Posts Tagged ‘meşveret’

Bamteli: ŞAHSİYET YETİMLİĞİNDEN KURTULUŞ

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

İnsan, kendi ile uğraşmıyor, yaka-paça olmuyor ise, farkına varmadan nefsin güdümüne düşer, sukût eder; sonra hep karşı tarafta bir şeyler aramaya durur. Sürekli başkalarını suçlayan ve kusuru başkalarında arayanlar, esasen kendilerinden uzak yaşayan, şahısları/şahsiyetleri açısından yetim kimselerdir; onlar “şahıs yetimliği” yaşamaktadırlar, “şahsiyet yetimliği” yaşamaktadırlar. Ama insan, kendi ile meşgul olunca, iki göz yetmez insanın kendisine bakmasına.. beyindeki nöronlar yetmez insanın kendisine bakmasına.. idrak yetmez insanın kendisini tartmasına…

   Asırlardır devam eden yetimlik ve öksüzlükten sıyrılma adına çok önemli cehd ü gayretler ortaya koymaya başlamıştınız ki, insî ve cinnî şeytanların hücumuna maruz kaldınız.

Fakat insan, kendini görmüyor ise, ciddî dağınıklığa, bir yönüyle dengesizliğe düşer. Falanda bir şey arar, filanda bir şey arar ama bulamaz işe yaran bir şey; günaha girer sadece. “Lâyık mıdır insan olana vakt-i kazada, Hak zâhir iken, zulm ile hükm-i kaza.” (Ziya Paşa’dan, az değiştirerek.) İşte öyle bir şey olur; hak zâhir iken, başkaları suçlanır hep. Böyle suçlamalarda insanlar kendilerini arındırıyor gibi görünürler. Sun’î -bağışlayın- yalandan gündemler oluştururlar. Oturur-kalkar, başkalarına bir şeyler söylemek, nefislerini tezkiye etmek adına değişik kurgular peşine düşerler. Fakat başkalarını düşürmek istedikleri her hususta, kendileri düşerler. Düşmemek için, “el-Hablü’l-Metîn” olan Kur’an’a sarılıp kendine bakmak lazım, kendi ile yüzleşmek lazım!..

Biz, bir nesil olarak hem yetim hem de öksüz yetiştik. Şu andaki gayretleriniz, himmetleriniz, açılım adına sergilediğiniz tavırlarınız itibarıyla demiyorum ama topyekûn millet olarak, hatta İslam dünyası olarak, İslam adına hem yetim, hem de öksüz yetiştik. Ne İslam’ı kendine mahsus ruhuyla tam kavrayabildik, ne de ona uygun yaşayabildik. Belli bir dönemde, sistematik hale gelene kadar Devr-i Risâletpenâhi’de “isimsiz müsemmâ” olarak yaşanan kalbî/ruhî/sırrî hayatı, ihsaslar/ihtisaslar dünyasını, daha sonra sistematik olarak tekyelerde, zaviyelerde icrâ etmeye çalışan insanlar yok oldu. O noktada biz -bir yönüyle- bir öksüzlüğe düştük, baba yetimi kaldık. Diğer taraftan medrese, tekvinî emirlere karşı kapandı. Mektep, aldı onları ele ama Pozitivizm, Natüralizm, Materyalizm disiplinlerine göre yorumladı, analize tâbi tuttu; kapkaranlık tablolar, inkâr çizgisinde şeyler önümüze serdi. Bu defa da farklı bir yetimlik yaşadık.

O yetimlikten, o öksüzlükten belli ölçüde bir sıyrılma cehd ve gayretini siz ve sizin biraz büyükleriniz gösterdiniz. O öksüzlüğü gidermeye, yeniden anneyi-babayı bulmaya çalışadurmuştunuz ki, insi ve cinnî şeytanların hücumuna maruz kaldınız. Çünkü umur-i hayriyenin muzır mânileri olur. Şeytanlar, bu doğru yolun, düşmanı kesilirler. “Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır manileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır.” diyor Hazreti Pîr; “zamanın sözcüsü” diyoruz, “günümüzde bizim hissiyatımızın tercümanı” veya “devr-i Risâletpenâhî’nin bu asırdaki sözcüsü”.

Dolasıyla az bir diriliş emaresi, ba’s-ü ba’de’l-mevt emaresi gösterince, şeytanlar, bütün ordularıyla üzerinize hücum ettiler. Ama onlar, insanları kullandılar. Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde, يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا “Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler.” (En’âm, 6/112) hakikatine dikkat çekilir. Şeytanlar, insanlara, insanlar da şeytanlara baş döndürücü, şatafatlı, siyasîler ağzı ile öyle parlak sözler söylerler ki, insanın büyülenmemesi, hipnoza tutulmuş gibi olmaması mümkün değildir. Dolasıyla toplum ve toplumlar çapında bir illüzyon yaşanır. Birileri, kendi çarpık akılları ile topluma hükmederler; birileri de alkışlar, onların arkasından sürüklenir giderler. Ve böylece şeytan, kitleleri kullanır. Doğruya giden insanların önünü kesmek, o istikametteki köprüleri yıkmak, olmayacak yerlerde zararlı, ziftten çağlayanlar meydana getirmek, za-rar-lı, zift-ten çağ-la-yan-lar mey-da-na ge-tir-mek, zihinleri kirletmek, insanları kirli düşüncelere sevk etmek adına ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Dolayısıyla size, realiteleri hesaba katarak her şeye rağmen bu yolda yürümek düşüyor.

   Allah gaye, insan yolcu ve yollar mahlûkatın solukları sayısınca; istidat, kabiliyet ve karakterlerin farklılığından, zaman, mizaç ve meşreplerin tenevvüünden meydana gelmiş bir sürü -muhkemât testli- yol, yöntem ve sistem var.

Belki yaşlılar, bu meselede sonuca varmayı görmeyebilirler; zaten çoğu da görmek istemez. Partaldan insanlarız, revaçta değiliz; zaten revaca da yok merakımız. Biz, burası için yaratılmadığımızın, burada muvakkaten kaldığımızın farkındayız. Nasıl buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu: مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا، مَا أَنَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ فَتَرَكَهَا “Ne alakam var Benim dünya ile? Benim halim tıpkı önemli bir yere giderken, muvakkaten bir ağacın altında istirahat etmek isteyen insan gibi. Sonra kalkar, merkûbuna (bineceği şeye, binitine) biner, gideceği yere azm-ı râh eder, yürür!..” Yolumuz bu bizim… Ama mutlaka o bayrağın dalgalanması, o şehbalin her yerde diyeceği şeyi demesi, ifade edeceği şeyi ifade etmesi, tâbir-i diğerle nâm-ı celîl-i İlahînin ve nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem), yani “Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah” hakikatinin her yerde duyulması ve tanınması…

“Kabul”, ayrı bir meziyettir; o, meziyetler üstü meziyettir. Bir yönüyle ona karşı saygılı olmak, ikinci derecede bir meziyettir. “Yahu bu da olabilir!” demek, üçüncü derecede bir meziyettir. “Varsın o da olsun, biz onunla da geçiniriz!”; bu da dördüncü derecede bir meziyettir. Bu gayret, bu himmet, bu cehd ile bunlardan birine varılabilir. Hangisine varılırsa varılsın, Cenâb-ı Hak, hoşnud edilmiş olur, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına mazhariyet kesbedilmiş olur. Bu açıdan da bu yolda yürümeye devam etmek lazım, yetimlikten, öksüzlükten sıyrılmak için…

O devr-i Risâletpenâhî’deki “isimsiz müsemmâ” diyebileceğimiz kalbî hayat, ruhî hayat, sırrî hayat… İnsanın iç dünyası, manevî anatomisi adına hayatını şekillendirmesi ve ona göre yaşaması… Daha sonra bunu tekyeler, zaviyeler, değişik ad ve unvanlar ile kendi aralarında paylaşmış, zamana göre, şartlara göre, konjonktüre göre “Şimdi şunu, şöyle yapmak lazım! Bunu böyle yapmak lazım!” demişler. Gün gelmiş, kimisi, Hazreti İbrahim Hakkı gibi, “Az ye, az uyu, az iç!..  / Ten mezbelesinden vazgeç!.. / Dil gülşenine göç!.. / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” demiş. Kimisi -Emir Buhârî gibi- “Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk / Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.” demiş. Kimisi de -Çağın Sözcüsü gibi- “Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz / Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!” demiş.

Ve bunları beşlere, onlara, yirmilere çıkarabilirsiniz. Çünkü her zamanın kendine göre şartları vardır; her devirde bilgi birikiminin -bir yönüyle- o türden, o seviyeden bir ders almaya ihtiyacı vardır. Bir dönemde çok küçük şeyler yetiyordu belki insanlara. Fakat belli bir dönemde nefisler kabardığından dolayı, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretleri, dört şeyi terk etmek gerektiğini söylemiş. Biraz evvel Farsça onun dediği şeyi hatırlattım; o tarikatın esasıdır; o nefse bakan yönüyle dünyayı da, ukbâyı da, kendini de ve terk mülahazasını da kafadan silip atarak Hakk’a teveccühü salıklar. Dört şeyi terk etmek lazımdır: Dünyayı terk etmek; ahireti de terk etmek lazım…

Sadece Cenâb-ı Hakk’ın cemâline hasr-ı himmet edenler, esasen, Cennet’i de görmezler. Zannediyorum Cennet’e koysanız, O’nu görmüş iseler şayet, ne çağlayan ırmaklardan haberleri olur; ne onlara el işareti, ayak işareti, göz işareti yapan Hurîlerden haberdar olurlar; ne cilası, boyası bambaşka, baş döndürücü olan saraylardan, villalardan haberleri olur!.. Öyle bir güzelliğe meftun olur, kendilerinden geçer ve onun sermestisini yaşarlar ki, o anda ne derseniz deyiniz onlara, onlar, “Allah, Billah, Lillah, İlallah, Ma’allah, Anillah!” der dururlar sürekli. Seyr u sülûkta değişik merâtibi ifade etme adına, bunlar, farklı karakollar veya benzin istasyonları… Her birisinde insan, değişik bir donanımla bir ilerisine gider. Bir ilerisine gitmek için de bu defa hangisi uygunsa onu alır.

Ama öyle bir zaman geliyor ki, insanlar, hakikaten enâniyetleri adına çok ileriye gidiyorlar. Çağın Sözcüsü’nün dediği gibi, bu çağ, bir enâniyet çağı; bilerek, dünya hayatının âhiret hayatına tercih edildiği bir çağ. Âdetâ ahiret görülmüyor; dünya, değişik sütreleriyle, seralarıyla öte tarafı görünmez kılıyor; insanların gözlerinin önünde sütre sütre üstüne, sera sera üstüne oluşturmak suretiyle, o tarafı görmeye mâni oluyor. Onun için diyor: Çağ -bir yönüyle- bilerek dünya hayatını, âhiret hayatına tercih edenlerin asrı… Öyle ise, acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak istiyor bu çağ. İnsan, kendini âciz görecek; çünkü çağ, enâniyet asrı.

   Bizim cehd ve gayretlerimiz ile Cenâb-ı Hakk’ın şimdiye kadar lütfettiği nimetler arasında katiyen bir kozalite söz konusu değil, her şey O’ndan; öyleyse, insî-cinnî şeytanların yol kesme gayretlerini bir realite olarak kabul etmeli ve Allah’a sığınarak hiç durmadan yürümeli!..

Aslında pratik hayatta da cehd ve gayretlerimiz ile o cehd ve gayretlere terettüp eden şeylere baktığımız zaman, kozalite mülahazası ile, sebep-sonuç arasında bir münasebet görülmüyor. Sizin arkadaşlarınız, çiçeği burnunda, üniversiteden yeni mezun olarak dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Ellerine birer çanta alıp gittiler. Gittikleri yerlerde ev kirası verecek imkânları bile yoktu. Gidecekleri yerin coğrafyasını bilmiyorlardı: “Nerede, falan yer nerede? Tayvan nerede, Tayland nerede, Çin nerede? Orta Asya’da, falan memleket nerede, filan memleket nerede?!.” Bilmeden gittiler; hava meydanında sordular, “Bu uçak, nereye kalkıyor?” Eğer kendi gidecekleri yer ise, bindiler uçağa, gittiler oraya… Cenâb-ı Hak, gönüllere “vüdd” sevgi, hüsn-i kabul vaz’ etmişti; gittikleri hiçbir yerde tersyüz edilmediler. Herkes gönül kapılarını onlara açtı. Dünyada yüz yetmiş küsur ülkede herkes sinesini, bağrını açtı; “Hoş geldiniz, safâ geldiniz ama -bir yönüyle- sizden şikâyetçiyiz, biraz geç kaldınız! Daha evvel niye gelmediniz?!” dedi.

Ee gelemezdik ki!.. Zira orada bir diktatörlük vardı; “İlle dediğim dedik!” diyordu, “Bana bey’at edeceksin!” diyordu, günümüzde olduğu gibi, “Yoksa sizi sürgün yaparız! Ya sürgün ederiz, ya hapse atarız!” diyordu. Ne kadar benziyor değil mi?!. Dolayısıyla o şer sistemi yıkılınca, bir yönüyle sizin de otağınızı kurabileceğiniz “sulh adacıkları” oluştu, ütopyadan dünyalar kuruldu. Çevreden bakıp görünce, “Yahu bize niye gelmiyorsunuz; bize niye gelmiyorsunuz?!” dediler. Dinleri ne olursa olsun; değişik mezhepleri ile Hıristiyanlar, değişik versiyonları ile Budistler, Brahmanistler, değişik versiyonları ile Şintoistler… Hepsi kapılarını kale kapıları gibi ardına kadar açtılar, “Buyurun!” ettiler, evlerinin anahtarlarını verdiler.

Size oralarda hizmet etme imkânı doğdu; kendi enginliklerinizi sergilediniz; Kitap Fuarı yapıyor gibi, “Düşünce Fuarı” yaptınız, düşüncelerinizi sergilediniz. Bir yerde Müslümanlık adına onun dırahşan çehresini karartan insanlara karşılık siz de stantlar açtınız. Meydanlarda açıktan açığa insanların kellelerini alan ve ona da “Müslümanlık!” diyen insanların İslam’ın dırahşan çehresini karartmasına mukabil, sergilediğiniz düşünce dünyanızın sergileri, kendi gönül dünyanızın sergileri, o fuarlara giren insanları hayran bıraktı; “Yahu bunlar böyle ise, o iş bizim bildiğimiz gibi değilmiş… IŞİD değilmiş, çaşıt değilmiş, casus değilmiş, bilmem ne Haram değilmiş, ne Murabıt değilmiş… Değilmiş, değilmiş; çok farklıymış bu mesele!” dediler ve en azından bir tereddüt yaşamaya başladılar.

Zamanla sizin nabzını tuttular, kalbinizi dinlediler; âletler koydular, dimağ âletini koydular, fikir âletini koydular, dinlediler. Ritimde değişiklik yok, hep “di-di-da-dıt, da-da-dıt.. di-di-da-dıt, da-da-dıt” atıyor. “Vallahi bunlar doğru söylüyorlar!” dediler ve dolayısıyla da birden bire “bir”ler, “yüz”lere ulaştı Allah’ın izni-inayetiyle.

Ee şeytan boş durur mu? Kendisinin emrine âmâde/teşne, onun tasmalı kulları, halâyıkı -değişik yerlerde, bazen serkârlar da dâhil- şeytanın dediğinin arkasından sürüklendiler: “Bunu bizim yıkmamız lazım! Yoksa bütün dünya bu doğruluğa uyanacak! O zaman bizim hikmet-i vücudumuz kalmayacak. Oysaki çok eski zamanlardan beri, zaman üstü zamandan beri biz bu işi yapıyoruz. Onu gökte başlattık, hem de Safiyyullah (Âdem aleyhisselam) ile başlattık bu işi. Bunlara dünyayı bırakmamamız lazım! Dünya, inanmış bu insanlara bırakılacak hakir bir yer değildir! Şeytanî yaldızlar ile yaldızlanması lazım bunun; şeytanî insibağ ile münsebiğ olması lazım!” Kendi avenelerine, hempalarına, boynu tasmalı halayıklarına birer fırça verdiler, “Bu (tahripkâr) düşünce boyalarını çalın her yere!” dediler, verdiler ve dediler, verdiler ve dediler… Dolayısıyla birileri takıldı sizin arkanıza; yaptığınız şeyleri yıkmaya durdu, fitne ve fesat uyardılar. “Olmuyor! En iyisi mi ben bunları kapkaranlık bir şey ilan edeyim: Maşerî vicdanda onlara karşı (mevcut) güveni sarsayım ben; ayrıştırayım, ‘Onlar, bu toplumun düşmanıdır!’ diyeyim.” dediler avenelerine, hempalarına.

