Posts Tagged ‘Nesimî’

Bamteli: GÜCÜN KAPIKULU FETVACILAR VE ISMARLAMA İFTİRALAR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Nezaket ve inceliğiyle melekleri dahi imrendiren insanlar da var, kabalık ve küstahlığıyla şeytanları bile ürperten kimseler de!..

Tabiat-ı insâniyede çok korkunç sukût etmeler de var; hayvanın altına düşmeler de var. Ben mi söylüyorum? Kur’an buyuruyor: لَهُمْ قُلُوبٌ لاَ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بِهَا أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ “Onların kalbleri vardır, fakat onlarla meselelerin özüne inip gerçeği idrak edemezler; gözleri vardır, fakat onlarla görülmesi gerekeni göremezler; kulakları vardır, fakat onlarla duyulması gerekeni duyamazlar. Bu halleriyle onlar, küçük veya büyükbaş hayvan sürüsü gibi, hatta onlardan daha çok insiyaklarına tâbi, yol bilmez ve güdülmeye mahkûmdurlar. Onlardır gerçeklerden bütünüyle habersiz olanlar.” (A’raf, 7/179) وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ “Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O halde onları, düzmekte oldukları yalanlarıyla baş başa bırak!” (En’âm, 6/112) Şeytan ile teâtîde (alış-verişte) bulunuyor; o, ona -halk ifadesiyle- fiskos yapıyor, o da ona fiskos yapıyor. Bazen o ölçüde sukût edebiliyor insan.

Onun için büyük gönül insanı, kalb insanı, “hayvaniyetten çıkmayı, cismâniyeti bırakmayı, kalb ve ruhun derece-i hayatında seyahat yapmayı talim eden” Mevlânâ -şimdikiler folkloruyla müteselli- diyor ki: “Bazen melekler bizim incelik, nezâket ve nezahetimize imrenirler; bazen de şeytanlar, kabalık ve küstahlığımızdan tiksinti duyarlar.” Bu kadar şâirâne ifadeyle, لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ “Muhakkak ki Biz insanı, en güzel şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık; sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.” (Tîn, 95/4-5) hakikati -zannediyorum- daha güzel ifade edilemezdi.

Ama “Urvetü’l-Vüskâ” (sağlam kulp, hiç kopmayacak bir tutamak) olarak tutup âlâ-i illiyyîn-i kemâlât”a yükseleceğiniz şey, إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar müstesna.” (Tîn, 95/6) Yürekten, iz’an ölçüsünde, riyazî katiyetin çok üstünde inanma… “İki kere iki dört eder.” Şüpheli bu; çünkü a’dâtın müsâvî olması şüphelidir; o da bazen üç buçuk yapar, bazen de dört buçuk yapar. Fakat öyle inanmalı ki, riyazî katiyetin üstünde ve bir “Yetmez!” mülahazası ile. Buna Hazreti Pîr, “Hel min mezîd kahramanı” diyor. “Kahraman”ı ben ilave ettim; “Hel min mezîd; daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!.” Seyr ilallah, seyr fillah, seyr maallah, seyr anillâh. O esnada nabzını tutsanız, kalbine kulak verseniz, hâlâ durmadan mırıldanıyordur: “Hel min mezîd / Daha yok mu?!.” Neden böyle diyor? O’na ulaştıktan, O’nda fâni olduktan sonra misyonunu hatırlayarak, bir yönüyle yine halkın içine döndüğü, Efendimiz’in Miraç’tan dönüşü gibi dönmeye muvaffak olduğu zaman bile “Hel min mezîd” diyor. Çünkü nâmütenâhî istikametinde seyr ü seyahat, nâmütenâhidir; bitmez zira “Künh-ü Bârî nâ-kâbil-i idraktir.”

Ondan dolayı Zât’ı açısından O’na “mevcûd-ı meçhul” demiş ehl-i tahkik. Benim sözüm değil, onların beyanı: “Esmâsıyla mâlum, sıfatlarıyla muhât, Zât’ıyla mevcûd-ı meçhul.” Meçhul değil, ihata edilmez, nâ-kâbil-i idrak. Onun için oraya sınır koymuş Sâhib-i Şeriat (sallallâhu aleyhi ve sellem); Zât’a gelindiği zaman, tevakkufu emretmiş: Âsârını ve ef’âlini düşünün. Enfüste tedebbüre, tezekküre ve teemmüle dalabildiğiniz kadar dalın, mercan adalarına dalıyor gibi. Her dalışta yeni yeni şeyler elde edeceksiniz marifet adına. Fakat mesele Zât-ı Ulûhiyete gelince, -hâşâ ve kellâ- “Nedir?” cevabını akla getirecek, “Kimdir?” cevabını akla getirecek, bir şâirin dediği gibi -o tabiri kullanmıyorum- “Ne idüğü…” tabirini akla getirecek şeylerden tevakkî adına, hemen -bir yönüyle- oraya fikrî/zihnî surlar oluşturmalı. Bu suretle, لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar bulunan)dır.” (En’âm, 6/103) hakikatine sığınmalı; “Sen, Zât’ın hakkında böyle buyuruyorsun.” demeli, “edep temkini” içinde olduğu yere ayağını basmalı!.. Sadece o mevzuda. Öbür tarafta Zât-ı Ecell-i A’lâ (celle celâluhu) Kendini ne kadar ifade buyuracaksa, o kadarına kanaat ederek durduğu yerde durmalı!..

   Süfyâniyet çağı; taylasanlısı da saldıracak cübbelisi de!..

Bu, me’âlîye ait meseleyi ifade etmede, kelimelerin yetmediğinin farkındayım ben de. Yetmeyen kelimelerle bazı şeyler ifade edilince, terminolojiye de vâkıf olmayan insanlar, meseleleri sağa-sola çekiyorlar. Gerçi “sağa-sola” diyorlar da, benim gördüğüm, şimdi çok sağa çekilmiyor, hep sola çekiliyor, arkaya çekiliyor, alta çekiliyor. Böyle sağa çekecek insaflı bir adam çıkmıyor, nedense bilemiyoruz. Herhalde Cenâb-ı Hak bu dönemin insanlarını öyle yaptı ki, her şey bu dönemde sola doğru çekiliyor, şeytanın sola doğru çekmesine karşı, insanlar teyakkuza geçsinler diye. Çünkü az önce de geçtiği üzere, يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا “Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler.” (En’âm, 6/112) Bazıları, bazılarını aldatacak şeyler, mesajlar, sinyaller veriyorlar. Bazen insanlar, şeytanlara mesaj gönderiyor; bazen de onlar onlara yapıyorlar. Kalbde, Cenâb-ı Hakk’ın tecelligâh-ı Sübhânîsi olan o önemli Latife-i Rabbâniyenin yanı başında “Lümme-i Şeytaniye” var. Orası da Şeytanın gez-göz ve arpacığı karşısında tek hedef; sürekli vesvese oklarını oraya saplıyor ve insan, hiç farkına varmadan, onun güdümüne girebiliyor. Çağımızda bu, biraz daha fazlaca oluyor.

