Posts Tagged ‘Kün-fekân tezgâhı’

Bamteli: MUSİBETLERİN EKŞİ ÇEHRESİ VE HİKMETİN GÜZEL YÜZÜ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz.”

“Ayaklar, Allah’a giden yollarda şayet tozumuş ise, toza maruz kalmış ise, katiyen, ateş onlara dokunmaz.” buyuruyor, sözü sözlerin sultanı olan İnsanlığın Sultanı, Hazreti Ruh u Seyyidi’l-enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem).

İnşaallah, sizin yolunuz… Aidiyet mülahazasıyla, fezâili, şöyle-böyle mensubiyet içinde bulunduğumuz kimselere bağlamak ve onlarda görmek de iddia olur. Onun için meseleyi meşîet-i İlâhiyeye havale ederek “inşaallah” demek lazım. Lütfettiği şeyleri “maşaallah” ile takdir etmek; lütfedeceği şeylere de “inşaallah” çağrısında bulunmak lazım. Dilerse… مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ * أَعْلَمُ أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا “Allah, her ne dilerse onu yapar. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir ve onu infaz eder. Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz. Bilir ve inanırım ki, şüphesiz Allah her şeye gücü yeten Kadîr’dir ve muhakkak ki, Allah, ilim bakımından da her şeyi kuşatmıştır.” Evet, O, neyi dilerse, olur; olmamasını dilediği de olmaz. O, her şeye kâdirdir! Dualarda ilave edilen bir cümle de şu: وَكُلُّ عَسِيرٍ عَلَيْهِ يَسِيرٌ “Zor gibi görülen bütün şeyler, nezd-i Ulûhiyette gayet kolay, basit şeylerdir.”

“Kün-fekân” tezgâhına hükmeden Zât-ı Ecell u A’lâ… “Kef-Nûn” diye ifade ediyorlar; “Kün!” deyiverince, dilediği hemen oluverir. Onun ile meseleyi ifade etmek, meseleyi basite ircâ olabilir ama kontak anahtarına dokunma gibi; O’nun kurduğu sistem, birden bire harekete geçiyor. “An”, söz konusu değil. Fakat bazı meselelerde âdet-i Sübhâniye açısından mesele zamana yayılmış oluyor. Mesela, Jeolojik dönemler, milyonlarca sene, âdet-i Sübhâniye… En sonunda tahaccür eden arz üzerinde, Allah (celle celâluhu) ondan aldığı çamurdan/hamurdan, cedd-i emcedimizi, Hazreti Âdem’i yaratıyor; vücûd-i necm-i nûrânîsi itibarıyla, Cennet’te iskân buyuruyor. Fakat memnu’ meyveye el uzatmasıyla, O’nu, hamurunun/çamurunun alındığı yere gönderiyor.

Şüphesiz Hazreti Âdem’in dünyaya gönderilmesi de boş değil. “Hakikî şecerenin hikmeti / Dünyaya gele Muhammed Hazreti.” O inmeseydi, ne Nuh olurdu, ne Hûd olurdu, ne Sâlih olurdu, ne Musa olurdu, ne İsâ olurdu, ne de Sultân-ı Enbiya, bütün bu pîr-i mugânların yektâsı, teki, Hazreti Rûh u Seyyidi’l-enâm olurdu! (Alâ seyyidinâ ve aleyhimüsselam.) Söylediğim manzum beyit, Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi’ye ait: “Hakikî şecerenin hikmeti / Dünyaya gele Muhammed Hazreti.”

Evet, hakikî şecerenin hikmeti, dünyaya gele Muhammed Hazreti (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ama bazen bu, bir zelleye bağlı olabilir, bazen başka bir şey, bazen başka bir şey… Fakat Hazreti Âdem’in o zellesine Cenâb-ı Hak öyle bir lütufta bulunuyor ki!.. Bütün insanlığı kucaklayabilecek, kucaklayıp O’na (celle celâluhu) yönlendirebilecek, bütün insanlığın kalbini O’na açabilecek, gönüller ile O’nun buluşmasını sağlayabilecek bir “semere-i mübâreke”yi netice veriyor; Hazreti Muhammed Mustafa isminde (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir “şecere-i mübâreke”yi, bir “semere-i mübâreke”yi netice veriyor.

