Posts Tagged ‘Müzdelife’

Bamteli: BAYRAM, MAZLUMLAR VE HÜZÜN

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Işık zulmeti boğa, bayram o bayram olur!..

Bu bayramlar, asıl bayramı hatırlatma adına âdeta birer tembih mahiyetinde bir misyon eda ediyorlar. Şahsî hayatımız adına, Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi’nin ifadesiyle, “Mevlâ bizi affede / Gör ne güzel ıyd olur / Cürm ü hatâlar gide / Bayram o bayram olur.” “Gör ne güzel ıyd olur.” diyor, bir de “tahmîs”ini böyle yapıyor; “Bayram o bayram olur / Gör ne güzel ıyd olur.” “Îd” (ıyd) de bayram demek. “Mevlâ bizi affede / Bayram o bayram olur / Zulmetler bir bir gide / Bayram o bayram olur. // Her yana ışık yağa / Bayram o bayram olur / Işık, zulmeti boğa / Bayram o bayram olur.”

Sizin gerçek bayramınız, bu bayramların hatırlatması ile -esasen- o bayramdır: İnsanların re’fet ile, şefkat ile birbirlerini kucakladıkları, kendi şahısları, şahsî kaprisleri adına silinip gittikleri, varlıklarını -bir yönüyle- başkalarına adadıkları o mübarek günlerdir. “Eyyâmullah” denir onlara, “Allah günleri”; asıl bayram, o bayramdır.

İnsanlık, tarihin değişik dönemlerinde böyle bayramları yaşamıştır ve bu bayramlarda insanlığa serkâr olanlar da Enbiyâ-ı ızâmdır. O bayramların en büyüğünü ise, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlığa yaşatmıştır. O bayramların en büyüğünü… Bir yönüyle bütün insanlığın içine/gönüllerine açılma bayramı.. gönüllerin, gönüllere açılma bayramı.. İslam’ı herkese sevdirme bayramı.. Allah’ı, herkese sevdirme bayramı.. Cenâb-ı Hakk’ın insanlara teklif ettiği sistemi, bir sevgi sistemi olarak sunma bayramı.

Onun için, bu bayram, uzun zaman değişik ellerde hep el değiştirmiş durmuş ama izafî/nisbî değişikliklere rağmen hep mevcudiyetini korumuştur. Râşid Halifeler ile -tam O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) izinden gittiklerinden dolayı- zirve yapmış. Emevîlerde belli bir yere kadar gelmiş, bazı zalimlere takılmış; Abbâsîlerde bir yere kadar gelmiş, bazı zalimlere takılmış. Orta Asya çok erken dönemde sahip çıkmış o bayrama; hemen “bayram”ın ikinci günü, üçüncü günü. Çünkü ellinci sene, bütün Asya İslam’a teslim-i silah etmiş. O dönemin, o devrin o babayiğit insanları sayesinde -âdetâ O’nun için küheylan gibi koşmaktan başka bir şey bilmeyen insanları sayesinde- mesele tâ Çin Seddi’ne ulaştırılmış, Allah’ın izniyle.

Ara sıra geceler gelmiş, ışığın yerine oturmuş. Zaten “ışık” harekete geçirilmezse, “ışık” hareket halinde olmazsa, bir yönüyle “karanlık” esastır. Kur’ân-ı Kerim’in bir ayetinde يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ “Geceyi gündüze bürür.” (A’râf, 7/54) denmektedir. Bunların ikisi de mensup; Arapça Nahiv bilenler, anlarlar. يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ “Leyl, nehârı, gaşyeder/kapatır.” demektir; Arapça’da, iki tane mensup, peşi peşine geldiği zaman, bir tanesi/önceki “fâil” takdir edilir. Demek ki, esas kaplayan, ortalığı kaplayan, karanlıktır, gecedir. Bu açıdan da “ışık” meşîet-i İlâhiyeye, irâde-i İlâhiyeye göre ve şart-ı âdî planında insanların iradesi ile oluşturulacak şeydir. Dolayısıyla o zaman “ışık” gelir, “karanlık”ı boğar. Hani var ya: “Nasıl olsa bir gün güneş doğacak / Çevreye yeniden nurlar yağacak / Dağ-dere, ova-oba bucak bucak / Işık gelip karanlığı boğacak…”

   “Nasıl olsa bir gün güneş doğacak; ışık gelip karanlığı boğacak!..”

Hiç inkisara düşmemek lazım!.. Hâl-i hazırdaki tablonun karanlığına yenik düşmemek lazım!.. Siz, bu mevzuda iradenizin hakkını vermezseniz, karanlığın kündesine gelirsiniz, el-ensesine gelirsiniz. Bir kere de o, tepeye bindi mi, bir daha da inmek istemez. Çünkü karanlığın arkasında Şeytan vardır. Bu espriyi yanlış anlayan ve düalizme inananlar, “Hürmüz ve Ehrimen” filan demiş, nur-zulmet ikilemine/düalizmine inanmışlardır. İkisini de hâkim, müessir ve birbirine karşı koyacak güçte farz etmişlerdir. Çünkü o karanlığın, ortalığı karartmanın, gönülleri karartmanın, ümitleri söndürmenin, “recâ” hissini tahrip etmenin arkasında, Şeytan ve Şeytan’ın avenesi vardır.

O avene de bazen bilinmeyerek, birer mübarek insan gibi, serkâr-ı mü’minîn gibi alkışlanır, takdir edilir. Yığınlar, farkına varmadan, “kalb”e bakacaklarına “dil”e bakarlar. “Dil” esasen Farsça “gönül” demektir; fakat onlar sadece o “dil”in tercümanı olan “lisan”a bakarlar. Lisan da Arapçadır; biz, bir “dil” demişiz, “kalb” yerinde kullanmışız onu; çok doğru. Kalbin yerine oturmuş dil (lisan). Dolayısıyla da onu iyi kullananlar, iyi demagoji yapanlar, iyi diyalektik yapanlar, pragmatist hareket edenler, Makyavelist hareket edenler, yığınları/kitleleri kandırmış, arkalarından sürüklemişlerdir. “Câmi” demişlerdir, “mihrap” demişlerdir, “tekke” demişlerdir, “zaviye” demişlerdir. Ama bunları abdestli yapmışlar mıdır, yapmamışlar mıdır, belli değil!.. Yalan söylemeye açıktır bu dil. Onun için Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bu iki dudak arasındaki unsur mevzuunda Bana söz verin, Ben de size Cennet hususunda söz vereyim!” diyor. Dil, öyle bir unsur. Dil, kalbin yerine oturunca bir yönüyle vicdanın aydınlık ufkunu karartıyor; latife-i Rabbâniyenin dili kesiliyor, his ölüyor, şuur felç oluyor. Dolayısıyla vicdan, mekanizmasıyla âdeta yıkılıyor orada, kündeye geliyor.

Evet, değişik zamanlarda, o Şeytanî durum hâkim olmuştur. Fakat Allah, meşîet-i Sübhâniyesiyle Enbiyâ-ı ızâmı göndermiş, Müceddidîn-i fihâmı göndermiş; hiçbir dönemi peygambersiz veya mürşidsiz bırakmamıştır. Efendimiz’den sonra (sallallâhu aleyhi ve sellem), Peygamber yoktur; bu, açık ve kesindir. O (aleyhissalâtü vesselam) hem “Hâtem” (mühür, son), hem “Hâtim” (Mühür basan) hem de “Hâtim” (hitâma erdiren, bitiren)dir. Ama o dava-i Nübüvvetin vârisleri vardır. Başta O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) dört halifesi olmak üzere Ömer İbn Abdülazizlerden alın da Ebu Hanife’lere, İmam Şâfiî’lere, İmam Mâlikî’lere, Ahmed İbn Hanbel’lere, Hazreti Şâh-ı Geylânî’lere, Muhammed Bahauddin Nakşibendî’lere, Mustafa Bekrî Sıddıkî’lere, Necmeddin-i Kübrâ’lara, Hazreti Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’lere ve onlardan bu güne kadar “silsile-i zeheb”te (altın zincir halkalarında), “silsile-i fidda”da (gümüş zincir halkalarında), “silsile-i cevher”de (cevher zincir halkalarında) namları zikredilen ne kadarı sâlih zat varsa… Onlar, değişik dönemlerde âdetâ birer fecir gibi doğmuşlar; insanlığın maşrığında mustatil bir fecir gibi tulu etmişler ve insanları yeniden ümide/recâya çağırmışlardır, Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Dolayısıyla her zaman karanlık, ışığa yenik düşmüştür, Allah’ın izniyle. Karanlık asıl olduğu halde, aslı yenmiştir fer’, O’nun (celle celâluhu) yaratmasıyla ve insanların şart-ı âdî planında iradeleriyle/ortaya koyduklarıyla. Belki bir gün yine o günler gelir. Zulmet, künde yemiş gibi yere serilir, Allah’ın izniyle. İnsanlarda ötelere ait metafizik gerilir, gerildikçe gerilir. Ve ölü ruhlar -üç asırdan beri ölü ruhlar, mezar-ı müteharrikler- bir bir dirilir. Dolayısıyla, yeryüzünde yaşama hakkı olmayanlar da gider, toprağa gömülürler; onların hepsi mi’adlarını doldurur, zinciri boşalan, zembereği boşalan, -şimdi- pili biten saatler gibi…

Eskiden saatler, zemberek ile işlerdi; ondan evvel ne ile işlerdi, bilmem. Onun için Gönenli Mehmet Efendi söylüyor da kime ait bilmem: “Saatin zinciri bitince eylemez tık tık / Vakt-i merhûnu gelince ruha derler çık çık / Hakk’a kulluk eyle zira / Ahirette dinlemezler hınk mınk…‎” Evet, saatin pili bitince veya zemberek boşalınca, bütün çarklar durur orada. Ne ibreler işler, ne balans bir şey ifade eder; durur. Belki öyle olan insanlar, “Neden durdu?!” diye kudurur. Fakat Allah’a dayanmış, sa’ye sarılmış, hikmete râm olmuş insanlar da o doğru yollarında hiç durmadan yürür durur.

Şimdi bir kısım gulyabaniler, değişik köşe başlarını tuttular, engel olmak, geçerken size çelme takmak istiyorlar. Yaptığınız bu “ışık ocakları”nı söndürmek istiyorlar. Eğer bu işin arkasında o Kudret-i nâmütenâhiye varsa, İrade-i nâmütenâhiye varsa, Meşîet-i nâmütenâhiye varsa, onların işleri akametle sonuçlanacaktır; Allah’ın izni ve inayetiyle, siz bu işi güneşin doğup-battığı her yere kadar götürecek ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı hoşnud edeceksiniz.

