Posts Tagged ‘naz’

Bamteli: AŞK YOLUNUN ÂDÂBI

Herkul | | BAMTELI

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “İnsan, ebed için yaratılmıştır; ebedden ve Ebedî Zat’tan başka hiçbir şeyle de tatmin olmaz.”

İnsan, muazzez bir varlıktır, heder olup gitmek için yaratılmamıştır. O, ebediyet için yaratılmıştır; “ebedden ve ebedî Zât’tan başka hiçbir şey ile de tatmin olmaz!” İnsan, O’na erişeceği/ulaşacağı, maiyyeti ile şereflendirileceği âna kadar hep bir bekleyiş, hep bir gözleme içinde bulunacaktır; gözleyip duracaktır kalb adesesiyle, muhâkeme-i sâlime merceğiyle; mantık ve muhakeme dürbünüyle/rasathanesiyle hep orayı gözetlemeye çalışacaktır.

Dünya debdebe ve saltanatı, gelip geçicidir. Ebediyete namzet bulunan, ebedden ve Ebedî Zat’tan başka hiçbir şey ile tatmin olmayan insan, kendisini bir ucuza/ucuzluğa kurban etmemelidir. Bütün dünyanın anahtarlarını ona verseler, şarktan garba gûna-gûn, penguenlerin ülkesinden en kuzeyde gecelerin gündüzlerin bitmediği yerlere kadar getirip dünyanın bütün anahtarlarını verseler, ebediyet mülahazası çağlayanına kendisini salmış bir insan, buna iltifat etmeyecektir; elinin tersi ile itecek ve “Anahtarlarınız sizin olsun!” diyecektir.

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol / Yol varsa, budur; bilmiyorum başka çıkar yol!..” Yolunuz, bu. Her yol için -esasen- yol erkânı, âdâbı ve azığı vardır. Hani çok iyi bildiğiniz Ebu Zerr el-Gıfârî’ye, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavsiyesi içinde ifade buyurulur: جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ “Sefineni gözden geçir; restore edilmesi gerekli ise, tamir edilmesi gerekli ise… Engin denizlere açılman, mukadder senin; dolayısıyla açılacağın bu uzun yolda, gemiyi bir kere daha gözden geçir; ne olur ne olmaz, bakıp onu yenile.” Burada dendiği gibi, esasen yol erkânı, yol âdâbı söz konusudur; yolun başında sefer hazırlığı da bu âdâba dâhildir.

Meselenin bir yanı bu; bir diğeri de yolun sonu ile ilgilidir. Belli bir ölçüde, yol sonu herkesin arş-ı kemâlâtı ile mebsûten mütenasip (doğru orantılı) bir şeydir. Herkes bir yere kadar yükselebilir; bunda donanımların tesiri vardır ve insanın sergilediği misyonun/fonksiyonun tesiri vardır.

Öyleleri vardır ki… İnsanlığın İftihar Tablosu, huzur-i Kibriyâ’ya, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna gittiği zaman bile, kalbi insanlık için çarpar; dönüp gelip onların ellerinden tutmayı düşünür. Miraç’ı terk eder; insanların içine, ızdırabın göbeğine avdet eder. Izdırabın göbeğine… Hâşâ, o tabiri O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında kullanmak doğru değil; bir başkası olsaydı, “kan kusturulur kendisine” denebilirdi. Ama O, ne kan kusmuştu, ne de tükürük kusmuştu; engin gönlü ile, engin vicdanı ile bütün bunları eritmişti, Allah’ın izni-inayeti ile… Bir kere daha, -bağışlayın- çoğu itibarıyla zehir-zemberek o toplumun içine dönmüştü, “Acaba kaç tanesine daha söz geçirebilirim?!. Ve gezdiğim, uğradığım, dolaştığım, gördüğüm, ettiğim, bildiğim şeyleri onlara da gösteririm, bildiririm, tanıttırırım; onları da zevk ile şahlandırırım!” diye. Kendisinin zevk ile şahlandığı bir dönemde, hemen geriye dönmeye karar verdi; Allah da müsaade etti, Miraç’tan geriye döndü, gittiği gibi geriye döndü insanların içine.

Tasavvufî ifadesiyle, birincisine “urûc” deniyor. Her insan için bu yol açık, belli ölçüde; kalbî, ruhî, hissî öyle bir terakkî söz konusu. Geriye dönüşe de “nüzûl” deniyor. Bir yönüyle, o urûca, kesretten sıyrılma, vahdete erme mülahazası nazar-ı itibara alınarak “urûc” deniyor. Nüzûl’e de yeniden insanlığın elinden tutma maksadıyla geriye dönme manasına… Başka bir açıdan, birincisine “halvet” deniyor; diğerine de “celvet” deniyor. Birincisinde, kendisi olma istikametinde belli bir donanım elde etme adına, seyr ü sülûklar, çileler, ızdıraplar, az yeme, aç içme, hayrete varma, O’nu bulma, o yolda olma söz konusu. Ondan sonra, diğerinde de dışarıya çıkma; duyduğu, hissettiği şeyleri başkalarına duyurma, bir ezan sesi ile, bir Sabâ sedasıyla başkalarına duyurma bahis mevzuu.

   “Seviyorum!” diyebilmek için kendinden, kendi isteklerinden arınmak, muhavere ve müzakerelerini hep O’na bağlamak ve O’nu ihsas eden hususlar çerçevesinde dönüp durmak gerekir.

İşte böyle bir yolun, muhabbet/aşk yolunun mebdeinde tevbe, inâbe, evbe, teyakkuz, sabır gibi sevgiye giriş esasları; müntehâsında da aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza, temkin gibi konumunun hakkını verme hususları söz konusudur. Mebdeinde, tevbe, inâbe, evbe…

Fakat Kur’an-ı Kerim’de ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in mübarek beyanlarında görüldüğü gibi, ilk önce “istiğfar” kelimesi söyleniyor, “yarlığanma” deniyor. İstiğfar; Cenâb-ı Hakk’ın günahları mağfiret buyurmasını talep etmek oluyor. O niyet ile Allah’a dönüyorsunuz. Belki onun içinde, o dönüşün değişik mertebelerini ifade eden hususlardır bunlar, bu sonradan gelenler. Belki de meselenin ana kapısı, girişidir bu. İstiğfar ile o kapıdan içeriye adım atıyorsunuz; yani kendinize çeki-düzen veriyorsunuz. Ama öyle birine yöneliyorum ki ben… Hani şimdi insanlar halkın karşısına çıkarken, ayna karşısında yakasını elli defa düzeltiyor; kravatını, papyonunu elli defa gözden geçiriyor; ondan sonra… İstiğfar, kendine çeki-düzen verme, kale kapısı gibi o kapıdan içeriye girme… Zira öyle birine yöneliyor ki orada, tavır ve davranışın çok düzgün olması lazım.

“Tevbe”, insanın işlediği şeylere nâdim olması… Hazreti Ali efendimiz beş tane şartını söylüyor onun; özü, “Ben, bir daha bu işi yapmamaya…” deyip nedamet duymak. İmamlarımız, Türkiye’de -bilenler bilirler bunu- “İlahî! Elimden, dilimden, ağzımdan, gözümden, kulağımdan, daha başka bütün âzâ vü cevârihimden şimdiye kadar her ne ki vâki ve sâdır olmuşsa, ben onların -ânların- (eskilerin ifadesiyle) cümlesinden tövbe ettim, nâdim oldum, pişman oldum. Bir daha işlememesine azm u cezm u kast eyledim!” derler. Evet, şimdi “tevbe”, bu demektir. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا “Ey iman edenler! Samimî ve kesin bir dönüşle Allah’a tevbe ediniz!” (Tahrîm, 66/8) Tahrîm Sûresi’nde: Ey iman edenler! Emniyet duygusu ile Allah’a yönelenler! Hazreti Mü’min ismine müteveccih olan mü’minler!.. Bakın, o ismi size vermiş, Kendi ismidir o; sizi emniyet vadeden insan olarak vasfetmiş. Mü’min, yeryüzünde emniyet vadeden varlık demektir. Bu tavrını koru!.. Dolasıyla, o tavrı koruma mülahazası ile Hazreti Mü’min-i Hakiki’ye teveccüh et. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا

Tevbe-i nasûh… Menkıbeler de var o mevzuda; fakat bir daha işlememesine -biraz evvel imamların tevbesini örnek olarak verdim- azm u cezm u kast eylemek… “Bir daha yapmayacağım.” Ama beş on saat sonra, yine şeytan, oyunlarından bir oyun ile, bir çelmesi ile, bir kündesi ile, bir el-ensesi ile, hafizanallah, yine aynı şeyleri işletebilir. Eli ile, ayağı ile, gözü ile, kulağı ile, dili ile, dudağı ile… Gıybet ettirir, harama baktırır, haramı dinlettirir, olmayacak yerlerde olmayacak şeyleri -bir yönüyle- onun kafasının içine sokar. “Tevbe”, Cenâb-ı Hakk’a sağlam, yürekten bir dönüş ile dönme demektir.

“İnâbe”, Cenâb-ı Hakk’a o dönüşü bütün ruhu, kalbi, hissi ve vicdanı ile devam ettirmektir; tevbede temâdîde bulunma ameliyesine denir inâbe. Kur’ân-ı Kerim, وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لاَ تُنْصَرُونَ “Size (artık iman etmenin fayda vermeyeceği) azap gelip çatmadan önce gönülden Rabbinize yönelip inâbede bulunun ve O’na teslim olun. Aksi halde, hiçbir şekilde yardım görmezsiniz.” (Zümer, 39/54) buyuruyor. “Azap gelip size çatmadan evvel, Cenâb-ı Hakk’a inâbede bulunun!” diyor.

