Posts Tagged ‘nankörlük’

BAMTELİ: SÜVARİ DE YETİM KÜHEYLAN DA!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   İman ve aksiyonda sürekli derinlik peşinde olmak, canlı kalmanın iksiridir; durağanlık ise, kalbî ve ruhî hayatın zehri!..

Bir dua: “Bizlere, bizleri aşan istidatlar ve o istidatlara da inkişaflar ver Allah’ım!” Evet… “İstidat” derken, bu mevzuda biraz metafizik gerilimi, kalb canlılığını, latife-i Rabbâniye hayatiyetini, her zaman Allah karşısında bulunduğumuz mülahazasını, kendimizi daha az görüp asıl başka şeyleri görme, daha başka şeyleri görme, daha daha başka şeyleri görme arkasında koşmayı kastediyoruz.

Niye bugün böyle dünkü gibi geçti? Oysa “İki günü müsâvî olan kaybetmiştir, haybettedir!” buyuruluyor. Saniyeler bile bizim hareketimizle değer kazanmalı; dakika değil, saat değil, gün değil, hafta değil, ay değil. Bir önceki saniye bizim için bir şey ifade etti; ikinci bir saniye, çok daha derin bir anlam ile gelmeli bize. “Allah Allah! Ben, bir, iki, üç filan deme ölçüsünde bir zaman dilimi içinde, bak bunu düşünememiştim; demek ki Rabbim ile münasebet açısından bu da varmış!” Ve diğer bir saniye.. diğer bir saniye… Adeta saniyelere bağlı o kalbin tik-takları, her tik-tak ederken farklı bir anlama dem tutmuş gibi, daha derin bir anlama dem tutmuş gibi.

Ama gel-gör ki, biz, taklidin hükümferma olduğu bir ortamda neş’et ettik. Olduğumuza binlerce hamdolsun!.. Böyle olmayıp sağda-solda, şuraya-buraya toslayarak yol almaya çalışıyor gibi olanlar da var!.. Aslında bunlar “Yol aldım!” zannediyorlar ama hiç farkına varmadan oldukları yerde -bağışlayın- tepinip duruyorlar. Sadece söz ile mevzuyu değiştiriyorlar, gündem değiştiriyorlar ve bu farklılığı, demagojiler ile yapıyorlar. Farklılık, kalbdeki farklılığa bağlı olmalı. Dün duyduklarım, bugün duyduğum şeylerin yanında çok geride kalmalı!.. Yarın, Cenâb-ı Hakk’ın lütfedip duyuracağı şeyler, bugünü sorgulayacak kadar derin olmalı!.. Üçüncü gün içine daldığım, kendimi akıntısına saldığım duygu-düşünce çağlayanı da arkada bıraktığım bütün günleri sorgulayacak şekilde daha ufuklu, daha engin olmalı. Ancak öyle olursa, insan, ayakta kalabilir.

İstikâmet, sâbit-kadem olma, doğru durma; bunlar, çok önemlidir. Fakat onlarda temâdî, temâdîde derinlik, sürekli derinleşme, her adım atışta birkaç metre daha derinliğe inme, daha farklı bir ufka yönelme; bu, ondan da önemlidir. Duran ve durağan insanlar, hiç farkına varmadan, saçılırlar sağa-sola. Sıkıntıyı gördükleri zaman, kendi duygu ve kendi düşüncelerinin aleyhinde konuşabilirler. “İtiraf!” diye “iftira” edebilirler, yalan söyleyebilirler, geçmişlerini inkâr edebilirler. Ama kendini hep ilerleme çağlayanına salmış bir insan, öyle değildir. Çünkü o, her adımıyla Allah’a biraz daha yaklaşmıştır; “ihsan” şuurunda biraz daha derinleşmiştir. Min indi nefsî demiyorum ki bunu; Cibril Hadîsi’nde “İman”, “İslam” ve “İhsan” beraber nazara veriliyor. Hâşâ bunlar yeterli bulunmuyor demek değil, fakat mertebe bunlar.

   Derinleşmezsen, devrilebilirsin; kitaplar kalbin sesi-soluğu haline getirilebiliyorsa, bir kıymet ifade eder, yoksa satırlara ve raflara emanet kitaplar çok defa sahipleri için birer aldanma sebebidir.

“İman ettim!” Nasıl? “Ben, iman etmiş bir toplumun içinde neş’et ettim. Böyle bir ortamda neş’et ettim ve imanım taklidî idi. Babam ne yapıyorsa, annem ne yapıyorsa, Kur’an kursunda hocam ne yapıyorsa, onları yaptım. Bir çocuğun anne-babasından dil öğrenmesi gibi, benim de çevremden öğrendiğim şeyler onlar!” Sadece taklittir, bu. Fakat esasen bunu pekiştirmek ve kopmayacak hale getirmek, o mevzuda düşüncenin hakkını vermeye bağlı; bir kalb taşımanın hakkını vermeye bağlı; tefekkürün, tedebbürün, tezekkürün hakkını vermeye bağlı; biraz evvelki mülahazalar açısından, her yeni günde, daha önceki günleri sorgulamaya ve her şeyi test etmeye bağlı.

“Nerede duruyorum?” Onu görmek için bir düne bakacaksın, bir de bugüne bakacaksın; birkaç gün öncesine bakacaksın, bir de bugüne bakacaksın. Aynı mülahazalar içinde çırpınıp duruyorsan, ileriye doğru bir adım atamamışsın demektir. Şu halde sen, yürüdüğün doğru yolda, o şehrâhta, hiç farkına varmadan, patikada yürüyor gibi bir gün tökezleyip o yolun bir yerinde kalacaksın! Devrilmen, mukadder demektir. Derinleşmezsen, devrilirsin!.. Her gün birkaç adım daha derinleşmezsen, birkaç adım daha O’na (celle celâluhu) yaklaşmazsan, siyasîler gibi devrilir gidersin! “Allah!” derken, Allah’tan uzaklaşırsın. “Peygamber!” derken, her adımda, O’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) on adım uzaklaşmış olursun. “Kur’an!” derken, yirmi adım, mesafe mesafe ondan uzaklaşmış olursun.

