Posts Tagged ‘kötülük’

Bamteli: DERT, RIZA VE RECÂ

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Derd-i derunuma derman arardım / Dediler ki: Derttir dermanın senin!..”

Dert, hadiseleri, insanlara çok farklı okutturur. Asıl mesele, derdi derman bilmektir. Diyor ki büyük zat: “Dertten büyük derman mı var; bir sebeb-i gufrân mı var?” (M. Lütfî Hazretleri) Dert, sebeb-i gufrân oluyor; dertli insan arınıyor günahlardan, Türkçemizdeki ifadesi ile “pîr u pâk” oluyor.

Öbür tarafa öyle -bu yolla bile olsa- arınmış olarak gitme varken, bence olup biten şeyleri hiç kâle almamak lazım. Madem derd-i hicrana, onulmaz dertlere derman, O (celle celâluhu); gönül, dermanını bulmuş demektir. Üzülmemeli, müteessir olmamalı!.. İçine bir sıkıntı geldiği zaman, içini O’na dökmeli!.. Yine o büyük zatın dediği gibi: Kerem kıl kesme Sultan’ım keremin bî-nevâlardan / Kerem-kâne yakışır mı kerem kesmek gedalardan?!.” Kendini o konumda mütalaa et!.. O’nun kapısının tokmağına dokunacağın zaman, bu mülahazalar ile dokun! Hâlinden şikâyet etme; kendi konumunun hakkını ver!..

Siz, bu türlü -şikâyet barındıran- mülahazalara inşaallah girmezsiniz. “Gelse celâlinden cefâ / Yahut cemâlinden vefâ // İkisi de câna safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..” der, her şeyi hoşnut bir ruh hâleti ile karşılarsınız.

Zannediyorum “Râdıye” “Mardıyye” sırrının -esas- tecelli ettiği nokta da burası oluyor. Nefs-i Levvâme’den sıyrılma, nefs-i hayvânîden sıyrılma, Nefs-i Mutmainne’ye ulaşma… O da Cenâb-ı Hakk’ı çok zikir ile, çok tefekkür ile, çok tedebbür ile oluyor. Kur’an buyuruyor: أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “İyi bilin ki, gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28) Eskiler “Âgâh u mütenebbih olunuz!” derlerdi; onların ifadesiyle, “Âgâh u mütenebbih olunuz ki, kalbler Allah’ı anmak ile oturaklaşır, itmi’nâna ulaşır.”

İtmi’nâna ulaşmış bir kalbin iki kanadı vardır: Bir kanadı itibarıyla, “Râdıye”dir; o, Allah’tan hoşnuttur. Biraz evvelki mülahazaya bağlı diyecek olursak, hem “Celâl” hem “Cemâl” tecellilerini rıza ile karşılıyordur. Diğer kanadı itibarıyla da “Mardıyye”dir; Allah’ın rızasına mazhardır. Bunu, Kur’an-ı Kerim ifade buyururken değişik yerlerde: رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ “Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut.” diyor.

Evvelâ, Allah’ın râzı olması… O (celle celâluhu) râzı olunca, senin gönlüne de rıza hissi doluyor. Şu kadar var ki, Allah, ilm-i muhît-i Sübhânîsi ile senin ne yapacağını biliyor, senden râzı oluyor. Hak dostu, el-Kulûbu’d-Dâria’da ifade edildiği gibi; “Sen, razı ol ki, ben de râzı olayım!” diyor. Senin Allah’tan -yürekten- râzı olman, her şeyi hoşnutluk ile karşılaman, O’ndan gelen bir esintidir, bir merhemdir.

Bazen bir muhalif rüzgâr esebilir, bazı şeyleri savurmuş gibi görünebilir ve arkasında da bu türlü fırtınalara sebebiyet veren, merhametsiz, mürüvvetsiz “gibi” görünen insanlar bulunabilir. Fakat sen, Allah’a nasıl inanıyorsan, nasıl sağlam, mutmain bir kalbe sahip isen, öyle davranmalısın!.. Enbiyâ-i ızâmın yolunda yürüdüğüne göre, onlar gibi davranmalısın!..

Vakıa, enbiyâ-ı ızâm arasında -o mevzudaki gayretine bağlı olarak- bir ölçüde şiddetli hareket edenler de olmuştur; Hazreti Nûh (aleyhisselam) onlardan biridir. Allah Rasûlü de buna işaret buyuruyor: “Hazreti Musa ile Hazreti Nuh…” diyor.

   Hazreti Nuh ve Hazreti Musa’da celal, Hazreti İbrahim ve Hazreti İsa’da cemal tecellileri daha ziyade görülmüştür; İnsanlığın İftihar Tablosu da kendisinin Halîlullah ve Ruhullah’a benzediğini ifade buyurmuştur.

Kur’ân’ın ifadesiyle, وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلَى الأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا “Nûh şöyle yakardı: Rabbim! Yeryüzünde, kâfirlerden yurt tutacak/gezip dolaşacak hiç kimse bırakma!” (Nuh, 71/26) “Ey Rabbim! Seni inkâr eden, Seni tanımayan, bütün tekvinî emirlere karşı gözünü kapayan, teşriî ayetleri anlamazlıktan gelen insanlara yeryüzünde bir yurt tutunma fırsatı verme!” Hazreti Nuh, kendine, anne-babasına rahmet okuduktan sonra da “Allah’ım, zâlimlerin helâk olmalarını artır!” diyor.

Fakat bir yerde, sesi-soluğu kesiliyor: فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Bunun üzerine Rabbine, ‘Ben yenik düştüm, bana yardım et!’ diyerek yalvardı.” (Kamer, 54/10) buyurulduğu üzere, رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Rabbim, ben mağlup oldum, ne olur bana yardım et!” diye yakarıyor. Esbâb bil-külliye sukût ediyor; çaldığı kapılar, hep yüzüne kapanıyor.

Kur’an-ı Kerim’in ifadesi ile, Hazreti Nuh, uzun zaman yaşıyor, yüzlerce sene yaşıyor. Dokuz yüz elli sene yaşama, istiğrap edilecek bir şey değil; bu, Allah’ın elinde bir şey. Evet, Kur’an-ı Kerim diyor: وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلاَّ خَمْسِينَ عَامًا “Nuh’u bir rasûl olarak halkına gönderdik ve aralarında bin yıldan elli yıl eksik bir süre kaldı.” فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ “Nihayet onları tufan (su felâketi) yakalayıverdi.” (Ankebût, 29/14)

Onca zaman kapı kapı dolaşıyor, kapı tokmaklarına dokunuyor. Ne diyor? “Sizi yaratan, -bakın- şu tekvinî emirleri var eden, sizin ile onlar arasında genel âhenk tesis buyuran Allah (celle celâluhu), Kendisine iman etmenizi istiyor.” İnsanlığın İftihar Tablosu, belli bir dönemde, قُولُوا لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، تُفْلِحُوا “Lâ ilahe illallah, deyin; kurtuluşa erin!..” “Böyle deyin ve felaha erin!” buyuruyor. “Felaha erin, kurtuluşa erin!..” Bunu başka kimse söyleyemez; bunu, O’nun ile irtibatı olan, vazifeli olan, yedi kat semanın ötesinde -esasen- muhabereye hazır bulunan bir Zat ancak söyleyebilir. Dolayısıyla “dâll bi’l-ibare” ile لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ; “dâll bi’l-işâre” ile -usuldeki ifadesiyle- مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ. Bütün peygamberân-ı ızâm, öyle diyor, aynı mesajı duyuruyor; Hazreti Nuh da öyle demişti.

Seyyidinâ Hazreti Musa da bir-iki yerde, mütemerrid kavmi için, hususiyle Firavun için -ki “Amnofis” diyor M. Akif, başka bir isim de olabilir; o dönemde çekmediği şey kalmıyor ondan- aleyhte dua ediyor. رَبَّنَا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَأَهُ زِينَةً وَأَمْوَالاً فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُوا حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الأَلِيمَ “Musa, Allah’a şöyle yalvarıyordu: Rabbimiz! Sen, Firavun’a ve onun ileri gelen yetkililerine dünya hayatında göz kamaştırıcı bir debdebe ve bol servet verdin; (bunlara dayanarak) insanları Sen’in yolundan saptırıp dalâlet vadilerine atıyorlar Rabbimiz! Rabbimiz! Onların mallarını mahvet ve kalblerine sıkıntı üstüne sıkıntı ver; belli ki, o pek acı azabı görmedikçe iman edecek değillerdir.” (Yunus, 10/88) رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ “Rabbim! Âkıbet itibarıyla, insanları Senin yolundan şaşırtmaları için mi bu imhâlin?!.” رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ “Rabbimiz! Onların mallarını mahvet ve kalblerine sıkıntı üstüne sıkıntı ver.” diyor.

İnsanlığın İftihar Tablosu buyuruyor ki: “Ben, peygamberân-ı ızâm içinde, Hazreti Nuh ve Hazreti Musa gibi değilim…” Bazen öyle olabilir; hususî bir fazilette, bir meziyette tam, aynen onlar gibi olmayabilir. Ama “Ben, ahlak açısından, Hazreti İbrahim ve Hazreti İsâ gibiyim!” diyor. Bu, ezbere değildir.

Hazreti İbrahim, babasından ayrılırken, babasının onca temerrüdüne rağmen, yine onun için dua ediyor: وَاغْفِرْ لأَبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ “Babamı da bağışla; çünkü o, sapıp gitmişler içinde bulunuyor.” (Şuarâ, 26/86) Âzer’in “Git başımdan, defol! Bırak beni!” filan demesine karşı, o yine “Allah’ım! Babamı da mağfiret buyur!” diyor. Âzer, babası ise şayet… Bazı tefsirler, “amcası idi” diyorlar; amcaya da “baba” dendiği için.

Seyyidinâ Hazreti Mesih de “İyilik, sana ihsanda bulunana yaptığın iyilik değildir; iyilik ve ihsan, sana kötülükte bulunana ihsanda bulunmandır!” diyor. Bu, seyyidinâ Hazreti Mesih’in huyu, ahlakı; İnsanlığın İftihar Tablosu, onu da benimseniş.

   “İyilikle kötülük bir olmaz; o halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak!..”

Kur’an, O’na diyor ki: وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki, seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34) “Hasene” ile “seyyie” bir değildir. “İyilik” ile “kötülük” birbirinden farklı şeyledir. Biri, bir ibre gibi, bir ok gibi -esasen- Cehennem yolunu gösterir; öbürü de diğer bir ok gibi, bir ibre gibi, kıbleyi tayin eden bir pusula gibi, sana Cennet yolunu gösterir. Birbirinden çok farklıdır bunlar. Açının en fazla açıldığı dönemde, bu meselelerin ikisi birbirinden o kadar uzak; açı o kadar geniştir hasene ile seyyie arasında. وَلاَ تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلاَ السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü iyilikle sav!.. ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ Sen kötülüğü iyilikle sav; o zaman bir de bakarsın ki, kalbinden senin için sürekli düşmanlığın fokurdayıp durduğu o insan, sana bağrını açar, seni kucaklamak ister.

Şimdi, bugün böyle bir imtihandan geçiyorsunuz. Yiğitlik odur ki, başkalarının yaptıkları hadden efzun (sınırı fazlasıyla aşmış) o kadar kötülük karşısında, iyilikten ayrılmayasınız. İlk Baba’nın evlatlarının iyisinin (Hâbil) kötüsüne (Kâbil) dediği gibi… Hâbil, Kâbil’e لَئِنْ بَسَطْتَ إِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي مَا أَنَا بِبَاسِطٍ يَدِيَ إِلَيْكَ لأَقْتُلَكَ إِنِّي أَخَافُ اللهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Hiç şüphesiz ben, Âlemlerin Rabbi’nden korkarım.” (Mâide, 5/28) Öldürmek için el kaldırsan bana, öldürme unsurlarını kullansan, balta ile tepeme vursan, balyoz ile tepeme vursan, sana el uzatma niyetinde değilim. Allah’tan korkarım! Fakat böyle bir şeyin sonu, esasen senin Cehennem’e gitmendir. Ben böyle yapıyorum ya, sen de öyle yapıyorsun ya; bana yaptığın bu şeyden dolayı senin Cehennem’e gitmen, âkıbet itibarıyla kaçınılmadır.

Aslında, Hâbil, kardeşinin Cehennem’e gitmesini de asla istemez. O istemez; Hazreti Âdem’in evladı, Hâbil… Bırak onu, Kıtmîr bile, size kötülük yapanlara karşı diyor ki: اَللَّهُمَّ لاَ تُعَذِّبْهُمْ بِعَذَابِكَ فِي اْلآخِرَةِ؛ أَجِرْهُمْ، خَلِّصْهُمْ، نَجِّهِمْ مِنْ عَذَابِ النَّارِ؛ إِنْ كُنْتَ سَتُعَذِّبَهُمْ فَعَذِّبْهُمْ فِي الدُّنْيَا عَذَابًا خَفِيفًا “Allah’ım, onları da ahirette azabınla cezaya uğratma; azabından onları da uzaklaştır ve halâs eyle; Cehennem azabından onları da kurtar. Şayet onlara azap etmeyi murat buyuruyorsan, o halde cezalarını dünyada ver ve onları burada hafif bir azaba uğrat!..” Zira öbür tarafta yüzleri asık, başları önlerinde; karşına çıkacaklar o mahcubiyet içinde. Bakışlarıyla senden şefkat dileniyor gibi dilenecek, o kötülük yapanlar. Bugün sana hakk-ı hayat tanımayanlar, seni itibarsızlaştırmaya çalışanlar, öbür tarafta boyunları bükük, başları önlerinde, senin yanına gelecekler… “Allah’ım! Orada öyle bir mahcubiyeti onlara yaşatmamak için, ille de bir şey yapacaksan, burada, adl-i Sübhânîn ile imhâlini sona erdirerek onlara yapacağını yap! Bahtına düştüm, öbür tarafta onları ta’zîb etme; onların ta’zîbi ile beni de azaba uğratma! Çünkü ben, dayanamam! Başkalarının cayır cayır Cehennem’de yanmalarına dayanamam!..”

