Posts Tagged ‘müdarat’

Kırık Testi: Kur’an ve Sünnet Çizgisinde İlm-i Siyaset

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Bazı kimseler hilâf-ı vâki beyanlarını ve gayrimeşru bir kısım icraatlarını ilm-i siyaset adı altında meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bir mü’min açısından ilm-i siyaset nasıl anlaşılmalı ve nasıl tatbik edilmelidir?

Cevap: Aslı itibarıyla Arapça olan siyaset kelimesi, idare etme anlamına gelmektedir. Biz, “idare etme” kelimesini iki anlamda kullanırız. Bunlardan birincisi; bir sistemi, bir topluluğu veya bir kurumu kendi kuralları içerisinde makul olarak yönetme demektir. İdare etmenin ikinci anlamı ise müdârâttır. Müdârât ise düşmanlık duygusuyla hareket edenlere bile sabırla, diplomasinin inceliklerini kullanarak, değişik iyilik vesilelerini değerlendirerek muamelede bulunmak ve böylece onların kötülüklerini savmaya çalışmak demektir. Bu konuyla alakalı Hazreti Üstad, Hâfız-ı Şirazî’nin şu sözünü nakleder:

“Asayiş-i dü gîtî tefsir-i în dü harfest;

Bâ dostân mürüvvet bâ düşman müdârâ”

Yani “İki cihanın rahat ve selâmetini iki kelime tefsir eder; dostlara karşı mürüvvetkârâne hareket etmek, düşmanlara karşı da sulhkârâne muamele etmektir.”

Dostlara karşı mürüvvetkârâne hareket etmekten maksat, onlara değer vermek, iyilik yapmak, bağrını açmak ve ciddî bir insanlık mülâhazasıyla onları kucaklamaktır. İnsan, ahsen-i takvimin göz kamaştıran bir abidesi olduğu için, ona karşı saygılı olunması, ona değer verilmesi ve insanca davranılması gerekir. Hiçbir hümanist hareket, İslâmiyet’in insana verdiği bu değeri verememiş, pratik hayatta da bunu temsil edememiştir.

Müdârât ile Takiyye Arasındaki Fark

Düşmanlara karşı müdâratta bulunmak ise onları idare etmek demektir. Bunun anlamı, gereksiz yere demagoji ve diyalektiklerle düşmanları tahrik etmemek, diplomasiyi çok iyi kullanmak, karşı taraftan gelebilecek hücum ve tahribatı akıllıca stratejilerle bertaraf etmektir. Yani siz düşmanlarla kuracağınız ilişkilerde bir taraftan onlarla karşı karşıya gelmeyecek, diğer taraftan da zarar görmeyecek şekilde bir politika izlemelisiniz. Görüldüğü üzere bu yaklaşım, sırat-ı müstakimden ayrılmış bir mezhebin başvurduğu takiyyeden çok farklıdır. Onlar, kendilerinden olmayanları kandırma, aldatma ve bu uğurda her türlü yalanı mubah görme gibi korkunç bir dalalet içerisindedir. Müdârât ise sabır ve metanetle, aklı ve diplomasiyi kullanarak düşmanca tavırları engellemeye çalışma demektir.

Evet, diplomasiyle çözülmesi mümkün olan problemler kaba kuvvetle çözülmeye çalışılırsa, düşmanlara karşı akıllıca bir strateji takip edilmez ve ittihatçı toy delikanlıların yaptığı gibi hemen maddî mücadeleye kalkışılırsa, ülke bir çıkmaza sokulabilir ve parçalanabilir. İttihatçılar, Rusya ile girdikleri savaş neticesinde sahabeden sonra emsalini göstermenin mümkün olmadığı kocaman Devlet-i Âliye’yi paramparça etmişlerdi. İşte biz müdarat derken ülkeyi bu ve benzeri maceralara sürüklememe adına takip edilmesi gereken siyaset ve idare şeklini anlıyoruz.