Kitaplar, kitaplardaki mevzuat, çok önemlidir; hakikatler, onlarda mündemiçtir; onlar, onu ihtiva ederler. Fakat o kitapların özü ve ruhu, insanın ruhunda mânâlandırıldığı zaman kıymete ve değere ulaşır. Sâdî’nin dediği gibi Gülistan’ında, “İlmin ile amel etmiyorsan, bildiğini tabiatında bir derinlik haline getirmemişsen, sen, câhilin tekisin!” Böylelerine dilimizde de “diplomalı cahiller” denir; her yerde kullanılır bu idyum, zannediyorum. Meseleyi kitaplara emanet edince, onlar emanete hıyanet etmezler; alır saklarlar onu bağırlarında: “Belki bir gün emanette emin birileri gelir, bizi buradan söker alır, hayata hayat kılar, kendi derinliklerini onunla sağlar ve kendi ruh âbidelerini -malzeme olarak onu kullanmak suretiyle- ikâme etmeye çalışırlar!”

Kitap, satırında, paragrafında, maktaında saklar o hakikatleri; o, emindir. Fakat sen, okuduğun şeyi tabiatına mal edememişsen şayet.. o kitaplarla, kitapların derinliklerine doğru açılamamışsan şayet.. o akıntıya kendini salamamışsan şayet… Sen, kitaplarla aldanıyorsun demektir, hiç farkına varmadan. Bir de sana bakan, sana güvenen, sana itimâd eden kitleler var ise, hiç farkına varmadan, o yanlış İslamî telakkînle, o yanlış kitaba bakışınla onları da kendin gibi “elde kitap, kitapsız” hale getiriyorsun demektir; “elde kitap, kitapsız” hale getiriyorsun. Kitabın kitap olması, rafta durmasıyla veya senin telaffuz etmenle değildir; esasen kalbinin sesi-soluğu olmasına, kalbde bir ney gibi inlemesine bağlıdır. O, kalbde ney gibi inleyeceği âna kadar, satırlardan, kapkara satırlardan ibaret kalır. Orada bir inilti halinde kendini hissettirmiyorsa, nöronlarında bir balyoz ağırlığı ile kendisini hissettirmiyorsa şayet, bence o kitaplar, kitaplığa emanet… hakikatler de kitaplara emanet.. ve onlar, kendilerini anlayacak basiretli, idrakli, kalb taşıyan bir nesil beklemeye dursunlar!.. Bekleyecekler daha uzun zaman…

   Cenâb-ı Hakk’ın bu yoldaki ihsanları, birer hil’at (kaftan, süslü elbise) gibidir; güzellik o libasa (giysiye) ve onu giydiren Allah’a aittir.

Cenâb-ı Hakk’ın, size, sizin neslinize bu mevzuda, o istikamette adım attırdığını kabul etmezsek, nankörlük yapmış oluruz. Yapılan şeyler, çok defa İslam’ın bütünüyle yaşandığı dönemde -belki bazıları itibarıyla- yaşanamamış şeylerdi, Allah’ın izni ve inayetiyle. Fakat o mesele, meselenin iktiza hususiyetleriyle, hususiyet derinlikleriyle ele alınmadığı için, bence, tıkanmalar oldu. Eğer yeni bypasslar ile o tıkanmış kanallar açılmaz ise, içtimaî problemler devam edecektir. Çünkü bir, “insanın kalbi” vardır; bir de duygu-düşünce birliği itibarıyla “toplumun kalbi” vardır. Toplum kalbi… O mesele toplum kalbinde bir heyecan haline, heyecan dalgası haline gelmemişse şayet.. onları omuz omuza bir duruma getirmemişse şayet.. kubbedeki unsurlar gibi baş başa verecek hale getirmemişse şayet.. ve hep “Daha ileri, daha ileri, daha ileri!” mülahazasıyla, oklar hep daha ileriyi göstermiyorsa şayet, olduğu yerde kalır o, yoğun bakımda kalır.

Cenâb-ı Hak (celle celâluhu) size lütuflarda bulundu. “Yoğun bakımın dışında!” diyorum, hüsnüzan ederek; diğerini suizan sayıyorum. Çünkü o kadarcık bir nimet-i İlahîyi görmezlikten gelmek, Allah’a karşı nankörlük olur. Çok güzel şeyler yaptırdı sizin neslinize, Allah. İşin içinden olanına, kenarından-köşesinden işi tutanına, hazır bir sistemin başında gidip kendisine bir ofis oluşturanına, o ofiste oturup kendisini oranın şehsuvarı gibi göreninden doğrudan doğruya cephede at koşturanına kadar çok farklı mertebelerde, Cenâb-ı Hak, herkese bir şeyler yaptırdı. Belki bazıları oturduğu yerde, koşanların yanında, esasen onları tanıma ve kendini onlara tanıttırma ve “Ben de varım!” mülahazasıyla, meseleyi “ben de var”lık yörüngesinde götürdüler; bu suretle, hemen her yerde öyle görünmeye çalıştılar. Fakat öyle görünme yerine, “gösterme” mülahazası esastı. Âdeta O’nu (celle celâluhu) gösterme mülahazası; gittiği her yerde, ibrenin “Hû” diye bir yönüyle O’nu işaretlemesi; önemli olan, o.

