Posts Tagged ‘mâbed’

Bamteli: TÜRKİYE PERSPEKTİFİNDEN İÇTİMÂÎ RUH

Herkul | | BAMTELI

  Soru: Muhterem Efendim! Cuma hutbesinde, “içtimâî ruh” tabiri geçti. Bir makalenizde ona “vicdan genişliği veya inkişâfı” da denebileceğini ifade buyuruyorsunuz. “İçtimâî ruh” nasıl anlaşılmalıdır? Onun önündeki engeller nelerdir ve inkişâfı hangi hususlara bağlıdır?

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde yukarıdaki soruya cevap sadedinde şunları söyledi:

  Bir toplumda genişlik ve kuşatıcılık fertten başlar; fert, engin ruhlu ve geniş vicdanlı ise, toplum da aynıyla o mükemmeliyeti aksettirir.

Bildiğiniz gibi, “ictimâ” Arapça bir kelime. Türkçe’de “toplanma” sözcüğüyle karşılıyoruz onu. Tam ifade eder mi, etmez mi? Çünkü o kelime Arapça’da esasen “bir ve beraber olma”yı ifade ediyor; Ebu Davud’un, Sünen’inin mebdeinde namazı anlatırken dediği gibi, “topuk topuğa, diz dize, omuz omuza, birbirini zorlarcasına, kubbedeki taşlar gibi kenetlenmiş bir yapı”yı işaretliyor. Sonra kelimenin geldiği kip/bab itibariyle meseleyi ele aldığınız zaman da o “bir araya gelme”yi ve “bir toplum olma”yı tabiatlarının bir derinliği haline getirmiş kimselere imada bulunuyor. Efendim, “ce-me-a” (جمع) değil, “icmâ” (إجماع) değil, “ictimâ” (اجتماع) deniyor: Bu, “toplu yaşama”yı, -bir yönüyle- “birbirine dayanma”yı ve aynı zamanda “birbiri için olma”yı tabiatlarının bir derinliği haline getirmişler demektir. Böyle bir ruh hâleti vurgulanıyor.

Böyle bir ruh hâletini kazanma, -bir yönüyle- hayvaniyetten çıkmaya, cismâniyeti bırakmaya, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmeye bağlıdır; orada ifade edildiği gibi, “vicdan enginliği”ne bağlıdır. Bu da herkese açık olma demektir. Ama “alâ merâtibihim”; herkese kendi konumuna göre bir alaka göstermektir. Mesela, sizinle beraber usulü/ümmühâtı paylaşan insanlarla münasebetiniz, kenetlenmeniz ve alakanızda, birbiriyle imtizaç etme ve yan yana geldiği zaman âdeta mıknatıs gibi birbirini çekme şekli söz konusudur. Bir de kendinizi zorlayarak birileriyle bir araya gelme vardır. Onlarla, bütün değerleri paylaşmıyor olabilirsiniz ama paylaşabileceğiniz ortak bir kısım değerler de vardır; bu defa onların etrafında bir araya gelirsiniz.

Ama önceki çok farklıdır; orada Uhuvvet Risalesi’nde bahsedildiği gibi, “Allah bir, Peygamber bir, din bir, diyanet bir, mefkûre bir, gaye-i hayal bir, bine kadar bir, bir…” Onu çoğaltabilirsiniz. O, “bin” tane fasl-ı müşterek etrafında bir araya gelme, kenetlenme, bir çeşit kenetlenmedir. Bir de diğer bir şey diyor: İşte millî mefkûre bir, vatan bir; aynı zamanda belki bir düşman birliği var; ülkenize gözlerini dikmişler ve siz onlara karşı bir ve beraber olma mecburiyetindesiniz. Bu türden şeyleri de “yüze kadar bir, bir…” diyebilirsiniz. Bir fasla gelir ki, “ona kadar bir, bir…” diyebilirsiniz. Bir fasla gelir ki, “onda iki” filan fasl-ı müşterek vardır. Şimdi bunların hepsi çok farklı bir daire içinde, başkalarıyla beraber olma, bir şeyleri paylaşma demektir. Şimdilerdeki sade ifadesiyle “ortak paydalar” sözcüğüyle ifade edebilirsiniz onu. “İctimâî ruh” dediğimiz zaman da, Frenkçe ifadesiyle, “sosyal ruh” falan diyebilirsiniz. Dolayısıyla psiko-sosyolojiye giren bir konu olur bu.