   Eğer insan güneşe doğru yürürse gölgesini arkasına almış, sırtını güneşe dönerse bu defa da gölgesinin arkasında kalmış olur; gözlerimiz hep sonsuz ışık kaynağında olmalıdır ki benliğimize takılıp kalmayalım!..

“Her şey Sen’den, Sen ganîsin / Rabbim Sana döndüm yüzüm! // Hem evvelsin hem âhirsin / Rabbim Sana döndüm yüzüm!..” Yüzler, O’na (celle celâluhu) müteveccih olduğu zaman, o yüzler, hiçbir zaman kararmaz!.. Yüzler, başka tarafa müteveccih olduğunda -bu, melekler bile olsa- zift saçılmış gibi olur. O melekler, O’ndan ötürü seviliyorsa, o ayrı bir mesele; fakat onun dışında, Allah’a teveccühten başka, doğrudan doğruya, evvelen ve bizzat neye müteveccih olursa olsun, yüz, teveccüh israfı yaşar.

“Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık / Zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık.” (Ziya Paşa) Falana baktık, filana baktık; kendimizi ateşe yaktık!.. Dünyaya tapanlar, dünya peşinden koşanlar, hele bu arada Müslümanlığı, onun mübarek disiplinlerini dünyevî saltanatları için -bir yönüyle- birer argüman olarak kullananlar, zannediyorum insanlık için şeytandan daha zararlıdır bunlar. Bu dini kullananlar, öyle inanıyorum ki, şeytandan daha zararlıdır insanlara.

Evet, yüzler, hep O’na müteveccih olmalı. Burada ak olmak için, orada ak olmak için, dünyada, ukbâda kaybetmemek için, hep O’na müteveccih olmalı. Bunu ifade ederken, min gayri haddin, yazılarda da sözlerde de, “Yüzler, güneşe müteveccih olmalı; gölge, arkaya alınmalı!” dedim. Sırtımızı güneşe döndüğümüz zaman, gölgemize takılmış oluruz ehl-i dünya gibi. “Allah!” diye bağırırız, “Peygamber!” diye bağırırız ama gölgenin kullarıyızdır biz; O’na tam kul olacağımız âna kadar da elli türlü kulluktan sıyrılamayız. Elli türlü, yüz türlü kulluktan sıyrılmanın bir tek müstakîm yolu vardır; O’na kul olma, tam, gönülden.. hayatını hep O’nun tarafından -lâakal- görülüyor olma mülahazasına bağlayarak sürdürme.. öyle oturma, öyle kalkma, öyle yatma, öyle yeme, öyle içme, öyle bakma, öyle kucaklaşma, öyle muânakada bulunma, öyle musâfahada bulunma.. dilini öyle döndürme, dudaklarını öyle hareket ettirme…

Hep O’ndan ötürü veya hep O olmalı diyeceğimiz şeyler. Dünya konuşurken bile, bence, evirip çevirmeli, kâfiyesini getirip yine O’nun ile bağlamalı!.. İbrahim Hakkı hazretlerinin Tevhidnâme’sinde dediği gibi: “Hudâ Rabbim, nebim hakkâ Muhammed’dir Rasûlullah. / Hem İslâm Dîni’dir dinim, kitabımdır Kelâmullâh. // Akâid içre Ehl-i Sünnet oldu mezhebim cem’a. / Amelde Bû Hanîfe mezhebidir mezhebim, vallâh. // Dahi zürriyyetiyem Hazreti Âdem nebinin. / Halîl’in hem milletiyem, dahi kıblem Kâbe, Beytullah. // Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde, / Ve suretten münezzehtir, mukaddestir Teâlallah. // Şerîki yok, berîdir doğmadan doğurmadan ancak / Ehad’dir, küfvü yok, ‘İhlâs’ içinde zikreder Allah.” قُلْ هُوَ اللهُ، قُلْ هُوَ اللهُ، أَحَدٌ، صَمَدٌ، لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ، وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ

Beyanların, hareketlerin, dil-dudak oynatmaların kâfiyesi O olmalı!.. Bütün beyanlar, bir şiir gibi, bir nazım gibi dizilirken, diziler halinde ortaya konurken, mutlaka onun kâfiyesi, O (celle celâluhu) olmalı, O’na bağlanmalı!.. İsterseniz şöyle diyebilirsiniz: Mebdei, bize O’nu en açık, en net şekilde gösteren Zât (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmalı; çünkü O, gâye ölçüsünde bir vesiledir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmasaydı, O’nu (celle celâluhu) bilemezdik! O… O birinci “O”yu biraz küçük “o” yazın ama büyük; fakat sonundaki “O”yu çok büyük yazın, bütün cihanı istiap edecek bir “O” (celle celâluhu). Onu “Hüve” ifade ediyor; onun için onu üç defa tekrar ediyorlar: “Hû, Hû, Hû!” diyorlar. Nakşîlerde, Kâdirîlerde -bir yönüyle- virtte -esasen- vird-i zebân edilen hususlardan bir tanesi hep “Hû” çekmektir. O, bir yönüyle, kalbin sesi-soluğudur; nefes alma gibi bir şeydir, karbondioksit atma ve oksijen yudumlama gibi bir şeydir; insanın kendi şahsî hayatı adına bir “ba’s u ba’de’l-mevt”e çağrı gibi bir şeydir; âdetâ bir diriliş mesajıdır “Hû”.

Çünkü “Hû” dediğiniz zaman, o “ene”nin, “ben”in üzerine çullanıyor; zavallı “ene” görülmüyor artık. Bir kündeye alıyor ki onu veya bir el-enseye alıyor ki, enâniyet, “Hû”nun altında gidiyor, bağırıyor “Bırak yakamı benim!” diyor: “Hayır, bırakmam; senin yakanı bıraktığım zaman, senin nereye gideceğin, nereye aborda olacağın belli değil, bırakmam senin yakanı!..” Hû… İnsanın vird-i zebânı, o olmalı. Zaten, Lafza-i celâlin son harfi de “he”dir, yani Hû. Lafza-i Celâldeki “elif”e ayrı mana vermişler, “lam”lara ayrı mana vermişler, “he”ye ayrı mana vermişler. Ebcedinin “tesbihin iki sayısı kadar, 66” olduğunu söylemişler. Lafza-i celâl… Bir yönüyle her şey ona bağlı gidiyor; ne manalar, ne manalar ona atfetmişler; ne manalar ne manalar istinbat etmişler “Allah” kelime-i mukaddese-i mübârekesinden. Allah (celle celâluhu)…

   “Yüzde ısrar etme, doksan da olur / İnsan dediğinde, noksan da olur / Sakın büyüklenme, elde neler var / ‘Bir ben varım’ deme, yoksan da olur!.”

Geriye dönelim: Diyeceğimiz-edeceğimiz her şeyi O’na (celle celâluhu) bağlamalı; O, hayattaki bütün davranışların kâfiyesi, bütün gayretlerin kâfiyesi, bütün beyanların kâfiyesi olmalı!.. Hafizanallah, böyle olmadığı zaman, dünya gelir kâfiyenin yerine oturur; saltanat, kafiyenin yerine oturur; bir kapkara saray, kafiyenin yerine oturur; etrafında gezen kapkara ruhlu insanlar, kâfiyenin yerine oturur; aldatan insanlar, kâfiyenin yerine oturur; aldanmış nâdânlar, kendilerini bir şey bilenler, kâfiyenin yerine oturur… Hafizanallah, bu da zımnî, farkına varmadan, bir şirktir.