Evet, o büyük insanların Kıtmîr’i böyle düşünüyorsa, elbette o, لَئِنْ بَسَطْتَ إِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي مَا أَنَا بِبَاسِطٍ يَدِيَ إِلَيْكَ لأَقْتُلَكَ إِنِّي أَخَافُ اللهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Hiç şüphesiz ben, Âlemlerin Rabbi’nden korkarım.” (Mâide, 5/28) der. Bu açıdan, ahlak ve karakter bu olmalı!.. O zaman, iyiliğin iyilik doğuracağını göreceksiniz. Siz hiç farkına varmadan, saçtığınız iyilik tohumları, iyilik başaklarına dönüşecek. Ve geriye dönüp bir baktığınız zaman, “Oo!.. İyilikten bir sürü başak türemiş; iyilik fidelerinden bir sürü çınarlar, selviler meydana gelmiş, Allah’ın izni-inayetiyle. Meğer bunlar, bu türlü şeyleri tevlîd edecekmiş, onlara vesile olacakmış; kazanmışım ben!” diyeceksiniz.

   “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner!..”

Şimdi, bu yol mu, yoksa onlara, yaptıkları aynı şey ile mukabele etmek mi?!. Farkına varmadan, bazılarımız, hadisenin şoku ile, onların yaptıkları şeyleri bahis mevzuu yapmak suretiyle nöronlarımızı kirletme durumuna düşüyoruz. Belki Kıtmîr, bunu kendi açısından söylüyor; belki sizin aklınızın köşesinden geçmiyordur. Benim aklımın köşesinden mi geçiyor, Talamus’umdan mı geçiyor, Hipofiz bezimden mi geçiyor, nöronlarıma mı gelip çarpıyor o tsunamiler; bilemiyorum. Fakat önemli olan, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi; الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى “Sabır, hadisenin şokunun yaşandığı ândadır.”

Mesela Kıtmîr, 12 Mart Muhtırası’nı görmüştüm. Şimdi yetmişli senelere dair çektiğim hadiseleri anlatırken size, sizi güldürecek fıkralar şeklinde anlatıyorum. 12 Mart Muhtırası sonrası içeriye alınmışsın, hakaretler görmüşsün. Mesela zehirlenmişsin. -Vakıayı arz ediyorum; şimdi sizin kardeşlerinizin çektiği gibi aynen.- Sen, kendinde değilsin. Ertesi gün vazifeli adam geliyor. -Aynen, aynı ağzı kullanacağım, rahatsız olmayın; onun ağzı, benim ağzım değil bu.- “Lan hoca, dün geberiyordun!..” Evet, çekmişsin. Fakat şimdi ben bunları anlatırken, tebessüm ederek anlatıyorum; siz de tebessüm ile mukabelede bulunuyorsunuz. Fakîr, o zaman, üç sene mahkûmiyet, bir sene de Sinop’a sürgün almıştım.

Seksen senesi… “Niye dindarsın!” diye, “Neden Allah’a inanıyorsun!” diye, “Neden insanları Allah’a götürebilecek çizgide, o yörüngede ortaya konmuş kitapları okuyorsun!” diye çektiriyorlar. Bunların karşılığında hangi madde ile sizi mahkûm ediyorlar? 163’ün birinci fıkrası… “İktisadî, siyasî, kültürel, devletin temel nizamlarını dinî esaslar üzerine oturtmak maksadıyla cemiyet teşkil etme.” Tam altı sene ben kaçtım, onlar kovaladılar. Her yerde, billboardlarda (ilan tahtalarında, duyuru panolarında) resmim var, adım var, “Bu aranıyor!” falan diyorlar. Altı sene sonra… -Makamı Cennet olsun; Allah, şimdikilere de onun insafını, iz’ânını, aklını, firâsetini, Hak yolunda hizmete taraftar olma duygusunu ihsan eylesin!- Turgut Özal, ayağını sağlam yere basmıştı. Devlet Planlama Teşkilatı’nda serkârlık yapmış; sonra bakan olmuş, sonra başbakan olmuş, sonra Cumhurbaşkanı olmuş. O, ayağını sağlam yere bastığı zaman, Allah’ın işine bakın ki -tam o zaman- sizi Allah, Burdur’da yakalatıyor.

İşte bu da sizi tebessüm ettiren bir fıkra: Şiddet ile, hiddet ile, celâdet ile, nefret ile sizi derdest ediyorlar. Hâlâ tüfeğin namlusunun böyle karnıma sokulduğunu hissediyor gibiyim. “Kıpırdarsan, lan, seni gebertirim!” diye yakaladılar. Fakat o gece, işte o günün başındaki insan, ağırlığını koydu yere; ertesi gün, hepsi temennâ durmaya başladı. Benim aleyhimde konuşup atıp-tutan, habire ha delil getirip insanın önüne döken ve orada ifade alan -rahmetlik pederin adında- birisi vardı; çok güzel (!) bir insan… Sonra o baştaki zat ağırlığını koyunca, salıverdiler bizi. İzmir’e götürdüler; İzmir de kabul etmedi bizi, “Biz aramıyoruz!” dediler. Öbürleri de “Zaten biz de aramıyoruz!” dediler. O kötülüğü yapan insan, “Yahu hocam!” dedi, “Müsaade buyur, şu mübarek elini bir öpeyim!” Evet… Bakın, tebessüm ettirdi mi, ettirmedi mi size?!.

Şimdi çektiğiniz şeylerin de gelecekte bir fıkraya dönüşüp size tebessüm ettirmeyeceği nereden belli?!. Onun için, “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner / Şâd u gam-ı felek, böyle gelmiş, böyle gider.” Enderûnî Vâsıf. Siz onu, “Çözülme zülfüne, ey dil-ruba, dil bağlayanlardan / Kaçınma âteş-i aşkınla bağrın dağlayanlardan.” sözleri ile tanırsınız. Ama kadere imanın gereği dediği bu türlü şeyler de vardır: “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner / Şâd u gam-ı felek, böyle gelmiş, böyle gider.” “Zuhura gelir, ne ise hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et, ne elem çek, ne keder.”

   İnsanın, musibetler karşısında ilahî takdire karşı rıza göstermesi ve içindeki kötülük duygusunun tetiklendiği anlarda dahi iradesinin hakkını verip mahiyetine muvafık bir tavır sergilemesi, dikey ve sırlı bir helezon gibi onu yükselttikçe yükseltir.

Evet, kadere rıza, öyle yüksek bir pâyedir ki!.. Hiçbir şey yapmamış gibi görünürsün; fakat sen öbür tarafa gittiğinde, terazinin bir kefesine koyarlar zühullerini senin. Sana “hata” demeyeceğim; hata da olabilir, çünkü hatadan kalem merfûdur. (Yazıcı meleklerin kalemleri, hataları ve nisyanları yazmaz; hata ve nisyandan mesuliyet olmaz.) Nisyanlarını bir kefeye koyarlar. Kefe, birden bire yere oturur. Sonra, hiç farkına varmadan, getirir oraya bir pazubent gibi bir şey koyarlar, öbür kefeye. Birden bire diğer kefe yukarıya kalkar; o, aşağıya iner. Sorarsın: “Ya Rabbi, bu nedir?” “Bu, kelime-i tevhîd.” denilir; o, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ hakikatidir: “Allah’tan başka Ma’bud-i bil-hak, Maksûd-i bil-istihkâk yok! Ben, onun Rubûbiyetine razı oldum!” رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا، وَبِاْلإِسْلاَمِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) رَسُولاً نَبِيًّا “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, rasûl/nebi olarak da Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olduk.”

Cenâb-ı Hak, musibetler karşısında “rıza” ile, O’ndan razı olmak ile, sizi öyle pâyelere yükseltir ki!.. “Allah Allah! Bu negatif şey ile, insan nasıl oluyor da böyle Cebrail ile hemhâl hâle geliyor, topuk topuğa geliyor, diz dize geliyor, omuz omuza geliyor?” Ve Cebrail yarım adım geriye çekilerek, -Öyle diyorum, çünkü Efendimiz’de adım adım geriye çekildi) “Allah Allah! Cismaniyet var, hayvaniyet var, garîze-i beşeriye var, farklı olumsuz duygular var bunda; bunları nasıl aştı, buraya ulaştı?!” diye hayret edecek. Çünkü sen farklı bir yapıya sahipsin. Onlar, nurdan yaratılmış, Cenâb-ı Hakk’ın rızasından başka bir şey düşünmüyorlar. Fakat senin mahiyetinde şeytanın oklarına hedef yeri de var, melâike-i kiramın nazargâhı olan yerler de var, aynı zamanda -Melâike-i kiram için hâşâ “Bırakın!” demeyeceğim; onları katmayalım işin içine- Cenâb-ı Hakk’ın tecelligâh-ı İlahîsi olan bir “beyt-i Hudâ” var. Bir beyt-i Hudâ… “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” diyor İbrahim Hakkı hazretleri.

Şimdi, “rıza” birden bire, amûdî olarak, -şimdi “dikey” deniyor, amudî olarak- seni öyle bir noktaya yükseltir ki, sonra kendin, öyle bir noktada döner, o dönemde başına gelen şeylere tebessüm yağdırırsın: “Ne komik şeyler imiş onlar! Bize ‘Terörist!’ demişler bir kısım komik insanlar, ‘Terörist!’ demişler.” dersin.

Biz, gönlümüzü O’na kaptırmışız. Gönül O’na kaptırılmış ise şayet, o türlü olumsuz şeyleri düşünmez. Nasıl, yine Alvar İmamı diyor, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm için: “Sana, Cânân, gönül hayran nedendir / Cemâlin gün gibi rahşan, nedendir / Kaşındır kâbe kavseyni ev ednâ / Yüzündür sûre-i Rahman, nedendir?!.” Öyle birisinin arkasında yürüyorsun ve öyle bir noktaya doğru yürüyorsun ki, dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, ân-ı seyyâlesine denk gelmez! Kazanımın bu ise, burada çektiğin bu şeyler, seni o noktaya götüren faktörlerdir. رَضِينَا “Razı olduk!” de!.. حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129) de, soluklan; o, sana oksijen gibi gelecek: حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Allah, bana kâfi ve vâfîdir; O, ne güzel Mevlâ’dır.” عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ “Ben de işte o Mevlâ’ya tevekkül ettim!” وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Arş-ı Azîm’in Rabbi, O’dur. Benim de O’na bağlı olduğum, dilbestesi olduğum, dildârı olduğum, Arş-ı Azim’in Rabbidir O.”

Bütün bu kazanımlar karşısında, kazanma kuşağında kaybeden insanların size çektirdikleri şeyleri gözünüzde çok büyüterek, nöronlarınızı kirletmeyin!.. Elinizden geliyorsa, onlar için hidayet dileğinde bulunun!.. اِهْدِنَا وَاهْدِهِمْ “Allah’ım bize hidayet et; onları da hidayete erdir.” deyin. Kur’an-ı Kerim, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ duasını talim buyuruyor; mütekellim-i ma’a’l-ğayr (birinci çoğul şahıs sigası) ile. Onlar da girebilir buraya; fakat her şeye rağmen, siz, o meseleyi te’kid ile söyleyin; onları da dışarıda bırakmama civanmertliğini gösterin: اِهْدِنَا وَاهْدِهِمْ اَلصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ، صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ، آمِين “Bize hidayet et; onları da doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.”

   Amelsiz hasenât beklemek veya ömrünü günah vadilerinde geçirdiği hâlde buhbuha-i Cennet’ten dem vurmak, yalancı bir recâ ve Hazreti Rahmân-ı Rahîm’e karşı bir saygısızlıktır.

Donanımınız itibarıyla, sizi donatan O’dur. Gelecek adına sergileyeceğiniz performanstan ötürü Allah (celle celâluhu), Rahmâniyeti ile, Rahîmiyeti ile muamele yapıp sizi bağışlayabilir. O, müsellem; o, mahfuz. Onu antrparantez geçelim. Fakat esas olarak, temel disiplin olarak, “iman”dan sonra “amel” gelir. Amelsiz iman, kurumaya mahkûm bir ağaç gibidir. Dolayısıyla da elli bin defa başından yağmur yağsa, toprak bütün kuvve-i inbâtiyesi ile onun imdadına koşsa, bilmem ne karbondioksitler başından aşağıya aksa, “Yahu diril bunlar ile!” dese, yine dirilmez, yine dirilmez, yine dirilmez. Amelsiz iman, sönmeye mahkûmdur. Ve aynı zamanda marifetsiz amel de yorgunluktan, insanda yorgunluk hâsıl etmekten başka bir şey yapmaz. “Marifet” olacak. Sonra marifet, o meşcereliğinde “muhabbet-i İlahiyeyi” geliştirecek. İçinizde bir “Allah Sevgisi” hâsıl olacak ki, siz, إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ beyanıyla işaret edildiği gibi, imandan amele, amel-i sâlihten marifete, marifetten muhabbete ve gücünüz yetiyorsa, “Hel min mezîd… Daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!” deyip iştiyâk-ı likâullaha doğru hep adım atmaya devam edeceksiniz.

