Posts Tagged ‘Müflis’

Bamteli: UKBÂ BUUDLU HAYAT

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Ömrün uzunluğu-kısalığı, onun daha ziyade yerinde değerlendirilip yediveren başaklar haline, yüz veren başaklar haline, yedi yüz dâne veren başaklar haline getirilmesi ya da getirilememesiyle olur, uzun yaşamakla değil. Kısa yaşamaya çok önemli şeyler sıkıştırmaktır esas. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) altmış üç yaşında ruhunun ufkuna yürümüştür. Şayet yapılan hesap kamerî hesap ise, altmış üç olur; eğer şemsî hesap ise, o kadar bile değil; yaklaşık altmış bir olur. Hazreti Ebu Bekir, O’ndan bir yarım sene daha eksik. Hazreti Ömer de tıpatıp, öyle. Ama hayatlarını öyle değerlendirmişler ki, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mâiz ve Gâmidiyeli kadın için kullandığı aynı tabiri onlar için kullanabilirsiniz: Yaşadıkları hayata terettüp eden sevap, fazilet, kurbet, Allah’a yakınlık ve maiyyete terettüp eden eltâf-ı İlâhiye bütün insanlığa dağıtılsa, herkese yeter ve artar! Her birininki!.. Öyle bereketli bir ömür yaşamışlar; altmış sene ama altı yüz sene yaşamaktan daha bereketli olmuş.

   İnsan, ebed için yaratılmıştır; ebedden ve Ebedî Zat’tan başka hiçbir şeyle de tatmin olmaz.

İnsan, niyetiyle, samimiyetiyle, vefasıyla kısacık ömrünü o hale getirebilir ve böylece ebediyete liyakatini ortaya koymuş olur. Çünkü orada “ebedî mutluluk” söz konusu, “ebedî saadet” söz konusudur. İnsan, öyle yapmakla, ebediyet için yaratıldığını sergilemiş olur. “İnsan, ebed için yaratılmıştır; ebedden, Ebedî Zat’tan başka hiçbir şeyle de tatmin olmaz!” Bin senelik dünyevî ömür de onu tatmin etmez.

Menkıbelerde anlatılıyor, hadis olarak da rivayet ediliyor: Evet, kaynağı üzerinde durmayacağım. Hazreti Musa’ya, Azrail (aleyhimesselam) geliyor. Belki Azrail (aleyhisselam) sadece nezaret edecekti.

Zira mukarrabînin ervâhını, Cenâb-ı Hakk, doğrudan doğruya yed-i rahmetiyle kabzeder. Onun için Hakk dostları, “Kendi elinle verdiğin şeyi al!” falan demişler; “Nasıl verdinse, öyle al!” Çünkü hiç kimse -ne Azrail, ne Mikail, ne İsrafil- O’nun kadar merhametli olamaz. “O (celle celâluhu), erhamü’r-Râhimîn, eşfe‘ü’ş-şâfiîn, ekremü’l-ekremîn, e‘azzü’l-a‘izzâ’dır; alacaksa, o yegâne merhametli, yegâne şefaat sahibi, sınırsız ikram ve lütufta bulunan mutlak cömert, yüceler yücesi mutlak galip Zât (celle celâluhu) alsın!” demişler; “Sen al!” diye O’na niyaz etmişler.

Bu açıdan da Seyyidinâ Hazreti Musa’ya, Azrail aleyhisselam gelebilir; “Cenâb-ı Hakk, emanetini istiyor!” diye, mesaj getirir O’na. O da misyonuna bağlı olarak, “Biraz daha!” der, “Bu insanlarda hâlâ yontulması gerekli olan çok şey var; törpülenmeleri icap ediyor!” manasında. Çünkü Hazreti Musa, Tîh hadisesi esnasında ruhunun ufkuna yürür. Oysaki gözünde tüllenip duran Mescid-i Aksâ’nın fütuhâtı vardır. Cenâb-ı Hakk, o misyon ile O’nu tavzif buyurmuş ve oraya yönlendirmiştir. Ama gel gör ki, kapının önüne dayanan insanlar, قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا أَبَدًا مَا دَامُوا فِيهَا فَاذْهَبْ أَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلاَ إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُونَ “Yine dediler ki: Ya Mûsâ! O zorbalar orada oldukları müddetçe biz asla giremeyiz. Haydi, sen Rabbinle git, ikiniz onlarla savaşın, biz işte burada oturuyoruz.” (Mâide, 5/24)

“Sen ve Rabbin; gidip savaşın orada; biz burada, keyfimize bakıyoruz!” demişler. Dolayısıyla kırk sene Tîh’te dolaşmış; sene ile “erbâin” çıkarmış, “çile” çıkarmış, kıvam bulmuşlar; belki iki nesil yetişmiş orada. Cenâb-ı Hakk, sonra onlara Yûşâ İbn Nûn vasıtasıyla Mescid-i Aksâ’nın fethini müyesser kılmış.

Hazreti Musa, Cenâb-ı Hakk’tan, misyonu adına daha uzun seneler istemiş. Cenâb-ı Hakk da buyurmuş ki; “Bir sığırın sırtına elini koy! Elinin altına ne kadar tüy rastlıyorsa, o kadar sana ömür vereceğim!” Bilmiyorum ben, saymadım; bir eli sığırın üstüne koyunca, altına ne kadar tüy geliyor? Bin mi, iki bin mi? Olabilir, herhalde bin olabilir. “Yâ Rabbî!” diyor Peygamber, “Sonra ne olacak?” Cenâb-ı Hakk, “Sona yine öleceksin!” buyuruyor. Evet, ölüm, dünyadakilerin kaderi; bu kader لاَ يَتَبَدَّلْ وَلاَ يَتَغَيَّرْ değişmez, başkalaşmaz. Bunun üzerine, Hazreti Musa, “Öyleyse, şimdi olsun! Madem sonuçta olacak, şimdi olsun!” diyor.

Peygamberler, bir yönüyle, böyle nâz edâlı niyazlarıyla, iç dünyalarını Rabbimize döküyorlar; O (celle celâluhu) da onları çok sevdiğinden dolayı… Herkesi de sever de, nankörlük yapıp kendi elimizle kendimizi sevilmemezliğe itmememiz lazım!.. Evet, Hazreti Musa, ruhunu Allah’a teslim ediyor. Gaye-i hayâli, yüksek mefkûresi ise, Hazreti Hızır ile görüşmeye giderken, yanında götürdüğü “fetâ”sı, delikanlısı, -tasavvufa da bir ıstılah olarak girmiş tabirle- “fütüvvet”i temsil eden babayiğit, Yûşâ İbn Nûn (aleyhisselam) ile gerçekleşiyor; Mescid-i Aksâ’nın fethi ona müyesser oluyor. Hazreti Musa da onu görüyordur; “Benim dediğim oldu, arzu ettiğim oldu!” veya “Rabbimin beni vazifeli kıldığı, bir misyon olarak bana yüklediği şey olduğuna göre, gam yemem!” diyordur.

