiniz şeyleri ifade eder. Zira Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Sus! Kâinat mescid-i kebîrinde…” Demek “mescid-i kebir” imiş, kâinat. “Kur’an, kâinatı okuyor!” O Kur’an ile Kâinat arasında münasebet kurmak lazım!.. “Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Evet, yalnız sensin, ey Kur’an-ı azîmüşşân. Ne mutlu size ki, siz ona sahipsiniz!..

Değişik münasebetlerle, Fakir, espri mahiyetinde arz etmiştim: Bu üç esas, birbirlerini talak-ı selâse ile boşamışlardı. Doğu’da, Erzurum dâhil, aileleri boşarken, üç tane yettiği halde, “Üçten dokuza!” derler. Efendim, aynı zamanda altı tanesi de fazla oluyor onun; “Üçten dokuza boşsun sen!” Yani, “Dokuz talak boşsun!” Dokuz olmuyor ki, üç talak boş oluyor. Bunlar da üç talak ile boşanmışlar. O, başkalarının kapısını, öbür alan başkalarının kapısını, öbür alan da başkalarının kapısını çalmak suretiyle -yine o talak-ı selâse ile boşanma mevzuundaki sonuca bağlayalım- değişik şekilde “zevc-i âher”ler yapmışlar. Onca zevc-i âherden sonra, bence bunların yeniden bir araya gelip izdivaç yapmaları lazım.

Buna da, hani yine Kıtmîr’in ifadesiyle şuradan başlanabilir: İmam Hatip veya İlahiyat mezunu olanların bazılarını bir Fizik dalına, bazılarını Kimya dalına, bazılarını Astronomi dalına, bazılarını Astrofizik dalına, bazılarını Sosyoloji dalına, bazılarını Psikoloji dalına göndermek suretiyle, bir kere toplumun birbirini anlar hale getirilmesi lazım. Kafa kafaya verdikleri zaman, o, onu anlaması lazım, o da onu anlaması lazım. Kitap ve Sünnet ile meşgul olan bir insan, Antropoloji ile meşgul olan birini anlaması lazım. Yeryüzü ne kadar zamanda bu hale gelmiştir, onu anlaması lazım; efendim, o binlerce seneyi anlaması lazım. Fezâ-ı ıtlakta nâmütenâhî sistemler, şu kadar trilyon sistem var, içlerinde de şu kadar trilyon Güneş sistemi gibi sistemler var; anlaması lazım bunları; konuşulunca anlaması lazım. Dolayısıyla ancak bu suretle bir izdivaç meydana gelebilir. Şimdiye kadar o, başka kapıları çaldı; o da başka kapıları çaldı; o da başka kapıları çaldı. Fakat maksat hâsıl olmadı, kopukluk oldu.

İşte, birikimli insanların cebrî hicret neticesinde Batı ülkelerine yerleşmelerinin böyle bir meyvesi de olabilir. Kim bilir belki Cenâb-ı Hakk’ın bir muradı da budur. İnanmış, aynı zamanda Kitab’ı, Sünnet’i bilen, dini ilimleri de bilen kimseler… Onlar da o fünûn-u müsbeteyi biliyorlar; bu güne kadar değişik -yeni ifadesiyle diyelim- devrimler yapmış; bugüne gelmiş, insanlığa çok şey kazandırmışlar. O zaviyeden derinlemesine bakınca, aslında bunlar ile bizim anlaşmazlığımız yok. Onlar ile çok rahatlıkla anlaşabiliriz. Ortaya koydukları o türlü şeyler ile bizim insanımızın birikimleri yeniden bir terkip yapıldığı zaman, yani “tekke/zaviye”, “medrese” ve “mektep”, bir araya geldiği zaman, Allah’ın izni ve inayetiyle çok problemler çözülecektir zannediyorum. Bu da İslam dünyasının “Neo-Rönesans”ı olacaktır, yeni bir Rönesans.

   Mefkûre muhâcirleri için entegrasyon çok ehemmiyetli olduğu gibi asimilasyona düşmemek de hayatî bir meseledir.