Siyaseti Aldatma Sanatı Sanan Zihniyet

Günümüzde siyaset denildiğinde sadece siyasî partiler şeklinde organize olmuş ve toplumu idare eden insanların yaptıkları iş anlaşılmaktadır. Fakat ilm-i siyaset sadece devlet yönetimiyle ilgili değildir. Herkesin şahsî, ailevî ve ictimaî hayatında takip etmesi gereken bir idare ve siyaset şekli vardır. Buna riayet edilmediği takdirde huzursuzluk ve çatışmalar ortaya çıkar. Fakat inanan bir gönül için siyaset adına başvurulacak yolların dinin ortaya koyduğu disiplinlere uygun olması gerekir. Dolayısıyla küçük daireden başlamak üzere devlet yönetimine kadar hangi alanda olursa olsun, gayrimeşru icraatların ve Müslüman kimliğine yakışmayacak tavır ve davranışların ilm-i siyaset olarak görülemeyeceğini ifade etmek gerekir.

Örnek vermek gerekirse devletlerin, devletler muvazenesinde güçlü bir yere sahip olma, sahip olduğu bu gücü devam ettirme, gözünün içine baktırma, onayı alınmadan başkalarına iş yaptırmama gibi bir kısım hedefleri vardır. Şayet onlar bu hedeflerine ulaşmak için farklı bahanelerle dünyanın değişik yerlerindeki yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürme, nazarî planda olan düşmanlıkları kendilerine yapılan kat’î bir taarruz gibi göstererek başka ülkelere girme, oranın insanlarını kendi ruh ve mânâ köklerinden uzaklaştırma ve onları benliksiz-kimliksiz hâle getirme gibi yollarla başkalarına zulmediyor, hukuku ihlâl ediyor ve despotluk yapıyorlarsa, buna siyaset denmez. Buna dense dense insaf ve vicdanını kaybetmiş devlet terörü denir.

Kendi konumlarını korumak isteyen bir kısım ülkeler bu tür gayrimeşru siyasetler takip edebileceği gibi, ülke içerisinde yönetimi ele geçirmiş olan bir kısım insanlar da kendi ikbal ve istikballeri adına bu tür hukuksuzluklara girebilirler. Onlar, kendileri bir yana çocuk ve torunlarının bile geleceğini garanti altına alma adına stoklar yapar, sürekli kendi ekiplerini iş başına getirmeye çalışır, kendilerinden olmayan insanlara hayat hakkı tanımaz ve bir de bütün bu mesavilerini geniş halk kitlelerine kabul ettirebilme adına bir kısım kılıflar bulurlar. Bazen yalan söyler, bazen iyi niyetten dem vurur, bazen yaptıkları bütün bu zulümleri siyasetin bir gereği olarak sunmaya çalışır, bazen de kendilerini haklı gösterme adına zulmettikleri insanları karalarlar. Fakat her ne kadar dindar görünseler, sürekli dinden, imandan bahsetseler ve Müslümanlığı kimseye bırakmasalar da bu zulümleri yapanlar Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve onun Raşit Halifelerinin takip ettiği siyasetten fersah fersah uzaktırlar.

Zulmü Meşrulaştırma Çabası

Bütün bunların yanında meşru ve masum zannedilerek yapılan gayrimeşru işler de vardır. Diyelim ki birisi bir camide vaizlik yapıyor. Vazifesi bitip kendisi kürsüye veda ettikten sonra oraya bir yakınını getirmek istiyor ve onun vaizlik için liyakati olduğunu düşünüyor. Arkasından da onu bu göreve getirebilme adına bu konudaki kanun ve mevzuatın amir hükümlerini görmezden gelerek kendisine göre bir yol takip ediyor. İşte bu da hiç farkına varmadan gayrimeşru bir yola sapma demektir. Farklı bir ifadeyle meşru bir hedefe ulaşma adına gayrimeşru yolları kullanma demektir.

Aynen bunun gibi devlet yönetimini ele geçiren bazı kişiler, halkı soyup soğana çevirirken, kendi kasalarını doldururken, gayrimeşru yollarla elde ettikleri paraları başka ülkelerin bankalarında stoklarken meselâ şöyle diyebilirler: “Bizim güçlü olmamız lazım. Zira olur da, yarın biz bu imkânları kaybedersek, bir kere daha derlenip toparlanabilelim; mensup olduğumuz hizbi yeniden canlandıralım; parçası olduğumuz organizasyonu yeniden harekete geçirebilelim.” Bütün bunlar, bu ülkeye ihanet ölçüsünde zarar veren davranışların arkasında yer alan ve masum gibi görünen mülâhazalardır. Masum gibi göründüğünden ötürü de mütedeyyin insanlar bile bu tür yollara başvurabilirler. Fakat bu, düpedüz bir dalâlettir, düpedüz emanete hıyanettir. Bu tür yollara tevessül eden insanlar hiç farkına varmadan gelecekte yaşayacakları rezilliklere kendi elleriyle davetiye çıkarmış olurlar.