Evet, değişik mertebelerde, Cenâb-ı Hak, çok şey yaptırdı; bunu inkâr edersek, nankörlük olur. Hazreti Pîr-i Mugân’ın, nankörlük ve bir de tahdîs-i nimet konusunu ifade ettiği yerdeki hususa bağlayarak meseleyi öyle değerlendirmek lazım. Yapılan o güzellikleri bütünüyle görmezlikten gelmek, nankörlüktür. “Hayır, hiçbir şey yok!” diyemezsiniz. Bir şey var, fakat o var olan şey, Allah’tan ve daha ileriye götürmek üzere emanet!.. Onu, ona katlama, yüze katlama, bine katlama.. en azından niyetiyle bine katlama.. kendi çatlayasıya bine katlama.. beynini burnundan kusasıya bine katlama.. o yolda ölesiye bine katlama.. o işin sevdasıyla ve delisi olarak. Şayet o meseleye sevdalısı olarak sahip çıkılmıyorsa, o konuda tıkanma olur ve her tıkanma, arkadan yoğun bakım getirir. Yoğun bakıma gidenlerin çoğu da en son durak olarak kabre girer. (Şu söz İbn-i Hacer el-Askalânî hazretlerinin “Münebbihât” adlı eserinde, Hazreti Ali’ye (radıyallâhu anh) isnat edilir.)

يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ * قَدْ غَرَّهُ طُولُ اْلأَمَلْ

أَوَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ * حَتَّى دَنَا مِنْهُ اْلأَجَلْ

اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً * وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ

اِصْبِرْ عَلَى أَهْوَالِهَا * لاَ مَوْتَ إِلاَّ بِاْلأَجَلْ

“Ey dünya meşgaleleriyle oyalanan zavallı! Upuzun bir ömür ümidiyle hep aldandın!

Yetmez mi artık bunca gaflet ve umursamazlığın? Zira bak, yaklaştı ötelere yolculuk zamanın!

Unutma, ölüm çıkıp gelir bir gün ansızın! Seni bekliyor kabir, o ki amel sandığın.

Öyleyse, dünyanın sıkıntı ve belâlarından sabra sığın! Bilesin ki ecel gelmeden gerçekleşmez ölüm ayrılığın!”

   Bakalım, kimler durakların birindeki güzelliklere gönül verecek, dünyanın değiştiriciliği karşısında balmumu gibi eriyecek ve kimler hedefi unutmadan yola devam edecek, ebedî saadetlere erecek!..

Amel sandığı olan kabre, Münkir-Nekir’in teftişine arz edeceğin şeylerle girersin. Yürürken durmuşsan; biraz yürümüş, yolda kalmışsan… Hazreti Gazzâlî ifadesiyle, biri pâyitahta gidecekmiş. Fakat gönlüne hoş gelen bir bağlı-bahçeli yerde, İrem bağları gibi bir yerde, meyvelerin güzellikleri, gölgelerin şahaneliği ve şakır şakır akan suların insanın içinde bir musikî tesiri icrâ etmesi ile o genel havanın tesirinde kalarak, gideceği o saltanat mahallini unutmuş. “Burada da kalabilirim!” demiş. Böylece doğru bir yola çıkmış fakat esasen o doğru yola çıkarken nazarının üzerinde olduğu asıl “hedef”i unutuvermiş bir yerde. Yolun yarısında takılmış kalmış!.. Ve böyle devrilen insanların sayısının hadd ü hesabı yoktur!.. Devrilip yolda kalan, yürürken ölen insanların sayısının hadd ü hesabı yoktur.

Sürekli hareket, sürekli hareket ve daima daha ilerileri nazar-ı itibara alarak hareket… Bu açıdan, Allahu a’lem, böyle pozitif olarak yürünen doğru yolda yürürken, o yolun hakkını benim gibiler tam veremediklerinden dolayı, Cenâb-ı Hak, şefkat tokadı ile (hadiselerin diliyle) “Aklınızı başınıza alın!” buyurdu: Bu dünya, bir dâr-ı imtihandır; dâr-ı ücret ve mükâfat değil dâr-ı hizmettir! Buradaki lezzetlere takılıp kalarak, ebedî lezzetleri unutmayınız! Öbür taraftaki şeyler, başınızı döndürecek kadar güzeldir!.. Rü’yetullah vardır, Rıdvân vardır; bizi aşan şeylerdir bunlar. İşte o yalancı bağ ve bahçe, pâyitahta gitmeyi size unutturmasın!..

“Oraya ulaştıktan sonra, daha ne İrem bağlarına uğrayacağım, ne İrem bağlarına!.. Ama hiç durmayacağım; biliyorum ki, ben, İrem bağlarını gölgede bırakacak çok değişik bağlara ulaşacağım bu sayede! Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi… Vücûd-imkân noktası… Kur’an ona, فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى “Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az.” (Necm, 53/9 diyor. Oraya ulaşacağım; fânileri bâkilerden ayıran noktaya ulaşacağım, Allah’ın izni ve inayetiyle!..” Göz orada olmazsa, gönül o heyecan ile çarpmazsa, insan, o mevzuda adım atamaz. Elli tane üniversite açsanız, yüz tane okul açsanız, gönül o ufukta olmayınca, olduğunuz yerde tepinir durursunuz, kalırsınız.

