Posts Tagged ‘mekârih’

Bamteli: İMAN’DAN AŞK’A

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Dârda kalmanın şe’ni, darda kalmaktır!”

“Meşakkat miktarı me’âlî elde edilir.” Hedeflenen şeyler çok büyük şeyler ise, o yolun da kendine göre sıkıntıları vardır. Düşünün ki, Cennet’e giderken, Sırât’tan geçme var. Dünya hayatında da “sırât-ı müstakîm”i yaşama var. İbadet ü tâat gibi cismaniyet, beden ve hayvaniyete ağır gelen tekâlif-i İlahiyeyi taşımak, taşımakta sabır, kararlılık, kendine rağmen yaşamak var. Nefsânî ve cismânî arzularına sürekli başkaldırma cehd ü gayreti içinde bulunma gibi bir aktiviteye ihtiyaç var; öyle bir tavra, başkaldırmaya ihtiyaç var.

Başından aşağıya sağanak sağanak yağan/boşalan belâ ve musibetlere karşı insan sabretmeli. Bu bela ve musibetler, bazen insanın kendi eliyle, bazen bir mülhidin/imansızın eliyle, bazen bir zâlim ve hodfurûşun eliyle gelebilir. Kimin tarafından olursa olsun, bunlara karşı dişini sıkıp katlanma, bir yönüyle o zirvelere tâlip olmuş insanın “lâyetebeddel ve lâyetegayyer” (değişmez ve başkalaşmaz) kaderidir. Kader… Yoksa gününü gün etmek isteyen ve her gün ayrı bir pazarda kendini farklı şekilde pazarlayan insanlar, hayatlarını güllük gülistanlık içinde geçirirler ama berzah hayatını ve öbür dünyayı karartmış olurlar.

Bu açıdan burada insanlar, muvakkaten bazı “küsûf” ve “hüsûf”a, (ay ve güneş tutulmasına) maruz kalabilirler. Bazen birileri onların ışıklarını kesebilir; bazen takvimlerinin ahengini bozabilir, ay ile oynayabilir. Fakat öyle yüce bir gâye-i hayale dilbeste olmuşlarsa, yüksek bir mefkûrenin arkasından koşturup duruyorlarsa, tâbir-i diğerle hep ışığa doğru yürüyorlarsa, ışık yolcuları iseler şayet, o inkıtaların gelip-geçici olduğuna inanmaları, durdukları yerde kararlı durmaları gerekir.

“Durma” derken, “tevakkuf” değil; düşünce ve niyet itibarıyla değişmeden, yürüdükleri yolda hızlarını artırarak sürekli yürümeleri… Doğruyu bulmak, doğruya dilbeste olmak, bir yönüyle, kendini doğruya adamak; bunlar çok önemli mazhariyetlerdir. Sırât-ı müstakîme, doğru yolda yaşamaya kendini adamak çok mühimdir. Fakat o mevzuda hiç inhiraf etmeden “kararlı duruş” ondan daha önemlidir. Fırtınalar, hangi taraftan eserse essin… Şâir-i şehîrin dediği gibi, “Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es…” O öyle dediği için diyorum; yoksa hiçbir rüzgâr “kahpe” değildir, her birinin ifade ettiği manalar vardır.

İnsan, öyle yüce bir mefkûreye kendini adamışsa, onu ikame etmeye çalışırken mutlaka sıkıntılara maruz kalacaktır. Hazreti Bediüzzaman, “gâye-i hayâl” diyor; evet, “ideal” veya “mefkûre” de diyebilirsiniz; nüanslarıyla bunların hepsi aynı şeyi ifade eder. Bir gaye-i hayale adanmış insanların başına gelen şeyler, birbirine benzer şekilde olmuştur hep. Zira بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Meşakkat, ne kadar ağır ise şayet; zirveler, insana o kadar yol vermiştir, kapılar aralamıştır.”

Aksi halde, öyle rahatlık içinde o zirvelere ulaşılamaz. لاَ رَاحَةَ فِي الدُّنْيَا diye, hoş bir söz vardır. Bazıları belki hadis diye de rivayet ediyorlar; öyle olduğunu görmedim. لاَ رَاحَةَ فِي الدُّنْيَا “Dünyada, rahat yoktur!” Hususiyle mü’minler için… Vakıa, başkaları da çok defa öyle rahatsızlığa maruz kalırlar ama mü’mini rahatsız edecek hadiselerin cereyanı öncelikle onun tâlip olduğu hedefin muktezasıdır: “Bu yol, uzaktır / Menzili çoktur / Geçidi yoktur / Derin sular var.” Önde uçurumlar var.. aşılması gerekli olan zirveler var.. tekâlif-i İlahiyeyi arızasız yerine getirmeler var.. Şeytanın ve nefsin ayak oyunlarına karşı kündeye gelmeden, sürekli yiğitçe durma var… Meşakkatli bir yol.

Onun için, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ buyurmuş: “Cennet, cismâniyet, nefis ve hayvaniyet itibarıyla insanın hoşuna gitmeyen şeyler ile kuşatılmıştır.” Cismâniyeti itibarıyla… Bir gün o meşakkat gibi görülen şeyler de, insanın terakkisi ile, yani hayvaniyetten sıyrılması ile, cismâniyeti bir kenara bırakması ile, kalb ve ruhun semâlarında/atmosferinde bir üveyik gibi kanat açması ile, onun için gayet zevkli bir hal alabilir. Bunu da yine o Hazret ifade eder: “İman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, zevk-i ruhânî.” “Kat’iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cinn ü insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.” (Yirminci Mektup)

   “İman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor; küfür ise, manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.”

Hepsinin temelinde “iman-ı billah” var; mebde, o; zemin, o; esâsât, o. Statiğin temel hesapları ona bağlı; riyâzî mülahaza, ona bağlı: İman, “iman-ı billah”. Sonra inandığın o şeyi çok iyi bilme, “vicdanî kültür” diyebileceğimiz şekilde kalbine mal etme, kendi iç derinliğin haline getirme: Ona da “marifet” diyebilirsiniz; marifet. Marifet, ârifin küheylanıdır. İnsan, marifete biner, Allah’ın izni ve inayetiyle, “muhabbet” ufkuna/zirvesine ulaşır. Oturur-kalkar, hep Allah sevgisini mırıldanır. “Mırıldanır”, bana göre; “vird-i zebân eder”, size göre. “Diline dolar” demek “vird-i zebân”; Farsça mürekkep bir kelime. Sürekli diliyle tekrar eder durur; “Sevgi, sevgi, sevgi!..” der. Geçenlerde de bir mülahazayla ifade edildiği gibi, “aşkın âşığı” olur, “sevginin âşığı” olur. Sevgi, sevgi olduğu için sevilir/sever. Ve sonra o istemese bile, Allah’tan farklı tayflar halinde gelen -bir yönüyle- “zevk-i rûhânî” olur. Öyle derin bir zevk duyar ki, daha şimdiden âdetâ kalbindeki Cennet çekirdeği olan imanın inkişaf etmişliğini hissediyor gibi olur.

Herkesin kalbinde, bir çekirdek halinde, “iman”, neşv ü nemaya hazır. Kalb, kuvve-i inbâtiyesi çok güçlü; bazen, belki hemen bir saatte, iki saatte, insanı zirvelere çıkarabilecek bir kuvve-i inbâtiyeye sahiptir. Evet, düşünün, Ashâb-ı kirâm arasında öylesi var ki, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ imana giriş anahtarını kullanıp o daireden içeriye giriyor; fakat amele dair hiçbir şey yapmadan şehit oluyor; halk ifadesiyle diyeyim, “cup” diye cennete giriyor. Evet, öyle bir şey; kalbin kuvve-i inbâtiyesi öyle bir şey.