Onun için, böyle apan-sapan -uydurma kelime- insanların apıp sapmalarına çok takılmamak lazım. Bir kere, çağın “Süfyâniyet çağı” olması itibarıyla, herkes takılabilir; taylasanı ile takılan da olabilir, cübbesi ile takılan da olabilir, takkesi ile takılan da olabilir, başı açık takılan da olabilir; takılan da olabilir, takılan da… “Garûr” diyor Kur’an-ı Kerim, sonra da “eş-Şeytan” diyor. فَلاَ تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلاَ يَغُرَّنَّكُمْ بِاللهِ الْغَرُورُ إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا “… Dünya hayatı sizi sakın ola ki aldatmasın! Yine sakın ola ki, (o çok hilekâr şeytan dâhil), aldatanlar da sizi Allah hakkında (yanlış bilgi, yanlış inanç ve yanlış yaklaşımlarla) aldatmasın. Şüphe yok ki şeytan, sizin için (sinsi ve hileleri çok) bir düşmandır, öyleyse siz de onu düşman edinin.” (Fâtır, 5-6) Evet, “Garûr” yani mübalağa kipiyle, “çok fena, yavuz aldatan, çok çelmeci, çok el-enseci birisi” dedikten sonra, “O Şeytandır” diyor. İşte, çokları, farkına varmadan o şeytanın güdümüne girebilirler.

İnsanların çoğu da bazı yanlarıyla azıcık parlak bir insan ortaya çıkınca, onun arkasından sürüklenebilirler. “Kitle psikolojisi” denen bir şey var. Senelerce Avrupa’da sosyal ihtilaller olmuş; üç-beş tane sergerdan bunları meydana getirmiş. Birbirlerini boğazlamış, öldürmüş, kırmış-geçirmişler. O, ona “Kapkara!” demiş; o da ona “Kapkara!” demiş. Kimin “kara”, kimin “ak” olduğu belli değil. Birbirlerini yemişler, yamyamlar gibi, hafizanallah. Bu tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde hep devam edegelmiştir. Çağımızda biraz daha yaygınlaşmış olabilir; telekomünikasyonun yaygınlığı, onu da yaygın hale getirmiş olabilir. Bugün, çeşitli muhabere ve muvâsala imkânları var, her şeye çabuk ulaşılabiliyor; bir şey sorduğunuzda, hemen cevabını almak mümkün. Mesela, hadis okuyoruz, metin okuyoruz, ricâle bakıyoruz; “metin kritiği” diyoruz, “rical kritiği” diyoruz. Merak edip hemen bir aletin düğmesine basınca, hadisin metni ve râvîsi bütün hüviyetiyle karşınıza çıkıyor. Nedir, ne değildir; râvî, “sika” mıdır, “mutemed” midir, “mevsuk” mudur, “hâkim” midir, “hâfız” mıdır; yoksa “kezzâb” mıdır, “zayıf” mıdır, hemen karşınıza çıkıveriyor. Dolayısıyla o, hem “olumlu şeyler” adına kullanılabiliyor; belki insanların bazı şeylere ulaşmasını kolaylaştırıyor, süratlendiriyor; hem de “olumsuzluk” adına kullanılıyor.

İnsanların çoğu, olumsuz olduğundan dolayı, şimdi bu telekomünikasyon, bu muhabere ve muvâsala imkânları, olumsuzluk adına son santimine kadar kullanılıyor; hatta yine yabancı dil ile diyelim, “rantabl” olarak kullanılıyor. “Aman, ânını fevt etmeyelim; onu öyle kullanalım ki, kimleri hasım olarak -baştan- ilan etmişsek, onların canlarına okumak için, onları ciğerlerinden sokmak için!” Ve sokuyorlar da!.. Ama gerçek mü’min, yedi can taşıyordur; onun ciğerini elli defa kobralar soksa, Allah’ın izniyle, o ölmez. “Hablü’l-metin” olan “Urvetü’l-Vüskâ”ya sarılınca, Allah’ın izni ve inayetiyle, kuyuya atsalar bile, seyyidinâ Hazreti Yusuf gibi, kendini orada emniyette bulur, sonra emniyetli bir kovaya tutunur, sonra biraz sıkıntı ve meşakkatin akabinde Mısır’da nâzır olur; sonra da kendi dininin bayrağını, inancının bayrağını orada dalgalandırır; şehbal açar nâm-ı celîl-i İlahî, onun vasıtasıyla; ne hayırlara, ne hayırlara vesile olur!..

   Devrin Dârü’n-Nedve’si olur da hakikatleri sağından solundan kesip, şeytanca ölçüp biçip hüküm veren Velîd’ler olmaz mı?!.

Bu açıdan da yaramaz mülahazalar, yaramaz düşünceler üzerinde fazla durmamak lazım. “Bâtılı, -haddinden fazla- tasvir, sâfî zihinleri idlâldir.” Onları çok büyütmemek lazım. Kur’ân buyuruyor: قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلًا “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise, asıl, Rabbiniz bilir.” (İsrâ, 17/84) Evet, herkes karakterinin gereğini sergiler. “Yalancı”, yalan söyler; “tahrifçi”, tahrif yapar; “ta’yirci”, ta’yîr yapar. İfadeleri ve beyanları değiştiren, siyakından-sibakından koparan, kesen-biçen, yeniden şekillendiren karakterler, her zaman olmuştur.

Ezcümle, Velîd, sözden anlayan birisiydi. Hazreti Hâlid’in babasıydı; diğer bir oğlunun adı da Velîd idi, onu da zincire vurmuştu, din düşmanlığı öyleydi. Fakat Bedir’de de geriye dönmüştü, bazı şeyleri görüyordu; bazı şeyleri görüyor olmasına rağmen, temerrüd ediyordu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in büyüleyen beyanına vurulmuştu. Semavî Beyan karşısında, aklı başındaysa, kalbi yerindeyse, azıcık ruha ve kalbe açıksa, bir insanın pes etmemesi mümkün değildi. Velîd de bakınca, büyülenmişti orada. Fakat gerçek düşüncesinin aksine bir şeyler demişti.