Dün ayrı bir strateji, ayrı bir plan; bugün ayrı bir strateji, ayrı bir plan… Yarın başka türlü bir plan yapacaklarını gösteriyor bu. Dün yaptıkları, yarın farklı şekilde yapacaklarının en inandırıcı referansıdır. Değişmeden, hep şeytanî plan ve projeler ile ön kesmeye çalışacaklar. Bağışlayın, o meret de çok profesyonel birisi, duayen… Tâ gökte bile oyununu oynamış; melekler içinde oyununu oynamış, insan ne olacak buna karşı?!. Evet, “umûr-i hayriyenin muzır mânileri olur; şeytan, bu hizmetin hâdimleri ile çok uğraşır.” diyor Sâhib-i zaman, Hazreti Sâhib-kıran. Öyle ise bunu bir realite olarak görmek lazımdır.

   Allah, ne sizi yüzüstü bırakır ne de bu seviyeye getirdiği hayırlı hizmetleri akamete uğratır; yeter ki siz dağınıklığa düşmeyin, meşveretten vazgeçmeyin ve Kur’ânî makuliyet istikametindeki gayretlerinizi eksiltmeyin.

Ne var ki, burada bir şeyi daha min gayr-ı haddin arz etmek istiyorum; istidradî (antrparantez) de sayabilirsiniz: Bu türlü şeyleri alabildiğine tasvir ederek sâfî düşünceleri, sâfî zihinleri kirletmemek lazım. İcmâlen meseleyi bilmeli… Şeytan bir oyun oynuyor burada… Bu oyun “künde” ise, kündeye göre kendinizi hazırlarsınız; bu oyun bir “el-ense” ise, el-enseye göre kendinizi hazırlarsınız; bir “paçadan kapma” ise, ona göre kendinizi hazırlarsınız. -Kırkpınar’ı seyrettiğimden dolayı, biraz o terminolojiye göre konuştum, kusura bakmayın.- Ona göre kendinizi hazırlarsınız ve bu olumsuzluklar sarmalından dışarıya çıkmaya çalışırsınız. Dünden bugüne bunu devam ettire geldiniz ve çok önemli hayırlara vesile oldunuz, çok önemli şeyleri inkişaf ettirdiniz. Bunu daha ileriye götürmek için Allah’ın izni-inayetiyle, sadece kendi meselelerinizle meşgul olursunuz. Oturur-kalkar “ortak akıl”a müracaat edersiniz.

Hazreti Sahib-i Zîşân’ın -Rasûl-i Ekrem’i kastediyorum, sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurduğu gibi, مَا عَالَ مَنِ اقْتَصَدَ، وَمَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ “İktisat yapan, fakr u zarurete düşmez. İstişare eden de haybet ve zarar yaşamaz.” Evet, iktisat yapan, fakr u zaruretin kirli yüzünü görmez. İstişare eden de hiçbir zaman sürçmeye, teklemeye, yığılıp yerde kalmaya maruz kalmaz, haybet yaşamaz! Meşveret, meşveret, meşveret… Sahabe-i kiramı takdir sadedinde, Şûrâ Sûresi’nde, وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “… Onların işleri kendi aralarında şûrâ iledir.” (Şûrâ, 42/38) deniyor. Değişik faziletler sıralanıyor ve sonunda da “Onlar, kendi aralarında her şeylerini meşverete bağlı, meşveret yörüngeli götürüyorlar.” deniyor; “Onlar öyle babayiğit, öyle kâmet-i bâlâ insanlar…” deniyor.

Bu açıdan da oturup-kalkıp hep kendi plan ve projelerimizi bu şartlar altında nasıl realize edebileceğimizi düşünüp konuşmalıyız. Zannediyorum ona bakmamız lazım. Çünkü yine Hazreti Pîr’e ait bir sözdür: “Her zamanın ayrı bir hükmü vardır.” Değişmeye müsait meselelerde, Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırı olmamak, Sünnet-i Sahîha’ya aykırı olmamak, Müçtehidîn-i ızâm hazerâtının o mevzuda selametli içtihatlarına aykırı olmamak kaydıyla, her zamanın ayrı bir hükmü vardır. “Şimdi konum, nasıl hareket etmeyi, neler düşünmeyi gerektiriyor? Bu problemler sarmalından nasıl sıyrılırız, nasıl çıkarız? Bugüne kadar Allah’ın izniyle getirilen bu işi, bundan sonra nasıl ileriye götürürüz?” Hep bu meseleleri mülahaza ve mütalaaya almalıyız.

Biz, bu mevzuda isabetli bir adım attığımız zaman, Allah’tan tevfîk bekleyebiliriz. Biraz evvel dediğim gibi, şu âna kadar yapılan şeylerde zaten, tenâsüb-i illiyet prensibine göre, sebep-sonuç arası bir münasebet yok. Allah’ın size yaptırdığı şeyde, tenâsüb-i illiyet -Frenkçe ifadesi, “Kozalite” prensibine göre, sebep-sonuç arasında hiç münasebet yok! Çiçeği burnunda delikanlılar… Tecrübeleri yok… İlk gidenler kuralarını çekti gittiler, yirmi tane mi, otuz tane mi? Ertesi defa külahın içi almayacak kadar kura olduğundan dolayı, “Yahu makine ile yapalım bu işi!” filan dendi. Daha sonra, daha başka şeyler ile… Sonra bir güzergâh haline, bir şehrâh haline geldi ki, artık sizin varlığınız yokluğunuz önemli değil… Muhâsibî ifadesi ile “Kur’ânî makuliyet” içinde bir araya gelindi. “Yahu bu güzel bir şey imiş! Kur’an mantığı da bunun, bu meselenin böyle olmasını iktiza ediyor!” dediler. -Hazret, “Kur’an Mantığı” diyor, “Kur’anî makuliyet”.- Kur’an mantığı çerçevesinde sistemler kurdular; dünyanın dört bir yanına açıldılar. Şaşılacak bir şey… Ama biz farkına varmadan, zannettik ki, “Biz yapıyoruz!..” İnşaallah siz öyle dememişsinizdir, ağabeyleriniz de öyle dememişlerdir. Belli; işin büyüklüğü ile bizim sa’y ve gayretlerimiz arasında tam bir münasebet yok. Mesela, Kıtmîr kendi açısından dese: “Benim ayak bağı olmam, filan ile bu meselenin telif edilmesi mümkün değil!..” Mümkün değil bu!..

Şimdi, belli bir dönemde Cenâb-ı Hak, böyle tenâsüb-i illiyet prensiplerini aşkın şekilde size engin eltâf-ı Sübhâniyede bulunmuş ise, sağanak sağanak başınızdan aşağıya zaferler yağdırmış ise, bu iş bu seviyeye geldikten sonra, ne sizi yüzüstü bırakır, ne de yapılan bu işleri olduğu yerde bırakır. Ama murâd-ı Sübhânî, daha başka şekilde, daha başka renk ve desende, dünyaya kendinizi bir farklılık içinde, bir kere daha ifade etmeniz yönünde demek ki; bunun adına sizi tohumlar gibi dünyanın dört bir yanına cebrî hicret ile saçtı-savurdu. Dedi ki: Bulunduğunuz ülkede birer tohumdunuz siz, bir tane… Ama gittiğiniz yerde toprağın kuvve-i inbâtiyesine göre, yani gönüllerin size açılmasına göre, toprağa kendinizi atacaksınız; orada -fenâ-fillah, bekâ billah, maallah- çürüyeceksiniz Allah yolunda. Siz çürüyeceksiniz ama bir başak meydana gelecek. Bu defa lâakall on tane olacaksınız. Bir gidecek, yerinizi on tane alacak. Bazen de Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, on tane başak olacak, her başakta on dane olunca, bu defa “bir”, “yüz”e yükselecek. Allah’ın lütfu çok engin; rahmeti, gazabına sebkat etmiş ve her şeyden vâsi’; isterse bin tane yapar.

   Şimdilerde çektiğiniz çile ve ızdırapları ileride ve ahirette birer fıkra gibi tebessümle anlatacaksınız; belki de maruz kaldığınız mazlumiyet ve mağduriyetlere karşı sabrınız sayesinde Ashâb-ı kiramın Cennet sofralarında yer alacaksınız.

Bu açıdan da şimdiye kadar bu işi Kendi inayet, kudret, riayet ve kilâeti ile devam ettirdi; aynı zamanda hırz u sıyâneti ile -“hırz” koruma demek, “sıyânet” de koruma demek- düşmanlarınıza karşı size yardım etmek suretiyle, sizi öyle bir noktaya ulaştırdı ki!.. Bugüne kadar size yaptırdığı şeyler, gelecekte daha büyüğünü yaptırmak için en inandırıcı referansıdır. Hiç sekmediniz, hiç sürçmediniz, hiç yüzüstü düşmediniz. Tekme yediniz, sarsıldınız; balyoz yediniz, onun şokunu yaşadınız. Fakat bunların olmadığı hiçbir dönem yoktur ki!..

İnsanlığın İftihar Tablosu bile çend defa başından balyoz yemiş ama sarsılmamış Allah’ın izni-inâyetiyle, şikâyet etmemiş. Şikâyet etmeye bâdi olan faktörler karşısında bile “Elhamdülillah!” demiş. Çağın Sözcüsü de اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ diyerek nefes alıp vermiş: “Küfür ve dalalet müstesna, O’ndan gelen her şeye hamd ü senâ olsun!” “Hoştur bana Senden gelen / Yâ hil’at u yahut kefen // Yâ taze gül yahut diken / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!” Bu mülahaza içinde, yediğiniz balyozların acısını -zannediyorum- unutacak ve ileride onları adeta birer fıkra gibi anlatacaksınız.

Şimdiye kadar 27 Mayıs görmüş olanlar olarak, 12 Mart görmüş olanlar olarak, Haziran görmüş olanlar olarak… Bir de ne vardı? Aralık filan mı vardı? Aralık da vardı galiba. Bir de Temmuz vardı. Temmuz görmüş olanlar olarak… Ayların çoğu kirlenmiş; onların arındırılmasını Allah (celle celâluhu) size bırakmış. İmam Şâfiî hazretlerinin, takdir edip sürekli bu kirli takkeme sorguç yapacağım bir sözü var: “Seleften Allah ebediyen razı olsun; halefe ne kadar çok yapacak iş bırakmışlar!” Ee Cenâb-ı Hak, size o kadar çok iş bırakmasaydı, onlar ile beraber nasıl Cennet’e girecektiniz ki?!. Hazreti Ebu Bekir ile beraber nasıl olacaktınız ki?!. Şimdi hanginize sorsam, zannediyorum, “Ben de varım, ben de varım, ben de varım!” dersiniz. Hanginiz Hazreti Ebu Bekir ile beraber aynı sofraya oturmayı istemezsiniz? Hanginiz Hazreti Ömer ile, Hazreti Osman ile, Hazreti Ali ile, tâife-i nisadan Hazreti Hadîce-i Kübrâ ile, Âişe-i Sıddîkâ ile, Hazreti Hafsa ile aynı sofraya oturmayı istemezsiniz?!. Bin canımız olsa fedâ olsun, teşneyiz o işe!.. Siz o işe teşne olduğunuz sürece, emre âmâde bulunduğunuz sürece, inanın, Allah bütün gönülleri sizin diyeceğiniz/edeceğiniz şeylere teşne haline getirecek, âmâde kılacak.. kulaklar, sizin için açılacak, semâvî sesleri dinliyor gibi dinleyecek.. ve aynı zamanda Allah basiretinizi açacak; selef-i sâlihînin tekvinî emirleri okuduğu, eşya ve hadiseleri hallaç ettiği gibi size de ettirecek, Allah’ın izni-inayetiyle, “Yahu, aradığımız, meğerse bu imiş!” diyeceksiniz.

İşin başlangıcına dönelim: Aynı zamanda böylece yetimlikten, öksüzlükten siz ve milletiniz -Millet-i İslâmiye- kurtulmuş olacaksınız. Bugün sizin dünyanızda görülen o karalamalar hadisesi, Allah’ın izni-inayetiyle unutulacak. Şimdi o geçmişte olan belâ ve musibetleri gülerek, birer fıkra gibi anlattığınız şekilde bugünleri de anlatacaksınız. “12 Mart’ta, hapishanede arkadaşlar ile şunları konuşuyorduk!” diye… Ee hapishane, kendine göre psikozu var, insanın moralini bozuyor. Gardiyan geliyor; bağışlayın, “Lan, kalkın ayağa!” diyor.

Mesela, bir tek örneğini söyleyeyim: Zehirli yumurtadan zehirlenmişim. Götürmüşler dışarıya; araba/cankurtaran gelmemiş. Dönüp bir daha içeriye getirmişler; “Ölürse, koğuşta ölsün!” demişler. Sonra rahmetli Osman hoca yardım etmiş. Benim çok sevdiğim bir arkadaş idi, geçen de oğlu buradaydı. Bana diyordu ki: “Ben istifrağ ettirdim de seni, sen kurtuldun!” Gardiyan geldi sabah; zannediyorum, o ayağı ile dürttü beni, “Lan hoca! Dün, geberiyordun!” dedi. Evet, bu denen/edilen şeyler, sizin toplum içindeki konumunuza karşı da saygısızlıktır ve çok ciddî moral bozukluğuna sebebiyet verir. Ama şimdi bunları anlatırken, gördüğünüz gibi dudaklarınız geriye gidiyor, gülerek anlatıyorsunuz; birer fıkra gibi, tatlı fıkra gibi anlatıyorsunuz, üstûre gibi anlatıyorsunuz. Bir gün gelecek, Şubat’ı da öyle anlatacaksınız; Aralık’ı da öyle anlatacaksınız; Temmuz zift karalamasını da öyle anlatacaksınız, Allah’ın izni-inayeti ile..

Âkıbet bu ise, bence gözlerimizi o âkıbete, öyle bir sonuca dikerek, o hususa konsantre olalım; başka şeylere çok girmeyelim. Dağılmayalım, nöron kirliliğine girmeyelim, kirli şeyleri bahis-mevzuu yapmayalım! Bilmiyorum daha açık konuşmam yakışıksız kalır mı? Efendim, etrafa zift püskürten gazeteleri, elden geldiğince takip etmeyelim. Bazen Hizmet’e/Hareket’e dokunacak şeyler veya o mevzuda doğrulup bir şey yapmamız gereken hususlar olabiliyor. Onlarda bir-iki insanın o işe bakmasında mahzur olmayabilir. Fakat herkesin, birinci meseleymiş gibi o mevzuya yoğunlaşması, zihin kirliliğinden başka bir şeye yaramaz.

İyileri, iyilikle alkışlayın!.. İnanmış gönüllere karşı mürüvvetli olun!.. İnançsızlara öyle yumuşak yanaşın ki, kinleri-nefretleri eriyip gitsin!.. Ve soluklarınızda daima Mesih olunuz!..

Mercûh, râcihe bir hususta tereccüh edebilir. Âhirzamanda Muhammedî ruh (sallallâhu aleyhi ve sellem)… Bir yönüyle sağ tarafına bir tokat vururlar ise, dön; hınçlarını ayakları altına alsınlar diye, bir de sol tarafına bir tokat vursunlar. Sizin Yunus’unuzun diliyle ifade edecek olursak:

“Dövene elsiz gerek,

Sövene dilsiz gerek,

Derviş gönülsüz gerek,

Sen, derviş olamazsın!..”

***

“Dervişlik dedikleri,

Hırka değil, taç değil,

Gönlün derviş eyleyen,

Hırkaya muhtaç değil!”

Siz, öyle birer dervişsiniz.. ne taç istersiniz, ne de hırka istersiniz.. yaptığınız şeyi yapar, gidersiniz… Siz, tohum atarsınız, kim hasat ederse etsin; önemli değil.. onu kendiniz yapmış gibi kabullenir, saygı ile karşılarsınız. Şeytanın avenesinin hasetten çatladıkları gibi bir duruma -hâşâ ve kellâ- düşmezsiniz, Allah’ın izni-inayetiyle.

“Hizmet varsa şayet, değer az daha yaşamaya / Şimdilerde göz ağrım, sırf O’nun bilinmesi.” Senelerce evvel Kıtmîr söylemiş bu sözü; birisi size tekrar ediyor. Vesselam.