Belki çok üzerinde durulmamış bunun ama Uhuvvet Risalesi açısından bu meseleye bakabilirsiniz. Bir de kendi duygularınızdan sıyrılarak, daha ziyade Cenâb-ı Hakk’ın muradını hedeflemek suretiyle İhlas Risalesi açısından meselenin üzerinde durabilirsiniz. Yani, Allah için işler, Allah için başlar, Allah için görüşür, Allah için konuşur ve Allah için düşünürseniz şayet, böyle bir kenetlenme olur.

  İçtimâî ruha, insanın yuva, sokak, mâbed ve mektep kurnalarından geçerek her türlü bencilce tavırdan sıyrılıp isminin özündeki ünsiyete yönelmesi de denebilir.

Bu mülahazaları seslendirirken, levhalara intikal eden sözlerden biri hatırıma geldi: “Gönlünüzde herkesin oturabileceği bir sandalye olmalı!..” İnsanlar, kalbinize girdikleri zaman, ayakta kalma endişesine kapılmamalılar!.. Evet, duygu ve düşünce itibariyle kalbinizde herkes için bir sandalye bulunmalı. Çok rahat “Senin de yerin var burada!” demelisiniz. Ama bahsettiğim gibi saflar halinde (alaka seviyesine göre) esasen.

Bu ruhun inkişafı, biraz belki terbiyeye bağlı; ailede terbiyeye bağlı, sokağın o terbiyeyi delmemesine bağlı, mektebin o terbiyeyi ilmîleştirmesine bağlı, mâbedin o terbiyeyi ruhânîleştirmesine bağlı. Şayet “yuva” fakir ise, “sokak” kirli ise, “mâbed” formalitelerin tesiri altında ise, “mektep”te de kalbî ve ruhî hayatın yeri hiç yoksa, her şey materyalizm, natüralizm, pozitivizm etrafında dönüp duruyorsa, (öyle oluyor diye tenkit etmiyorum, sorgulamıyorum; şayet öyle ise…) o içtimâî ruhun gelişip boy atması zordur. Öbür türlü ise, bunlar birbirlerini te’yid ederler; birinin yaptığı şeyi diğeri bozmaz. Sağlam yuvada, anne ve babadan, aile çevresinden aldığı şey, sokakta kumara atılan bir zar gibi zayii olmaz. Mâbed, onu ruhânîleştirmek suretiyle derinleştirir. Mektep, bir yönüyle tekvinî emirlerin, eşya ve hadiselerin hallaç edilmesiyle, talebeyi her zaman kâinatı didik didik eden insan haline getirir. Bir derinleşme olur. Ve böylece birbirini yıkmaz; sokak, yuvaya rağmen olmaz; mâbed, yuvaya rağmen olmaz; mektep, yuvaya rağmen olmaz. Hepsi aynı istikamette, aynı hedefte hareket ettikleri takdirde, insan, hayvaniyetten çıkar, cismâniyeti bırakır, -belli ölçüde- kalbin ve ruhun derece-i hayatına yükselir. O zaman da kendinde bir genişlik hisseder, herkese kucak açmasını bilir, bir yönüyle herkesle belli münasebet yolları tesis edebilir: Kendimizi nasıl anlatırız, insanları nasıl doğru anlarız?!. Kendimizi doğru anlatmayınca, başkalarını da doğru anlamayınca, doğru okumayınca, -zannediyorum- öyle kalbî ve ruhî bir birlik tesis etme meselesi de mümkün olmayabilir.