Bu açıdan da, insanın kalbinde iman bir nüve halinde, bir çekirdek halinde… “Bir Tûbâ-i Cennet çekirdeği” diyor ona; öbürüne de “zakkum-u Cehennem tohumu”. Evet, iman hayra yönlendirdiği gibi, küfür de insanı sürekli olumsuzluk istikametinde dürtükleyip duruyor. Doğuda kullanılan tabir ile diyeyim, modullayıp duruyor. Evet, nodüllere sebebiyet verecek şekilde, onların metastazına sebebiyet verecek şekilde modullayıp duruyor..

“Demek iman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.” Birincisine “taşıyor” diyor, öbürüne de “saklıyor” diyor. Kullandığı kelimelerdeki nüansa da çok dikkat etmek lazım. Evet, “taşıyor” ve “saklıyor”. Daha dünyada iken o kalbinde inkişaf eden, bir çınar gibi boy atıp gelişen, dal-budak salan, gölgesi ile seni serinleten iman âdetâ bir Cenneti sana yaşatıyor. Dünyada iken… Ama işte o iman-ı billah, o marifetullah, o muhabbetullah, o zevk-i ruhânî.

Antrparantez; burada çok defa tekrar ettiğim bir hususu bir daha tekrar lüzumunu duyuyorum: O “zevk-i ruhânî”nin arkasına düşmemek lazım. Bize düşen şey, derin bir iman. Bin tane şeytan, her biri bin tane, bin alternatifli şeytanlık oluştursalar, onlarla karşımıza çıksalar, yine de sarsılmayacak bir iman. Bir taraftan Kur’an-ı Kerim’e sarılmak… Bir taraftan bizi yanıltmayan, önümüzdeki Rehberimiz, “en-Nûru’l-Hâlid” (sallallâhu aleyhi ve sellem), mutlak pişdâr, mutlak pîşuvâ, mutlak rehber, yanıltmayan Rehber; O’nun arkasında yürümek… Bir diğer taraftan da “tekvinî emirler”i, eşya ve hadiseleri sürekli hallaç edip durmak; bir kitabın sayfalarını, yapraklarını karıştırıyor gibi sürekli onlar ile bazı şeylere ulaşmak.

   “Leylî sözü söyle, yoksa hâmûş / Açacaksan, tek O’na aç âğûş!..”

İmanını bu üç küllî muarrif ile derinleştirme… İmanı “marifet”e çevirme, içtenleştirme ve işte o elli türlü şeytan entrikasının söküp atamayacağı şekle getirme. Talep, o olmalı!.. Sonra delice “Allah sevgisi”ne tutulmalı. İstemeli Allah’tan; “Allah’ım! Seni delicesine sevmeye beni muvaffak eyle!” اَللَّهُمَّ حُبَّكَ، وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ، وَحُبَّ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Senin sevgin.. Seni sevenlerin sevgisi.. Habîb’inin (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Senin sevdiklerinin sevgisi… Ebedler ebedine kadar, zaman sonsuza doğru akıp gittiği sürece!..” Sen’den, zaman sürdüğü sürece benim içimde sürekli inkişaf ederek, gelişerek, dal-budak salarak, sökülmeyecek şekilde kalbimin derinliklerine doğru da kökleriyle sağlam tutunarak mevcut olacak bir muhabbet istiyorum. Öyle bir muhabbet istiyorum ki, dünya bin türlü debdebe, şatafat, ihtişam ve -Arapça ifadesiyle- zehârifiyle (زخاريف – Zuhruf kelimesinin çoğulu; yalancı süsler, yaldızlar, gösterişler) karşıma dikilse, yine başım dönmeden, bakışım bulanmadan hep “Sen! Sen! Sen!” diyebileyim.

Bu arada, “Sen!..” demeyi de O’nun ruhsatına bağlıyoruz. O (celle celâluhu) ruhsat vermeseydi, saygısızlık olurdu ama O ruhsat vermiş: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ demeyi talim buyurmuş. “İyyâke…” “Ancak Sana kulluk yaparız ve ancak Sen’den yardım dileriz!” Yapacağımız kulluk için veya bizi sırât-ı müstakîme hidayet etmen için sadece Sen’den istiânede bulunuruz. Evet, onun için “Sen!..” demeye bir cevaz kapısı aralanıyor. İsterseniz buna da o Hazret’in Kur’an-ı Kerim için dediği aynı şeyi söyleyebiliriz: اَلتَّنَزُّلاَتُ اْلاِلهِيَّةُ اِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ “İnsanların fehimlerine göre Cenâb-ı Hakk’ın hitabâtında yaptığı tenezzülât-ı İlahiye.” Kur’an-ı Kerim, “Kelam” sıfatında gelen öyle tenezzülâttır ki, insan aklına göredir. Hazreti Cebrail’in aklına göre, Mikâîl’in aklına göre, İsrafil’in aklına göre, Hamele-i Arş’ın mantığına göre, Mühimmîn’in mantığına göre nazil olsaydı, biz hiçbir şey anlamazdık ondan; ona bir muamma nazarıyla bakar, bakar kalırdık. Ama Allah’ın ayrı bir rahmet tecellisi; o, bizim idrak seviyemizde, anlayabileceğimiz şekilde. Şu kadar var ki, herkes, idrak derinliğine göre ondaki enginlikleri anlar. Bir âmî, baktığı zaman ona, “Zannediyorum içine girdiğim zaman, bu çağlayan benim topuklarıma vurur!” der. Duruluğundan, şeffâfiyetinden… Fakat kendini saldığı zaman -orada kendini salmak lazım- o çağlayana, bakar ki, mesele ne topuk meselesi, ne diz meselesi, ne göbek meselesi, ne çene meselesi. Ve kendini o derinliklere saldıkça salar; kendi derinliklerinde mercan adalarına ulaşır.

Evet, ulaştıkça da yine Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla, “Hel min mezîd!” der, “Daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!.” Doymayan bir muhabbet duygusu ile… “Leylî sözü söyle, yoksa hâmûş! / Açacaksan, O’na aç âğûş!..” Birinci mısra Fuzûlî’ye ait; diğeri de bir fuzulî adama ait.. “Leylî sözü söyle!..” “Leylâ!..” de hep, onu mırıldan. “Yoksa hâmûş”; aksi halde, sükût et, zira Leylî olmayan her söz, kelâm adına israftır. “Açacaksan, O’na aç âğûş.” Âğûş da kucak demek.

Muhabbet öyle kök salınca, sökülüp atılamayacak hale gelir dünya muhabbetiyle, dünya debdebesiyle, ak sarayıyla, kara sarayıyla, Fener’i ile, Dolmabahçe Sarayı ile, Yıldız’ı ile… Bunları gördüğü zaman, o kalbinde kurduğu saray, “muhabbet sarayı”, kendisini delirtecek o aşk sayesinde hepsini komik bulur. Bunları kendisine teklif ettiğiniz zaman, “Allah Allah! Bu insanlar, film mi çeviriyorlar, ne diye bana böyle komik şeyler teklif ediyorlar?!” der. Filoları komik görmeye başlar; villaları komik görmeye başlar; ak sarayı, kara sarayı komik görmeye başlar. Alkış beklentisini komik görür; “Allah Allah!.. Bu insanlar ne kadar akıllarını kaybetmişler, deli gibiler; bekledikleri şeylere bakın: Arapçadaki ifadesiyle, tasfîk (kanatları/elleri birbirine vurma, alkış) ve aynı zamanda Nebî beyanına göre “mekrûh”.

Fakat mekrûhu ve memdûhu tefrik edenler için; dünya sergerdanları anlamaz onu. Gönlünü dünyaya kaptırmış; كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الآخِرَةَ “Gerçek şu ki: Siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz. Onun için âhireti terk edip durursunuz.” (Kıyâme Sûresi, 75/20-21) fehvasınca, Şeytanın tokadını yemiş, geriye dönmemek üzere dünyanın ziftli çağlayanına kendini salmış, kenara çıkmaya imkân bulamayan zavallılar, bunu anlayamazlar. Her şeyi dünya debdebesinde, iktidarında, alkışında, âlemin takdirinde, yiyip-içip yan gelip zevk u safâ içinde yatmada, gezip değişik güzel yerlerde tenezzüh etmede görenler, gerçek mü’minlerin kalblerinde inkişaf etmiş o Cennet çekirdeğinin bir Tûbâ-i Cennet şeklindeki halini, şeklini katiyen duyamazlar ve zevk edemezler. Başka bir şeye gönüllerini kaptıran insanlar, zaten dağılıp gitmişlerdir.