İşte, “Güneş yeniden doğa / Bayram, o bayram olur // Işık, zulmeti boğa / Bayram, o bayram olur.” Kurban ve Ramazan bayramları, o asıl bayramı sadece mikro-planda göstermektedirler. Ama bunlar da güzeldir; hâşâ hafife almıyorum. Bununla beraber, bu bayramlar, bizim şahsımızı, uhrevî-dünyevî şahsî hayatımızı alakadar eden şeylerdir. O bayram ise, bütün insanlığı alakadar eden bir bayramdır; gerçek bayram, o bayramdır. Allah, o bayram ile sizlerin içinize inşirah salsın, inşaallah.

   Bayram gibi mübarek zaman dilimlerinde mazlumlar için daha bir yana yakıla inleyip dua etmek lazımdır!..

Bir yanıyla, şimdiye kadar zaten yaptığımız bir şey vardı: Hep Cenâb-ı Hakk’ın o “mazlum”ları, “mahkûm”ları, “mağdur”ları, “mehcûr”ları, aynı zamanda “mescûn”ları (kendini hapishanede bulanları), “fârrîn” diyoruz, zalimlerin şerlerine maruz kalmamak için ülkesini terk edenleri, “muhâcir”leri hürriyetlerine kavuşturması için dua ediyoruz. اَللَّهُمَّ إِطْلاَقِ سَرَاحِ إِخْوَانِنَا الْمَظْلُومِينَ وَالْمَحْكُومِينَ وَالْمَغْدُورِينَ وَالْمَهْجُورِينَ وَالْمَسْجُونِينَ وَالْفَارِّينَ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالْمَوْقُوفِينَ وَالْمُضْطَرِّينَ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا؛ اَللَّهُمَّ إِطْلاَقِ سَرَاحِ هَؤُلاَءِ تُغْنِينَا بِهِ عَنْ إِطْلاَقِ سَرَاحِ مَنْ سِوَاكَ diyoruz. “Allah’ım! Bütün bu kement vurulmuş, ellerine-ayaklarına zincir vurulmuş.. bir yönüyle hürriyetleri ellerinden alınmış.. -Usûl-i hamse’ye ilaveten “hürriyet”; usûl-i sitte oluyor onunla. Hürriyetleri ellerinden alınmış- çocuklarından koparılmış, eşlerinden koparılmış… Allah’ım! Ne olur bu mağdurlara, bu mazlumlara, bu mehcûrlara, bu mahrumiyet içinde, ma’zûliyet içinde yaşayanlara Sen bir ferec, bir mahreç ihsan eyle!” falan diye hep yalvarıp durdunuz, yalvarıp duruyoruz. Burada şahsıma nispet etmek suretiyle söylemek istemem. Bir fazileti kendine nispet etmek de bir gurur olabilir. Fakat insanlık vazifesi olarak, size yemin ederim, tespihimi elime alıp defaatla, belki yüz defa dediğim de oluyor, arkadaşlarımdan bazıları da diyorlar bunu.

Bunun gibi وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ “Allah, seni bütün insanlardan koruyacaktır.” (Mâide, 5/67) ilahi vaadini zikrediyorum. “Allah’ım, asâleten Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) koruduğun gibi, ne olur, ‘Evime baskın yapacaklar, beni de derdest edip götürecekler!’ endişesiyle yaşayan o insanları da Sen sıyanet buyur!” diyorum. وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ “Hem önlerinden hem arkalarından bir set yaparak, öylesine çepeçevre sardık ki, artık hiç göremezler onlar.” (Yâ-Sîn, 36/9) ayetini anıyorum. “Allah’ım, Sen’in o sevdiğin, ‘Habibim!’ dediğin ve bizim de Mahbubumuz olan -Allah, gönülden sevmeye bizleri muvaffak buyursun!- Habîb-i Edîb’inin (sallallâhu aleyhi ve sellem) evini kuşatmış kefere ü fecerenin içinden وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ deyip görülmeden sıyrıldığı gibi, arkadaşlarıma da görünmeden sıyrılmalarını lütfeyle!” diye dua ediyorum.

Evet, zaten yalvarıp duruyordunuz; aklınıza gelen şeyler sizin -zannediyorum- bir tevhidnâmelik oldu. Söylüyorsunuz aklınıza gelen şeyleri, hep dua ediyorsunuz. Fakat bazı günler var ki, o günlerde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet kapıları ardına kadar açılır. Mesela dün Arefe idi, millet Arafat’taydı. Sizin de aklınıza gelmiştir, ellerimi kaldırırken dedim ki: “Yâ Rabbi! Bu ellerin orada kalkmaya liyakati yok ama orada Sana kalkan ellerin yanında bunları da kabul et. Benim isteğim nefsim adına değil; nefsim adına istemiyorum istediğimi, ‘Beni Cennetine koy!’ demiyorum, ‘Huri-Gılman ver!’ demiyorum ben. O mazlum, o mağdur, o mehcûr kardeşlerimi çok önemli bir esas olan hürriyetlerine, insanca yaşamalarına kavuştur!”

Hac vazifesini eda edenler, gece Müzdelife’ye gittiler, gece uyumuyorsam şayet onu da bir fırsat olarak değerlendirmeye çalıştım: “Allah’ım! Sen, Efendimiz’in üç defa isteğine ‘Hayır!’ buyurmuştun; fakat orada (Müzdelife’de) isteklerini kabul buyurdun. Ne olur, oradakilerinin kabul ettiklerin istekleri arasında, bizim de bu isteğimizi kabul buyur! Ve sonra Kâbe’yi tavaf edenler, her dönüşlerinde günahlarından bir kısmını dökenler, orada aklanan-pâklanan insanlar arasında, ne olur, lütuf, rahmet, utûfet teveccühünle bu mağdurlara, bu mazlumlara da lütfunla teveccüh buyur. Biz biliyoruz ki, Sen’in yaptığın her şeyde bir hikmet vardır! ‘Her işte bir hikmeti vardır / Abes fiil, işlemez Allah.’ Bizi arındırmak için yapıyorsun, bizi dünya ile entegrasyona geçirmek adına yapıyorsun, dünyanın değişik yerlerine, o hak ve hakikat bayrağını/sancağını/livâsını dalgalandırmak için dağıtıyorsun. Sen, bunun için yapıyorsun, boşuna değildir, her işte hikmetin vardır Sen’in. Bize de bu mevzuda sabr-ı cemil ihsan eyle! إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ Tasamızı-dağınıklığımızı sadece Sana arz edelim, aynı zamanda Sana niyazda bulunalım!”

Zaten bunlar hep yapılıyordu ama işte bir Arefe günü öyle dua etmek, bir bayram gününü öyle değerlendirmek… Bugün oturup-kalkarken dudaklarımızdan hep o türlü şeylerin dökülmesi… Bir “eşref-i saat”e, “eşref-i dakika”ya rastlayabilir. O Hazreti Pîr’in ifade ettiği, “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır.” Bir anda çok ciddi bir konsantrasyon olabilir. Öyle bir hal olur ki, hakikaten, hani kendi ufkum itibarıyla, o üst seviyedeki durumu düşünmeye bile gücüm yetmez; fakat Allah (celle celâluhu) tarafından görülüyor olma mülahazası… Görüyor bizi. Elimi kaldırdığımı, vurgulamalarımı, ses tonumu duyuyor ve görüyor. İşte bu mülahaza ile diyeceğin şeyleri diyorsun; tam konsantrasyon… Bu defa senin dilin -esasen- kalbinin emrine giriyor. Dil, kalb adına yalan söylemiyor; kalbin emrine giriyor; latife-i Rabbâniyenin, daha doğrusu vicdanın sözcüsü haline geliyor. “Vicdan, yalan söylemez!” diyor Hazreti Pîr-i Mugân.

İşte, öyle bir ân-ı seyyâle yakalanabilir; hemen “tık” diye o esnada “Evet!” denir duaya, “tık” diye “Evet!” denir. Siz öyle dediğiniz zaman, Mele-i A’lâ’nın sâkinleri vardır, onlar da size iştirak ederler. Siz zannediyor musunuz ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) toprağın altında -birilerinin zannettikleri gibi- ölüler, toprağın altında çürüyüp gittiler?!. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), “vücûd-i necm-i nûrânî”siyle her zaman sizin saflarınızın arasında bulunabilir. Her zaman, kendisine gönülden, delice bağlı olanların saflarının arasında bulunabilir; rüyalarına girebilir. Ashâb-ı Bedir, girebilir. Münzelîn ve Müsevvimîn, sizinle beraber olabilirler. İşte bunların el kaldırıp, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ettiği bir âna rastlayabilir sizin teveccühleriniz.

Onun için hiçbir ânı boş geçirmemek lazım. Bir vesile ile -min gayri haddin- arz etmeye çalıştığım gibi, ne olur yani, gezerken bile اَللَّهُمَّ فَرَجًا وَمَخْرَجًا * اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا، فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ آنٍ، وَ فِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ إِطَارٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ deyin. “Allah’ım! Bir Nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret! Allah’ım! Yakın zamanda engin bir fütuhat; din-i Mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, Allah’ım, engin bir fütûhât! En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede.” بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ ifadesi de bir kudsî hadisten iktibas. “Allahım, ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde olsun. Allah’ım, çünkü Sen’in gücün her şeye yeter!” اَللَّهُمَّ إِنَّكَ سَمِيعٌ قَرِيبٌ مُجِيبٌ بَصِيرٌ، وَإِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَبِاْلإِجَابَةِ جَدِيرٌ * رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ “Allah’ım, şüphesiz Sen, herkesi ve her şeyi işiten Semi’, herkese ve her şeye yakın Karîb, her çağrıya icabet eden Mucîb, her şeyi gören Basîr’sin; muhakkak Sen her şeye gücü yeten Kadîr’sin. Dualarımıza icâbet etmek Sana ne de çok yakışır!.. Rabbim, kolaylaştır, zorlaştırma!..”