Bunlar, birbirini tamamlayıcı şeyler. Bu baştaki “amel” dediğimiz mesele, işin ilk basamağıdır. Bir şeye ilk adım, son adım adına çok önemli bir faktördür. Kötülük de öyledir; kötülük adına atılan bir adım, başka kötülüklere de kapı aralamış olur. Bir kere yalan söyleyen, her zaman söyleyebilir; bir yönüyle, yalana karşı kapıyı aralamış demektir. Bir kere iftira eden, her zaman iftira edebilir. Bir kere sabah başka, akşam başka beyanatlarda bulunan, ömür boyu sabah başka, akşam başka, başka türlü görüntüler ile karşınıza çıkabilir. Bir kere inhiraf etti mi, kalb bir kere lekelendi mi, كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapa geldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkâr yaşıyorlar.)” (Mutaffifîn, 83/14) damgasını yedi mi, o kirlenme başka kirlenmelere bir çağrı, bir davetiyedir. Kalb, كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ beyanında dikkat çekilen “reyn” ile, böyle bir leke ile bir kere lekelenirse, bu, başkalarına bir çağrıdır; kolaylaşır.

Ama çar çabuk, hemen, bir arınma kurnasına koşarsanız.. istiğfar ile yarlıgama dilerseniz.. tevbe ile “Sana döndüm!” derseniz.. inâbe ile dönüşünüzü te’kid ederseniz.. “evbe” ile -bir yönüyle- Hakk’a dönmede tamamen fâni olursanız.. artık “Ben!” diye bir şey yok.. “Sûrete nazar eyler isen sen ile ben var / Ammâ ki hakikatte, ne sen var ne de ben var.” Evbe’de, işte o durum söz konusudur. Artık ne “ben” var orada, ne de “sen” var; sadece O (celle celâluhu) var. Orada insanın kalbi, sadece “Hû” diye soluklanır, “Hüve” der durur.

Hazreti Gazzâlî’nin İhyâ’sında ifade ettiği gibi, aynı zaman Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-î Tâbân da ifade ediyor: İnsan için, rahmet-i ilahiye mülahazasıyla aldanma da muhtemeldir. Yapar, yapar, bağışlayın akla hayale gelmedik haltları karıştırır; sonra “Allah, Gafûr ve Rahim’dir!” der, teselli olur onunla. Bakın bu, şeytanın sağdan gelmesi demektir esasen. Yahu niye günaha girmeden önce, “Allah, Gafûr ve Rahîmdir!” demiyorsun?!. Hataların vardır, nisyanın vardır. Beyân-ı Nebevî içinde, “Kalem, hata ve nisyandan kaldırılmıştır, onları yazmaz.” Hata… Ama Rabbimize karşı ayıptır.

Kıtmîr’in istiğfarında: أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ، وَمِنْ كُلِّ خَطَإٍ، وَمِنْ كُلِّ مَعْصِيَةٍ، وَمِنْ كُلِّ مَا لاَ يُحِبُّ رَبُّنَا وَلاَ يَرْضَى، وَمَا لاَ يَنْبَغِي لَنَا، وَلاَ يَلِيقُ بِنَا “Bütün günahlardan, topyekûn hatalardan, Allah’a isyan manasına gelen her fiilden, Rabbimizin sevmeyeceği ve razı olmayacağı hal, tavır ve işlerin tamamından, bir de üstümüze vazife olmayan, bize dünya ahiret fayda vermeyen ve katiyen yakışmayan şeylerin hepsinden binlerce kere, milyon defa istiğfar ediyorum.” Bize yakışmayan, Allah karşısında… Ben bakıyorum da o hatanın, o nisyanın ne numarası, ne de drobu uymuyor bana! Beni ahsen-i takvîme mazhar yaratan, icabından meleklerin önüne geçme imkânını, istidadını veren Allah’a (celle celâluhu) karşı yakışıksız, yaraşmayan şeyler… Onlardan da Allah’a sığınırım!..

Şimdi sürekli iyilik yaptığın halde, dilin hep bunu vird-i zebân ediyorsa, kazanıyorsun, farkına varmadan. Çünkü yine Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm buyuruyor ki: “Ne mutlu o insana ki, defter-i hasenâtında istiğfar çok olur!” Çok olsun diye O -Âişe validemizin ifadesi ile- bir mecliste bazen, yetmiş defa “Estağfirullah!” diyordu.

Fakat ömrünü günah vadilerinde geçirdiği halde, buhbuha-i Cennet’ten dem vurmak, yalancı bir recâ ve Hazreti Rahman-ı Rahim’e karşı da saygısızlıktır. Yani, değil sadece iyi bir şey işlememek, hep günah vadilerinde dolaşıp duruyor. Eli ile günah işliyor, dili ile günah işliyor, gözü ile günah işliyor, kulağı ile günah işliyor. Sürekli gıybet ediyor, iftirada bulunuyor, başkalarına kötülük yapıyor. Anneyi evladından ediyor; evladı annesinden ediyor. Birinin bir hata işlemesi ile, “Senin de falanlar ile irtibatın vardır!” diye, onları hapse atıyor.

Hâlbuki modern hukukta da İslam hukukunda da “suçun hususiliği” vardır. Suçun hususiliği, cezanın hususiliğini gerektirir. “Sen, falan ile, falan zamanda telefon ile konuşmuşsun; dolayısıyla mücrimsin!.. Günah işleyen birisi üzerinde 1 dolar taşıyormuş; senden de 1 dolar çıktığına göre, sen de cürümlü sayılırsın! Falanın başında desenli takke var; sen de o desende takke giydiğine göre, sen de onlardan sayılıyorsun, demektir. Terör örgütü; sen de terör örgütüsün!” Bu, Firavunların hukuk sisteminde bile görülmedik bir şeydir, hafizanallah. Böylesine Cehennem vadilerinde düşe-kalka yürüyen bir insan, “Müslümanım!” diyorsa, yemin edeceğim: Vallahi de değildir, billahi de değildir, tallahi de değildir! Onca cinayet işleyen bir insanın, Firavun’dan farkı yok, Hitler’den farkı yok, Lenin’den farkı yok, Saddam’dan farkı yok, Kazzâfî’den farkı yok!.. Cennet’ten dem vuruyor ama şeytanın sağdan gelmesi… Bakın, nasıl bir recâ hissiyle onu aldatıyor. Diyor ki: “Sen işliyorsun bunları ama boş ver, Allah Gafur ve Rahîm’dir; ne işlersen işle!”

   Günahlardan kaçınıp Allah’tan inayet beklemek, yarışırcasına hayrât ve hasenât yolunda koşup sonra da Allah rahmetinin enginliği mülâhazasıyla o kapıya yönelmek, gerçek bir recâdır ve sâdıkların ümit ufkudur.

Vakıa hep iyilik yapanlar demişler: “Ger günahım kûh-i Kâf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehû şey’ün kalîl” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultan’ım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kâf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.)

İmam Şafiî hazretleri de demiş:

وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي * جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا

تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُ * بِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا

“Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.” “Yollar, sarpa sardı, daraldı; vicdanım da daraldı; öbür tarafa yöneliş başladı. Ama recâ hissimi, Sen’in affına merdiven yaptım!” diyor, İmam Şafiî. Elli beş senesini, beş yüz elli senelik sevap ile donatmış bir insan bu. Kendinden sonra gelen dev insanlar, onun yazıp ortaya koyduğu âsâr-ı bergüzideyi, kendilerine rehber yapmışlar. Hayaline dahi günahın misafir olmadığı bir zat:

وَلَمَا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي * جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُلَّمَا

تَعَاظمَنِي ذَنْبِي فَلَمَّا قَرَنْتُهُ * بِعَفْوِكَ رَبِّي، كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا

“Senin affına sığınıyorum. Affın, benim günahlarımdan çok daha büyüktür.” diyor. Bu, inanmış bir insanın recâsıdır, ümididir.

Ama mâsiyette düşe-kalka yürüyen.. hep zift bataklığı içinde zift neşreden.. her gün çok farklı iftiralar ile, din-i mübîn-i İslam’ın her yerde şehbal açmasını isteyen insanlara ayrı bir iftirada bulunan.. müfterilik adına kurulmuş ve bir zift jurnalciliği etrafında kümelenmiş, zift ruhlu insanlar.. zift düşünceli insanlar… Bunlar “Allah, Gafur ve Rahim’dir!” diye teselli oluyorlar ise, bu, şeytanın sağdan çarpması demektir; sûret-i haktan görünerek, o zavallıları, batıl yola sevk etmesi demektir.

Bunlardan birincisi gerçek recâdır ki, iyilik yaptığı halde bile kendisini çok mücrim, çok günahkâr görüyor; “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan” diyor. Havf, bu. رَأْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللهِ “Hikmetin başı, Allah korkusudur.” Peygamber Efendimiz’in beyanı. Farklı şeklide ifade ederken, Kıtmîr, “mehabet” kelimesini kullanıyorum; “Hikmetin başı mehâbetullah’tır.” Bunu derken de meseleyi çocuklara anlatırken, böyle anlatmanın lüzumuna inanıyorum. Korku ile onları ürkütme değil de Allah’ın ululuğu, azameti ve büyüklüğünü nazara verme; “Bakın, O, büyüklüğüne rağmen, size şefkat ile, re’fet ile bakıyor!” demek suretiyle O’nu sevdirme… Cenâb-ı Hakk’ı sevdirme… Ama رَأْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللهِ “Hikmet’in başı, Allah korkusudur.”

“Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır;

Fazilet hissi insanlarda, Allah korkusundandır.

Yüreklerden silinsin -farz edelim- havf-ı Yezdân’ın,

Ne irfanın kalır tesiri, ne vicdanın.

Hayat, artık behâimdir; hayır, ondan da alçaktır…”

Varsın, alçaklık yolunda sülûk edenler, o yolda yürüyedursunlar; siz, onlar hakkında bile iyilikler düşünmeye devam edin. Kötülüğe kötülük ile mukabele değil, İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, Hazreti Mesih gibi, iyilikle mukabelede bulunmak suretiyle, centilmenliğinizi, insanlığınızı, karakterinizi ortaya koyun!.. كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “Herkes, (inanç ve dünya görüşünden kaynaklanan, kendine göre doğru ölçülerin şekillendirdiği) seciye ve karakterine göre davranır.” (İsrâ, 17/84) Herkes, karakterinin gereğini sergiler. Birileri karakterlerinin gereğini sergiliyorlar; zulüm ile oturup kalkıyorlar, zulüm söylüyorlar, zulüm düşünüyorlar, bakışlarından zulüm akıyor. Fakat sizin karakteriniz buna müsait değil. Zulüm değil, sizin bakışınızdan adalet dökülmeli, kulaklarınızda hep adalet çınlamalı, ağzınız hep adaleti telaffuz etmeli, kalbiniz adalet duygusuyla çarpıp durmalı!..

Allah, bizi bu seviyenin insanlarından eylesin! Dediğim şeylerden dolayı da beni affetsin! Siz de kusura bakmayın!..

BAMTELİ: ASR’A YEMİN OLSUN Kİ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

 “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda savmaya bak!..”

* Belki birileri, kafaları çok katı, mülâaneyi anlamıyorlar, mübaheleyi anlamıyorlar, mukabeleyi anlamıyorlar. Bu anlamayanlar, anlamamada ısrar edecekler. Aldırmayın. Bir gün, bugün olmazsa yarın, arkadan gelen nesiller dediğiniz şeyleri anlayacaktır. Siz, kendiniz gibi davranın. Sahabeyi karşınıza bir ayna gibi koyun. Sık sık tavır ve davranışlarınızı o ayna karşısında bir kere daha gözden geçirin.

* Kötülükleri dahi iyilikle savmaya çalışmak bir mü’min ahlakıdır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus farklı şekillerde nazara verilmektedir. Bu cümleden olarak şöyle buyurulmaktadır: وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34)

* Evet, iyilik ile kötülük birbirinden farklı şeylerdir; bunlar müsavî değildir. Siz, kötülük gördüğünüz zaman onu iyilikle savın, iyilikle mukabelede bulunun. Başkaları bin tane yalan söylemiş olsalar da siz “Yahu ben de bir taneyle onlara mukabele edeyim!” demeyin.

* Bazen böyle, bağışlayın, yalan furya gittiğinde, iftiralar çok ucuz pazarlarda yer bulduğunda, insanlar zannedebilirler ki, bu böyle de oluyor. Hayır, o iş hiç öyle olmuyor. Hele bir mü’minin işi asla yalan, iftira, karalama, entrika olamaz.

* Hedefiniz doğru olduğu gibi, vesileleriniz de meşru olmalıdır. Doğru hedefe ancak doğru argümanlarla varılır. Bağışlar mısınız? Merkeple sultanın huzuruna gidilmez.

 “Yemin olsun asr’a (zamana); insanlar hüsranda.. ancak şunlar müstesna!..”

* Merhum Mehmet Akif der ki:

“Hâlık’ın nâmütenâhî adı var, en başı Hak,

Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak;

Hani Ashab-ı Kiram, ayrılalım derlerken,

Mutlaka Sure-i ve’l-Asr’ı okurmuş, bu neden?

Çünkü meknûn o büyük surede esrâr-ı felâh,

Başta iman-ı hakikî geliyor, sonra salâh,

Sonra hak, sonra sebat, işte kuzum insanlık,

Dördü birleşti mi yoktur sana hüsran artık.”