Allah, bizi, var etti, insan olarak var etti, bize insan-ı mü’min olma imkânı bahşetti; Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı imam olarak, rehber olarak, “pîşuvâ” olarak, “pişdâr” olarak, “rehnümâ” olarak -rehnümâ, “yol gösteren” demek- gönderdi. Sâyesinde, gidilecek yolu öğrendik; ama tam ortada, en emniyetli, en güvenli şeritte yürüme.. ama biraz kaygan bir şeritte yürüme.. ama sağda yürüme.. ama solda yürüme… Şöyle-böyle, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) açtığı şehrâhta yürüme, inşaallah bizi O’na (celle celâluhu) ulaştıracaktır, Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle. İddialı olmamak lazım; Hazreti Mevlânâ’nın sözü hatırıma geldi: “Yüzde ısrar etme, doksan da olur / İnsan dediğinde, noksan da olur / Sakın büyüklenme, elde neler var / ‘Bir ben varım’ deme, yoksan da olur!.” Nazmen, tercümede söylüyor bunu; zannediyorum, Farsçadaki mazmuna çok uygun olan bir tercüme.

Evet, yürüme o yolun hangi şeridinde olursa olsun, o şeridin ucu O’na müteveccih olunca, O’na taşıyınca sizi/bizi bir köprü gibi, bence hepsine اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا demeliyiz, “Hamdolsun, bu yola bizi hidayet eden o Allah’a!” (A’râf, 7/43 )

Ee onun ötesinde, başımıza şu bela geldi, bu bela geldi!.. Günün mutasallıtları gibi, mütegallipleri gibi, mütehakkimleri gibi, Amnofisleri gibi, Ramsesleri gibi, İbnü’ş-şemsleri gibi, Hitler’i gibi, Lenin’i gibi, Stalin’i gibi, Kazzafîleri gibi, Saddamları gibi kimseleri size musallat etmiş; onların eliyle ceza görüyorsunuz, hakarete uğruyorsunuz, tahkire maruz kalıyorsunuz. Karıncaya bile -bilerek- basmadığınız halde, “terör örgütü” gibi gösteriliyorsunuz. يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Ehl-i küfür ve nankörler isterse hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32) Onlar, Allah’ın nurunu, yaktığı meşaleyi, “Üf, püf!” etmekle söndürmeye çalışıyorlar. Oysa bir şem’â ki Allah yaktı, üflemekle sönmez, Allah’ın izni-inayetiyle.

Belki kararmaya açık bazı zihinleri karartabilir; bazen nöronlara şerâreler ifrâz edebilirler; az bulantı yaşayabilir onlar. Fakat sürekli olmaz; bir gün onlar “Keşke!” derler; siz de yanlarına sokulur, dersiniz ki, “İnsan, aldanabilir!” كُلُّ النَّاسِ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ اَلتَّوَّابُونَ buyuruyor Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm. “Her insan, hata edendir.” Hem mübalağa kipiyle ifade ediyor; çok yaman, çok yavuz hatacıdır her insan. “Ama bu hata edenlerin en hayırlısı da çok yaman, çok yavuz tevbekârdır.” “Tevbe” eder, doymaz tevbeye; “inâbe”de bulunur, doymaz inâbeye; “evbe”de bulunur, doymaz evbeye. Yüzü hep O’na müteveccihtir: “Allah’ım! Allah’ım! Allah’ım! Allah’ım! Allah’ım!” der ve başına gelen her şeyi O’ndan bilir.

“Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek, ne keder.” مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ، أَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ “Kadere iman eden, kederden emin olur” buyurulmuş; Hazreti Sahipkıran, çağın sözcüsü de bunu kullanıyor. اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ “Hayır, Allah’ın ihtiyar buyurduğundadır.” diyor. Kim bilir şu anda sizin de sağa-sola, böyle “saçılıyor gibi” olmanızda ne hikmetler vardır. “Saçılıyor gibi” veya “saçılmış gibi” diyeyim de “saçılmış” falan demeyeyim. Kim bilir, “saçılıyor gibi” olmanızda da nasıl bir cilve-i rahmet vardır. Bilinemez…

   Cebrî hicret, dualarınıza icâbetin bir neticesi de olabilir; inşaallah bu sayede damladan deryaya, sızıntıdan çağlayana, bir tohumdan yedi, yetmiş, yedi yüz veren başaklara yürüyorsunuz!..