   Hayatı anlamlı kılan, gaye-i hayaldir; dine, imana, insanlığa hizmet edebileceksek, yaşamaya değer!..

Antrparantez; siz de öyle düşünmez misiniz? Ülkenizin, ütopyalarda bile tasvirine rastlayamayacağınız şekilde, hakkaniyetin, adaletin, istikametin, mürüvvetin, insanî derinliğin, re’fetin, şefkatin, birbiriyle kucaklaşmanın, birbirine saygı duymanın, anlayış farklılıklarına rağmen, farklılıkları ayaklar altına alarak sevgide buluşmanın ülkesi olmasını arzu etmez misiniz?!. Zannediyorum, herhalde kendini öyle bir yanlışlığa salanların dışında, onu arzu etmeyen tek bir fert yoktur. Öyle bir dünya… Herkesin birbiriyle kucaklaştığı, hatta düşmanlarıyla bile “Yıkanlar hâtır-ı nâşâdımı -yâ Rab- şâd olsun / Benimçün ‘Nâ-murâd olsun!’ diyenler, bermurâd olsun.” (Nailî-i Kadim) anlayışıyla kucaklaştığı bir dünya!.. Çok defa tekerrür eden bir söz: “Âşık der, inci tenden / İncinme, incitenden / Kemalde noksan imiş / İncinen, incitenden!..” (Alvarlı Efe Hazretleri) İncinmeyenlerin ülkesi.. incitmeyenlerin ülkesi.. ezkaza incinmişse şayet, “mukabele-i bi’l-misil kaide-i zâlimâne”sinde bulunmayanların ülkesi…

Öyle bir ülke ve öyle bir toplum olsun.. herkes birbirini kabul etsin.. kimse “Ben!” demesin, şirke girmesin.. herkes “”ya yürüme adına, evvela, ilk basamak olarak, “Biz!” desin, “Biz!..” Mübarek milletimiz, analarla lebalep dolu olan ülke… Milletimiz, mutlu olsun.. o, mesut olsun.. orada herkes birbiriyle kucaklaşsın.. herkes, birbirini davet etsin.. birbirine çay içirsin.. kahveler sunsun.. yemekler yedirsin.. kendi saadetinden daha ziyade başkalarının mutluluğunu düşünsün.. saraylarını satsın, başkalarına bahşiş dağıtsın.. filolarını satsın, başkalarına bahşiş olarak kullansın… Böyle bir ülke, istemez misiniz? Size rüyanızda deseler ki, “O, yarın oluyor!” Size düşen şey şu mülahazadır: “Artık bundan sonra benim yaşamamın anlamı yok! Vazifem, misyonum bitti. Benim de bu oluşumda şöyle-böyle, küçük bir dahlim olduğundan dolayı, karınca kadar, bir termit kadar… Sonradan birileri tarafından ‘Sen de epey bir hizmette bulunmuştun!’ demelerini duymamak için, mezarı tercih ediyorum. Allah’ım! Bana, ülkemi öyle ütopyaları aşkın hale getirdiğin günü gösterme! Elin-âlemin parmak kaldırıp ‘Bu da bu mevzuda bir şeyler yapmıştı!’ demelerini duyurmadan, emanetini al!..

Efendim, bu, Hazreti Musa’nın ahlakı; bu, ahlak sultanı İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve ala ihvânihi mine’n-nebiyyîne ve’l-mürselîn) كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ “Ahlakı Kur’an olan” Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın ahlakı. O, ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, üç tane irtidat hadisesi, yalancı peygamberler, zuhur etmişti. Ruhunun ufkuna yürüdükten sonra çoğaldı, on bir tane oldu. Fakat geriye dönüp Hazreti Ebu Bekir’in arkasında, Hazreti Ömer’in arkasında, Hazreti Osman’ın arkasında, Hazreti Ali’nin arkasında kenetlenmiş o toplumun, Allah karşısında duruyor gibi kemerbeste-i ubudiyetle, en ağır vazifeleri, en ağır misyonları edâ etmeye âmâde ve teşne olduğunu görünce, tebessüm ederek öbür âleme yürümüştü. “Artık bundan sonra Benim yaşamamın bir anlamı yok! Nasıl olsa bu misyon edâ edilecek!”

Misyon için, vazife için, gâye-i hayal için, ideal için dünyada durmak!.. O, edâ ediliyorsa birileri tarafından, artık benim yaşamamın anlamı kalmamış demektir, vazifem bitti demektir!.. Bir asker olarak bir an evvel tezkeremi doldursalar da, ben de o “diyâr-ı âher”e göç edip gitsem! Bir “diyâr-ı âher”e göç edip gitsem!.. Evet, temel felsefemiz bu.

Allah’ın lütfedeceği şeyleri, mesela İstanbul’un fethini en son adım atılıncaya kadar takip etme… Kapılar aralandı, Bizanslıların her birisi, bir ine sindi. Tabiî, ine sinenler de burada gorile dönüşüyorlar. Evet, öyle olmuştu, birisi için. On sene evvel, öyle olmuştu. On sene sonra öyle olduğunu görüyorum ben şimdi. “O nasıl ola ki?!” diye düşünüyordum; fakat öyle olduğunu şimdi görüyorum. Her birisi bir ine siniyordu orada. Herhalde Hızır Çelebi de, Ulubatlı Hasan da, Fatih (cennetmekân) da, “Galiba, benim vazifem bitti artık! Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ، فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا، وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ demiş, ‘güzel emir’ olmayı, İstanbul’un fethine bağlamıştı. O da olduğuna göre, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in iltifatı, benim hayatımın -bir yönüyle- kafiyesi oldu. Hayatın kafiyesi konunca, artık, o şiir bitmiş, o güfte sona ermiş demektir. Bana artık âhirete ait güfteleri orada seslendirmek düşüyor! Efendim, ilki de onun, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ikrarı…” demişlerdir.