Bu iş ise, çok ciddî konsantrasyon ister, im’ân-ı nazar ister, onun üzerinde bakış teksîfi ister; ister ki o marifet, muhabbete dönüşüversin. Muhabbet de zevk-i ruhânîyi doğurur bağrında. Âdetâ, قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ * كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي اْلأَيَّامِ الْخَالِيَةِ “Salkım salkım meyveleri elle koparılacak mesafededir. Kendilerine şöyle denilir: Artık geride kalmış günlerinizde işleyip de, buraya gönderdiğiniz güzel işlerinizden dolayı afiyetle yiyin, için!” (Hâkka, 69/23-24) İsterseniz burada alabilirsiniz o zevk-i ruhânîyi.

   Aldanmamanın biricik yolu, Efendimiz’in vesâyeti altında Hak rızası hedefli yaşamaktan ve zevk-i ruhanî dahi olsa Hakk’a kullukta fevkalâde beklentilere girmemekten geçer.

Fakat Allah sevgisi, Allah rızası, ötede Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ Kemâlini müşahede etme gibi çok önemli, çok hayatî, çok zirve meseleleri hedef haline getirmiş bir insan, bence burada o ruhânî zevki bile istemez. Ama isteksiz, talepsiz terettüp ederse, onları da tahdîs-i nimet kabîlinden karşılar; “Değildir bu bana layık, bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?!.” der. “Benim gibi birisine gelmezdi ama bu esinti neden geldi böyle? Öyle bir zevk-i ruhânî içinde kendimi hissediyorum ki, Sen’in azametin karşısında başımı secdeye koyduğum zaman bir daha kaldırmak istemiyorum. Kendi küçüklüğüm ile Sen’in azametin; işte bu birleşme meselesi… Ben ondan bir kere daha ayrılmak istemiyorum. Vicdanımın derinliklerinde duyuyorum. Neyi? أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir.” hakikatini. Ve Sana dua ediyorum, ediyorum, ediyorum, ediyorum da ‘Bitmesin!..’ diyorum, ‘Vakit ilerlemesin!..’ diyorum, ‘Bast-ı zaman olsun!’ diyorum; ‘Öyle bast-ı zaman olsun ki, ben iki saat başımı kaldırmadan bu secdede kalayım!’ diyorum.” Böyle bir zevk-i ruhânî ile, ondan öyle bir zevk alıyorsun.

Fakat sen talep etmeden, talepsiz, Allah’ın lütfu olarak farklı bir tecelli şeklinde geliyor. Tahdîs-i nimet kabîlinden -Alvar İmamı’nın sözüydü- diyorsun: “Değildir bu bana layık, bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?!.” Nasıl oluyor da bunlar bana geliyor? Benim gibi densiz birine… Çünkü Alvar İmamı kendi hakkında, “Herkes yahşî, men yaman / Herkes buğday, men saman!” diyordu. Kıtmîr de kulaklarıyla duymuştu, defaatla. “Herkes yahşî…” Azerî dilinde, herkes iyi, güzel, tayyip, tâhir demek. “Men yaman!” Ben ise yaman birisiyim; tam onun zıddı. “Herkes buğday, men saman!..” Nasıl oluyor da böyle, samana geliyor, buğdaya gitmiyor? Nasıl oluyor da, yahşîye gitmiyor, yamana geliyor? Sana binlerce hamd u sena olsun! Allah’ım -korkarım- bunlar istidraç olmasın, beni baştan çıkarmak için, kendimi bir şey görmek için!.. Oysaki meslek itibarıyla tevazu ve mahviyet şe’nimiz olmalı; daha doğrusu önümüzdeki Rehber-i Zîşân Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), o mümtaz pîşuvânın arkasında yürüyen insanların kendilerini bir yönüyle tevazu, mahviyet ve hacâlete bağlamaları lazım.

Daima vird-i zebânımız şu olmalı: اَللَّهُمَّ اجْعَلْنِي حَلِيمًا، سَلِيمًا، أَوَّاهًا، مُنِيبًا، مُتَوَاضِعًا، خَاشِعًا، (مُتَوَاضِعًا خَاشِعًا)، مُتَخَلِّقًا بِأَخْلاَقِ الْقُرْآنِ، وَقُورًا، جُدِّيًّا، مُخْلِصًا، مُخْلَصًا، مُلْهَمًا، مُشْتَاقًا إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ، آمِينَ يَا رَبِّي “Allah’ım, beni halîm, selim, evvâh (Allah’a yalvarıp yakaran, çok içli), evvâb (yürekten Hakk’a yönelip O’ndan başka her şeye kapanan), münîb (gönülden inâbede bulunup O’nda fâni olan), mütevazı, hâşi’ (halinde ve azalarında dahi huşû emareleri görülecek kadar haşyetle dopdolu bulunan), Kur’an ahlakıyla ahlaklanmış, vakur (ağırbaşlı, izzetli ve temkin sahibi), ciddi ve sağlam, ihlasa kilitlenmiş, Hakk’ın inayetiyle ihlasa erdirilmiş, ilhama mazhar, Sana, Habîb’ine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Senin sevdiklerine kavuşmaya müştak bir insan eyle!.. Ebedler ebedine kadar, zaman sonsuza doğru akıp gittiği sürece beni bu güzel sıfatlarla muttasıf kıl!.. Âmîn yâ Rabbi!” Ses tonumu ayarlayamadan dediğim şeylerden dolayı beni mazur gör!..

Bunları derken, elektronik levhada şu çıktı; benim Efendim’e hitaben: “Ey şiarı aydınlatma olan Zat! Gel, bizim şu kararmış dünyamızı da aydınlat!..” Doğ içimize bir kere de, Seni başımızda görüyor gibi… O kararmış dünyamıza birkaç tane tohum at!.. O Tûbâ-i Cennetler, orada boy atıp gelişsin, neşv ü nema bulsun; gölgesine sığınanlar, gölgeye sığınmış olsun!.. Meyvesini yiyenler, Cennet meyveleri deriyor gibi olsun!.. Ve herkes, Seni ansın; herkes, Senin karşında asâ gibi iki büklüm gibi olsun!.. “Gel, bizim şu kararan dünyamızı da aydınlat!..”

Geriye dönelim: Zevk-i ruhânî, bir yönüyle, istenmez ama Allah -siz O’na karşı bir şey yaptığınız zaman- hiçbir şeyi karşılıksız bırakmaz. Siz, bir adım atarsınız, öyle mesafeler kat edilmiş olarak O’nun teveccühleri gelir ki, şaşırırsınız! “Yahu ben bir adım atmıştım, bu bin adımlık teveccüh de ne böyle?!.” dersiniz. Çünkü O, Allah (celle celâluhu); bir damla ile O’nun teveccüh deryasına katıldığınız zaman, birden bire damlanız derya olur. O’nun teveccüh güneşine bir zerre olarak kendinizi saldığınız zaman, birden bire zerreniz güneş olur. Hazreti Pîr’in isteğinde de var ya; “Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim.” (Onyedinci Söz) Ebed için yaratılan insan, himmetini âlî tutuyor, bunları istiyor. Ve istenen şeylerin en başı, O, Hüve. Yâ Hû, yâ Hû, yâ Hû!.. Selef-i sâlihîn, üç defa tekrar ediyorlar virdlerinde. Yâ Hû; İsm-i Azam olma ihtimali de var. Itlakı ile bütün Esmâ-i İlahiyeyi câmî. “Hû” derken, doğrudan doğruya “Lafza-i Celâl” veya “Lafz-ı Celâle” esas hedeflenmiş oluyor. (İki tabiri de kullandıkları için, ben ikisini de arz etmek istedim.)