Bir zaman sizin hissiyatınıza tercüman olmanın ifadesi de olarak kendi kendime dedim durdum: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ İştirak ediyor musunuz?!. اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ، وَكَلِمَةَ الْحَقِّ، وَدِينَ اْلإِسْلاَمِ، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ، وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ، وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ، وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ، اَلْمُخْلَصِينَ، اَلْمُتَّقِينَ، اَلْوَرِعِينَ، اَلزَّاهِدِينَ، اَلْمُقَرَّبِينَ، اَلرَّاضِينَ، اَلْمَرْضِيِّينَ، اَلصَّافِينَ، اَلْمُحِبِّينَ، اَلْمَحْبوُبيِن،َ اَلْمُشْتَاقِينَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ “Allah’ım! Zâtında yüksek ve pek yüce olan kelimetullahı, kelimetülhakkı, ‘Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah’ hakikatini, İslam dinini i’lâ buyur; onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam eyle. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et. Bizi muhlis, muhlas, muttaki, vera’ sahibi, zâhid, kurbiyete mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, kalbi temizlerden temiz, Seni seven ve nezdinde sevilen, Senin likâna ve Habîbi’nin vuslatına iştiyakla dopdolu bulunan kullarından kıl!..”

Şimdi içiniz/kalbiniz bunu söylediyse, hep bu niyet ile oturup kalktı iseniz, dolayısıyla çetrefilli gibi görünen böyle bir yola “sülûk ettirme” -itme değil, sülûk ettirme- sizin o içten yaptığınız dualara icâbetin ifadesidir. Ne duruyorsunuz daracık bir coğrafyada, sadece Anadolu’da, mübarek Anadolu’da?!. Orada tazyik göreceksiniz, “eşkıya” damgası yiyeceksiniz, “terör” mührü ile mühürleneceksiniz… Burası, sizin o dediğiniz şeye göre dar esasen. Tohumlar gibi dünyanın dört bir yanına saçılmalısınız. Tek bir tohum iken, başak olmalısınız. Allah’ın verdiği bereket ile bazen bir tane tohum, üç tane, dört tane, beş tane, on tane başak olabilir.. ve bunların hepsinde de on tane dâne olabilir. On tane başak, on tane dâne; bir tane iken, yüz tane olur. Kur’an’ın bir ayeti, buna işaret buyuruyor: مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/261)

Şimdi öyle bir lütf-i İlahî ki!.. Lütuf yüzünden cebre uğrama söz konusu; onun için “cebrî hicret” diyoruz. Cebrî hicret: Gidin, size ait hususiyetleri, dininizin temel disiplinlerinden tabiatınıza mâl ettiğiniz, içinize işlediğiniz, bir derinliğiniz haline getirdiğiniz o değerleri, dünyanın değişik yerlerinde birer meşherde teşhir ediyor gibi teşhir edin. Geçmişten tevârüs ettiğiniz o güzel geleneklerinizi, an’anelerinizi sergileyin. Geçmişten tevârüs ettiğiniz ve dinin temel disiplinleriyle refere edilmiş değerleriniz ki “din”, “Kur’an”, “Sünnet”, “İcmâ-i ümmet”, “Kıyas-ı fukahâ” buna “Evet!” demiş. Ve siz bu güzellikleri, dünyanın değişik yerlerinde kitap fuarlarında, değişik eşya fuarlarında teşhir ediyor gibi teşhir ediyorsunuz. Yirmi küsur senedir insanlık görüyor bunları; katiyen mide bulanması yaşamıyor, bizimkilerin öyle bir bulandırma sevdasına tutulacağı âna kadar. O da bir yerde çok gariptir, daha çok da İslam dünyasında kendisini gösteriyor. Bu açıdan -inşaallah, o zavallılıktan sıyrılırlar- insanın dilinin ucuna kadar geliyor: Zavallı İslam dünyası!..