Eğer gerek onlar gerekse onları destekleyen kitleler bütün bunları umur-u siyasetin bir gereği sayıyor ve bunun ismine ilm-i siyaset diyorlarsa, büyük bir aldanmışlık içindeler demektir. Çünkü her şeyden önce siyasetin ahlâkî ve dinin prensiplerine uygun olması gerekir. Müslüman bir siyasetçi, idare ve siyaset adına Allah Resûlü’nün ve onun varislerinin izlediği yolu izlemek zorundadır. İnsanlığın İftihar Tablosu ve O’nun hakiki varisleri ise hayatlarını ciddî bir helâl-haram hassasiyeti içinde geçirmiş ve asla gayrimeşru alana adım atmamışlardır. Bu açıdan gayenin meşruiyetinin yanında vesilelerin de meşru olması adına kılı kırk yararcasına hassas hareket etmek gerekir. Özellikle zirveleri temsil edenler bu konuda hassas yaşarlarsa, hem çevrelerine güven telkin etmiş hem de başkalarına örnek olmuş olurlar.

Halkın Güveni En Büyük Kredi

Esasında Allah yolunda hizmet eden adanmışların dünyanın dört bir yanında hüsn-ü kabulle karşılanmalarının altında yatan sır da budur. Onlar, istikametten ayrılmadıkları, yaptıkları hizmetleri dünyevî-uhrevî herhangi bir beklentiye bağlamadıkları ve şer’î disiplinlere uygun hareket ettikleri için muvaffak olmuşlardır. Bundan sonra da aynı azim, kararlılık, hassasiyet ve sabırla hareket ettikleri takdirde Cenâb-ı Hak, onlara kalblere giden yolu açacaktır.  

Benim yeryüzünde bir dikili taşım bile yok. Olmasını da hiç arzu etmedim. Hatta kendimin değil, kardeşlerimin bile böyle bir imkâna sahip olmaması için dua ettim. Yakınlarımı bir yerlere getirmeyi hiç düşünmedim. Yakınımda duranlara ev edinmemelerini ve zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde bir hayat standardıyla yaşamalarını tavsiye ettim.

Başkalarına güven telkin etmenin yolu budur. Siz azıcık kendinizi düşünseniz, halkın nazarında güven erozyonu yaşarsınız. Oysaki dünyanın yüz yetmiş ülkesine ulaşmış ve dalıyla budağıyla her yere ser çekmiş olan bu gönüllüler hizmeti tamamen gönüllülük esasına dayanmaktadır. Millet ondan elini çektiği zaman, Allah’ın inayeti de kesilir ve yapılan işler akamete uğrar. Tevfîk-i ilâhinin vesilesi, milletin himmetini yanınızda bulundurmaktır. Bu vesileyi yok ettiğiniz zaman Allah’ın tevfiki de kesilir.

Sizi çekemeyen, sindiremeyen ve hazmedemeyen insanlar zaman zaman, değişik iftiralarla, ortaya konulan hizmetleri karalamaya çalışabilirler. Siz istikametinizi koruduktan sonra hiçbir müfterinin iftira ve komplosu Allah’ın izniyle size zarar veremez. İnsaf ve vicdan sahibi herkes biliyor ki, dünyanın dört bir yanında sevgi ve hoşgörünün bayrağını dalgalandıran eğitim kurumları vefakâr Anadolu insanının himmetleriyle ortaya çıkmıştır. En zayıf olduğu bir dönemde İstiklâl mücadelesini gerçekleştiren Anadolu insanı, ikinci bir şahlanma faslı yaşamış ve orta ölçekte ekonomik imkânlara sahip olmasına rağmen dünyanın dört bir yanına açılmıştır. Ayrıca kendi ruh ve mânâ köklerinden süzülüp gelen değerleri dünyanın dört bir tarafına taşıma ve onlardan da alacaklarını alma adına binlerce muallim, rehber ve talebe dünyaya açılmış, hiç gidilmedik yerlere gitmiş ve burs ölçüsündeki ücretlerle geçinmeye çalışmışlardır. Demek ki toprak mümbit olduğu için bu türlü güzellikleri ortaya çıkarabiliyor. Bir vefa borcu olarak ben belki günde on defa bu arkadaşlara dua ediyorum. “Allah’ım! Dünyaya açılan o rehberleri, talebeleri, öğretmenleri, mütevellileri peygamberlerinle birlikte haşr u neşr eyle! Onların kuvve-i maneviyelerini takviye eyle!” diyorum.