Fakat her yaptığınız şeyi, ayak altındaki bir şey gibi göreceksiniz. “Yahu ayıp! Ahsen-i takvîme mazhar birisi için, böyle bir yerde tepinip durmak ayıp!.. Allah’tan utanın; bu kadar ihsanda bulunan Zât-ı Ulûhiyete karşı, bir tane üniversite, iki tane üniversite, üç tane üniversite ne demek? Utanmıyor musunuz siz bundan?!.” Duygu bu olursa, düşünce bu olursa, üç olduğu zaman, yüzün mükâfatını verir, Allah. Gönlünüzde bin olursa şayet, üç olduğu zaman bile, binin mükâfatının verir; çünkü “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır!” Ama bu da niyeti -bir yönüyle- pratik duruma dökmeye bağlıdır. Onu ne kadar realize edebiliyorsanız, gönlünüzde petekleştirdiğiniz şeyi ne kadar değerlendiriyorsanız, bal-kaymak haline getiriyorsanız ve bir yönüyle kuvve-i zâikanıza onu tattırıyorsanız… “Daha yok mu, daha yok mu?! Yahu bal, daha yok mu?!” Bir türlü doyma bilmiyorsunuz… Âyetü’l-Kübra’da, Hazreti Pîr-i Mugân’ın “Hel min mezîd!” mülahazasını hatırlayın: Doyma bilmeyen bir seyyahın yolculuğu. İşte böyle olursa, sizdeki metafizik gerilimde hiçbir kırılma olmaz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sürekli -Heraklit gibi değil- Hâlid (radıyallâhu anh) gibi koşturursunuz, Ka’ka’ İbn Amr (radıyallâhu anh) gibi koşturursunuz; Rüstem’leri yere serecek insanlar gibi, Konstantin ordularını silip geçecek bir durumu -Allah’ın izni ve inayetiyle- ihraz edersiniz.

“Neticesinde Seni kaybedeceğim bir muvaffakiyeti bana verme Allah’ım!” Evet, muvaffakiyet, muvaffakiyeti takip edebilir; fakat asıl mesele, hep O (celle celâluhu) diyebilmektir. O; hep O, hep O, hep O… Bu ise, kendini de, yaptığın şeyi de sürekli karınca gibi görmeye, termit gibi görmeye ve yapılan büyük işleri O’nun engin inayetine, muhît ilmine, geniş meşîetine vermeye bağlıdır.

   Yük ile taşıyıcı arasında bir uygunluk olmalıdır; Allah’ın emaneti olan Din-i Mübîn eksiksiz ve mükemmeldir, onun kusursuz temsil edilmesi de ancak kıvam insanları ile mümkündür.

İmam-ı Rabbanî hazretleri, “Melik’in atiyyelerini, ancak matiyyeleri taşıyabilir!” diyor. Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan yaptığı lütuflar vardır; bunlar, O’nun atiyyeleridir, hediyeleridir, armağanlarıdır, size ihsanıdır, lütfudur. “Atiyye” kelimesini de kullanırız; günümüzün genç nesilleri, belki çok kullanmadıklarından dolayı, o kelimenin ne manaya geldiğini bilmeyebilirler. Onun için müradif (eş anlamlı) olan kelimeleri söyleme lüzumunu duydum. Başta Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan, meccânen (karşılıksız) verdiği şeyler var: İşte, yaratması gibi, meccânen verilen şey.. Ahsen-i takvîme mazhariyet gibi, meccânen verilen şey.. mesela, dinin yaşandığı, şöyle-böyle yaşandığı, taklit esintileri içinde de olsa öyle bir yaşantının hâkim olduğu bir yerde iskân buyurması, meccânen… Benim falan anneden, filan babadan gelmem, kendi planıma göre olmadı; bu, O’nun (celle celâluhu) planı çerçevesinde oldu. Bunlar hep, O’nun meccânen atiyyeleri.

Sonra, daha değişik ufuklara ulaştırması; mesela falanın arkasından yürütmesi… Birilerinin arkasından koşturup duruyordunuz. Ehl-i dalâletin, firak-ı dâllenin, siyasîlerin arkasından koşmaktan, Allah, muhafaza buyursun! Şeytanın arkasından koşmaya benzer, ona denktir o. Onu kastetmiyorum. Fakat bir yolda koşuyordunuz ki, onun içinde esasen zamanın katkısı/girdisi, konjonktürün ilavesi, zamanın tefsiri yoktu. Oysa yaşadığın zamanın, sen, dili-tercümanı olmalısın! O şeyi de Cenâb-ı Hak ihsan etmiş ise sana, yaşadığın zamanı idrak ediyorsan, “Şimdi şöyle denmesi lazım!” diyebiliyorsan… Mesela belli bir dönemde İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ata binmeyi tavsiye ediyor ve bir yönüyle onu, o savaş meydanlarında savaş unsuru olması itibarıyla takdir buyuruyor. Kılıç, kalkan, kama, zırh; bunlar, önem ifade ediyor bir dönemde. Fakat başka bir dönemde başka şeyler onların yerini alıyor.

Atiyyeyi taşıyana “matiyye” diyor; esasen o da “onu taşıyan” demektir. Hakikaten o işe liyakati varsa, o onu götürür, sonuna kadar götürür. Fakat liyâkati yok ise, Kur’an’ın kendi ifade buyurduğu gibi yolda kalır, döner: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لاَئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilsin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda mücâhede ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir.” (Mâide, 5/54) إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer isterse sizi götürür ve cedid (yeni) bir kavim getirir.” (İbrahim, 14/19; Fâtır, 35/16) Siz, yürüdüğünüz yolda, “iman irtidâdı” yaşarsanız, “İslam irtidâdı” yaşarsanız, hizmet irtidâdı yaşarsanız… Farklı şeyler bunlar.

   İrtidât, bir insanın içinde bulunduğu önemli konumdan sıyrılıp geldiği yere dönmesi demektir ki, bu konu iman, İslam ve hizmet irtidâdı şeklinde üç kategoride ele alınabilir.

İman irtidâdı: İnanıyordum… Hâşâ, şimdi onu kendime nispet edip söylemeyeceğim, çünkü inanan bir vicdanın ona bile tahammülü yoktur. Evet, şimdi birisi O’nu kabul etmiyor; hâşâ Allah’ı kabul etmiyor; bu, bir iman irtidâdıdır. Peygamber’i kabul etmiyor; bu, bir iman irtidâdıdır. Haşr ü neşri kabul etmiyor; bu, bir iman irtidâdıdır. “Gökten inen Kitap! On dört asır evvel inen Kitap ile mi amel edeceğiz?!.” Bu, bir iman irtidâdıdır. “Güncelleştirme”, bu da bir iman irtidâdıdır, dönmedir. O mevcut, Peygamber’e inen, sahabî tarafından temsil edilen, yorumu Ebu Hanifeler, Şafiîler, Mâlikîler, Hanbelîler gibi rehberler tarafından en isabetli şekilde, değiştirilmeye müsait olmayacak şekilde ortaya konan şeyler hakkında “değiştirilebilir” mülahazasını ortaya koymak, bir iman irtidâdıdır.