Bamteli: ACIMASIZLAR VE MERHAMET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Allah Rasûlü adeta mücessem rahmet idi; O’nun iştirak ettiği savaşlar da hep müdafaa harbiydi.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Benim ne alakam var bu dünya ile!” buyuruyor. Oysaki Cennet’e girip Cemâlullah ile taltif edildikten sonra yine dünyaya dönüyor. Ama dünyaya, “dünya için” değil, dünyadakileri uhrevîleştirmek için, mâlâyâniyata gömülmüş insanları İlâhîyata veya Ulûhiyet hakikatine yönlendirmek için dönüyor. Bu, O’ndaki (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok aşırı şefkatin ve merhametin ifadesi!..

Bedir’de müşriklerden bazı kimseler ölmüş ve onlar “kalîb-i Bedr”e (Bedir Harbi’nin yapıldığı yerdeki kuyulara, çukurlara) atılmışlar, o şekilde gömülmüşlerdir. Onlar, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşısına öyle kamayla, kılıçla, mızrakla, okla çıkmasalardı, onlara öyle bir mukabelede bulunmazdı. Tamamen bir tenkîl, bir ibâde, bir kahır ve yok etme mülahazasıyla geldikleri için, أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ “Kendilerine savaş açılan mü’minlere, mukabil olarak savaşma izni verildi. Çünkü onlar, pek çok yönden zulme maruz kaldılar. Kuşkusuz Allah, onlara yardım edip zafer bahşetmeye kadirdir.” (Hac, 39/22) ayeti nazil oldu. Onlara da ruhsat yolu açıldı.

Öyle oldu. Onlar, “savaş” diyorlardı, meşrû dairede bir müdafaa savaşı yapıldı. Müdafaa savaşı; can için, din için, nesil için, hürriyet için. Hukuk sisteminin temel disiplinleri bunlar. Abdurrahman Azzam, İslam’ın bütün savaşlarını “müdafaa savaşları” olarak “Ebedî Risalet” kitabında ifade ediyor. Ahmed Hamdi Aksekili de onu tercüme etmişti.

Bu açıdan, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) şefkatidir insanların içine dönme mevzuunda saik olan. Dolayısıyla öyle münferit ve başkalarının sebebiyet vermiş olduğu hadiselere bakarak dar dairede O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) değerlendirmek doğru değil.

   “Acırsan, acınacak duruma düşersin!” sözü vicdansızlığın ifadesidir; varlıklara merhamet etmeyen İlahî rahmetten mahrum kalır.

Evet, elektronik levhada çıkan مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا، وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا، فَلَيْسَ مِنَّا “Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmizi, Birr 15) hadisiyle başladık. مَنْ لَا يَرْحَمُ لَا يُرْحَمُ beyanı da şâyî bir ifade (yaygın bir hadis): “Şefkat etmeyene, acımayana; acınmaz!”

Bir de hoyratça bir düşünce var: “Acırsan, acınacak duruma düşersin!” Sizin karşınızda konuşurken, nezaketsizlik ifade edeceği endişesiyle beraber söyleyeyim: Bu kadar hoyratça bir ifade, bir laf olamaz.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), الرَّاحِمُونَ يَرْحَمُهُمُ الرَّحْمَنُ، ارْحَمُوا مَنْ فِي الْأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ “Merhamet edip mahlûkata acıyanlara Allah rahmetiyle muamelede bulunur. Siz yeryüzünde bulunanlara acıyın ki, sema ehli de size merhamet etsin.” buyuruyor. Yeryüzünde bulunanlara merhamet… Karıncadan sineğe, ondan bilmem neye, ondan neye kadar… Ve en sonunda “ahsen-i takvîm”e mazhar -bir yönüyle- “İlahî ayna” diyebileceğimiz “insan”a kadar. Onlara merhamet etmeyene, acımayana; acınmaz! Burada öyle acımamaya kilitlenmişse bir insan, öbür tarafta o merhametten, o şefkatten, o mülayemetten -çoğaltabilirsiniz- o Rahmâniyetten, o Rahîmiyetten, o Hannâniyetten, o Mennâniyetten, o utûfetten mahrum olur, tepetaklak gayyâya yuvarlanır.

Allah’ım, Sen o kadar merhametlisin ki!.. Öyle buyuruyorsun: إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Yarış yapacaklarsa şayet, benim rahmetim gazabımın önünde, o maratonu kazanır. Rahmetim, gazabımın önündedir Benim.” وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) Önceki, kudsî hadis; sonraki de ayet: “Benim rahmetim, gazabıma sebkat etmiştir.” ve “Rahmetim, her şeyden geniştir, her şeyi kuşatmıştır.” Buna rağmen bir insan, “Ama şu anda benim maruz kaldığım şey…” diyorsa, ona denebilir ki, “Fakat sen, o rahmetten istifade kapılarını kendine kapattın. Merhamet etmedin ki, sana merhamet edilsin!.. Şefkat ile, mülayemet ile, acıma hissi ile herkesin ve her şeyin üzerine titremedin ki!..”

Hani ekosistemciler bir ağacın kesilmesi, bir yerin -bir yönüyle- harap olması, ekosistemde dengenin bozulması gibi hususlar karşısında bile başkaldırıyorlar. Ee bunların içinde en önemli unsur, “insan”dır; ne olursa olsun, insan!.. Bizim milletimizin karakterinde de vardır bu: Ülkeyi işgal etmek için Çanakkale’ye kadar gelenler, orada yaralanınca, karşı taraftan yaralanan ve ölümle pençeleşen insanları gören bizimkiler, mevzilerinden fırlayarak, kendilerini öldürmeye gelen o düşmanı, kendi tabyelerine alır, onun yarasına pansuman tedavisi yapar, su içirip onu bağırlarına basarlar. Çünkü savaş başka şeydir fakat insana acıma hissi başka bir şeydir. İnsan, hâlâ insan ise, insanlık his ve insanlık karakterini yitirmemişse, bu hissini devam ettirecek demektir.

   Herkes kendi karakterini sergiler fakat unutulmamalıdır ki satır satır yazılmaktadır küçük büyük her şey!..

Bu hissi devam ettirmeyenler, insanlık karakterini yitirmiş -evet, o tabir de çok çirkin ama müsaade ederseniz diyeyim- karakter bozması kimselerdir. Kur’an-ı Kerim; قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلًا “(Rasûlüm, insanların farklı farklı tutumları karşısında sen şu gerçeği) beyan et: Herkes, (inanç ve dünya görüşünden kaynaklanan, kendine göre doğru ölçülerin şekillendirdiği) seciye ve karakterine göre davranır. Fakat kimin yolunun gerçekten doğru olduğunu ise en iyi Rabbiniz bilir.” (İsrâ, 17/84) “Herkes, karakterinin gereğini yapar.” Yapısı ne ise, onu sergiler. Hani mesele genetik mi, yoksa öyle yapa yapa onu tabiatının bir derinliği haline mi getirmiş, o dürtüler ile mi yapıyor, belli değil… Ama o hale gelmiş ise, çok farklı görünse bile, öyle kucak açıyor gibi görünse bile bir gün hakikat ortaya çıkar.

Câhiliye şairi Züheyr İbn Ebî Sülmâ’nın dediği gibi; وَمَهْمَا تَكُنْ عِنْدَ امْرِئٍ مِنْ خَلِيقَةٍ * وَإِنْ خَالَهَا تَخْفَى عَلَى النَّاسِ، تُعْلَمِ “Şayet bir insanın bir huyu varsa, kendisi onu gizlemeye çalışsa bile, er-geç bir gün o ortaya çıkar!” Bir insanda bir huy, bir karakter varsa… Kabalık, hoyratlık, ezme ve bundan lezzet alma, acımama, “Acırsam, acınacak duruma düşerim!” mülahazası… Bunu, sen saklasan, başka türlü göstersen bile, “Ben Müslümanım! El-pençe divan duruyorum Hak karşısında.. ve O’nun toplumun hayatına mal olmasını istiyorum! Toplumun en değerli meselesi haline gelmesini istiyorum!” desen bile, yaptığın bu şeyler ile karakterini ortaya koymuş olursun. O, er-geç bilinir ve sahibini mahcup eder. Hele bir divan var ki, o divanda bir mizan işleyişi var ki, وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ “Satır satır yazılıdır küçük büyük her şey.” (Kamer, 54/53) فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ “Her kim zerre miktarı hayır işlerse, karşılığını görür; her kim de zerre miktarı şer işlerse, o da karşılığını görür.” (Zilzâl Sûresi, 99/7-8)

Evet, öyle bir divan var ki, orada en küçük şeyler bile değerlendirilir, insanın yüzüne çarpılır. Oradaki mahcubiyet, buradakine de benzemez. Hazreti Sahib-i Zîşân Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanların, o günkü fevkaladeden sıkıntılarını ifade sadedinde buyuruyor ki: “Terleri, gırtlaklarına vuracak!” Bu bir idyum ise, terlemenin son kertesi demektir. Ve bir gerçek ise şayet, vücutlarından ifraz ettikleri -vücudun yüzde yetmiş beşi, su- kendi suları içinde boğulacaklar, hafizanallah. İşte böyle bir terleme ile orada, Hak karşısında, başlarını kaldırıp bakamayacaklar; çünkü kendilerinde bakacak yüz bırakmamışlar. Yüzlerini öyle kirletmiş, o ahsen-i takvîme mazhariyete öyle hakirce davranmış ve onu öyle karartmışlar ki, hicap edecekler; başlarını kaldırıp “Rahmet!” diye, “Ey Rahman u Rahim!” diye O’na (celle celâluhu) bakmaya hicap edecekler. Bakamayacaklar, bakma hakkı verilmeyecek belki de.

Merhamet edin ki, size de merhamet edilsin!.. Acıyın ki, acınasınız!.. “Acımayayım ki acınacak duruma düşmeyeyim!” demeyin, demeyeceksiniz!.. Başkaları dese bile, siz, o türlü bir mukabelede bulunmayacaksınız. “Mukabele-i bi’l-misil, kâide-i zâlimânesi” diyor, Hazreti Pîr-i Mugân. وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın. Şayet sabredecek olursanız, bu, sabredenler için işin en hayırlısıdır.” (Nahl, 16/126) buyuran Kur’an-ı Kerim, o mevzuda bir ölçü koyuyor. Onlar, size hoyratça gelirlerse, işte savaşlarda olduğu gibi, mukabelede bulunursunuz. Ama وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ Dişinizi sıkar, katlanırsanız, mukabele-i bi’l-misilde bulunmazsanız, bu, insanca bir tavırdır.

   Sofîlerden bir kısmı, “ibadet”i avamın kulluk hizmeti, “ubûdiyet”i şuur ve basîret insanlarının ifa ettiği vazife, “ubûdet”i de saflar üstü safların sorumluluklarını yerine getirmeleri şeklinde tarif etmişlerdir.

Bazı tavırlar vardır ki, bunlar, işlene işlene insanın tabiatı, bir iç derinliği haline gelir. Artık insan, o mevzudaki emirlere ihtiyaç duymadan, “Allah, böyle emrediyor. Böyle bişârette bulunuyor veya böyle inzârda bunuyor; böyle tevbihte bulunuyor ya da böyle tebşirde bulunuyor!” mülahazalarını nazara almadan “iç itmeler” ile -“dürtü” biraz hakirce bir laf olduğundan dolayı tereddüt ettim ama burada da kullanılabilir- “iç dürtüler” ile yapması gerekli olan şeyleri yapar. İçinden gelir her şey, o emirleri düşünmez; çünkü tabiatına mal etmiştir ve iç derinliği haline getirmiştir. Ve böyleleri, bu şeyleri tabiatlarının gereği olarak yerine getirirken, aynı zamanda “Fevkaladeden bir şey yaptım!” mülahazasına da girmezler. Âdetâ yeme, içme, yatma, beşerî münasebetlerde bulunma misillü tabiî bir şey icrâ ediyor gibi yaparlar. Ne olur sonra? “Riya” mülahazası olmaz, “süm’a” mülazası olmaz, bir “iç beğeni/ucub” mülahazası olmaz, dışa vuran bir “büyük görünme/kibir” mülahazası olmaz. Farkında değillerdir çünkü onlar; “tevazu”, “mahviyet” ve “hacalet”i tabiatlarının bir yanı haline getirmişlerdir. Yaptıkları şeyleri öyle tabiî yaparlar ki, zihinlerini katiyen biraz evvel saydığım o üç şey, dört şey, beş şey, altı şey ile kirletmezler. Ve nöronlarını onunla kirletmeyen insanlar, nezd-i ulûhiyette de ona göre kıymet kazanırlar; Allah (celle celâluhu) ona göre değerlendirir.

Evet, tabiatlar öyle re’fete, şefkate, mülayemete, kucaklamaya muntabı’ olmuşsa!.. Evet مُنْطَبِع diyelim; tabiat haline gelmiş, damgalanmış manasına bu tabiri Osmanlıca’da kullanırlardı. Öyle muntabı’ olmuşsa, artık hiç düşünmeden ve o mevzudaki âmir hususları nazar-ı itibara almadan, gayet tabii bir şey gibi yapar onu. Meseleyi tabiî hale getirmediğiniz zaman da, bir taraftan o “avârız-ı beşeriye”den kurtulamazsın; yani kalbî ve ruhî hayatı öldüren, “sır”ra giden yolları kesen, “hafâ” karşısında gulyabanilik yapan, “ahfâ”yı bütün bütün insana unutturan bir sürü gulyabani ile güzergâhta karşı karşıya kalırsın veya her köşe başında -bir yönüyle- gider onlara toslarsın. Diğer taraftan da ibadet ü tâatte oldukça zorlanırsın…

Bu itibarla da işi tabiat haline getirmek çok önemlidir. Onun için ıstılahta bir “ibadet” vardır; ibadet, Allah’a kulluk yapmaktır. Bir, “ubûdiyet” vardır; onu -bir yönüyle- artık olmazsa olmaz bir mesele haline getirmektir. Bakın, farklılıkları var bunların. Fakat bir de sofilerin kullandığı esas tabir vardır ki, o da meseleyi “ubûdet” seviyesinde/çerçevesinde ele almak, onu tabiatının bir derinliği haline getirmektir. “Aman namaz, aman!..” demektir. Mescitten ayrılırken, âdetâ çok önemli bir yerden -böyle- Cennet’ten çıkıyor gibi zorlanmak… Çünkü hadis-i şerif ifade ediyor: “Kalbi, mescide muallak insan” tebcil ediliyor. Ve buna “ribat” deniyor, peygamber beyanında “ribat” deniyor. İkindiyi kılıyor, “Yahu şu akşam nerede kaldı!” diyor. İbadeti, ibadet ü tâati, Allah’a teveccühü, O’nun (celle celâluhu) karşısında el-pençe divan durmayı öylesine içine işletmiş, daha duru ve yeni bir ifade ile, öylesine içtenleştirmiştir ki tabii olarak yapıyor. Yemek vakti yemeğe gittiği gibi, başka şey sözkonusu olduğunda ona gittiği gibi, gayet tabii yapıyor; çünkü orada başka bir şey düşünülmez artık; “Şöyle derler, böyle derler!” mülahazası olmaz. Orada hiç farkına varmadan -esasen- tabiatın iticiliğine veya akıcılığına kendisini salmıştır, akıyordur o, bir yönüyle. Yelken açmıştır O’na, ve O, onu bir yere doğru sürüklüyordur, farkına varmadan. Dolayısıyla da hiç kirli mülahazalara girmez; hep “Allah!..” der, oturur-kalkar; “Allah!..” der, yer içer; “Allah!..” der, her şeyi O’na (celle celâluhu) bağlar.

   Allah’ım Nasr ve Fetih sûrelerinin sırlarına bizleri de muvaffak eyle!..