Bunun bir kademe üstüne de “Evbe” deniyor. Kur’ân-ı Kerim’de bir-iki peygamber için إِنَّهُ أَوَّابٌ “O, tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah’a sürekli yöneliş halinde idi.” deniyor. Onlar, öyle ki, hataları bile onların gözünde adeta -bağışlayın- erâcif yığını gibi görünüyor. Altmış sene sonra bile akıllarına geldiği zaman mideleri bulanıyor. Cenâb-ı Hakk’a öyle bir teveccühte bulunuyorlar ki, o nezahetlerini sonuna kadar koruyorlar. Ona da “evbe” deniyor. Mebde’de, bunlar…

“Teyakkuz”, Tasavvuf’ta, işin başıdır; uyanık olmak, esasen, gözü açık olmak demektir. Varlığı ona göre mütalaa etmek.. eşya ve hadiseleri hallaç etmek.. onu bir kitap gibi okumak.. otu, ağacı, yıldızı, bir kitap gibi okumak… O kainat kitabı ile Allah’ın “Kelam” sıfatından gelen Kitap arasındaki mutabakatı temine çalışmak…

Teyakkuz; uyanık olmak, uyanık davranmak… Bu mülahazayla, hudutlarda nöbet bekleyen insanlara “uyûn-i sâhire” denir; “hiç göz kırpmadan hep dimdik orada duran insanlar” demektir. Teyakkuzu o şekilde anlayabilirsiniz. Sarf’ta, “Tefa’ul” (تَفَعُّل) kipinden geldiğinden dolayı, “yakazası engin, göbeğini çatlatasıya bir yakaza peşinde, göz kırpmama peşinde” demektir. Uyûn-i sâhire… Göz kırpmama, hep âdetâ Cenâb-ı Hakk’ı görüyor gibi; gi-bi… O’nun tarafından görülüyor ya; görüyor gibi… “Beni görüyor, bak; dolayısıyla ben de O’nu görüyor gibi olmalıyım!” Teyakkuz…

Sonra da yapılan şeylerde dişini sıkıp sabretmek.. Cuma günü -min vechin- bahsedildi burada. Sabır -esasen- çölde biten bir ot, bir ağaç; fakat meyvesi zehir-zemberek… Dolayısıyla, yendiği zaman insana çok ağır gelecek, zehirleyecek bir şey olması itibarıyla, onun ismi verilmiş sabra. İnsanın başına gelen şeyler, aynı tesiri icrâ ediyor.. yapmakla mükellef olduğu şeyler, aynı tesiri icrâ ediyor.. belâ ve musibetlere karşı sabretme, aynı tesiri icrâ ediyor.. haramlara karşı dişini sıkıp sabretme, onlara girmeme, aynı tesiri icrâ ediyor. Daha üstündeki şeylere sabır da söz konusu: Vakt-i merhûna karşı sabretme… Aynı zamanda Likâullah’a karşı sabır; emir O’ndan olursa, ben, öbür tarafa yürürüm “Şeb-i Arûs” diye… Bunlar da aynı tesiri icra ediyor. O da sabır…

   Bu yolda bütün bütün sevdalanmaya “muhabbet ve aşk”; sürekli köpürüp duran arzu, istek, neşe ve sevince “şevk”; bütün bunların, insan tabiatının önemli bir derinliği hâline gelmesine de “iştiyak” denir.

Yolun azığı bunlar.. Bunlar gibi, sevgiye giriş esasları var. Sevgi… İmam Gazzâlî hazretleri bahsederken, “Rızâ”yı, Allah’tan râzı olmayı, sevginin çok önemli basamaklarından biri olarak anlatıyor. Belki de “mancınığı” olarak diyebilirsiniz; belki de bugünkü ifadesi ile “roket atar”ı diyebilirsiniz. Öyle görüyor rızayı. Cenâb-ı Hak’tan râzı olunca, gönlünüz O’ndan hoşnutluk ile, sürekli o ritme dem tutunca, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisine yönelirsiniz. Sevgi derinleşe derinleşe “aşk u iştiyak”a inkılap eder. Öyle ki artık sizi ateşe koysalar bile, zaten öyle bir ateşte yanıyorsunuz ki, diğer ateşin tesirini duymazsınız. Evet, sevgi, öyle bir şey…

Şimdi bunlar, yol azığı… Yolda gerekli olan şeyler yapılmaz ise, insan, sonuca varamaz. جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ * وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً، فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ “…Azığını tastamam yap; zira yol, çok uzun!..” Berzah yolculuğu var ki, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, elli bin sene, hafizanallah… Başkasının onu ifade ettiğini bilmiyorum da ben, Üstad’ın yaklaşımıyla, “teheccüd” bir yönüyle, o Berzah yolculuğunda insanlar için yolu aydınlatan projektör; bilmiyorum ondan daha yüksek aydınlatıcı şeyler neler ise, işte o.

Evet, yolun başında tevbe, inâbe, evbe, teyakkuz, sabır gibi sevgiye giriş esasları var; müntehâsında da -geldik ona- “aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza, temkin gibi konumunun hakkını verme hususları. Bu azık ile yola çıkan, öyle tedbirli yola çıkan insan, işte rıza faktörünü de -Hazret’in dediği gibi- kullanınca, Cenâb-ı Hakk’a karşı bir “aşk” hâsıl oluyor. Âşık olunacak Zât’a karşı aşk esasen… Bir yönüyle kalbini, sadece O’na açmak… Aşk; kalbini O’na açmak… Aşk, kalbini O’na açmak… “Leyla’nın hânesi?” sorulunca, Mecnûn sinesini açtı gösterdi, “İşte hânesi!” dedi.

“Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye Rahman, gecelerde. // Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gâfil / Ko gafleti, Dildârdan bari utan gecelerde.” Sen, utan ve kalbini O’na tevcih et ki, tecellileri ile O da senin gönlüne misafir gelsin!.. Vakıa Zât, -bir yönüyle- oraya geliyor gibi ifade edilmiş; müteşâbih bir beyan bu! Onun yerine “tecelli” kelimesini kullanıyorum ben; müteşâbih, yanlış anlamalara sebebiyet verir diye.

Gönül öyle “aşk” ile şahlanmalı; O’ndan başka bütün mülahazalar, silinip gitmeli!.. Sonra, aşk olunca onda, iştiyâk-ı likâullah… Şevk ve iştiyak… “Şevk” bir yönüyle o mevzuda şahlanma demektir. “Aşk” oluyor ise, bir miktar daha vitesi yükseltme veya atı mahmuzlama ya da kanatları daha gergin hale getirme, üveyikleşme; bir canlı uçabileceği en yüksek zirvelere uçma adına nasıl açılacak ise, öyle açılma, “şevk”. Öyle diyebilirsiniz. Sonra bunu tabiatının bir derinliği haline getirme, kendisi için olmazsa olmaz haline getirme, ona da “iştiyak” deniyor. Sarfta, kelimenin hususiyetinin ifade ettiği manadır, bu. Şevk, o; iştiyak da o meselenin tabiatının bir derinliği haline gelmesi… Şevk; onun mutavaatı da iştiyak; tabiatının bir derinliği haline getirme, olmazsa olmaz haline getirme…

   Sevgi, mârifetin bağrında boy atar, gelişir; mârifet ilimle ve iç-dış ihsaslarla beslenir. Arif olmayan sevemez; ihsasları kapalı bilgisizler de mârifete eremez.

Değişik vesilelerle, Kıtmîr’in ifade ettiği gibi, iç dürtülerle ubudiyette bulunma… Değişik vazife ve sorumlulukları edâ etme adına emirler var: أَقِيمُوا الصَّلاَةَ “Namaz kılın!..” شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ “…Oruç tutsun!” Emir, bu… وَأَقِيمُوا الصَّلاَةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ “Namazı ikâme edin; zekatı verin!” Emir, bu… Ve diğer emirler de bunlar gibi birer emir. Bu emirleri nazar-ı itibara almadan… Bunlar tabiatın öyle bir derinliği haline gelmiş ki, yemeğe, içmeye ve sâir beşerî mukteziyata ihtiyaç duyuyor gibi, onlara ihtiyaç duyma; mevsimi/miadı gelince, hiç o emirleri düşünmeden hemen o meseleye koşma demektir iştiyak. Tabiatının bir derinliği haline getirme, emirlerin dürtüsünü nazar-ı itibara almadan veya sevkini nazar-ı itibara almadan, yönlendirmesini nazar-ı itibara almadan, emirler pusulası ile mihrabını belirlemeyi nazar-ı itibara almadan, doğrudan doğruya tabiatın derinliklerine oturmuş, tahtını kurmuş o şevk ve o iştiyak ile hareket etme… O şevk ve iştiyak, seni yönlendirecek sürekli o mevzuda yapman gerekli olan şeylere… Böyle olunca, o meselenin içine -esasen- riya da girmez. Tabiî bir şeyi yaparken, içine nasıl riya girecek ki?!. Tabiî bir şey yapıyorsun!.. Asıl mesele, onu tabiî hale getirme; “Benim için tabiî bir ihtiyaç bu!” diyecek hale getirme. İştiyak…

Sonra, Üns… Onun da üstünde bir şey oluyor ki, ona “Üns billah” deniyor; yazılarda ifade edildiği gibi; Cenâb-ı Hakk’ın enîsi oluyor. Biraz evvelki mülahazalar içinde meseleye bakacak olursanız, “Hazîratü’l-Kuds” postnişini olma… Zât-ı Ulûhiyete ait, bî-kemm u keyf, önemli bir mahall-i tecellî, nüzûl veya tezâhür olan Hazîratü’l-Kuds… Hazîratü’l-Kuds ile postnişin olma, maiyyet-i İlâhiyeye erme… Bunu “ihsan” mülahazası ile değerlendirecek olursanız; “görülüyor olma” mülahazasını bir dürbün gibi, bir projektör gibi, bir rasathane gibi kullanarak, hep “O’nu görme” sevdası ile oturup-kalkmak…

“Tamam, bak, görülüyorum ben! Bu görülmeden iki büklümüm; ayakta durmaya gücüm yetmiyor, rükûa eğiliyorum. Onu da yetersiz buluyorum, secdeye kapanıyorum. اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ ‘Allah’ım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkaran Yaratan’a secde etti. En güzel, yegâne yaratıcı Allah’ım, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.’ diyorum. Beni Ahsenü’l-Hâlikîn olan Allah, böyle güzel yaratmış. Ne yapsam acaba?!. Daha ötesinde gidecek bir yer var mı, O’nun büyüklüğünü ifade etme, O’nu duyduğumu ifade etme, O’nun tarafından görülüyor olmayı ifade etme adına…” Bütün bunlar, hep o görme iştiyakı ile yanıp tutuşmanın ifadesi…

“Üns billah”, böyle bir şey; o iştiyakın da üstünde. “Enîs u celîs” tabirini kullanırlar. Celîs, oturan demektir; enîs de yoldaş, en yakın, sırdaş demektir. Bir yönüyle o mülahazayı ifade etmek için bu kelimeler kullanılmaktadır.