Kur’an-ı Kerim, onun o andaki halini şöyle anlatıyor: إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ * فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ * ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ * ثُمَّ نَظَرَ * ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ * ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ * فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ يُؤْثَرُ * إِنْ هَذَا إِلاَّ قَوْلُ الْبَشَرِ * سَأُصْلِيهِ سَقَرَ  “(İnsanların gözünde Kur’ân’ı nasıl mahkûm ederim diye) düşündü, taşındı, ölçtü biçti. Canı çıkasıca, nasıl da ölçtü biçti! Hay kahrolası, gerçekten nasıl da ölçtü biçti! Sonra, (önemli bir şey söyleyecekmiş tavırlarıyla) şöyle bir bakındı. Ardından suratını astı, kaşlarını çattı. Sonra da arkasını döndü ve (vicdanında Kur’ân’ın İlâhî Kelâm’dan başka bir şey olamayacağını kabul ettiği halde) kibrine yenik düştü. Ve ‘Bu,’ dedi, ‘olsa olsa, eski zamanlardan beri büyücülerin nakledegeldiği çok etkili bir büyü olabilir. Beşer sözünden başka bir şey olamaz bu!’ Bundan dolayı, çok geçmeden onu yanıp kavrulmak üzere Sekar’a tıkacağım.” (Müddessir, 74/18-26)

“Kahrolası, geberesi, nasıl da takdirde bulundu?!.” Takdir mi denir ona? Tevbîh, bu ifade. Bir kere daha Kur’an onu beyan ediyor: ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ “Hay kahrolası, gerçekten nasıl da ölçtü biçti!” (Müddessir, 74/20) Lisân-ı nezihiyle, Kur’ân’ın bu tabiri iki defa kullanması, meselenin şenaatini aksettirmesi açısından çok önemlidir; zira Kur’ân’ın ince, nezih, müeddibâne bir tabiri vardır. فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ * ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ “Kahrolası, geberesi insan, nasıl takdirde bulundu?!. Ha sonra yine geberesi insan, nasıl takdirde bulundu!..” (Müddessir, 74/19-20) Nasıl böyle bir şeye imza attı? Nasıl “Evet!” dedi? Nasıl kalktı, o şeyi -ciddi bir meseleymiş gibi- zavallı, cahil, şuursuz, maşerî vicdana, jurnallere, jurnalcilere duyurdu? ثُمَّ نَظَرَ Sonra baktı. ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ * ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ Sonra yüzünü ekşitti, bir yönüyle takallüste bulundu. Sonra döndü, sırtını döndü, sonra takıldı kibrine, yuvarlandı. İmana girmeye mani faktör, kibir; “Kalbinde zerre kadar kibri olan insan, Cennete giremez!” buyuruyor, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm. Sonra da “Ne desem, ne desem, ne desem?!.” Bütün bunlardan sonra, hepsinin arkasından… Eğer bunları müteakip dediği o şey ise, “fe”, fâ-i tâkibiyye veya “bu sebeple” veya “kendi şaşkınlığının ifadesi” olarak فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ يُؤْثَرُ “Dedi ki: Bu, olsa olsa, eski zamanlardan beri büyücülerin nakledegeldiği çok etkili bir büyü olabilir.” إِنْ هَذَا إِلاَّ قَوْلُ الْبَشَرِ “Beşer sözünden başka bir şey olamaz bu!” dedi. سَأُصْلِيهِ سَقَرَ “Ben de, çok geçmeden onu yanıp kavrulmak üzere Sekar’a tıkacağım.” Kur’an diyor: سَأُصْلِيهِ سَقَرَ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ * لاَ تُبْقِي وَلاَ تَذَرُ * لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ * عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ “Çok geçmeden onu yanıp kavrulmak üzere Sekar’a tıkacağım. Bilir misin Sekar nedir? Nereden bileceksin ki! O, (içine atılanı) yaktıkça yakar ama bırakmaz ki ölsün. Deriyi kavurdukça kavurur. Başında on dokuz (görevli) vardır.” (Müddessir, 74/19-30)

Azıcık anlayan birisi bile, orada temerrüdü ile, eskiden takılakaldığı şeyler ile, önyargıları ile, şartlanmışlığı ile, o meseleyi doğru olarak gördüğü halde çarpıttı. Onlardan alacağı pâye/alkış veya o “Dârü’n-Nedve”de verilen karara uyma sebebiyle çarpıttı. Dârü’n-Nedve karar verince, birilerinin ona uymaması mümkün değil. Her dönemde Dârü’n-Nedveler olmuştur ve orada bir kısım “senâdîd” (önde görünenler) ve “ekâbir” (büyük başlar) olmuştur. Orada Firavunâne kararlar oluşturulmuştur. Sonra o kararlar, kapıkullarına, halâyıka “Böyle yapın!” filan şeklinde intikal ettirilmiştir. Kapıkulları da, sürüler de, “Onları kes-biç, yeniden şekillendir; iftirada, ta’yîrde, tahrifte bulun!” filan… Falanı karalama, itibarsızlaştırma adına… “Onu itibarsızlaştırınca, arkadakilerini dağıtabilirsiniz!” falan… Görüyorsunuz ki değişmemiş!..

   Müminlere şifa ve rahmet olarak inen Kur’ân, mütekebbir zalimlerin ziyanını artırmıştır.

Kendini debbağın derisi gibi yerden yere vurmayan, makuliyeti, aklîliği, mantıkîliği yerden yere vurur, hiç farkına varmadan. Öyle bir zavallılaşır ki, tarihin sayfalarında yerden yere vurulur, mahşerde yerden yere vurulur. Bu türlü olumsuzlukları yapanlar da yarınsız insanlardır; yarını yok bunların. كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ “Bilerek, dünya hayatını âhiret hayatına tercih ederler!” (İbrahim, 14/3) Dünyevî makamlarını, mansıplarını, konumlarını, zırhlı arabalarını, gümüş kaplamalı banyolarını koruma adına böylesine tepe-taklak gitmeyi göze alıyorlar. Evet, burada dediği gibi, سَأُصْلِيهِ سَقَرَ Tepe-taklak Cehenneme yuvarlanmayı göze alıyorlar; hiç farkına varmadan, tepe-taklak…