Evet, kalbimiz, bu duyguyla çarpıyor/çarpmalı, ölünceye kadar: Muvaffakiyet ve zaferlerin hay-huyunu duyabileceğimiz günlere erdirmesin!.. Fakat o günleri mutlaka getirsin.. mutlaka analarla dolu olan o ülkeyi sevindirsin.. ütopya yazarlarına, “Ütopya meğer böyle olurmuş!” dedirtsin… Bunlar olduktan sonra, artık vazifemiz, misyonumuz bitmiş demektir bizim. O kadar hasbî olmak.. o kadar îsâr ruhuyla hareket etmek.. o kadar kendini ertelemek, ötelemek, adım adım geriye çekmek.. o kadar misyonu öne çıkarmak, olacak şeyleri öne çıkarmak, gâye-i hayale değerler üstü öyle değerler atfetmek… Nezd-i Ulûhiyette hora geçen şey, budur; Allah, buna değer verir, bunu kabul buyurur, “İşte Benim isteğim de buydu!” der. Yoksa falan yerin fâtihi, filan yerin bilmem nesi olarak, filan… Kalbiniz/sineniz o duyguyla atarak Allah’ın huzuruna giderseniz; bence, beyhude.. beyhude, havanda su dövmüş olursunuz. Yap, et, eyle.. ve onu -elinden geliyorsa- sadece O’na (celle celâluhu) söyle!..

Hatta, birisi, ehl-i derd için “Ehl-i hâl, halini arz etmez Allah’a bile..” diyor; “Arz etmem halimi, hemhâlim olan ‘âh’a bile.” mısraı ile başlayıp bunu söylüyor:

“Söylemem derdimi hemderdim olan ‘âh’a bile

Belki sînemdeki şu nâle-i cângâha bile

Kendi, bî-şübhe, bilir râz-ı derûnum yoksa,

Ehl-i dil söyleyemez derdini Allâh’a bile!..”

Ya bir naz şeklinde, şikayet şeklinde olursa bu?!. O kadar ince, o kadar nazik davranır. Evet, mesleğimizin esası, budur.

   Dünyada malı mülkü kaybetmek “küçük iflas” sayılır; asıl korkulması ve tedbir alınması gereken husus, ahirette müflis olmaktır.

Birileri sizi böyle tanımamış, böyle bilememişler. Gezdikleri her yerde, âdeta salya atıyor gibi, hakkınızda hiç de numarası-drobu uymayan şeyler söyleyip duruyorlar. “Terör” mü desek bunlara, “firak-ı dâlle” mi desek, “dinden dönmüşler” mi desek?!. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الأَمْرِ “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Rasûl’üne ve sizden olan ulûlemre de itaat edin.” (Nisa, 4/59) fehvasınca, kendilerini de “Ulû’l-emr” gördüklerinden dolayı mutlak itaat istiyorlar. Oysaki ulû’l-emr, “ulemâ-i benâm”dır; dünyayı-ukbâyı mahrutî görüşle aynı noktada gören/değerlendiren ufuk insanlardır. Kendini öyle gören zavallı!.. Kendini öyle görmenin esiri/zebûnu olmuş ve kendini “görülme”ye kurban etmiş zavallı!.. Allah’ın o kadar teveccühüne rağmen, hayatını bir müflis olarak yaşamış; öbür tarafta da müflis, hadisin ifadesiyle.

Müflis kime derler?” buyuruyor Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ashâb-ı Kiram da dünyadaki iflasa göre tarifini söylüyorlar. Hani, imkânları olur, parası olur, malı olur, mülkü olur; fakat beceremez onu, dolayısıyla kaybeder her şeyi ve iflas eder, iflas bayrağı çeker. Efendimiz, onu “küçük iflas” görüyor; ona “küçük iflas” demiyor ama “küçük iflas” görüyor onu. “Müflis”, çok önemli şeylerle öbür tarafa gider: Falanın hakkını yemiş, filana zulmetmiş, filan hakkında iftirada bulunmuş, falan hakkında yalan söylemiş… Mesâvî-i ahlak adına neler varsa, hepsini yapmış; kendisini “mühlikât”, “mûbikât” akıntısına salmış ve öbür tarafa “müflis” olarak çıkmış. Varlıkla gitmiş öbür tarafa, dünya kadar varlığı var, Karun kadar serveti var; fakat almışlar sevabını/hasenâtını elinden, vermişler hakkını yediği kimselere; yüklemişler onun vebâlini ve günahını da onun sırtına. Kendi günahıyla beraber, bir de başkalarının günahını sırtlanmış. İşte asıl müflis, budur. Evet, hadisi açtım biraz ama ifade buyurulan mazmun ve mantûkun açılımı idi bu.

O türlü müflis olarak gitmemek için, “Burada iyi şeyler yaptım, çok ciddî kazanımlar ile öbür tarafa yürüyorum ama dünya kadar başkalarının hakkı da sırtımda, öyle gidiyorum!” dememek için, onu çok iyi düşünmek lazım. Arpa kadar hak ile öbür tarafa gitmemek için şakaklarımızı zonklatırcasına ızdırap duymalıyız. Kasıklarımızda sancıyı hissedercesine, bir arpa hakkı, tek bir arpa kadar hakkı sırtlanmamak için sancı çekmeliyiz. Ne kadar unutulmuş bu türlü şeyler, Kapadokya’da!.. “Hak” diye bir şey yok!.. “Hukuk” diye bir şey yok!.. “Adalet” diye bir şey yok!.. “İnsaf” diye bir şey yok!.. “İz’ân” diye bir şey yok!.. “Re’fet” diye bir şey yok!.. “Şefkat” diye bir şey yok!.. Dünya kadar mazlum, mağdur, mehcûr, mahrum, ma’zul… Bütün imkânları elinden alınmış ve âdeta bir müflis olarak sokağa salınmış. Gıdaya ağlayan çoluk-çocuğu kalmış arkada. Eşi kalmış yapayalnız. Bazen hanımını almışlar, bazen beyini almışlar; mutlaka herkese bir zulüm yapmak için ellerinden gelen her haltı karıştırmışlar.

Ve bütün bunları “Müslümanlık” argümanlarını kullanarak yapmışlar. “Müslümanlık gelecek, herkes Müslüman olacak, herkes huzura erecek!” demişler. Kendileri adına da bir sürü halt etmişler, herze yemişler; dünyalarını berbat ettikleri gibi, ahiretlerini de karartma yoluna girmişler. Çünkü tarihe öyle geçecekler; Amnofisler gibi, İbnü’ş-Şemsler gibi, Ramsesler gibi, Stalinler gibi, Leninler gibi geçecekler tarihe. Lanet ile anılacaklar bütün cebâbire ile, cebbârlar ile, hodfüruşlar ile beraber. Dünyada lanetle yâd edilecekler. Ve bunlar, öbür tarafta da karşılarına çıkacak, başlarını eğecekler önlerine.