Hâsılı, dinimize ve insanlığa hizmet adına böyle güzel bir tablonun oluşmasının arkasında halkımızın güven ve itimadı vardır. Bu sebeple şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da onu zedeleyebilecek her türlü tavır ve davranıştan yılandan-çıyandan kaçar gibi uzak durulmalıdır.

 

Kötülüklerle Mücadelede Mü’mince Tavır

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Zulüm ve haksızlıkları engellemede mü’mince mücadele tarzı nasıl olmalıdır?

Cevap: İslâm, bütün aşırılıklara karşı evrensel ahengi tesis edecek denge ve adalet mesajıyla gelmiştir. Kötülüklerle mücadelede de o, ne zulmü hoş görecek, ona boyun eğecek pasif ve miskince bir tavrı benimser, ne de zalimlerle mücadele ediyorum diye ayrı bir zulüm ve haksızlığa yol açacak şiddet ve aşırılığa müsaade eder. Yeri geldiğinde mü’min sarsılmaz bir kale, bükülmez bir bilek hâlinde zulüm karşısında dimdik durur, korkmadan ve geri durmadan hakkın ikamesi için elinden gelen gayreti ortaya koyar. Ama umumî mânâda o, fevkalade mahviyet ve tevazu içerisindedir, herkese karşı şefkat, merhamet ve mülayemetle muamele onun genel tavrıdır.

Mesela, ırzına, namusuna, haysiyetine, şerefine, vatanına, ülkesine, istiklaline, devletine taarruz eden mütecaviz düşmanlarla karşı karşıya geldiği zaman mü’mine düşen bükülmez bir bilek, eğilmez bir baş hâlinde orada işin hakkını vermektir. Fakat o, savaşın bitirilip sulhun talep edilmesi durumunda, hemen bir hilm ü silm insanı olarak sulhu esas alır; barış atmosferi içerisinde İslam’ın güzelliklerini yaşamaya ve yaşatmaya çalışır. Zira Kur’ân-ı Kerim’in bu konudaki emri şudur:

وَإِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ

“Karşı taraf sulh ve barışa yönelirse, sen de yönel ve Allah’a tevekkülde bulun!” (Enfâl Sûresi, 8/61)

Mâide Sûre-i Celilesi’ndeki bir âyet-i kerimede de bir başka açıdan mü’minlerin bu özellikleri şu ifadelerle anlatılır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللَّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ

“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar.” (Mâide Sûresi, 5/54) Yani onlar, mü’minlere karşı tevazu kanatlarını yerlere kadar indirir, “zillet” denecek ölçüde kardeşlerine karşı alçakgönüllülük ve mülayemetle muamele ederler. Fakat küfür ve küfran içinde olanlara karşı da onlar aziz mi azizdirler. Kat’iyen onlar karşısında serfüru etmez, asla boyun eğmezler. Akif’in şu mısraları bu mazmunu ne güzel seslendirir:

“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!”

İşte bu, izzet açısından tam prototip bir insandır. Fakat bir kere daha ifade etmek gerekirse, bu iki tavrın sergileneceği yerin çok iyi belirlenmesi gerekir.

“Yarıp da Kalbine mi Baktın?”