* “Hâlık’ın nâmütenâhî adı var, en başı Hak / Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak.” Hak şimdi yerde mi değil mi?!. Bâtıl gemi azıya almış mı, almamış mı?!. Fitne-fesat zirvede mi değil mi?!. Ahir zamanı resmederken Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu fotoğrafı ortaya koyuyor. O dönemin insanına, “Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” buyurarak işaret ediyor. Onlar, bir kısım bozguncuların her tarafta yangınlar çıkarmasına karşılık ıslah için çalışan insanlardır. Onlar, arının ölümü karşısında bile ağlayan, karıncaya basmayan, hâlâ bir damlacık hayatı vardır diye bir sineği hayata kavuşturmak için çırpınıp duran insanlara terörist diyen edepsizlere karşılık, ıslah duygusundan, arayı bulma duygusundan, insanca davranma duygusundan asla vazgeçmezler.

* Allah Teâla Asr Sûresi’nde “Yemin olsun zamana; insanlar hüsranda.. ancak şunlar müstesna: İman edip makbul ve güzel işler yapanlar.. bir de birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.” buyurmuştur. Bu sûrede mü’minlerin birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmeleri kurtuluşlarına bir vesile olarak gösterilmekte; dolayısıyla sürekli kafa kafaya vererek kolektif şuuru harekete geçirmeleri, her zaman birbirlerine hayır ve sabır tavsiyesinde bulunmaları ve bu suretle her konuda hakkı ikâme etmeleri istenmektedir. Onun içindir ki, değişik vesilelerle bir araya gelen Ashâb-ı Kirâm efendilerimizin Asr sûresini okumadan ayrılmadıkları rivayet edilmektedir.

 “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh…”

* Günde kaç defa kuvvetin O’na ait olduğunu dillendiriyor; Efendimiz’in bir cennet hazinesi olarak beyan buyurduğu “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” ikrarıyla soluklanıyoruz. تبرأنا من حولنا وقوتنا والتجأنا إلى حولك وقوتك يا رحمان (Teberra’nâ min havlinâ ve kuvvetinâ / Veltece’nâ ilâ havlike ve kuvvetike Yâ Rahmân!) diyor ve bununla şu manaları kastediyoruz: Varsa bütün güç ve kuvvetimiz Senin havlin, evirip çevirmen, yoluna koyman, bir yere sevk etmen sayesindedir. O kudret-i kâhiren ile yaptığın şeyleri Senden başka hiç kimse yapamaz. Yok hükmünde, gölge hükmünde, gölgenin gölgesinin gölgesinin…. gölgesi hükmünde olan kendi havl ve kuvvetimizden teberri ediyoruz. Sa’y u gayretten geri durmuyoruz, şart-ı adi planındaki irademizin hakkını vermeye çalışıyoruz. Bununla beraber, Allahım, kendi havl ve kuvvetimizden fersah fersah uzaklaşıyoruz; Senin havl ve kuvvetine sığınıyoruz. Madem Sen, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh”ı kenzün min künüzi’l-cenneh (cennet hazinelerinden bir hazine) yapmışsın, biz de o cennet kenzine teveccüh ediyor, her şeyi ondan bekliyoruz.

* Allah Rasûlü’nün ashabı, başka insanların telaşa kapılıp paniklemesi beklenen şartlarda dahi paniklememiş, aksine Peygamber efendimizin haber verdiği musibetler cereyan ettikçe onların imanları ve teslimiyetleri ziyadeleşmiştir. Şu ayet-i kerime onlardaki bu iman, cesaret, metanet ve teslimiyeti destanlaştırmaktadır:

وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَ قَالُوا هٰـذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْليمًا

“Mü’minler saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği (zafer)! Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.’ dediler. Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb, 33/22)

 “İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği!.. Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.”

* Mü’minler biliyorlardı ki; tarihî tekerrürler devr-i daimi mülahazasına bağlı olarak, ayniyet şeklinde olmasa bile misliyet çizgisinde bir kısım musibetlerle karşı karşıya kalacaklar. Öteden beri “Eğer ben kuvvetliysem, güçlüysem, imkânlar elimdeyse, herkes bana biat etmek mecburiyetindedir!” düşüncesine sahip mütemerritlerin hakkı kuvvette görmeleri esprisine bağlı olarak yaptıkları gibi, bir gün birileri de bir ahzab (birleşik gruplar) halinde bir araya gelecek ve onların üzerine yürüyecekler. Bu realiteyi bildikleri için, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) ve o çizgide olanlar, Hendek’te de “İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği!.. Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.” dediler. Diğer taraftan, onlar, gelip çarpan her şeyin Allah’ın izni ve inayetiyle darmaduman olup sağa-sola savrulacağı hakikatine de kalbleri gibi inanıyorlardı: Savrulacaklar Allah’ın izniyle!..

* Bununla beraber, herkes aynı seviyede değildir. Bir de onların en zayıfları dediğimiz kimseler vardı. Bu gruptakiler, tam şirazeden çıkmamış, bütün bütün çözülmemiş ve bağı kopmuş tesbih tanesi gibi dağılmamışlardı; fakat muvakkat bir tereddüt yaşamış ve bir “Acaba?” demiş olabilirler. Böyle olması, her devirde de meselenin böyle olacağına işarettir.

 Allah (celle celâluhu) Kendisine müteveccih olanları hiçbir zaman ziyasız ve desteksiz bırakmamıştır, bırakmayacaktır.

* Bir misal vermek gerekirse: Hazreti Musa’nın (aleyhisselam) ashabı arasında da zaman zaman benzer tereddütleri yaşayanlar olmuştu. Firavun’un etrafındaki mabeyn-i hümayun diyorlardı ki “Ey koca Firavun! ‘Ene rabbükümü’l-a’la!’ diyordun. Musa’yı serbest bırakıp kendi gücüyle baş başa mı koyacaksın?” O da “Ben onu takibe koyulacağım. Onların erkeklerini öldüreceğim, kız çocuklarını bırakacağım.” demişti. “Bunlar (beni) tanımadıklarında dolayı malları ganimet, avratları ve çocukları da cariyedir!” sözü onun tarafından da söylenmişti.

* Firavun, Hazreti Musa ve İsrailoğulları’nın arkalarına takılmıştı; güneş doğup ortalığı aydınlatırken Firavun’un ordusu onları takibe koyulmuştu. Onlar o dev cesametleriyle, sistematikleriyle, Ahzab’ın Hendek’e geldiği gibi gelip kovalıyorlar; berikiler de cebrî hicret yapıyor, sadece kaçma adına yanlarına aldıkları şeylerle uzaklaşıyor, göç ediyorlardı. Böylece gelip ırmağa dayanınca ve iki topluluk birbirini görecek kadar yaklaşınca Hazreti Mûsâ’nın arkadaşları: “Eyvah! Bize yetiştiler!” dediler. Çok ciddi bir sarsıntı yaşadıklarından dolayı te’kid içeren ifadelerle “Hiç kuşkusuz, mutlaka biz yakalandık, idrak edildik.” demeye durdular. İşte o anda bile Hazreti Musa “Kellâ!..” dedi; “Hayır, asla!.. Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir!”

* Hazreti Musa, bu tevekkül, teslim, tefviz ve sikasını ortaya koyunca, Allah’la arasındaki münasebet tamam olmuştu. Cenâb-ı Hak da ona, “Asânı denize vur!” diye vahyetti. Vurur vurmaz kudret tecelli etmiş, bütün sebepler tuz buz olmuş ve deniz yarılmıştı. Öyle ki birer koridor gibi açılan yolun iki yanında sular büyük dağlar misillü yükselmişti. Bunu görünce Hazreti Musa ve ashabı iman ve itminanla tepe şeklindeki su kütleleri arasında yürüyüp karşıya geçmişlerdi. O arkadan gelen gafil zannediyordu ki, mü’minin geçtiği yerden kendisi de geçebilir. Bu düşünceyle o da dalmıştı suya ama boğulup gitmişti. (Şuara Sûresi, 29/60-66)

* Hâsılı; Allah (celle celâluhu) Kendisine müteveccih olanları hiçbir zaman ziyasız ve desteksiz bırakmamıştır, bırakmayacaktır.

Bamteli: YÜREĞİN VARSA, NEFSİNLE YÜZLEŞ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi (iki ayrı hasbihalden müteşekkil) haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

Burada hesaplı yaşayın ki, ötede, görülmemiş hesapların altında ezilmeyesiniz!..

*Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehayâ) en büyük mahkemede hesaba çekilmeden önce dünyadayken sık sık nefsi sorgulamayı akıllılık ve mü’minlik emaresi olarak zikretmiş; Hazreti Ömer Efendimiz de Allah Rasûlü’nden işittiği bu hakikati farklı bir üslupla seslendirerek şöyle buyurmuştur: “Ahirette hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekin. Ötede amelleriniz tartılmadan önce burada kendiniz tartın. En büyük arz ve mahkeme için şimdiden gerekli hazırlıklarınızı yapın. Bilin ki, o gün huzura alındığınızda size ait hiçbir şey gizli kalmayacak ve bütün sırlarınız bir bir sayılıp dökülecek.”

*“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا buyuruyor Hazreti Ömer. Hesaplı yaşayın; tabir-i diğerle, riyâzî, yani matematikteki katiyetler ölçüsünde yaşayın. “Bu hayat tarzım, mülahazalarım, tefekkür, tedebbür, tezekkür dünyam riyâzî bir kat’iyette -Allah’ın izni ve inayetiyle- bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, öbür gün olmazsa daha öbür gün Cenâb-ı Hakk’ın rıza ufkuna ulaşmama vesile olacaktır.” yörüngesine bağlı bir muhasebe içinde yaşayın. Şayet böyle sürekli kendinizle uğraşma ve nefsinizi sorgulama yerine başkalarının kusurları arkasına takılır, onların eksiklikleriyle meşgul olursanız, şeytan sizi işgal eder.

Aynı delikten ikinci defa ısırılmamak için “hüsn-ü zan ama adem-i itimat!”

*Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, “Hüsn-ü zan sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir.” buyurmuş; hâlis niyetli, müspet düşünceli ve güzel görüşlü olmayı İslam’ı hazmetmenin, onda derinleşmenin ve Allah tarafından görülüyor olma mülahazasına bağlı yaşama enginliğinin bir alâmeti saymıştır. Evet, başkaları hakkında hüsn-ü zan en güzel ibadettir. Ama hususiyle günümüzde olduğu üzere, birileri sürekli yılan gibi ısırıyorlarsa, adem-i itimat mülahazasını da -eskilerin ifadesiyle diyeyim- nazardan dûr etmemek lazım.

*Evet, hüsn-ü zan mümkün oldukça hüsn-ü zan etmek ve hüsn-ü zanna kilitlenmek esastır. Fakat yine bir hadîsin ifadesiyle, “Bir mü’min bir delikten bir defa ısırılır.” Mutlak hüsn-ü zan eder, takılıp arkalarından sürüklenirseniz, fırsat bulunca sizi yine ısırırlar. Öyleyse, bir daha ısırılmamak için lazım gelen tedbiri, temkini almalısınız. Tasavvufun ilk basamağı teyakkuzdur; teyakkuza geçmelisiniz. Hüsn-ü zan ettiğiniz hususlarda sürekli negatif bir kısım tavır ve davranışlarla karşı karşıya kaldıysanız, bu defa Hazreti Pir’in verdiği ölçüler çerçevesinde, “hüsn-ü zan ama adem-i itimat” prensibini işletmelisiniz.

Dünyaya gönlünü kaptırıp ahireti elinin tersiyle itenler gibi olmayın!..

*İnsan sık sık kendini sorgulamaz ve nefis muhasebesinde bulunmazsa, şeytanın elinde bir oyuncak haline gelir. Şeytan onu bugün ayrı bir dünyevîliğe sevk eder, başka bir gün ayrı bir dünyevîliğe. Böylece o hiç farkına varmadan dünyanın câzibedar güzelliklerine kapılıp onların arkasından sürüklenebilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ

“Kadınlar (kadınlar için de erkekler), oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara (süslenmiş) cazip gelmektedir. Bunlar dünya hayatının geçici bir metaından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise, Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmrân, 3/14)

*Her hal ve hareketiyle dünya peşinde koşan kimselere Kur’an şu şekilde hitap ediyor: كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Hayır, siz dünyaya gönlünüzü kaptırmışsınız, ahireti elinizin tersiyle itmişsiniz. Hesaptan haberiniz yok; kabirden, Münker Nekir’in sualinden, mizandan haberiniz yok. Gırtlağınıza kadar günah içindesiniz fakat hâlâ kendinize göre dinden bahsediyorsunuz. Âcile’yi (hazır ve peşin olanı) seviyorsunuz, gönlünüzü hemen olana kaptırmışsınız. Ahireti terk ediyor; yarını, öbür günü, daha öbür günü, berzah hayatını ve mahşeri görmüyorsunuz. Rıdvan’la sevineceğiniz hayatı görmüyorsunuz, cehennemle muazzeb olacağınız hayatı görmüyorsunuz. “Bugün, bugün, bugün…” diyorsunuz, Ömer Hayyam’ın ifadesiyle “Bir geçmiş gün için beyhude feryat etme / Bir gelecek günü boşuna yâd etme / Geçmiş, gelecek masal hep / Eğlenmene bak, ömrünü berbat etme.” mülâhazasına bağlanıp her şeyi cismaniyet ve beden hesabına değerlendiriyorsunuz.

İlahi nusret umumiyetle arınmış kullara yetişir; arınmadıktan sonra ferec, mahreç ve nusret gelmez.

*İnsanın nefsini sorgulayarak istiğfar ve tevbeye yönelmesi ile sıkıntılardan kurtulup felah ve huzura ermesi arasında da sıkı bir münasebet vardır. Bundan dolayıdır ki, ayet ve hadislerde nusret talebinden önce istiğfar ve tevbe nazara verilmektedir.