Zevk-i ruhânînin ötesinde “aşk u iştiyâk-ı Rabbânî” geliyor. Âşık. Aşka âşık olma.. artık kendisini o deryaya salma.. ve bir daha da geriye dönmeme. Allah, o ufka ulaştırsın!.. El-pençe divan dururken, kemerbeste-i ubudiyetle arz-ı ubudiyette bulunurken, iki büklüm olup rükûa giderken, kalkıp murâd-ı İlâhîyi dileme mülahazasıyla, سَمِعَ اللهُ لِمَنْ حَمِدَهُ derken, “Yetmedi bu, büyüklüğün karşısında!” deyip secdeye kapanırken… Bütün bunlarda öyle bir tavır ve davranış içinde bulunma ki!.. وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ “Secde edenler arasında Senin kıvrım kıvrım kıvrandığını, O (celle celâluhu) görüyor!” (Şuarâ, 26/219) İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselam) ile alakalı bu beyan. Yine, يَا مَنْ إِذَا سَجَدَ تَجَلَّى اللهُ diyor, bir şâir, bir nâatçı: “Ey o yüce Zat ki, secde ettiği zaman, Allah tecelli ediyor!” يَا مَنْ إِذَا سَجَدَ تَجَلَّى اللهُ Secde ettiği zaman Efendim, O’na bakan bir insan, “Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.” (Aziz Mahmud Hüdâî) der. Evet, öyle bir aşk u iştiyak çağlayanına kendini salma… “Bitmesin!” diyeceksin orada, “Bitmesin!..” İsrafil (aleyhisselam) Sûr’a üflediği zaman -yeryüzünde misin, berzahta mısın- “Yahu keşke üfürmeseydi!.. Yahu niye acele ediyorsun?!. Ne güzel ben işte gidiyordum böyle, bu aşk u iştiyak çağlayanı içinde gidiyordum!” Tabii ötesini bilemediğimizden dolayı!..

Çünkü ötesinde, أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Salih kullarıma öbür âlemde gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin tasavvur edemeyeceği sürpriz nimetler hazırladım.” müjdesi var. Ötesinde bunlar var: Göz görmemiş, kulak işitmemiş, hiçbir ressamın resmi ile ifade edilmeyecek kadar ne baş döndüren manzaralar var, ne güzellikler var, ne tecelliler var, ne teveccühler var!.. Onları gördüğün zaman, Cennetin nimetlerini bile unutacaksın. O zaman diyeceksin ki, “Yahu ben bu çağlayan içinde giderken, aşk u iştiyaka kendimi salmıştım; İsrafil’e ‘Sûr’a üfleme!’ demek içimden geçiyordu. Fakat çok yanılmışım ben; neler varmış burada neler, neler!..” Kendimden konuşmuyorum burada, Jul Vern gibi hayalî roman anlatmıyorum size!.. Bunlar, âyât-ı beyyinâtın, ehâdîs-i Nebeviye’nin mazmunları, mefhumları, mantukları. Evet, yanlış bir şey söylüyorsam, Rabbim affetsin, siz de kusura bakmayın!

   Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak Cennetten görürler; görürler de diğer bütün Cennet nimetlerini unuturlar.

Ayrıca, “Rü’yet” mevzuu da hadislerde anlatılıyor. Hususiyle Aliyyü’l-Kâri (merhum) Şifâ-i Şerif üzerine yazdığı geniş şerhte, o “rü’yet” konusu üzerinde de çok uzun boylu duruyor. Âişe validemizin, “Künh-ü Bârî (celle celâluhu), nâ kâbil-i idrak” yüksek mantığı ve anlayışı açısından o meselede farklı bir mütalaa da beyan ediliyor. Yani “O, ihata edilemez, görülemez!” Bu da Kur’an-ı Kerim’im, لاَ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) ayetine dayandırılıyor. Onu kendi ifademizle, o kalıplara döküp ifade edecek olursak, “Muhit, muhit olduğu aynı anda muhât olmaz!” O, her şeyi kuşatmıştır; وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاءَ “Onlar ise, O’nun İlmi’nden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar.” (Bakara, 2/255) O’nun ilminden hiçbir şeyi siz kuşatamazsınız; ee nerede kaldı ki Zât-ı Bahtı, falan… Âişe validemiz yüksek bir idrak sahibi. Zannediyorum, o Hazret’in o mevzuda ifade etmek istediği şey şu: “Görme” başkadır, “tam ihata etme, kavrama” başka; -eğer o tabire cevaz olsaydı, denebilirdi- “bir çerçeve içine alma” daha başka. Esas, imkânsız olan, odur.

Yoksa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyurduğu, sahih hadis-i şerifte, “Dolunayı ufukta gördüğünüz gibi göreceksiniz!” deniyor. Orada da bir “dolunay” gibi görme meselesinden bahsedilmiyor; esasen müzâhemeye sebebiyet vermeden, bakan herkesin görebileceği esprisi anlatılıyor. “Herkes çok rahatlıkla görebilecek O’nu!” deniyor. O açıdan da rü’yet-i İlahî, her şeyin üstünde gibi görülüyor.

Bazı hadis-i şeriflerde, Cenâb-ı Hak, sevdiği ibâdına, “Ben, sizden razıyım!” diyor; bir “son zirve”de diyor bunu. Fakat O’nun “Ben sizden razıyım!” dediği insanlar dünyada da Allah’ın razı olduğu insanlar, onlar da Allah’tan razı oluyorlar. رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ Önce geliyor. “Allah, onlardan razı oldu!” وَرَضُوا عَنْهُ “Onlar da O’ndan razı oldular!” Bu “rıza” ve “Rıdvan” meselesi, öbür tarafta kendine has, keyfiyetler üstü, kemmiyetler üstü -ifade ederken “bî kem u keyf” diyoruz ona- ihata edilemez, “nâ kâbil-i idrak” şekilde gerçekleşecek. Evet, aynı zamanda o “Rıdvan” da o gün inkişaf etmiş engin vicdanlar tarafından duyulacak.

Şimdi Cenâb-ı Hakk’ın “Ben, sizden razıyım!” buyurmasının vicdan tarafından duyulması nasıl bayıltan, engin bir zevk, tahmin edemiyoruz bunu. Çünkü görmeden, bilmeden tahmin edilemez. Belki bunu, zılli ile, izafi şekli ile, gerçek müştâk-ı likâullah olanlar, “iştiyak likâullah” yolcuları, vicdanlarında kısmen duyuyorlardır. Bizim orada duyacağımız şey, işte bunun bin kat daha fazlasıdır, benim duyduğum şeyin bin kat daha fazlasıdır. Bu açıdan, hani, onun kendine göre bir fâikiyeti var, aynı zamanda “Rü’yet”in fâikiyeti var. Fakat usûliddin uleması, daha ziyade Akaidciler, Cenâb-ı Hakk’ın rü’yetinin bütün Cennet nimetlerini unutturacağından bahsediyorlar. Üstad’ın o mevzudaki beyanı malum: “Dünyanın bin sene mesûdâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.” diyor.