Meselâ kahramanlık çok güzel bir haslettir. Hazreti Halid’in (radıyallahu anh) kahramanlığına hayran olmayan yoktur. Daha üç günlük Müslüman iken sergilediği kahramanlık ile herkese dudak ısırtmıştır. Ne var ki İslam’la ilk tanışma günlerinde “Müslüman olduk!” demeyi beceremeyip, “Sâbiî olduk! Sâbiî olduk!” diyenlerin bir kısmını öldürmüş ve bir kısmını da esir etmişti. Hâdise Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) intikal edince Allah Resûlü, mübarek ellerini kaldırmış ve “Allah’ım! Halid’in yaptığından sana sığınıyorum!” (Buhârî, meğâzî 58) demiş, bu durumdan çok teessür duymuştur. Benzer bir vakada da yine O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kelime-i tevhidi söyleyen bir düşmanını öldüren Hazreti Üsame’ye (radıyallahu anh), “Yarıp kalbine mi baktın!” (Buhârî, meğâzî 45) diyerek çok ciddî ikazda bulunmuştur. İşte Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ifadelerinde, sıcak savaş ortamında, harp meydanında bile Müslüman’ın mutlak adalet düsturuyla davranması gerektiğini anlıyoruz.

Kaba Kuvvet Yerine Akıl ve Diplomasi

Öte yandan mü’min, düşmanla mücadele adına bile olsa, her zaman kılıçla, topla, tüfekle meselenin halledilemeyeceğini hesaba katmalıdır. Bazen olur ki, siz kaba kuvvetle meselenin üzerine gittikçe, kin ve nefretleri körüklemiş, düşmanlarınızı mağdur ve mazlum durumuna düşürmüş ve böylece onlara bir sürü yandaş kazandırmış olursunuz. Neticede mevcut problem, daha da büyür ve başa çıkılmaz hâle gelir. Hâlbuki kaba kuvvetle değil de diplomasiyle işin üzerine gidildiğinde, çok daha güzel neticeler elde etmek her zaman mümkündür.

Mesela şahsen, Yavuz cennetmekânı çok severim. Hatta onu, bir ikisi müstesna, bütün padişahların önünde görürüm. Fakat kendi dar mantığımla onun bazı askerlik stratejilerini sorgulamaktan da kendimi alamam. Hazretin kendisi güçlü kuvvetli olduğu gibi, arkasında da hakikaten bükülmez bilekler vardı. O, “Ölüme gidin!” emrini verdiği zaman, gözünü kırpmadan bu emri yerine getirecek bir orduya sahipti. Karşısında da, İslâm dünyası için fitne unsuru hâline gelmiş ve Pers hırsıyla oluşmuş bir fitne devleti vardı. O da, İslâm birliği ve nizam-ı âlem mülâhazası hatırına onların üzerine gitmiş ve muzaffer olmuştu. Ama acaba kaba kuvvete başvurulacağına alternatif bütün aklî, mantıkî, diplomatik yollar kullanılsaydı günümüze kadar gelecek bazı fitne unsurlarının önü alınamaz mıydı? Bu beyanlar, benim bu konudaki tereddüdüm. Ben bu mülahazamda hata ediyorsam, o büyük ruhtan özür dilerim. Günah işliyorsam “Allah (celle celâluhû) beni affetsin!” derim. Fakat aklın, mantığın, muhakemenin ve diplomasinin önemine vurguda bulunmayı da kendi hesabıma gerekli görüyorum.

Bakın yıllardır ülkemizdeki terör hâdisesiyle başa çıkılamıyor. Otuz senedir, şiddet ve hiddetle üzerine gidilmesine rağmen problem devam edip gidiyor. Acaba bu işi önlemenin başka bir yolu olamaz mıydı? Öğretmeniyle, polisiyle, imamıyla, doktoruyla, kaymakamıyla bu insanların gönüllerine girebilseydik, iç dünyalarına açılabilseydik; onlara dağın patika yoluna mukabil liseye, üniversiteye giden şehrahları gösterseydik ve aynı zamanda başkalarının her fırsatta önlerine döktüğü paralara tamah etmeyecek ölçüde onlara imkân ve fırsatlar verseydik, problemi halledemez miydik? İşte bu da, diplomasi dilinin kullanılması demektir. Fakat çok defa kaba kuvvet, akıl ve mantığın mükemmel işlemesine mâni oluyor. “Nasıl olsa, güç kullanarak onları hizaya getiririm.” mülahazası, alternatif politika ve strateji takip etmenin önüne geçebiliyor.