   Bir tarafta “keşke” çığlıkları ve korkunç akıbet; diğer yanda, şükür koroları ve nimet üstüne nimet!..

Kur’an-ı Kerim, bu acı akıbeti gözler önüne seriyor: وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ فَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ * وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ * يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ * مَا أَغْنَى عَنِّي مَالِيهْ * هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيهْ “Ama hesap defteri sol tarafından verilen kimse der ki: Eyvah, keşke verilmez olaydı bu defterim! Keşke hesabımı bilmez olaydım! N’olurdu, ölüm her şeyi bitirmiş olaydı! Servetim, malım bana fayda etmedi! Bütün gücüm, iktidarım yok oldu gitti!” (Hâkka, 69/25-29) Keşke kitabım verilmeseydi! Onu sol taraftan veya arkadan almasaydım! İçinde olanları görmeseydim! Keşke bu mal menâl, saray, filo, nedir bilmeseydim; yerin dibine batsın, bunlar olmasaydı; öyle gelmeseydim buraya! Ve defterime onlar yazılı olarak burada rezil u rüsva olmasaydım Allah karşısında, Hazreti Rasûl-i Zîşân karşısında ve kendilerine bir şey yaptım diye övündüğüm insanlar karşısında!..

Onlar öyle inleyip يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ * وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ “Eyvah, keşke verilmez olaydı bu defterim! Keşke hesabımı bilmez olaydım!” derken, beri tarafta birileri de gürül gürül, âdeta meseleyi korodan seslendiriyor gibi nida edecekler: فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ * إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاَقٍ حِسَابِيَهْ * فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ * فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ * قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ * كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الأَيَّامِ الْخَالِيَةِ  “Hesap defteri sağ tarafından verilen neşelenir ve ‘İşte defterim! Buyurun okuyun, inceleyin! Zaten ben hesabımla karşılaşacağımı biliyordum!’ der. O artık mutluluk veren bir yaşam içindedir. Çok güzel ve pek kıymetli cennet bahçelerindedir. Meyveleri hemen el ile koparılacak durumdadır. Kendilerine şöyle denilir: Geçmiş günlerinizde yaptığınız güzel işlerden dolayı afiyetle, yiyin, için!” (Hâkka, 69/19-24)

Evet, bu, sevinçten, gürül gürül bunları seslendirirken; öbürü, asâ gibi iki büklüm olmuş; o saraylarını, o filolarını, o villalarını sırtına yüklemişler: “Sen, hırsızlıkla yaptın, haramîlikle yaptın; bunları milletten çaldın, kendine mal ettin; çaldığını yüzüne vuranları sen, hırsız gibi gösterdin, onların üzerine gittin; diş gösterdin, salya attın; al veballerini sırtına, yürü şimdi gayyâya!.. خُذُوهُ فَغُلُّوهُ * ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ * ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ * إِنّهُ كَانَ لاَ يُؤْمِنُ بِاللهِ الْعَظِيمِ * وَلاَ يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ * فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هَاهُنَا حَمِيمٌ * وَلاَ طَعَامٌ إِلاَّ مِنْ غِسْلِينٍ * لاَ يَأْكُلُهُ إِلاَّ الْخَاطِئُونَ “Tutun onu, bağlayın ve kelepçeleyin; sonra da, yanıp kavrulması için kızgın alevli ateşe atın! “Bununla kalmayın, yetmiş arşın uzunluğunda bir de zincire vurun! Çünkü sonsuz azamet sahibi Allah’a inanmazdı o. Ve yoksulu doyurmaya hiçbir teşvikte bulunmazdı. İşte netice: Bugün burada hiçbir dostu yoktur ve irinden başka bir yiyeceği de; ki onu ancak, (küfür, şirk, zulüm gibi) en büyük günahları işleyenler yer.” (Hâkka, 69/30-37)

Baksınlar Kur’an-ı Kerim’e!.. Görsünler tefsirinde bu denen şeyleri, orada karşılarına çıkacak şeyleri!.. O duruma düşürecekse, bütün dünyanın size, tek bir ferdinize verilmesi, beş para etmez!

Aldanmış olursunuz!.. يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلاَنًا خَلِيلاً “Âh ah! Keşke şu falancayı dost edinmeseydim!” (Furkân, 25/28) diyecek hale düşersiniz. Ah, keşke falanı, falan tiranı, filan Müller’i, falan haini dost edinmeseydim! Arkasından sürü gibi gitmeseydim! Dediğini etmeseydim! Alkış bekliyordu, yapmasaydım! İnsan gibi davransa, insana yakışır şekilde hareket etseydim!.. لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي “Hakikatten, bana tebliğ edilen Kitap’tan beni o uzaklaştırdı, o saptırdı.” (Furkân, 25/29) Hak, hakikat bana hatırlatıldıktan sonra, tuttum ben, o tiranı, o haini, o münafığı dost edindim! Sürüklendim, arkasından gittim!.. Kimseye değil, kendi kendime ettim!..

Bir öyle deme var; bir de şöyle deme var: يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً * فَادْخُلِي فِي عِبَادِي * وَادْخُلِي جَنَّتِي “Ey (iman ve ibadetle, zikirle) doygunluğa ermiş nefis! Dön Rabbine, sen O’ndan razı, O da senden razı olarak. Katıl sen de (Bana kullukla en büyük şerefe ulaşmış) has kullarımın arasına!.. Ve gir Cennetime!” (Fecr, 89/27-30) Ey itminana ermiş; Allah ondan razı; o, Allah’tan razı; gönül itminanı, huzuru içinde insan!.. ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً Rabbine dön! O’ndan gelmiştin. ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً Sen, O’ndan; O da senden razı. Dön O’na!.. Nereye döndüğünü görüyorsun!.. فَادْخُلِي فِي عِبَادِي O Benim -Bana has- kullarımın içine dön! وَادْخُلِي جَنَّتِي Sonra da Cennet’e gir!

Evet, diğeri için خُذُوهُ فَغُلُّوهُ * ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ “Tutun onu, bağlayın ve kelepçeleyin; sonra da, yanıp kavrulması için kızgın alevli ateşe atın!” (Hâkka, 69/30-31) denmişti. “Sallayıverin Cehennem’e!” yerinde, buna فَادْخُلِي فِي عِبَادِي * وَادْخُلِي جَنَّتِي “Katıl sen de (Bana kullukla en büyük şerefe ulaşmış) has kullarımın arasına!.. Ve gir Cennetime!” (Fecr, 89/29-30) buyuruluyor. Bunlar, aynı sahnede, aynı mahşerde, aynı ma’dele-i ulyâ’da, mahkeme-i kübrâ’da konuşulacak, edilecek, üzerinde durulacak şeyler.