Bu açıdan da bu inhiraflar karşısında paniğe kapılmamak lazım, gözde büyütmemek lazım. Meseleye bir “karakter” meselesi olarak bakmak lazım; “yalancı insanın işi” diyebilirsiniz buna, “Velid işi” diyebilirsiniz, “Utbe işi” diyebilirsiniz, “Şeybe işi” diyebilirsiniz, “Ebu Cehil işi” diyebilirsiniz. Evet, hep öyle olmuş. Nasıl böyle şifâyâb olan reçeteler, bir yönüyle, bazılarının hastalıklarını azdırmış!.. Tabiatları öyle; bazılarını şirazeden çıkarmış, hafizanallah. Ayetler indikçe, bazıları delirmişler. Bu arada, her ayetin inişiyle delirenlerin yanı sıra, daha ilk ayetlerin inişiyle hakkı bulup ona tutunanlar da olmuş. Temiz fıtrat, önyargısız fıtrat, âbide şahsiyet, Hazreti Ebu Bekir gibi. Allah bizi ona bağışlasın!.. Cenâb-ı Hak, ayağının altına başımı koymayı -siz de var mısınız, başlarımızı koymayı- müyesser kılsın inşaallah. Evet, onu bekliyorum ben; onun, Hazreti Ömer’in, Hazreti Osman’ın, Hazreti Ali’nin -Elfe merrâtin Allah onlardan razı olsun veya elfe elfi merrâtin; bin bin defa, milyon defa Allah onlardan razı olsun.- ayaklarının altına başımı koyacağım ân, iştiyakla beklediğim ândır. Hazreti Ebu Bekir, daha ilk anda elini göğsüne götürdü “Bana anlat!” dedi. Birisi öyle dedi; birisi de ayetler indikçe iyice çıldırdı. On üç sene sağanak sağanak Mekke zeminine ayetler indi. Ve onlar da bunu gördüler. Belki vicdanlarını sâlim duygularla dinledikleri zaman, Ebu Cehil gibi, hakikatin bir yanını ifade ettiler: “Biliyorum, yalan söylemiyor bu adam. Fakat ‘Mekke’nin/Kâbe’nin bakımı/görümü bizde!’ sözünden sonra, bir de kalkıp bu Hâşimoğulları’nın ‘Peygamber de bizden!’ demelerini içime sindiremem!”

Kibir/enâniyet/büyüklük ile zehirlenme, kuvvet ile zehirlenme, kabile/tayfa/parti mülahazasıyla zehirlenme, arkasındaki şuursuz kitlelerin kendisine alkış tutmasıyla zehirlenme… Böyle zehirlenme, insanın sâlim düşünmesine mânidir. İnsanları sefalet ve sukût-i hayale bâis üç şey vardır: Aklın kılleti, ruhun zilleti, vücudun illeti. Alîl insanlar, mantıkları/muhakemeleri yok bunların. Dolayısıyla o “Kamer-i Münîr”i gördüğü halde, “hâle”siyle birlikte gördüğü halde, inen her âyet, sağanak sağanak, onun küfrünü artırdı: وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَلاَ يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلاَّ خَسَارًا “Biz Kur’ân’ı müminlere şifa ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır.” (İsrâ, 17/82) إِلاَّ كُفْرَهُمْ Ancak küfürlerini artırır. Küfrünü artırdı ve o küfür ile öldü. Bedir’e öyle geldi; kadınlara raks ettirdi. “Er-Risale” ve “Çağrı”da gördüğünüz gibi, raks ettirerek geldi. “Medine’de onların işi bitiktir!” dedi. Kimin işinin bitik olduğunu Allah gösterecekti. İşleri orada bitti, sinesine yediği bir mızrak ile “Kalîb-i Bedir”e yuvarlandı. Allah Rasûlü, إِنَّا وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا، فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا؟ buyurdu; “Biz, Allah’ın vadettiğini bulduk; siz de Allah’ın vadettiğini buldunuz mu?” dedi.

   Şayet Diyanet’in son raporundaki kıstaslarla (!) sorgulanacak olsa tekfir edilmedik hiç kimse kalmaz.

Evet, o rahmet yağmurları/sağanakları âdetâ onları çıldırtıyor, şirazeden çıkarıyor. Onun için de İnsanlığın İftihar Tablosu’na bile olmadık şeyler söylüyor ve kötülük yapıyorlar. Yüzü suyu hürmetine insanlığın yaratıldığı İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem). Hani bazıları bu ifadeye de takılıyorlar. لَوْلاكَ لَمَا خَلَقْتُ الأَفْلاكَ “Sen olmasaydın, Habîbim, kâinatı yaratmazdım!..” Bizim Türkiye’de daha ziyade hocalar, لَوْلاكَ لَوْلاكَ لَمَا خَلَقْتُ الأَفْلاكَ “Sen olmasaydın, Sen olmasaydın, Habîbim, kâinatı yaratmazdım!..” der, Levlâke’yi tekrar ederler. Araplar, لَوْلاكَ لَمَا خَلَقْتُ الأَفْلاكَ derler. Şimdi Kıtmîr bu türlü şeyleri söylerken, hep “hadis diye rivayet edilen…” demişimdir. Fakat “hadis diye rivayet edilen” kaydını kesince oradan, لَوْلاكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاكَ “Mevzu bir şeye -baksana, cahil herif- hadis diyor!” falan… Evet, bir de böyle; bu kesme-biçmenin kerâmeti; “kerâmet”i veya “ihanet”i. Evet, yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı… Üstad Necip Fazıl, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) ile alakalı yazdığı kitaba, “O ki, o yüzden varız!” dedi; “O ki, o yüzden varız!” Tenkit edilecek birisi varsa, onu tenkit etmek lazım.

Şimdi birilerine ait sözleri söylerken, makul bir mahmîle bağlayarak söyleme, âdet-i Kıtmîrâne. Birinin bir sözünü naklediyor, makul bir mahmîle bağlıyorsun. İhtimal, kim, mesela Muhyiddin İbn Arabi bir beyanda bulunmuş… Gördüğünüz gibi, Fütuhât’ı da okuyoruz; İmam-ı Rabbânî’nin Mektubât’ını da okumuştuk daha evvel, Allah’ın izniyle. Netâic’e kendim baktım. Öyle onlara baksalar, sorgulanacak şeyler var onlarda. Efendim, İsmail Hakkı Bursevî hazretleri, “Cenâb-ı Hak bana şöyle dedi!” diyor; siz de onu naklediyorsunuz; “Bana şöyle dedi!” diyor. Hazreti Bayezid… “Hazret” diyor herkes; menkıbelere, o koca kutbiyeti, gavsiyeti ile geçmiş; kutbiyet ve gavsiyet destanlarıyla yâd ediliyor. “Cenâb-ı Hak bana, ‘Yâ Bayezid! Çok ibadet yapmakla, maksadın Cenâb-ı Hakk’a kavuşmaksa, Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetlerle doludur. O’na kavuşmayı düşünüyorsan, kendini küçük gör ve amelinde ihlaslı ol!’ dedi.” diyor. Sorgulasınlar onu!.. “Cenâb-ı Hak bana şöyle dedi.” diyen İsmail Hakkı Bursevî’nin Netâic’ini ve “Rûhu’l-Beyân”ını da sorgulasınlar.