Bir de öyle bir şeye girmez de dinin fürûâtına ait meselelerde irtidât yaşar. Onları yapmaz, “Yapamıyorum bunları!” der. Bu, günahtır, günah-ı kebâirdir. Bu mülahaza, bir yönüyle, onun “istiğfar”, “tevbe”, “inâbe” ve “evbe” kapısının tokmağına dokunma duygusunu tetikler. Hâlâ -böyle- durduğu yerde duruyorsa, durmaz orada, o kapının tokmağına dokunur, döner oraya. Bir yönüyle bu da bir “İslam irtidâdıdır” diyebilirsiniz.

Öyle bir şeyi çok dememişler Hazreti Gazzâlî gibi, İmam Rabbânî gibi kimseler ve daha büyük zatlar. Fakat yürüdükleri yolun isabetli olduğuna, Peygamberler yolu olduğuna çok iyi inandıklarından dolayı o yolda yürürken, arkadaşlarını o yolda bırakıp ayrılıp gidenler de vardır ki, bunlar da “hizmet irtidâdı” içinde bulunuyorlar demektir. Yani, bir dönemde o Melik’in -bir yönüyle- memlûkları (kul, köle ve hizmetkârları) olarak, O’nun atiyyelerini taşıyan matiyyeler olarak işi götürüyorken, bir yerden sonra onu bir yere bırakma, daha götürmeme…

Evet, insan, kıvamı korursa -hani dün başka idi, bugün başka, yarın başka, öbür gün başka; her yeni gün biraz daha derinleşiyorsa- emin bir emanetçi olur. Düz bir şehrâhta yürüdüğümüz bir dönemde, o gün, o atiyyeyi götürüyorsunuz; şehsuvar olmuşsunuz, o da bir yönüyle sizin için bir yarış atı olmuş, süvarisini bulmuş yarış atı olmuş. Fakat bir gün geliyor ki, öyle değil, sarp bir yokuşa tırmanmak icap ediyor; işte o zaman başka argümanları kullanmak iktiza eder. Şayet yaşadığınız dönemin şuurunda değilseniz, konjonktürün farkında değilseniz, zamanın girdilerini doğru değerlendiremiyorsanız, şehrâhta yürüyor gibi uçurumu aşmaya kalkarsanız, bir yerden aşağıya yuvarlanıverirsiniz. O günü görmek lazım, o atiyyenin hatırına, taşıdığınız emanetin hatırına… Bir yerde yürüyordunuz; düz yol idi, köprüler var idi, geçiyordunuz. Fakat başka bir yere gittiniz ki, -çok tekerrür eden, Yunus’un sözüyle- “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” Karşınıza birden bire bir derin su geldi; ya yüzmeyi bileceksiniz veya ona göre yelkenler oluşturacaksınız.

Söz gelmişken, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Zerr hazretlerinin şahsında hepimize olan nasihatini bir kere daha hatırlatmak isterim: جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ Gemini sürekli gözden geçir, sürekli bir restorasyona tâbi tut; çünkü her yerin şartı farklıdır. Bir yerde düz, dalgasız denizde gidiyorsun; fakat bir yerde karşına dalgalar çıkabilir, tsunamiler ile karşılaşabilirsin, bir yerde belli akıntılar olabilir, bir yerde tatlı suların tuzlu sulara karıştığı durum olabilir, bir yerde vahşi canavarların cirit attığı mevkiler olabilir. Sen, sürekli yürüdüğün o yolda, جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ “Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin.” وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً، فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ “Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun.” Azığını da tastamam alacaksın; çünkü yol, çok uzun; kat’ etmen gerekli olan yol, çok uzun.

Şimdi deryayı geçme mevzuunda, köprü mü yapacaksın orada, bir yelken mi oluşturacaksın, seyyidinâ Hazreti Nuh (aleyhisselam) gibi batmayan bir gemi mi yapacaksın?!. Bütün yeryüzünü kaplayan sular içinde bile batmadan gidiyor. وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ “Nuh dedi ki: Binin gemiye! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Gerçekten Rabbim Gafûr’dur, Rahîm’dir (affı, rahmet ve ihsanı pek boldur).” (Hûd, 11/41) Dağlar cesametindeki dalgalar içinde dahi, gayet selametle, kimsede endişe uyarmayacak şekilde öyle yüzüp gidiyor orada. بسم الله مجريها beyanında yapılan “İmâle”deki espriyi de anlayın. Kur’an’ın iç musikisindeki espriyi de anlayın ve ona göre değerlendirin. O da ayrı bir mesele. Fakat bir yere geldiniz ki, baktınız orada ateşten bir çember var, nâr-ı Nemrut’tan daha öte. Öyle küçük ateşlerde bile bazıları kendilerini ateşin içinde buluyorlar. Öyle değil, Nil gibi akan bir ateş akıntısı ile karşı karşıya geliyorsunuz. “Bu nasıl aşılır, bu nasıl geçilir?” O günün insanı olacaksınız, o günün şartlarına göre hareket edeceksiniz. O günün konjonktürüne göre meseleyi değerlendirmezseniz şayet, bu defa da o ateş çemberine takılır kalırsınız. Ne olur o zaman? Hâlık’ın atiyyesine karşı ihanet eden bir matiyye (taşıyıcı) olursunuz. Siz artık o emanetin küheylanı değilsin!..

   Bizim dünyamızda üç asırdır süvari de yetim küheylan da; daha acısı, yitiklerimizi arama duygumuzu da kaybettik; vuslatımız -sebepler planında- kıvam insanlarının imdadına kalmış!..