Hâlbuki Almanya, sonuna kadar kapılarını açıyor; Kanada, sonuna kadar kapılarını açıyor… Hem de hangi esaslara dayanarak açıyor: “Hareket” ile “Hizmet” ile alakan var mı? Geç o zaman!.. Hareket ile, Hizmet ile alakan var mı? Geç o zaman!.. Hareket ile, Hizmet ile alakan var mı? Geç o zaman!.. Biri diyor ki: “Hareket ile, Hizmet ile alakan var mı? Sen teröristsin! Telefon sistemini kullandın mı? Sen osun! Hareket ile, Hizmet ile alakalı olan insanların -bilmem- adlarını kullandın mı? Sen osun! Külahlarını giydin mi? Sen osun! Bir dolar filan, üzerinde bulundu mu? -Bir yerden geldi mülahazasıyla- sen osun! Müebbet hapis, katlanmış müebbet hapis!..”

Varsın birileri böyle desin! Cihan, size bağrını açıyorsa şayet, bir fakirlikten sıyrılarak, esas çok geniş zenginliklere yelken açıyorsunuz demek, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sizi, Cenâb-ı Hakk’a taşıyabilecek öyle bir çağlayana yelken açıyorsunuz ki, Allah’ın izni ve inayetiyle siz isteseniz dahi o çağlayan kenara çıkmaya fırsat vermiyor: “Hayır, deryaya kadar yolunuz var sizin!” diyor; “Sonra gidip orada buharlaşmaya kadar yolunuz var! Rahmet damlaları halinde göklere yükselmeye kadar yolunuz var! Zâid-nâkıs (artı-eksi) bir araya gelerek, evlenerek, yeniden rahmet damlaları halinde yere düşmeye kadar yolunuz var! İnsanları su ile beslemeye kadar yolunuz var! Çağlayanlar haline dönüşüp yeniden deryaya koşmaya kadar yolunuz var! Ne diye durağanlığa giriyorsunuz dar bir alanda?!.” Ama o “alan”ı da Allah, eşrârın şerrinden sıyânet buyursun! Füccârın keydinden sıyânet buyursun! Zâlimlerin, Amnofislerin, Ramseslerin şerrinden muhafaza buyursun, sıyânet buyursun! Vesselam.

   Aslında, bela ve musibetlerin ekşi simalarının arkasında rahmetin ve hikmetin gülen güzel yüzleri vardır.

Bela ve musibetler, dış yüzleri itibarıyla çirkin, sevimsiz, iç bulandırıcı ve aynı zamanda insanın nöronlarına, Hipofiz bezine, Talamus bezine gelip çarpan şeytanî şerâreler mahiyetinde duyulur, hissedilir. Fakat meselenin sonucuna/neticesine bakmak lazımdır. Bu bakış açısı da aslında size, bize ait değildir, Kur’ân’ın fermanıdır: وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ “Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama o şey de hakkınızda şerlidir.” (Bakara, 2/216)

Mesela, i’lâ-i Kelimetullah istikametinde çekilen çileler.. o mevzuda -bir yönüyle- duygu-düşünce açısından kıvamın önemli bir unsuru olan manevî cihadlar, mücahedeler, manevî savaşlar.. Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) “cihâd-ı ekber” dediği şey…

Antrparantez arz edeyim: “Günümüzde maddî kılıç, kınına girmiştir; Kur’an’ın elmas düsturları, elmas prensipleri hükümfermadır.” Küreselleşen bir dünyada o türlü şeylere gitmek, katliamlara sebebiyet verir, ardı arkası kesilmeyen savaşlar fâsid dairesine sebebiyet verir, vuruşmalar kısır döngüsüne sebebiyet verir. Hele günümüzdeki o korkunç silahlarla?!. 1945’lerdeki, 50’lerdeki Japonya’nın başına patlayan silahlar değil; bunlar, bugün bir yerde patladığı zaman, Amerika’nın yarısını alıp götürecek kadar korkunç silahlar!.. Bir Batılı düşünürün dediği gibi: “Bir üçüncü cihan savaşında, maktûl mezara, kâtil de yoğun bakıma kalkar!” Şimdi buna karşı sizin kalkanınız, sütreniz, siperiniz, insanî değerleri öne çıkarma, sevgiyi öne çıkarma, kucaklaşmayı öne çıkarma olmuştur/olmalıdır.