*Ezcümle; yatsı namazından sonra okunması sünnet olan Bakara Suresi’nin son iki ayetinin ikincisinde şöyle buyurulmaktadır:

لاَ يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَآ أَنْتَ مَوْلاَنَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

“(Onların bu dualarına karşılık Allah şöyle buyurdu: Ey mü’minler! Allah’ın, içinizde kurduğunuz niyet ve planlardan dolayı bile sizi sorguya çekeceğinden çok endişe duyuyorsanız, şunu da bilin ki:) Allah, kimseye kapasitesinin üstünde bir sorumluluk yüklemez; herkesin kazandığı (hayır) kendi lehine, işlediği (fenalık da) aleyhinedir. (Siz, şöyle dua edin:) ‘Rabbimiz, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!’” (Bakara, 2/286)

*“Kâfir” kelimesinin manası çok umumidir. Mutlak zikredildiğinde, kemâline masruftur ve Allah’ı inkâr edenler için kullanılmış olur. Fakat onun berisinde, nankör kimse için de istimal edilir. Kur’an’da insan için “kefûr” sıfatı zikredilmektedir; bu vasıf, çok nankör manasına gelir; zaten nan, ekmek ve nimet demektir; nankör de nimetin kadrini bilmeyen. Ayrıca, kâfir, bir şeyi saklayıp gizleyene denir. Bundan dolayı, tohumu toprağa gömüp saklaması açısından -şer’î manada değil, lügat itibarıyla- rençpere de kâfir denmiştir. Fıtratındaki inanma kabiliyetini, inanç istidadını setreden, vicdanını karartan, söndüren ve öldüren kimseler de bu manada kâfir olarak anılırlar. Onun için, “…kâfirler güruhuna karşı bize yardım et ve zafer ver!” (Bakara, 2/286) denirken hem ehl-i küfre hem de nankörlük içindeki kimselere karşı nusret talebi söz konusudur.

*Kur’an-ı Kerim, nebiler çevresinde saf bağlayıp mücahede eden “ribbiyyûn”un duasını aktarırken de istiğfar ve nusret münasebetine işarette bulunmaktadır:

وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلاَّ أَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

“Evet, onların bu durumda dedikleri sadece şu oldu: Ey kerîm Rabbimiz! Günahlarımızı ve bilmeyerek içine düştüğümüz aşırılıklarımızı affeyle; bizleri doğru yolda sabitkadem kıl ve küfr ü küfran içindekilere karşı bize yardım/zafer ihsan eyle!” (Âl-i İmrân, 3/147)

*Demek ki, arınmadıktan sonra ferec, mahreç ve nusret olmaz. Kendi kusurlarıyla meşgul olmayan için de arınma söz konusu değildir. Hata ve günahlarını itiraf edip Cenâb-ı Hakk’ın yarlığamasını dilemek, arınma kurnalarında yunup yıkanarak ilahi nusrete ehil hale gelmek çok önemlidir.

Arınma yolunda “istiğfar” bir başlangıçtır; onun devamı ve müntehası ise, “tevbe”, “inâbe” ve “evbe”dir.

*Bağışlanma talebinin sözle yapılanına “istiğfar” denir. İstiğfar; insanın, içine düştüğü bir hatanın pişmanlığıyla kıvranarak Cenâb-ı Hak’tan kusurlarının affedilmesini ve günahlarının bağışlanmasını istemesi, afv ve mağfiret dilemesi demektir. İstiğfar, bir başlangıçtır; onun devamı ve müntehası ise, tevbe, inâbe ve evbedir.

*Hataları itiraf edip pişmanlıkla kıvranmak, fevt edilen sorumlulukları yerine getirerek, yeniden toparlanıp Cenâb-ı Hakk’a yönelmek şeklinde ilk küçük yorumları ile tanıyacağımız tevbe; hakikat ehlince, duyguda, düşüncede, tasavvur ve davranışlarda Zât-ı Ulûhiyet’e karşı içine düşülen muhalefetten kurtulup, O’nun emirleri ve yasakları zaviyesinden, yeniden O’nunla muvafakat ve mutabakata ulaşma gayretidir.

*Tevbeden sonra inâbe ve evbe gelir. Bunların farklı tarifleri söz konusudur ama şöyle de denebilir: Ukûbet endişesiyle Hakk’a sığınma bir tevbe; makam ve derecâtı muhafaza arzusuyla O’nda fâni olma bir inâbe; O’ndan başka her şeye kapanma da bir evbedir. Birincisi, bütün mü’minlerin hâlidir ve ezanları da, وَتُوبُۤوا إِلَى اللهِ جَمِيعًا أَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ “Ey iman edenler, hepiniz inhiraflardan vazgeçip Allah’a sığının!”dır. (Nûr, 24/31) İkincisi evliyâ ve mukarrabînin vasfıdır; kametleri de, mebde itibarıyla وَأَنِيبُۤوا إِلٰى رَبِّكُمْ “Rabbinize inâbe ediniz.” (Zümer, 39/54), müntehâ itibarıyla da وَجَۤاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ “Cenâb-ı Hakk’a saygı dolu bir kalble geldi.” (Kaf, 50/33) beyanıdır. Üçüncüsü enbiyâ ve mürselînin hususiyetidir. Şiarları da نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ “O ne güzel kuldur! Çünkü o her zaman (Allah’a) rücûdaydı.” (Sâd, 38/30, 44) şeklindeki ilâhî takdir ve iltifattır.

*İnsanda böyle arınma niyeti, azmi ve cehdi olmalıdır ki Cenâb-ı Hak, vaad buyurduğu neticeyi ihsan eylesin:

فَآتَاهُمُ اللَّهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الآخِرَةِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

“Allah da onlara hem dünya mükâfatını, hem de en güzel âhiret mükâfatını verdi. Elbette Allah, (böyle) ihsan sahiplerini, (Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde iyiliğe adanmışları) sever.” (Âl-i İmrân, 3/148)

“Sana ulaşan her iyilik Allah’tandır; başına gelen her fenalık ise nefsindendir.”

*Hakikî bir mü’min, bütün iyilik, güzellik ve başarıların Allah’tan geldiğini, kötülük ve musibetlerin ise nefsinden kaynaklandığını bilir. Zira çok açık ve net bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisâ, 4/79) Bu inanç, bir taraftan Allah’a karşı hamd, şükür ve sena hissini tetikler; diğer yandan da istiğfar, tevbe, inâbe ve evbe duygusunu harekete geçirir.

*Ceza umumiyetle insanın amelinin cinsinden olur. Bu itibarla da insan şayet bir karıncaya basmışsa, sonraki musibeti ondan bilmeli; “Demek ki ben bir karıncaya bastım, benim de tepeme bastılar!” demelidir.

*Evet, insan o kadarcık bir günah bile işlemiş olsa, “Demek ki başıma inen bu balyoz ondan!” demesini bilmelidir. Şayet bir şahıs, başına gelen olumsuz hadiseleri kendinden bilmezse, hiç durmadan dışarıda suçlu arar. Kendi suçlarını örtmek, perdelemek ve unutturmak için, sun’i gündemler oluşturur; başkalarını kusurlu ve kabahatli gösterir.

Herkes kendi dairesinden sorumludur; alanındaki her musibete “Benim yüzümden oldu!” diye bakmalıdır!..

*Hazreti Sâdık u Masdûk (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ. اَلْإِمَامُ رَاعٍ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ وَالرَّجُلُ رَاعٍ فِي أَهْلِهِ وَهُوَ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ. وَالْمَرْأَةُ رَاعِيَةٌ فِي بَيْتِ زَوْجِهَا وَمَسْؤُولَةٌ عَنْ رَعِيَّتِهَا. وَالْخَادِمُ رَاعٍ فِي مَالِ سَيِّدِهِ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ وَكُلُّكُمْ رَاعٍ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ

“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz. İmam (idareci) çobandır ve güttüğünden mesuldür. Erkek ailesinin çobanıdır, elinin altındakilerden mesuldür. Kadın, evinin çobanıdır, yeddiklerinden mesuldür. Hizmetçi de, efendisinin malından mülkünden sorumludur.”

*Bu açıdan bakılınca, şayet bir köyde imam veya muhtar yönlendirici insan konumundaysa, oraya bir sel geldiği, bir çığ düştüğü zaman, o imam ya da muhtar “Benim yüzümden oldu!” demelidir. Muhtar köyünden mesul olduğu gibi devletin başındaki insan da bütün halkın mesuliyetini uhdesine almıştır; herhangi bir kurumun ya da birimin idarecisi ise, bilhassa kendi dairesinden sorumludur. Herkes şahsî kusurlarının, özellikle kendi vazife ve sorumluluk dairesinde bir kısım menfi hadiselere sebebiyet verebileceğine inanmalı, bundan korkmalı ve temkinli yaşamalıdır.

*İkinci Halife devrinde bir ara Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyor ve günler geçmesine rağmen bir türlü yağmur yağmıyordu. Hazreti Ömer çok zaman, başını yere koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem onun halini anlatırken diyor ki, “Hazreti Ömer’i çok defa secdede hıçkırıklarla kıvranırken ve tir-tir titrerken görüyordum; şöyle niyaz ediyordu: Öyle zannediyorum yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyle! Allahım! Ümmet-i Muhammedi benim günahlarımdan dolayı mahvetme.” (Hangimiz memleketin başına gelen bela ve musibetleri kendi günahlarımızdan biliriz. Kaçımız “Bu kuraklık benim günahlarım sebebiyledir. Bu bela ve musibetler benim yüzümden milletin başına yağıyor. Allahım beni affet. Günahlarım yüzünden masum insanları mahvetme” deriz?) Evet, kuraklık ve kıtlık uzayınca, halk Hazreti Ömer’e müracaat etti. Yağmur duasına çıkmasını istediler. Hazreti Ömer birden, bir şey hatırlamış gibi koştu. Gitti, Hazreti Abbas’ın evine vardı. Kapısını vurdu. “Gel benimle” dedi. O’nu bir tepeye çıkardı. Orada, Hazreti Abbas’ın ellerini tutup, yukarıya kaldırdı. Sonra dudaklarından şu sözler döküldü: “Allahım! Bu Senin Habibinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver.” Sahabi diyor ki, “O el, daha aşağıya inmeden yağmur yağmaya başladı. Biz yağmurla, selle birlikte evlerimize döndük.” İşte Hazreti Ömer’in bu tavrı, öncelikle mahviyet, tevazu ve sorumluluk duygusundan kaynaklanmaktaydı; sonra da Hazreti Abbas’a karşı hüsn-ü zannının, onu Hakk’ın muradı görmesinin neticesiydi.

“Âlemin lekeleri senin yağlı karalarını unutturmasın! Yoksa maiyyetin kokusunu duyamazsın!”

*Geçen haftalarda burada da arkadaşlarınız yağmur duasına çıktılar ama bu defa kar talep ettiler. Bir tanesi, her şeyi kendinden biliyor; söylediğine göre, onlara iltihak etmiyor; “Ben bu cürmümle onlara iltihak edersem, o dualar yüzlerine çarpılır, kabul edilmez. Gelecekken yağmur gelmez, gelecekken kar gelmez!..” diyor. Fakat az ötede hıçkıra hıçkıra ağlıyor; dövünürcesine, “Ne olur ya Rabbî, ellerini kaldıran bu arkadaşları benim yüzümden mahcup olarak geriye döndürme; sevindir onları, gülsün yüzleri!..” diye dua ediyor.

*Konumunun hakkını vererek, insanın bütün olumsuzluklar karşısında böyle demesi, böyle düşünmesi, meseleye böyle bakması ve kendisini böyle sorgulaması icap eder. “Bakma yâ Rab sevâd-ı defterime / Yak yakacaksan onu benim yerime!” Şayet, kendinize öyle bakmazsanız, terakki yolları tıkanır önünüzde; Allah’la münasebete geçemezsiniz, maiyyetin kokusunu alamazsınız, aşk u iştiyak nedir bilemezsiniz, Allah’a karşı özleme hissi nedir bilemezsiniz. Camiye gidebilirsiniz, hacca da gidebilirsiniz, oruç da tutabilirsiniz. Fakat bu kadar dünya levsiyatı içinde kirlenmişseniz ve kiri de başkalarında arıyorsanız şayet, Allah’la münasebetten fersah fersah uzaksınız demektir.

*İnsan kendi hata ve kusurlarına yoğunlaşmalı; onları telafi etmeye ve gidermeye çalışmalıdır. Yoksa kendisi darmadağınık yaşadığı halde, başkalarının şöyle böyle eğri-büğrü halleriyle, küçük kırılmalarıyla meşgul olup durur. El-âlemin bir kısım küçük kusurlarına konsantre olunca da kendi olumsuzluklarını hiç göremez.

*İnsan, kusurları ve günahları açısından kendisine derin ve kuşatıcı bir bakışla bakmalı; en küçük olumsuzluklarını Everest Tepesi kadar büyük görmelidir. Hani bir Hak dostu diyor ya, “Beni günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan” Kendine öyle bakmak lazım.

Ahiretinden hiç endişe etmeyip emniyet içinde yaşayanlar akıbetlerini tehlikeye atmış olurlar.

*Vakıa, ümidini yitirmemek ve reca hissini hep canlı tutmak da bir esastır. “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehü şey’ün kalîl” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.) Bu reca hissini de yitirmemek lazım.

*Dağlar cesametinde mesâvîsini görmeyen ama başkalarının sinek kanadı kadar kusurlarına takılan akılzedeler var. Akılzedeler… Hep başkalarının kusurunu kovalar dururlar fakat bir bataklık içinde sürüm sürüm olduklarının farkına varamazlar.