Vicdanın inkişaf ettirilmesi, bir yönüyle bahsettiğim bu “dört ekol” -filan diyelim- bütün bunlardan geçtikten sonra gerçekleşir. Adeta bunların birisi ilk mektep, birisi orta dereceli okul, birisi üniversite ve birisi de akademisyenlik seviyesi oluyor. Noktayı mektep mi koyar, yoksa mâbed mi koyar?!. Benim şu andaki kanaatim: Mektep, mektep olduğu zaman mâbedin önünde o fonksiyonu eda edecektir. Fakat o, sadece önüne konan bu günkü müfredat programına göre, yaptığı şeyleri yapmaya durunca.. mâbed, ruhundan uzak kalınca, geçmişten gelecekten -bir yönüyle- tevarüs ettiğimiz değerlere karşı yabancılaşınca.. sokak, kirlerden arınmayınca… Sizin evde verdiğiniz şeylerin karşısına her köşe başında bir gulyabani dikilir ve sizin ruhunuz inkişaf etmez. O ruh inkişaf etmeyince, vicdan inkişaf etmeyince, his dünyanız inkişaf etmeyince, bu defa o kucaklama da tabii olmaz artık; zorlamalı, sun’î olur, riyakârca olur. Vakıa onu da çok kınamam; sun’î de olsa birilerine karşı, belki -o taklidî imanın bir gün tahkikîye inkılap etmesi gibi- bir gün hakiki olur. Ama meselenin böyle hakikatle başlayıp hakikatle noktalanması, hakikat adına bestelenmesi veya bir güfte halinde ortaya konması ve yine hakikat adına ona bir kafiye konması, hem de âdeta o manzumun bütün muhtevasını ifade edecek mahiyette kafiye konması, bütün bunların bir araya gelmesine vabestedir. Ancak bunlar bir araya geldiği zaman, o “ictimâî ruh” hâsıl olur.

  Kötü ahlak, insanda darlık hâsıl eder; cehalet, kibir, gurur, bencillik, kıskançlık gibi fenalıklar sebebiyle vicdan daralır, büzüşür ve bir hodgâmlık dehlizine dönüşür.

İctimâî ruhun önünü kesen gulyabanîler, İmam Gazzalî hazretlerinin ifadesiyle, bütün mühlikât ve mûbikâttır; insanı helakete sürükleyen ne kadar meâsî ve mesavî varsa, onlar o ictimâî ruhu öldüren, felç eden şeylerdir. Onları, Hazret, İhyâ-ı Ulûmiddîn’de sıralar, derste konu oraya geldiği zaman göreceksiniz. Diyelim ki, enâniyetten başlar; egoizm, egosantrizm, narsisizm… Hafizanallah, insan bunların pençesine düşmüşse şayet, zannediyorum o değerli şeylere karşı bütün bütün kapanmış olur. Öfke, mesela, o mühlikâttan bir tanesidir. Mesela, hazımsızlık, o mühlikâttan bir tanesidir. Gazap, mühlikâttan bir tanesidir. Biri Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in karşısında (bir nasihat isteğiyle) beklentiye girince, Efendimiz ona üç defa لاَ تَغْضَبْ، لاَ تَغْضَبْ، لاَ تَغْضَبْ buyuruyor: “Öfkelenme!.. Öfkelenme!.. Öfkelenme!..” O mühlikâttan, mûbikâttan bir tanesi de budur.

Bunların karşısında da münciyât vardır, sağlam bir iman gibi; ekmel iman, ekmel İslam, en mükemmel İslam. الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلاَمَ دِينًا “İşte bugün sizin için (bütün kaideleri, hükümleri ve evrenselliğiyle) dininizi kemale erdirdim; üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (Mâide, 5/3) dediğine göre Allah (celle celâluhu), eksiği yok, gediği yok: Nazarî planda Ben meseleyi size tastamam olarak verdim; ondan sonra tastamam olarak yaşamak, size kalıyor. وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِيBununla size nimetimi de tamamladım. وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلاَمَ دِينًاDin olarak da İslam’dan hoşnut oldum!..” Onu yaşarsanız.. “iman”, O’nun dediği gibi olursa.. “İslam”, O’nun dediği gibi olursa.. bunların Allah tarafından görülüyor veya Allah’ı görüyor gibi yerine getirilmesi demek olan “ihsan” O’nun dediği gibi olursa.. bunlar yapılırken emre itaatteki inceliği kavramışlık içinde “ihlas” denirse.. ihlas denirken, “ihlas gez-göz-arpacığı” ile “rızâ-i ilahi” hedeflenirse.. “rızâ-i ilahi” mülahazasıyla sürekli Cenâb-ı Hakk’a mülaki olma aşk u iştiyakı hedeflenirse.. “Sana ne zaman kavuşacağım!” mülahazası yaşanırsa, işte o zaman insan arı-duru yaşar. Ve arı-duru yaşayınca -zannediyorum- herkes de onunla münasebete geçebilir. Aksine, o kirli şeylere karşı, kirli akıntılara karşı, durağanlaşmış sulara karşı, temiz olduğu şüpheli olan şeylere karşı insanlar da biraz kuşku ile bakarlar.