Evet, O (celle celâluhu) murad buyurduğu her şeyi, o “kün, fe-kân” tezgâhında hemen ortaya koyar. “Kün, fe-kân tezgâhı” tabirini kullanırlar, dilimizde nesirde ve şiirde. إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ “O bir şeyi murad buyurduğu zaman O’nun yaptığı iş, sadece ona “Ol” demekten ibarettir, o şey de hemen oluverir.” (Yâ-Sîn, 36/82) beyanındaki “Kün, fe-yekûn” ifadesinden; “O (celle celâluhu) ‘Ol!” deyiverdi, o da hemen arkasından oluverdi!” O (celle celâluhu), bir kere “Ol!” deyiverdi mi, hemen arkasından oluverir, Allah’ın izniyle. Geriye dönelim: Şimdiye kadar “Ol!” dediği ve oluveren şeyler, bundan sonra “Ol!” dediğinde oluverecek şeylerin -aynı zamanda- en inandırıcı referansıdır.

   Ey kalbi kırıklara maiyyetini vaad buyuran Rabbimiz!.. Arakan’dan Şam’a kadar koca bir coğrafyada ve özellikle ülkemizde mazlumlara reva görülenler karşısında kalblerimiz kırık!..

Diğer bir husus, bayramları böyle zevk u sefâ ve keyifli bir havada geçirme meselesi… Cenâb-ı Hak, yine kudsî hadisinde buyuruyor: أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ “Ben, kalbi kırıklarla beraberim.” أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ Bu beyana saygının ifadesi olarak biz de şöyle diyebilelim: هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ ، هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ “İşte hepimizin kalbi kırık. İşte biz de kalbi kırıklarız!..” Kardeşlerimize, mü’minlere reva görülenler karşısında… Arakan’daki insanlardan Şam’daki insanlara ve ülkemizdeki, mübarek ülkemizdeki insanlara kadar… Analarla dolu, burcu burcu, pühür pühür şefkatin yukarılara doğru yükseldiği Anadolu.. analarla dolu o ülkede ağlayan analar, çığlık çığlık bağıran çocuklar… Ve bunlardan ayrı düşmüş, cüdâ düşmüş, inleyen insanların ülkesi. O ülke adına hüzün duymak, kalbin kırılması… هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ Ee ne diyeceksiniz sonra? Bu, bir yönüyle hâli arz idi; burada bir de dua/taleb: اَللَّهُمَّ اجْبُرْ كَسْرَنَا “Ne olur, bu kırığımızı sar, sarmala, bir sargı ile!..”

Bilindiği üzere, وَعَلَى الثَّلَاثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حَتّٰى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ وَظَنُّوا أَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللهِ إِلَّا إِلَيْهِ “Ve (Allah o tevbeleri) geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı.” (Tevbe Sûresi, 9/118) âyet-i kerimesi Tebûk Seferi’ne iştirak etmeyen üç kişi hakkında nâzil olmuştu. Ka’b İbn Mâlik, Hilal İbn Ümeyye ve Mürâre İbnu’r-Rabî’, Efendimiz’le sefere katılmadıklarından, elli günlük bir tecride mahkûm edilmişlerdi de قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْنَا أَنْفُسُنَا “Yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefislerimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı.” dediler. “Nefislerimiz bize dar gelmeye, yer -genişliğine rağmen- bize dar gelmeye başladı.”. Meseleyi öyle hissetme ve ondan sonra da, ıztırar halimizi dillendirerek şöyle deme: يَا مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ؛ هَا نَحْنُ مُضْطَرُّونَ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا اَنْفُسُنَا، وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Ey darda kalanların, canı gırtlağına dayananların, dergâh-ı ulûhiyetinin kapısının tokmağına dokunanların çağrılarına icabet buyuran Allah’ım! Hâl-i pür-melâlimiz Sana ayân.. canlarımız gırtlakta ve son kelime dudakta. Hak duygusunun gönlümüzde hâsıl ettiği heyecan ve hafakandan, bâtıl duygu ve düşüncesine karşı koyma cehdi ve gayreti sebebiyle, yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefsimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı. Ne olursun bizlere tez zamanda ferec ve mahreç nasip buyur! Sensin yegâne sığınağımız ve ümit kaynağımız!..”

Evet, هَا نَحْنُ قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا أَنْفُسُنَا “Yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefislerimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı.” Amma, وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Sen, dayanağımızsın ve tek ümit kaynağımızsın!” deme… Bir de meselenin bu yanı var. Onların üzüntüsünü paylaşma… Çünkü hadis-i şerifte buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm: مَنْ لا يَهْتَمُّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların derdini onlarla paylaşmayan, o derdi aynen yaşamayan, onlardan değildir!” Ayrı çizgide gidiyor demektir; o kategoride mütalaa edilemez, deniyor. Öyle ise ikinci mesele o. Siz onlar için bu iç üzüntüyü, kederi tasayı duyacaksınız; bir yönüyle ye’se düşmemek, inkisar yaşamamak kaydıyla; bir yönüyle “aktif sabır” ve aynı zamanda “aktif recâ” hissiyle. Aktif recâ hissiyle dolu olma fakat o hüznü de yaşama… Bu da meselenin bir diğer yanıdır.

Cenâb-ı Hakk, ne zaman inayet ve rahmet kapıları açar, sizi ve onları beraber kucaklar, kucaklaştırır; ne zaman sarmaş-dolaş olursunuz?!. Telefon ekranlarında, şimdi gördüm, çok memnun oldum, sevindim; bir de bunu gerçekten yaşamak var. O tedâî ettiriyor. Gerçekten, elli senelik arkadaşlarımla telefon ile görüşürken, mesele noktalanırken, sözün kafiyesi, ağlama ile konuluyor; kelimenin yarısı orada kalıyor, yarısı ancak bana ulaşabiliyor. Bugün de yine kaç kişide öyle oldu; kaç kişi sözünün sonunu getiremedi, söz şiirinin kafiyesini koyamadı. Bir de öyle sarmaş-dolaş olma, öyle bir bayram yaşama var!.. Allah, böyle bir bayram yaşatsın!..

   Tasalanmayın; Allah’a gerçekten inanıyorsanız, potansiyel olarak üstünsünüz; o alçaklıkları size yapan kimselerdir asıl alçak olanlar!..

Bir diğer mesele, onları düşünerek değişik yerlerde tüten ocaklar oluşturma, Allah’ın izni ve inayetiyle. Şimdi “muâvenet” diyorlar; bazıları, “himmet”e antipati duymaya başladılar. Millet, bu mevzudaki o yüksek “îsâr ruhu” ile, o okulları yaptı, o vakıfları kurdu; Türkiye’nin içinde ve Türkiye’nin dışında binlerceye ulaştı. Orada yetişen insanlar, sigara içmediler, uyuşturucu kullanmadılar, bohemliğe düşmediler; ahlaklı ve mazbut idiler. Şimdi ise, uyuşturucu, elini-kolunu sallaya sallaya ilk mektebe kadar giriyor; kendisine parola sorulmadan her yere girebiliyor. Hâlbuki o müesseseler öyle güzel eğitim veriyordu. Bir yönüyle “Tekke”nin, “Medrese”nin, “Mekteb”in fonksiyonunu, bu müsellesin (üçlü saç ayağının, üçgenin) fonksiyonunu birden edâ eden o müesseselerin kapılarına kilit vuruldu. Dolayısıyla oralardaki ışık, söndürülmeye çalışılıyor; fakat başka şekilde, Allah’ın izni ve inayetiyle, yanacak onlar yine.

Evet, muavenet… Şimdi, elimizden geldiğince, Hazreti Pîr’in dediği gibi, “Tatmaya izin var, doymaya yok!” esprisine bağlı yaşamalıyız; kendi hayatımızı biraz daha ekonomik hale getirerek, iktisadî hale getirerek. Şimdiye kadar ayda bin dolar ile geçiniyor idiysek, örnek olarak arz ediyorum, bundan sonra yedi yüz elli veya sekiz yüz ile geçinip iki yüzü de “muâvenet” için ayırmak.. bir yolunu bulup orada akraba ve taallukatımıza, yakınlarımıza, mağdurlara, mazlumlara, mehcûrlara, yurt dışında -bir yönüyle- başlarını sokacak yer arayan insanlara mürüvvetkerâne yardım etmek.. onların imdadına koşmak. Bu da günümüze göre bir “îsâr ruhu” sergilemek demektir. “Îsâr ruhu”, başkalarını yaşatma hissiyle yaşama demektir; “Yaşayacaksam, başkaları için yaşamalıyım, kendim için değil!” mülahazasına bağlı olmaktır. Bir de bu “muâvenet” mevzuu; onlar için yapılması gerekli olan şey. Bu, üç oldu.

Bir dördüncü husus; ulaşabiliyorsak, değişik yollar ile, o mazlumlara ümit kaynağı olacak solukları ulaştırmak. Şimdi telekomünikasyon imkânları yaygın ama Türkiye’de sizin hissiyatınıza tercüman olan bütün kaynaklara kilit vurdular; demir parmaklıklarını kırdılar, SS’ler gibi. Dolayısıyla onlara muhalif, hakka muvafık bütün sesler kesildi. Bu açıdan da o insanlara “ümit-bahş olan ses” ulaştırma, çok zor.

Ama günümüzde değişik yollar var. Ben o teknolojiyi bilmiyorum; arkadaşlar adlarını söylüyorlar, onları bile belleyemedim. “İnternet” ile oluyor, yok “Facebook” falan diyorlar, bir şey diyorlar, bilmem televizyon nesi diyorlar, nesi diyorlar… Telefonlar ile alma işine kadar, bu mevzuda onları moralize edecek, rehabiliteye tâbi tutacak veya rehabilitede bulunacak şekilde kuvve-i maneviyelerini sağlamak lazım. Nihayet onlar da insan. Fakir de iki-üç defa öyle yerlere düşmüştür, orada herkes moralini koruyamayabiliyor. İman dairesi içinde ayaklarını çok sağlam yere basan bir insan, tahliye günü geldiği zaman -hapishanede beraber idik- “Tahliye edildin!” denildiğinde yerinden kalkamamıştı. Hâlâ rahmetliği bugün gibi hatırlarım; kucaklayıp ben kaldırdım yerinden, “Tahliyen geldi senin, sen çık!” diye. Askerî cezaevinde yine öyle; intihar etmeyi düşünen insan vardı. Öyle moral bozucu şeyler olur. Öyle bir despotizma hâkimdir ki orada. Dövmeler, vurmalar, “yat-kalk”lar… Şimdi bütün bunlar öyle moral bozucu şeyler ki!.. Bu demoralizeye karşı, şayet siz diğer taraftan onları moralize etmezseniz, kuvve-i maneviyeleri kırılır; sarsılırlar, yolunuzda yürüdüklerinden dolayı pişmanlık duyarlar. O fırsatı vermemek lazım; hangi yolla onlara ulaşılacaksa, onlara ulaşıp kuvve-i maneviyelerini takviye etmek lazım.