Bütün bunlar yapılırken entegrasyonun gerçekleştirilmesi ama asimilasyona düşülmemesi de çok önemlidir. Biraz evvel arz ettiğim gibi, küre-i arzın değişik coğrafyalarında farklı kültürlerin hâkimiyeti söz konusudur. Sadece Müslüman ile Müslüman olmayanlar arasındaki farklılık değil; sadece dinler arasındaki ayrılık da değil; Musevîlik, İsevîlik, Müslümanlık, Budizm, Brahmanizm, Şintoizm arasında olduğu gibi bunların müntesiplerinin kendi aralarında bile çok farklı düşünceler vardır. Düşünün, mesela Roma’da, İspanya’da başka türlüdür; Avrupa’da değişik devletlerde başka türlüdür; Almanya’da başka türlüdür; Rusya’da başka türlüdür; Türkiye’de başka türlüdür; aynı dine sahip olan insanlar, başka türlü, başka türlüdür. Gittikleri her yerde, “temsil” ve “hal” ile kendi değerlerini sergilerken, arkadaşlarımızın onlarla da bir problemlerinin olmadığını ortaya koymaları lazım.

Biraz evvelki o anahtar mülahazaya bağlayarak meseleyi diyorum: Dinî esaslarımız, disiplinlerimiz açısından, Usûl’de ve Fürû’da dinimizde yasak olmayan meselelerde, başkalarının aktivitelerine iştirak etmede bir mahzur yoktur. Ne olur, bir kere de onların kutsal saydıkları bir mekânda, gidip arkada otursanız, onlara baksanız?!. Onlar nasıl gelip sizin burada namaz kılmanıza bakıyorlar; nasıl dua ediyorsunuz, ona bakıyorlar ve gidip oralarda Kur’an-ı Kerim okuyan arkadaşları dinliyorlar, “Bunun meali nedir?!” diye soruyorlar. Hele, seyyidinâ Hazreti Mesih’in, Kur’an’ı Kerim’de en çok adıyla zikredilen peygamberlerden ve Meryem validemizin tek adıyla zikredilen kadın olduğunu okuyunca, bir yumuşama oluyor onlarda. Bu açıdan, başkalarının endişe duymayacağı şekilde bir yakınlık tavrı sergilemeli. Böyle, kavga ediyor, onları kendimize benzetiyor, misyonerlik yapıyor gibi bir tavır sergilemeden, tavrımız ile, halimiz ile, temsilimiz ile “Bunlarla anlaşılabilir; bunlarla uzun yollar alınabilir, tepeler aşılabilir, kandan-irinden deryalar geçilebilir!” dedirtmek lazım.

Fakat bir diğer taraftan da, arkadan gelen nesillerin, oralarda daha parlak gördükleri şeyler ile “asimile” olmaları ihtimali vardır. Bunların da hususî dairede gözetilmesi lazımdır. Herhangi bir kültüre karşı hususi bir tavır alma şeklinde değil!.. Bunlar, bizim nesillerimiz, bizim gençlerimiz; aynı zamanda, kadın-erkek, bunları beslenme mahrumu bırakmamak lazım, Sohbet-i Cânân ile sürekli takviye etmek lazım, kendi değerlerimizin âlemin değerleri ile mütenâkız olmadığını anlatmak lazım. Aslında bizim bu değerlerimizin bir yönüyle onlara da açık kapılar bıraktığını anlatmamız lazım. Bir zıddiyetin olmadığını anlatmamız lâzım. Ve kendi değerlerimizi sevdirmemiz lazım.

Evet, bir taraftan diğerleriyle sarmaş-dolaş olurken; aynı zamanda kendi değerlerine karşı da burnunun kemikleri sızlayan nesiller yetiştirmek lazım. Onun için birbirine zıt gibi görünen “entegrasyon” ile “asimilasyon” mevzuu, önemli iki husustur.

   Siz meseleyi sevgi yörüngesinde götürecek, hal ve temsil diliyle insanların hür iradelerine sesleneceksiniz!..

Beğenilir yanımız varsa şayet, kendileri takdir etsinler onu! “Temsil” ve “hâl” ile bir şey ifade eden bir yanımız var ise, onlar kendileri zaten yaparlar onu. Arkadaşlar diyorlar, “Falan, kendi ihtiyarı ile seçti bunu!”