*Emniyet ve güven içinde yaşayanlar akıbetlerini tehlikeye atmışlardır. Burada O’ndan korkup tir tir titreyen yürekler ise öbür tarafta emniyetlerini teminat altına almış olurlar. Cenâb-ı Allah, bir kudsî hadiste “İki korkuyu ve iki emniyeti bir arada vermem.” buyurmaktadır. Evet, dünyada ahiretinden endişe etmeyen ve öteler için hazırlık yapmayanlar, orada korkularla kıvranacak; burada havf (korku) içinde yaşayanlarsa, ahirette sürekli emniyet ve huzur yudumlayacaklardır.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: NE KADAR DA KERİMSİN ALLAH’IM!

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“Niyet, bir kast ve teveccüh, bir azim ve şuur demektir. İnsanın, bütün fiillerinin esası niyet olduğu gibi, eğilimlerine göre, “benim” deyip sahip çıkacağı işlerin vesilesi de yine niyettir. Keza, iradenin en sarsılmaz kaidesi ve insandaki inşa gücünün en metin temeli de niyettir. Hatta diyebiliriz ki, kâinatta ve insan nefsinde her şey, hem başlangıç itibarıyla, hem de devam itibarıyla niyete bağlıdır. Ona dayandırmadan ne bir şeye varlık kazandırabilmek, ne de daha sonra onu devam ettirebilmek mümkün değildir.”[1]

Bu açıdan denilebilir ki; varlık sahasında boy veren iş ve eylemlerimizin, hangi hedef doğrultusunda yapıldığıdır niyet. Yaşadığı hayatı, canlı bir şekilde, idrak ede ede, duya duya değerlendiren bir insanın, niyet kulesinden rota almadan ortaya koyabildiği bir iş ve eylemi yok gibidir. Bu açıdan bakıldığında, yaptığı işlere şuuru taalluk etmeyen insan sayısı oldukça azdır. Öyle ki, zihni fonksiyonlarında daimi yahut muvakkat bir problem olmayan bir insanın, ortaya koyduğu eylemlerinin bir niyete istinat etmiyor olması mümkün değildir. Zira “iş yapıyor olmak için yapmak” hatta “yapıyormuş gibi yapmak” dahi ancak bir niyetle mümkündür ki; burada eylemimiz niyetimiz, niyetimiz de aynı eylem olmuş olur. Bu açıdan çok rahat bir şekilde denilebilir ki, zihnin yapılan eyleme taalluk etmesine engel olabilecek bir takım noksanlıklar ve dış etkenler (zihinsel engelli olma, cinnet hali ve sarhoşluk) olmadığı sürece, insan bir niyetle hareket etmek zorundadır ve adeta buna programlıdır. Bu da aynı zamanda -haşa ve kellâ- kâinatta abesiyete yer vermeyen Alîmu-l Hakîm’in hikmeti muktezasıncadır.

Mevzumuzla alakalı Ebu Hureyre’den (radıyallâhu anh) mervi şu kutsî hadis-i şerif, inanan gönüllere ümitbahş ve inşirah vesile çok önemli beyandır:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

قَالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ: إِذَا هَمَّ عَبْدِي بِحَسَنَةٍ وَلَمْ يَعْمَلْهَا، كَتَبْتُهَا لَهُ حَسَنَةً، فَإِنْ عَمِلَهَا كَتَبْتُهَا عَشْرَ حَسَنَاتٍ إِلَى سَبْعِ مِائَةِ ضِعْفٍ، وَإِذَا هَمَّ بِسَيِّئَةٍ وَلَمْ يَعْمَلْهَا، لَمْ أَكْتُبْهَا عَلَيْهِ، فَإِنْ عَمِلَهَا كَتَبْتُهَا سَيِّئَةً وَاحِدَةً

“Kulum eğer bir kötülük yapmaya niyet ederse, onu işleyinceye kadar ona bir kötülük olarak yazmayın! Eğer onu işlerse onun bir misli olarak ceza yazın! Bir iyilik yapmayı düşünür ve bunu yapmazsa onun için bir hasene yazın! Eğer bunu yaparsa onun için on mislini yazın.”[2]

             ***

Evet, niyet, öyle bir mâyedir ki, ‘yok’ onunla ‘var’ olup bir varlık cilvesi gösterir; var gibi görünen şeyler de yine ondaki bozukluktan ötürü ölür ve tesirsiz kalır.

Gazada, kanlı elbiseleri boynunda, ölüp gayyaya yuvarlananlar az olmadığı gibi, dupduru niyeti sayesinde, yumuşak döşeklerde ölüp cennetlere gidenler de az değildir.”[3]

Hadis-i şerif niyetin İslam dinindeki ehemmiyeti başlıklı konular sadedinde değerlendirebilir ve doğrudur. Fakat belki de asıl önemli olan burada, Cenâb-ı Hakk’ın kereminin enginliği, rahmetinin vüs’atidir.

Öte yandan hadis-i şerif, anlaşılır olması açısından, zihne sıkleti olmayan bir sadelikte olduğu gibi, bütünü itibariyle de Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz’in mübarek beyanlarıyla, Cenâb-ı Hak tarafından kullarının istifadesine açılmış olan bir ümit mahzenidir adeta. Bir başka açıdan ise o, baştan sona bir adalet ve rahmet eseridir.

“Kulum eğer bir kötülük yapmaya niyet ederse, onu işleyinceye kadar ona bir kötülük olarak yazmayın!” ifadesi adaletin remzi mahiyetinde bir beyan olduğu kadar, aynı zamanda Adil-i Mutlak’ın kullarına -haşa- zulmetmekten beri olduğunun da bir fermanıdır. Cenâb-ı Hak adına, varlık ya da yokluk sahası bir olmasına rağmen, o kullarına, kullarının kendilerine baktıkları açıdan bakıp onları öyle kabul etmiş ve neticede varlık sahasında henüz vücut bulmamış günahlar için kullarını muaheze etmeyeceği hususunda onları tebşir buyurmuştur. Öte yandan, Allah ahlakı ile ahlaklanmanın edebiyatını yapmaktan geri durmadıkları halde; ortada ne bir suç, ne bir suça teşebbüs, hatta ve hatta ne de suça teşebbüs etmeye bir niyetin olmadığını bilmelerine rağmen, inanan insanları zihinlerinde mutasavver “makul şüphelerle” cezalandırma ve mahkûm etme cür’etini kendinde gören yirmi birinci asır müstebitleri, yarın Huzur-u İlahi’de bunun hicabını duymayacaklar mı, hesabını vermeyecekler mi?

Hadis-i şerifin bu kısmından sonra Buhari’de bir ziyade vardır. O ise; “Eğer kulum o günahı irtikâp etmeyi benim için terkeder, yapmazsa onun için bir hasene olarak yazın!” Cenâb-ı Hak burada “Şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir”[4] ayeti kerimesi fehvasınca; günah irtikâp etmekten yüz çevirmiş olmayı da günahı hasenata kalbeden bir iyilik olarak kabul etmiştir. Nezd-i ulûhiyette, kendisinden dönülmüş kötü bir karar hayır olduğu gibi, onun mükâfatı da ancak hayırdır. O’nun (celle celâluhu) kullarına meccanen lütfettiği bu türden atıyyeler de asla kendisine bir darlık vermez.

Evet, o öyle bir Rahman-u Rahim’dir ki, onun adalet ve rahmet eseri hükümlerini, bugün modern hukuk normları izah noktasında çaresizdir. Dünyada bir sistem yahut bir ideoloji gösterin ki, suç işlememek asli vazifesi olan birine suç işlemedi diye şefkat göstersin ve onu ödüllendirsin. Bu mümkün değildir ve asla da olmayacaktır. Zira nasıl ki güneşin aynadan yansıyan şuaları güneş değildir; insanlığın da rahmetin menbaı olan Rahman’ın şefkat enginliğine ulaşması mümkün değildir. Çünkü insandaki rahmetin menbaı dahi O’dur. Asıl, fer’ gibi olamayacağı için, insanın da Hazreti Rahman’ın (celle celâluhu) değil şefkat ve rahmet enginliğine ulaşması, o re’fetin kâ’bına dahi ulaşması imkân dâhilinde değildir.

“Bir iyilikte bulunma” niyetinin, nezd-i ulûhiyette bu denli hora geçmesi ise, kötülüğe zihinlerde dahi hakk-ı hayat vermeme cehdinin bir mükâfatı ve bir semeresi olsa gerek. Zira iyilik düşüncesinin zihinlerde ve toplum bünyesinde neşv ü nema bulması, ancak kötü düşüncelerin zihinlerden sökülüp atılması ve iyilik ve semahat duygularıyla bezenmesi ile mümkündür. Eğer kap pis ise içine konulan yiyecek ne denli leziz ve değerli olursa olsun, zamanla onu kirletecek tadını bozacaktır. O yüzden kötülükle mücadele evvelemirde niyetlerin rahmi mesabesinde olan zihinde başlatılmalıdır.

“Bir iyilikte bulunma” niyetinin eyleme dönüşmesinin, mevzumuza temel olarak aldığımız hadis-i şerifte on katı ile sair hadis kitaplarında ise “yedi yüz katına hatta daha fazlasına”[5] varıncaya dek âlî bir kerem ile mükâfatlandırılmasının hikmeti noktasında ise şu hususlara temas etmek mümkündür.

Kainattaki en kompleks varlık insandır. Hal böyle olunca, insana lütfedilen hissetme, zevketme, ruhunda duyabilme hasseleri de o nispetle kompleks ve kesiftir. Bu aynı zamanda, insanın kendi ruhunda potansiyel olarak mevcut bulunan bu melekeleri inkişaf ettirdiğinde, hadiselerden farklı şeyler duyup hissetmesinin mümkün olduğunun da bir ifadesidir. İnsan kendisine çok farklı dersler sunan bu denli çeşitli kanallarla donatılmışsa şayet, bir iyiliğin sadece zihinde niyet olarak kalmış olmasının hâsıl ettiği marifet ve zevk ile zihne münhasır kalmayıp pratik hayata dökülmüş bir iyiliğin insanda hâsıl edeceği marifet ve zevkin bir olmaması lazımdır. Bal ile alakalı marifeti onun sadece “tatlı bir şey” olduğu bilgisinden ibaret olan bir insanın, bal ile alakalı söyleyeceği şey sadece onun tatlı olduğu ve bu tatlılık etrafında ki benzer ifadeler olacaktır. Balı tatmış, o zevki damaklarında hissetmiş bir insanın ise, bal ile alakalı söyleyebileceği tek şey -eskilerin ifadesiyle- dıyk-i elfazdan kaynaklı “tadan bilir” olacaktır. İnsan ise Esma-i İlahiye’nin meclâsı olması hasebiyle, ruhunda her bir isme bakan bir zevk etme melekesi mevcuttur. İnsan yaptığı işe, kendisine lütfedilen bu hasselerden dâhil edebildiği oranda farklı marifet enginliklerine açılıp farklı zevkler duyacak ve dönüp niyet ile amel arasındaki farkı sual edenlere sadece “tadan bilir” diyebilecektir. O sebepledir ki, bir hayrı sadece niyette yapmakla, onu gerçek hayata aksettirmek arasındaki sevap farkının nedenini anlamak, hakikate ancak bu açıdan bakmakla mümkün olacaktır.

                  Kerem et kullarına fazlından İlâhi

                  Nur eyle yollarını lütfundan İlâhi

                  Kıl nâil-i irfan fanide bendegânın

                  Seyrimiz ola ukbada cemalin, lâtenahi.

 Sefa Salman

[1]. M. Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler

[2]. Sahih-i Müslim, İman, 203.

[3]. M. Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler

[4]. Hud sûresi, 11/114

[5]. Sahih-i Buhari, 6010

Bamteli: Karar Kararabildiğin Kadar!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Ramazan ayı ve bayramından sonraki ilk sohbetinde özetle şunları söyledi:

Çölleri Cennetlere Çevirmenin Biricik Yolu

*“Ey kupkuru çölleri cennetlere çeviren gül!..” İslam dünyasına o kadar gülmüştün; etrafa güller saçmış, gül kokuları neşretmiştin; bir kere daha niye olmasın ki?!. Evet, günümüzde güle, gül kokusuna, gül gibi olmaya çok ihtiyaç var. Gönlümüz gül gibi olursa, gezdiğimiz her yer de -Allah’ın izniyle- ıtriyat çarşısı gibi hep gül kokar.

*Elin-âlemin sağa sola levsiyât savurmasına, kerih kokular neşretmesine bakmamak ve ona takılmamak lazım. Aynı şeyleri yapmakla mukabelede bulunmak, İslamî konumumuz ve duruşumuz itibarıyla bize yaraşmaz, yakışmaz. Güllerin Sultanı da onu hoş karşılamaz. O zaman size karşı yapılan bütün taarruzları güzel bir tavırla savmaya çalışın. El-âlem, hatta sizinle aynı safta bulunan ve aynı kıbleye yönelen insanlar yaylarını gerip size zehirli oklarını atmaya çalıştığında, siz yayınızı gerin, okunuzun ucuna bir gül yerleştirin ve onlara bir gül atın; duygu ve düşüncelerinizi bu tavırla ortaya koymaya çalışın.

Allah’ın Rahmet ve Bereketi Birleşen Gönüller Üzerine Yağar!..

*Allah’ın ümmet-i Muhammed’e en büyük lütuflarından bir tanesi, onların kalblerini te’lif etmesi, onları bir araya getirmesidir. Gönülleri birbirine ısındırmak çok zordur. Kalbleri telif edecek, insanları birbirine sevimli kılacak ve dostluk köprülerinin kurulmasını sağlayacak olan sadece Allah’tır. Nitekim İlahî Kelam’da “Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin, yine de onların kalblerini birleştiremezdin; fakat, Allah onları birleştirdi. Çünkü O Aziz’dir, Hakîm’dir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Enfâl, 8/63) buyurulmuştur. Evet, kalbleri birbirine ısındırmak, insanları bir araya getirmek ve onlardan bir vahdet örgülemek için dünya dolusu altın, gümüş sarfedilse yine de yeterli olmaz. Te’lif belki ittihattan ve vifaktan evvel gelir. Bu, en basitinden, en seviyesizce bir araya gelmeye denir. Bunun üstünde esas vifak ve ittifak vardır.