Hâsılı, وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ “Gevşekliğe düşmeyin; zinhar, tasalanmayın; gerçekten Allah’a inanıyorsanız, potansiyel olarak üstünsünüz!” (Âl-i İmrân, 3/139) Gevşekliğe girmeyin, tasalanmayın! وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ Siz, yükseksiniz!.. O alçaklıkları size gösteren/yapan insanlar, esas alçak onlardır!.. وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ Yürekten Allah’a inanmışsanız, siz, â’lâsınız!.. Çünkü اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلَى عَلَيْهِ Hak, her zaman yüksektir; hiçbir şey, onun üstüne çıkıp â’lâlığa dem tutamaz, a’lâlık sevdasında bulunamaz! Vesselam.

KIRIK TESTİ: GAFLET VE ÜLFETE YENİK DÜŞMEMİŞ DUA

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Duada ülfet ve ünsiyet perdesini yırtma adına neler tavsiye edersiniz?

Cevap: Dua etmek isteyen bir insanın, huzur-u ilâhîde bulunuyor olma şuuruyla ellerini kaldırması, ağzından çıkan kelimeleri şuurluca telaffuz etmesi ve lağv u lehvden uzak durması çok önemlidir. Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,

إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ

“Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını kabul etmez.” (el-Hâkim, el-Müstedrek 1/670) buyurmak suretiyle, gaflet hâlinde ve şuursuzca yapılan duaların Cenâb-ı Hak katında makbul olmadığı uyarısında bulunmuştur. Bu açıdan ülfet ve ünsiyetin duanın taravet ve halâvetini alıp götürmemesi ve ağızdan çıkan kelimelerin partal bir söz hâline gelmemesi için öncelikle duanın dindeki yeri ve öneminin iyi bilinmesi gerekir.

Dua: İbadetin Omuriliği

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem),

اَلدُّعَاءُ مُخُّ اْلعِبَادَةِ

“Dua, ibadetin omuriliğidir, özüdür.” (Tirmizî, daavât 2) buyuruyor. Nasıl ki omurilik, bünye için hayatî bir öneme sahiptir; onda bir sakatlık meydana geldiği zaman insan felç olur ve yatağa düşer; hatta bazen de ölür. Aynen öyle de dua, Allah’la insan arasındaki kulluk münasebetini ayakta tutan bir omurilik gibidir. İnsan, Allah’a hakikî kul olup olmadığını ancak dua ile ortaya koyar.

Dua, aynı zamanda Cenâb-ı Hak’tan sebepler üstü talepte bulunma demektir. Bu da hakikî tevhid şuuruna erme adına çok önemlidir. Zira bir insan ellerini kaldırıp Allah’a teveccüh ettiği zaman, artık onunla Allah arasında herhangi bir sebep yoktur. Sebepler Cenâb-ı Hakk’ın izzet ve azametine bir perdedir. Fakat dua eden bir insan, bütün bu perdeleri aşarak doğrudan doğruya Hazreti Aziz ü Cebbar’ın kapısının tokmağına dokunur, isteyeceğini yalnız O’ndan ister ve böylece halis tevhid ufkuna yelken açmış olur.

İşte sebepleri arkada bırakıp Allah’ın huzurunda bulunuyor olma şuuruyla dua eden bir mü’min, dilinden dökülen bütün sözlerin kalbinden de vize almış olmasına dikkat etmeli; ağzından çıkan her bir kelimeyi kalbin ifadesi hâline getirmelidir. Diğer bir tabirle o, gönlüyle dili arasında bir çelişkinin yaşanmasına meydan vermemelidir. Dili ne söylüyorsa, kalbi de aynı mânâyı tefekkür etmelidir. Mesela o, “Allah’ım ne olur beni rıdvanına ulaştır ve rızanla serfiraz kıl!” dediği zaman, kalbin ritmi de bu sözlere ayak uydurmalı ve kalb ona göre atmaya başlamalıdır. Şayet bu ikisi arasında bir tenakuz meydana gelir de dil başka söyler kalb de başka düşünürse, bunlardan hangisine cevap verileceği mevzuu muallakta kalır. Bu itibarla insan, Allah huzurunda dururken düalistçe hareket etmekten kaçınmalı ve dil ile kalbinin ikilem yaşamasına meydan vermemelidir. Aslında insan, sadece duada değil, diğer ibadetlerini eda ederken de hep şuurlu bir şekilde hareket etmelidir. Mesela namaz kılan bir insan, kalbin kastı olan niyetiyle amelin içine girmeli ve elden geldiğince bu ibadetini kalbî amel hâline getirmelidir. Çünkü insanın ortaya koyduğu ameller, kalbindeki iz’an ile yakînin ve Allah’a bağlılığın dışa vurması ölçüsünde O’nun nezdinde bir mânâ ifade eder.

İman ve Dua

Esasında böyle bir şuur derinliği, her meselede olduğu gibi duada da, öncelikle Allah’a sağlam inanmaya bağlıdır. Bir insan Allah’a ne ölçüde inanıyorsa, yapmış olduğu dua da o ölçüde derin ve keyfiyetlidir. İnanmada problemi olan ve yakîn zaafı yaşayan bir insan ise kalb ve dil bütünlüğüne asla ulaşamaz. Bu açıdan diyebiliriz ki, eğer bir insan söylediklerini içten söyleyemiyor, duanın heyecanını dolu dolu gönlünde duyamıyorsa, ortada önce iman, yakîn ve mârifet problemi var demektir. Dahası bir insan, küfür seylaplarını umursamıyor; insanların dalâlet ve tuğyanı karşısında rahatsızlık duymuyor; onların iman etmesini, en az bir yuvaya kavuşma veya bir çocuk sahibi olma ölçüsünde önemsemiyor; ellerini kaldırıp, “Allah’ım! Ne olur yeryüzündeki bütün insanların kalblerini İslâmiyet’e karşı feth u neşr eyle! Bahtına düştüm Allah’ım! Gerekirse benim canımı al ama insanların kalbine imanı koy!” demiyorsa, bir açıdan o, iman problemi yaşıyor demektir. Böyle bir insanın evvelâ iman esasları hususunda ciddî bir rehabiliteye ihtiyacı vardır.

Vâkıa, hepimizin iman esasları konusunda ciddî rehabiliteye ihtiyacı vardır; zira biz farkına varsak da varmasak da, Hazreti Pîr’in ifadesiyle -maalesef günümüzde- fen ve felsefeden gelen dalâlet ve küfür, zihinleri ciddî ifsat etmekte (Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.20 (Beşinci Mektup)); işlenen her bir günah, kalbe giren her bir şüphe ve tereddüt kalb ve ruhta yaralar açmaktadır. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.9 (İkinci Lem’a)) Nifak, cehalet ve enaniyet çağında tahkik bütün bütün yıkılıp gittiği gibi, taklit bağları da çözülmüş durumdadır. Evet, eskiden insanlar, önlerindeki bir rehberi veya kanaat önderini görüyor, onun yaptığını yapıyor ve böylece hiç olmazsa taklitle iman serasının içine giriyor, kendilerini muhafaza altına alıyorlardı. Maalesef günümüzde insanların pek çoğu böyle bir imkândan dahi mahrum bulunmaktadır.

Aslında bir insan, kendisini dinlese, çevresinde cereyan eden hâdiselerin çehrelerine baksa sonra da onları doğru okusa, her şeyde O’nu duyacak-hissedecek ve Cenab Şehabeddin gibi, “Varsın İlâhî! Yine varsın, yine varsın! Aklımda, hayalimde, hissimde hep varsın!” diyecektir. Her aynada O’nun cemâlini müşahede eden bir insan yeri geldiğinde ağaca koşup onu öpecek, çemenlere sarılacak, toprağa yüzünü gözünü sürecek, bazen O’nun Nur isminin kesif bir gölgesi olan Güneş’e teveccüh edecek ve bir yönüyle deli gibi yaşayacaktır. Böyle bir insan ise O’nun varlığı karşısında ihsan şuuruna sahip olacak, O’nu görüyor gibi davranacak ve O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla hareket edecektir. İşte ancak böyle bir yakîn ufkuna ulaşan insan, ellerini kaldırdığında, ülfet ve ünsiyetin hakkından gelecek, sebepleri aşacak, O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakaracaktır.

İç Heyecan ve Titreyişlerin Sesi

Evet, ihsan şuuru içinde duada huzur, hudu ve huşu çok önemlidir. Öyle ki insan, derin bir konsantrasyonla Allah’a yönelmeli ve dua ederken kendisinden geçmelidir. Ben, Hazreti Pîr’in talebelerinden Tahiri Mutlu Ağabey ve Ahmed Feyzi Ağabey’i gördüm. Onlar, dua ederken iç heyecanlarını dile getirir, âdeta kıvranır ve kendilerinden geçerlerdi. Aslında onlar, Üstatlarından gördükleri tavrı sergiliyorlardı.

Burada sizin için de bir mazeret sayılabilecek bir hususa bir kez daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Maalesef biz, doğru dürüst namaz kılan, samimî dua eden, gönülden Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunan insanları tekyede de, medresede de, camide de görmedik. Bu konuda bize öncülük yapacak, ufkumuzu açacak, kapıyı aralayarak hakikatin dırahşan çehresini gösterecek rehberlerimiz olmadı. Her birimiz birer ümmî olarak kaldığımız yerde kalakaldık. Seyyid Kutup, bu türlü mülahazalara girdiğinde, “Biz, Müslüman mıyız?” diyerek hâl-i pürmelâlimizi ifade ederdi.

Fakat her şeye rağmen, hakikî imanı elde etmeyi ağır bulmayın ve elde edilmez sanmayın. Siz, hele bir dertlenin ve ızdırapla O’na yönelin. İşte o zaman bakın, Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler ve size ne tür sürpriz kapılar açar.