O bakışla, daha nicelerinde sorgulanacak çok şey bulabilirler. Mesela, cin mevzuunda, çok kafaları karıştıracak beyanda bulunan İbn Âşûr’u sorgulasınlar. Önemli bir müfessir; eseri bir heyetin tefsir yazarken çok başvurduğu bir kaynak; o tefsiri de bir Ramazan münasebetiyle gözden geçirdik. Orada da kafaya takılan yüz tane şey vardı. Ama bir heyet; o heyetin hatırına ben bir tanesini bile dillendirmedim. Hele ilk baskısında, fuhşu, para ile zina yapmayı tecviz eder mahiyette, bir türlü nikâhı tecviz eden, kendine “ilahiyatçı” diyen bir insanın, mütalaasını bile dile dolamadım. Çünkü o terbiyesizliği onlar yapabilirler; fakat ben terbiyesizliğe karşı kapılarımı da, panjurlarımı da sonuna kadar kapadım; kapıların arkasına da sürgü vurdum. “Terbiyesizliği bir alanda biri yapacaksa, nasıl olsa yapılıyor, onlar yapsınlar. Ben, terbiye dairesi içinde kalmalıyım!” dedim, bir şey demedim. Ha, onlar anlamadılar bunu!.. İnsan iseler, bir gün anlarlar; hâlâ insanlıklarını yitirmemiş iseler, bir gün anlarlar.

Onlar için de denecek o kadar çok şey var ki!.. Neye göre? Otuz tane tefsiri beraber mütalaa ettik mi, etmedik mi? Otuz tane hadis kitabıyla, Müslim-i Şerifi mütalaa ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Bilmem ne kadar şerh ile Buhârî’yi gözden geçirdik mi, geçirmedik mi? Evet, zannediyorum, alanın mütehassısı profesörler bile, Kütüb-i Sitte’yi okumamışlardır. Benim terbiyem müsait olsa, “Kütüb-i Sitte’yi okumayan a be cahil! Sana hadisçi denmez ki!.. Sana ancak -uydurma bir ism-i tasgîr ile diyeyim- ‘hudeysçi’ denir. Zavallı hadisçikçi… Telaffuz da edemiyoruz, zavallı. Zavallı ise bunlar, kendi yaptıkları şeyin mahcubiyetini varıp kendileri yaşasınlar.

   Teşbih bilmez, istiâreden anlamaz, mecazı görmez nadanlar, Nesîmî’ye ait bir sözün nakledilişini bile çarpıtıp tekfirlerine bahane yapmışlar.

Şimdi, Kıtmîr, sermest-i câm-ı aşk olan (yaratılışı adeta aşkla yoğrulan ve Allah aşkıyla kendinden geçen) birinin sözünü naklediyor. Bunlardan birisi de Mevlânâ Câmi. O diyor ki: يَكِى خَواهْ، يَكِى خَوانْ، يَكِى جُوىْ، يَكِى بِينْ، يَكِى دَانْ، يَكِى گُوىْ “Yalnız biri iste, başkaları istenmeye değmiyor. Biri çağır, başkaları imdada gelmiyor. Biri taleb et, başkalar lâyık değiller. Biri gör, başkalar her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar. Biri bil, marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır. Biri söyle, ona ait olmayan sözler malayani sayılabilir.” Sorgulanır bunlar da: “Her şeyi elinin tersiyle it!”

Biri diyor ki, “Ey sâkî aşkın oduna…” Büyük, kutup sayılabilen büyüklerden; Pîr-i Küfrevî hazretlerinin serkâr halifelerinden bir tanesi. Diyor ki: “Ey sâkî aşkın oduna / Yandıkça yandım bir su ver.” Şimdi, Tasavvuftaki sembolleri bilmiyorsa câhil, siz de bunu bir yerde, bir söz münasebetiyle söylemişseniz, alır değerlendirir. “Ey sâkî aşkın oduna / Yandıkça yandım bir su ver. // Düşeli dilber derdine / Yandıkça yandım, bir su ver!” (…) “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nûr-i cihan / Verir hayat-ı Câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver!”

Ve yine diyor ki, o büyük halife: “Sâkiyâ doldur şarabı, vakt-i iftardır bu dem / Ma’mur eyle bu harâbı, lütf-i izhardır bu dem.” “Allah Allah!.. Adam meyhaneci, baksana şu söze!” filan derler; “Sâkiyâ doldur şarabı, vakt-i iftardır bu dem.” Birinin sözünü naklediyorsun… Sermest-i câm-ı aşk olan birinin sözü… “Sâkî” tasavvuf ifadesinde nedir? O, mürşîd-i kâmil. “Şarap” nedir? Aşk, aşk-ı hakiki, iştiyâk-ı likâullah. “Vakt-i iftar” nedir? Bir vuslat ânı. Yakalamış bir ân-ı seyyâle ki, binlerce seneye muadil geliyor. O mülahaza içinde bir şeyi seslendiriyor: “Sâkiyâ doldur şarabı, vakt-i iftardır bu dem / Ma’mur eyle bu harâbı, lütf-i izhardır bu dem.” diyor..

Ve yine mecâzî aşk mahiyetinde söylüyor ama sembol bunlar. Diyor ki: “Dilber-i gülberg isterem, ruhları ahmer olmalı / Fâtih-i Hayber isterem, yanında Kanber olmalı.” Nüshalara geçen şekliyle “gülber” diyor; doğrusu, “gülberg” olmalı, yanak demek. “Bir güzel isterim ki, yanakları kıpkırmızı olmalı!..” diyor. Büyük, kutup… Doksan yaşında söylüyor bunu. “Dilber” ile İnsanlığın İftihar Tablosu kastediliyor. Sembolden haberi yok!.. Teşbihten anlamıyor, cahil!.. Siz onun sözünü naklediyorsunuz orada:

“Dilber-i gülberg isterem, ruhları ahmer olmalı,

Fâtih-i Hayber isterem, yanında Kanber olmalı.