Bu açıdan da o vicdan genişliği ve onun inkişaf etmesi, Hazreti Gazzalî ifadesiyle, “münciyât”a (kurtarıcı şeylere) bağlıdır. Ve batırıcı şeyler, yıkıcı şeyler de gulyabanîler gibi onun önündeki engellerdir. Onlara da bir yerde “mühlikât” deniyor; zaten ahlak kitaplarının hepsinde, belki rekâikte de “mûbikât” da deniyor ki, aynı zamanda insanı helak eden, batıran, dize getiren, felç eden, fonksiyonlarını edâ edemez hale getiren şeyler demek oluyor.

  “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder.”

Belki de bir toplumu sevk ve idare edenlere düşen vazife/misyon, “Bana benze!” mülahazasından daha ziyade, şu bahsettiğim dört hususu, bir hakikatin ayrı dört buudu haline getirecek şekilde, hayata geçirmektir: Yuvanın tam istikamete kavuşması.. sokağın kirlerden arınması.. mâbedin sokaktaki o kirleri arındıran bir kurna haline gelmesi.. ve mektebin zihinlerde meydana gelebilecek yanlış mülahazaları gidermesi; materyalizme dair, pozitivizme dair, natüralizme dair, deizme dair, ateizme dair mülahazalardan insanı arındırıcı, tekvinî emirleri doğru okumasını öğretici, ilmin bütün dallarının -bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’ın farklı beyanları olduğunu gösterici olması… “Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.” (R. M. Ekrem) Arapçada dendiği gibi, تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ، فَإِنَّهَا مِنَ الْمَلَإِ اْلأَعْلَى إِلَيْكَ رَسَائِلُ “Kâinat satırlarını derinden derine teemmül et. Çünkü onlar Mele-i Âlâ’dan sana indirilmiş Allah’ın mektupları/mesajlarıdır.” (İbn Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn 3/356) Hazreti Pir hem bunu söylüyor, hem de Türkçesini söylüyor: تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ Kâinatın satırlarını, satır satır, paragraf paragraf, kelime kelime arka planlarıyla beraber nazar-ı itibara al. فَإِنَّهَا مِنَ الْمَلَإِ اْلأَعْلَى إِلَيْكَ رَسَائِلُ Onlar, mele-i a’ladan sana gönderilmiş nağmelerdir, risalelerdir. Onları doğru okuduğun zaman, çok farklı mülahazalara ulaşacaksın. İşte, mektep de bunu veriyorsa, böylece birbirinden ayrılmış kalb ile kafanın yeniden izdivacı sağlanmış olacak veya vicdan ile mantık/muhakeme izdivacı sağlanmış olacak.

Efendim, sekiz asırdan beri kısmen, beş asırdan beri büyük ölçüde, son iki asırdan beri de belki tamamen denebilecek şekilde kalb ile kafa ayrılığı yaşanıyor. Kafa mı boşadı kalbi, kalb mi kafayı boşadı?!. Çok değişik kapıları dövdüler/vurdular, elli defa zevc-i âher yaptılar, Kıtmîr, artık biraz da espriye bağlı ironi olarak diyor ki: “Bunca zevc-i âher yaptıktan sonra, Allah aşkına, ey kalb ve ey kafa, artık gelin, bir daha bir araya gelin, evlenin!.. Siz bir hakikatin iki yüzünden ibaretsiniz!..” Ne diyor Hazreti Pîr bu mevzuda, “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüt eder.” Bir üveyik gibi himmetin kanat açması, sonsuza doğru açılması, enginleşmesi, herkesi kucaklayıcı hale gelmesi, talebenin himmetinin pervâz etmesi, aklın ziyasına ve kalbin/vicdanın nuruna bağlıdır. Bunları bir araya getirdiğiniz zaman, bir vâhidin iki yüzünden ibaret olan bu şeyler, bir sâlih dairenin oluşmasına sebebiyet verir. Doğurgan döngü… Bu tabiri tabipler kullanmıyorlar, sadece onun negatifini kullanıyorlar, “kısır döngü” diyorlar; “fasit daire” denirdi eskiden, şimdi “kısır döngü” deniyor. Fakat onun tam karşılığı “sâlih dâire”, “doğurgan döngü”. Hayır, hayır doğurur.. hayır, hayır doğurur.. hayır, hayır doğurur…