Menfaat Beklentisi İçindeki “Zillet” Tevazu Değildir

Kötülüklerle mücadelede akıl, muhakeme, diplomasi, yumuşak dil ve yumuşak üslûp meselenin bir kanadını teşkil ediyorsa, meselenin diğer kanadını da güç ve kaba kuvvet karşısında hiçbir zaman eğilmemek, hep dimdik bir duruş sergilemek oluşturmaktadır. Bu açıdan zulüm ve haksızlık irtikâp edenlere karşı menfaat endişesiyle zillet tavırları içine girmek mahviyet ve tevazu ile karıştırılmamalıdır. Bu tamamen farklı bir durumdur. Maalesef hak ve hakikate çağrı adına çok önemli birer dinamik olan, kavl-i leyyin, hâl-i leyyin ve tavr-ı leyyin (yumuşak söz, yumuşak hâl, yumuşak tavır) bazı durumlarda kaba kuvvetin temsilcilerine yaranmak ve şirin görünmek amacıyla bir kılıf olarak kullanılmaktadır. Evet, bazı zayıf karakterlerin, yumuşak söz ve tavır sergilemekten maksadı, kendi itibar ve kredilerini yükseltmek, iltifat görmek veya hubb-u cah (makam arzusu) mülahazasıyla hareket ederek bir koltuk kapmaktır. Elbette ki, “Sen bu konuda riyakârlık veya münafıklık yapıyorsun!” diyerek hiçbir kimse hakkında su-i zanda bulunamayız. Hatta firaset sahibi bazı insanlar, bu zayıf karakterlerin tavır ve davranışları arkasındaki gerçek niyeti sezseler bile bunu objektif bir hükümmüş gibi ortaya koyamazlar. Aksi takdirde günaha girmiş olurlar ve bu günahın hesabını da Allah sorar. Fakat herkes ortaya koyduğu davranışları kendi vicdanında ölçüp biçip tartmalı ve kendi muhasebesini yapmalıdır.

Toplumun farklı kesimleri arasında uzlaşma, kaynaşma, paylaşma adına gösterilen bütün gayret ve çabaların insana sevap kazandıracağında şüphe yoktur. Fakat kimi zaman şahsî çıkar sağlama, makam ve mevki elde etme, değişik payeler kazanma, alkış ve takdir toplama, dünyada refah ve konfor içinde yaşama ve rahatını sağlama maksadıyla yüz yere sürülüyor, iki büklüm olunuyor ve başkaları karşısında temenna duruluyorsa bunun adı zillettir.

Toplumun Maslahatı Adına Mümaşat

Ancak problemlerin çözümünde mümaşat ve müdarat dediğimiz yol ve üslûbun da tezellülle karıştırılmaması gerekir. Mümaşat ve müdarat, insanları idare etmek, belli bir sulh zemini oluşturmak ve düşmanla kavga çıkarmamak adına takınılan tavırlardır. Hâfız-ı Şirazî, iki cihanın asayişini iki kelimenin tefsir ettiğini söyler. Bunlardan birisi, dostlara karşı mürüvvetkârâne davranmak, diğeri de düşmanları idare etmektir.(Hâfız Şirazî, Dîvân-ı Hâfız Şirazî s.4 (5. gazel)) Bu perspektife göre düşmana karşı izzetli olmak demek, her fırsatta onlarla kavga ve savaşa tutuşmak demek değildir. Hele hasım iki millet arasında güç dengesinin bulunmadığı bir yerde böyle bir maceraya kalkışmak, zayıfın kendi eliyle kendisini tehlikeye atması demektir. Bu sebeple de, kuvvet dengesinin olmadığı yerde bütün bir toplumun hukukunu koruma gayesiyle düşmanları idare etme adına yumuşak davranmada maslahat olabilir. Çünkü her türlü zararı verebilecek haset, kin ve düşmanlığı tahrik etmenin hiçbir faydası yoktur. Hem Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla meseleye bakılacak olursa, doksan dokuz tane düşmanı bulunan bir insan eğer akıllı ise herhalde bunu yüz yapmak istemeyecektir; bilakis yüz düşmanı varsa, bunu doksan dokuza indirmenin hesaplarını yapacaktır. İşte bütün bunlar müdarat kategorisi içinde mütalaa edilebilir.