Kıtmir de duasında, bu hususları dile getiriyor:

اَللَّهُمَّ اَلْفَتْحَ وَالنُّصْرَةَ وَأَسْرَارَ وَوَعْدَ وَبِشَارَةَ وَمُفَادَ سُورَةِ ﴿إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللهِ وَالْفَتْحُ * وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللهِ أَفْوَاجًا * فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا﴾ آمِين * اَللَّهُمَّ بِشَارَةَ وَتَبْشِيرَ وَعْدَ وَمُفَادَ سُورَةِ ﴿إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا﴾ * وَآيَةِ ﴿وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ﴾ * وَأَسْرَارَ وَوَعْدَ وَبِشَارَةَ آيَةِ ﴿وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ﴾ آمِينَ يَا رَبِّي

“Allahım! Senden, bizlere iç ve dış fetihler nasip buyurmanı, bu fetihlerin müyesser olabilmesi için şânına layık nusretlerle bizlere el uzatmanı diliyoruz. Allahım! İlahî yardım ve zaferin geldiği zamanın anlatıldığı Nasr sûresinin sırrını Senden diliyoruz; bu sır hürmetine bizlere fetihler müyesser eyle! Allahım! ‘Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik. Bu da Allah’ın, senin geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlaması, sana yaptığı ihsan ve in’âmı tamamlaması, seni dosdoğru yola hidâyet etmesi ve sana şanlı bir zafer vermesi içindir.’ buyurduğun Fetih sûresinin sırrını da bizlere bahşetmeni diliyor ve dileniyoruz. Bu sûrenin ihtiva ettiği Allah’ın fethi, nusreti ve yardımı; büyük başarıyı yaşatması, fevz u necâta erdirmesi, mü’minleri mağfiret buyurması ve inananlara sekîne indirmesi gibi in’âm ve ihsanların yüzüsuyu hürmetine, bizleri bu sırra erdir; geçmişte yaşattığın nimetleri bir de bizlere yaşat! Allahım! ‘Allah içinizden iman edip makbul ve güzel işler işleyenlere kesin olarak vaad buyurur ki: Daha önce müminleri dünyada hâkim kıldığı gibi kendilerini de hâkim kılacak.’ buyurduğun ayetin sırrını bağışla bizlere. Ve ‘Şu kesindir ki Biz Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da şöyle yazmışızdır: Dünyaya salih kullarım varis olacaklar. Dünya onlara kalacak.’ beyanının da sırrını lütfederek biz zayıf ve kimsesiz kullarına, bu vaadini gerçekleştir. Bizler böyle bir ihsana nail olmaya layık değilsek de, Sen, böyle bir ihsanı ve dahasını vermeye ehilsin. Bu lütfunu ne olursun, bizden esirgeme!..”

Mezkûr ayetlerde çok ince bir nokta var. Seyyidina Hazreti Musa (aleyhisselam) kavmiyle alakalı olarak, sorumluluk ve vazifelerini içtenlikle yerine getirdikleri zaman, يُورِثُهَا “Allah, kullarından dilediğini ona vâris/mirasçı kılar.” (A’râf, 7/129) deniyor. Fakat burada gördüğünüz gibi, ümmet-i Muhammed sözkonusu olduğu zaman verilen bişârette وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ ْالأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ “Şu kesindir ki Biz Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da, ‘Dünyaya salih kullarım varis olacaklar. Dünya onlara kalacak.’ diye yazmışızdır.” (Enbiya, 21/105) buyuruluyor. Sanki haklarıymış gibi, onlar gider, “yer”e varis olurlar. Liyakatleri olmayanlar da devrilir giderler; mezâr-ı müteharrik bedbahtlar silinirler. Hakâik-i Kur’aniye’yi kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedîdler gelir arkadan. Bu ifadeler de az değişiklikle Hazreti Pîr-i Mugân ve Şem’-i Tâbân’a ait.

“Salih kullarım” buyuruyor: وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ Yaptıkları şeyleri, “riya”, “ucub”, “kibir”, “fahir”, kendilerini beğendirme gibi gayelere bağlamayan.. onu kullanma, onunla dünya adına belli hususları elde etme peşine düşmeyen.. “Müslümanlık!” deyip onun ocaklarını kurarken asıl dertleri saraylar edinme, villalar edinme, filolar edinme, saltanatını devam ettirme olmayan.. o kudsî argümanları -ona da öyle denecekse şayet- kendi şeytânî ve nefsânî arzuları istikametinde basit birer vasıta gibi kullanmayan… Evet, bunlara düşmemenin yolu, sâlih olmaktan geçiyor.

Onu dedikten sonra şöyle buyuruyor: إِنَّ فِي هَذَا لَبَلاَغًا لِقَوْمٍ عَابِدِينَ “Hiç şüphesiz bu Kur’ân’da kendilerini Bize ibadete adamış mü’minler için gerekli her gerçek kâfi derecede yer almaktadır.” (Enbiya, 21/106) İşte burada, ibadet eden, kendini ibadete vermiş, “ibadet” ve “ubudiyet” ile derinleşmiş, “ubûdet” ile derinliği artık sonsuzluğa ulaşmış; “fenâ fillah”, “bekâ billah”, “ma’allah” ufkunu ihraz etmiş; Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın gölgesi mahiyetinde, zılli mahiyetinde artık kendi için yaşamayan insan haline gelmiş kullara işaretler vardır.

   “Ey Rasûlüm, Seni bütün varlıklar için başka değil, ancak eşsiz bir rahmet olarak gönderdik.”

Onların En Kâmil’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gitmiş, ihraz edeceği şeyleri zirvede ihraz etmiş, “Kâb-ı kavseyni ev ednâ” ufkuna ulaşmış. Bu ufuk ne güzel bir ufuk!.. Ama “Sadece benim burada kalmam önemli değil, Başkalarını da bu ufka yönlendirmem ve aynı zamanda onların ağzına da buradan bir kaşık bir şey sunmam, iştihalarını kabartmam ve onları bu mevzuda ayaklandırmam, harekete geçirmem lazım.” mülahazasıyla, âdetâ onu elinin tersiyle itiyor; mihnet ve meşakkat yurdu olan Mekke-i Mükerreme’ye dönüyor. Bi’setin sekizinci senesi; belâ ve musibetler beş sene daha devam edecek. Peygamberliğinin sekizinci senesi, o bela/musibet insanların içine dönüyor; Ebu Cehil’e, Utbe’ye, Şeybe’ye, İbn-i Ebi Muayt’a ve bilmem daha ne Allah belası kimselere “Bu hakikatleri anlatabilir miyim!” diye dönüyor. Herhalde -Allahu a’lem- bu mevzuda Ebu Cehil’in kapısının ziline -zil yok o zaman- belki elli defa basmıştır, elli defa.

Muğire İbn-i Şu’be anlatıyor, Ebu Cehil’in yanında olduğu bir ânı. “Ebu Cehil” değil, “Amr” adı ama temerrüdünde o kadar ileri gitmiş ki, artık “Cehl’in babası” orada, “bilmez”liğin babası; Allah’ı bilmezliğin, Peygamber tanımazlığın, ukba bilmezliğin babası. İdyum, Ebu Cehil. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün Mekke’nin bir sokağında karşılaşınca, yine mübarek mesajını sunuyor. O dilden dökülen kelimelere kurban olayım; o dile, o dudağa da kurban olayım!.. O (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi mübarek tesirli sesi, tesirli beyanı ile ve inandırıcı çehresiyle, inandırıcı soluklarıyla, âdetâ bir musiki edâsıyla, büyülercesine konuşuyor. Dinliyor Ebu Cehil de; O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) dinliyor ve diyor ki: “Derdin Allah’ı anlatma ise, biz orada -alay bu, hafife alma- ‘Evet, yaptı, anlattı!’ falan deriz!..” Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ayrıldıktan sonra, Muğire İbn-i Şu’be’ye diyor ki: “Vallahi bu, doğru söylüyor, Emîn. Fakat Beni Haşim, ‘Yok Sikâye bizde, yok Rifâde bizde, yok bilmem ne bizde.” diyorlar. Bir de ‘Peygamber bizde!’ derlerse, ben hazmedemem bunu!” Bakın, hazmedememe, hased, insana neler yaptırıyor!..

Hased, bir yönüyle, Allah’ı bilen Şeytan’ı bile Hazreti Âdem karşısında şeytan haline getiriyor. Hased, “Amr”i, Efendimiz’in karşısında çekememezlikten dolayı “Ebu Cehil” haline getiriyor. Dünyanın dört bir yanına açılma, Ruh-i Revan-ı Muhammedî’nin şehbal açmasını sağlama ve nâm-ı celîl-i İlahî’nin bir bayrak gibi dalgalanması maksadıyla 170-180 ülkeye açılma böyle bir hasede çarptı. Kendileri on ülkeye dahi açılamadıklarından dolayı, çekememezlikten ve hasedden ötürü, aynen kâfirin yaptığını yapıyorlar, günümüzde, dünyanın değişik yerlerinde, ruhen harabelerin yaşandığı yerlerde. Evet, Âkif “harabe” nazarıyla bakıyor: “Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum / Duyan yok, ses veren yok, bin perîşan yurda başvurdum.” diyor. Bu harap eller, yıkılmış hanümanlar, kimsesiz çöllerde hased ile köpürmüş, kabarmış insanlar, yapamadıkları şeyleri küçük gördükleri bazı kimseler yaptıklarından dolayı, Şeytan’ın yaptığını yapıyorlar, Amnofis’in yaptığını yapıyorlar, Nemrud’un yaptığını yapıyorlar, Saddam’ın yaptığını yapıyorlar, Hitler’in yaptığını yapıyorlar, Stalin’in yaptığını yapıyorlar.

Şimdi, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelince, zikredilen ayetlerden sonra, وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “(Ey Rasûlüm,) seni bütün varlıklar için başka değil, ancak eşsiz bir rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107) Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik!.. Efendimiz’e bir insan olarak her şeyi yapıyorlar. Düşünün, Efendimiz başını Kâbe karşısında yere koyduğunda, mübarek başına bir işkembe koyuyorlar. O İbn-i Ebî Muayt geliyor, Efendimiz’in boynunu sıkıyor. Orada, hani kendisine “Mü’min-i Âl-i Firavun”ın eşi/dengi dedirten, o sıddıkiyet makamının en âbide şahsiyeti, seyyidina Hazreti Ebu Bekir imdada yetişiyor. Ruhumuz kurban olsun ona; Allah, ondan milyon defa razı olsun; ruhaniyeti, bizden haberdardır onun; çünkü onlar, farklı insanlar.

Efendimiz, çend defa aynı şeylere maruz kalıyor. Bunlarla intikama doymuyorlar da, o Şi’b-i Ebî Tâlib’de boykot meselesini başlatıyorlar. Ashab-ı Kiram efendilerimiz üç sene açlığa, susuzluğa, tehcîre maruz bırakılıyorlar. İnsanca hiçbir şey yapamayacaksınız; hürriyetlerinize sınır vurmuşlar sizin; belki izdivaçlarınıza da, belki yemenize de, belki içmenize de. Neyi kaçırabilmişseniz şayet, işte onlar ile, orada kût-u lâ yemut ile yaşıyorsunuz.

Bir insan olarak, insanın aklına aleyhlerinde dua etmek gelebilir ve nitekim bir keresinde demiş, bir kaht (kıtlık) yaşanmış. Gelmişler orada -aynen, Hazreti Musa’ya da öyle diyorlardı- “Cenâb-ı Hak’tan iste, bu ‘ricz’ kalksın da biz Sana inanalım!” Kalkıyor; yine aynı yola sülûk ediyorlar. Bir daha geliyorlar, bir daha “ricz” (Allah’ın belası, musibeti, bir pislik) kalkıyor, Allah kaldırıyor. “Kaht” zâil olunca yine bildikleri gibi davranıyorlar ve yapmadık şey bırakmıyorlar.

Bir insan olarak… İzzet Molla’nın sözüne müracaat edelim: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan amma / Ne kadar olsa cefâdan usanır cândır bu!..” Senin başına sürekli balyoz indirip kaldıracaklar, arkadan sürekli hep dürtükleyecekler, mızrakla vuracaklar; böyle içine gelir: يَا رَبِّي، مَا أَحْلَمَكَ! مَا أَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا “Rabbim ne kadar halîmsin; ne kadar halîmsin Rabbimiz!” Orada Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) -bir yönüyle- ta’dîl ediliyor veya esas konumu/makamı itibarıyla, o makam ve o konum kendisine işaretleniyor: “Sen, âlemlere rahmet olarak gönderildin!” Sen’in nöronlarına bu türlü şeyler girmemeli; müsâfereten (kalıcı olmayan, misafir olan, muvakkat) dahi olsa, bir anlık bile olsa, girmemeli!.. Aslında girmez ya!..

   “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi!..”

Hani o Uhud’daki, “sonu zafer” olan “muvakkat hezimet” gibi bir şey… “Hezimet” demem ben; O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) iştirak ettiği hiçbir şeye “hezimet” demem. Uhud’un peşinden buyuruluyor ki: فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i Imrân, 3/159)

“Eğer Sen, katı kalbli olsaydın, etrafındaki insanlar, dağılır giderlerdi.” وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ  “Affet onları!..” وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ “Bir de Allah’tan yarlıgama dile onlar için!” وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ  “İşleri onlarla müşavere et.” Bakın, meşveret ediyor; meşverette dediklerini ileriye sürüyor gençler. O da (sallallâhu aleyhi ve sellem) meşveretin hatırına Uhud’a çıkıyor. O büyük tefsir sahibinin ifadesiyle “Orada bütün ordusunun helâk olduğunu/olacağını bilseydi bile meşveretin hatırına yine oraya çıkardı.” Çünkü Kur’an-ı Kerim, Şûrâ Sûresi’nde, mü’minleri methettiği yerlerde, bir çok önemli şeyin sonunda, atıf yaparak -ki ma’tuf, ma’tufun aleyh’in hükmündedir- şöyle buyuruyor: وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “Onların işleri de kendi aralarında şûrâ iledir.” (Şûrâ, 42/38) وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “Onlar, öyle yüce kâmetlerdir ki, aralarındaki her meseleyi meşveret ile çözerler.”

Evet, düşüncelerdeki isi-pası silecek bir iksir varsa, o da meşverettir. Tekrar edeyim mi?!. Düşüncelerdeki isi-pası silecek, yürüdüğü yolda insanın yolunu aydınlatacak bir projektör varsa, o da meşverettir”.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) meşveret ediyor ve çıkıyor oraya. Fakat sonra “Siz beni böyle bir şeye zorladınız!” diye kınamıyor. Neden? Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Rahmet Peygamberi”; Cenâb-ı Hakk’ın Rahmâniyetini, Rahîmiyetini, Hannâniyetini, Mennâniyetini, utûfetini temsil ediyor. Allah, evvelâ donanımı ile alakalı ona bir hatırlatmada bulunuyor: Adeta “Sen, -esasen- bu mülahazaların âbide şahsiyetisin!” buyuruyor. وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ Hem de “Âlemlere rahmetsin!” diyor, “Sadece Sana inanan ve arkanda olanlara değil!..” Nasıl ki buyuruyor: “Benim adım, Güneş’in doğup-battığı her yere ulaşacak!” Çünkü o adın ulaşması, bir yönüyle Cennet’in sırlı kapılarını açacak anahtardır. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyen herkes kurtulur. “Adın ulaşması”, odur. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), penguenlere kadar o nâm-ı celîl-i Nebevî’nin ulaşması hülyalarıyla oturup-kalkıyor. Böyle bir Rahmeten li’l-âlemin.. böyle bir Rahmeten li’l-âlemin!..

Öyle olunca, O, yapılan bütün kötülükleri sinesine çekmiş; mukâbele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinde bulunmamış. Ancak tamamen mü’minleri “ta’yîr”, “ta’yîb”, “tahkir”, “tezyîf”, “ibâde”, “tenkîl” mülahazasına bağlı müşrikler mekanize birliklerle karşılarına çıktıkları zaman, işte o zaman mukabelede bulunulmuş. Fakat o mukabele de mukabele-i bi’l-misil değil; onlar on ile gelmişler, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ile mukabele etmiş ve Allah’ın izni-inayetiyle püskürtmüş, “Rahmeten li’l-âlemin” olduğunu göstermiş; gönül koymamış!.. Cenâb-ı Hak, bizi de bu mülahaza ile serfiraz kılsın!..

“Nasıl ki sadaka belayı def eder; öyle de ekseriyetin hâlis duası da ferec-i umumiyi cezbeder!” diyor Hazreti Pîr-i Mugân. Ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umumiyi cezbeder!.. Öyleyse şu anda kızma, darılma, küsme ve “Cenâb-ı Hak sizi Cehennem’e koysun, gayyâlara atsın; tepe-taklak gidin!” deme yerine, belki hâlisâne dua ederek ferec beklemeliyiz!..

اَللَّهُمَّ فَرَجًا وَمَخْرَجًا فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ… زَمَانٍ؛ فِي خِدْمَتِنَا وَفِي حرَكَتَنِاَ وَفِي جَمَاعَتِنَا وَفِي مُؤَسَّسَاتِنَا وَفِي مَدَارِسِنَا وَفِي جَامِعَاتِنَا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ * اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا فِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ… إِطَارٍ؛ فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ… زَمَانٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ * آمِينَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

“Allahım içinde bulunduğumuz musibet, keder ve tasadan bir çıkış yolu, bir kurtuluş lütfeyle!.. En yakın, yakınlardan da yakın bir zamanda, Hizmet’imiz, hareketimiz, cemaatimiz, müesseselerimiz, okullarımız ve üniversitelerimiz için bir ferec ve mahreç ihsan eyle!.. Allahım! Bir nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret Allahım! En yakın zamanda engin bir fütuhât; din-i Mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, engin bir fütûhât Allahım!.. En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde. Âmîn, ey yegâne merhametli, Erhamerrâhimîn!..”