*Vifak ve ittifak, sizin aranızda problemleri çoğaltmama adına da önemlidir. Çünkü insanın belli ölçüde bir enerji kapasitesi vardır. Onu dağıtacak olursanız, asıl vazifenizi gereğince eda edemezsiniz. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, iki elimiz var; dört elimiz olsaydı dahi bu hizmete yetmezdi. Öyle dağılırsak, konsantre olamazsak, en basit işlerde bile başarı sergileyemeyiz, başarılı olamayız. Kendimiz, kendimiz olma çizgisinde kendimizi ifade edemediğimizden dolayı, başkalarına da bir şey anlatamayız.

*Hazreti Üstad, “Vifak ve ittifak tevfîk-i ilâhinin en büyük vesilesidir.” diyor. Bir dua!.. Siz birleşirseniz, Allah da muvaffakiyetlerini sağanak sağanak başınızdan aşağıya yağdırır.

“Hoş gör!.. Hoş göremezsen bari nâhoş görme!.. Nâhoş görsen de dillendirme!..”

*Kötülükleri dahi iyilikle savmaya çalışmak bir mü’min ahlakıdır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus farklı şekillerde nazara verilmektedir. Bu cümleden olarak şöyle buyurulmaktadır:

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ

“İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34)

*Hoş gör!.. Hoş göremezsen bari nâhoş görme!.. Nâhoş görsen de dillendirme!.. En azından bu mertebelerden, bu yörüngelerden birinde yol almaya bakmak lazım. 

*Yanlış bulduğum bir Türk atasözü var: “Kendisine iyilik yaptığın insanın şerrinden sakın!” Belki gerçekten öyle namert insanlar, cibilliyeti bozuk olanlar bulunabilir. Ama o sözün yerine esasen sizin düşünce dünyanızı aksettiren şu söz daha uygun: “Şerrinden korktuğun, kötülüğünden endişe duyduğun kimseye dahi bir damlacık bile olsa iyilikte bulun.” (…) Endişe duyduğunuz insanların o endişe verici hislerini, gayzlarını, kinlerini, nefretlerini bu istikamette kırmaya çalışmak lazım. Böyle yapıldığı takdirde, siz karşınıza çıkacak problemleri de azaltmış olursunuz. Tabir-i diğerle, güzergâh emniyetini de sağlamış olursunuz.  

Ayrıştıran Değil Birleştiren, Kutuplaştıran Değil Buluşturan Olmalı!..

*Kendiniz olun!.. Kendiniz!.. Anadolu insanı!.. Ayrıştıran, parçalayan, insanları birbirine düşüren, kutuplaştıran, bir kısım avantajlar tanımak suretiyle bazılarını yanına çeken ve diğerlerine karşı cepheleştiren kimseler gibi olmayın! 

*Her yeri Allah’ın izni ve inâyetiyle bir gül bahçesine çevirmek lazım. Hususiyle gülün hâre (diken tarlasına) düştüğü dönemlerde! “Gül hâre düştü, sînefigâr oldu andelib / Bir hâre baktı bir güle, zâr oldu andelib” (Gül dikenliğe düşünce, bülbülün sinesi yaralandı / Bülbül, bir güle, bir de dikene baktı, oracığa yığılıverdi) (Nâilî-i Kadîm) Böyle bir dönemdesiniz. Size ağlamak, kirleri gözyaşlarıyla yıkamak, gönül heyecanlarıyla şiddeti hiddeti def etmek ve Allah’ın izn u inâyetiyle iman gücüyle de hiç durmadan, yorulmadan, benzini bitmeyen arabalar gibi, güneş enerjisiyle işleyen arabalar gibi sürekli yol almak düşüyor!.. 

Korkunç Tahrip Gayretlerine Rağmen İki Çürük Taşı Bile Düşüremediler!..

*Hiçbir yerde bir tevakkuf yaşanmadı. Neye rağmen? Tahrip çok kolaydır. Şu bina zannediyorum dört beş senede yapıldı. Vefalı bir Anadolu insanı sadakası olarak Altın Nesil Vakfı adına yaptı bunu. Bu bina dört beş sene sürdü ama iki tane dinamit yerleştirdiğinizde bunu iki dakika içinde yerle bir edersiniz. Hazreti Pir, “Tahrip çok kolaydır, tamir çok zordur.” der. Bir şeyi deforme etmek çok kolaydır ama o şeyi yeniden hüviyet-i asliyesine sokabilmek için senelere ihtiyaç vardır, belki birkaç nesle ihtiyaç vardır. Sizin vazife ve misyonunuz bu işte.. bunu yapacaksınız Allah’ın izniyle. 

*Tahribat o kadar sert, hızlı, intikam duygularına bağlı, ölçüsüz kıstassız, her şeyi mübah sayarak, yalanı iftirayı meşru göstererek yapılıyor olmasına rağmen, iki tane çürük taşı bile düşüremediler. Belli ki Allah’ın sizin üzerinizde büyük bir inayeti var. Bu inayet, o inayete karşı şükür ister. Cenâb-ı Hak, “Şükrederseniz -izz-ü celalime kasem ederim ki- Ben de nimetlerimi artırırım.” buyuruyor. Allah’a binlerce hamd ü sena olsun.

*“Küfür devam eder ama zulüm devam etmez!” Küfür mahkeme-i kübraya kalır; Allah kendi huzur-u kibriyasında onu cezalandırır; fakat zulüm umumun hukukuna tecavüz, masum insanların hukukuna tecavüz olduğundan dolayı er-geç dünyada cezasını bulur. Zulmedenler cezalarını bulurlar. 

Hicap İçinde İki Büklüm Yanınıza Geldiklerinde…

*Bir gün birileri ettikleri zulümden hicap duyacaklar, utanacaklar, yanınıza gelecekler. Şu sözü çok vird-ü zeban edin: “لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ” (Daha önce yaptıklarınızdan dolayı bugün size kınama yoktur. Allah, sizi de affeder. O, Merhametlilerin En Merhametlisi’dir.) Hazreti Yusuf (aleyhisselam) söylemişti kardeşlerine karşı. Yusuflar Yusufu (sallallâhu aleyhi ve sellem) da Mekkelilere karşı söylemişti bunu. 

*Mekke’nin fethi gerçekleştirildikten sonra herkes Rahmet Güneşi’nin etrafında toplanır ve O’nun gözünün içine bakarak kendileri hakkında vereceği kararı beklemeye başlarlar. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam), heyecan ve endişeyle bekleşen Mekkelilere, “Şimdi size ne yapmamı umuyorsunuz?” diye sorar. Esasen O’nun nasıl merhametli, affedici ve civanmert bir insan olduğunu iyi bilen bazı Mekkeliler, “Sen kerimsin, kerim oğlu kerimsin!” şeklinde karşılık verirler. O’nun hedefi ne sırf gâlip gelmek, ne maddî zafer, ne mal, ne mülk, ne hükümdarlık, ne de toprak fethidir; O’nun hedefi, adaletin ikâmesi, insanların kurtuluşu ve onların kalblerinin fethidir. Şefkat Peygamberi, o âna kadar düşmanlık yapan, senelerce kendisine ve Ashabına her türlü işkenceyi reva gören o insanlara karşı kararını şöyle açıklar: “Size bir zaman Hazreti Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi derim: ‘Daha önce yaptıklarınızdan dolayı bugün size kınama yoktur. Allah, sizi de affeder. O, Merhametlilerin En Merhametlisi’dir. Gidiniz, hepiniz hürsünüz/serbestsiniz!” Aslında bu sözler, “İçinizde herhangi bir burkuntu duymayın. Kimseyi cezalandırma niyetinde değilim. Herkes karakterinin gereğini sergiler. Siz, bir dönemde kendi karakterinizi sergileyip üslubunuzu ortaya koydunuz. Benim üslubum da işte budur!” mülahazasının ifadesidir.

*Bu yolun doğru olduğuna inanıyorsanız, dönerseniz mele-i alânın sakinleri dönek der. Yolun doğruluğuna inanıyorsanız şayet, dönemezsiniz!.. Bu doğru yolda Allah’ın izni ve inayetiyle yürüdüğünüze inanıyorsanız, Allah’ın gelecekte bu meseleyi katlayarak daha da büyüteceği mevzuunda şüpheniz olmasın!..

Bamteli: GÜL VE BÜLBÜL TÖRESİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 20 Şubat 2015 Cuma günü yaptığı haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konuları vurguladı:

Allahım Kazanma Kuşağında Kaybettirme!..

*“Allahım! Bizi Senden uzaklaştıracak ve Sensizliğin mahkûmu haline getirecek her türlü nefsânîlikten Sana sığınırız.” Biz böyle deriz. Böyle demekle Cenâb-ı Hakk’ın arındırması arasındaki münasebeti tam kavrayamayabiliriz. Fakat O’nun eltâf-ı sübhâniyesi ile bizim mukabelede bulunmamız arasında ne zaman bir münasebet var ki? Ne vermişiz ki insan olmayı O’ndan almışız? Ne vermişiz ki karşılığında düşünme kabiliyetini O’ndan almışız? İnsan-ı mü’min olmanın karşılığında ne vermiş de onu almışız? Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e ümmet olma şeref ve pâyesini O’na ne vermiş de almışız? İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, “Kardeşlerime selam!..” dediği bahtlılar arasında, boyunduruğun yere konduğu bir dönemde dünyaya gelme ve o boyunduruğu kaldırma şuuruna erme; ne verdik ki onu elde ettik?

*Bu, kazanma ile kaybetme kuşağı arasında bir nokta. İfade ederken “kader-denk” noktası diyoruz. İnsan ya bütünüyle kazanır ya da bütünüyle kaybeder. Ahir zamanda, boyunduruğun yere konduğu ve işin başa düştüğü bir dönemde, öyle büyük bir kazanma ile ürperten bir kaybetme at başı adeta. Orada meseleyi iyi değerlendirerek, kazanma kuşağında kaybetmemeye bakmak lazım.

Kıvam Abidesi Olma İle Esfel-i Sâfilîne Yuvarlanma Arasında İnsan

*A’lâ-yı illiyyîn-i kemâlâta çıkma varken, onun ışıkları bize göz kırparken, esfel-i sâfilîne yuvarlanma.. böyle kötü bir akıbetten Allah’a sığınmak lazım. Onun için, Cenâb-ı Hak reçete olarak neler sunmuşsa, tek kelimesini heder etmeden, tek kelimesine göz kapamadan, o reçeteyi aynıyla kullanmaya bakmak lazım.

*Tîn Sûresi’nde,

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ

Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık. Sonra da onu en aşağı derekeye çevirip düşürdük. (Tîn, 95/4-5) ayetleriyle işaret edildiği üzere; insanoğlu, iç ve dış donanımı, –kaynağı Hak inayeti– güzellerden güzel sureti, vicdanî genişliği, mahiyet zenginliğiyle bir kıvam örneği ve “ahsen-i takvîm” âbidesidir. Fakat o kendisine emanet edilen mahiyet-i insaniyeyi insana yakışır şekilde koruyamaz, zâhir-bâtın hâsselerini yaratılış gayesi istikametinde kullanmaz/kullanamaz, din ve dünya işlerinde Hak rızasına kilitlenip elinden geldiğince mefsedetlerden uzak duramaz ve başta insanlar olmak üzere herkese, her şeye karşı bir emanetçi gibi titiz davranmazsa, potansiyel olarak yeri “a’lâ-yı illiyyîn” iken, bir şakî olarak aşağıların aşağısı mânâsına “esfel-i safilîn”e yuvarlanıverir.

*Cenab-ı Hak,

إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ

“Ancak iman edip güzel ve makbul işler yapanlar müstesnadır. Onlara ise hiç eksilmeyen bir mükâfat vardır.” (Tîn, 95/6) buyuruyor. Evet, yürekten Allah’a iman eden, imanını iz’anla, onu yakîn ile taçlandıran.. bir de imanını tabiatının bir yanı haline getirmek için amel/aksiyon yönünde hiç kusur etmeyen, işledikçe işleyen, işledikçe işleyen, işledikçe işleyen insanlar müstesnadır. Onlar için bitip tükenmez bir mükafat vardır.

Zorluklar, Arzular ve Selametli Yol

*İbadet ü taati iç dürtülerle yapacak hale gelmek hedeflenmelidir. O ufuk yakalandığı zaman iş belli ölçüde kolaylaşmış olur.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ

“Cennet çepeçevre nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle sarılmış, Cehennem de (bedenî arzu ve iştihâları kabartan) şehevâtla…” Evet, Cennet mekârihle, insana ters, ağır ve zor gelen bir kısım hadiselerle kuşatılmıştır. Onlara takılmadan ve o dikenli tarlalardan geçilmeden oraya ulaşılamaz. Cehenneme gelince, o da cismânî, bedenî, beşerî ve garizî hislerle, şehvetlerle, arzularla, bohemlikle, yemekle, içmekle, yan gelip yatmakla ve dünyada ebedî kalacakmış gibi davranmakla kuşatılmıştır.