   Sevgili’nin her türlü muamelesini gönül hoşnutluğuyla karşılamaya “rıza”; duyma, hissetme, maiyyette bulunma mazhariyetinden ötürü kendinden geçme gibi hislere karşı dikkatli ve ölçülü davranmaya da “temkîn” demişlerdir.

Sonra “Rıza” ufku… Bu, “Rü’yet”in önünde midir, sonunda mıdır? O mevzuda bir şey söylemek zor. Rıza, bir yönüyle Rü’yet duygusunu tetikleyen faktör gibi. İnsan, Cenâb-ı Hak’tan razı olur ise, Allah da “Ben, sizden razıyım!” diyor. Hadis-i şerifte ifade ediliyor: “Ben, size verdiğim şeyleri verdim, başka bir isteğiniz var mı?” diyor ehl-i Cennet’e. -İstidradî dua: اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، بِفَضْلِكَ الْمَخْتَارِ، بِكَرَمِكَ الْمُخْتَارِ، يَا رَحِيمُ يَا رَحْمَانُ، يَا حَنَّانُ يَا مَنَّانُ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ım, ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, fazl ü keremin hürmetine!.. Ey Hannân, ey Mennân, ey Zül-celali ve’l-ikram.”- “Başka bir isteğiniz var mı?” buyuruyor. “Ya Rabbi, öyle şeyler verdin ki artık, ne isteğimiz olabilir?” mukabilinde, “Ben, sizden razıyım, hoşnut oldum!” buyuruyor. “Öyle mest-sermest olur, öyle kendilerinden geçerler ki…” Hani dünyada bir misal arıyorsanız buna, sizin kafanızı alıp götürecek, beyninizi alıp götürecek, sizi mest u mahmur hale getirecek bir şey; onu yudumlamış gibi kendinizden geçeceksiniz. Artık başka görecek, başka düşüneceksiniz: “Yahu varsa da bu imiş, yoksa da bu imiş!” İliklerinize kadar öyle bir zevk duyacaksınız ki, olmazsa olmaz o!..

Şimdi bu, bir yönüyle belki “Rü’yet” ile hemdem gibi bir şey, hem-âhenk gibi bir şey. Fakat bir mülahaza ile bakınca, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini görmek, Cennet’in binlerce sene hayatına muadil geliyor. Ee bunun ötesinde midir Cenâb-ı Hakk’ın rızası, “Hoşnut oldum!” demesi; yoksa o “Hoşnud oldum!” demesi esas, Rıza kapısının açılması adına bir anahtar mı? Her ne ise, o mevzuyu çok kurcalamamak lazım. Bir de “Rıza” deniyor…

Fakat bütün bunlar, sonuçta Tasavvuf’taki ifadesi ile “Temkîn”e bağlanıyor. Allah, nerede dolaştırırsa dolaştırsın, nerede sizi gezdirirse gezdirsin, suda batmadan yürüyün, kuşlar gibi kanatlanın, yine de ubudiyet dairesinin edebine riayet etmeniz gerektiği vurgulanıyor.

Hani yine Hazreti Gazzâlî’nin ifade ettiği gibi, bazı kimseler Cennet’e girerken, bir yönüyle Berzah’ı görmeyecekler, çünkü kanatlanıp üzerinden geçmiş gibi olacaklar. Cenâb-ı Hak, öyle eylesin! Münker-Nekir’in yanından geçerken, onlar gelip bakacaklar: Tecessüm/temessül etmiş namaz.. temessül etmiş oruç.., temessül etmiş hac.. temessül etmiş irşad duygusu.. temessül etmiş dünyanın dört bir yanına yayılma, kendi temel değerlerimizi başkalarına duyurma.. yayılma-duyurma, yayılma-duyurma, yayılma-duyurma… Ve bütün bunları beklentisiz yapma… “Bir dikili taşım olsun!” mülahazasına bağlamama… Zira çıkara ve menfaate bağlanarak yapılan şeyler, devamlı değildir, bir yerde kesilir onlar.

Temkîn… Allah (celle celâluhu), öyle lütuflarla serfirâz kılıyor ki!.. Hatta bazıları Cemâl-i bâ-kemâlini müşahededen bahsediyorlar. Hazreti Muhyiddin gibi… Mebde-i hayatı itibarıyla imrenmeler yaşıyor. O, görülüyor olma mülahazasını çok iyi değerlendiriyor. Hayatının müntehâsı itibarıyla “görme”den bahsediyor. Değişik şeylerden bahsediyor, kendisini silip atıyor. Şimdi böyle zirveleştiği zaman bile kendisini bir şey görmeme… İşte şöyle-böyle kendi ile yüzleşme konusunun ele alındığı yazılarda anlatıldığı gibi…

   Âşık-ı sâdıklar, ne naz bilir ne de kuruntu tanırlar; onlar, iradelerinin hakkını vererek Hakk’a kulluğun en ince âdâbına riayet edip gösterişsiz, âlâyişsiz tam bir sebat ve ikdam kahramanı olduklarını ortaya koyarlar.

O yazılarda, belki başta seyyidinâ Hazreti Âdem’den bahsedilmesi icap ederdi ama ilk defa varlığın çekirdeği, mübarek nurânî çekirdeği, Hazreti Ahmed hakikati olması itibarıyla Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile başlandı. İnsanlığın İftihar Tablosu kendi ile nasıl yüzleşiyor? Hazreti Âdem, kendi ile nasıl yüzleşiyor? Hazreti Nuh, kendi ile nasıl yüzleşiyor? Hazreti Zekeriya, kendi ile nasıl yüzleşiyor? Hazreti Mesih, kendisi ile nasıl yüzleşiyor? Yakub (aleyhisselam) kendisi ile nasıl yüzleşiyor, kendini nasıl yerden yere vuruyor? Yusuf (aleyhisselam) kendisiyle nasıl yüzleşiyor? Ve ondan sonra Râşid Halifeler; Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali, kendisiyle nasıl yüzleşiyor? Ve sonra bu hâleye müteveccih Zeynülâbidîn ve Üveys el-Karnî gibi büyükler kendileriyle nasıl yüzleşiyorlar? Ondan sonra Hasan Basri Hazretleri geliyor; Usbûiyye’si var; yani, haftanın her günü için okuduğu evrâd ü ezkârı; o kendini nasıl yerden yere vuruyor. Zannedersiniz ki hayatları hep günah çağlayanı içinde geçmiş! Oysaki hayallerini bile kirler kirletmemiştir, hayallerini kirletmemiştir.

Şimdi böyle zirveleştiği zaman bile insan, kendi konumunu çok iyi belirlemeli; orada naza-maza girmeden, saygısızca Cenâb-ı Hak’tan bir şeyler istiyor gibi tavırlara girmeden, Allah’a karşı hep saygısını korumalı!.. “Ben, O’nun boynu tasmalı bendesiyim, kölesiyim; üstümde istediği gibi tasarrufta bulunabilir. Gayrı O’nun istekleri dışında herhangi bir istekte bulunmak, yakışmaz bana!.. Sadece aczimi-fakrımı dillendirerek, muhtaç olduğum şeyleri yine O’ndan isterim!” mülahazası, temkînin ifadesi… Nazlanmama bu mevzuda, nazlanmama…

Hani biliyorsunuz, bir-iki şeyi biraz değiştirdim: Mesela, “Zulmet-i hicrinle…” deyince, özne olarak burada Zat-ı Ulûhiyetin anlaşılması da söz konusu; sözden anlayanlar anlarlar, Edebiyattan anlayanlar anlarlar. “Zulmet-i hicrinle…” Niyaz-ı Mısrî ki muktedâ bih zatlardan birisi… Öyle deme be sultanım!.. Vezin bozulmuyor, aruz bile bozulmuyor: “Zulmet-i hicranla bîdâr olmuşum, Yâ Rab meded! / İntizâr-ı subh-i dîdâr olmuşum, yâ Râb meded!” de. Çünkü Zât-ı Ulûhiyete olumsuz bir şeyi nispetten sakınmak lazım.

Bir diğeri: “Kerem kıl, kesme Sultanım, keremin bî-nevâlardan.” Şimdi Hazret diyor ki… Büyük bir zat, benim nazarımda kutup. “Keremkâne yakışır mı, kerem kesmek gedalardan!” Zât-ı Ulûhiyetin icraatında, O’na “Yakışır mı?!” denir mi? Efendim… “Sezadır Sana kerem kılmak gedâlara.” Evet, bu, Zât-ı Ulûhiyetinin lâzım-ı gayr-ı müfârıkı… “Senden beklenen budur!..” O’na yol gösterme, bir yönüyle “Şunu yapman daha isabetli olur!” falan deme; bunlar, saygısızlık olur ve temkîne aykırıdır.