Kırık Testi: Güç Zehirlenmesi ya da Tiranlaşma

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Belirli bir alandan sorumlu olan veya herhangi bir yerin idaresini üstlenen insanlar bir süre sonra kendilerini oranın maliki gibi görmeye başlayabiliyorlar. Bu konudaki mü’mince mülâhaza ve davranış nasıl olmalıdır?

Cevap: İnsanların sevk ve idaresiyle vazifeli olan bir insanın, yaptığı işin sorumluluğunu üzerinde taşımasıyla, sorumlu olduğu yeri kendi mülkü gibi görmesi arasında çok fark vardır. Fakat ne yazık ki bu durum çoklarının zühulüne, gafletine kurban giden bir hâldir. Haddizatında insanları sevk ve idare sorumluluğunda olan kişiler, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile O’nun Râşid Halifeleri’nin (rıdvanullâhi aleyhim) yolunu takip etmedikleri takdirde, kendilerini bulundukları makamlarda bir emanetçi gibi görmeyip de aksine bulundukları yerin maliki gibi görmeye başladıklarında despotluk ve tiranlığa giden yolun taşları döşenmeye başlamış demektir.

Olumsuzlukları Öncelikle Kendinden Bilen İnsanlar

Böyle bir felâketten korunmanın en önemli esaslarından birisi, idareci konumunda bulunan insanların sürekli kendilerini muhasebeye çekmeleri ve sorumlu oldukları dairede meydana gelen bütün olumsuzlukları da öncelikle kendileriyle alâkadar görmeleridir. Esasen böyle bir idare anlayış ve felsefesi bizim dinî duygu ve düşüncemize dayanır. Bu konuda Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) tavrı bizim için ne güzel örnektir! O, halifelik yaptığı on senelik zaman diliminde Osmanlı ve Selçuklu dönemlerindekine denk fütuhat gerçekleştirmiş büyük bir devlet adamı olmasına rağmen, kıtlık baş gösterdiğinde bir harabede başını secdeye koyup “Allah’ım benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i helâk etme!” sözleriyle sızlanmıştır. Dolayısıyla önde bulunan insanlar, yaşanan olumsuzluklardan, kırılma ve çatlamalardan öncelikle kendilerini mesul tutmalı, dua dua Allah’a yalvarmalı ve problemlerin çözümü adına ellerinden geleni yapmalıdırlar.

Ruhlarındaki ilhamı muhtaç sinelere boşaltmak maksadıyla insanlık yolunda koşturan ve bu uğurda bazı sorumluluklar alan adanmış ruhlar, kimi zaman hiç beklemedikleri arıza ve problemlerle karşılaşabilirler. Meselâ Cenâb-ı Hak, kendilerine halkın takdir edip alkışlayacağı bazı başarılar lütfeder. Bu durum karakter zaafı olan bazı kimselerde adanmış ruhlarla aynı kare içinde görünme arzusunu tetikler. Neticede menfaat düşüncesi ve çıkar mülâhazasıyla işin içine girenler beklediklerini bulamayınca iftira, tezvir dahil her türlü kötülüğe başvurabilirler. Elbette Allah (celle celâluhu) böyle bir kötülüğün hesabını bu kötülüğü yapanlara sorar. Fakat bu sıkıntı ve problemin yaşandığı yerden sorumlu olan insan, “Acaba ben nasıl bir hata işledim ki burada böyle bir musibete maruz kaldık?” demeli ve en başta kendisini hesaba çekmelidir.

Başarıları Kendinden Bilmeyen İnsanlar

İdareci konumunda bulunan insanlar, böyle bir muhasebe ve murakabe duygusuna sahip olmazlarsa, zamanla onlar tamamen kendi yanlış kararlarından kaynaklanan problemlerde bile hiçbir hata ve yanlışı kabul etmek istemez, suçluyu hep dışarıda arar durur, etraflarına atf-ı cürümlerde bulunurlar. Hata ve kusurlar dile getirildiğinde ise bu durumu kendilerine bir tehdit gibi algılar, farklı sesleri kısmak ve susturmak isterler. Hâsılı onlar, kendi çaplarında tiranlığa başlarlar. Evet, toplumun ortak gayretlerinin neticesinde Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği başarıları kendinden bilme gafletine düşen idareciler, her şeyin kendilerinde başlayıp kendilerinde biteceğini zannedecek; kendilerinin mebde ve münteha oldukları vehmine kapılacaklardır ki, esasında bu durum, zımnî dahi olsa bir çeşit ulûhiyet iddiasında bulunma demektir. Böyle bir iddiaya kalkışan kimsenin feci âkıbeti ise bir hadis-i kudsîde şu şekilde ifade edilir: اَلْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ Kibriya, Benim ridâm, azamet ise Benim izârımdır. Kim benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım.” (Müslim, birr 136; Ebû Dâvûd, libâs 26) Kendini büyük görüp kibirlenen bir insan, bu ilâhî sıfatlarda Allah’a şerik olmaya kalkışmış sayıldığından Cenâb-ı Hak, böyle bir insanı derdest edip Cehennem’e atacağı ikaz ve uyarısında bulunmaktadır.

Ortak Akıl ve Meşveret İnsanları

Hâlbuki hiçbir şey bizimle başlamadığı gibi, hiçbir şey bizimle sona ermez de. Aksine kendimize bağlı götürdüğümüz işler, âkıbetleri itibarıyla akamete uğrar; bencillikten ve benlik iddialarından uzak durulduğu takdirde ise yapılan işler kopukluğa ve kırılmaya maruz kalmazlar. İnsan, kendisine ve istihdam edildiği hizmetlere hep böyle bakmalı, meseleleri şahsına bağlı götürme yerine ortak akla değer atfetmeli, müşterek aklı kullanmalı ve asla istişare mekanizmasına karşı müstağni tavır takınmamalıdır. İşin altından kalkamadığını, sorumluluğunu lâyıkıyla yerine getiremediğini gördüğünde de iki adım geriye çekilmesini bilmeli, çok rahatlıkla, “Ben, bulunduğum konum itibarıyla insanlarda vifak ve ittifak duygusunu geliştirmeye ve onların kalblerini telif etmeye çalışarak tevfik-i ilâhîye çağrıda bulunuyorum. Eğer konumumun hakkını veremiyor, gerekli temsili ortaya koyamıyor, hâlim ve görüntüm itibarıyla inandırıcı olamıyorsam, beni bu vazifeden azledip daha küçük bir yere verebilirsiniz.” demelidir. Kendilerini hakka, hakikate, millete adamış oldukları iddiasında bulunan insanların duygu ve düşünceleri bu istikamette olmalıdır.

Dünyevî ve Uhrevî Hiçbir Beklentiye Girmeyen İnsanlar

Onlar yapmış oldukları vazife itibarıyla dünyevî ve uhrevî hiçbir beklentiye girmemelidirler. Ne yüksek makamlara gelme, ne değişik payeler ihraz etme, ne de parmakla gösterilen bir insan olma gibi düşünceler onların gönlünde yer etmemelidir. Çünkü nefse ve dünyaya bakan yönü itibarıyla gözün hep yukarılarda olması, kendini beğenmenin, gururun ve kibrin ifadesidir. Kibirli insanların ise bu konuda dengeli hareket edebilmeleri, konumlarının hakkını verebilmeleri ve mesuliyetlerinin farkında olabilmeleri çok zordur. Zira onlar, kendilerini arzın altındaki öküz gibi görürler. Kendileri vazifeden el çektiğinde fay kırılması yaşanacağını ve zelzele olacağını düşünürler. Bu ise büyük bir gaflet ve sapıklıktır.

Tâbiiyeti, Sebeb-i Mesuliyet ve Hatar Olan Metbuiyete Tercih Eden İnsanlar

Hazreti Pîr’in “İhlâs” ve “Uhuvvet” risalelerinde verdiği ölçülerin birçoğu bu istikamette serdedilmiş altın ölçülerdir. Onlara riayet edilmesi, bu tür kaymaların önüne geçme adına çok önemlidir. Mesela o, bir yerde, tâbiiyetin, sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbuiyete tercih edilmesi gerektiğini ifade eder. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.192 (Yirminci Lem’a, Birinci Nokta)) Yani insan liyakatli birine tâbi olmayı, sorumluluk, tehlike ve risk içeren başkalarının kendisine tâbi olmasına tercih etmelidir. Diyelim ki bir yerde cemaatle namaz kılınacak. İnsan, orada hemen imamlığa talip olmamalı, iki adım geriye çekilmeli ve kendisiyle birlikte secde eden bir başkasına cemaat olmasını bilmelidir. Hatta birileri tarafından lâyık görülüp kendisine teklif edilmesi hâricinde müezzinliğe bile talip olmamalı, bunu bir başkasına havale etmelidir. Namaz kıldırma, bir yerde konuşma yapma gibi toplum hayatında insanı görünür kılan hususlarda böyle bir hassasiyet gösterilirse şayet, zamanla bu ahlâk insanların gönlüne yerleşir, onların tabiatına mal olur. Kendini geri çekmeyi tabiatının bir derinliği hâline getirebilen insanlar da idarî bir vazife aldığında hemen tiranlık derdine düşmez, despotça tavırlara girmezler.

Teveccüh ve Alkıştan Kaçan Mütevazı İnsanlar

Fatih, Yavuz ve Kanunî (aleyhimürrahmetü velğufran) gibi Osmanlı sultanları, bu konuda ciddî bir terbiye ve rehabilitasyondan geçtikleri için dünya hükümdarı oldukları dönemde bile tiranlığa girmemiş, tevazu ve mahviyetten ayrılmamışlardır. Onlar hakkında bir kısım nâseza, nâbeca sözler söylenmesi, ta’n u teşnide bulunulması ise cehaletten kaynaklanan ezbere konuşmalardır. Düşmanlığa kilitli olanlara karşı ömrünü cepheden cepheye koşarak tüketen Kanunî Cennetmekân, halkın karşısında hep yüzü yerde olmuş, teb’asına ve mü’minlere karşı tevazudan hiç ayrılmamıştır. Onun, büyük zaferlerden döndükten sonra yatağını koridora serdirerek nefsiyle hesaplaştığı rivâyet edilmektedir. Aynı şekilde Yavuz Cennetmekân, Mercidabık ve Ridaniye seferlerinden dönüp Üsküdar’a geldiğinde, halkın teveccüh ve alkışlarından kaçmak için gece yarısına kadar Üsküdar’da kalmış; halk uykuya dalınca da gece yarısı sessizce Topkapı Sarayı’na girmiştir.

Mânevî Beslenme İhmal Edilmemeli

İşte dine, insanlığa hizmete kendini vermiş insanların daha baştan böyle bir temrinden geçmeleri çok önemlidir. İnsan, dar bir daireden sorumlu olduğunda küçük bir tiran kesilmemelidir ki, sorumluluk alanı büyüdüğü zaman da kendisini cihan hükümdarı zannedip, realize edilmesi mümkün olmayan projelerin arkasına düşen, bütün bunları gerçekleştiremeyince de insanları ezen, söz dinlemeyen kocaman bir hayalperest tiran olmasın. Bilâkis o, elde edilen olumlu neticelerin Allah’ın izni ve inayetiyle gerçekleştiğine inanmalı, kendisinin sadece küçük bir “sebep”ten ibaret olduğunu unutmamalı ve hangi konumda bulunursa bulunsun haddini bilmelidir.

Bunun için de, idarî konum açısından en aşağıdan en yukarıya, hiç kimse mânen beslenme konusunda boş bırakılmamalıdır. İnsanlar, İslâmî, insanî ve evrensel ahlâkî disiplinler çerçevesinde sürekli rehabilite edilmeli ve bir “insan” olarak yetişmelerine yardımcı olunmalıdır. Eğer insanlar mânen beslenmez de başıboş bırakılırlarsa, boşluğa düşer, kopup giderler. Bir kere de koparlarsa hep “ben, ben” der gezer dururlar. Kendilerini mahvedecek bir kopukluk içinde yaşarlar, hakikî dost ve yakınlarını kaybederler de benliklerinin dar mahpesinde hayatlarını tüketir dururlar.

Kırık Testi: İrşad Mesleği ve Mülâyemet

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalbli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/159) beyanı zaviyesinden irşad mesleği ve mülâyemet arasındaki irtibatı değerlendirir misiniz?

Cevap: Söz konusu âyet, Uhud Muharebesi münasebetiyle nâzil olmuştur. Bildiğiniz gibi Uhud’da geçici bir mağlûbiyet yaşanmış fakat başlangıçta yaşanan nisbî ve kısmî hezimet daha sonra zaferle noktalanmış ve taçlanmıştır.

Öncelikle âyet-i kerimenin kısa bir meâl-i münifini verelim. İlk olarak Cenâb-ı Hak, فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّهِ لِنْتَ لَهُمْ buyuruyor. فَبِمَا lafzındaki “bâ” harf-i cerinin “müsâhabet” (yakınlık, dostluk) ifade ettiği göz önünde bulundurulacak olursa şöyle denebilir: “Sen, Allah’ın rahmeti, inâyeti, riayeti ve kilâeti sayesinde onlara karşı yumuşak davrandın.” Burada ilk olarak Yüce Allah, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), hususî bir ilâhî inâyet ve riayet altında olduğunu bildirmiş, O’nun herhangi bir kusur yapmış olabileceği ihtimalini daha başta zihinlerde bertaraf etmiştir. 

Bu konuda Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) seçkin konum ve hususiyetini anlayabilmek için Cenâb-ı Hakk’ın, irşad hususunda Hazreti Musa (aleyhisselâm) ve Hazreti Harun’a (aleyhisselâm) hitabını hatırlamak faydalı olabilir. Bildiğiniz gibi Allah (celle celâluhu), irşad için Hazreti Musa ve Harun’u, Firavun’a gönderirken فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا “Ona yumuşak söz söyleyin.” (Tâhâ Sûresi, 20/44) beyanıyla onlara mülâyemeti emretmesine mukabil, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) için, لِنْتَ لَهُمْ buyurmak suretiyle O’nun daha baştan böyle bir yüce ahlâk üzere olduğunu hatırlatmıştır.

Allah (celle celâluhu), Nebiler Sultanı’nın (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Kur’ânî ahlâkını ortaya koyduktan sonra, وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ “Eğer Sen, -hâşâ ve kellâ- haşin, hırçın ve katı kalbli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi.” buyurarak O’nun yüce ve yüksek vasfının vesile olduğu güzelliklere dikkatleri çekmiştir. Daha sonra فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ “Öyle ise onların kusurlarını affet; onlar için mağfiret dile. Yapacağın işleri onlara danış.” beyanıyla da affetme, onlar adına istiğfarda bulunma ve istişareden ayrılmama adına üst üste emirler indirmiştir.

Hezimeti Zafere Dönüştüren İksir

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Uhud’a çıkmadan önce ashabıyla istişare yapmış, meşveret disiplininin sübut bulması adına onların görüşleri istikametinde hareket etmişti. (Bkz.: Dârimî, rüya 3; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/351) Ama neticede muvakkat bir hezimetle karşı karşıya kalınmış, bu geçici hezimet sonucunda ciddî kayıplar yaşanmıştır. (Bkz.: Buhârî, meğâzî 26; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/30) İşte böyle bir tablo karşısında Allah Resûlü’nün içinde bir burukluk olabileceği ihtimaline karşılık Cenâb-ı Hak, Efendimiz’in afv u safh ile hareket etmesini, onlar adına istiğfar talebinde bulunmasını, üçüncü olarak da ne yapılması gerektiğiyle ilgili onlarla bir kere daha meşveret yapmasını istemiştir.