Öyleyse gelin, içimizdeki katılıkların izale olması, kulluğun içimizde bir inşirah hâsıl etmesi ve imanda derinleşebilme adına gece kalkalım, dört rekâtlık bir hacet namazı kılalım; ardından da, “Allah’ım! Sen’den bu gece beni ihsan şuuruna ulaştırmanı istiyorum. Senden, ne keramet, ne ikram ne şu ne de bu, başka bir şey istemiyorum. Tek isteğim, Seninle münasebette derinleşebilmek. Sen aklıma geldiğinde başka şeylerin gözümden silinip gitmesi ve Senin mârifetinle meşbu yaşamaktan başka bir şey istemiyorum!” diyelim. Bunu derken de, ağzımızdan çıkan her bir kelimenin şuur damgası taşımasına dikkat edelim. Israrla geceleri Allah’tan bunu isteyelim. Bir gece, iki gece, üç gece.. kalkalım, delice Allah’a yalvaralım. Ben, burada sizi itham edercesine bir tavırla, “İçinizde, Allah’tan mârifet, muhabbet ve aşk u iştiyak isteme adına hayatında bir hafta peşi peşine gece kalkıp hâcet namazı kılıp arkasından da böyle bir istekte bulunmuş olan var mı?” diye sormak istemem. Çünkü böyle bir soru karşısında olumlu cevap alacağım insanın çok fazla olmayacağı kanaatini taşıyorum. Bu da bizim, meseleye verdiğimiz önemi gösteriyor. Fakat unutmamak gerekir ki, مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ “Bir şeyi talep eden, talebinde ciddî olur ve gereken gayreti de gösterirse istediğini elde eder.”

Bazen hac için Kâbe, Arafat, Müzdelife ve Mina’da bulunan insanların hâline bakıyor ve uzaktan bu şuuru arıyorum. İçlerinde delice Allah’a dua eden, heyecanla köpüren birileri olup olmadığına bakıyorum. Eğer orada bin tane insan samimî olarak elini açsa ve bin ağızdan âli mülahazalar Cenâb-ı Hakk’a yükselse, külliyet kesbeden böyle bir duanın geriye çevrilmesi mümkün değildir. Hatta benim bu konudaki inancım şudur: Şayet orada bulunan üç milyon insan ellerini kaldırsa ve “Allah’ım bu arzı değiştir!” deseler, ayaklarının altındaki arz birden bire değişikliğe uğrar ve farklı bir âlem olur. Heyhat! Âlem-i İslâm’ın var olduğu günden bu yana günümüzde olduğu kadar derbeder ve perişan olduğuna, bu kadar dağıldığına şahit olunmamıştır. Ama demek ki insanlar, bu felâketleri, bu zillet hâlini bütün fecaatiyle duyamıyorlar. Şayet duysalardı, en azından bir dua ölçüsünde bundan kurtulma cehtleri olurdu. İnsanlar bu ızdırabı hissetmedikleri gibi etraflarındaki küfür dalgalarının darbelerinden rahatsızlık da duymuyorlar. Dolayısıyla da küllî bir duaya yönelme lüzumunu hissetmiyorlar.

Son bir husus olarak şunu ifade edeyim: Böyle bir ızdırap ufkuna bir anda ulaşılmazsa da, insanın kendini zorlaması, bu istikamette ciddî bir ceht ve gayret ortaya koyması gerekir. Ellerini kaldırdığında, “Verirsen verirsin, vermezsen vermezsin.” tavrıyla dua etmesi ise Allah karşısında küstahlık ve terbiyesizliğin ifadesidir. Hâlbuki insan, dua ederken âdeta bir dilenci gibi olmalı, hâli ve tavrıyla, “İstiyorum Allah’ım, bahtına düştüm, kurban olayım istiyorum! Lütfet Allah’ım! Öldür beni ama isteklerimi kabul et!” demelidir. Evet, mü’min, nazarını hep yüksek zirvelere dikmeli ve bu isteklerini içinden gelerek dillendirmelidir ki, Cenâb-ı Hak da ona lütfuyla cevapta bulunsun. Çünkü bir insanın teveccühü ne kadarsa, ona o kadar teveccüh edilir; nazarı ne ölçüde ise, ona o ölçüde nazar edilir.

Hac

Herkul | | HERKUL NAGME

Hac, kasdetme ve yönelme mânâlarına gelir. Ancak onu, mutlak kasd ve mücerret yöneliş mânâlarına hamletmek de doğru değildir. Hac, hususî bir zaman diliminde, hususî bir kısım yerleri, yine bir kısım hususî usullerle ziyaret etmeye denir ki; senenin belli günlerinde, hac niyetiyle ihrama girip, Arafat’ta vakfede bulunmak ve Kâbe’yi tavaf etmekten ibaret sayılmıştır. İhram haccın şartı, vakfe ve tavaf ise onun rükünleridir.

Her sene, dünyanın dört bir yanından yüz binlerce insan, “Beytullah”a teveccüh edip, mübarek bir zaman dilimi içinde, Sahib-i Şeriat tarafından belirlenmiş bazı mekânları.. hususî bir kısım usullerle ziyaret eder.. vazifelerini yerine getirir ve günahlarından arınırlar –ki böyle bir vazife “Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kâbeyi tavaf etmesi Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır.”[1]– fermanıyla, İslâm’ın beş esasından biri olarak gücü yeten herkese farz kılınmıştır.

Hac, Müslümanlar arasında içtimaî birliği tesis ve tecelli ettiren öyle büyük ve öyle şümullü bir İslâm şiarıdır ki, onun enginlik ve vüs’atini, küre-i arz üzerinde bir başka mekân ve bir başka cemaatte bulup göstermek mümkün değildir. Kâbe, o derin mânâ ve kudsiyetiyle, ta Hz. Âdem ve onun yaratılışından önceki zamanlara gidip dayanan.. ve daha sonra Hz. İbrahim’le bilmem kaçıncı kez ortaya çıkarılıp îmar edilen, millet-i İbrahimiye ile irtibatlı, Hakikat-ı Ahmediye’nin amânın bağrında eşi, Nûr-u Muhammedî aleyhisselâmın dölyatağı ve bütün semavî dinlerin kıblegâhı, eşsiz öyle bir tevhid ocağıdır ki, bu hususiyetleriyle ona denk, Allah evi denebilecek ikinci bir bina yoktur.

Her yıl, yüz binlerce insan, Allah’a karşı kulluk sorumluluklarını yerine getirmek için, Hakk’a en yakın olacakları bir zaman diliminde, bir zirve mekânda, eda edecekleri ibadetlerin menfezleriyle duygularını, düşüncelerini soluklar.. ahd ü peymanlarını yeniler.. günahlarından arınır.. birbirlerine karşı sorumluluklarını hatırlar ve hatırlatır.. içtimaî, iktisadî, idarî ve siyasî işlerini, her yanıyla Hakk’a kulluğu çağrıştıran bir ibadet zemininde, kalblerin rikkati, duyguların enginliği ve İslâm şuurunun med vaktinde, bir kere daha gözden geçirip pekiştirir; sonra da yepyeni bir güç, yepyeni bir azim, yepyeni bir şevkle ülkelerine dönerler.

Hepimiz hacca, biraz da, ruh ve duygularımızın kirlenmiş olması mülâhazasıyla gider ve o güne kadar tanımadığımız farklı bir kapıdan, ayrı bir mânâ âlemine açılıyor gibi yola revân olur ve geçeceğimiz yollara sıralanmış şeâiri bir bir görür, duyar, enginliklerine iner.. ve ulu dağların mehabeti içinde gözümüzü, gönlümüzü dolduran bunca İslâm alâmeti karşısında, daha yolda iken Kâbe ve haccetme ruhunun perde perde sıcak ve derin esintilerini duymaya başlarız. Sonra da, gidip ta en son noktaya ulaşıncaya kadar, otobüs kanepelerinde, tren kompartımanlarında, gemi kamaralarında, uçak koltuklarında, otel odalarında, misafir salonlarında, hatta çarşı ve pazarda hep o sımsıcak meltemlerin tesirini hissederiz. Bu vasıtalara, bu yollara ne kadar alışmış ve ne kadar kanıksamış olursak olalım; vasıtasına göre, saatler, günler ve haftalar süren bu mavi, bu ruhanî, bu âhenkli, bu vâridâtlı yolculuktan bir kurbet, bir vuslat, bir güzellik, bir şiir hatta bir romantizm banyosu ala ala, ruhlarımıza, asıl kaynağından gelen gücü kazandırmış, gönüllerimizi itminan arzusuyla şahlandırmış ve hususî bir âlemin namzedi olmuş gibi kendimizi, bütün bu büyülü güzelliklere ulaştıracak sırlı bir kapının önünde sanırız. Bu kudsî yolculuk ve yol mülâhazası, her zaman his dünyamıza öyle esbap üstü bir duyuş ve bir seziş kabiliyeti bahşeder ki; bazen neşeyle tüten, bazen murâkabe ve muhasebe duygusuyla buruklaşan bir ruh hâletiyle, âdeta kendimizi ahiretin koridorlarında yürüyormuşçasına hep tedbirli ve temkinli hissederiz.

Kâbe; bakış zaviyesini iyi belirlemiş olanlara göre, boynu ötelere uzanmış, bir bize, bir de sonsuzluğa bakan; yer yer sevinen, zaman zaman da kederlenen için için bir hâli olduğu hissini uyarır. Binlerce ve binlerce senenin tecrübe, vakar ve ciddiyetini taşıyan ve daha çok da bir insan yüzüne benzeteceğimiz onun dış cephesini görünce, edası ve endamıyla bize bir şeyler anlatmak istediğini, harimini açıp bize:

  “       Gel ey aşık ki, mahremsin

           Bura mahrem makamıdır

           Seni ehl-i vefa gördüm”

dediğini duyar gibi oluruz.