Bin sene Cennette yaşamayı bir dakikaya sıkıştırsalar, verseler; sen o zevk zemzemesi içinde mest olsan, kendinden geçsen; işte o, Cenâb-ı Hakk’ın bir dakika Cemâlini müşahedeye mukabil gelemez. Onun için, “Bed’ü’l-Emâlî”de de,

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.50-54) Ehl-i İ’tizal, “Rü’yet”i kabul etmediklerinden dolayı, “Yazıklar olsun ona!” diyor. لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103)

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

Bir örnekle bile anlatılamaz. Evet.. “Mislinin misli yok, misli gibi yoktur!” diyor Kur’an-ı Kerim, لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ “O’nun misli gibi bir şey yoktur ve O öyle semî’, öyle basîrdir.” (Şûrâ, 42/11) “Ke-mislihi” diyor, bakınız; “misil” ve bir de teşbih “kef”i var burada; “Misli gibi yok!” diyor. “Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde / Ve sûretten münezzehtir, mukaddestir Teâlallah.” (E. İbrahim Hakkı)

Evet, فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ “O’nu gördükleri zaman Cennet nimetlerini unuturlar.” Evlerinin yolunu unuturlar, huriyi unuturlar, villayı unuturlar, akan ırmakları unuturlar. Bir dakika Cemâl-i bâ-kemâli müşahede!.. Neden? Sizin ahsen-i takvim üzere olan mahiyetinize akseden tecelliler, bütün varlığa akseden tecelliler, kehkeşanlara akseden tecelliler, sistemlere akseden tecelliler, görmediğimiz metafizik varlıklara, metapsişik varlıklara tecelli eden bütün güzellikler… Bir yönüyle sizin mir’ât-ı ruhunuza, oradaki mahiyetinize birden aksedecek onlar. Bütün o güzellikleri âdetâ bir levhada görüyor gibi olacaksınız.

Dünyada yine bunu, aşkın düşünenler, eşya ve hadiseleri her zaman hallaç edenler, izafîsini/nisbîsini kısmen duyabilirler burada. Ve o mukayese ile aynı zamanda onu anlayabilip değerlendirebilirler kendilerine göre. Fakat benim gibi ümmîler -size bir şey demiyorum- o meseleyi sadece nazarî olarak ifade ederler.

Cenâb-ı Hak, bizi, o yolda sâbit-kadem eylesin! Öbür tarafta da Cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ile şereflendirsin! Liyakatimiz yoksa da, وَإِنْ لَمْ نَكُ أَهْلاً، فَهُوَ أَهْلٌ لِذَاكَ O yüksek şeye, O ehil. اَللَّهُمَّ عَامِلْنَا بِأَهْلِيَّتِكَ، وَلاَ تُعَامِلْنَا بِأَهْلِيَّتِنَا “Allah’ım! Sen, Sana layık olan ile, Sana şâyeste olan ile bize muamelede bulun; bizim densizliğimize göre muamelede bulunma!” diyor söz sultanları, düşüncelerini/duygularını doğru ifade eden insanlar. Vesselam.

Bamteli: RAMAZAN, ORUÇ VE TAKVA

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

 “Dediler ki: Derttir dermanın seni!..”

*Dermanı derdin içinde aramak lazım. Kalbi tetikleyen ve gözü açan dert, dermandır. Bu manayı dile getiren çok güzel sözler vardır: Bunlardan biri şu mısralardır: “Derd-i derunuma derman arardım / Dediler ki: Derttir dermanın senin / Dergâh-ı dildare kurban arardım / Dediler ki: Canın kurbandır senin.”

*Hakka hizmet yolunda bulunan insanların öncelikle şu realiteyi kabul etmesi gerekir. Dün olduğu gibi bugün de kin, nefret, haset ve çekememezlik gibi kötü hasletlere sahip insanlar, paranoyak ruh hâliyle, kendileri gibi düşünmeyen kesimleri düşman ilân edecek, sürekli sağa sola saldıracak, çıkarlarını koruma adına da çeşit çeşit şenaat ve denaatleri işleyecektir.

Fakat adanmış ruhlar, tam bir tevekkül ve teslimiyet içinde sürekli Cenâb-ı Hakk’a sığınmalı, bütün faaliyetlerini O’na (celle celâluhu) bağlı götürmeli, daima Güller Gülü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) müteveccih bulunmalı, her türlü kötülük ve engellemeye rağmen bütün insanlığı kucaklayacak şekilde engin bir vicdanla sarsılmadan hak bildikleri yolda yürümeye devam etmelidirler.

 Allah’ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdine “takva” denir.

 Soru: Kur’an-ı Kerim’de, orucun farz oluşu anlatılırken, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, (nefsinizin gayrı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.” (Bakara, 2/183) buyuruluyor. Fezlekede “takva”nın nazara verilmesinden hareketle Ramazan, oruç ve takva münasebetini lütfeder misiniz?

*Takva, vikaye kökünden gelir; vikaye de gayet iyi korunma ve sakınma demektir. Şer’î ıstılahta takva, “Allah’ın emirlerini tutup, yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdi.” şeklinde tarif edilmiştir.

*Bir de takvanın oldukça şümûllü ve umumî mânâsı vardır ki, şeriat prensiplerini kemal-i hassasiyetle görüp gözetmeden, şeriat-ı fıtriye kanunlarına riayete; Cehennem ve Cehennem’i netice veren davranışlardan kaçınmaktan, Cennet’i semere verecek hareketlere; sırrını, hafîsini, ahfâsını şirkten, şirki işmam eden şeylerden koruyup kollamaktan, düşünce ve hayat tarzında başkalarına teşebbühten sakınmaya kadar geniş bir yer işgal eder.

 İster iman, İslam, ihsan mevzuunda isterse de hizmet konusunda iki günü eşit olan aldanmıştır.

*Kur’ân-ı Kerim,  يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اٰمِنُوا buyuruyor. (Nisâ, 4/136) Bu ayet-i kerimede “Ey iman edenler!” buyurulurken mazi kipi kullanılıyor. Fiillerde, teceddüt esastır. Bu açıdan burada mü’minlere yönelik olan hitap şu şekilde anlaşılır: “Ey imanını yenileyerek iman eden insanlar!” Fakat böyle olmakla birlikte, Cenâb-ı Hak bunun arkasından yine اٰمِنُوا “Yeniden bir kere daha iman edin” buyuruyor. Demek ki, insanın sürekli imanını kontrol etmesi, mârifet ve muhabbet açısından sürekli kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor.

*Aslında herkes hem de her sabah gözlerini açarken yeni bir günün idrakiyle, dinini yeniden bir kere daha duymalıdır. Bugün ruhta, kalbde, histe duyulan din dünkü olmamalı. Yarın da bugünkü olmamalı. Öbür gün de yarınki olmamalı. Her gün ama her gün daha derin olmalı. Zât-ı Ulûhiyet ve eserleri vicdanda daha engince duyulmalı. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “İki günü müsavi olan aldanmıştır.” beyanı bu açıdan da çok önemlidir. Buna göre ister iman, İslam, ihsan mevzuunda isterse de hizmet konusunda iki günü eşit olan aldanmıştır.

 Oruç, sizden öncekiler için bir vazife olarak yazıldığı gibi size de farz kılındı.

*Levh; yassı, düz, üzerine yazı yazılabilecek bir cisim demektir. “Levh-i Mahfuz”; Allah tarafından üzerine maddî-mânevî, canlı-cansız her şeyin kayıt ve tesbit edildiği mânevî bir levha veya bütün bu hususlara bakan ilm-i ilâhînin bir unvanı kabul edilegelmiştir. Onun için herhangi bir tebeddül, tagayyür söz konusu olmadığından ötürü ona “Levh-i Mahfuz” denmiştir.

*Ulema, Levh-i Mahfuz’un yanında, يَمْحُوا اللهُ مَايَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ “Allah dilediğini mahv u isbat eder ve ana kitap (Ümmü’l-Kitap) O’nun nezdindedir.” (Ra’d, 13/39) âyetinin delâletiyle, bir de “Levh-i Mahv u İsbat”tan bahsederler.

*Oruçtan maksad, Allah rızası, nefsin terbiyesi, irâde eğitimi ve takvadır. Oruç tutan insan Allah’ın bir emrini yerine getirdiği gibi, kötülüklerden kaçınma ve yasaklardan uzaklaşma konusunda kendine hâkim olmayı öğrenir. Bundan dolayı, geçmiş milletlerin üzerine de oruç farz olmuştu ve o, her dinin temel rükünlerinden birisiydi. Belki sadece orucu tutma keyfiyetinde bir kısım farklılıklar vardı.