Nitekim müşrikler, zaferyap bir havayla caka yapa yapa Mekke’ye doğru ilerlerken Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), ashabını toplayarak onlara müşrikleri takip etme meselesini arz etmiş, onlar da Resûl-i Ekrem’in bu görüşüne ittiba etmişlerdir. Uhud’a katılan sahabe arasından bir tane bile geriye kalan olmamıştır. (Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/52, İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 4/49.) Bu tabloya bakınca meşveretin nasıl bereketli bir netice hâsıl ettiği anlaşılabilir. Zira ashab-ı kiram efendilerimiz, Allah Resûlü’nün Uhud öncesinde yapmış olduğu meşverette, küçük çapta bile olsa diretmelerinin başlarına nasıl bir felâket getirdiğini görmüşlerdi. Onlardan yürümeye mecali olmayanlar bile arkadaşlarının omuzları üstünde müşrik ordusunu takibe koyulmuştu. Neticede onlar -hezimet yaşamış bir birlik mahiyetindeyken-, Mekkelileri Hamrâu’l-Esed’e kadar kovalamış ve birden bire zaferyap olan bir birlik hâline gelmişlerdi.

Demek ki muhataplar nazarında bir cazibe merkezi hâline gelmek istiyorsak, tavr-ı leyyin, hâl-i leyyin ve kavl-i leyyinden (tavır, hâl ve söz yumuşaklığından) ayrılmamalıyız. Çünkü -âyet-i kerimede de işaret edildiği üzere- hoyratça tavırlar, haşince davranışlar, insanları etrafımızdan kaçıracaktır.

Katılığın, gılzetin birçok çeşidi bulunabilir. Bir hatibin nâseza, nâbeca sözler söylemesi, sesini akort etmeden insanlara hitap etmesi, endazesizce sesini yükseltmesi galiz olmanın bir ifadesi olduğu gibi; insanları yerden yere vuruyormuşçasına eleştiride bulunmak veya birisine sırtını dönüp gitmek de hep birer katılık misalidir. Bunların hepsi de insanları kaçırıcı ve dağıtıcı tavırlardır.

Bu konuda asıl olan ilâhî ahlâktır, enbiya-i izamın temsilidir. Şayet Cenâb-ı Hak, ilâhlık iddiasında bulunan Firavun’a karşı bile, Hazreti Musa ve Hazreti Harun’a yumuşak bir üslûp kullanmalarını emrediyorsa; Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) yumuşak tavır ve yumuşak beyanından dolayı tebcil ve takdir ediyorsa, demek ki her dönemde geçerli olması gereken temel ilâhî disiplin budur. O hâlde mü’minler, her ne olursa olsun, çevrelerindeki insanlara karşı mülâyemetle muamelede bulunma mecburiyetindedirler.

Mülâyemetin Sınırı Hakkın Hatırı

Bununla birlikte hicap duymaksızın sürekli aynı hata ve kusurlarında ısrar eden, nasihatten anlamayan mütemerritlere karşı tavır almak da hakkın hatırını âli tutmanın bir ifadesidir. Biraz daha açacak olursak, helâl-haram demeden her şeye ellerini uzatan, bohemce bir hayat yaşayan, bu hâlleriyle de başkalarına zarar veren insanlar öncelikle yumuşak bir üslûpla ikaz edilmelidir. Eğer bundan anlamıyorlarsa kendilerine karşı belli bir tavır alınmalıdır. Bilindiği üzere, وَعَلَى الثَّلَاثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حَتّٰى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ وَظَنُّوا أَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللهِ إِلَّا إِلَيْهِ  “Ve (Allah o tevbeleri) geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı.” (Tevbe Sûresi, 9/118) âyet-i kerimesi Tebûk Seferi’ne iştirak etmeyen üç kişi hakkında nâzil olmuştu. (Bkz.: Buhârî, tefsîru sûre (9) 17-18; Müslim, tevbe 53) Çünkü orada yaşanan bir imtihan vardı. Gerçi Tebük Seferi’nde Allah’ın rahmetinin bir eseri olarak bir savaş olmamıştı. Bir de savaş olsaydı onlar harpten firar etmek suretiyle büyük günah işlemiş olacaklardı. Bu yüzden Allah, elli gün sonra merhametinin tecellisiyle onları affettiğini ifade buyurmuştu. Fakat bu elli gün içerisinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlarla görüşmemiş, sahabe-i kiramı da onlarla görüşmekten men etmişti. Zira onlar, Allah yolunda gerçekleştirilen bir sefere iştirak etmemişlerdi. O gün itibarıyla sefere münafıklar iştirak etmiyordu. Dolayısıyla da Tebûk Seferi’ne katılmayan mü’minler de muvakkaten bu kategoride mütalâa edilmişlerdi. Onlar, yörüngelerini kirlettikleri için kendilerine karşı tavır alınmıştı. Artık kimse onlara selâm vermemiş ve onlarla konuşmamıştı. İşte bu da hakkın hatırını âli tutmanın bir ifadesidir.

Yoksa temelde mü’minin ahlâkı, mülâyemet ve yumuşaklıktır. Söz, tavır ve davranışlarında yumuşaklığı temsil kimseler, insanları kendilerine celb ederler. Herhangi bir insanın bulunduğu çerçeve itibarıyla ne kadar iltifata liyakati varsa, o kadar iltifatı ondan esirgememek gerekir. Elbette genel durumu itibarıyla herkesle kurulacak münasebet farklı olacaktır. Fakat herkesin bulunduğu çizginin hususiyetine göre sizin iltifatınızdan nasibini alması gerekir. Himmeti milleti olan bir gönül eriyle de, sıradan bir mü’minle de, daha farklı çizgide hareket eden bir insanla da münasebet yolları bulunmalıdır.

Gönül Köprüleri Kurabilmenin Biricik Yolu

Evet, farklı farklı damarlar kullanmak suretiyle toplumdaki bütün insanlara ulaşılmalı, sineler herkese açık tutulmalıdır. Aslında diyaloğun temel esprisi de buna dayanmaktadır. İnsanlarla münasebete geçmenin yolu, onlara karşı yumuşak davranmaktan, hâl-i leyyin, tavr-ı leyyin ve kavl-i leyyinle muamelede bulunmaktan geçmektedir. Siz, bunu gerçekleştirmeden, düşüncelerinizi ekmeliyet ve etemmiyet içinde anlatamazsınız. İnsanların, anlattıklarınızdan tamamen veya kısmen nasiptar olmasını; size karşı sempati duymasını ya da en azından aleyhinizde olmamasını ve aleyhinizde hareket eden insanlara engel olmasını istiyorsanız, rıfk ve mülâyemetle hareket ederek onlarla aranızda köprüler oluşturmal ve sizi doğru tanımalarını sağlamalısınız.

Eğer ilâ-yı kelimetullah (Allah kelimesini yüceltmek), nâm-ı celil-i Muhammedî’yi herkese duyurmak, -birilerinin kirletmesine mukabil- İslâm’ın dırahşan çehresini ortaya çıkarmak, ruh ve mânâ köklerinizden süzülüp gelmiş olan usareyi başkalarının sinelerine boşaltmak istiyorsanız hiç kimseyi ayırt etmeden herkese bağrınızı açmalı, herkesi kucaklamalısınız. Duygu ve düşüncelerinizi insanların ruhuna boşaltma adına, gerektiğinde başınızı başkalarının ayaklarının altına kaldırım taşı gibi koysanız yine de fazla bir şey yapmış sayılmazsınız. Çünkü burada Allah’ın hatırı, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hatırı ve din-i mübin-i İslâm’ı yaşayan, yaşatan ve dünyanın dört bir yanına taşıyan insanların hatırları söz konusudur.

Tekrar başa dönecek olursak, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı boyunca ortaya koyduğu söz, tavır ve davranışlarıyla mücessem bir rahmet olduğunu göstermiştir. وَمَۤا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ  “Biz Seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ Sûresi, 21/107) âyet-i kerimesi de buna işaret etmektedir. O’nun hayatının pek çok karesinde bunun tezahürlerini görmek mümkündür. Meselâ O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke’ye girdiğinde, o güne kadar kendisine her türlü kötülüğü yapan hatta Mekke’ye girişte bile mukavemet etmek isteyen insanlara Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) kardeşlerine dediği gibi لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ  “Bugün sizi kınayıp serzenişte bulunacak değilim (değiliz). Allah ettiklerinizi bağışlasın; O merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yusuf Sûresi, 12/92) demiş, bize mülâyemet, bağışlama, merhamet ve hoşgörünün zirve noktasını göstermiştir. (Bkz.: en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/382; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 9/118)

Mücessem Rahmet

Nebiler Serveri Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sergilediği bu mülâyemet ve yumuşaklığın geriye dönüşü mükemmel olmuştur. Nasr Sûresi’nde de ifade edildiği üzere insanlar fevç fevç İslâmiyet’e dehalet etmişlerdir. Meseleye tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde bakacak olursak şunu söyleyebiliriz: İnsanların İslâmiyet’e girmesi adına dün müessir olan faktörler nelerse, bugün de yarın da aynı faktörler müessir olmaya devam edecektir. Hazreti Pîr’in ifade ettiği üzere, eğer biz, İslâm’ın yüce ahlâkını ve imanın yüksek hakikatlerini fiillerimizle izhar edebilsek, sair dinlerin tâbileri cemaatler hâlinde İslâmiyet’e girecekler; belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyet’e dehâlet edeceklerdir. (Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.80 (İlk Hayatı))

Evet, hakikat planında mücessem rahmet, Peygamber Efendimiz’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Zata ait hususiyetler açısından hiç kimsenin bu makamı ihraz etmeye gücü yetmez. Fakat gözler, sürekli bu ufukta olmalıdır. O’nun sahip olduğu bu sıfatlar zılliyet planında elde edilmeye çalışılmalıdır. Bizi şefkatli ve merhametli kılması adına Allah’a dua edilmelidir. Çünkü bu, aynı zamanda Allah’ın da bize merhamet etmesi adına önemli bir vesiledir. Zira bir hadis-i şerifinde Allah Resûlü, مَنْ لَا يَرْحَمُ النَّاسَ لَا يَرْحَمُهُ اللهُ “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez!” (Müslim, fezâil 66; Tirmizî, birr 16) buyururken, başka bir bir hadis-i şerifinde  اِرْحَمُوا مَنْ فِي الْأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ “Siz yerde olanlara merhametli olun ki sema ehli de size merhamet etsin!” (Tirmizî, birr 16; Ebû Dâvûd, edeb 58) buyurmaktadır.

Bu açıdan günümüzün adanmışları gözlerini mücessem rahmet olma ufkuna dikmeli ve hep bu yolda yürümelidirler. İstidatları onları nereye kadar götürürse götürsün, onlar böyle bir hedefin peşinde oldukları ölçüde, ötede, yürüdükleri yolun Ufuk İnsanı’yla (sallallâhu aleyhi ve sellem) birlikte olacak ve O’nun maiyyetine ereceklerdir.

Kırık Testi: Aşk, Cesaret ve Stratejik Akıl

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Çözülmez gibi görülen devasa problemlerin çözümü adına başvurulması gereken dinamikler nelerdir?

Cevap: Kalbleri ölmüş, hissiyatı sönmüş ve Allah’la münasebetlerini şekle emanet etmiş insanların, büyük problemlerin altından kalkması düşünülemez. Bu sebeple maruz kalınan problemlerin çözümünde en başta mefkûre aşk ve heyecanının olması gerekir. Evet, insan dinme bilmez bir aşk u iştiyakla hedefine kilitlenmeli, baskı ve zulümler karşısında yılgınlık göstermeden sürekli mücadele azmi içinde olmalı ve elli defa bozguna uğrasa, yine de hiçbir şey olmamış gibi doğrulup yoluna devam etme kararlılığı sergilemelidir ki, aşılmaz gibi görülen tepeleri aşsın; mağlubiyet yaşasa bile, hezimetten dahi zaferler çıkarmasını bilsin.

Sadakatle Aşkın Birleşik Noktası

Bu konuda Seyyidina Hazreti Âdem (aleyhisselâm) bizim için ne güzel bir misaldir. Allah (celle celâluhu) onun genlerine mukarrabine göre bir hata yüklemiş, o da nezd-i ulûhiyet ile kendi arasındaki münasebet açısından safiyyullah ufkunda hata sayılabilecek bir “zelle”de bulunmuştu. (Bkz.: Tâhâ sûresi, 20/121) Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle kendisine bir şey hatırlatıldığında o, bunu unutmuştu. (Bkz.: Tâhâ sûresi, 20/115) Fakat önemli olan hata ettikten veya unuttuktan sonra ümitsizliğe kapılmadan hemen O’na yönelip, “Bana bir daha bu hatayı yaptırma Allah’ım!” diyebilmektir. Hazreti Âdem, işte bunu yapmıştı. Sıhhatli hadis kitaplarında yer almasa bile, yine de itimat edilebilecek kaynaklarda, onun, işlediği hatadan dolayı kırk sene başını semaya kaldırmadan hicap içinde Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakardığı rivayet edilir. (Bkz.: es-Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr 1/141-142) Hata eden bir insanın asâ gibi iki büklüm olması; “Ben O’nu bildiğim, her şeyimle O’ndan olduğum hâlde O’na karşı böyle bir hatayı nasıl yaparım! Neden her şeyimi O’na emanet etmedim!” deyip hatasını kabul etmesi ve daha sonra gözünün ağyara kaymasından dolayı Mahbub-u Hakikî’nin kapısında bağışlanma dileyip kendini affettirmeye çalışması çok önemlidir.

İnsanın gönlünde aşk ateşi tutuşmuş, benliğini de aşk bürümüşse, yaşanan çok değişik imtihan ve meşakkatlere rağmen o, maşukunun kapısından ayrılmayı asla düşünmeyecektir. Aşk, insanın Allah’la irtibatının unvanıdır; kalbinin sürekli O’nunla ittisalidir; vuslat arzusuyla burnunun kemiklerinin sızlamasıdır. Hele sadakatle taçlandırılan bir aşkta, insan, vuslat arzusuyla içten içe yanıp kavrulsa da her şeye rağmen emre itaatteki inceliği kavrayarak bir adım geriye atıp, “Sen, gel demediğin için ben şimdi gelmeyi talep etmiyorum. Senin yolunda Sana karşı olan sorumluluklarımı yerine getirmek istiyorum.” der ki, böyle bir ufuk aynı zamanda sadakatle aşkın birleşik noktasıdır.

Hezimetten Zafer Çıkarmanın Yolu

Aşkın yanında, onun farklı bir buudunu veya açılımını ifade eden cesaret de aşılmaz gibi görülen problemleri aşma adına önemli bir faktördür. Uhud’da baş döndüren bir cesaret örneği sergileyen Mus’ab İbn Umeyr Hazretleri, bir kolunun kesilmesi karşısında “Bir kolum daha var ya o bana yeter!” demiş, ona da bir darbe vurulduğunda, “Hâlâ boynum yerinde duruyor ya, şimdi de bir kalkan olarak onu kullanırım.” (Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/121) diyerek ölümün ekşi yüzünü bile güldürmüştür. İşte cesaret timsali böyle bir zatın çözemeyeceği hiçbir problem yoktur. Evet, elbette ki ölümün yüzü ekşidir. Fakat siz ona gülerseniz o da size güler. Öyle ki Allah (celle celâluhû) alacağı emaneti aradaki vasıtalara bile vermeden doğrudan kendisi alır. Nitekim Şah-ı Geylânî ve Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî gibi büyük zatlar, “Allah’ım canımı kendi elinle al!” dileğinde bulunmuşlardır. (el-Kulûbu’d-dâria s.308)

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) en önemli vasıflarından birisi de şecaat ve cesaretiydi. Meselâ Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), stratejide hiçbir hata yapmamasına rağmen Uhud’da muvakkat bir hezimet yaşanmıştı. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) müdafaa savaşı yapmak istemesi, okçular tepesine okçuları yerleştirmesi, uyguladığı taktikle düşmanı yanıltması, belki onları birbirine düşürmesi gibi stratejiler tastamam yerindeydi. Fakat Kur’ân-ı Kerim’in, إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا  “Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/155) ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, Efendimiz’in çevresindeki o seçkin sahabî topluluğu yaptıkları içtihatta hata etmişlerdi. Âyet-i kerimede, yapılan hata için “iktisap” değil de, “kesp” tabirinin kullanılması da, hatanın bir içtihat hatası olduğunu göstermektedir. Evet, sahabe efendilerimiz, emre itaatteki inceliği kavrayamamışlardı ve neticede muvakkat bir hezimet yaşanmıştı. Fakat Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yaşanan bu muvakkat hezimeti zafere çevirmişti. Düşünün ki, Uhud’un hemen akabinde Ebû Süfyan, ordusunu toplamış ve Mekke’ye doğru yola koyulmuştu. Fakat bir ara müşrik ordusu içerisinde Müslümanları tamamen yok etmek için Medine’ye yeniden hücum fikri ortaya atılmıştı. Ancak bu arada Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud’a katılan ashabıyla müşrik ordusunu takibe koyulmuştu. Arkadan yara-bere içinde Müslümanların geldiğini gören Ebû Süfyan ise, “Geriye dönüp de yeniden başımıza iş açmayalım. Elde ettiğimiz bu zafer gibi bir şeyle gidip Mekkelileri sevindirelim.” diyerek tekrar Müslümanların karşısına çıkmaya cesaret edememişti de Mekke’nin yolunu tutmuştu. (Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/54-55) İşte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun güzide ashabı, cesaret isteyen bu önemli hamleyle yaşanan hezimeti yeniden zafere çevirmişti.