Sahn-ı sînesi nûr ola, cîm-i cemâli hûr ola

Güneş gibi fehûr ola, öylece dilber isterim!..”

Derdi, davası, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm. Sermest-i câm-ı aşk olmuş, kendinden geçmiş. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun güzellikleri karşısında bayılmış ve duygularını ifade etme adına sembollere başvuruyor, teşbihlere başvuruyor, istiarelere başvuruyor. Teşbih biliyorlar mı, istiare biliyorlar mı, bilmiyorum!.. Dolayısıyla “Baksana adam ne dedi?” diyorlar.

Nesîmî bir şey söylüyor. Bu Nesîmî, maktul olan Nesîmî midir, başka Nesîmî mi? Pîr-i Küfrevî’nin halifelerinden de bir tane Nesîmî vardır. Baştaki, öndeki mısralardan birinde diyor ki: Bana Hak’tan nidâ geldi: Gel ey âşık ki mahremsin! / Bura mahrem makamıdır, seni ehl-i vefâ gördüm.” Onun bu sözünü naklediyorsun; ona ait bir şey. Fakat üstünden-altından koparıp meseleyi çarpıtıyorlar, “Baksana, kendisine Hak’tan nidâ gelmiş!..” Biraz evvel bahsettim; kendilerine Hak’tan nida gelenler, açıktan açığa söylüyorlar. Biz, o kapının kıtmîri bile olamayız; kendimi yüz defa, bin defa ifade ettim. Evet, diyor ki:

“Bana Hak’tan nidâ geldi: Gel ey âşık ki mahremsin!

Bura mahrem makamıdır, seni ehl-i vefâ gördüm.”

(…)

“Nesîmî, Sâki lütfundan bu gün mest-i tecellîdir,

Beni mest eyleyen dâim o meyden Mustafâ gördüm.”

“Bir kadeh şarap içtim ki, onun içinde Hazreti Muhammed Mustafa’yı gördüm” diyor. O semboller, o teşbihler, o istiareler… Fakat Nâdanlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz / Divânelerin hemdemi divâne gerektir.” (Ziya Paşa) Evet, “Nâdân ile sohbet zordur, bilene / Nâdân söyler, ne gelirse diline.” Ve “Sohbet-i bâ-nâdân, alâmet-i nâdânist.” Sâdî, Gülistan’ında diyor. “Cahil ile etme ülfet, aklının miktarı yok / Sırtı çullu, kendi merkep, boynunun yuları yok.” Onlara demiyorum, başkalarına diyorum ben bunu ama birisi öfkelenmiş, öfkesini alamıyor böyle, belki bunları söylüyor.

   Dünyaya peylenip ilmi, hakkı, hakikati ayaklar altına alarak, kesme, biçme ve çarpıtmalarla koca bir camiayı karalayan o yarınsızları Allah’a havale ediyoruz!..

Bırak!.. Cenâb-ı Hakk’ın, Efendimiz’e  فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لاَ يَعْلَمُونَ “O halde, bu şerefli Söz’ü (Kur’ân) yalanlayanla Beni başbaşa bırak. Öylelerini bilmedikleri, farkına varmadıkları yerden derece derece helâke sürükleyeceğiz.” (Kalem, 68/44) buyurduğu gibi, sen de her şeyi Cenâb-ı Hakk’a havale et!.. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ * أَعُوذُ بِاللهِ مِنْ هَؤُلاَءِ كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ * اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهَؤُلاَءِ كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ، اَللهُمَّ عَلَيْكَ بِهَؤُلاَءِ كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهَؤُلاَءِ كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ، يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ “Allah’ım hepsini Sana havale ediyoruz. Onların bütününden Allah’a sığınıyoruz. Allah’ım o şerirlerin tamamını Sana havale ediyoruz. Allah’ım hepsini Sana havale ediyoruz. Allah’ım hepsini Sana havale ediyoruz. Ey âlemlerin yegane Rabbi, Rabbimiz!..”

Böyle çarpıtmalar… Ama zannediyorum uyanık maşerî vicdan, bunların hepsinin mahiyetinin ne olduğunu görecek, değerlendirecek. Değişik kanallarla, yollarla topluma, maşerî vicdana ulaşacak; herkes neyin ne olduğunu görecek. Birileri iftira, tezvir, tahrif, tağyir ve karalamaları ile tarihin sayfalarına kapkara mevzular olarak intikal ederken, esasen siz de onlar tarafından yâd-ı cemil olarak yâd edileceksiniz.

Çok yadırgamayın!.. Hazreti Nuh’a “sâhir” demişler, “kâhin” demişler, “büyücü” demişler. Hazreti Hûd’a başka bir şey demişler. Hazreti Sâlih’e başka bir şey demişler. Hazreti Musa’ya başka bir şey demişler. Demişler… Efendimiz’e demedik bir şey bırakmamışlar. Demedik şey bırakmamışlar… Demek ki, bu yolda yürüyenlerin kaderi, böyle!.. Onun için, “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner / Şâd u gam u felek, böyle gelmiş, böyle gider.” “Zuhura gelir -ne ise- hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et, ne elem çek, ne keder.” Bu son ikili mısralar da, Enderûnî Vâsıf’a ait. Keşke onların da Enderûnî Vâsıf kadar iz’anları olsaydı.

Yazık ettiler!.. Ben hakkımı helal ediyorum; öbür tarafa mahsus olanı da. Fakat incittikleri bir maşerî vicdan varsa, “Onları da ben helal ettim!” demek, benim küstahlığıma verilir; “A be terbiyesiz, sen kimsin ki, böyle halka diş gösteren, salya atan insanlara ‘Hakkımı helal ettim!’ diyorsun!..” derler, yakamdan tutarlar. “Isırmak”, başkalarının karakteriymiş. “Salya atmak”, başkalarının karakteriymiş. “Karalamak”, başkalarının karakteriymiş. Kes-biç-yapıştır, tahrif et, tağyir et…

Bırakın onları!.. Maşerî vicdan, yaptıkları şeyleri, çamurları onların yüzüne er-geç çarpacak. Onlar da ettikleri şeylerin nedametiyle iki büklüm olacak ve acındırıcı bir bakış ile sizin gözlerinizin içine bakacaklar. Bugün olmazsa yarın… Ve yarınlar yarını sayılan ya müthiş veya da muazzam bir “yarın”. Bir yarın var ki, hem çok müthiş, hem de çok muazzam. O muazzama tâlip olanlar, bugünün müthiş hadiselerine göğüs germeliler; Hazreti Ali gibi, سَأَصْبِرُ حَتَّى يَعْلَمَ الصَّبْرُ أَنِّي أَصْبَرُ عَلَى أَشَدَّ مِنَ الصَّبْرِ “Sabırdan daha şiddetlisine sabredeceğimi sabır anlayacağı âna kadar, dişimi sıkıp sabredeceğim!” demeliler.