*Cenâb-ı Hak, ulemâyı tebcil etmiş ve buyurmuştur ki;

إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ

“Allah’tan, kulları arasında ancak âlimler hakkıyla korkar.” (Fâtır, 35/28) Allah’tan hakkıyla haşyet duyacak ve iç ürpertiyle her zaman O’nu yâd edecek insanlar ulemâdan bazı kimselerdir. Bütün teologlar, bütün ilahiyatçılar, bütün ilim adamları değil; düşüncelerini, vahy-i semâvî ile test edip doğrulayan, bilip tanıma neticesinde ulûhiyet dairesine karşı hürmet hissiyle dopdolu olan âlimler. Allah’ı gerçekten bilen, selâmetli yolu tehlikeli yoldan tefrik edecek olan da işte böyle âlimlerdir.

Bülbüllerin En Güzeli, Dikenler Üzerinde Dahi Gülistan Nağmeleri Döktürendir

*“Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar / Çalı çırpı sarar hâristan olur.” (Havâî) Bağ mutlaka tımar edilmeli; insanlar tımar gayreti içinde bulunmalı; herk etmeli, hernik yapmalı. Ancak o zaman, hiç işe yaramayan ve kuvve-i inbâtiyesini yitirmiş gibi görünen o kupkuru topraklar bile bir de bakarsınız -İnsanlığın İftihar Tablosu’nun eliyle o cahiliye çölleri gülistana döndüğü gibi- gülistana döner.

*Bülbülün en güzeli, dikenlerin üzerinde dahi gül arzusuyla sürekli içini döken, içini döküp ağlayan bülbüldür. Gülün dalına konup, gülün yapraklarına bakarak ağlamak, her bülbülün yapacağı iştir. Önemli olan dikenlerin üzerinde âh u efgânda bulunmak, gözyaşı dökmek ve “Burayı ne zaman bir gülistan yapacaksın?” mülahazasıyla inlemektir.

*Dünyada Asr-ı Saadet’ten daha zevkli, daha neşeli, daha iç açıcı, daha inşirah verici başka bir tarihî kesim yaşanmamıştır. İnsanlığın İftihar Tablosu sayesinde!.. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun dünyayı şereflendirmesinden evvel oradaki çirkinlik ölçüsünde bir çirkinlik de hiçbir yerde görülmemiştir. Vahşet diz boyu değil, göbekte de değil, gırtlakta. Denâet gırtlakta. Asilik gırtlakta. Mantıksızlık gırtlakta. Muhakemesizlik gırtlakta. İnsanî hiçbir yanları kalmamış o insanlar tam bir diken tarlası. O (aleyhissalâtü vesselam) diken tarlasında dikenlerin hakkından gelerek, belki yaptığı aşıyla, o dikenleri bir yönüyle gül ağaçları haline getirmiştir. O’nun elinde, O’nun insibağıyla, O’nun fırçasıyla boyaması sayesinde bir zamanlar insanda ürperti hâsıl eden, hatta şeytanlarda tiksinti hâsıl eden o toplum meleklerin imrenebileceği bir toplum haline gelmiştir.

*Hazreti Mevlana der ki: “Bazen melekler bizim halimize, nezaket ve nezahetimize imrenirler; bazen de şeytanlar bizim tavır ve davranışlarımız karşısında tiksinti duyarlar.”

Bu Hâristan da Bâğistan’a Dönüşebilir

*Katiyen ümitsizliğe düşmemeli. Bazı kimselerin tavır ve davranışlardan şeytanların bile tiksinti duyduğu bir diken döneminde dahi hâristan olan yer birden bire bâğistana dönebilir. Allah’ın izniyle, hazan mevsiminde bir de bakarsınız ki bir nevbahar bütün esintileriyle ve adeta inşirah olup insanların içine akıyor ve herkes tepeden tırnağa bütün nöronlarında onu duyuyor. İnsanlığın İftihar Tablosu o vahşet dönemini öyle bir bâğistana/bostana ve o dikenlerin hepsini gül ağaçlarına çevirmişse, Allah’ın izni ve inayetiyle, bu oluyor demektir. Bir yerde bir şey olmuşsa, evvela onun imkanı vurgulanmış sayılır. Şu kadar var ki, o dönemde asliyet planında; çünkü o Zat hususi donanımı olan, özel gönderilmiş birisi; temel dinamikleri size de ışık tutacak şekilde, projektörler mahiyetinde sunmuş bir vazifeli. Size de projektörler sunmuş ve adeta demiş ki: Yoksa projektörleriniz, siz de mumlarla, lambalarla, fenerlerle, lükslerle yürüyün bu yolda. Allah’ın izniyle her zaman o hâristanlar bostan ve bâğistan olabilir. Elverir ki bağbanını, bahçıvanı bulsun.

*Kafaların bozulduğu, ağızların zevzekleştiği, insanların sürekli bir günah fabrikası haline geldiği bir dönemde ille de saksağanların sesine biz de saksağan sesiyle katılalım deyince o saksağan korosu olur. En iyisi mi bir yerde saksağanlar ötüyorsa ve bir ses katılacaksa, bülbül sesleriyle saksağanların sesinin arasına girmeli, onların tesirini kırmalı ve onları bastırmaya bakmalıdır.

Siz doğru yolda olduğunuz müddetçe kötüler size zarar veremeyecektir!..

*Dedikleri ettikleri şeylere mukabil aynı şenaat ve denaeti işleyerek, aynı seviyesizliğe düşerek aynı şeyleri söylemek değil. Hem zaten sizin sözlüklerinizde, dimağ sözlüklerinizde, kortekslerinizde o kadar yalan, o kadar iftira, o kadar densizlik, o kadar şenaat ve o kadar denaetle alakalı kelime yoktur. Zaten, denaet ve şenaette başkalarıyla yarışa kalkışırsanız, kendinize karşı saygısızlık yapmış olursunuz.

*Kur’an-ı Kerim’de,

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide, 5/105) buyurulmaktadır. Kendinize bakınız! Siz hidayette iseniz, hidayeti tabiatınızın bir derinliği haline getirmiş iseniz; bir yönüyle her zaman onu duyuyor ve hareketlerinizi hep onun güdümünde götürüyorsanız; kimse size zarar veremez.

Hiç İyilikle Kötülük Bir Olur mu?!.

*Kötülükleri dahi iyilikle savmaya çalışmak bir mü’min ahlakıdır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus farklı şekillerde nazara verilmektedir. Bu cümleden olarak şu ayet hatırlanabilir:

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ

“İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34) Hasene; güzelliklerin hepsi, imandan İslam’a, İslam’dan ihsana, ihsandan ihlasa, ihlastan yakîne kadar, insanın özündeki, tabiatındaki, donanımındaki güzellikleri inkişaf ettirecek her şeydir. Seyyie’ye gelince, o da tam onun tersi; insanın özündeki bütün güzellikleri dumura uğratacak, yani gülistanı, baharistanı hâristana çevirecek kötülükler mecmuasıdır. Kur’an-ı Kerim diyor ki; hasene, seyyie bir değildir, aklınızı kullanın. Haseneler, insanın her yönüyle insanlığını haykırıyor ve insanın mahiyetindeki gerçek insanlığa, insan-ı kamil olmaya götürüyor. Diğeri de ahsen-i takvime mahsus bütün yıldızları söndürüyor, güneşi batırıyor, ayı bitiriyor, aydınlığı karanlığa boğuyor. Buna rağmen biri seyyieyle karşınıza çıkıyorsa, siz onu iyilikle savın.

Gel kardeşim, bağrım sana da açık!..

*Şefkat mesleği, herkese karşı merhamet kollarını sonuna kadar açmayı gerektirir. Ezcümle, soluklarını bile insanlık için kullananlardan Mevlâna Celaleddîn Rûmî hazretleri döneminde bazıları ağızlarına ne gelirse söylemekte ve Hazreti Mevlânâ’ya hakaret etmektedirler. Bir gün bir tanesi, “Sen inançsızlara bile kucak açıyorsun, onlarla bir araya geliyorsun; günah işleyenlere dahi “gel” diyorsun… Böyle yapmakla İslam’ın onurunu iki paralık ediyor, dinin izzetine dokunuyorsun.” cümlelerinden oluşan ve daha bir düzine hakaretle dolu sözler sarfeder. Hazret, ona tek cümle ile cevap verir; “Sen de gel, sana da bağrımı açıyorum!” der.

*Hâsılı, mesleğimizin gereği: Şerrinden endişe duyduğun kimseye dahi iyilikte bulun. Çağır evine, bal-kaymak ziyafeti çek; tadın ne demek olduğunu bilmeyen o insana, bir şey tattır; anlasın acıyı tatlıyı!..

350. Nağme: İlâhî Ahlakın Bir Buudu ve Bir Cânî Dokuz Masum

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Birkaç gün önceki bir sohbette muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu yönelttik:

لِيُكَفِّرَ اللَّهُ عَنْهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ

ayetinde muhsinlere mükafat olarak anlatılan ilâhî muamelenin Allah ahlakı açısından işaret ettiği hususlar nelerdir? Bu ayet zaviyesinden düşünülürse, insanları değerlendirirken kötülüklerini ve iyiliklerini ne ölçüde nazar-ı itibara almalıyız?

Sorumuza esas teşkil eden ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak mealen şöyle buyuruyor: “Böylece Allah, onların geçmişte yaptıkları en kötü hareketleri bile örtecek (affedecek) ve yaptıklarının en güzeline denk olarak ecirlerini (mükâfatlarını) verecektir.” (Zümer, 39/35)

Muhterem Hocamız bu ayet-i kerimede kullarının en küçük iyiliklerini bile zayi etmeyen, onların güzel bir niyetle ortaya koydukları zerre kadar bir hayrı dahi karşılıksız bırakmayan, birleri binlerle mükafatlandırıp herkesi küçük bir vesile ile bağışlayabilen Rahmeti Sonsuz’un merhametine işaret bulunduğunu anlattı.

Evet, Allah (celle celâlühû), bazılarını tevbeleri sebebiyle affeder; bazı kullarını bir hataya düşmüşlerse bile hemen bir iyilik yaparak tekrar çizgilerini bulma cehdi göstermelerinden dolayı bağışlar. Bazen gönülden yapılan bir duayı, bazen vicdandan yükselen bir pişmanlık âhını, bazen samimiyetle dökülen birkaç damla gözyaşını, bazen az bir sadakayı, bazen pek küçük bir hayrı ve bazen de çok emek gerektirmese bile hâlis bir niyetle ortaya konan hasenâtı mağfirete ermeye, Cennet’e girmeye, Cemalullah’ı görmeye ve Rıdvan’a erişmeye vesile kılar.

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibâret de olsa hiçbir iyiliği hor görme!” buyurmuştur. Buhari ve Müslim gibi en muteber kaynaklarda da bu hususu te’yit eden hadis-i şerifler mevcuttur. Mesela, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüt’t-tehâyâ) kendini fuhşa salmış ve benliğini bohemce yaşamaya kaptırmış bir kadının kurtuluşunu anlatırken buyurur ki: “Bir gün çok susamıştı. Dili damağı birbirine yapışmış bir vaziyetteyken bir kuyuya rastladı. Kuyuya inip kana kana içti ve susuzluğunu giderdi. Yukarı çıkınca kuyunun kenarında zor güç nefes alan, susuzluktan dili sarkmış, toprağı yalayan bir köpek gördü. “Bu da benim gibi çok susamış!” deyip tekrar kuyuya indi, çarığını su ile doldurup onu dişleri arasında tutarak dışarı çıktı ve köpeği suladı. Allah Teâlâ bu davranışından dolayı onun günahlarını affetti.” Bu itibarla da, hiçbir iyilik hor görülmemeli ve küçümsenmemelidir. Bazen, küçük gibi görülen bir iyilik, rahmeti coşturacak bir düğmeye dokunma ya da diğer hayır ve hasenâtın kâfiyesini koyma gibi olmaktadır.

Allah (tebâreke ve teâlâ), Kur’an-ı Kerim’de, “Zerre ağırlığınca hayır yapan onun mükafatını alır, zerre kadar şer işleyen de onun cezasını görür.” (Zilzâl, 99/7-8) buyurarak, en küçük bir hayr veya şerrin Hak nezdinde kaybolmayacağını ve mutlaka karşılık bulacağını beyan etmiştir.

İşte bu hakikatleri hatırlatarak, başkalarının en küçük iyliklerini bile zayi etmemek, onlardaki güzel hasletlere yoğunlaşıp kötülüklerini görmemeye çalışmak ve insanları güzel yönlerine göre değerlendirmek gerektiğini; bunun da ilâhî ahlakın bir buudu olarak görülebileceğini belirten Hocaefendi, “Kendi kusurlarımızın en küçüğünü dahi dağ cesametinde, başkalarının ise en küçük iyiliklerini yine dağ casemetinde görmek lazımdır.” dedi.

Muhterem Hocamız şu latif ölçüye dikkatleri çekti: Bediüzzaman Hazretleri, bir gemi misali verir: Bir gemide dokuz masum, bir cani bulunsa, o cani sebebiyle o gemi batırılamaz. Hatta o gemide dokuz cani, bir masum bulunsa dahi, o tek masumun hakkı için o gemi batırılamaz. Batırılsa zulmedilmiş olur. İşte mümin ferd bir gemi gibidir. Onda bir çok vasıf ve sıfat bulunmaktadır. Bir mümindeki bir veya birkaç kötü vasıf ve sıfat dolayısıyla o mümin bütünüyle silinip atılamaz, her vasıf ve sıfatını içine alacak şekilde bir üslupla itham edilip suçlanamaz. Onun kötü sıfatlarına kızılsa da şahsına kin, nefret ve buğz duyulamaz/duyulmaması gerekir.

Muhterem Hocamızın -bazı noktalarına işarette bulunduğumuz- cevabını 18:15 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyoruz.

Muhabbetle…