Dolayısıyla temkin, insanda, niyaz duygusunu tetikler; insan, niyaz ile şahlanır. Temkîn duygusunu kaybeden, kendisini naza salar. Bu da yine kendisi ile yüzleşme mevzuunda ifade edilen hususlardandı.

Meselenin kabuğunda dolaştık, cevizin kabuğuna takılıp kaldık, özüne inemedik. Dolayısıyla da cevizin özünü size sunamadık, onu size tattıramadık; hele doyurma meselesine gelince, zaten o, bizden çok uzak bir şey. O mevzuda, o meselenin şakasını bile yapmak, saygısızlık olur. Dolayısıyla deyip-ettiğim şeylere -deyip-ettiğim şeyler arasındaki kutsal konular müstesna, onlar münezzeh; meselenin bana ait kısmana ve ifade tarzıma- “dırıltı” diyeceğim; dırıltılarım ile sizi tasdi’ ettim ve başınızı ağrıttım ise, siz kusura bakmayın, Allah da affetsin!..

Bamteli: MUKADDES ÇİLE NÖBETİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Allah’ın gücü ve kuvveti, her şeye yeter. “Hakk tecelli eyleyince, her işi âsân eder / Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsan eder.” Tefviznâme’yi hepiniz bilirsiniz: “Hak şerleri hayreyler / Sen, sanma ki gayreyler / Ârif, anı seyreyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler. // Hakk’ın olıcak işler / Boştur gam u teşvişler / Ol, istediğini işler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler. // Deme ‘Bu niçin böyle?’ / Yerindedir ol öyle / Var sonunu seyreyle / Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler.”

   “Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.”

O kadarı gelmiş-geçmiş ki, ilk insandan günümüze kadar… Zamanın farklılığı ve konjonktürün farklılaştırmasıyla, “ayniyet” çizgisinde değil “misliyet” çizgisinde cereyan ededurmuş her şey ve bütün olumsuzluklar. Bir de bakmışsınız, bu olumsuzlukların yerini bu defa olumlular alıyor; olumsuzluklar fâsit dairesini (kısır döngüsünü) olumlular sâlih dâiresi (doğurgan döngüsü) takip ediyor.

Başkaları da kullanmış mı; Hazreti Pîr-i Mugân, şem-i tâbân, ziya-ı himmet onlardan mı almış?!. Diyor ki: “Her gecenin bir neharı, her kışın bir baharı vardır!” (Rus polisinin “Heyhat! Şaşarım senin ümidine.” demesi üzerine, bu sözle ona mukabele ediyor: “Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.”)

Ortalığı kar kaplayınca, me’yûs olmayın, “Kar, buz, filan!” diye; çünkü onları hep “nevbahar”lar takip etmiştir. Bütün şom ağızlar bir araya gelse, bir şom ağız korosu oluştursalar, “Baharın gelmesine ben müsaade etmeyeceğim!” deseler, baharı getirecek Kudret-i Kâhire (celle celâluhu), İrade-i Sübhâniyesi ile onların ağızlarına bir şamar indirecek, yine baharı getirecektir. Bahardan sonra da yaz olacak, güller açacak, bülbüller şakıyacak, Allah’ın izniyle; yarasalar inlerine sığınacaklar, saksağanlar da hadlerini bilip gül dalından inecek ve dikenlerin dibinde kuytulara sinecekler.. inecek ve sinecekler. Şu üst üste aysberglerin istilasına uğradığınız dönemde, hiç umulmadık şekilde onların tuz-buz olup eriyeceklerine inanabilirsiniz.

Bu arada, hırçınlıklar ve huşunetler, kime karşı kullanılıyorsa, onlarda muvakkaten bir üzüntü meydana getiriyordur ve getirmesi de tabiidir. Çok iyi bildiğiniz İzzet Molla’nın iki mısraı ile ifade edeyim, az üzülmenizin tabii olduğunu: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefadan, amma / Ne de olmasa, cefadan usanır, candır bu!” Tekme yiyeceksiniz, tokat yiyeceksiniz ama yüzünüz kızarmayacak veya sarsılmayacaksınız; olacak şey değil bu. Çınar bile olsanız, bir tekme vurulduğu zaman, bir ihtizaz yaşayacaksınız, bir titremeye maruz kalacaksınız.

   Maruz kaldığınız musibetler vesilesiyle hâsıl olan evrensel merakı, davanızın evrenselliğini anlatıp tanıtma yolunda çok iyi değerlendirmelisiniz!..

Amma, zannediyorum, tepenize inen her balyoz, sırtınıza inen her tekme, sizdeki immün sistemini güçlendirecek; sizi yeni yeni stratejilere sevk edecek. Meselenin bir dünya meselesi olduğunu daha iyi anlayacaksınız, bütün alternatifleriyle. Öylesine duyulmayı, üzerinize mercek konulmasını ve “Ne imiş bunlar?!.” falan diye insanlardaki bir taharrî (araştırma) hissinin uyanmasını, kendinizi pozitif olarak anlatmak suretiyle değerlendireceksiniz. Allah’ın murad-ı Sübhânîsine uygun bir yolda yürümüş olacak ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) “bişâretlendirdiği” -böyle hiç kullanılmamış bu tabir- bişâretini verdiği “Benim nâmım güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” gaye-i hayalini gerçekleştirmeye çalışacaksınız.  

Bugün, güneşin doğup-battığı hemen her yerde, “Yahu bunlar ne imiş, kimmiş bu insanlar?” diyorlar. Bazıları “Hareket” diyorlar, bazıları da “Câmia”. Câmia’dan rahatsız olan, “câmia” alerjisi olan insan da var. O, polen alerjisinden daha kötüdür, onun tedavisi yok. Evet, böyle alerjisi olan insanlar, alerji olacaklar; rahatsızlık duyacak ve kaşınıp duracaklar ama kaşınmaları ile kalacaklar, Allah’ın izniyle. Madem o merak, çok ciddi bir merak, o tabir de kullanılmamış, “evrensel merak”; size de o evrensel merakı iyi değerlendirmek düşecek.

Davanın evrenselliğini ifade etmek için böyle bir evrensel meraka ihtiyaç vardı. Evet, o merakın arkasında kıpırdayan dudaklardan dökülen şeyler: “Yahu bunlar kimmiş böyle?!.” İşte bu da işin üzerine bir mercek koyma demektir; sizin nabzınızı tutma, kalbinizin ritmine kulak verme demektir. O zaman dinleyecekler ve siz de kendinizi güzel dinleteceksiniz. Hakikaten ritmin hiç bozuk olmadığını göstereceksiniz. Nabzın düzgün attığını, “yetmiş” deyip “yetmiş bir” dememeye yeminli olduğunu anlayacaklar.

Böyle pozitif bir anlayış sizin kredinizi daha bir yükseltecektir. Onlar, atıp tuttukça, atıp-tutmaları, bu çağlayanın debisini yükseltecektir. Hani Sızıntı, Çağlayan’a dönmüştü ya!.. Onun önünü kestiler ama farkına varmadılar, o muvakkaten baraja dönüştü; sonra -negatif şekilde değil de- deldi barajı; İrem barajı gibi değil, deldi barajı. Bu defa Çağlayan oldu, şimdi deryaya doğru yürüyor.

   Siz azıcık elem çekiyorsanız, unutmayın, size elem çektirenler, kat katını çekiyorlar; kaldı ki siz, onlar için söz konusu olmayan bir kısım recâlara dilbestesiniz!..

Allah, sizinle beraber ise, O’nun inayetiyle, riâyetiyle, kilâetiyle, hıfzıyla, hırzıyla, hısn-ı hasîniyle, inşaallah, kimse sizin önünüzü alamayacaktır. Fakat diğerleri belki hırçınlıklarından, değişik bela ve mesâibe maruz kalacaklardır. Yer yer bayılıp düşeceklerdir, saralılar gibi. Yer yer kasıklarını tutup sancıdan kıvranacaklardır. Bağışlayın, “Uf-puf!..” deyip yatakta sağdan sola, soldan sağa dönecekler; yanlarında yatan masum insanları bile rahatsız edeceklerdir.

Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor: إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لاَ يَرْجُونَ “Eğer siz (katlanmanız gereken bir) acı, bir zorluk çekiyorsanız, onlar da sizin acı ve zorluk çektiğiniz gibi acı ve zorluk çekmektedirler; kaldı ki siz, Allah’tan onların ümit edip beklemedikleri pek çok şeyi ümit edip bekliyorsunuz.” (Nisa, 4/104) Evet, siz azıcık elem çekiyorsanız, unutmayın, size elem çektirenler, kat katını çekiyorlar. Ama bir fark var: Siz, bir kısım recâlara dilbestesiniz! Bir taraftan, Cenâb-ı Hakk’ın iyi günler, nevbaharlar lütfedeceğine inanıyorsunuz. Bir ikincisi de dünya adına bir talebiniz olmadı ki, kaybetmenin hüsranını/hicranını yaşayasınız. Normal meşru yollar ile ticaretini yapan insanlar, bir şey kazanmış olabilir; fakat ya tamamen kendini bu işe adamış insanlar!.. Ben, o adanmışlara “Bir dikili taşı olan var mı? Varsa parmak kaldırsın!” desem, zannediyorum parmak kaldıracak kimse olmayacak.