Mecmualarımızın kapaklarında bu konuda resim değerlendirilmeleri geçmişti: Süvari yetimi, süvarisini kaybeden küheylan ve küheylanını kaybeden süvari. Evet, ikisi de kayıp. Biz onların hepsini kaybettik, üç asır evvel!.. Belki kaybettiğimiz önemli bir değer de -esasen- kaybettiğimiz şeyi arama duygusu; onu da kaybettik. “Neyi, nerede kaybettik?” O duyguyu kaybettik. Bu da, bulmayı daha da zorlaştırdı.

Evet, yalan çağlayanına yelken açmış, yürüyen insanların, İslam’dan bahsetmeleri, sadece kandırmaca bir şey. Antrparantez… Kim nasıl anlıyorsa anlasın bunu!..

Hazreti Pîr’in işaretlemesi ile ifade edelim: Hayvaniyetten çıkma, cismâniyeti bırakma, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme… O zaman, bir yönüyle, o tepe de aşılır, o derya da geçilir. O ateşten çembere gelince de Hazreti İbrahim gibi, o da berd ü selâm olur. Ve dolayısıyla emanet-i İlâhiyeye hıyanet etmemiş olursun. Emanette emin bir emanetçi olursun. Senden sonra gelenler, senin sahabeyi hayırla yâd ettiğin gibi, seni yâd ederler.

Efendimiz’e o sözü diyecek durumda değilim ben; çünkü O, o işin serkârı, her şeyin serkârı… Fakat Hazreti Ebubekir’in emniyeti içinde… Gözümüz onda… Hep onu düşünerek, o mülahaza ile!.. Onlar nasıl emanette emin emanetçi oldular?!. Hazreti Ömer o emanette emin emanetçi oldu. Hazreti Osman, o emanette emin emanetçi oldu. Allah hepsinden razı olsun. Hazreti Ali, o mevzuda âdetâ o kandan-irinden deryaları geçmeye çalıştı, aşılmaz gibi görülen Everest tepelerinin tepesine tırmandı. Yine Hazreti Pîr’in sözünü antrparantez ilave edeyim: O dönemde çok haricî şeyler işin içine girdiğinden dolayı, umumî efkârda bozulma vardı. Bu, bir handikaptı; Hazreti Ali için bir handikaptı. Fakat bir yerde de bir şey diyor: “Ali gibi birisi lazımdı ki dayanabilsin ve dayandı!”

Bu açıdan, ille kıvam, ille kıvam, ille kıvam!.. Kıvam… Allah’ın izni ve inayetiyle, aşılmazları “kıvam” ile aşacak.. çağladığınız o deryanın içinde, ne olursa olsun karşınıza gelen şeylerin altından, üstünden, sağından, solundan geçecek ve taşacak.. sizi engellemek isteyenlerin -Allah’ın izniyle- efkârınızla, ortaya koyduğunuz argümanlarla tepesine basacak ve sonra Allah’ın izni ve inayetiyle Cenâb-ı Hakk’ın murad buyurduğu ufka ulaşacaksınız!.. Vesselam.

Demek ki Doğru Yoldasınız!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin birkaç saat önceki sohbetinden bazı cümle ve paragraflar:

*“Taşı delen suyun gücü değil, damlaların devam ve temâdîsidir.” Onun için, doğru bildiğiniz, hususiyle Kur’an’ın ve Sünnet’in temel disiplinlerine uygun bulduğunuz yolda devam etmelisiniz.

Her Şey O’ndan!..

*Tevhid her zaman mihrabımız olmalı; ancak o mihrapla Allah’a ulaşabileceğimize inanmalıyız. Onun dışında bütün güçleri ve kuvvetleri “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” havz-ı kebîri içinde eritmeliyiz.

*Meseleyi sadece kendimize ve ferdî irademize bağladığımız zaman, işi daraltmış oluruz.. şart-ı âdî planında, bazı fiillere perde nevinden sebep olan iradeyi, Cenâb-ı Hakk’ın engin meşîet ve iradesi yerine koyma gibi -bağışlayın- bir küstahlığa düşmüş oluruz ki bu bir manada şirktir!..

*Yapılması gerekli olan işlerde meşveretten, ortak aklın engin dairesi içinde alınan karardan sonra iradenin hakkı verilmeli ama olup biten şeyler katiyen sadece insan iradesine verilmemeli. O’nsuz edemeyeceğimize kendimizi inandırmamız lazım. İster bilgi ufku ister strateji üretme ve isterse de yaptığımız işler adına her şeyi O’na vermemiz bir şükr-ü manevî sayılır. Cenâb-ı Hak, “Eğer şükrederseniz Ben de nimetimi artırırım; şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir!..” (İbrahim, 14/7) mealindeki fermanıyla, şükredenleri mükâfatlandıracağı vaadinde, küfrân-ı nimete düşenleri de cezalandıracağı tehdidinde bulunmuştur.

*Âidiyet mülahazasıyla enaniyetinizin kabaracağına ihtimal vermiyorum. Siz şu on beş yirmi senedir, insanlık ve Türk milleti adına, devletlerin yaptığının elli katını yaptınız, Allah size yaptırdı! Öyleyse meselenin arkasındaki güç ve kuvvet, Allah’ın havl ve kuvvetidir. Allah kime lütfediyorsa ona lütfetmiş olur; “Bu Allah’ın bir fazlıdır, dilediğine onu lütfeder” diyor Kur’an.

*Halkın içinden çıkan, orta ölçekte imkânlara sahip olan insanların ve daha bıyığı terlememiş genç delikanlıların eliyle Allah’ın yaptırdığı bu büyük iş, sadece O’na yakışıyor. Onu bize giydirmeye, bize mâl etmeye çalıştığınız zaman -inanın, yemin ederim- ne numarası uyar ne de drobu uyar. Fakat O’nun azamet ve ulûhiyetine öyle yakışıyor ki; O’dur bütün bunları yapan! Bunu O’ndan bilme tevhiddir!.. Hâlis tevhid!