Evet, himmetin pervaz etmesi, vicdanın genişlemesi ve inkişafı… Aklıma gelen hususlarla…

  Soru: Bir makalenizde cehalet, kibir, gurur ve hased gibi marazlar sebebiyle, vicdanın daralıp büzüşerek bir bencillik dehlizine dönüştüğü anlatılıyor. Türkiye’nin mevcut manzarasına bakıldığında, din, dil, milliyet ve vatandaşlık bağlarının dahi kopmakta olduğu, toplumun değişik kesimleri arasında kavgaların ve hatta grupların kendi içinde bile korkunç ayrılıkların meydana geldiği müşahede ediliyor. Bu açıdan değerlendirince, ülkemizde “ictimâî ruh”un bir kere daha canlanmasını mümkün görüyor musunuz?

  Cevap: Estağfirullah… Belki burada meseleleri doğru dillendirdiğimiz zaman, bazıları rahatsız olabilir. Dediğiniz husus, şu anda Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerin genel problemi. Suriye’de de Türkiye gibi yaşanıyor. Eskiden ellerimizi açıp yalvarırken, gözlerimiz yaşarırken, “Allah’ım! Onlara saadet, selamet, birlik, beraberlik, kardeşlik ruhu ihsan eyle!” diyorduk. Şimdi, Türkiye de Suriyeleşti bir yönüyle. Belli bir derecede beraber mi sayılır, yoksa biraz daha iyi mi görülür, yanı başındaki Arap âlemi de öyle; Afrika’ya girdiğiniz zaman, orada da bazı devletler hâlâ kabile devleti gibi davranıyorlar. Fakat biz daha çok Türkiye’yi gördüğümüzden.. ve şu anda da Türkiye yıkım yarışını çok önde götürdüğünden dolayı.. ayrıştırma yarışını önde götürdüğünden dolayı.. aile fertlerini bile birbirine düşman yapma yarışını önde götürdüğünden dolayı.. suçsuz insanları derdest edip içeriye atarak toplumu parçalamada işi önde götürdüğünden dolayı… (Türkiye) dikkati çeken bir mahiyet, bir görüntü arz ediyor; insan ürperiyor.

  Mübarek bir coğrafya problemler sarmalı içinde kıvrım kıvrım ama devrin Akıllı Mehmet’leri “No Problem!” deyip duruyorlar!..

Değişik vesilelerle arz ettiğim gibi; bir kilise haziresinde, bir havra haziresinde veya bir inkâr-ı uluhiyet atmosferinde neş’et eden bir insana Müslümanlığı telkin etseniz, Türkiye gez-göz-arpacığı ile meseleye baktığı zaman, “Vallahi seçesim gelmiyor!” der, “Böyle bir Müslümanlığı seçesim gelmiyor!..” Müslümanlıktan daha çok garazın, kinin, nefretin, hazımsızlığın, düşmanlığın, öfkenin, parçalamanın, yıkmanın, dağıtmanın, gulyabânîler gibi insanları birbirinin üzerine salmanın ülkesi gibi bakar ve “Bunun tercih edilecek bir yanı yoktur!” falan der. Siz, kendinizi öyle bir yerde, öyle bir hazirede farz edin; sonra o hazirenin kültürüyle yetişmiş olarak -muhal farz- size desinler ki “Müslümanlığı tercih edin!” Siz, Müslümanlığa Türkiye gibi, Suriye gibi yerler açısından baktığınız zaman, “Böylesi, yerin dibine batsın!” dersiniz herhalde, “Olacaksa, yerin dibine batsın!” dersiniz.