Evet, “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı.” Giderken, gözün geride olmayacak; dönüp dönüp arkana bakmayacaksın. “Şuyum vardı, buyum vardı; villam vardı, yahu filolarım vardı; adalar arasında bunlar yüzüp duruyordu, ben de çakırkeyif hep onlara bakıyor, seviniyordum. Öyle yatıyor, öyle kalkıyordum!” Yok, böyle bir derdin. Efendim, “yok”lukta yaşadın, bir dikili taşın olmadı; dolayısıyla “var”lığa yürüdün. Dünyada varlığın adına ne varsa, hepsini, o ilk evin, şeb-i arûs adına ilk evin olan kabre taşıdın.

Bu itibarla, “Nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin nerelerde daha şehbal açması gerekli? Nâm-ı Celîl-i Muhammedi (sallallâhu aleyhi ve sellem) nerelerde bayrak gibi dalgalanmalı? Acaba hangi yolla gitsek bu meseleyi hızlandırırız?” İşte ona bakmalı; onun dışındaki her şeye jalûzileri de kapamalı, kapıları da kapamalı. Sûzî’nin ifadesiyle, “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir!” demeli, sürgüleri sürmeli ve başka her şeye karşı kapanmalı.

Gavsî ne hoş söyler: “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana.” “Ben hep ‘Ben!’ deyip davul sesiyle kendimi ifade ettiğim sürece, Sen tecelli eylemezsin, Allah’ım!” diyor; “Zira şart-ı izhâr-ı vücudunu, benim yok olmama bağlamışsın.” Bir yerde, En Büyük Hak Dostu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Ben” diyene kapısını açmamış. Evet, iki “ben” olmaz, bir tane o; bir tane sonsuz olur, diğerleri nisbî/izafî sıfırlardır.

Kendini bu konumda kabul ettiğin ve kendine de konumunu kabul ettirdiğin takdirde, Allah’ın izni ve inayetiyle, âlâma (elemlere) maruz kalsan da -zannediyorum- diğerlerininki yanında o öşür (onda bir) bile sayılmaz. Onlar kıvranıp duruyorlardır. Elde ettikleri şeyleri kaybetme korkusuyla, meşrû ve gayr-ı meşru, “hazine-i hâssa-i milliye”den (millî özel/örtülü hazineden) elde ettikleri şeyleri düşünüp “Ya kaçırırsak!” diye, inanın endişe ile oturup kalkıyor, endişe ile kıvranıp duruyorlardır. Çevrelerinde henüz bu işleri bilmeyen çoluk-çocukları, yakınları/akrabaları bile, “Bu sancı da neden?” falan, der dururlar. Öyle bir sancı çekerler ki esasen onların durumunu -iç dünyaları itibarıyla- keşfedemeyen insanlar, hayret ederler; “Neden böyle kendini öldürüyor bu insan?” derler.

Evet, siz de belki ölesiye bir yolda koşuyorsunuz, bir küheylan gibi ama bir hedefe koşuyorsunuz: اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum; bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyorum; lütfet!” Hedef, bu.

Bu mevzuda ne kadar sırtınızda yük varsa, hepsini atıyorsunuz; وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَؤُودٌ Hazreti Ebu Zerr’e böyle buyuruyor Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Bu uzun yolda, sırtında taşıdığın yükleri hafif tutmaya bak! Zira aşman gerekli olan tepeler, çok sarp!” diyor. Sarp tepeler… Yunus ifadesiyle, “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var!..” Ona göre hazırlığını yapacak, o geçidi olmayan yerleri geçecek, aşılmaz gibi görülen Everest tepelerini aşacaksın, Allah’ın izniyle. Ve herkesin can atıp ulaşmak istedikleri Sultanlar Sultanı’na (celle celâluhu) ulaşacaksın.

“Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatının bir dakika Cennet hayatına mukabil gelmediği”ni söylüyor, Söz Sultanı. “Cennetin de binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil gelmez!” diyor. Bütün varlığın çehresinde gördüğünüz güzellikler, O’nun çok perdelerden geçmiş, yetmiş bin perdeden geçmiş -kesretten kinaye, yetmiş milyon perdeden geçmiş- gölgesinin gölgesi… O cemali ayân-beyan göreceksiniz. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın beyanıyla, “Dolunayı ufukta gördüğünüz gibi…” Bu, izdiham yaşamadan, bakan herkesin görmesinden kinayedir; yoksa O, dolunay değildir ve görünmesi de dolunay gibi değildir. Ama meseleyi istiare tarikiyle ifade etmek için öyle buyurulmuş; müzâhame yaşamadan O’nu göreceksiniz!..

İnsan, o farklı yapı ile, Kudret-i Kâhire’nin kâmil manada tecellisine mazhar o yapı ile, duyduğunu duyacak, gördüğünü görecek. Allah, o duymayı lütfeylesin, o görmeyi lütfeylesin!.. Önünüzde böyle bir vaad-i Sübhânî, vaad-i Nebevî varsa, bütün dünya elinizden gitse -bence- gamınız, fazladan sayılır; gam adına israfa girmiş olursunuz. Onun için elden geldiğince -Fuzûlî ifadesiyle- gamı pinhan etmeye bakın; hatta en sevdiğinize bile açmayın. O der ki: “Gamı pinhan ederdim ben; dediler: Yâre kıl rûşen / Desen, o bî-vefâ, bilmem, inanır mı, inanmaz mı?” Ama siz, gamınızı pinhan edin, saklayın bu mevzuda.

“Bir insanın imandan nasibi, mahlûkata şefkati nispetindedir!” İnsanlara şefkat etmeyen kimseler, kendi insanlıklarından istifa etmiş sayılırlar. İnsanlara şefkatli olmayanlar, insanlıktan istifa etmiş, i’tizal etmiş sayılırlar. Yazıklar olsun onlara!.. İnsanları derdest edip içeri atanlara!.. Yazık ediyorlar kendilerine!.. Öbür âlem itibarıyla kendilerini acınacak duruma düşürüyorlar. Daha şimdiden aklımıza gelince, gözlerimizi yaşartacak duruma düşürüyorlar.

   Her tarafı seller alsa, köprüler yıkılsa ve yollar tıkansa da siz alternatif mecralarla hedefe doğru yürüme mecburiyetindesiniz; çünkü Rehberiniz (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle yapmıştı.

Maruz kalınan musibetlerin hikmetleri araştırıldığında, dış yüzü itibariyle acı gibi görünen bir kısım şefkat tokatlarıyla dünya ve mâfîhâdan tiksindirmek ve öbür tarafa yönlendirmek, bu meselelerin başında gelir. Allah (celle celâluhu), insanın dünya için değil de ebedî bir âlem için yaratıldığını gösterme adına, esasen enbiyâ-ı ızâmı, sonra da derecesine göre diğer insanları imtihanlara uğratmıştır. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurlu beyanı ile, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاءً الْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta enbiyaya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” Evet, belanın en çetini, en zorlusu, başta enbiyâ-ı ızâma gelir. Neden? İmam onlar. O imama bakan, “Akrep soktu onu, yılan soktu; demek ki bizim için de bunlar mukadder olabilir!..” der. Evet, şayet Onları bir akrep sokmuşsa, bir yılan sokmuşsa -bağışlayın- bir kene ısırmışsa, demek ki bunlar arkadaki cemaat için de her zaman söz konusu olabilir; başlarına her ne geliyorsa, o cemaat için de söz konusu olabilir.

Evvela, Allah’ın en sevdiği insanları, mesela İnsanlığın İftihar Tablosu’nu düşünün!.. On üç sene Mekke-i Mükerreme’de çekiyor. Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi hazretlerinin ifadesiyle, O’nun çektiği şeyler, bir yönüyle dağların başına inseydi, dağlar paramparça olurdu. Fakat hiç O’nun “Ooff!” dediğini bilmiyorum. Tâif dönüşü öyle şeye maruz kaldı ki!.. Çünkü oraya ümitle gitmişti. Halkın tenezzühte bulunduğu bir yer idi orası, sayfiye yeri idi. Orada devamlı oturan insanlar da vardı ama Mekke’nin senâdidi, aristokrat sınıfı da yaz günleri, sıcaklarda, ağaçlı, bağlı-bahçeli olan o yere, o tepeye gidiyorlardı; yazı orada geçiriyorlardı. Öyle dinlendikleri bir dönemde, “Ben de kendimi dinletirim!” diye oraya gitti, canım çıksın!.. Mekke’dekiler dinlemiyordu; “Bir de sesimi orada duyurayım!” dedi. O ses, insanın içinde ihtizaz hâsıl edebilecek bir ses idi; hiçbir musikî korosunun ifade edemeyeceği kadar derindi. Zannediyorum konuşurken, melekler bile kulak kesiliyor, O’nu dinliyorlardı. Fakat inadın gözü kördür; inat, Tâif’tekilerin de kulaklarını kapamıştı. Kur’an diyor: صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ “Sağır, dilsiz ve kördürler onlar. Onun için hakka dönmezler.” (Bakara, 2/18) Kör, sağır ve kalbsiz idiler; onlara bir şey anlatmak zordu. Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem), her şeyi deniyordu.

Antrparantez arz edeyim; Yollar kesilse, her tarafı seller alsa, hiç yoktan karşınızda dağlar dikilse, alternatif yollar ile, yöntemler ile yine hedefe doğru yürüme mecburiyetindesiniz. Neden? Çünkü Rehberiniz (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle yapmıştı. Yolunuz, peygamber yolu ise şayet, Rehberiniz öyle yapmıştı.