*Allah Teâlâ’nın orucu bize farz kıldığı gibi bizden öncekilere de farz kıldığını beyan buyurması, ilahi emirlerin temel ve gaye bakımından birliğini iş’âr etmek; ayrıca bu farzın önemini belirtmek; onun bir ceza değil insanların menfaatine bir emir olduğunu bildirmek ve yerine getirilmesi için teşvik etmek sadedindedir.

 Oruç, takvaya yürüme yolunda bir köprüdür.

*Her şeyin başı ve esası olan “hidayet”in kaynağı, başta Kur’ân-ı Kerim, sonra da Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve davranışlarını ihtiva eden Sünnet-i Sahiha’dır. Nitekim Bakara Sûresi’nin ikinci âyetinde, ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “İşte Kitap! Şüphe yoktur onda.” beyanıyla Kur’ân’ın potansiyel olarak müttakiler için bir hidayet kaynağı olduğuna dikkat çekilmiştir. Üçüncü ve dördüncü âyetlerde müttakilerin özellikleri sayıldıktan sonra beşinci âyette أُولٰئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ “İşte bunlardır Rabbileri tarafından doğru yola ulaştırılıp hidayet üzere olanlar.” buyrulmak suretiyle tekrar hidayete vurgu yapılmıştır. Ayrıca burada Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan hakkıyla istifade etmenin temel şartı olarak takva sahibi olma zikredilmiştir ki, hidayet ve takva arasındaki ilişkiyi göstermesi açısından dikkat çekicidir.

*Oruç, takvaya yürüme yolunda bir köprüdür; namaz ayrı bir köprüdür, zekat ayrı bir köprüdür, hac ayrı bir köprüdür, iffetli yaşamak başka bir köprüdür.

*Oruç insana sabrı öğretir. Sabredilen konular itibarıyla sabır çeşit çeşittir; ibadetlere devam hususunda sabır, günahlara girmeme mevzuunda sabır ve musibetlere karşı sabır en çok bilinen sabır çeşitleridir. İnsanları, kalb ve ruh ufkuna yönlendiren geçmiş asırlardaki büyük zatlar gibi Hazreti Pir de, eserlerinde özellikle bu üç sabır çeşidi üzerinde durmuştur. Evet, bütün çeşitleriyle sabır da bir takva yoludur ki orucun talim ettiği hususlardan biri de sabırdır.

 “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!”

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ “Cennet çepeçevre nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle sarılmış, Cehennem de (bedenî arzu ve iştihâları kabartan) şehevâtla…” Evet, Cennet mekârihle, insana ters, ağır ve zor gelen bir kısım hadiselerle kuşatılmıştır. Onlara takılmadan ve o dikenli tarlalardan geçilmeden oraya ulaşılamaz. Cehenneme gelince, o da cismânî, bedenî, beşerî ve garizî hislerle, şehvetlerle, arzularla, bohemlikle, yemekle, içmekle, yan gelip yatmakla ve dünyada ebedî kalacakmış gibi davranmakla kuşatılmıştır.

*Kaynaklarda, Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) gözünün nuru olan bir delikanlıdan bahsedilir. O genç ismet ufkunun temsilcilerindendir. Bir tuzağa düşüp günaha karşı hafif bir temayül gösterecek gibi olunca birdenbire “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir dürtü ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar.” (A’raf, 7/201) mealindeki ayetin diline dolandığını fark etmiş; Cenâb-ı Allah’tan hayâ etmiş; gönlü Allah korkusundan hâsıl olan heyecana dayanamamış ve genç oracığa yığılıp kalmıştır. Hazreti Ömer, gencin ölüm sebebini anlayınca hemen gömüldüğü yere gider ve orada ona şu ayetle seslenir: “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki Cennet vardır.” (Rahmân, 55/46) O, sözlerini bitirdikten sonra herkesin duyacağı şekilde mezardan şöyle bir ses yükselir: “Yâ Emire’l-Mü’minîn! Allah bana onun iki katını verdi.”

*Meseleleri hep kendi heva u hevesine göre ele alan kimseler hakkında Kur’ân, أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ “Görmedin mi o hevâsını ilah edinip de Allah’ın da kendisini ilmine rağmen saptırdığı kimseyi?” (Câsiye, 45/23) buyuruyor. Bir insan Allah ve Rasûlü’ne ait beyanın olduğu bir yerde, heva, heves ve arzularına uyarak söz söylüyor veya hareket ediyorsa bilmesi gerekir ki, o, hevasını ilah edinmiş demektir.

*Hesaplı yaşamak ve bir hata ile her şeyi batırmamak için Hazreti Üstad’ın şu ifadesine uygun davranmak gerekmektedir: “Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma! Dünyayı yutan büyük letâifini onda batırma.”

Bamteli: Allah, Sabredenlerin Yardımcısıdır!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç saat önce yaptığı haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

Allah sabredenlerle beraberdir!..

*“Allah her sabredenin yardımcısıdır” deniyor. Sabır, Cenâb-ı Allah’ın bize mükellefiyet olarak yüklediği şeylere dişini sıkıp sonuna kadar, ölesiye katlanmak… Bela ve musibetler karşısında sarsılmamak.. tıpkı arzın üstünde yüz, iki yüz metre boy atmış ve yerin derinliklerine doğru da yüz, iki yüz metre kök salmış ağaçlar gibi dimdik durmak… Günahların ve masiyetlerin çağlayanlar haline gelerek çoklarını seylaplar önünde sürüklenen kütükler gibi önüne katıp sürüklediği dönemde bohemliğe düşmemek, garize-i beşeriyeye esir olmamak, şehevât-ı nefsaniyenin güdümüne girmemek, bedenin güdümünde yaşamamak… Hep mealiye müştak, gözleri O’nda, O’nun nazarının kendi üzerinde olduğu mülahazasıyla yaşamak. Bunların hepsi, sabır çeşitlerindendir.

*Evet, sabredilen konular itibarıyla sabır çeşit çeşittir; ibadetlere devam hususunda sabır, günahlara girmeme mevzuunda sabır ve musibetlere karşı sabır en çok bilinen sabır çeşitleridir. Dünyanın göz alıcı güzellikleri karşısında duygu ve fikir değişikliğine düşmeme, düşünce kaymaları yaşamama ve hep Kur’ânî çizgide yol alma da farklı bir sabır türüdür. Bunlara ilaveten bir de zaman isteyen ve bir vakte bağlı cereyan eden işlerde, “zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır” söz konusudur.

Zamanın Çıldırtıcılığına Karşı da Sabretmeli!..

*Öyle meseleler vardır ki, arzulanan netice kader tarafından belli bir takvime bağlanmıştır ve o takvim bizim için gizli tutulmuştur. Böyle bir projeyi realize etmeye çalışırsınız fakat o çok zaman isteyebilir. Zamanın uzunluğu kısalığı biraz da insanların gücü-kuvvetiyle, yani manevi immün sistemiyle, iman-ı billah, marifetullah, zevk-i ruhani, aşk u iştiyak ve yakin-i tam gibi donanımlarıyla mebsuten mütenasiptir (doğru orantılıdır). Bu açıdan da zaman isteyen hadiselere karşı dişini sıkıp sabretmek lazımdır.