Genel manzara bu, Türkiye’de. Anadolu.. mübarek Anadolu… Analarla dolu bir ülkedir o. Ve uzun zaman çok mübarek bir milletin “küçük Asya”sı halinde devletler muvazenesinde denge unsuru olma misyonunu edâ etmiştir. Sadece kendi içinde değil, uluslararası muvazenede önemli bir fonksiyon edâ etmiştir. Hep dilimin ucuna o geldiği için onu söylüyorum; mesela, Fransuva’lar kaçacak bir yer düşünürken, Devlet-i Aliyye’nin bünyesini düşünmüşlerdir. Anadolu, öyle bir yerdir. İstanbul, öyle bir milletin payitahtıydı. Dünyada bir yeri seçme meselesi söz konusu olunca, orayı seçiyorlardı. Atın-katırın üstünde -bağışlayın- bilmem iki yüz elli bin kilometrelik bir alan, bir saha (rakam aklımda yanlış kalmış olabilir); o kadar insan, milyonlarca insan; Sudan da onun içindeydi, Mısır da onun içindeydi, Mağrip ülkeleri de onun içindeydi, Yemen de onun içindeydi. Ve defaatle orada güney-kuzey problemleri oldu. Hatta “hasta devlet” dendiği anda bile güney-kuzey problemleri oldu, yine o Devlet-i Aliyye, Abdülhamid döneminde o problemi -Allah’ın izniyle- çözdü.

Şimdi çevre, problemler yumağı halinde; bir yönüyle, bizde işte öyle bir o problemler sarmalı içindeyiz; kendi ülkemiz öyle bir problemler sarmalı içinde. Böyle mübarek bir millet… “Hak etmemişti!” sözüyle ifade ederiz çok defa. Bu ölçüde, böyle bir dejenerasyona, bir deformasyona maruz kalmayı hak etmemişti. Maalesef öyle bir şeye maruz kaldı.

Heyhat ki, hâlâ “Bir problem yok!” diyorlar. Şimdi bir taraftan;

“Hârab eller, yıkılmış hânümanlar, kimsesiz çöller,

Emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar…

Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum.

Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum!..”

Genel manzaraya bakınca, Âkif’in bu inlemeleri, insanın kulaklarında tın tın çınlıyor. Bir taraftan da soruyorsunuz mes’ûlîne; o müdrik mes’ûlîne, aklı her şeye eriyor gibi görünen mes’ûlîne soruyorsunuz; “Yok!” diyorlar, “bir problem yok!.. No problem!.. Şu anda, demokrasinin, hakkın, hukukun, adaletin en rahatlıkla yaşandığı bir ülke varsa, o da analarla dolu olan bu ülkedir!” Çend defa başkalarından duydunuz bunu; mübalağa yapmıyorum ben.

Evet, manzara, bu; işin mahiyeti, bu. Keşke bunu bilseler ama Akıllı Mehmet’ler bunu zor anlarlar: Otuz dokuz tane ölmüş insanın yanında kendi kolu-kanadı da kırılmış, “Sormayın, az daha bir sakatlık çıkaracaktık!” diyen kimselere, bunu anlatmak çok zordur. Ama geride bıraktıkları bir enkaz var; korkunç bir deformasyon var. Haçlılar, işgal ettikleri zamanda, bir yönüyle çizgiler belli idi. Siz diyordunuz ki, “İşte birisi, Frederic Barbaros.. birisi, Philip.. birisi Aslan Yürekli Richard!.. Bunların hepsi bir Piyer Martin’in iğfaliyle yollara çıkmış serseriler. Hele biraz dişimizi sıkıp sabredelim!..” Böyle diyordunuz; inanan insanlar arasında o bir ve beraber olma meselesi bozulmamıştı. Onlar tâ Mısır’a kadar gitmişlerdi ama orada da Selahaddin’e toslamışlardı; belki ondan evvel Zengiler hükümdarı Nureddin’e toslamışlardı; Selahaddin’in babası Nizameddin’i yetiştiren, amcası Şîrgûh’u yetiştiren ve bir manada Selahaddin’i de yetiştiren oydu. Edebiyat tarihinde de Sâdi-i Şirazî’leri yetiştiren ülke, Zengi Türkleri. Onlara toslamış ve hep püskürtülmüşlerdi; Allah’ın izni ve inayetiyle püskürtülmüşlerdi.