Evet, “Bir de Tâif’te sesimi duyurayım!” dedi. O sesin arkasında -bir yönüyle- belki İlahî soluklar vardı; zira her ses, O’ndan (celle celâluhu) bir nağme; her eser, O’ndan bir nâmedir. Efendiniz, “Bir de o nâmeyi ve o nağmeyi orada duyurayım!” demişti. Fakat aynen Mekke’deki şeyler ile karşı karşıya kalmış, bir yönüyle taşa tutulmuştu. Taşa tutulma şöyle dursun, güneş, şualarını O’nun başından aşağıya indirirken, “Yahu O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) incitmeyecek şekilde indirmeliyim bunları!” demeliydi. O, incinmemek üzere yaratılmış bir varlıktı ama onlar, recmediyor gibi taşa tuttular ve ayakları yarıldı. Yanında Zeyd İbn Hârise vardı. Bir dönemde mevâlîsinden; onu parasıyla almıştı, büyütmüştü ve tâ Mûte’de şehit düşeceği âna kadar yanında kalmıştı. Gözü gibi aziz biliyordu; o da O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) göz üstü aziz biliyordu. O en tehlikeli noktada, O’nunla beraber, O’na kalkan idi. Mus’ab’ın Uhud’daki kalkanlığı gibi kalkandı. Gelen taşlara karşı bazen göğsünü, bazen elini, bazen ayağını siper etmişti fakat öyle bir taş yağmuru/dolusu var idi ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini-ayağını yine yaralıyordu, kanlar içinde bırakıyordu.

İnsanlığın İftihar Tablosu, oradan çıktıktan sonra bir vadide, “Sıyrıldım!” dediği bir vadide, başını yere koydu; (nazlı) şikâyette değil, arz-ı halde bulundu: اللَّهُمَّ إِنِّي أَشْكُو إِلَيْكَ ضَعْفَ قُوَّتِي، وَقِلَّةَ حِيلَتِي “Allah’ım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum.” dedi. Şu iki kelime yeter bence: اللَّهُمَّ إِنِّي أَشْكُو إِلَيْكَ ضَعْفَ قُوَّتِي “Kuvvetimdeki zaafı ve çaresizliği, bir yönüyle, bir formül bulamamadaki aczimi Sana arz ediyorum.” “Anlatamadım.. dinletemedim.. demek ki o durumda değildim!” demek suretiyle burada, tatlı, ince, bir ney sesi ile esasen onlara niyâzını ifade etti orada. وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ “İnsanlar arasında, hor-hakir görülmemi, Sana arz ediyorum ben; durumum bu!..” أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ “Sen, böyle zaafa maruz kalmış insanların Rabbisin! Rabbu’l-âlemînsin!” dedi, arz-ı halde bulundu.

Allah Rasûlü, orada “niyaz”da bulundu, “naz”da değil. Eğer böyle bir nazda bulunsaydı veya niyazını o istikamette ifade etseydi, melek hemen gelmişti oraya; “İstersen, dağı kaldırıp -İsrailoğulları’nın başına Tur’un kaldırıldığı gibi ki ayetin ifadesiyle, onu başlarında bir bulut gibi gördüler ve eğilme mecburiyetinde kaldılar- tepelerine koyayım!..” İşte o zaman, o yüksekliğe yakışır şekilde derin bir üzüntü duydu; “Hayır yâ Rabbî!” dedi, “Bunların neslinden yüz sene sonra, bir tanesi لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyecekse, hayır yâ Rabbî!..” İşte gönül bu… Gönül!.. Gönlün ortaya konduğu yerde, yüzde yüz gönül kesiliyor, vicdan kesiliyor, öyle bakıyor. Kendini taşa tutanlara karşı bile, “Yüz sene sonra onlardan bir tanesi لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyerek, ebedî hayatını garanti ve teminat altına alacaksa, mahvetme onları Allah’ım!” diyor.

   Çile kahramanlarının merkezini enbiyâ-i ızâm tutar; sağ ve sol cenahlarda ise asfiyâ ve evliya yerlerini alırlar.

Evet, çekme mevzuu; enbiyâ-ı ızâm çekiyor. Ama Rasûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, o en büyüklerin, Ulû’l-azim peygamberlerin en son çekeni. Ulû’l-azim peygamberlerin ilki -böyle biliyoruz- Hazreti Nuh (aleyhisselam). Kur’an, kronolojik sıralarken, o sıraya göre meseleyi takdim buyuruyor, “sunuyor” diyebilirsiniz. Evet, taşa tutulmuş o da; hatta menkıbelerde -Kur’an-ı Kerim’de o mesele yok da- bazen ip bağlamış, sürüklemişler. Sürekli kapıların tokmağına dokunmuş; لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، نُوحٌ نَجِيُّ اللهِ mı, رَسُولُ اللهِ mı, نَبِيُّ اللهِ mı demiş? Misyonunun gereği diyeceği şeyi demiş. Fakat her deyişinde, her edişinde, vahşice bir mukabele ile karşılaşmış.

Hazreti İbrahim (aleyhisselam) aynı şeyi söylemiş. وَإِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ إِذْ جَاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ “O’nun (Hazreti Nuh’un) soyundan, yolundan, yönteminden birisi de Hazreti İbrahim; kalb-i selim ile gelmiş, tertemiz ve her türlü (manevî) hastalıktan uzak bir kalble Rabbine yönelmişti.” (Sâffât, 37/83-84) İçinde hiç gıll u gış yoktu; kimseye karşı hiss-i nefret yoktu. Sempati ile açılmıştı herkese, şefkat ile herkese teveccüh ediyor, “Kucağım herkese açık!” diyordu. Ama ne yaptılar, onların o bâtıl inançlarına/itikatlarına karşı tavrını sergileyince?!. Bir ateş yaktılar, insanları öyle cezalandırıyorlardı; ateşe attılar O’nu da.

Hazreti Hûd’a (aleyhisselam) ne yaptıkları belli değil! Hazreti Sâlih’e (aleyhisselam) ne yaptıkları belli değil! Hazreti Lût’a (aleyhisselam) ne yaptıkları belli değil! Hazreti Zekeriya’yı (aleyhisselam) baştan aşağı testere ile kestiler. Şam’da bir camide, âbidesini yapmışlar; biçildiği yer olarak, âbidesi orada; Kıtmîr de gördü Şam’dan geçerken, gördü orada. Baba yetmedi diye, evladı Hazreti Yahya’yı (aleyhisselam) da şehit etmişler. Halazâde Hazreti İsa’ya (aleyhisselam) takılmışlar, “Nâsıralı genç!” diye. Sağda-solda, gönülleri hoplatacak sözler söylüyor ama -hâşa ve kella, onların mülahazasını ifade ederken, o mülahazayı ifade edecek kelimelerle bile ifade etmekten sakınıyorum- bilmem ne gibi, yakın takibe almışlar, adım adım. Girdiğine ihtimal verdikleri her kapıyı kırmışlar, her pencereyi kırmışlar, O’nu derdest etmek, yok etmek için.

O günden bugüne o büyük insanlar, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاءً: اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ gerçeğinin -bir yönüyle- mâruzu olmuşlar; hep o şeye maruz kalmışlar ve bu halleriyle, bu tavırlarıyla, mâruz kaldıkları şeylerle demişler ki: “Bu yol uzaktır / Menzili çoktur / Geçidi yoktur / Derin sular var!..” Eğer onların yolunda iseniz, onların başına gelen şeyler, sizin de başınıza gelecek. Zira siz, bu dünya için yaratılmadınız; siz, ebed için varsınız. “İnsan, ebedden ve ebedî Zât’tan başka hiçbir şey ile tatmin olmaz!” “Bin sene!” deseniz, “İki bin sene!” deseniz, “Bitiyor mu bu zaman; istemem ben onu!..” İşte, istemeyeceğiniz şeylerden sizi uzaklaştırıyor, aynı zamanda ebediyen isteyeceğiniz bir yöne yönlendiriyor; bunun için azıcık kulağınızı çekiyor. Öyle sayılır O’na göre, azıcık ensenize bir tokat vuruyor.

   O da çok çekti, çekti ama -inşallah- Firdevs’e yükseldi; “Onu bir çöp arabasına koyun, götürün bir mezbeleliğe atın!” diyen ise, bir çöp arabasına konulup çöplüğe atıldı.

Şimdi bizim yediğimiz tokatlar da öyle… Değişik versiyonlarıyla çekmenin her türlüsü oldu. Ama bizimki bu son çağa imzasını atan o büyük Zât’ın yanında işin öşrü olmaz. Şu kadarını söyleyeyim; hani “Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı Harblerde bir câni gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men’etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” diyor. Şikayet etmeyen insan, halini arz etme adına, topluma adeta “Bakın böyle!..” diyor. Bu yolda yürüyenlerin başına gelecekler böyle… Bir sinek ısırması kadar bile bir şeye maruz kalmamış, hazırcı, sonradan bulma bir kısım densizler, bilemezler.. esasen, bu din-i Mübin-i İslam’ın ne ızdıraplar çekilerek bu hale getirildiğini bilemezler!.. Anlayamazlar çünkü gözleri kör, kulakları sağır, kalbleri de meflûç.

Evet, “…belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” diyor; bu meselenin ağırlığını ifade ediyor. Ben, hayat-ı seniyyelerinde onun on dokuz defa zehirlendiğini biliyordum. Meseleyi benden daha iyi bilen birisi, yakın tarihte bana ulaştırdı; yirmi bir defa zehirlemişler. Bakın, yanında olan o beş-on insan, yirmi insan, otuz insan, kırk insan. Sempatizanı çok, “İyi bir insan!” diyeni çok, belki onunla bir milyon; nitekim Afyon savcısı öyle diyor, “Beş yüz bin kadar, yarım milyon kadar sempatizanı var!” diyor. Fakat genelde hapse atılanlara, Denizli’de de, Ankara’da da, Afyon’da da içeriye girenlere veya değişik yerlerde takip altına alınanlara bakınca, böyle sizin kadar bir şey. Bu kadara bile tahammülleri yok. “Hayır, o kadar insan bile sizin etrafınızda kümelenmemeli; buna hakkınız yok!” diyorlar. Bunu, çarpık bir mülahazaya binaen yapıyorlar, çarpık bir mülahaza. İntikamın her türlüsünü yapmışlar fakat bir türlü kânî olmamışlar; “En iyisi mi bunu zehirleyelim!” demişler. Zehirlemişler bu defa ama ruhunun ufkuna yürümemiş; demiş: “Ben burada kalacağım biraz daha!” Bir daha yapmışlar, yine “Ben burada kalmaya kararlıyım arkadaşım!” demiş; “Burada din-i mübin-i İslam’a hizmet!” demiş. “… Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor, içinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.” sözleriyle “Ben, burada kalmalıyım!” demiş.