    “Hesaba çekilmeden evvel, her gün kendinizi birkaç kez hesaba çekiniz!

O günü bugünden çok ciddî hesap etmek lazım; o ağır hesap günü gelmeden evvel. Hesap günü o. Burada hesaplar, defterler sağlam tutulursa, oraya iflas etmemiş olarak gidilir. Burada defter sağlam tutulmazsa… Hazreti Ömer efendimize nispet edilir bir söz: حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُواHesaba çekilmeden evvel, her gün kendinizi birkaç kez hesaba çekiniz!” Var mı zimmetinizde bir arpa kadar haksızlık? Bir karınca ağırlığında, bir karıncanın kanına girme kadar bir ağırlık var mı? Bu zaviyeden meseleye bakın!

Mübalağa yapmıyorum ki? Zilzâl Sûresi’ne bakın; o icmâlî sûrede, kıyamet kopmasından, herkesin âkibetine -iyinin, iyi âkibetine; kötünün de kötü âkibetine- kadar, her şey âdeta Kur’an’ın hülasası gibi anlatılıyor: إِذَا زُلْزِلَتِ الأَرْضُ زِلْزَالَهَا * وَأَخْرَجَتِ الأَرْضُ أَثْقَالَهَا “Yer, kendisi için takdir edilen o müthiş sarsıntıyla sarsıldığı zaman.. ve yer, içindeki bütün ağırlıkları dışarı çıkardığı…” (Zilzâl, 99/1-2) dendikten sonra, mesele yine çekilip mizana götürülüyor; teraziye, kantara götürülüyor: فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ Atom ağırlığı, zerre ağırlığı hayır yapmışsa, görür onu; karşılığını görür. وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ Zerre kadar şer yapmış, birinin hukukuna tecavüz etmiş, birine zulmetmiş, vehimlere binaen, paranoyalara dayalı olarak elin-âlemin hukukuna girmiş ve adaleti ayaklar altına almışsa, o da onu görür!.. Nereye kadar görür? Atom ağırlığındaki cinayetine kadar görür.

Kaldı ki bazı kimselerin yaptığına bakınca, o şâir-i şehîrin sözü insanın aklına geliyor: “Ger beni bu günahlarla tartarsa, Hazreti Deyyân!” O, “Rahman” diyor; onun mülahazasını da takdirle karşılıyorum, farklı bir espri var orada. Ben onu “Hazreti Deyyân” diye değiştiriyorum. Çünkü “yevmü’d-dîn” o gün; ceza günü, herkesin hesabının görüldüğü gün. “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i Mahşer’de mizân.” Terazi kırılır, benim bu halim karşısında!.. Evet, bu günahlarla, bu veballerle… Sen o filoları versen, o sarayı bile versen, o günah ve o veballer ile, öbür tarafta kantarı/teraziyi kıracak bir mesâvî ile, Hakk karşısında, insanlık karşısında, rezil olacaksın. “Keşke bunları görmeseydim! Keşke bunları yapmasaydım!” deyip inleyeceksin. Bin defa “keşke” diyeceksin fakat bu “keşke”ler, -Evet, bir espri yapayım, müsaade ediyor musunuz?- bir “keşkek” kadar bile kıymet ifade etmeyecek.

   Soru: Efendim, başlangıçtaki ifadeleriniz Hazreti Yusuf’u (aleyhisselam) hatırlattı. Yusuf Aleyhisselam, kuyuya salındığı, köle gibi satıldığı, zindana atıldığı çok sıkıntılı zamanlarda değil de dünyanın kendisine güldüğü bir anda ölümü istiyor. Bu da gaye-i hayal ve mesuliyet şuuru açısından değerlendirilebilir mi?

Evet… Vazife/misyon bitti… Onun güzelliği karşısında bayılmamak mümkün değil. Hepsinin ayrı bir güzelliği var, bir rüchaniyeti var. Hazreti Yusuf’ta da öyle bir kalb var ki!.. Zannediyorum, bir tabur melâike-i kirama taksim edilse, “Bize fazla geldi!” derler, öyle bir kalb var O’nda.

Fakat düşünün: Orada, bir yönüyle, nâzır oluyor. Bir dönemde bir nâzırın evinde neş’et ediyor, bir vekilin, Maliye bakanının evinde neş’et ediyor, büyüyor. Zindan yaşıyor, sonra o konumu ihraz ediyor. اجْعَلْنِي عَلَى خَزَائِنِ الأَرْضِ إِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمٌ “Beni bu ülkede hazinelerin başına getir. Çünkü ben, her bakımdan güvenilir, onları çok iyi koruyacak ve bu işi de çok iyi bilen biriyim.” (Yusuf, 12/55) diyor. “Beni hazinelerin, mâlî meselelerin üzerinde nâzır tayin et; ben o meseleyi -Allah’ın izniyle- iyi bilirim. Ve aynı zamanda o mevzuda da kimsenin hukukuna tecâvüz etmem, bir hafîzim.” diyor. Zât-ı Ulûhiyete ait bir isim, “Hafîz”; “Bir hafîz’im!” diyor. O adam da, O’nun (aleyhisselam) o karakterini, sergüzeşt-i hayatıyla çok iyi okuduğundan, hemen tavzif ediyor. Ve çevre onun için açılıyor. Onu da Kur’an-ı Kerim diyor. Artık her yerde sözü/sazı geçen bir insan haline geliyor.

Düşünün; çok temkinli/dikkatli hareket ediyor. “Temkîn”, tasavvuf merâhilinde son basamak. Temkînli hareket ediyor. O işe gelir gelmez hemen kardeşlerini çağırabilir; Bünyamin’e -Eski Ahid’e göre, Benjamin’e- “Ben buradayım, hemen gel, ben senin kardeşinim, Yusuf, bilesin!” diyebilir. Babası ağlaya ağlaya katarakt olmuş, mucize olarak gözleri açılıyor. Allahu a’lem, Hazreti İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin yakmadığı o gömlek, O’nun sırtında, onu korumuş Hazreti Yusuf. Onu korumuş, öyle diyorlar; bu bizim Kur’an ve Sünnet kaynaklarında sağlam rivayet edilmediğinden, mülahaza dairem açık. Onu, gözlerine sürünce, gözleri açılacaktır babasının. Fakat “Babacığım, ben Yusuf’um; sen de senelerden beri gözyaşı döktün, ağladın. Gel artık, Mısır’da bir konumum var, bir makamım var!” demiyor.