  Her şeyden önce, sebepler üstü bir taleple Cenâb-ı Hakk’a yakarmalı: “Allahım, birliğimizi sağla, aramızı te’lif buyur, bizi vifak ve ittifaka muvaffak kıl!..”

Fakat şimdi öyle bir ayrıştırma oldu ki!.. Baba-anne, oğluna diyor ki, “Soyadını değiştir, benim ailem içinde olduğunu görmeyeyim!” Kime karşı diyor bunu?!. Namazında, niyazında, orucunda olan insana karşı diyor. Bir yerde okul yapmış, “Hain, vatan haini; sen nasıl bir yerde okul yaparsın!” “Vatan haini, sen nasıl gider bir yerde üniversite yaparsın! Vatan haini, sen Türkiye’de nasıl evler açıp talebeye burs verirsin! Hepiniz hainsiniz!.. Ben ailemden seni siliyorum, soyadını değiştir, benim soyadımı taşımanı istemiyorum!” Mübalağa yapmıyorum; burada, tanıdığınız arkadaşlar var. Bu türlü arkadaşlar var ve bunun ızdırabını içinde sürekli sinesine mızrak yemiş gibi acı acı duyan insanlar var, binlerce… Öyle kırılmalar olmuştur ki, korkunç fay kırılmalarıyla öyle bir sarsıntı yaşanmıştır ki, âdetâ hiçbir şey, hiçbir temiz duygu ayakta kalmamıştır.

Zahirî esbap açısından bu deformasyonu yeniden formasyona tabi tutmak, bu dejenerasyonu yeniden nizam-intizama getirmek için epey ceht ve zaman gerekir. Buradaki psiko-sosyologlar ve sosyal tarihçiler de böyle düşünüyorlar. Geçende arkadaşlar anlatıyorlardı; “Böyle aklı başında insanlar gelse ülkenizin başına, yirmi beş senede, yeniden insanların birbiriyle kenetleneceğine ihtimal veriyor musunuz?” diyorlar. Ben de bunu çok doğru buluyorum.

Ama Allah’ın ekstradan inayetleri vardır; göz görmemiş, kulak işitmemiş, hiç kimsenin aklına gelmeyecek şekilde ilahî sürprizlerle, تَوَجُّهًا مِنْ لَدُنِ اللهِ، فَضْلاً مِنْ لَدُنِ اللهِ، عِنَايَةً مِنْ لَدُنِ اللهِ، رِعَايَةً مِنْ لَدُنِ اللهِ، كِلاَءَةً مِنْ لَدُنِ اللهِ “Allah indinden hususi bir teveccüh, Allah’tan özel bir lütuf, Allah tarafından hususi bir inâyet, Allah’tan hususî bir riâyet, Allah indinden özel bir kilâet” ile birden bire Allah (celle celâluhu) kalbleri te’lif buyurabilir.

Nitekim Kur’an’da bu husus vurgulanmaktadır: وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنْفَقْتَ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مَا أَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَكِنَّ اللهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ إِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Allah, o mü’minlerin kalblerini birbirine ısındırıp birleştirdi. Eğer yeryüzünde her ne varsa hepsini bu maksatla sarf etmiş olsaydın, yine de onların kalblerini birleştiremezdin fakat Allah onları birleştirdi. Hiç şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip olandır, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (Enfâl, 8/63) Dağ-taş altın olsaydı, hepsini sarf etseydin, Sen bu kalbleri böyle bir araya getiremez, kenetlendiremezdin!.. Allahtır ki kalbleri kenetlendirdi, te’lif buyurdu!..