*Cenâb-ı Allah, bir yumurtanın civcive dönüşmesini bile haftalara yaymış ve bize bu konudaki ilâhî ahlâkı talim etmiştir. Şayet bu tedricîliği ve zaman faktörünü hesaba katmaz, kuluçkaya yatmış tavuğu yumurtaların üzerinden vakitsiz kaldırırsanız sağlıklı civcivler elde edemezsiniz; dahası, yumurtaların da cılkını çıkartmış olursunuz. Aynen öyle de, bir milletin özüne dönmesi, yığınların insanî değerlere yönelmesi, ideal insanın, ideal neslin ve ideal toplumun yetişmesi birkaç ayda, birkaç senede olabilecek şey değildir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, cihanda eşi-menendi görülmemiş, melekutî bir mimardı; duygu ve düşünce dünyamızı, Allah’la münasebetimizi, ebedi hayata ait her şeyimizi ve kalbî hayatımızı imar eden, Allah’ın seçkin mimarıydı. Beşerin En Mükemmeli’nin (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) eliyle şekillenen ve Kur’an’ın mucizesi olan ısmarlama bir cemaatle bile yeni tip bir insanlığın oluşması ve huzur toplumunun olgunlaşması ancak yirmi üç senede gerçekleşebilmişti. Eğer böyle bir meselenin doğumu bile yirmi üç senede olmuşsa, onun “ba’sü ba’de’l-mevt”i de bu zaviyeden değerlendirilmeli ve bu mevzuda kat’iyen acûliyete girilmemelidir. İşte bu da ayrı bir sabrı gerektirmektedir.

Vuslata Karşı Sabır ve “Gelebilirsin” Mesajını İntizar

*Bunların hepsinin üstünde bir sabır daha vardır ki, o da adeta çıldırtan bir sabırdır; öbür dünyayı dört gözle istediği halde emre itaatteki inceliğin gereği olarak tezkeresinin dolacağı anı iştiyakla bekleyen Hak dostlarının sabrıdır. Sürekli öteler iştiyakıyla nefes alıp veren Hak dostlarının, vazifelerini tamamlayana kadar dünya hayatına katlanmaları ve gönüllerindeki vuslat arzusunu mesuliyet duygusuyla bastırmaları ancak seçkin kullara özel bir sabırdır. “Vuslata karşı sabır” da diyebileceğimiz mukarrabine has bu sabır çeşidi, Hak dostlarının can ü gönülden cemâl-i İlahiyi arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam etmeleri, her ânı “Ne zaman Allahım, vuslat ne zaman?!.” mülahazalarıyla geçirdikleri halde O’nun takdirine rıza göstererek ölümü değil O’nun hoşnutluğunu istemeleri ve dava düşüncesiyle dünyaya bir süre daha katlanmalarıdır.

*Kemalâtın her şubesinde olduğu gibi vuslata karşı sabrın zirvesini tutan da yine İnsanlığın İftihar Tablosu’dur. Allah Rasûlü, cismanî âlemdeki son anlarında, mübarek başının ağrısının dinmesi için, başına sımsıkı sargı sarmıştı. Hazreti Âişe Vâlidemiz, böyle hallerde Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ellerinden tutar ve O’na dua ederdi. Hazreti Âişe, yine dua etmek üzere o mübarek elleri tutmak istediğinde, bu defa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini çekmiş ve اَللّٰهُمَّ الرَّفِيقَ الْأَعْلٰى “Allah’ım yüce dostluğunu istiyorum.” demişti. Yani Allah Rasûlü, artık murad-ı ilâhînin öteye müteveccih bir istikamette olduğunu anlamış; “Seni çağırıyorum ey Habibim, gel!..” mesajını almış ve kendi ruhunun ufkuna seyahate yönelmişti.

“Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) arkasındasınız ve onu tercih ediyorsunuz.”

*Hususiyle dinin tamamen siyasi güdüme girdiği, çoklarının dinî duyguları, dinî hissiyatı, dinî argümanları dünyada bir yere varmak için kullandığı, kitleleri arkalarından sürüklemek isteyen insanlar arasında “görünme dindarlığı”nın yaygınlaştığı günümüzde ibadet u taate karşı sabır çok önemlidir. Evet, bugün camiye gelirken, oruç tutarken, başını örterken, “din-diyanet” derken bütün mülahazaları tamamen dünyayı hedeflemek olan bir sürü insan var.

*Her hal ve hareketiyle dünya peşinde koşan kimselere Kur’an şu şekilde hitap ediyor: كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhiret’i ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Hayır, siz dünyaya gönlünüzü kaptırmışsınız, ahireti elinizin tersiyle itmişsiniz. Hesaptan haberiniz yok; kabirden, münker-nekirin sualinden haberiniz yok; mizandan haberiniz yok. Gırtlağınıza kadar günah içindesiniz fakat hala kendinize göre dinden bahsediyorsunuz.

*Dinin böylesine kalıplaştığı, müsemmasız bir isim veya sadece kılıf ve zarf haline geldiği, mazrufunun, içinin, özünün yitirildiği, tekkeden zaviyeye, ondan camiye kadar her şeyin fersudeleştiği bir dönemde, din-i mübinin usulüne, füruuna, ferâizine ve nevâfiline yürekten bir bağlılık göstererek, o mevzuda aşk ve iştiyakı canlı tutmak -zannediyorum-günümüzün hakiki mü’minlerine düşen en önemli vazifelerden biridir.

Hizmet Erleri İbadette Derinleşmeli!..

*İnsan farz ibadetleri -keyfiyetlerine uygun şekilde- yerine getirerek Cenâb-ı Hakk’a yaklaşır. Farzlarla kurbeti yakalama en sağlam bir yoldur. Çünkü farz dediğimiz şeyler, dindeki zaruriyattır, olmazsa olmaz esaslardır. Hakikî zaruriyât imân esasları; bir manada zaruriyât da İslâm’ın şartlarıdır. Evet, farzlar çok önemli birer kurbet vesilesidir ki; farzları hakkını vererek eda etmek suretiyle Hak yakınlığına ermeye “kurbet-i ferâiz” denir.

*Nafile ibadetler ise “cebren linnoksan” yani, “eksikleri kapama, yarayı sarma, gedikleri tıkama” vazifesi görürler. Farzlarında eksiği, gediği, kusuru olan insan nafilelerle onları telafi ettiği için, arzuladığı neticeye nafilelerin desteğiyle ulaşabilir. Öyleyse, ana atkılar yine farzlardır; nafileler ise, onların üzerindeki dantela gibi işlenmiş nakışlardır. Bu itibarla da, farzları nafilelerle tamamlayıp derinleştirme vesilesiyle Hakk’a yakınlık kesbetmeye “kurbet-i nevâfil” denmektedir.

*Hizmet erleri, vakit namazlarını sünnetleriyle kılmalılar; dahası beş vakit namazdan başka nafileleri de eda etmeliler. Akşam namazını kıldıktan sonra evvâbinde de kusurda bulunmamalı; teheccüdü katiyen kaçırmamalılar. Ellerinden geliyorsa, bir işrak namazıyla günlerini aydınlatmalı ve duhâ ile bir kuşluk neşvesini günlerine kazandırmalılar. Böylece beş vakit namazın yerine adeta on vakte teşne bulunuyor gibi bir tavır ortaya koymalılar.

İffetli bir insan, göz, kulak, el, ayak gibi bütün âzâların helal dairedeki lezzetleriyle yetinir!..

*Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim, “Mü’min erkeklere söyle: (Kendilerine nikâh düşen kadınlar ve başka erkeklerin avret yerleri gibi, bakmaları haram manzaralar karşısında) bakışlarını kıssınlar ve mahrem yerlerini açmaktan ve gayrı meşrû ilişkilerden korusunlar. Böyle yapmaları, kendileri için en nezih ve en uygun davranış şeklidir. Muhakkak ki Allah, onların her davranışından, yaptıkları her hareketten hakkıyla haberdardır.” (Nur, 24/30) buyurmakta ve bir sonraki ayette aynı emirleri kadınlar için de tekrar etmekte; böylece inananları iffetli yaşamaya çağırmaktadır. Şu halde, her mümin elini, ayağını, gözünü, kulağını Allah’ın istemediği şeylere karşı korumak zorundadır.