Yaşama, hizmet için olmalı; hizmet etmeyeceksem, yaşamamın hayvan yaşamasından farkı yoktur! Nâm-ı Celîl-i İlahî’yi dünyaya duyurmayacaksam, kendi kültür değerlerimi bir mûsikî edasıyla dünyaya duyurmayacaksam, ben hayvan gibi yaşıyorum demektir. Evet, “Duracağım!..” demiş. İki, üç, dört, beş… Yirmi bir defa zehirlemişler. Belki onca zehir, daha sonra tesirini icra etti, Urfa’ya, peygamberler diyarına gitti. Belki “ceddinin diyarı” diyeyim. O, seyyid olduğuna göre, Hazreti İbrahim’in ülkesi olması itibarıyla, orada ruhunun ufkuna yürüyecekti; oraya kadar gitti ve orada ruhunun ufkuna yürüdü. Başı, birinin dizinde; o diz sahibi bana anlatmıştı, “Oraya kadar hiç uyuyamamıştı, hep inlemişti ızdıraptan!” demişti. Adını söylememde mahzur yok, çok sevdiğim birisi, halktan bir insandı ama meseleleri pozitif yanıyla kavrama/değerlendirme mevzuunda filozof gibi bir insandı: Bayram Yüksel. Başı, onun dizinde. “Otelde yatakta, başı yine benim dizimde duruyor. Bir aralık, ‘of’u, ‘puf’u kesildi, inlemiyordu artık. Ben de uyudu diye sevindim!” diyor; “Bir de kurcalayınca, gördüm ki, ruhunun ufkuna yürümüş.”

Daha sonra kendi başlarına gelecek beladan habersiz, o günün dâhiliye vekili, bu vefatı, bu mübarek vefatı duyunca, “Onu bir çöp arabasına koyun, götürün bir mezbeleliğe atın!” demiş. Nicelerini çöp arabasına koydu, götürdü bir mezbeleliğe attılar. Hatta bir şarkıcıyı bile… Evet, söylemeyeyim adını, değil mi? Gider orada da bulur yine işkence ederler ona. “Orada ölsün diye!” atıyorlar; o da kıpırdıyor, bakıyor ki “Ölmemişim, ölmediğime göre kalkmam lazım benim!” diyor. Kalkıyor, sonra Cenâb-ı Hak, yurt dışına çıkma yollarını da açıyor; yurt dışında genel durumu destanlaştırıyor çaldığı saz ile. Fakîr’e de telefonda dinletti; Türkiye’deki vâveylâyı, zalimlerin hay-huyunu, mazlumların iniltisini dinletti, Fakîr’e de dinletti. Aynen öyle, “Çöp arabasına koyun, bir yere atın!” diyor. Kaderin cilvesine bakın ki, aynı şeye o sözü söyleyen maruz kalıyor. Onun için de öyle bir şeye maruziyeti -yine Kıtmîr, ince kalbim ile- arzu etmem. Fakat darbeden sonra, omuzundan, omuzundaki payelerle kendini payeli zanneden birisi, bir tekme vuruyor; bulunduğu bir binanın balkonundan “Küt!” diye aşağıya düşüyor ve ölüyor. Bu defa, o gün işe hükmedenlerden birisi, “Onu bir çöp arabasına koyun, götürün bir mezbeleliğe atın!” diyor.

   Firavunların yapmadığı zulümleri masum insanlara reva görenler, kendilerini haklı göstermek için “Bunlar irtidat etti!..” iftirasıyla çırpınıp duruyorlar ama Allah her şeyden haberdâr!..

Evet, Türkçemizde de kullanılan bir tabir vardır; Arapça, مَنْ دَقَّ، دُقَّ (Eden bulur; kapı çalanın kapısı çalınır.) derler. مَنْ دَقَّ، دُقَّ Aynen. Biri, Cennetü’l-Firdevs’e amudî bir yükselişle, bir helezonla yükselir gibi yükseliyor; öbürü de -Hazreti Yusuf’un kuyunun dibine atılışının Kur’an’daki iç musikî ile “Cubb!” diye ifade edildiği gibi- “Cubb!” diye Cehennemin gayyasına yuvarlanıyor. Zâlimler de öyle “Cubb!” diye bir çukura yuvarlanacaklar. Kadın-erkek tefrik etmeden, aileleri parçalayanlar.. annesini evladından edenler.. evladını annesinden edenler…

Dinlerine/imanlarına bakmadan, insanlara Firavunların, Amnofislerin, Ramseslerin, İbnü’ş-şemslerin, Jull Sezarların, Kaddafîlerin, daha bilmem ne kadar kefere vü fecerenin yaptığı şeyleri yapıyorlar. Bir de halkı, bir yönüyle böyle sürü gibi görerek, “Bunlar, Yahudileşmiş, Hıristiyanlaşmış!” falan diyorlar. İşin âdâbına kadar Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yolunda değilsek, Allah, bir an evvel canımızı alsın!.. İşin âdâbına kadar… Teheccüd kılmayanı, bir yönüyle sorgulayacak kadar bir ruha sahiptir bu hareketin içindeki insanlar. “Acaba attığım bu adım, Efendimiz’in izine tam basma şeklinde miydi, değil miydi; değilse, ayağım kırılsın!” diyecek kadar bu mevzuda hassas yaşayan insanlara, bir şom ağızlı, kendini bilmez, “Hıristiyanlaşma, Yahudileşme, dinden çıkma, irtidat etme, firak-ı dâlle olma!” filan gibi iftiralar atıyor. Böylece, şom ağızların hırıltıları türünden hırıltılarla, arkalarından sürü halinde sürüklenen insanlara kendi yaptıkları şeyleri makul gösterme, meşrû gösterme, hukukî gösterme, âdilâne gösterme gayreti içinde çırpınıp duruyorlar. Ama Allah, her şeyi görüyor; Kirâmen Kâtibîn, her şeyi yazıyor; Muakkibîn, her şeye nigehbân. Kabre girildiği zaman, her şey anlaşılacak; akı, karayı görecekler.

Hâsılı; bu yol, bu. Bilerek bu yola girmişseniz, bu yol, bu. Ona katlanacaksınız. Zaten, hiç kimse pişman değil. “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de cana safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” Evet, belayı, musibeti, hoş birer şerbet gibi yudumlayan insanlara -Allah’ın izni ve inayetiyle- bu Hizmet yolunda yürümeyi katiyen acı gösteremezler. Onlar, Hizmet tatlılığından başka bir şey bilmiyorlar. Hizmet tatlılığı onları öyle mest etmiş ki, bu mevzuda, Gedâî’nin dediği gibi, “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nur-i cihân / Verir hayat-ı câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver!” diyorlar. “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nur-i cihân / Verir hayat-ı câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver! // Bak şu gedanın haline / Bend olmuş zülfün teline (Rasûlullah’ın zülfünün teline bend olmuşlar.) Bend olmuş zülfün teline / Parmağı aşkın balına / Bandıkça bandım bir su ver!..”

Yolu, bu.. yöntemi, bu.. tattığı, bu… Siz, zehir bile içirseniz, o, ağzındaki bal ile onu bala çevirir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Çin’i karıştırsanız, Maçin’i karıştırsanız, Avrupa’yı karıştırsanız, Amerika’yı karıştırsanız, Allah’ın izni ve inayetiyle, bir gün bu insanlar -akılları başlarına gelecek- sizin o karıştırmalarınızı -bağışlayın, bağışlayın, bağışlayın- tükürük haline getirecek, sizin yüzünüze çarpacaklar. Hicaptan iki büklüm olacaksınız. Vesselam.

512. Nağme: Naz değil, niyâz!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

 Rabbim, bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri kulluk hediyelerinin bütününü kendi hesabıma Sana arz ediyorum!..

*Selâm, dua, azamet ve mülk sahibi olma, her türlü afet ve noksanlıklardan beri bulunma manalarına gelen “tahiyyât” çoğul olan bir isimdir. Tekili “tahiyye”dir. Tahiyye, hayat kelimesiyle aynı kökten gelmektedir. Namazda okunan teşehhüde de, tahiyyât denir.

*Teşehhütteki tahiyyât duaları Mirac gecesinde Cenâb-ı Hak ile Allah Rasûlü’nün konuşmalarını hatırlatmaktadır. Bununla birlikte tahiyye duası ile mü’min, اَلتَّحِيَّاتُ لِلهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ sözüyle, “Bütün kavlî (tahiyyât), bedenî (salavât) ve malî (tayyibât) ibadetler Allah’a mahsustur.” diyerek, önce Allah’a selâm ve saygı arz eder. Ardından İnsanlığın İftihar Tablosu’na hitaben اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِىُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ “Ey Peygamberim! Selâm ile birlikte Allah’ın rahmeti ve bereketi Sana olsun.” der. Bundan sonra mü’min, birlik ve uhuvvet şuuru içinde اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللهِ الصَّالِحِينَ “Selâm bize ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun.” şeklindeki duasıyla tahiyye ve selâmı bütün sâlih kullara gönderir.

*Hazreti Üstad der ki: “Âciz bir abd, namazında ‘Ettahiyyâtü lillâh’ der. Yani, ‘Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.’ İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-i küllîdir.”