   Kalb balanslarını Hizmet ruhuna göre ayarlamış insanları, müzelik eşya olmaya iknâ etmek, çok zor olsa gerektir!..

Öyle tedbirli, öyle temkînli hareket ediyor ki!.. Gelecek babası oraya, o peygamberlik misyonunu edâ edecek. Kendisi de peygamber. Kardeşleri de ettiklerine bin pişman; bir yönüyle O’nun çizgisinde, O’nun diyeceği-edeceği şeylere âdeta teşne; ne derse onu harfiyen yerine getirecek şekilde, Kahire’den başlamak üzere bütün Mısır’a seslerini/soluklarını duyurma adına. Öyle hareket ediyor, acele etmiyor orada. Meseleyi hep misyonuna bağlıyor. Yoksa içi yanıyordur, babasının içi yanıp gözünden yaş döktüğü gibi. Ağlaya ağlaya gözlerini kaybetmiş. Kendisinin de ciğerleri yanıyordur o mevzuda. Fakat onlarda misyon önceliği vardır, vazife önceliği vardır.

Dolayısıyla bir gün geliyor, hakikaten onlar rahatlıkla geliyorlar; Mısır halkı da seve seve bağırlarını açıyor. Çünkü Hazreti Yusuf, onlara mutlu gün, aynı zamanda malî refah yaşatıyor. Ekonomik durum çok önemlidir; önemli faktörlerden birisidir. Bir ülkenin bazen batması için, ekonomik batma yeter, artar. Ele-âleme el açma mecburiyetinde kalırsınız. Şimdi bir ülkenin sağdan-soldan para dilenmeye başlaması gibi bir şey olur, açıkları kapama adına. Yalancı avukatlar tutma adına, sağa-sola paralar saçıldığından dolayı, hazinenin canına okunmuş. Evet, dolayısıyla çok ciddî bir medyuniyet duyuyorlar O’na. Sonra onlar gelip oturunca, “Sen de, baban da, kardeşlerin de başımız üzerinde!..” falan diyorlar.

Hazreti Yusuf, bakıyor ki, artık bu çark dönüp duracak; o misyon, Allah’ın izni ve inayetiyle, edâ edilecek. Hazreti Musa döneminde mü’min-i âl-i Firavun da demiyor mu?!. وَلَقَدْ جَاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جَاءَكُمْ بِهِ “Daha önce Hazreti Yusuf da size apaçık delillerle gelmişti; fakat O’nun size getirdiği gerçek hakkında bir türlü şüpheden kurtulamamıştınız.” (Mü’min, 40/34) “Bundan evvel Yusuf da gelmişti; bazılarınız O’nun hakkında şüpheye düşmüştünüz!” Demek ki Mısır halkı, Hazreti Yusuf ile Hazreti Yakub ile, Bünyamin ile, Yehuda ile, bir yönüyle orada hakkı-hakikati tanıdı ve Allah’a teveccüh ettiler. İşte, o gemi işleyince, artık o çağlayana gemi salınınca, o deryaya doğru akıp gidince, O’na doğru akıp gidince, “Demek ki benim misyonum bitti artık; bana da gitmek düştü!” diyor Hazreti Yusuf.

Yusuf Aleyhisselam, رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ “Rabbim! Bana iktidar ve hakimiyetten önemli pay verdin ve bana belli seviyede, (rüyalar dahil) hadiselerin manâ ve yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratıp, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan! Sen, dünyada da Âhiret’te de benim sahibim ve gerçek koruyucumsun. Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihler içine kat!” (Yusuf, 12/101) diye niyaz ediyor. Önce, Allah’ın lütfettiği şeyleri sayıyor, nimetleri ta’dâd ediyor; “Bana şunu da verdin, şunu da verdin, şunu da verdin!..” Sonra da تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ “Şimdi beni Müslüman olarak öldür ve sâlih olarak, sâlihlere ilhâk eyle beni! Cedlerime, Hazreti İshak’a, Hazreti İbrahim’e, Hazreti Nuh’a, Hazreti Âdem’e beni de ilhâk eyle!..” diyor.

Hayatını, misyonuna bağlıyor: Vazife yapıyorsam ben, bir anlamı var dünyada durmamın; misyonumu edâ edemiyorsam, O’nu anlatamıyorsam, Efendim’i sevdiremiyorsam bir manası yok yaşamamın!.. Allah’ı sevdiremiyorsam, benim kavaktan bir farkım yok demektir, bir odundan farkım yok, bazı Doğu Anadolu dillerinde dedikleri “keran”dan bir farkım yok” demektir; keran (direk, uzun tahta, kalas)…

Evet, Yusuf (aleyhisselam), böyle bir babayiğit. Onu, diğer peygamberleri ve onların yolunda yürüyen kudsîleri şu sözlerle tavsif edip noktalayalım:

Hayat boyu sesleri-solukları bahar içindir. Onlar, “Nevbahar!” derler, inlerler. Bahar, onların dillerinde yakıcı bir nağme ve dirilten bir sihirdir. Bahar rüyaları görür, bahar hülyalarıyla oturur-kalkar, ütopyaları aşkın bir dünyanın hayaliyle yaşarlar. Ama gün doğup da ortalık ağarınca ve her yanda güller, çiçekler çığlık çığlık nâralar atıp gamzeler çakınca, onların sesleri kesilir, büyüleri bozulur ve tıpkı hazan yemiş yapraklar gibi sağa-sola savrulur dururlar. Çünkü onlar, dünyayı, ukbâ buudlu donatmak için vardırlar; donanmış bir dünyada ise kendilerini, etnografik müzeleri süsleyen eşya gibi görürler.. kalb balanslarını hizmet ruhuna göre ayarlamış insanları, eşya olmaya iknâ etmek, çok zor olsa gerek!.. Onlar, müzelik varlıklar değillerdir.

Vesselam.

511. Nağme: Müflis, Riyâset Hırsı ve İstiğna

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

 “İşte, gerçek müflis budur!”

*Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) ashabına “Müflis kimdir?” diye sorar. Ashâb-ı Kiram, müflisin bilinen manasını söyler; “Sermayesini kaybetmiş, varını yoğunu yitirmiş, maddi imkânları elinden gitmiş kişidir.” derler. Rasûlullah Efendimiz, asıl iflasın ne olduğuna işaret buyurarak hakiki müflisi anlatır: “Bir insan namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerden elde ettiği sevaplarla hesap meydanına getirilir. Hatırı sayılır hasenatı vardır ama onların yanı sıra birine bağırmış, öbürüne küfretmiş, diğerine vurmuş, berikinin malını yemiş, başkasına iftira atmıştır. Günahına girdiği kimselerin haklarını ödemek için kendi namazının, orucunun, zekâtının, haccının sevabından hepsine taksim edilir. Bu suretle borçlarını ödemeye çalışır; fakat amel defterindeki hasenatı biter de, borcu bitmez. Bu sefer, hakkına girdiği kimselerin veballerini üzerine alır ve tepe taklak Cehennem’e yuvarlanır!” Efendimiz, böyle anlatıp “İşte, gerçek müflis budur!” buyurur.