*Bediüzzaman Hazretleri “Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur!” der. Mümin, meşru daire içinde yaşayıp gayr-i meşru sahaya nazar etmemeli, el uzatmamalı, adım atmamalıdır. İffetli bir insan, göz, kulak, el, ayak gibi bütün âzâların helal dairedeki lezzetleriyle iktifâ etmeli, hiçbir şekilde ve hiçbir yolla haram işlememeli, izzet ve haysiyetine dokunacak durumlardan da sakınmalıdır. Evet, o harama elini uzatmamalı, rüşvete tenezzül etmemeli; elini, ayağını, gözünü, kulağını, dilini, dudağını dünya sevdasıyla kullanmamalıdır. Mümin, Allah’ın verdiği o uzuvları ve nimetleri bütün himmetiyle O’na ulaşma istikametinde kullanmalıdır.

*Hususiyle çoklarının dünyaya taptığı bu fesat asrında, “mü’minim” dedikleri halde dünyaya taptıkları, villalar arkasında koştukları, yattan yata geçtikleri, bir sarayı az görüp çeşitli sarayları kendileri adına dizayn ettikleri ve nifakın diz boyu, belki gırtlakta bir seviyeye ulaştığı bir dönemde, kendini iman ve Kur’an hizmetine adamış, milli ruhun ikamesine adamış, ruh ve kalb abidesini ikameye adamış insanlara düşen şey, başkalarının deli diyeceği kadar, dünya ve mâfihâyı elinin tersiyle iterek, ukbaya ve cemalullaha ölesiye bir iştiyakla müteveccih olmaktır.

“Cennet çepeçevre nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır.”

*Cennet insanın nefsaniyetine ağır gelecek şeylerle kuşatılmıştır. Onları aşacaksın. Dikenli tarlaları geçerken ayağına dikenler batacaktır fakat “Ohh, ayağıma diken battı ama Allah yolunda, Rasûlullah’la aynı sofrada, aynı yemeğe kaşık çalma yolunda, Cebrail ile el ele tutma yolunda, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali ile aynı sofrayı paylaşma yolunda!..” diyeceksin. Meseleyi hep neticeye göre değerlendirdiğinizde dikenlerin batması bile size sunulmuş güller gibi gelecektir Allah’ın izniyle.

*Evet, bu yolda mekârih (aklın zâhirî nazarına göre nâhoş, zor, çetin şeyler) yok demek değildir. Ama hedefte mekârihi hiçe indirecek ve sıfırlayacak öyle şeyler var ki!.. “Gelse Celâlinden cefa, yahut Cemâlinden vefa; ikisi de cana safa, lütfun da hoş kahrın da hoş.” diyecek ve Allah yolunda yürüyeceksiniz.

*Şu kadar var ki, meşru dairede çalışan insanlar kazanabilir ve servet sahibi olabilirler. Çalışıp kazanmanın hakkını verebilirler. Zaten o babayiğitler şimdiye kadar o işi yaptılar Allah’ın izniyle. Büyük devletlerin yapamadığını, Allah, o Anadolu insanına yaptırdı. Yüz yetmiş ülkeye girmişler, 1400-1500 okul açmışlar, milyonlarca insana ruhlarının ilhamlarını duyurmuşlar. Hem de birilerinin bu meselede hizmet edenlere çelme takmalarına rağmen, efkarı ifsat etme gayretine rağmen, telefon telefon üstüne oradaki yabancı misyon şeflerine “aman bunları iflah etmeyin” deyip Yezitlik yapmalarına rağmen, Haccaclık yapmalarına rağmen, Amnofislik yapmalarına rağmen. Sadece bir-iki yerde küçük kırılmalar olmuş, çok küçük… Allah öyle lütuflarda bulunmuş ki, kendilerine vücut enerjisi verdiği insanlar o enerjiyi o istikamette kullanmışlar, zenginler de servet imkânlarını o istikamette kullanmışlar. Kimse zorlanmamış. Kimse devlete talip olmak gibi boş bir sevdanın arkasına takılmamış.

*Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi!.. Birileri istikbal delisi, ikbal delisi, şöhret delisi, yan gelip kulağı üzerine yatma delisi… Sadece dünyevî geleceğini mamur edip ahireti unutmuş deliler, “âlemi nasıl bilirsin; kendin gibi” fehvasınca sizi de öyle bilebilirler. Ama her şeyin doğrusunu bilen birisi var ve bir gün onları ortaya koyacak izn-i ilahisiyle, lutf-u ilahisiyle, vüs’at-i rahmetiyle. Bunu gösterecek ve birileri hicaptan iki büklüm olacaklar. Ve siz de şükranla yine asa gibi büküleceksiniz. Birileri hicap hissiyle iki büklüm olurken siz de “Allah’a binlerce hamd u sena olsun, bize bu hayırları yaptırdı!.. Her şey Senden, Sen Ganisin, Rabbim Sana döndüm yüzüm!” diyeceksiniz.

*Allah, sizi sevkettiği biraz sarp, biraz geçilmez deryaları olan, biraz yokuşları, uçurumları bulunan bu yolda işi sonuna kadar götürmeye muvaffak kılsın. Yezidlere, Haccaclara, Nemrutlara ve onların arkasındaki, dünya için, ikbal için, istikbal için kitle psikolojisiyle sürüklenmiş şuursuz, mantıksız, muhakemesizlere rağmen Allah (celle celaluhu) sizi yürüdüğünüz yolda muvaffak eylesin. İnayetini üzerinizden eksik etmesin.

Bütün terör örgütlerinin de masum insanlara terörist diyenlerin de Allah belasını versin!..

*Nikbîn her şeyi iyi, bedbîn her şeyi kötü görür. Bunların ikisi de zararlıdır. İyiyi iyi, kötüyü de kötü görmek hakikatbînliktir. Allah sizi bizi hakikatbînlikle serfiraz kılsın.

*Evet, günümüzde dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında yol-yön değiştirmeden Kur’ânî çizgiyi koruma adına sabır da çok mühimdir. Çünkü bu asırda insanlar bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih ediyorlar. Bunu zavallı bir kısım safderun, muhakemesiz, müsvedde Müslümanlar da yapıyorlar. Kendisi “müsvedde” olduğundan dolayı başkalarına da müsvedde diyor; çünkü “âlemi nasıl bilirsin; kendin gibi”; o aynada kendini görüyor. Müsvedde Müslümanlar, dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında kayıp gidiyorlar. İşte, onlara takılmadan, alicenâbâne, himmetperverane, “Allah” deyip, “Rasulullah” deyip yürümek ve kat’iyen dünyaya ve ehl-i dünyaya serfüru etmemek lazımdır.

*Hâşimî ne hoş söyler: “Âkil isen rızk için gerdûn-ı duna eğme ser / Âsyâb-âsâ yürü var ekmeğin taştan çıkar” Yani, akıllıysan rızkın için alçak dünyaya baş eğme; yürü, değirmen misali, rızkını taştan çıkar.

*Dünyanın o cazibedar güzelliklerine kapılmadan, aşağı insanlara boyun eğmeden, kendi düzenini kurarak, i’la-yı kelimetullah için, milli ruhu yüceltmek için, ruhunun abidesini ikame etmek için koşmak lazım. Bu süfyaniyet asrının süfyanlarının arkasından gitmeden… Aslî süfyanlar, zıllî süfyanlar, izafî süfyanlar vardır. Bunlar, yapamadıkları şeyleri başkaları yapıyorsa, hazımsızlıktan, hasetten, çekememezlikten dolayı onu yıkmaya çalışmışlardır. Bugünkü tahribatın arkasındaki temel düşünce budur. Yoksa ne terör örgütü var ne de devlete talip olan var.

*Bütün terör örgütlerinin Allah belasını versin!.. Pakraduni Terör Örgütü’nün Allah belasını versin!.. Pers Terör Örgütü’nün Allah belasını versin!.. Terör örgütü olmayana, “terör örgütü” diyenlerin Allah belasını versin!.. Paralel olmayana “paralel” diyenlerin de Allah belasını versin!.. Umduklarının aksiyle onları tokatlasın, yerle bir etsin, hazan yemiş yapraklar gibi savursun, gübreler gibi toprağın bağrına devirsin, gübre kılsın hepsini!..