Murad buyurduğu zaman bizden öncekilere yaptığı gibi, inâyet-i İlahiye ile, riâyet-i İlahiye ile, kilâet-i İlahiye ile, azamet-i Sübhâniyesi hürmetine, kibriyası hürmetine, uluhiyeti hürmetine, Rububiyeti hürmetine, sıfât-ı sübhâniyesi hürmetine, esmâ-i hüsnâsı hürmetine, İsm-i A’zam’ı hürmetine, Hazreti Rasûl-i Zîşân hürmetine, Cenâb-ı Hak o günleri göstersin.. toplum yeniden birbiriyle kenetlensin.. birbirine karşı saygılı hale gelsin.. birbirini kucaklasın.. herkes birbirine “Senin, benim vicdanıma otağını kurman adına vicdanım o kadar geniştir!..” diyecek hale gelsin!.. İnşaallah.. O’nun elindedir. Evet, onu Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetinden intizar ediyoruz; inşaallah olur bir gün, Allah (celle celâluhu) onu da lütfeder.

Bu meselenin bir yanı: Sebepler üstü, böyle bir dilek, böyle bir recâ, bu mevzuda tazarru ve niyaz. “Canlarımız gırtlakta veya dudakta!.. Ne olur, bizim birliğimizi temin buyur Allah’ım!..” falan der, yalvarırsınız Cenâb-ı Hakk’a. Bu türlü yalvarışlar, yakarışlar, tazarrular, niyazlar, Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb’a sebepler üstü teveccühün unvanıdır, diyebilirsiniz.

  Şehrin altını üstüne getiren esirmiş filler karşısında da yine insanlığınızı muhafaza etmeli ve kendi karakterinize uygun bir tavır sergilemelisiniz.

Diğer taraftan da bu mevzuda size çok önemli bir vazife düşüyor: El-âlem sizi tartaklasa, size insanca muamelede bulunmasa, sizi kast sistemine göre yok olmaya mahkûm görse, on basamak aşağıda görse, size böyle baksa, bence bütün bunları görmezlikten gelerek, en vahşi tabiatlara karşı, en hırçın tabiatlara karşı, en hasûd tabiatlara karşı, en çekemez tabiatlara karşı, cinnet getirmiş insanlara karşı, paranoya yaşayan insanlara karşı, dünyaya tapan insanlara karşı, “Saray, saray!” deyip bundan başka bir şey düşünmeyen insanlara karşı, “Filo, filo!” deyip filleşen insanlara karşı (ki delirmiş filler, şehrin içine girdiği zaman, önüne gelen herkesi ayaklarının altına alır, çiğnerler; bunlara karşı) filleşmeye gitmeden insanca tavrınızı, davranışınızı muhafaza etme mecburiyetindesiniz. Yunus ifadesiyle, “Dövene elsiz, sövene dilsiz.. ve gönülsüz!” davranmak suretiyle, bu yırtığı ancak öyle yamayabilirsiniz.

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun. Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) Efendim, “Bir cezaya çarptırıldığınız zaman, misliyle mukabele...” “Mukabele-i bi’l-misil…” Ama onların yaptıkları, zâlimâne şey; aynı şeyi yaparsanız, siz de zâlim olursunuz. وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ Gerçek insana, daha yüksek bir insanî ufuk gösteriyor: “Dişinizi sıkar, aktif sabrederseniz…” Durağan sabır değil, çağlayan sabır!.. Efendim, sızıntı halinde akan sabır… Önü kesildiği zaman çağlayan sabır, Niagara gibi veya Amazon gibi… -Niye başka yerlerde geziyorsun?!.- Nil gibi, Fırat gibi, Dicle gibi, (bir dönemde bizimdi) Tuna gibi. Evet, hiçbir şeyin, o çağlamanın önünü alamayacağı şekilde hep çağlayıp durmalı. Onu hedeflemeli ve o yırtığı yamamaya çalışmalı; o harap olmuş gönülleri tamir etmeye çalışmalı, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Şayet hâlâ insanlıklarından bir parça içlerinde varsa, zannediyorum, kötülüklere karşı iyilikle mukabelede bulunma, bir yönüyle onların şeytan ve nefislerini de dize getirecek, pes ettirecek, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle,

“Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya..

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!..”

Milletin ruhuna sesleniyor, Hazret. Makamı cennet olsun. Âmin.