*Bir makam ve mansıp, onu isteyip delicesine peşinden koşan kimselere verilmemelidir. Çünkü makam talep eden kimsede hırs var demektir. Hırs ise, istediğini elde etmek için insanı bazı hakikatleri feda etmeye sürükleyebilir. Onun için, bir yere yükselme, bir mevkî ihraz etme ve bir makam sahibi olma gibi tutkular, insanları çok defa bazı hakikatleri görmekten alıkoyar.

*Layık olmadığı halde bir makamı tutmak veya bir mevkîyi işgal etmek de ahirette iflas ve kayıp sebeplerinden biridir. Bir köy muhtarlığından devlet başkanlığına kadar her makamın kendi çapında sorumlulukları vardır ve bir idareci raiyyetindeki herkesin haklarını ödemeden o iflas ve kayıptan kurtulamaz.

 “Vazife onundur ki, o ‘benim değildir’ der. Onun değildir ki, o, vazifeye ehil olduğunu iddia eder.”

* Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ebu Ubeyde b. Cerrah hazretlerine “Ümmetin emini” buyurmuş ve onu Cennet’le müjdelemişti. Çünkü ümmetin arasındaki huzursuzluklar, hoşnutsuzluklar ve geçimsizlikler çok defa onun eliyle giderilirdi. Bir gün Hazreti Ebu Bekir (radıyallahu anh) onu Hazreti Ali’ye göndermiş, İslam’ın gurbet günlerine dair şu hususu nakletmesini istemişti: “Ya Ali, o günlerde sen daha çocuktun, biz birkaç defa ölümü göze almadan birine bir şey anlatmaya cesaret edemezdik. Dışarıya çıktığımız zaman bıçakların bizim için gayızla bilendiğini görürdük. İçeriye girdiğimiz zaman dışarıya çıkmaktan, dışarıya çıktığımız zaman da içeriye girmekten bütün bütün ümidimiz kesilirdi; fakat biz her şeye rağmen bunların hepsini göze alarak bir şey yapmaya teşebbüs ederdik; zaten bunları göze almadan da hiçbir şey yapılamazdı.”

*Yine, Cevdet Paşa’nın, “Kısas-ı Enbiyâ”da temas ettiği üzere, riyâsete talip olmamak ve belli bir vazifeye tayin istememek gerektiği yönündeki nebevî uyarıları duyup dinleyen Hazreti Ebû Bekir (Allah’ın rıza ve rıdvanı onun üzerine olsun), Hazreti Ali’ye (radıyallahu anh) gönderdiği mektupta bu mevzuyla alâkalı da şu ölçüyü dile getirmiştir: “Vazife onundur ki, o ‘benim değildir’ der. Onun değildir ki, o, vazifeye ehil olduğunu iddia eder.”

*İstiğna ve îsâr sadece mal, mülk, servet u sâmân karşısında ortaya konan bir tavır değildir; aynı zamanda makam, mansıp, takdir, alkış ve benzeri her türlü nefsanî istek ve arzuya karşı kararlı ve dimdik durmanın unvanıdır. Mesela ısrarla “Müdür ol, müsteşar ol, milletvekili ol.” diyerek sizi belli bir pâye ve makama çekip sürüklemeye çalışsalar, sizin hemen etrafınıza bakıp o işi daha iyi yapacağına inandığınız insanları işaret etmeniz de önemli bir istiğna ve îsârdır.

 Hırsla seçilme sevdasına tutulan ve “İlla ben olayım” diyen insanlar arasında hata etmeyen tek bir fert gösterilemez.

*Ayrıca eğer o makamın gereğini yerine getirecek başka birisi varsa, sizin öne atılmanız çoğu zaman sadece rekabet ve kıskançlık duygularını tetikler, nizaa ve ihtilafa sebebiyet verir. Mesela namaz kılınacak bir mekânda/mescitte on tane imamlık yapabilecek insan varsa, sizin hemen “Mihraba ben geçeyim.” diye öne atılmanız o vazifeye faydadan daha çok zarar verir.

*Hazreti Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbûiyete, tâbiiyyeti tercih edip, imamet ve öncülük işinde başkalarını rahatsız edecek şekilde önde görünmeme” hizmet insanının şiarı olmalıdır. Evet, imamete ve riyâsete geçme tehlikeli bir iştir. Çünkü imamın, arkasındaki cemaat sayısınca mesuliyeti vardır. İmam, bir yanlışlık yaptığında, o, bütün cemaatin mesuliyetini yüklenmiş olur. Aynı şekilde bir vali, vazifesinde bir kusur yaptığında, vilayet sınırları içindeki bütün insanların vebalini yüklenmiş demektir. Keza devletin başındaki bir insan, ucu millete dokunabilecek bir yanlışlık irtikâp ettiğinde, o, bütün halkın vebali sırtında olarak ötelere yürür.

*Unutulmamalıdır ki, hırsla seçilme sevdasına tutulan ve “İlla ben olayım” diyen insanlar arasında hata etmeyen tek bir fert gösterilemez. Buna karşılık, “Bu işe ehil birisi olsun da, kim olursa olsun.” diyen insanlar arasında hata eden insan sayısı azdır. Nitekim Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Abdurrahman b. Semüre’ye (radıyallahu anh) hitaben, “Ey Abdurrahman! Baş olmayı isteme; eğer isteğin üzerine o görev sana verilirse, onunla başbaşa bırakılırsın. Şâyet sen istemeden sana verilirse, o işte ilâhî yardım görürsün.” demişti.

 Kendini iman ve Kur’an hizmetine adamış insanların şiarları istiğna ve beklentisizliktir.