 “Ne günahım var ki?” mülahazasının kendisi çok büyük bir günahtır; böyle düşünen bir kimse en büyük haltı işlemiş demektir.

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde, إِنَّ اللهَ جَعَلَ لِكُلِّ نَبيٍّ شَهْوَةً، وَإِنَّ شَهْوَتِي فِي قِيَامِ اللَّيْلِ “Allah her nebiye bir arzu, istek ve şehvet vermiştir. Bana gelince, benim şehvetim, gece namaz kılmaktadır.” buyurarak, bir mânâda, “Sizin cismanî ve bedenî şeylerden lezzet aldığınız gibi, Ben de Rabbime ibadet etmekten lezzet alıyorum” demek istemiş; tabiat hâline gelmiş ibadet u taat düşüncesini nazara vermiştir. İşte her bir Müslüman’ın hedefi, böyle bir ufku yakalamaya çalışmak olmalıdır. Vâkıa herkes böyle bir zirveyi ihraz edemeyebilir fakat bu yolda olmak ve onu talep etmek de çok büyük bir fazilettir. Allah (celle celâluhu) bu konuda gösterilen cehd u gayretleri ibadet sayacak ve bununla o kişinin derecesini yükseltecektir.

*İnsan elbette mevcudiyetini devam ettirebilme adına yeme, içme, uyuma gibi bedene ait ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Fakat hayatını zühd çizgisinde yaşamak isteyen bir insan, gaflete sürükleyeceği düşüncesiyle dünyanın bu tür nimetlerinden doyuncaya kadar istifade etmek istemez. O, “Tatmaya izin var, doymaya izin yok.” sözünü kendine rehber edinir.

*Aslında, “Ne günahım var ki?” mülahazasının kendisi çok büyük bir günahtır; böyle düşünen bir kimse en büyük haltı işlemiş demektir. Çok günahkâr bir insan, nedametle iki büklüm olup yarlığanma dilediği zaman bağışlanma yoluna girmiş olacağı gibi, “Ne günahım var ki?” diyen bir kimse de işte bu sözle felaket çukuruna yuvarlanmış sayılır. Zira günahının farkında olanın tevbe ve istiğfarla arınma ihtimali her zaman vardır; kendisini ak kaşık sananın ise, önemsemediği küçük günahlardan oluşan koca koca veballerin altında kalıp ezilmesi kaçınılmazdır. Evet, “Benim ne günahım var?” sözü günahın ne olduğunu bilememenin ifadesidir. Hâlbuki insan Allah’ın bahşettiği nimetler ölçüsünde O’nunla münasebete geçmemişse, dünya sultanlığının üstünde tutacak kadar müslümanlığın kadr ü kıymetini bilmiyorsa ve önüne serilen hizmet imkânlarını değerlendirmek suretiyle rıza ve rıdvana ulaşma gayretinde değilse, o, ilahî ihsanlara karşı gözlerini kapatmış bir zavallıdır; gırtlağına kadar nankörlük içine gömülmüş böyle biri için başka günah aramak manasızdır.

 “Ey iman edenler, Allah’a tevbe-i nasûhla teveccüh edin!..”

*“Tevbe” sözcüğüne “nasûh” kelimesi ilave edilerek “tevbe-i nasûh” şeklinde kullanılır ki, bu, bir tevcihe göre, “en hâlis, en sâfi, en içten” anlamına, diğer bir tevcihe göre de, “yırtığı, söküğü dikip kapayan, bozulanı ıslah eden ve hiçbir gedik bırakmayacak şekilde onaran tevbe” mânâsına gelir. Bu hususların bütününü birden nazara alınca “tevbe-i nasûh”; “hüsn-ü niyet, hulûs-u kalb ve hayır mülâhazasıyla, ferdin kendi adına ve tabiî seviyesine göre, hâlis, ciddî, yürekten tevbede bulunması, dolayısıyla da başkalarına, tıpkı nasihat ediyor gibi hüsn-ü misal teşkil etmesi” mânâlarına gelir ki, Kur’ân-ı Kerim’de, gerçek tevbeden söz edilirken, يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا تُوبُۤوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا “Ey iman edenler, Allah’a tevbe-i nasûhla teveccüh edin.” (Tahrîm, 66/8) buyrularak böyle bir tevbeye işaret edilmektedir.

*Hataları, yanlışları, zikzakları, riyakârlıkları, süm’aları, bencillikleri ve inhirafları asla unutmamak; bunlar sebebiyle kendini sürekli sorgulamak.. en eskileri bile en yenilerle bir kere daha hatırlamak.. dolayısıyla, her fırsatta nefsi sîğaya çekmek.. altmış sene evvel yaptığı bir hatayı bile unutmayıp onun hicabını duymak… Bu hususlar da yürekten ve kabul edilmiş bir tevbenin emareleridir.

 Rabbenâ, zalimler bize musallat oldu; Sen Erhamürrâhimîn’sin!..

*Peygamberlerin başlarına pek çok musibet gelmiştir; fakat onların hepsi belalar karşısında kendilerine yakışan hal ve tavırları ortaya koymuşlar; Allah’a teveccühlerinde hep edepli ve olabildiğine saygılı davranmışlardır. Mesela; Hazreti Âdem, neticesinde yeryüzü çilehanesine gönderildiği o müthiş ilâhî kader ve kaza karşısında, “Hakkımda bu şekilde takdir buyurup onu infaz ettin.” şeklinde nazlanıp şikâyette bulunmayı hiç düşünmemiş, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!” (A’râf, 7/23) sızlanışıyla kendi nefsinden şekvâ etmiştir. Hazreti Eyyub, maruz kaldığı musibetler karşısında “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar.” demeyi dahi peygamber edebine muhalif saymış; “Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiya, 21/83) mahiyetindeki iç çekişiyle yetinmiştir. Yunus Aleyhisselam, “Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiya, 21/87) diye inlemiş; Hazreti Musa aleyhisselam ise “Ya Rabbî, ben kendime yazık ettim, affeyle beni?” (Kasas, 28/16) istiğfarıyla inlemişti.

*Ezelden gelip ebede giden Kelam-ı İlâhî’nin tek bir kelimesi, tek bir harfi dahi abesiyetten münezzeh ve müberradır. Kur’an’ın her bir kelimesi, her bir harfi bugün bize de hitap etmektedir. Hani, Doktor İkbal’le babası arasında geçen bir hâdiseyi size daha önce birkaç defa arz etmiştim. Doktor İkbal Kur’ân okurken babası gelip “Oğlum, ne yapıyorsun?” diye soruyor, o da elindeki Mushaf-ı Şerif’i gösterip “Kur’ân okuyorum.” cevabını veriyor. Belki onlarca defa, bu soru-cevap faslı devam ediyor. Bir gün babası tekrar aynı soruyu sorunca, Doktor İkbal “Babacığım, biliyorsun ki Kur’ân okuyorum; ama yine de ne yaptığımı soruyorsun.” diyor. Bunun üzerine babası, “Evladım, evet, biliyorum ki elinde Kitap var. Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum. O Kur’ân sana sesleniyor, Allah onunla sana hitap ediyor gibi onu oku!” cevabını veriyor. İşte Kur’an-ı Kerim’i bu bakış açısıyla okumalı ve onu derinden derine duyup hissedip değerlendirmeye çalışmalıyız.

 Hak dostları günah saydıkları şeylerde istiğfara sığınır, hata ve inhiraf virüslerine karşı tevbe karantinasına dehalet ederler.

*Selef-i salihîn efendilerimiz, her günkü iş ve davranışlarını ya kaydeder veya hafızalarına alır; sonra da bunlar arasında, kalbî endişe ve vicdanî ızdıraba sebebiyet verecek bir kısım nâhoş hususları, ileride ruhlarında meydana gelmesi muhtemel gurur fırtınalarına ve ucub girdaplarına karşı dikkatlice kullanır.. ve aynı zamanda günah saydıkları şeylerde istiğfara sığınır, hata ve inhiraf virüslerine karşı tevbe karantinasına dehalet ederlerdi.

*Efendiler Efendisi, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) mâsum ve masûn olduğu halde bazen bir mecliste yetmiş ya da yüz kere istiğfar ederdi; kendi ufku itibariyle, seyyidü’l-mukarrebin olması açısından ve imamlığı zaviyesinden, dualarında adeta nefsini yerden yere vururdu. Bu haliyle de bize nasıl davranmamız gerektiğini talim buyururdu.

*Herkes kendi konumu itibarıyla hata, kusur ve günahlarını mülahazaya alarak her gün yüzlerce kere estağfirullah/sübhanallah çekmelidir. Mesela Ebû Hüreyre Hazretleri’nin her gün on veya on iki bin defa sübhanallah dediği, istiğfar çektiği rivayet edilmiştir. Ona, “Bu çok değil mi?” diye sorduklarında; “Günahlarım sayısınca söylüyorum.” şeklinde cevap vermiştir. Devs’ten gelip ashâb-ı suffe arasına giren, uzun süre İnsanlığın İftihar Tablosu’nun huzurunda bulunan, O’ndan en fazla hadis rivayet eden ve Allah Rasûlü’nden sonra herkesin kendisine başvurduğu bir menhelü’l-azbi’l-mevrud haline gelen o Devs’in aslanının bir günahı olacağını zannetmiyorum. Fakat o kendi ufku itibarıyla bunu gerekli görüyordu. O halde günahlarla delik deşik olmuş bizim bugünkü hayatımızı göz önünde bulundurunca, her gün birkaç bin defa istiğfar etsek yine de az sayılır.

*Hâsılı; ne şatahat ne naz, ne faikiyet ne de imtiyaz; bize düşen, mazhar olduğumuz her şeyi O’ndan bilip sürekli temkin ve daimî niyaz.