Kâbe; konumu itibarıyla, evimizin en mutena köşesinde, en hâkim bir sedir üzerinde oturup evlatlarının, torunlarının neşelerini paylaşan, elemlerini ruhunda yaşayan bir anne görünümündedir. Bulunduğu yerden çevresini temâşâ eder; yer yer acılarla burkulur, zaman zaman da inşirahla çevresine tebessümler yağdırır. İnsan, beldelerin anasına yaslanmış bu binaların anası çevresinde dönmeye başlayınca şefkatle kucaklandığını, sevgiyle koklandığını duyar gibi olur. Tavafta hemen herkes kendini, annesinin elinden sımsıkı tutmuş koşan bir çocuk gibi hafif, güvenli ve şevkli hisseder. Evet insan, o binler ve yüz binler içinde, uhrevî düşüncelerle onun etrafında pervaz ederken, âdeta Allah’a doğru yürüyormuşçasına şevk u târâbla coşar ve kendinden geçer. Vücudunun yarısından çoğu açık, urbası omuzlarında “remel” yapıp zıplayarak yürürken her zaman telaşlı, endişeli; fakat bir o kadar da ümitli ve çelik çavak bir yol alışın heyecanını yaşar. Dünya hesabına bu salınmışlık, bu rahatlık ve romantizm, mübarek evin çevresindekilere tarifi imkânsız büyülü bir derinlik, bir hayal ve bir melâl aşılar. İnsan, o uhrevî kalabalığın ukba buudlu görüntüsü karşısında, daha tavafa girmeden o ilâhî harimin münzevî sükût ve şiirini duyar gibi olur. Her zaman kendini Kâbe’nin çevresinde bu dönme büyüsüne kaptıran derin ruhlar, dönerken kim bilir, ne mahrem kapıların önünden geçer.. ne bilinmez tokmaklara dokunur ve ne sihirli panjurlar aralarlar ötelere.! Öyle ki, bu eski fakat eskimemiş binanın çevresinde, her an yepyeni duygularla coşup dönerken, tahayyüllerimizde açılan menfezlerden gönüllerimize akan vâridâta, sinelerimizde çakan ışıklara ve ruhlarımızı uçuran sırra şaşarız. Her adım atışımızda, sırlı bir kapı açılacakmış da, bizi içeriye çağıracaklarmış gibi bir hisle hareket eder, keyfiyetini bilemediğimiz bir zevke doğru kaydığımızı sanır ve kalbimizin heyecanla attığını hissederiz. O esnâda bulunduğumuz yerden, Kâbe’nin gönüllerimize sinmiş olanca büyüklüğünün, derinliğinin, büyüsünün canlanıp köpürdüğünü tepeden tırnağa her yanımızda duyar ve ürpeririz.

Bu mülâhazaları bazen, bir kısım gerçek sebeplere dayandırarak izah etmek mümkün olsa da, çok defa kriterlerimizi, takdirlerimizi aşan vâridât ve sünuhat karşısında sessiz kalırız. Zira Kâbe ve çevresi, maddî şartları ve dış aksesuarı itibarıyla bir şeyler ifade etse de, muhtevası kapalı, mânâları buğulu, üslûbu da uhrevî olduğundan herkes onun anlattıklarını anlamayabilir. Oysaki, avam-havas, cahil-âlim, genç-yetişkin herkesin mutlaka ondan anladığı ama çok defa ifade edemediği bir sürü şey vardır.

Kâbe, hepimizde ürperti hâsıl eden mehîb dağ ve tepeler arasında daha çok filizlenmiş bir nilüfere benzemesinin yanında, içinde varlığın esrârını taşıyan bir sır fanusu, Sidretü’l-Müntehâ’nın izdüşümü veya gökler ötesi âlemlerin usâresinden meydana gelmiş bir kristal gibidir. İnsan o sır fanusunun çevresinde şuuruyla döndüğü sürece, akıp dışarıya sızan dünya kadar gizli şeyler hissettiği gibi, zaman zaman da, Sidretü’l-Müntehâ’ya kilitli bu prizmadan gökler ötesi âlemleri de temâşâ eder.

Evet, hemen herkes, onun harimine sığınır sığınmaz, zaten ruhlarında mevcut olan his ve düşünce enginliğinde daha bir derinleşerek Kâbe’yi, kendi varlıklarını ve Cenâb-ı Hakk’ın matmah-ı nazarı bu iki unsurun birbirleriyle münasebetlerini düşüne düşüne, içlerine açılan bir kısım sırlı kapılardan geçerek, o güne kadar tanımadıkları en mahrem dünyalara açılırlar. Elbette ki bu duyuş ve bu seziş, bu mânâ ve bu ruh ancak, sağlam bir iman, mükemmel bir İslâmî hayat ve tastamam bir ihlas ve yakîn birleşiminden hâsıl olacaktır. Yoksa, mücerret kalıpların hissesi kalıpların çerçevesine bağlı kalacaktır.

Kâbe’deki bu derinlik ve bu zenginlik sayesinde oradaki hemen her şey, diğer zamanlarda olduğunun üstünde, hac duygusuyla renklenince, bir başka ihtişam, bir başka mehabetle tüllenir.. tüllenir de insan onun büyüsüne kapılarak, âdeta ışıktan bir helezonla, vuslata tırmanıyor gibi döne döne yükselir ve özündeki bir cazibeyle gider Mâbuduna ulaşır. Bu noktaya ulaşan ruhun eda ettiği tavaf namazı aynı şükür secdesi, içtiği zemzem de Cennet kevseri veya vuslat şarabı olur.

Kâbe’nin çevresindeki tavafı, tasavvufî ifadesiyle, daha çok, mübarek bir duygu, bir düşünce etrafında ve kendi içimizde derinleşme hedefli bir seyahatin ifadesi sayılan “seyr fillâh”a benzetecek olursak, sa’y mahallindeki gelip-gitmeleri, halktan Hakk’a, Hak’tan da halka urûc ve nüzûlün unvanı olan “seyr ilâllah”, “seyr minâllah” mânâlarıyla yorumlamak muvafık olur zannederim. Evet, Safâ-Merve arasındaki gelip-gitmelerde işte böyle bir mülâhaza ve bu mülâhazadan kaynaklanan bir derin his ve arzu tufanı yaşanır.

İnsan mes’âda (sa’y mahalli) hep bir koşup aramanın, bir medet dileme ve imdat etmenin kültürünü, şiirini, mûsıkîsini, vuslat ve “dâüssıla”sını yaşar. Orada önemli bir şeyin peşine düşülmüş gibi, takipler aralıksız devam eder. Aranan şey zuhur edeceği âna kadar da gelip gitmeler sürer durur. O yolda rastlanılan her iz ve emare insanın heyecanını bir kat daha artırır.. ve sineler:

  “       Bak şu gedânın hâline

           Bend olmuş zülfün teline

           Parmağı aşkın balına

           Bandıkça bandım bir su ver.” (Gedâî)

der ve Kâbe’nin çevresinde olduğu gibi hem koşar hem de içine matkaplar salarak, Beytullah’ın çevresindeki enfüsî derinleşmeye mukabil, burada, bir hatt-ı müstakîm üzerinde gelip gider; peygamberâne his ve duygularla, başkaları için yaşama, başkaları için gülme ve ağlama, hatta başkaları uğrunda ölme cehdiyle gerilir.. telaşlı fakat hesaplı, endişeli ama ümitli; semanın altın ışıkları altında, hac mevsiminin mavimtrak saatleri içinde; yeni bir vuslatın heyecanı ve henüz aradığını tam bulamamış olmanın tahassürüyle koşar-âheste yürür, tepeye tırmanır, oradan aşağı iner ve yolda olmanın bütün kararsızlıklarıyla çırpınır durur. Bazen, mes’âda koşan insanların, daha çok bir nehrin akışına benzeyen çağıltılarına karışarak, karışıp bir koro şivesiyle hislerini dile getirerek.. bazen de hiçbir şey ve hiçbir kimse görmüyor olma ruh hâletiyle, tek başına sa’y ediyormuşçasına, gözünde Hz. Hacer’in silueti, elinde gönül kâsesi ve dilinde:

           İste peykânın gönül hecrinde, şevkim sâkin et,

           Susuzum bir kez bu sahrada benim’çün âre su!

           ……………

           Bîm-i dûzah nar-ı gam salmış dil-i sûzânıma.

           Var ümidim ebr-i ihsanın sepe ol nâre su” (Fuzûlî)

sözleri, göklerden gelip alevlerini söndürecek bir rahmet bekler.. ve ruhunu yakan kendi ateşiyle beraber, intizarın bitmeyen hasretiyle de kavrulur durur. Bazen mes’âda, ötelerden kopup gelen bir meltemin serinliği duyulsa da, genelde orada hep şevk buudlu bir hüzün, ümit ve recâ televvünlü bir aşk ızdırabı yaşanır.

Mes’âda çok defa, hakikatler hayale karışır ve çevredeki insanlar bazen sükûtun derinliğiyle, bazen de çığlık çığlık hıçkırışlarıyla, kâh mizana sürükleniyor gibi, kâh kevsere koşuyor gibi zevk ve tasa ikilisiyle yer yer yutkunur, zaman zaman da rahat bir nefes alır.. ve geliş-gidişlerine, iniş-çıkışlarına devam ederler. Orada saat ve dakikalar o kadar nazlıdır ki, mutlaka iltifat ve alâka isterler. Yoksa hiç var olmamışlar gibi iz bırakmadan eriyip giderler.

Günler bayrama doğru kaydıkça, metaf, zemzem ve mes’â gizli bir gurbet ve hasret duygusuyla lacivertleşir.. Kâbe, bize araladığı pencerelerin panjurlarını yavaş yavaş indirir.. ve her hâdise ile fâniliğini anlayan insan, buradan göçme zamanı geldiğinde ayrılması icap ettiği gibi, bir gün mutlaka dünyadan da ayrılacağını düşünür ve kendi içine, kendi hususî dünyasına çekilerek âdeta bir ruhî inzivaya bürünür.

Ama henüz her şey bitmemiştir; Hakk’a yürüyen bu insanları bekleyen hâlâ upuzun bir yolculuk var. İnanılmaz tılsımı ve baş döndüren füsunuyla güzergâhı kesmiş duran “Mina” onları bekliyor.. gök kapılarının gıcırtılarının duyulduğu “Arafat” onları gözlüyor.. “Müzdelife”, onlara mini bir şeb-i arûs yaşatmadan salıvereceğe benzemiyor.. daha ileride teslimiyetlerini soluklayıp akl-ı meâşlarını taşa tutacakları yerler gelecek ve Allah’a nefislerinin fidyelerini sunup, kendi duygu dünyalarında beraatlerinin bayramını yaşayacak; sonra da, Kâbe’de, kâbe-i kalblerine yönelerek, Hak’tan yine Hakk’a, urûc ve nüzûllerininoktalayarak “fenâ fillâh”ve “bekâ billâh” tedailerinin ilhamlarıyla tâli’lerine tebessümler yağdıracaklar.

Postunu fedakârlık iklimine sermiş bulunan Mina, o büyüleyen parıltılarıyla, şiirini ta Müzdelife’nin tepelerine duyurur.. onun içine girmek ister.. hatta onu da aşarak ötelerdeki Arafat’ı selamlar.. selamlar ve yirmi dört saatlik misafirlerine referans verir.. ve bu bir günlük konuklarını Arafat’a emanet eder.