Enaniyet de Âidiyet Mülahazası da Tehlikelidir!

*Böyle görmez de bazılarının dedikleri gibi “Ben yaptım.. ben ettim.. başkaları benim yaptıklarımın rüyasını bile görmemiştir.. benim yaptığım bu işi ayakta alkışlamazsan ben seni de fişlerim!..” mülahazalarına kapılırsanız -Allah muhafaza- nankörlüğe düşmüş olursunuz. Yapılan şeyleri Allah’tan görmüyorsanız, bu bir nankörlüktür ve “…şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) buyurulmaktadır. Bu itibarla da meseleleri ne kendimize ne de aidiyet mülahazasına bağlamalıyız.

*Vakıa bazı kimseler destek oldular. Makamları cennet olsun. Turgut Özal merhum, vefatından evvel Asya’da gezdi; hatta arkadaşlar gitmedikleri zaman bana haber gönderdi: “Ben sizin için gidiyorum. Ne diye gelmiyor bu arkadaşlar?” diye. O Asya’daki devletleri dolaştı ve dedi ki “Ben bunlara kefil oluyorum.” Allah (celle celâluhu) ona öyle güzel bir iş yaptırdı ki, döner dönmez, bir iki gün sonra da ruhunun ufkuna yürüdü. Allah ona onu nasip etti ve binlerce insan gözyaşıyla cenazesine iştirak etti. Allah gönlümüzde ona verdiğimiz yere göre, öbür tarafta da onu serfirâz kılsın. Süleyman Bey belki 20 tane devlet başkanına mektup yazdı. Ben hiçbir devlet başkanının böyle yapacağına ihtimal vermedim, vermiyorum, bundan sonra da vermeyeceğim… Şimdi bunları görmezden gelmemek lazım; referans oldular. Bundan evvelki Cumhurbaşkanı da değişik yerlere telefon etti; gittiği yerlerde de söyledi. Allah onun da ecr u mesûbatını ziyade eylesin. Ama mesele bunların te’yid ve desteğiyle değildi. Esasen -sebepler planında- o işi götürecek, o boyunduruğa boyun verecek hasbi, fedakâr insanlar vardı.

*Cenâb-ı Hakk’ın lütufları karşısında ne ferdî enaniyete kapılmalı ne de onu besleyen âidiyet mülahazasına düşmeli. Hayır, her başarıyı Allah’tan bilmeli. Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamdolsun bize böyle bir hizmet lütfetti. Bu hakikatle beraber şu da unutulmamalıdır ki, bu hizmetten daha küçük çapta hizmetleri bulunan insanlar şimdiye kadar sizin şöyle böyle maruz kaldığınız şeylerin elli katına maruz kaldılar.

Çile ve Izdırap Hak Yolun Kaderidir

*Dahası seyyidina Hazreti Âdem’den İnsanlığın İftihar Tablosu’na kadar bütün peygamberler (sallallâhu ala seyyidinâ ve aleyhim ecmâin) ve aynı şekilde İmam Gazali, Abdülkadir Geylani, Hasan Şâzilî, İmam Rabbani ve Ehl-i beyt imamları (radiyallahu anhüm ecmaîn) gibi büyükler de hep musibetlere ve belalara maruz kalmışlar. En son sizin bildiğiniz Hazreti Pir, çok defa kendi ifadeleriyle tekrar edip durduğumuz gibi, “Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında memleket mahkemelerinde, memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım.diyor.

*Şimdi, hep aklımdan geçiyordu: Bu insanlar yirmi senede dünyanın yüz altmış ülkesinde bin üç yüz, bin dört yüz okul açtılar. Acaba bizim hizmetimiz hora geçmiyor mu, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına muvafık değil mi?!. Neden böyle hiç fiske bile yemiyoruz; bir iğnenin ucuyla bize dokunmuyorlar?!. Bu yol peygamberler yolu, bu yol evliya yolu… Hayatını hep sefa içinde geçirenler İnşikak Sûresi’nde ifade edildiği gibi ahiretteki zevk ü sefalarını burada kullanmış olurlar. İşte bu hadiseler başladıktan sonra “Elhamdülillah, diyorum, demek ki arkadaşlarımız, yürüdükleri yolda tevhid mihrabına doğru yürüyorlarmış.. hedefleri Allah rızasıymış, i’lâ-yı kelimetullahmış.. evrensel insanî değerler üzerinde, bu ortak paydada insanları bir araya getirme cehdi, gayreti, azmi, misyonuymuş.” Onun için Allah (celle celalühu) adeta “Sizi de bu kadar hırpalayacağım!” diyor. Bazılarınız işin dışında, başkalarının çektiği şeyler karşısında ızdırap duyacaksınız.. birinin ağlaması karşısında ızdırap duyacaksınız. Bazılarınız da medrese-i Yusufiyeye atılacak, tevkif edilecek, istintaka tâbi tutulacak, mahkûm edilecek.

*Evet, bu kadar hizmet karşısında bunlar olmasaydı, bir yönüyle “demek ki hora geçmiyor!” denebilirdi. İnşaallah yapılan şeyler hora geçiyor ki nezd-i Uluhiyette, Allah (celle celaluhu) o mübarek, o mukaddes seleflerinizin yolunda, onların başlarına gelen şeyleri belli ölçüde, gücünüzün yettiği kadar sizin başınıza da getiriyor. “Hizmet yapıyorum” deyip de sağda solda keyif çatan insanlar, başlarına bunlar gelmiyorsa, kendi hallerine ağlamalıdırlar. “Belanın en çetin, en zor ve altından kalkılmaz olanına enbiya maruz kalır. Ondan sonra da seviyesine göre diğer mü’minler!.” deniyor hadis-i şerifte.