Huneyn’de yaşananlar da bundan farklı değildir. Ok atmada çok başarılı olan Sakîf ve Hevâzin kabileleri, Müslümanları bir vadi girişinde ok yağmuruna tutmuş bunun sonucunda da Müslüman saflarında bir kısım kırılmalar olmuştu. Fakat böyle bir anda İnsanlığın İftihar Tablosu, atını düşman saflarına doğru mahmuzlamış ve O’nun أَنَا النَّبِيُّ لَا كَذِبْ أَنَا ابْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ “Ben Allah’ın Resûlü’yüm, bunda şüphe yok. Ben Abdülmuttalib’in torunuyum!” sesi duyulmuştu. Hazreti Abbas (radıyallâhu anh), o anda O’nun bineğinin zimamını zor tuttuğunu ifade etmiştir. (Buhârî, cihâd 52; Müslim, cihâd 78-80) Daha sonra Efendimiz’in emrine binaen Hazreti Abbas, Huneyn’de sesini, yükseltebildiği kadar yükseltip o gür sesiyle “Ey Semure ağacının altında biat etmiş sahabiler! Neredesiniz?!” diyerek nida etmiş. Allah Resûlü’nün sesini ve çağrısını duyan bütün ashap da Allah Resûlü’nün etrafında toplanarak, düşman üzerine yürümüşlerdi. Netice itibarıyla mağlubiyet aşılmış ve zafere ulaşılmıştı. (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 4/326 vd.)

Bu açıdan bir mü’minin yaşanan sıkıntılar karşısında asla yılgınlık göstermemesi, şecaat ve cesaretle problemlerin üzerine gitmesi çok önemlidir. Mü’min öyle bir metafizik gerilim içinde olmalıdır ki, “Murad-ı sübhanî tecelli ederse, Allah’ın izni ve inayetiyle, ben arzın yörüngesini bile değiştirebilirim.” diyebilmelidir. Evet, Allah’ın havl ve kuvvetini arkasına aldıktan sonra yüreği cesaretle dopdolu bir mü’minin üstesinden gelemeyeceği hiçbir problem yoktur.

Aşk ve Cesaret, Ortak Aklın Teminatı Altına Alınmalı

Aşk u iştiyak, şecaat ve cesaret gibi duygular devasa problemlerin hallinde çok önemli olsa da, bu ulvi duyguların daha baştan çok ciddî bir mantıkla stratejik bir zemine oturtulması, yerli yerinde kullanılması ve sağlam bir projeye bağlanması gerekir. Siz, yüreğinizden kopup gelen sımsıcak ve samimî nefesinizle, karşınıza çıkan buzdan dağları bile eritebilecek bir gerilime sahip olabilirsiniz. Fakat problemlerin çözülmesinde sadece bu da yeterli değildir. Bunun yanında karşı tarafı iyi tanımanız, onun sahip olduğu güç ve imkânları hesaba katmanız ve ona göre projeler üretmeniz de gerekir. Aksi takdirde, bütün zihnî, kalbî ve fikrî emeğiniz heba olur gider.

Hele bir de sizin etrafınızda mütedahil daireler şeklinde düşmanlıkla gümleyip duran insanlar varsa, siz, koskocaman hasım bir cephe ile karşı karşıya bulunuyorsunuz demektir. Her bir düşmanlık cephesinin kendilerine göre çok ciddî hesapları ve size karşı mahvedici projeleri varsa, bunların bazısı bazısıyla anlaşıyor, bu projelerin bir kısmı diğeriyle örtüşüyorsa, sizin çok daha temkinli olmanız ve teyakkuzla hareket etmeniz gerekecektir. Çünkü kendi aralarında bir saff-ı vahid teşkil eden iç içe geçmiş düşmanlık daireleri, siz farkına varmadan hiç beklenmedik şekilde balyoz gibi tepenize inebilir.

Bu açıdan aşk, heyecan, metafizik gerilim, şecaat ve cesaret, mutlaka muhakeme-i umumiye ile teminat altına alınmalıdır. Siz bunu bir binanın statiği gibi düşünebilirsiniz. Şayet siz inşa edeceğiniz bir binayı sağlam bir blokaj üzerine oturtmazsanız, çok küçük bir fay kırılması karşısında her şeyiniz altüst olur ve siz de yaptığınız şeylerin altında kalır ezilirsiniz. İşte bütün bu emeklerin zayi olmaması için, heyecan ve dinamizminizi mantık, muhakeme ve en önemlisi ortak akla müracaat ile teminat altına almalısınız. İki, üç veya dört tane mantık ve muhakemeleriyle dünyanın coğrafyasını değiştirecek dâhinin bulunmasındansa, meseleleri beş on kişi ile istişare eden insanların bulunması onun çok daha üstündedir.

Bir kere Cenâb-ı Hak, insanlara olan teveccühünü istişareye bağlamışsa, bunu değiştirmeye sizin gücünüz yetmez. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), istişare eden insanın pişmanlık yaşamayacağını ifade buyurmuştur. (et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr 6/365) Kaldı ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, belki de istişare etmediği hiçbir vak’a yoktur. Öyle ki gökteki meleklerden bile daha nezîh ve daha afif olan Hazreti Âişe Validemiz’e bir kısım şom ağızlar tarafından iftira atıldığında, hayatında paniğin rüyasını bile görmeyen İnsanlığın İftihar Tablosu bu meseleyi bile ashabından bazı kimselerle istişare etmiştir. Evet, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşiyle alâkalı mahrem bir meseleyi bile, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali ve daha başkalarıyla görüşmüştü. Onların tamamı da iffet ve ismet abidesi Validemiz hakkında Allah Resûlü’nün temiz ve nezih mülâhazalarını takviye edici güzel beyanlarda bulunmuşlardı.

Aslında vahiyle müeyyed olan Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) büyük küçük hiçbir meseleyi başkaları ile istişare etmesine ihtiyacı yoktu. Eğer bunun aksini düşünürseniz, O’na karşı saygısızlık yapmış ve vahiy esprisini kavramadığınızı göstermiş olursunuz. Allah (celle celâluhu), hayatı boyunca hiçbir zaman O’na boşluk yaşatmamıştı. Hâşâ ve kellâ, fiyasko diyebileceğimiz bir duruma hiçbir zaman O’nu maruz bırakmamış, sürekli O’nun yanında olmuştu. لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Tasalanma, şüphesiz Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe sûresi, 9/40) âyetinden de anlaşılacağı üzere Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), sürekli bir teminat atmosferi içinde hayatını sürdürdü -O hayata canlarımız kurban olsun-. Buna rağmen O, en küçük meselelerini bile, hep istişare ederek çözmüş ve ümmetine de nasıl hareket etmeleri gerektiği konusunda rehberlik yapmıştır. Bu açıdan diyoruz ki, özellikle umumu alâkadar eden meseleleri ortak akla müracaat ederek çözüme bağlamak, dâhi olmanın kat kat üstündedir.

Bazen de siz üzerinize düşen her şeyi yaparsınız. Bir tek problem karşısında bile A’dan Z’ye alternatif planlar geliştirirsiniz. Fakat bütün bu tedbirlere rağmen Z’nin ötesinde hiç hesaba katmadığınız problemler karşınıza çıkabilir ve kısmen kırılmalar yaşanabilir. İşte böyle bir durumda da asla ye’se düşülmemelidir. Şu an itibarıyla Müslümanların yaşadığı coğrafyada, maalesef hazımsızlık ve çekememezlikten kaynaklanan, her an kırılmaya müheyya bulunan faylar bulunmaktadır. Bu açıdan bazı durumlarda siz hesabınızı ne kadar sağlam yaparsanız yapın, yine de bir kısım beklenmedik olumsuzluklarla karşılaşabilirsiniz. İşte bu durumlarda asla ye’se düşmemeli, “Bundan öte yapılacak bir şey yok. Biz bittik artık.” gibi iradeyi felç eden menfi mülâhazalara girilmemelidir. Zira Hazreti Pîr’in ifadesiyle ye’s, mâni-i her kemâldir. (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.54 (İlk Hayatı))

Mehmet Akif de;

“Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar,

Lâ’netleme bir ukde-i hâtır ki: Çözülmez…

En korkulu cânî gibi ye’sin yüzü gülmez!”

ifadeleriyle bu hakikate dikkatleri çektiği şiirinin başında ümitsizliğe düşene şöyle hitap ediyor:

“Ey dipdiri meyyit! ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?”

Hâsılı, başı dönmüş, bakışı bulanmış bazı kimseler sizin en masumane hizmetlerinize engel olmak isteyebilir ve tekerleğe çomak sokabilirler. Fakat elli türlü komplo kurulsa da, Allah’ın izni ve inayetiyle, katiyen ümitsizlik yaşamamalı, sarsılmamalı ve hep elif gibi dimdik durmalıdır. Uhud’u, Huneyn’i yeniden zafere çevirmenin yolları aranmalı ve fevç fevç dehâletlere vesile olabilecek inanç Kâbe’sine, inanç Mekke’sine doğru yürümeye devam edilmelidir. Maruz kalınan komplolar karşısında yılmamalı; çıkan engeller, tıkanan yollar karşısında “Vira bismillâh!” deyip meselenin farklı alternatifleri aranmalıdır. Hak yolunda bulunuyor olsa ve samimiyetle talep etse de, insanın her istediği, her arzuladığı kendisine hemen verilmeyebilir. Yaşanan sıkıntıların hikmetini bilemeyiz. Fakat kim bilir belki de çekilen bu sıkıntılar neticesinde, Cenâb-ı Hak, bu necip Anadolu milletine daha önce lütfettiği güzelliklerin kat katını lütfedecektir. Gün doğmadan gecenin bereketli döl yatağında neler doğar, aktif sabır içinde bekleyip görelim!

İdeal İstişare – 2

Herkul | | KIRIK TESTI

İstişare Kendi Fikirlerimizi Dayatma Yeri Olmamalı

İstişare esnasında insaf ve vicdan kriterleriyle meseleleri değerlendirmenin önemli bir ölçüsü de Kur’ân-ı Kerim’in amellerin tartılmasıyla ilgili beyan buyurduğu şu ölçüdür:

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ

“Her kim zerre miktarı hayır işlerse, karşılığını görür; her kim de zerre miktarı şer işlerse o da karşılığını görür.” (Zilzâl Sûresi, 99/7-8). Yani herhangi bir meseleyle ilgili karşılıklı ortaya konulan donelerden zerre kadar şer yönü hayır cihetine ağır gelen görüş bir kenara konulmalı ve bunun yerine hayır yönü zerre kadar bile olsa ağır basan görüş esas alınmalıdır. Yani amellerin tartılmasında nasıl ki, hayrın şerre rüçhaniyeti varsa ve Cenâb-ı Hak da kulları hakkında buna göre hüküm veriyorsa, bu düstur bizim istişarelerimize de hâkim olmalıdır. O halde dile getirilen görüşlerden birisinin zerre kadar hayır ağırlığının söz konusu olduğu bir yerde; ne kıdemin, ne unvanın, ne makamın ne de parmakla gösterilen biri olmanın etkisi söz konusu olamaz. Aksine hakikat orta yerde dururken bütün bunları bir kredi olarak görme ve baskı unsuru yapma meşveretin ruhunu tahrip etme demektir.

Evet, meşverette kat’iyen dayatma olmamalıdır. İslâm’a göre en makbul insan, yarım saatlik bir meşveret içinde karşı tarafı dinlerken on defa “Siz bu konuda çok haklısınız. Söylediğiniz her sözün altına imzamı atarım. Fakat bunların yanında benim de aklıma şöyle bir düşünce gelmişti. Buna ne buyurursunuz?” diyen kimsedir. İşte meşveretin şerefini koruyan, şeref abidesi insan budur. Yoksa karşı tarafı dinleme saygısını gösteremeyen ve sürekli kendi düşüncelerini doğru gören kimse esasında nefsini put haline getirmiş bir zavallıdır. Nefsi karşısında rükû ve secdeye varan böyle bir zavallı ise din ve hizmet adına konuştuğunu zannetse de, hakikatte nefsi hesabına konuşuyor demektir. Dolayısıyla onun ortaya koyduğu düşünceler hep reaksiyona sebebiyet verecek, tepkiyle karşılanacaktır.

Bu sebepledir ki insan, istişaredeki hal, hareket ve konuşmalarında sertliğini kırmalı, fikirlerinin sivri yanlarını törpülemeli ve böylece hüsn-ü kabulle karşılanmasını sağlamalıdır. Meselelerin sertliğinin kırılmadığı, düşüncelerin yumuşak bir üslupla seslendirilmediği ve sertliklerin bulunduğu bir meşverette ise kırılıp dökülmeler olur.

Kıdem ve Makam Üstünlüğü Değil Hakk’ın Hatırı

Bazen istişarelerde zaafı olan kimseler kıdem ve kredilerini kullanmaya çalışır, dayatmalarda bulunur. Böylece onlar bilmeyerek de olsa, kıdemleri ve makamları uğruna, din adına yaptıkları hizmetlerini açıktan açığa istismar etmiş olur. Ancak hiç kimsenin egoist ve bencilce tavırlarla istişarenin yümün ve bereketini alıp götürmeye hakkı yoktur.

Konuyla ilgili bir misal arz etmek istiyorum. Hasan Basrî Hazretleri bazı sahabe efendilerimizle birlikte bir mecliste sohbet halkasında bulunuyor. Bu meclise uğrayan insanlar sorularını sahabilere soruyor ve onlara danışıyorlar. Zaten olması gereken de budur. Çünkü sahabe-i kiram, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda bulunmuş ve o huzurun boyasıyla boyanmış insanlardır. Zannediyorum Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda bir kere bile bulunmak, Kur’ân-ı Kerim’i baştan sona on kere okumak kadar feyz ve bereket vesilesidir. Çünkü O’nun her tavrında Hak nümayandı. Bakışlarında, kulak kabartışında, ağzını açışında, dilini ve dudaklarını hareket ettirişinde dahi hep Allah’a inanmışlığın hakikatleri görülürdü. Bir şair bu durumu,

كُلَّمَا سَجَدَ تَجَلَّي اللهُ فِيهِ

“Her secde ettiğinde onda Allah mütecelli olurdu” sözleriyle ifade etmiştir. Yani O’na bakan bir insan, O’nun silinip gitmesi karşısında adeta Allah’la karşı karşıya kalıyordu. Hâşâ bunun manası, zat-ı nübüvvette, Zat-ı Ulûhiyet tasavvur etme değildir. Bilakis O’nun her tavır ve davranışıyla Allah’ı ifade ettiğini vurgulamaktır. Dolayısıyla böyle bir Nebiyy-i Muhterem’in huzurunda bulunan sahabiler hiç şüphesiz ayrı bir insibağ yaşıyorlardı. Hele O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) yürekten bağlı bulunan insanların hayatları boyunca en az her gün birkaç defa O’nun huzuruna çıkmayı ihmal etmemeye çalıştıkları düşünülecek olursa, elbette onların sözleri dinlenilmesi ve düşüncelerine müracaat edilmesi gereken insanlar oldukları anlaşılmış olur. Ayrıca o dönem itibarıyla ekonomik, idari ve sosyal hayat bütünüyle din ekseni etrafında dönüyor ve dinin nasslarına bağlı götürülüyordu. Dolayısıyla insanlar, hayata ait problemleri çözme mevzuunda dinin sarsılmaz ve sabit kurallarına başvuruyorlardı. Hasan Basri Hazretleri’nin döneminde yaşayan insanların dinin kaynağından beslenen ve henüz hayatta olan sahabe efendilerimize başvurmaları buradan kaynaklanıyordu.