Burada bir şey soracağım, vicdanlarınızla cevap verin: Sizler ve sizin arkadaşlarınız dünyanın değişik yerlerine açılırken, bunun (sevgi, kucaklaşma ve insanî değerlerin) dışında ne götürdünüz? Efendim, “Biz renk körüyüz!” dediniz. Efendim, “Duyma sağırıyız!” dediniz. Dolayısıyla elin-âlemin değişik anlayışsızlıklarına karşı, anlayışlı davrandınız. Duymaları gerekli olan “mesmûât”ın yanında farklı duyuşları duyucu oldunuz. Elin-âlemin farklı dil kullanmasına karşılık, siz, gönülleri yumuşatacak bir dil kullandınız. Kalbiniz gül gibi oldu; gezdiğiniz caddeler, sokaklar, çarşı-pazar da ıtriyat çarşısına döndü. Bağırlarını açtılar. Size yol verdikleri zaman da eşrârın şerrinden emniyet adına yol verdiler: “Gidin, koruyamayacağız sizi!” dediler ama zannediyorum yüreklerine kan damlıyordu. Evet, bir gün şartlar/konjonktür müsait olduğu zaman dönüp gideceğinizi/geleceğinizi bekleme sevdası ile -zannediyorum- bir intizar içindeler şu anda da. İnşaallah, Cenâb-ı Hak, o günleri de gösterir; eşrârın er geç akîm kalacak o hâinâne gayretlerini, sa’ylerini, himmetlerini akîm bırakır, inşaallah teâlâ.

Evet, bazen dış yüzü itibarıyla, kabuğu itibarıyla çirkin görünen şeyler vardır; fakat iç yüzü itibarıyla çok lâtiftir. Başta, konuya başlarken, Alvar İmamı’nın sözüyle ifade ettik: Seyyidinâ Hazreti Âdem’in yaşadığı, bir zelle idi. Bir zelle idi ki, ثُمَّ اجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَى “Ama sonra Rabbisi O’nu seçti de, tevbesini kabul buyurdu ve O’nu hidayetine mazhar kıldı.” (Tâhâ, 20/122) Sonra Allah, onu seçti, seçkinlerden yaptı ve arkadan gelen nesiller “Mustafeyne’l-Ahyâr”dan saydılar. Ne dediler? “Âdem, Safiyyullah!” dediler. “Hakikî şecerenin hikmeti / Dünyaya gele Muhammed Hazreti.” Hazreti Âdem, Cennet gibi bir güzellikler otağından ayrıldı fakat bir yönüyle, o otağa insanlığı çağırabilecek, Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm gibi bir “İnsan”a baba olma şerefi ile taçlandırıldı. ثُمَّ اجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَى Cenâb-ı Hak, öyle eylesin, inşaallah!..

O açıdan da başa gelen şeyler hakkında “Mutlaka arkasında bir hayır vardır!” demeli ve eklemeli: اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى أَحْوَالِ أَهْلِ الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Ehl-i küfür ve dalaletin hallerinden başka, her şeye hamd ü senâ olsun!” Elhamdülillah… Küfre girmedikten sonra, nankörlüğe düşmedikten sonra, Efendimiz’i tanımazlık gibi bir bahtsızlığa maruz kalmadıktan sonra, “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna safâ / Lütfunda da hoş, kahrın da hoş!.” (Yunus Emre) de, başına gelen her şeyi gönül hoşnutluğu içinde karşıla!..

   Nice servi revân canlar, nice gül yüzlü sultanlar, bir deryaya daldı ve boğuldular; ötede “Aldandık!” diyeceklere bedel -inşaallah- o mazlumlar ebedi âlem hesabına kurtuldular!..