Hâsılı, Allah, alınıp-satılmaktan, peylenmekten muhafaza buyursun. Evet, ben “fiyat” falan diyemem. Bizim sevdamız, -esasen- gözümüzün nuru, aşk u iştiyak içinde beklediğimiz tek şey, tek şey, Cenâb-ı Hakk’ın teveccühü ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın da “Bunlar da bizdendi!” demesi. Bir iddia yok… Defaatla dedim, siz şahitsiniz; yüz defa demiş miyimdir? “Sizin içinizde bulunduğumdan dolayı, Cenâb-ı Hak, mahşerde bana da ‘Yaramaz, sen de geç!..’ falan der mi?!.” Yüz demiş miyimdir; belki daha fazla?!. Evet, kendime böyle baktım ve bunları başkalarının yaptığı gibi bir “Estağfirullah!” yatırımı için de değil, inandığım için yaptım.

Cuma Hutbesi: Mukaddes Azap ve İştiyak

Herkul | | Cuma Hutbeleri

İnsanoğlu bu dünyada, kendini bulma, özüne erme uğrunda, tehlikeleri çok, geçidi yok önünde sarp dağların, derin derelerin bulunduğu upuzun bir yolda, seyahate mecbur edilmiş garip bir yolcudur. O, bilmediği bu uzun yolda, karşısına çıkan güçlüklerle pençeleşerek, sıkıntıları göğüsleyerek, derbentleri aşarak, varıp kendisine gösterilen hedefe ulaşmak zorundadır. Zira böyle bir yolculuk, herkese ancak bir kere nasip olmakta ve her ferdin ölümsüzlüğe ermesi de bu biricik seferle temin edilebilmektedir.

Aslında böyle bir seyahat, sadece insanoğluna mahsus da değildir; belki derecesine göre her yaratık, daha ilk varlığa ererken, böyle çok meşakkatli bir sefer zaruretini de beraber getirir. Sonra da kendine has hüviyete ereceği, özüyle ortaya çıkacağı, hatta bazen ikinci bir varlığa dönüşeceği âna kadar da bir lâhza durup dinlenmeden, kalıptan kalıba dökülür ve şekil değiştirir durur.. ızdıraplı, sıkıntılı ve her an birkaç defa ölüp dirilmek suretiyle…

Sular, hararet görmeden buharlaşıp duruluğa eremez. Tohum, çatlayıp çürümeden sümbül ve başak hayatını netice veremez. Irmaklar çağlaya çağlaya, kayalara çarpa çarpa damınır, saflığa erer ve bulutun gözündeki damlalara denk hâle gelir… Kar-kış olmadan bahar gelmez; gelse de kadri kıymeti bilinmez. Altın, kıymet ve parlaklığını; çelik, mukavemet ve sağlamlığını, içinde eridikleri pota ve kazana borçludurlar. Kemikleşmiş toprak, tepesinde yıldırımların çaktığı nisbette, dirilir, kabarır ve bin bir çiçeğe dâyelik makamına yükselir. Karanlık, kendi zararına, aydınlıkları bağrında geliştirir; kış, mekiğini, hep bahar hesabına hareket ettirir. Bundandır ki her kışı bir bahar, her geceyi bir nehâr[1] takip eder durur. Ölümler, dirilmek için; ızdıraplar da daha revnaktar bir hayata ermek içindir. Fert, hayatı boyunca, elli bin defa ölüp dirilmekle, “egonun” karanlık ve yanıltıcı baskılarından kurtularak, ruhta ebediyete ulaşır. Cemaat, çektiği sıkıntılar ve karşısına çıkan gâilelerle pençeleşe pençeleşe pişer, olgunlaşır ve ölümsüzlüğe erer.

Ebedî varlığa ermek için, ölüp ölüp dirilmek ne zevkli; her hırpalanışı bir tembih sayarak silkinip kendine gelmek ne hoş; bin bir bâdire içinde ümidini koruyarak, geleceği kucaklamak ne büyük kahramanlık!

Hazreti Hubeyb (radıyallâhu anh) yakalanıp Mekke’ye sevk edilmişti. Günlerce zindanda bekletildikten sonra idam edilmek üzere Mekke’nin o günkü hezeyan dolu gürültüleri arasında meşhedine götürülüyordu. Mahzundu, mükedderdi; çünkü Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara tevdi ettiği irşad vazifesini yapmaya fırsat bulamamıştı. Şimdi de eli ve dili bağlanmış idama sürükleniyordu. Durmadan gözlerini çevresinde gezdiriyor, dini tebliğ edebileceği bir insan arıyordu. Ama karşısındaki insanlar arasında öyle birisini görmüyordu. Gerçi, bunların içlerinde istikbalin sahabileri de vardı. Ancak o gün için henüz gönül gözleri açılmamıştı. Hubeyb iki rekât namaz kıldı ve, “Eğer, ölümden korktu da onun için namazı uzattı demenizden çekinmeseydim şu kıldığım son namazı uzatmak isterdim.” dedi. Sonra da idam sehpasına çıkarılıverdi. Beklenen son an gelip çatmıştı. Hareket eden mızrak temrenleri de bunu gösteriyordu. Hubeyb’in gözleri yine çevresinde dolaşıyordu ama bu gözler kat’iyen kendisini ölümden kurtaracak bir insan aramıyordu. Son anda olsun acaba birinin ebedî hayatını kurtarabilir miyim, diye düşünüyor ve etrafını onun için süzüyordu. Aman Allahım, irşad ve tebliğ adına hiçbir şey yapmadan ölmek, onların nazarında meğer ne pes şeymiş!

İşte tam bu esnada beklemediği bir fırsat doğmuştu. Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden biri ona bir soru sormuştu ki, sorunun zâhirî yönü hiç de mühim değildi. O, onlara hikmet yüklü bir cevap verecek, hem de bu son anında, irşad ve tebliğde bulunmuş olacaktı. Orada atacağı bir düşünce kıvılcımı, kim bilir istikbalde kaç kişinin gönlünde iman ateşi tutuşturacaktı. Soru şuydu:

“Yâ Hubeyb, şu anda senin kurtulman şartıyla, yerinde Muhammed’in idam edilmesini ister miydin?”