İşte Hasan Basri Hazretleri’nin bulunduğu böyle bir mecliste yine bir sahabi efendimize (radıyallâhu anh) soru sorulmuş, o da cevabını vermişti. Sahabi efendimizin konuşması bittikten sonra bir ara söz sırası henüz 25-30 yaşlarında olan ve arka tarafta bir yere oturmuş bulunan Hasan Basrî’ye geliyor. O, ağzını açıp konuşmaya başlayınca sahabi efendimiz hayran kalıyor. Peygamberimiz Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) öğrendiği ahlâkla çok hakperest ve çok insaflı olan o sahabi efendimiz etrafındakilere, “Bu adam varken ne diye bize soru soruyorsunuz?” diyor. Bu misalde de görüldüğü gibi sahabe-i kiram, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) nispeti, o münasebetin kazandırdığı kredi ve payeyi bile dayatma unsuru olarak kullanmıyordu. Sözünün daha tesirli ve muhakemesinin daha güçlü olduğuna inandıkları bir gencin yanında nazarları o gence yönlendiriyor ve onun konuşmasının daha yararlı olduğuna inanıyorlardı. Bence meşveretin ruhunu kavrama mevzuunda böyle bir yaklaşım çok önemlidir.

Maalesef günümüzde bu ölçüde bir hakperestlik ortaya konulamıyor. Şöyle böyle bir kıdemi olan insan, hep kendisinin konuşmasını ve o konuşurken de başkalarının mum kesilip onu dinlemesini istiyor. Ayrıca istişare meclisini teşkil eden fertler, başkaları konuşurken muhatabını dinlemek yerine, karşıdakinin sözüne mukabele adına kafada bir kısım cevaplar hazırlıyorlar. Bazen de gereksiz yere inatlara giriliyor ve karşı tarafın söylediğini reddetme adına ille de bir şey deme zorunluluğu hissediliyor. Hatta bazen karşı tarafı ilzam etme adına şeytani bir kısım kurgulara girildiği bile oluyor. Dolayısıyla istişare meclisinde konuşulan sözler hakikat bile olsa, onlardan istifade edilmesi mümkün olmuyor.

Hâlbuki “Hakkın hatırı âlidir ve o, hiçbir hatıra feda edilemez.” Dolayısıyla bütün söz ve tavırların hak istikametinde örgülenmesi gerekir. O devasa kamet Hz. Pîr de, talebelerine bir şeyi sadece kendisi söylediği için kabul etmemeleri gerektiğini, zira kendisinin de yanılabileceğini ifade etmiştir. İşte bu enginliğe sahip olunmalıdır. Kimse vahiyle müeyyed bir peygamber olmadığına göre herkes hata edebilir, yanılabilir; bunu asla hatırdan çıkarmamalı.

Yeter ki Konuşan Hakikat Olsun!

Öte yandan hakikatin başkalarının beyanıyla ortaya çıkmasından, başkalarının eliyle ortaya konulmasından rahatsız olmamak gerekir. Şayet makul ve makbul bir mülahazayı ifade edebilecek başka biri varsa, orada ille de “ben konuşayım, bu güzel fikirleri ifade etmekle takdir ve beğeni alayım” düşüncesi içine girmek mümince bir tavır değildir. Ancak mutlaka konuşulması gerekli olan bir konu hakkında başkalarının söyleyeceği bir söz yoksa ve bu konu dile getirilmediği takdirde o insanların bir mahrumiyet yaşaması söz konusu ise, işte o zaman hakkın hatırına konuşmak gerekir. Böyle bir durumda da, umumun hissiyatının söylenilen sözleri kabule müsait olup olmadığı iyi hesap edilmelidir ki, olumsuz bir tepkiye sebebiyet verilmemiş olsun. Söze saygı gösterilmeyen bir yerde susmak daha makul ve insanın beyan edeceği kendi düşüncesine saygının gereğidir. Çünkü konuşulan söz hak bile olsa, muhataplar baştan tepki verince sonradan onu kabul etmeleri çok zor olur. Hatta böyle bir durum karşısında oradan ayrılıp giden insanlar sonradan oturur kalkar ve kendi aralarında o düşüncenin uygulanmaması için yeni yeni bahaneler uydurabilirler. Bu açıdan genel hissiyatın hakikate saygı duyacağı sezildiği an konuşulmalıdır ki, herkes ondan istifade etsin.

Aynı zamanda istişareye katılan herkes, çok hakperest olmalıdır. Özellikle sözü dinlenen büyük insanların bu konuda çok hassas hareket etmeleri gerekir. Zira bu tür insanlar ne derlerse desinler, onların sözleri saygı görür. Hâlbuki onların söylediği sözler içerisinde de hata ve yanlışlıklar olabilir. İşte bu noktada hakperestlik adına büyüklerin yapması gereken şudur: Söyledikleri sözün yanlış olduğunu anladıkları an, hemen hatalarından dönmesini bilmeli ve bu konuda çok rahat olmalıdırlar. Ayrıca konuşması gereken bir insanın konuşacağı yerde, konuşmaması gereken insanların konuşması hem istifade edilecek sözün arka plana itilmesine, hem de gereksiz bir kısım dedikodulara girilmesine sebebiyet vermiş olur.

Yılandan Çıyandan Kaçar Gibi Gıybetten Uzak Durulmalı

Meşverette dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan biri de, istişare esnasında gıybete düşmeme konusunda hassas davranmak ve gereksiz yere başkalarını çekiştirmemektir. Yoksa kazanma kuşağında kaybetmiş, hak yolunda hizmet ettiğimizi zannettiğimiz anda kalbimizden daha büyük hale getirdiğimiz dilimizi kirletmiş, manevî ve ruhî hayatımızı söndürmüş oluruz. Bu açıdan gıybete girmeme konusunda hassaslardan daha hassas olmalı, şayet ezkaza gıybet yapıldıysa, o zaman da söz konusu şahsa gidilerek ondan helâllik istenmelidir. Hatta belli mevzular konuşulurken çerçeve çok iyi belirlenmelidir ki, insanlar yanlış bir yöne sevk edilmesin, suizanna kapı aralanmasın. Bu tür durumlara meydan verilmemesi için gerektiğinde sözü mahz-ı hakikat olan insanlar bile susmasını bilmelidir. Onlar önce susmalı ve “Acaba bu hakikati kimseyi rencide etmeden nasıl ifade edebilirim?” diyerek daha derince düşündükten sonra söyleyeceklerini söylemelidirler.

Evet, mü’minin sükûtu tefekkür, konuşması ise hikmet olmalıdır. Yani sözlerinde bir hikmet varsa konuşmalı, yoksa susmalıdır. Şairin dediği gibi “Leylî sözü söyle yoksa hâmûş!” Yani konuşacaksan sevgiliden söz et, aksi hâlde sus! İnsanları Allah’a giden yollara ulaştırmayan, onlara Peygambere (sallallâhu aleyhi ve sellem) giden yolları açmayan ve İslâmî hakikatler adına bir şey ifade etmeyen konularda gevezelik yapma ihtimali belirdiğinde, kalbten daha büyük hale getirilen o yaramaz dil ısırılmalı ve sükût edilmelidir. İnsan ısırması gereken yerde onu ısırmazsa, o başkalarını ısırmaya devam edecektir. Asla unutulmamalıdır ki süngü yaraları tedavi edilir ve şifayab olur; fakat sözlerle yaralanmış sinelerin tamiri çok zordur.

İdeal İstişare

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: İslâm’da istişarenin usûl ve adabı nedir?

Cevap: Kur’ân-ı Kerim, herhangi bir tevil ve yoruma ihtiyaç bırakmayacak şekilde, açık ve net olarak, istişareyi Müslümanların zarurî vasfı olarak zikretmiş ve onun, hayatın bütün birimlerinde vazgeçilmez bir esas olarak uygulanmasını inanan gönüllere emretmiştir. Mesela, Şûrâ sûre-i celilesinde,

وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

“Onlar (öyle kimselerdir) ki, Rabbilerinin çağrısına icabet eder ve namazı dosdoğru kılarlar; onların işleri kendi aralarında şûrâ iledir; kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infakta bulunurlar.” (Şûrâ Sûresi, 42/38) beyan-ı sübhanisiyle, meşvereti namaz ve infakla birlikte zikretmek suretiyle onun, mü’min bir toplum için en hayatî bir vasıf ve ibadet ölçüsünde bir muamele olduğunu hatırlatmıştır. Şûrâyla alâkalı beyanı ihtiva etmesi itibarıyla, bu sûreye “Şûrâ” isminin verilmesi de gayet mânidârdır!

Şûrânın sarahaten emredildiği diğer bir âyet-i kerime ise şu şekildedir:

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalbli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi. Öyle ise onların kusurlarını affet; onlar için mağfiret dile. Yapacağın işleri onlara danış, karar verince de artık Allah’a dayan; çünkü Allah Kendine güvenip dayananları sever.”  (Âl-i İmrân Sûresi, 3/159)

Rencide Edildiğiniz Anda Bile İstişare!

Bildiğiniz üzere bu âyet-i kerime Uhud Savaşı esnasında yaşanan geçici bir sarsıntı sonrası en kritik bir anda şeref-nüzul olmuştur. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) savaştan önce hareket tarzıyla ilgili ashabıyla istişare etmiş ve onların hissiyatlarını nazar-ı itibara alarak meydan savaşına karar vermişti. Fakat sahabe-i kiramdan bazıları emre itaatteki inceliği kavrayamadıklarından dolayı farkına varamadıkları bir muhalefete düşmüşler ve orada muvakkat bir sarsıntı -hezimet demekten özellikle kaçınıyorum- yaşanmıştı. İşte Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaralandığı, yüzünden mübarek kanlarının aktığı, pek çok sahabe-i kiramın (radıyallâhu anhüm) şehit edildiği böyle bir zamanda Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimeyi indirmiştir.

Bu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak ilk olarak,

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ

Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalbli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi.” kavl-i kerimiyle Efendiler Efendisi’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) iltifat edalı bir hitapta bulunmuştu. Âyet-i kerimeyi biraz daha açacak olursak şöyle diyebiliriz: Habib-i Edibim! Sen zaten katı kalbli, hırçın ve haşin olamazsın, değilsin. Öyle olsaydın bu insanlar zaten Senin etrafında kümelenip savaş meydanına kadar gelmez, etrafında hiç toplanmaz ve dağılır giderlerdi. Ey Habib-i Edibim! Bir de onların içtihat hataları oldu. Dolayısıyla فَاعْفُ عَنْهُمْ Sen affet onları! وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ ve onların affedilmeleri için Allah’tan mağfiret dile! Sonra وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ meseleyi bir kere daha meşveret masasına yatır, müzakereye arz et ve yapılması gerekeni etrafındaki insanlarla bir kere daha görüş!

Evet, izafi bir sarsıntının her şeyi allak bullak ettiği, bir insan olması yönüyle kalb-i nebevînin inkisara uğrayabileceği, pek çok gönlün de rencide olduğu esnada Allah (celle celaluhu) çok yumuşak bir emirle meselenin yeniden meşveret edilmesini emrediyor. Oysaki Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) meşverete hiç ihtiyacı yoktur. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Ebû Bekir’in ifadesiyle sabah akşam göklerle münasebet içindedir. Söyleyeceği sözleri, atacağı adımları, yapacağı icraatları Allah (celle celaluhu) O’na bizzat bildirir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatında hiç tıkanıklık yaşamamıştır. Tıkanacağı yerde Cenab-ı Hak önünü açmış, patikaları şehrah haline getirmiş ve “Yürü, yol Senin devran Senindir!” demiştir. Fakat sadece kendi dönemi itibarıyla değil, bütün zamanlar itibarıyla Rehber-i Ekmel olan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) meseleleri ashabıyla meşveret etmek suretiyle, O’nu taklitle mükellef olan ümmetine yol gösteriyor ve lisan-ı hâliyle diyor ki: “İster kaymakam, ister vali, isterse devlet başkanı.. her kim olursanız olunuz. Sizler indî mülahazalarla hareket etmeyin. Vereceğiniz hükümleri şahsî mülahazalarınıza bağlı götürmeyin. Mutlaka her meselenizi istişare edin.”

Meşveret, Yapılacak İşlere Herkesin İştirakini Sağlar

Umumu ilgilendiren karar ve faaliyetlerde meselenin umuma mâl edilmesi adına meşveret çok önemlidir. İnsanlar bir mevzuun içine kendi fikirlerini kattıklarında –bu, minnacık bir fikir de olsa- kendilerini o işin içinde görür ve o yük ağır da olsa ellerini o yükün altına sokarlar. Fakat bir mevzu ile ilgili alınan kararların içinde kendi fikir ve teklifleri yok ise, kendi akıl ve düşünceleriyle o meseleye bir katkıda bulunmadıysalar, işin içine girmez ve ellerini de taşın altına sokmazlar. O halde yapılması gereken, yapılacak işlerin ağır bir defineyi taşımak gibi algılanmasını sağlamak ve pek çok omuzun işin altına girerek yükü hafifletmesi için fikir planında insanların meseleye iştiraklerini temin etmektir. Bu açıdan diyebiliriz ki meşveret, aile içinde ihmal edildiği takdirde aile çerçevesinde huzursuzluk ve arızalara sebebiyet verir; bir heyet ve topluluk içinde ihmal edilirse o heyet ve topluluk zarar görür; devlet planında ihmal edildiğinde ise devlet çapında çok ciddi huzursuzluk, arıza ve problemlere yol açar. Evet, Hazreti Sadık u Masduk (sallallâhu aleyhi ve sellem), mutlak manada “İstişare eden haybet yaşamaz, hüsrana düşmez.” (et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr 6/365) buyurduğuna göre, demek ki en küçük daireden başlamak üzere hayatın bütün birimlerinde bu esasın uygulanması gerekmektedir.

İstişarede Münazara ve Müzakere Ahlakı

İstişarenin gerekliliğine kısaca değindikten sonra şimdi isterseniz ideal bir istişarenin nasıl olması gerektiği konusuna geçelim.

Öncelikle bir ferdin kendi kafasına göre karar alması, aldığı bu kararı bir sabite haline getirmesi ve daha sonra da meşverette görüşülecek bütün meseleleri bu sabitelere göre örgülemeye çalışması meşveretin ruhunu bilmeme demektir. Bunun yerine insan, işin içine hislerinin karışmaması, heva ve hevesini akıl ve mantık zannetmemesi için meşverette görüşülecek mevzularla ilgili aklına gelen mülahazaları, akl-ı selim, hiss-i selim ve kalb-i selimin yanı sıra batınî hasseleriyle de değerlendirip bir yere not etmeli, görüşülecek mevzuların çerçevesini belirlemeli, daha sonra meseleyi meşverete sunmalıdır. Ayrıca, kendimizce çok orijinal fikir ve teklifler olsa da, meşverette ortaya konulan düşüncelerin her zaman hüsn-ü kabulle karşılanmasını beklemek doğru değildir. Bu açıdan, meşveret meclisine sunulan teklif ve fikirler hüsn-ü kabul görmezse, insan “Demek ki ben bu meseleyi tam olarak bilmiyor veya yanlış biliyormuşum.” diyebilmeli ve fikr-i sabitinde ısrar ve inatta bulunmamalıdır.

Esasında meşverette izlenmesi gereken usul münazara ve müzakeredir. Münazara ve müzakere ise kesinlikle tartışma ve didişme demek değildir. Şimdiye kadar münazara adabıyla ilgili çok farklı eserler yazılmış ve münazaranın Kitap ve Sünnet yörüngeli olması için belli prensipler vazedilmiştir. Esasen münazara, görüşülen mevzu ile ilgili olarak karşılıklı nazir ortaya koyma demektir. Mesela ekonomiyle ilgili bir meselenin görüşüldüğü yerde, bütün görüşler ekonomi etrafında döneceği için elbette bunlar birbirine benzeyecektir. İşte birbirine benzeyen bu nazirlerin karşılaşmasına münazara denir. Buradaki asıl hedef, hakikatin tebellür etmesi, billurlaşıp ortaya çıkmasıdır. Zira “müsademe-i efkârdan barika-i hakikat tecelli eder.” Tartışmadan ise hakikat parıltıları değil, parçalanmalar, bölünmeler doğar. Çünkü münazarada insaflı olmak ve karşı tarafın düşüncesine saygılı kalmak asıl iken, tartışmada “dediğim dedik” mülahazasıyla hareket etmek ve karşı tarafı mahcup düşürmek de vardır.

Aslında bir meselenin karşılıklı olarak görüşüldüğü yerde, haksız çıkan bir insanın kaybı yoktur. Çünkü o, kendi görüşünün hatalı olduğunu görmüş ve daha önce bilmediği yeni bir şey de öğrenmiş olur. Haklı çıkan ise sadece kendi düşüncesini tekrar etmiş demektir. Hatta böyle bir kişinin “Bak işte, benim dediğim doğruymuş.” gibi bir düşünceyle gurur ve kibre girme ihtimali de vardır. (Devam edecek.)