Bir gün o ufka vardığın zaman, geriye dönüp diyeceksin: “Meğer yürüdüğüm yol, ne yolmuş! Ayağıma biraz dikenler battı ama!..” Evet, Kıtmîr, Halep’ten Türkiye’ye kaçak geçerken, belki bin kadar diken ayağıma batmıştı; çünkü ayakkabıları çıkarmak icap ediyordu; izlerden takip ederlermiş, sınırı geçiyorduk. Evet, “Meğer yürüdüğüm yol, ne yolmuş! Ayağıma batan dikenlere rağmen…” diyeceksiniz. Ayağımıza batan o dikenler.. veya iğneli fıçı gibi bir şeyin içine koymalar.. ya da yurttan-yuvadan sürgün edilmeler.. veya işte gözlerimizi bir kere daha yaşartan, ailece bir nehirde boğulmalar…

Daha evvel beş kişilik bir ailenin o nehirde boğulması… Daha evvel şöyle-böyle dünyanın değişik yerlerinde kendilerine -bir yönüyle- ârâm edecek yer arayanlar… Geçerken bütün o deryaya daldılar ve boğuldular. “Nice servi revân canlar / Nice gül yüzlü sultanlar / Nice Hüsrev gibi hânlar / Bütün, o deryaya daldı ve boğuldular!..” Buna çağın Amnofisleri sebebiyet verdi. Işık tuttular, “Bağrımızı açarız!” dediler; fakat onlar, her birisi bir yerde, yolun bir yerinde -bir yönüyle- biçilmiş ekin gibi kırıldı ve döküldüler. Binlerce… Binlerce…

Şimdi de binlerce, binlerce insan, değişik zahmetler, meşakkatler, ızdıraplar, ıztırarlar içinde. Ama o zahmeti, o meşakkati Cenâb-ı Hakk’a sunulan bir dua gibi kabul etmeli; evet, o ızdırabı/ıztırarı bir dua gibi kabul etmeli!.. Süfyân İbn Uyeyne hazretlerinin dediği gibi; “Bazen bir muztarrın duası ile, Allah, bütün bir ümmeti bağışlar!” İnleyin!.. Başınızı seccadeye koyun, secdede içinizi Allah’a dökün!..

Cenâb-ı Hak, bu kasvetli bulutları, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün dağıtacaktır. Şu sayılı günler dünyasında, öbür tarafa gidildiğinde, “Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sâbit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi’ ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider.” -Bir çay gibi akar gider, bir şimşek gibi çakar ve söner.- dememek için, burada hayatı dolu dolu yaşamak lazımdır, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Evet, وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ buyurduktan sonra ne diyor: وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Allah bilir; siz, bilmezsiniz!” (Bakara, 2/216) O, bilir. Zira Kur’an-ı Kerim’de, “Âlim” (عَالِم) diyor; Esmâ-i Hüsnâ’ya girmemiş Âlim. Sonra, “Alîm” (عَلِيم) diyor; Hazreti Ebu Hüreyre’nin saydığı Esmâ-i İlâhiyede “Alîm” var. Bir de “Allâmü’l-guyûb” diyor; o da girmemiş Esmâ-i Hüsnâ içine. Üç kipi ile kullanıyor Allah (celle celâluhu); sade kipi ile “Âlim”, “bilir”; mübalağa kipi ile “Alîm” diyor ve şiddetli bir mübalağa kipi ile de “Allâm” diyor, “Bilmediği hiçbir şey yoktur O’nun.” فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ Atom ağırlığı, elektron ağırlığı, nötron ağırlığı, proton ağırlığı hayır veya şerrin hepsini bilir Allah (celle celâluhu) ve size yapacağı muameleyi de ona göre yapar.

Cenâb-ı Hak, dağlar cesametinde hayırlar yapmaya muvaffak eylesin!.. Atom ağırlığı, molekül ağırlığı olsun, şer yapmaktan da bizleri uzak kılsın!.. اَللَّهُمَّ حَقَّ الْقَوْلِ، تُغْنِينَا بِهِ عَنِ اْلأَقَاوِيلِ الْبَاطِلَةِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ım! Beyan, tavır ve davranışta hak sözü temsil etmeyi ve onu dillendirmeyi bizlere müyesser kıl! Sözümüz her dem kıssa-i Cânân etrafında dönsün ve sözün gerçek künhüyle ilgili olsun; öyle ki bâtıl dedikodulardan bizleri alıkoysun! Ey Erhamerrâhimîn, ey Celal ve İkram Sahibi!..”