Bence Mina, fedakârlıkla şefkatin, emre itaatteki inceliği kavramakla muhabbetin tüllendiği arzda semavî bir kuşak ve sımsıcak bir kucaktır. Mina, âdeta bir teslimiyet kovanı ve bir hasbîlik yuvası gibidir. Eski hâli itibarıyla tamamen, şimdiki durumu itibarıyla da kısmen, hemen herkesin, evsiz-barksız, yurtsuz-yuvasız birkaç günlüğüne ikamet ettiği Mina, öyle sırlı bir yerdir ki, ukbaya bütün bütün kapalı olmayan her gönül, o dağlar ve vadiler arasındaki âramgâhta neler hisseder neler..! Bizler Mina’yı, her yanıyla, ruhumuzla öyle kaynaşmış ve bütünleşmiş buluruz ki; onun, âdeta kalbimizde attığını, damarlarımızda aktığını ve âsâbımızda yaşadığını duyar gibi oluruz. Öyle ki, oraya daha adım atar atmaz, onun, ruhumuzla kucaklaştığını, –Allah Resûlü’ne ilk kucak açılan yer olması itibarıyla da üzerinde durulabilir– bize ötelere açılan yolları işaret ettiğini ve bizi tamamladığını, hatta gelip duygu dünyamıza karıştığını hisseder ve bir ölçüde hepimiz Minalaşırız.

Biz Mina’da hazırlıklarımızı yapıp ruhumuzun kanatlandırılmasıyla uğraşırken, “Arafat” bir baştan bir başa gelin odaları gibi süslenir ve bağrını gelip konacak, gerilip ötelere açılacak misafirleri için tıpkı bir liman, bir meydan, bir rampa gibi hazırlar, açar.. ve ona bir dâüssıla tutkusuyla koşan Hak konuklarını beklemeye koyulur.. yeni bir imkân, yeni bir devran mülâhazasıyla coşkun Hak konuklarını.

Arafat’ın öyle bir nuranîliği ve orada yaşanan zamanın öyle bir derinliği vardır ki, o hazîrede bir kere bulunma bahtiyarlığına ermiş bir ruh, gayri hiçbir zaman bütün bütün mahvolmaz ve kat’iyen dünyevîler gibi ölmez. Ömrünün birkaç saatini Arafat’ta geçirmiş olanlar, bütün bir ömür boyu güller gibi açar durur ve asla solmazlar. Onun şefkatli, aşklı, şiirli dakikaları, hep bir sabah güneşi gibi gönül gözlerimizde ışıldar durur.. ve her yanında açık-kapalı aşkla bilenmiş, bülbül gibi şakıyan, şakıyıp kalblerinin en mahrem noktalarında petekleşmiş bulunan imanlarını, irfanlarını, muhabbetlerini ve cezb u incizaplarını haykıran insanların çığlıkları kulaklarımızda tın tın öter ve ötelere müştak gönüllerimizi coşturur. Hem öyle bir coşturur ki, bizi, en inanılmaz, en erişilmez lezzetlere çeker.. en olgun, en doyurucu vâridâtla hislerimizi şahlandırır.. görmüş geçirmiş varlıkların istiğnalarına benzer şekilde gözlerimize bir büyü çalar ve bizleri özlerimizin içindeki zenginliklerde dolaştırır.

Arafat’ta, sabahlar da gurûblar da hep derinlik soluklar ve ihtimal ki, en yüksek şairlerin bile terennüm edemeyeceği nüktelerini kalblerimize boşaltır; bize varlığımızın gayeleri adına neler ve neler fısıldarlar. Bence, ruhun uhrevîleşip incelmesi için insan hiç olmazsa ömründe bir kere Arafatlaşmalı, Arafat’ı yaşamalı ve Arafat’ın tulû’ ve gurûbunu oksijen gibi ciğerlerine çekmelidir.

Arafat’ta insan, duanın, yakarışın, iç çekiş ve iç döküşün en ürperticilerine şahit olur. Hele ikindi sonrasına doğru, biraz da buruksu veda havasıyla eda edilen dualar, daha bir derinlikle tüllenir, sesler, soluklar, gökler ötesi meleklerin çığlıklarını hatırlatan bir enginlik ve duruluğa ulaşır. İnsan, Arafat düzlüğünde yükselen âh u efgânı duydukça, seslerdeki uhrevîlik, ebedî saadet ümidinin hâsıl ettiği rikkat, şefkat ve recâ ile gençleştiğini, ebedîleştiğini, büyük bir açılışa geçtiğini ve genişlediğini sanır. Hele, güneş gurûba kapanıp da, kararan ufukların her yana buğu buğu veda duyguları saldığı dakikalarda ümitlerin cisimleşip içimize aktığını, şuurlarımızın Arafat vâridâtıyla aydınlandığını ve tıpkı rüya âlemlerinde olduğu gibi, kalıplarımızdan sıyrılıp, bir kısım mânevî anlaşılmazlıklara açıldığımızı.. Arafat gibi çığlık çığlığa inlediğimizi.. batan güneşle beraber eriyip gittiğimizi.. kulaklarımıza çarpan âh u efgân gibi birer feryat hâline geldiğimizi.. kuşlar gibi hafifleyip bir tür kanatlandığımızı.. mahiyet değiştirip birer mânevî varlığa inkılap ettiğimizi sanır ve hayretler içinde, olduğumuz yerde kalakalırız.

Arafat, insanların bütün bir gün, melek mevkibleri arasında dolaşıp durduğu, otururken-kalkarken sürekli semavîlik solukladığı, Hak rahmetinin sağanak sağanak gönüllerimize boşaldığı ve hâdiselerin hep ümit televvünlü cereyan ettiği bir rahmet yamacı ve hesap endişeli bir Arasat meydanıdır. Dünyaya ait her şeyden sıyrılmış ve soyunmuş insanlar, hesap, terazi, mizan endişesi ve rahmet ümidiyle hep hayaletler gibi dolaşırlar onun düzlüklerinde. Affolacaklarını umar, kurtuluşa ereceklerinin hülyalarını yaşar ve bu bir tek günü, senelerin vâridâtını elde edebilecek şekilde değerlendirirler.. değerlendirirler ama, yine de bir başka yerde dua edip yakarışa geçmeleri lâzım geldiğini de söküp kafalarından atamazlar.

Atmalarına gerek de yok, zira birkaç adım ötede bağrını açmış Müzdelife onları bekliyor. Vicdanlarımızdan, Müzdelife’nin bizi beklediği mesajını alır almaz, içinde bulunduğumuz ışıklardan ve ümitle bize tebessüm eden Arafat’tan ayrılır, rükûa nispetle secde seviyesinde Allah’a yakın olmanın unvanı sayılan Müzdelife’ye yürürüz.. sonsuza, mekânsızlığa, ebediyete ve Allah’a yürüdüğümüz gibi Müzdelife’ye yürürüz. Tamamlanmaya yüz tutmuş mehtabın, dağ-dere, vadi-yamaç her yanı aydınlatan ışıklarla cilveleştiği bir mübarek mekânda ve göklerin yere indiği, arzın semavîleştiği duyguları içinde, kendimizi, orada, Hakk’a ulaştıran ayrı bir rıhtım, ayrı bir liman ve ayrı bir rampada buluruz. Kâbe’den beri değişmeyen halleriyle, göklerin pırıl pırıl çehresinin, hacıların simalarındaki akislerini, Allah’a yönelmiş yalvaran bu sadık bendelerin seslerini bedenlerimizde, ruhlarımızda, gözlerimizde ve gönüllerimizde duyarak ötelerde dolaşıyor gibi öteleşir, meleklerle ve melekûtla hemhâl olur uhrevîleşir ve kendimizi bütün bütün rahmetin enginliklerine salarız.

İbn Abbas, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, Arafat’ta ümmeti adına sarih olarak elde edemediği önemli bir reçete ve beraati Müzdelife’de elde ettiğini söyler. Gönlüm bu tespitin yüzde yüz doğru olmasını ne kadar arzu ederdi..! Eğer, Hz. İbn Abbas’ın dediği gibi ise, başların secdeye varmışlığı ölçüsünde insanları Allah’a yaklaştıran Müzdelife, bir başka feryâd u figân, bir başka âh u zâr ister..

Müzdelife’nin hemen her yanında, lambalardan akseden ışıklarla, hacıların parıldayan yüzleri, buğulu bakışları ve heyecanla çarpan sineleri, sadece gecesiyle tanıdığımız o mübarek sahaya, büyüleyen ayrı bir güzellik katar. Hele gece ilerleyince her yanı daha derin bir esrar bürür. Bir kısım kimseler ertesi günkü zor vazifeleri için dinlenirken, sabaha kadar el pençe divan duran insanlar da vardır. Sesini sinesine çekip duygularıyla tıpkı bir mızrap gibi gönlünden gönül ehline nağmeler dinleten bu engin ruhlar kim bilir neler düşünür, neler söyler ve içlerinden neler geçirirler..! Kalb sesleri her zaman kendilerini aşan bir seviyede cereyan eder ve meleklerin soluklarıyla at başıdır. Kalbini dinleyen ve kalbiyle konuşan bu zaman üstü insanlar, şimdi seslendirdikleri bu gönül bestelerinin yanında, daha önce, ondan da önce, duygu mızrabıyla gönül telleri üzerinde duyurup duymaya çalıştıkları ne kadar nağme varsa, hepsini bir koro gibi birden duyar, birden dinler ve geçmişlerini bu günle beraber bir zevk zemzemesi hâlinde yudumlarlar.

Ufuklarda şafak emareleri tüllenmeye başlayınca, bir gün önce Arafat’ta yaşanan ses-soluk, his-heyecan katlanarak bütünüyle Müzdelife’ye akar.. akar ve tan yeri bir sürü his, bir sürü iniltiye karışarak ağarır. Namaz dışı Hakk’a yönelişler, namaz içi teveccühler.. ve namazın içine akıp kunutlaşan dualar her biri Hakk’a yakınlığın ayrı bir buudu olarak keyfiyetler üstü bir derinlikte eda edilirler.

Bazen dört bir yanımızı saran ve bütün duygularımızı okşayan bir ipek urba gibi.. bazen ümitlerimize fer ve acılarımıza tesellibahş olan semavî eller gibi.. bazen ocaklar misali yanan sinelerimize su serpen birer tulumba gibi.. bazen ruhlarımıza en yüce hakikati duyurup gönüllerimize ürpertiler salan ezanlar gibi.. bazen yıkılmış, dağılmış eski dünyamızın parçalarını bir araya getirerek, özümüzden, ebediyetimizden, dünyamızdan, ukbamızdan öyle mânâlar duyururlar ki, kendimizi yeniden keşfediyor, özümüzü daha yakından tanıyor, dünyaya farklı bir zaviyeden uyanıyor, ukbayı da ayrı bir yakınlık, ayrı bir netlik içinde görüyor gibi oluruz.