*Allah Rasûlü’nün vefalı dostları hiçbir zaman emirliği düşünmemiş ve riyâset sevdasına asla düşmemişlerdi. Öyle ki, İbn-i Sa’d ve İbn Esîr gibi müelliflerin naklettiklerine göre, Ebû Bekir efendimiz, hilafet söz konusu olunca ayağa kalkıp Hazreti Ömer’e biat etmek istemiş; fakat Hazreti Ömer hemen onun ellerine sarılmış, bu işe onun layık olduğunu belirtmiş ve biatını ilan etmişti. Hazreti Sıddîk, halife seçildikten üç gün sonra kürsüye çıkmış ve “Ey insanlar! Hilafeti kabul edişim, sizi yönetmeye aşırı istekli olmamdan değildi; bozgunculuktan ve ihtilaflardan korkmuştum. Şimdi ise, işi size bırakıyorum, istediğinizi başınıza getirebilirsiniz!” diye hitap etmişti. İnsanlar hep bir ağızdan “Biz sana biat ettik, seni bırakmayız!” deseler de, Hazreti Sıddık daha sonra da birkaç defa minbere çıkıp bu görevi kabul etmediğini bildirmiş; yerine başka birisini seçmelerini istemiş ve ısrarlar sonrasında vazifeyi mecburen üstlenmişti. Zaten, sadâkat burcunun kahramanı olan o zattan, başka türlü bir davranış da beklenemezdi. Zira o, Rasûl-ü Ekrem efendimizin riyâset konusundaki îkazlarını iyi biliyordu.

*Kendini iman ve Kur’an hizmetine adamış insanların kredileri istiğnadır, tekeffüfte bulunmamaktır, halka el açmamaktır ve beklentisiz yaşamaktır. Gerçek insanlık ve beklentisizlik ufkuna doğru dikey yükselenlerden biri olan Amr ibn As (radıyallahu anh) kendisine ganimet verilmek istendiğinde, “Ya Rasûlallah, ben ganimet için Müslüman olmadım!” demiştir. Onunla aynı ruh halini paylaşan bir sahabîye de İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) ganimetten hissesini vermek istediğinde, o zat, “Ya Rasûlallah! Ben bunu kabul edemem. Ben (boğazını göstererek) şuradan bir ok yiyeyim de şehit olayım diye Müslüman oldum.” demiş ve neticede arzu ettiği gibi şehit olup ötelere yürümüştür.

*Hazreti Ömer efendimiz, ruhunun ufkuna yürürken, halife olarak oğlu Abdullah’ı (radıyallâhu anhüma) tayin etmesini isteyenlere tek cümlelik cevap vermişti: “Bir evden bir kurban yeter!.” Hazreti Ömer bu sözüyle idareci olmanın sorumluğuna işarette bulunuyordu. Bununla beraber, hayatı boyunca îsâr ve istiğna yörüngeli yaşadığı gibi, aile fertleri konusunda da aynı hassasiyeti ortaya koyuyordu. Keza, ganimet taksiminde oğlu Abdullah’a başka bir sahabiye nispeten daha az pay ayırıyor; sonra da “Allah Rasûlü’nün huzurunda, falanı öyle bir savaşırken gördüm ki, evlâdım, onu bırakıp da bunu sana veremem.” diyordu.

 Makama bağlı vazifeler istenmemeli; talepsiz verildiğinde ise, ancak kerhen kabul edilmelidir. Ancak bu meselenin de bir istisnası vardır.

*“Hizmette önde, ücrette gerilerin de gerisinde olmak” düsturu tarih boyunca i’tilanın (yükselmenin) en önemli vesilelerinden biri olmuştur. Hizmet ve vazife zamanı önde yürümenin yerini rahat ve rehavet alınca da çözülme, gerileme ve yıkılış kaçınılmaz hale gelmiştir.

*Makama bağlı vazifeler istenmemeli; talepsiz verildiğinde ise, ancak kerhen kabul edilmelidir. Ancak bu meselenin de bir istisnası vardır: Şayet bir vazifeyi sizin ölçünüzde yapabilecek başka bir müstakim mü’min yoksa, Hazreti Yusuf’un “Beni ülkenin hazinelerinin başına tayin et; çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işi bilirim.” (Yusuf, 12/55) diyerek Kıptîler içinde vazifeye talip olduğu gibi, o vazifeyi talep etmekte mahzur olmayabilir. Hazreti Yusuf’un (aleyhisselam), bu sözü, hiçbir müslümanın olmadığı, peygamberlik esintilerinin bulunmadığı ve Allah’ın bilinmediği bir yerde imarete talep sadedinde söylediği de nazardan dûr edilmemelidir.

 Kabrin arkası için çalışınız; hakikî saadet ve lezzet ondadır. Zaten, insanlığa hizmet gayeli ve ahiret buudlu olmayan hayat ancak hayvanca yaşamaktır.

*Kur’an-ı Kerim’de Hazreti Yusuf’un şu duası zikredilir:

رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِن تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنُيَا وَالآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِماً وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ

“Ya Rabbî! Sen bana iktidar ve hâkimiyet verdin. Kutsal metinleri ve rüyaları yorumlama ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da, âhirette de mevlam, yardımcım Sensin. Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı, dürüst insanlar arasına dâhil eyle!” (Yusuf, 12/101)

*Bu ayet, onca sıkıntı ve meşakkatten sonra Mısır’ın azizi olan, anne-babasına kavuşan ve kardeşleriyle buluşup barışan Hazreti Yusuf’un, en mesut ve bahtiyar olduğu bir anda gözlerini âhiretin yamaçlarına dikmesini ve ölümü istemesini nazara vermektedir. Kuyuya atılırken, değersiz bir meta gibi satılırken, köle misal çalıştırılırken, ismetini muhafaza uğruna iftiraya uğrarken, ancak bir cânîye reva görülebilecek şekilde zindana tıkılırken ve mazlumiyetinin yanı sıra sıla hasretiyle de kavrulurken… Hâsılı onca musibet karşısında ölümü arzu etmeyen ve bu haliyle yalnızca risalet vazifesinden dolayı yaşadığını ortaya koyan Hazreti Yusuf (aleyhisselam), tam dünyevî imkânlara, ailesine, huzura, saadete ve feraha kavuştuğu bir dönemde Cenâb-ı Hak’tan vefatını dilemiştir.

*Demek ki, kabrin arkasında o dünyevî saadetten daha cazip bir saadet vardır ve Hazreti Yusuf gibi hakikatbîn bir zat, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde, gayet acı görünen mevti istemiştir, tâ öteki saadete mazhar olsun. Kur’an-ı Hakîm, Yusuf kıssasının hâtimesinde Yüce Peygamber’in bu talebine dikkat çekerek işte bu irşadda bulunmuştur: Kabrin arkası için çalışınız; hakikî saadet ve lezzet ondadır. Şayet dine, imana, insanlığa hizmet mümkünse, hayat bir kıymet ifade eder. Aksi halde öyle yüce bir gayeden uzak yaşamaya dense dense hayvanca yaşama denir.