*Dolayısıyla çektiğimiz şeyler bizim için bir arınma hadisesidir. Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd u sena olsun ki, öbür tarafa almak istediği insanları arınmadan, yıkanmadan -teneşirde yıkanma değil esasen, belaların ve musibetlerin havzında yıkanmadan- huzur-u kibriyası ve azametine almıyor.

Amel Defterini Sağdan Alanlar

Soru: Kur’an-ı Kerim’de

فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسِيرًا وَيَنْقَلِبُ إِلَى أَهْلِهِ مَسْرُورًا

ve benzeri ayetlerde anlatılan “kitabı sağdan almak” ne demektir? “Hisab-ı yesîr” nasıl olur ve ona mazhariyetin dünyevî vesileleri nelerdir? Ahirette “ehline sürurla dönme” dünyadaki hangi türlü hallerle irtibatlıdır?

*Kur’an-ı Kerim’de bu üsluptaki ifadeler bir kaç yerde geçiyor. Buna Kur’an ıstılahıyla “tasrif” (ifadede farklı versiyon) deniyor. Aynı hakikatler, bazen tafsil edilerek, bazen siyak ve sibaka göre burada mesele şöyle anlatılır mülahazasına bağlanarak, bazen de bir yerde tafsil edilen bir mesele diğer bir yerde icmalî şekilde ifade edilerek ortaya konuyor ki buna “tasrif” diyoruz.

*Kitabı sağdan verilen, bir yönüyle kendisine yümünle, bereketle, hayırla yaklaşılan demektir. Bu meselenin hakikati, öbür tarafta meleklerin yazdıkları şeylerin ve nezd-i uluhiyette, ilm-i ilahide bulunan şeylerin insana sağ tarafından verilmesi, aynı zamanda yümünlü bir veriliş demektir. Bunlar hep yümünlü hareket etmişler, hep bir yönüyle ahirete kilitli yaşamışlar; biraz evvelki mülahazayla da hep tevhid mihraplı oturmuş kalkmışlar, hep Hakk’ı hecelemişler, oturmuş kalkmış hep Hak’la gecelemişler. Dolayısıyla da onların, hayatlarını hayırlı, bereketli, yümünlü götürmelerine karşılık, kitapları da yümünlü veriliyor. Bu veriliş aynı zamanda o yümünle aynı kökten gelen sağ taraf manasına “yemîn”den veriliyor.

*Kitabı böyle sağdan, yümünlü, bereket vaad eder sekilde veriliyorsa, insan katiyen hisâb-ı yesîrle muhasebe görecektir. Mutlaka onun hesabı kolay olacaktır. İşin içinden hemen, şipşak sıyrılıp çıkacaktır Allah’ın izniyle. Yeşil pasaport, kırmızı pasaport ile geçiyormuş gibi. Belki kitabının içinde küçük günahlar da vardır; muvakkaten düşmüş, sürçmüş, zelle yaşamış, şeytanın vesvesesine gelmiştir. Oraya gelince bakılıyor ona, o büyük günahlar yoksa, “sen geç” diyorlar. Buna isterseniz melaike-i kiramın -Cenâb-ı Hakk’ın izniyle- iltiması diyebilirsiniz. Allah’a nispet ettiğinizde de buna, Hazreti Sultan’ın ulufe-i şahanesi nazarıyla bakabilirsiniz.

Hesabı Hemen ve Kolayca Görülecek Olanlar

*Kolayca, hemencecik hesaba çekilen insan sevinç ve neşe içinde, pürneşe ehline dönüyor. Bir değişim yaşayarak ehlinin yanına gidiyor. O âna kadar abûs, yüzü asık, “başıma ne gelecek” endişesiyle tir tir titriyor ve terliyor fakat orada o hisâb-ı yesîrle geçince, birden bire değişiyor, her tarafından neşe dökülüyor ve bu, tabiatına mal oluyor, tabiatının bir derinliği oluyor.

*Hisâb-ı yesire mazhariyetin dünyevi vesilesi, sıratı dünyada geçmek, yani, sırat-ı müstakimi yaşamaktır. Burada insan, hayatını iradesine bağlı örgülerse, Allah’ın murad-ı sübhanisine uygun şekillendirirse, bir dantela şeklinde ortaya koyarsa; orada sıratı geçme, mizanı aşma ve aynı zamanda hisab-ı yesîrle serfiraz kılınma -Cenâb-ı Hakk’ın lütfu olarak- onun için mukadderdir.

Ahirette Emniyet İçinde Olmanın Vesilesi

*Dünyada bazı şeyleri çekenler, ızdırap ve elemleri burada yaşayanlar, korkulu halleri burada atlatanlar, o taksiti burada ödeyenler ötede emniyet ve sürur içinde olurlar. Kudsî hadisin ifadesiyle, Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İki emniyeti ve iki korkuyu birden vermem.”

*Emniyetini dünyada yaşayan, ferih fahur ömür süren ve bohemce duygularını takip eden insanlar -bir yönüyle emniyet, zevk ve safa haklarını burada kullandıklarından dolayı- orada zevk u sefadan mahrum edilirler. Bu dünyada hep ızdırap çekmiş, ızdırap duymuş, ızdırap yaşamış, ızdırapla kıvrım kıvrım olmuş, ta’n u teşniye maruz kalmış, tenkiller yaşamış, tekdirler yaşamış, değişik kin ve nefretlere maruz kalmış, bir kısım meşru haklarından mahrum edilmiş ve dünya nezdinde karalanmaya çalışılmış insanlar ise, ızdırap hayatlarını burada yaşayıp bitirdiklerinden, bütün taksitleri ödediklerinden dolayı, öbür tarafta ellerini kollarını sallaya sallaya, yasemenlikte reftare geziyor gibi hesabı kolayca geçip ailelerinin yanına yürürler.