Zaten “din”in tarifi, Usûluddin’de de öyle değil mi? اَلدِّينُ: وَضْعٌ إِلَهِيٌّ، سَائِقٌ لِذَوِي الْعُقُولِ بِاخْتِيَارِهِمُ الْمَحْمُودِ إِلَى الْخَيْرِ بِالذَّاتِ “Din, akıl sahiplerini kendi iradeleriyle bizzat hayırlı olana sevk eden bir İlahî kanunlar mecmuasıdır.” Din; ilahî bir sistemler mecmuasıdır ki, insanları, kendi ihtiyarları (seçme hürriyet ve iradeleri) ile hayra sevk eder. Alsın, analizlerde bulunsun, sentezlerde bulunsun, “Yahu doğru görünüyor bu mesele!” desin; kendi seçerse seçsin onu; zorlama ile değil.

Kur’an-ı Kerim, Bakara Sûre-i celîlesinde, Ayetü’l-Kürsî’den sonra, لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ diyor. Allame Hamdi Yazır, tefsirinde, “Dinde, din için, dine sokmaya zorlama yoktur!” diye mana veriyor. Bakınız; “Dinde, din için, dine sokmaya zorlama yoktur!” Bir yönüyle, hani birileri “Laiklik” diyorlar, diyebilirsiniz. Ben ona “Laiklik” demiyorum; fakat zannediyorum, bu mülahazanızı ortaya koyduğunuz zaman “Yahu bunlar çok laik düşünüyorlar!” derler ama insanî değerlere aykırı olmayan, başka değerlere de saygılı olan bir laiklik. Bir arkadaşımızın bu mevzuda bir kitabı var; Fransa’daki telakki, Rusya’daki telakki, İstanbul’daki telakki; birbirinden farklı şeyler bunlar.

Bu açıdan, kendilerinin bir dönemde yaptıkları o baskı sistemini düşünebilir; bir yönüyle, insanları zorlama, kendi düşünce dünyalarına, kültür dünyalarına çekme, kazanma, kendi bünyelerinde eritme mülahazasına girebilirler, böyle bir mülahaza taşıyabilirler. Katiyen bu intibaa sebebiyet vermemek lazım; emin olsunlar bizden. Kendileri arzu ettikleri takdirde, onlar da demokratça düşünüyorlarsa şayet, düşüncelere saygılı olurlar. Birisi, kendi hür iradesiyle yeni bir sistemi seçmiş olabilir, olabilir, olabilir. Rahatsızlık duyabilirler, olabilir. Olduktan sonra da, o, yine sizin tavrınızı, sizin temsil durumunuzu ortaya koyarsa, zannediyorum çevresi, annesi, babası, amcası, dayısı, halası da itiraz etmezler.

Meseleyi “sevgi çizgisi”nde -bir yönüyle- “sevgi yörüngesi”nde götürmek lazım; sevgi, sevgi, sevgi… Yine o elektronik levhalarda olan sözlerden bir tanesi: “İnsan, Allah tarafından, sevilmek için yaratılmış bir varlıktır!” İnsan, “ahsen-i takvîm”e mazhardır; insanlığından dolayı sevilmek için yaratılmış bir varlıktır. Neden? Cenâb-ı Hakk’ın Kudret, İrade, Meşîet ve İlim fırçasından çıkmış öyle mükemmel bir varlıktır ki, melekler, onu -bir yönüyle- ya “pusula” gibi kabul etmiş veya “mihrap” gibi kabul etmiş, karşısında iki büklüm olmuş veya alınlarını yere sürmüşlerdir: “Bu, ne âbide şahsiyet! Bir taraftan cismâniyeti var, hayvaniyeti var, garîze-i beşeriyesi var; ama bununla beraber meleğin önüne geçebilecek mahiyette yaratılmış bir varlık!” İşte Rûh-u Seyyidi’l-enâm; Miraç yaptığında, Cebrail’e “Yürü! Top senin, çevkan Senindir bu gece! Ben bir adım daha atsam, yanarım, kavrulurum!” dedirtiyor Efendim; insan, böyle bir varlık…

Cenâb-ı Hak, bu anlayışta yolumuza devam etmeye bizi muvaffak kılsın!.. وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ “Efendimiz, dayanağımız, günahlarımıza karşı şefaatçimiz ve her zaman elimizden tutan dostumuz Hazreti Muhammed’e, O’nun güzîde ailesine ve Ashâb-ı Kirâmına salat ü selam edip bunu vesile kılarak talebimizi seslendiriyoruz Rabbimiz!..”