Bu yalvarış ve yakarışlar, güneş ışınları yeni bir günün müjdesiyle ufukta belireceği âna kadar da devam eder. Güneş doğarken de, âdeta o âna kadar secdede olan başlar, bir başka yakınlığa ulaşmak için yeniden “şedd-i rihâl” eder ve yollara koyulurlar. Şimdi, önümüzde daha önce de uğrayıp, vadi vadi selâm durup geçtiğimiz Mina var. Safvete ermiş kalblerin, düz mantığa zimam vurup ruhun eline teslim edecekleri Mina.. teslimiyete ermiş gönüllerin inkıyatlarını ortaya koyacakları Mina.. Hz. Âdem’den Hz. İbrahim’e, ondan da insan nev’inin Şeref Yıldızı’na kadar binlerin, yüz binlerin akıl ve mantıklarını gemleyip muhakemelerini kalble irtibatlandırdıkları Mina.. nihayet bütün bunlardan sonra, şeytanı taşlarken nefislerimizin de paylarını aldıkları, ayrıca ibadetin esası sayılan taabbüdîliğin maşerî vicdan tarafından temsil edildiği Mina… Ve şeytan taşlamanın yanında daha neler neler yapılır orada.. kurban, tıraş, hac esvabından soyunma.. ve yol boyu derinleştirilen konsantrasyondan sonra tam bir metafizik gerilimle eda edilen farz tavaf bunlardan sadece birkaçı..

Hac yolcusu, evinden ayrıldığı andan itibaren, yol boyu, nefis ve enaniyeti hesabına iplik iplik çözülür; kalbî ve ruhî hayatı adına da bir dantela gibi ibrişim ibrişim örülür. Evet, insan bu ışıktan yolculuğunda en eski fakat eskimeyen, en ezelî ama taptaze gerçeklerle tanışır ve hâlleşir.. ve hiçbir zaman unutamayacağı edalara ulaşır. Hele, yapılan işin şuurunda olanlar için bu arzî fakat semavî yolculuk, ihtiva ettiği vâridât ve hatıralarla daha bir derinleşir ve ebediyet gamzetmeye başlar.. başlar ve güya semanın renkleri, hacıların sesleri gelir hülyalarımıza dolar, ruhlarımızı sarar ve ömür boyu gönül gözlerimizde tüllenir durur.

Dünyada, Kâbe ve çevresi kadar, biraz hüzünlü de olsa, ama mutlaka füsunlu daha cazip bir başka yer göstermek mümkün değildir. İnsan, onun hariminde her zaman efsanevî bir güzelliğe şahit olur ve her şeyi en olgun, en tatlı bir meyve gibi koparır, yer. Oralara yüz sürme tâli’liliğini paylaşan ruhlar, ebediyen başka bir ibadet mahalli arama vehminden kurtulurlar.. ve oraların öteler buudlu cazibesini ömürlerinin gurûbuna kadar da asla unutmazlar.

***

[1]   Âl-i İmrân sûresi, 3/97.

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi Haziran-1994 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

420. Nağme: Hocaefendi’nin Hac Hatıraları

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Aslında Bamteli-Özel olarak Pazartesi günü neşretmeye niyetlendiğimiz bu sohbeti de bekletmeye gönlümüz razı olmadı.

M. Fethullah Gülen Hocaefendi yeni hasbihalinde haccın manasını, mukaddes topraklara hangi ruh haletiyle gidip gelmek gerektiğini ve insanın kendisine nasıl bakması lazım geldiğini anlattı.

Muhterem Hocamıza iki soru sorduk:

  1. Hac makalesinde “Hepimiz hacca biraz da ruh ve duygularımızın kirlenmiş olması mülahazasıyla gideriz.” buyuruluyor. İşaret edilen bu “kirlenmiş olma mülahazası”nı nasıl anlamalıyız? Bu mülahaza ile hac münasebetini lütfeder misiniz?
  2. Birinci haccınız ile ikinci ve üçüncü haclarınız arasında ister gidiş ister duyuş açısından mülahaza farklılığı hissettiniz mi?

Üç kere hacca gitmiş olan Hocaefendi, bu sorularımıza cevap verirken çok latif hatıralarını da dile getirdi; mübarek beldelerdeki hissiyatını seslendirdi.

Rahman’ın misafiri olmuş ya da olma recasıyla beklemeye durmuş bütün Medine aşıklarına, Mekke sevdalılarına çok derin hisler tedai ettireceğini umduğumuz bu güzel sohbeti 42:21 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Muhabbetle…

376. Nağme: Mukaddes Mekanlar, Kutsal Zamanlar ve Mübarek Haller

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Aslında bu haftanın Bamteli olarak “Girdili-Çıktılı Aktarmalar ve Suizan Virüsü” başlıklı enfes bir sohbeti yayına hazırlamıştık. Sayfalarımızı yenilemeye çalışırken kıymetli Hocamızın bugünkü sohbetinin vakti gelip çattı.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bir iki saat önceki hasbihalinde Ka’be ve Müzdelife gibi mukaddes mekanlar, Arafat vakfesi ve Kadir Gecesi gibi kutlu zamanlar, bir de ızdırar ve ızdırap anlarındaki mübarek haller ile alakalı çok güzel hakikatleri dile getirdi. Özellikle içinde bulunduğumuz zaman diliminde, idrak etmeye hazırlandığımız arefe ve bayram günlerinde yapılması gerekenleri ve dualarımızın nasıl olması lazım geldiğini anlattı.

Bu son sohbet bir yönüyle zaman endeksli olunca yayına hazırladığımız Bamteli’ni gelecek haftaya bırakmayı ve güncel olan hasbihali hemen neşretmeyi uygun bulduk.

43:56 dakikalık sesli ve görüntülü dosyalar halinde arz edeceğimiz bu özel Bamteli’nde muhterem Hocaefendi şu hususları nazara veriyor ve şu soruların cevaplarına dair çok önemli bilgiler serdediyor:

*Salih ameller zatında kıymetlidir; fakat, bazen mekan, zaman ya da hal zarfları, yapılan amele kıymetler üstü kıymet kazandırır. Ka’be, Arafat, Müzdelife gibi mekanlarda ve Hac mevsimi, Arefe günü, Kadir gecesi gibi zamanlarda yapılan ibadetlere bin kat fazlasıyla sevap yazılır.

*Mazrufa (sarılıp muhafaza edilen, zarfa konulan şeye) kıymet kazandıran zarflardan biri de “hal”dir. İbadete iyice yumulup kurbet hisleriyle dolduğu bir anda gözlerinden akan yaşlarla hislerini ifade eden bir mü’minin o andaki hali, yaptığı dualara kat kat değer kazandırır ve taleplerinin kabul edilmesine vesile olur.

*Ebu Eyyûb el-Ensâri Hazretleri’nin medfun bulunduğu mekanı ve ona benzer mescidleri ziyaret etmek hangi ölçüler içerisinde olmalıdır?

*Mina, Arafat ve Müzdelife’nin en önemli hususiyetleri nelerdir?

*Arafat ve Müzdelife vakfelerinde “kul hakları” da bağışlanır mı? Buralarda nasıl bir kurbete erilir?

*Mukaddes mekanlar ve kutsal zamanlarda mü’minin hali nasıl olmalıdır? İçteki haşyetin dışa yansımaları hangi surette gerçekleşir?

*Arafat günü ve Kadir gecesi mazhar olunan ilahî tecellilerin hususiyetleri nelerdir?

*Eşref saat ve eşref zaman ne demektir?

*Kurbet ve maiyyet atmosferinde geçen saniyelerin, hatta anların bereketi zılliyet planında Hak dostlarına ve seviyelerine göre mü’minlere de müyesserdir. Nitekim İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.” Mesela, Allah’a iman ederek bir an yaşamak, O’nu tanımaksızın milyon sene yaşamaktan daha iyidir. Evet, bir ân-ı seyyâle öyle bir ruh hâleti yakalarsınız ki, bütün gönlünüzle “Allah’ım, bir saniyecik Sen’in maiyyetine erme uğrunda bin defa ölürüm!..” dersiniz. Bu öyle bir haldir ki, Allah o küçücük çekirdekten kocaman bir şecere-i Tûbâ yaratır. Öbür tarafa gittiğinizde, o minnacık düşüncenin sizin Cennetinizin çekirdeği olduğunu görürsünüz. İman nuruyla aydınlattığınız o bir anlık zaman diliminde zihninizi dolduran o nurlu düşüncenin, ötede sizin için Cemal’in de, Rıdvân’ın da esası haline geldiğini müşahede edersiniz.

*“Tahiyyat”ta “Esselamu aleyke eyyühennebiyyu ve rahmetullahi ve berakâtühu” diyerek Cenâb-ı Hakk’ın Rasûl-ü Ekrem efendimize selamını yad ederken büyükler nasıl bir ruh haletine girerler?

*Arafat, Müzdelife ve Mina’da hac yapanların üzerine yağan ilahi tecellilerden dünyanın diğer yerlerindeki mü’minler nasıl istifade ederler?

*Hacca gidemeyenlerin Arafat vakfesi sırasında kendi memleketlerinde bir tepeye çıkıp dua okumaları doğru mudur?

*Arefe günü nasıl değerlendirilmeli ve hangi dualar yapılmalıdır?

*Adanmış ruhların duaları nasıl olmalıdır?

*Hazreti Ebû Hureyre (radiyallahu anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kendin için sevip arzu ettiğin şeylerin diğer insanlar için de gerçekleşmesini dile ki, kâmil manada müslüman olasın!.” (Tirmizî, 4/551)

*Müslüman olmamış insanlara nasıl dua edilmelidir?

*Izdırar ruh haletinin duaya tesiri nasıl olur?

*Muztarrın niyazından başka bir de muzdaribin duasından bahsediyorsunuz; bu hususun izahını lütfeder misiniz?

*Bediüzzaman hazretlerinin Arefe günü bin İhlas Suresi okuduğu doğru mudur?

*Bu mübarek günlerde İhlas Suresi’nden başka okunmasını tavsiye ettiğiniz dualar var mıdır?

*Muhyiddin İbn Arabî hazretleri İhlas Suresi’ni nasıl okurmuş?

*Dua okumada “manevî ortaklık” söz konusu mudur? Uhrevî amellerin sevabı nasıl taksim edilir?