Elbette bir Müslümana, hem de Hubeyb gibi birine bu soru sorulamazdı. Ama o, bu soruyla yakaladığı son fırsatı değerlendirmeye bakıyordu. İçi içine sığmıyor, sevinç-keder arası bir hisle mutlaka bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ve o biliyordu ki, bu soruya vereceği cevap, son kıldığı namaz gibi kısa olmalıydı. Tek cümlelik bir söze bütün bir hayatı sığdırmalıydı. Öyle konuşmalıydı ki, tarih lâl kesilip onu dinlesin ve zaman onu kulağına küpe yapsın. Evet, o söyleyeceğini böyle söylemeli, son fırsatı tebliğ adına böyle değerlendirmeliydi. Ve:

“Hayır, vallahi! Değil benim kurtulmam pahasına O’nun idam edilmesi, benim kurtulmam karşılığında, şu anda Medine’de O’nun ayağına bir diken batmasına dahi gönlüm razı olamaz!” deyiverdi -vefanla yüksel ey yüce ruh!-

Hubeyb (radıyallâhu anh) bunları söyleyince, herhâlde içinde, biraz evvel tebliği yapamamaktan doğan sıkıntı da gidivermişti. Artık o, kendisini tüy kadar hafif hissediyordu. Ve yapacağı son bir vazife ile Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ayrılık selâmı verecek ve Cennet’e yürüyecekti. Mekke’den ta Medine’ye selâm gider mi, gitmez mi diye düşünmedi bile. Çünkü selâm göndereceği şahıs Allah’ın şanı yüce nebisiydi.

İdam sehpasında son sözü: “es-Selâmü aleyke yâ Resûlallah!” oldu. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’de ashabıyla oturuyordu. Birden ayağa kalktı ve “Ve aleyke’s-selâm yâ Hubeyb!” dedi.

Yaşadığı hayatı inanç ve şuurla yaşayanlar, düşüncelerinin aydınlığında ümitten kanatlarla, uçar gibi geçer giderler; bu mihnet yurdunu ve onun kandan irinden deryalarını. Bilirler durulup saflaşmak için buraya geldiklerini.. ve bu uğurda, Nesimî gibi derilerinin yüzüleceğini, Mansûr gibi berdâr[2] edileceklerini. Kahr u lütfu bir bildiklerinden, dermanı dert içinde gördüklerinden, başlarına gelenleri, zevk ve hayranlıkla seyreder ve kat’iyen paniğe kapılmazlar. Paniğe kapılmak şöyle dursun, her yeni musibet, onların sinelerinde, değişik nağmeler meydana getiren bir mızrap hâline gelir ve onları yeni yeni heyecanlarla coşturur. Tipi-boran, ulu dağların zirvelerinde ne ise onlar için ızdırap da aynı şeydir. Hatta bir bakıma ızdırapsız yaşamak, onlar için dayanılması güç bir azap ve ölümdür; hele milletleri muzdarip ve millî değerleri de tahrip edilip duruyorsa!..

Hakk’ın en şanlı kulları, bir an “belâ-yı dertten cüdâ[3]” kalmadılar; milletlerinin önüne düşüp onları aydınlığa çıkaranlar da… Günümüze kadar terütaze fikirleri ve orijinal tespitleriyle insanlığın ölümsüz rehberlerinden biri sayılan Ebû Hanife, saygısızca hırpalandı, zindanlara atıldı ve inim inim bir hayat yaşadı. Ahmet bin Hanbel, âdi bir insan gibi tartaklandı ve bayağılardan bayağı işkencelere maruz bırakıldı; hem de yıllarca!.. Serahsî, koca kâmûsunu (el-Mebsût) hapsedildiği kuyu dibinde telif edip meydana getirdi.[4] Ve daha çileli niceleri… Bu olgun ruhlar, âdeta preslerde sıkılıyor gibi işkencelere uğratıldıkça, başları gökler ötesi âlemlere yükseliyor ve aydınlanan gönülleriyle, milletlerin dirilişi yolunda, ebedî birer ışık kaynağı hâline geliyorlardı. Campanella, zindanda; Cervantes, esarette; Dostoyevski, kürek mahkûmu iken kendilerini keşfedebilmiş ve milletlerinin gönüllerinde ölümsüzlüğe ulaşmışlardı…

İnsanlığa hizmet düşüncesini taşıyan herkes, vazifesinin kudsî, seferin uzun, yolların da yokuş olduğunu ve bu yolda, çeşitli şirretliklerle karşılaşacağını; her köşe başında ölümle burun buruna geleceğini, bir canî, bir serseri gibi hakarete uğratılacağını, hatta çok defa insanca yaşama haklarından mahrum bırakılacağını bilip bu kudsîler yoluna öyle baş koymalıdır. Yoksa, bir kısım çilesiz ham ruhların, çok ehemmiyetsiz sıkıntı ve mahrumiyetlerden ötürü, yol ve yön değiştirme ihtimalleri vardır.

Ah miskin ruh! Yağmur yağsın, yalnız gök gürlemesin; etraf, zümrüt gibi yemyeşil olsun, ama hiçbir tohum çürümesin, hiçbir dâne zâyi olmasın; analar çocuklar doğursun, fakat ızdırap ve sancı çekmesin… Yani, feleğin geniş dairedeki çarkı ve hikmetli nizamı senin hendesene göre hareket etsin, istiyorsun! Hayır, hayır! Sen bu dünyaya sırf keyif sürmek, heva ve hevesine göre yaşamak için gelmedin. İnsanî kabiliyetlerinin inkişaf etmesi, mahiyetindeki yüceliklerin tomurcuklaşıp ortaya çıkması, içinin aydınlanıp Hakk’ı aksettiren bir ayna hâline gelmesi için, tekrar tekrar potalara konup ateşe arz edilecek, defalarca iğneli fıçılardan geçirilecek ve defalarca ırgalanacaksın!

Yol bu, töre bu, gerisi aldanma ve heves!

“Gevşeklik göstermeyiniz, tasalanmayınız / İnanıyorsanız mutlaka üstünsünüz!”

İşte yüreklere derman, diriltici nefes!

***

[1]   Nehâr: Gündüz.

[2]   Berdâr edilmek: İdam edilmek.

[3]   Cüdâ: Ayrılmış, ayrı.

[4]   Bkz.: es-Serahsî, Usûlü’s-Serahsî (mukaddîme) s.5; ez-Ziriklî, el-A’lâm 5/315.