Posts Tagged ‘keramet’

Bamteli: EY İNSAN, KIYMETİNİ BİL!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Bütün istek ve beklentilerini dünyevî nimetlere bağlayanların ahirette nasipleri yoktur; müminler, dünyada “hasene” arzulamanın ötesinde ukbâ iyilik ve güzelliklerine de taliptirler.

Kur’an-ı Kerim iki türlü duayı nazara veriyor: فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي اْلآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ “Bazı kimseler, ‘Ey Yüce Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver!’ derler. Bunların âhirette nasipleri yoktur.” (Bakara, 2/200) “Allah’ım, dünyada bize güzellikler, seçkinlikler, imkânlar, debdebeler, ihtişamlar, saraylar, villalar, filolar, kilo kilo altınlar, evlâd u ıyâller, izimizi takip edecek, bizi izleyecek nesiller, hiç sönmeyecek ikbal ışıkları/meşaleler…” filan derler. رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا “Bize vereceğini bu dünyada ver!” Kur’an diyor ki: وَمَا لَهُ فِي اْلآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ “Âhirette, onlar için bir nasip yoktur.” Bir de burada mesele “Kalkale” harfi ile vurgulanıyor ki, iyice kulaklarda tın tın tınlasın; iç musiki açısından… Çok iyi bilsinler ki -nöronları harekete geçirecek bir sesle- وَمَا لَهُ فِي اْلآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ. Evet, her şeyi mucizedir Kur’an’ın.

Diğer taraftan, وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Bazıları da, ‘Ey bizim (Yüce) Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi cehennem ateşinden koru!’ derler.” (Bakara, 2/201) Bazıları da var ki, o en güzel saatleri, en güzel ânları, en güzel yerleri, en güzel mekanları, Arafat’ta Arafat’ı, Müzdelife’de Müzdelife’yi, Mina’da Mina’yı, Kabe’nin etrafında tavaf ederken onu, şeytanı taşlarken onu, hep “Hasene, Allah’ım, hasene!..” deyip, “Güzellik, Allah’ım, güzellik!.. Sen neye güzel diyor isen, o!” duasıyla değerlendirirler.

Usûlüddin açısından meseleye bakılacak olursa, “hüsn-i şer’î” denir ona, “hüsn-i aklî” değil. Bazen bunlar örtüşür. Aklın güzel veya kötü gördüğü şeylere muhakkikine göre “hüsn-i aklî” ve “kubh-i aklî” denmiştir. Ama asıl mesele, dinin güzel gördüğü, Kur’an’ın güzel gördüğü, Sünnet’in güzel gördüğü ve çirkin gördüğü şeyler… Çirkin görülen şeyler, İmam Gazzâlî ifadesiyle, birer “mühlikât”tır; kahredici, mahvedici faktörler şeklinde görüp yılandan-çıyandan kaçıyor gibi kaçmak lazım onlardan. İyi şeylere gelince, onların arkasına takılma, ne pahasına olursa olsun, hep onları dillendirme, onları realize etmeye çalışma ve onların arkasından koşma icap eder.

Böyleleri, dünyevî bazı zararlara uğrayabilirler. Fakat ahireti kazanmışlar ise, kazanacakları bir şey kalmamış demektir. Neden? Çünkü dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, Cennet’in bir dakika hayatına mukabil gelmiyor. Onu kazanmışlar. Ve Cennet’in de binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika Rü’yet-i Cemaline mukabil gelmeyen Zât-ı Ulûhiyet’in Cemâl-i bâ-kemâlini müşahedeyi kazanmışlar.

Süleyman Çelebi, bu meseleyi ifade ederken “Gel Habibim! Sana âşık olmuşam / Cümle halkı, Sana bende kılmışam!” diyor. Ne var ki, sâhib-i salahiyet, Çağın Sözcüsü “aşk” sözünün Zât-ı Ulûhiyete nispetini uygun görmüyor. Fakat Allah’ın (celle celâluhu) o Zât’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı fevkalade muhabbetini ifade etme adına, “muhabbet” kelimesini yeterli bulmadığından, o saf, temiz, duru Anadolu insanı -Hazreti Pîr, ona “ihlaslı” diyor- o mülahazayı “aşk” kelimesiyle ifade etmiş.

Öyle bir yolda yürümek ve O’nun (celle celâluhu) Cemâl-i bâ-kemâlini müşahede istikametinde oturmak, kalkmak… Bu açıdan, zannediyorum sizler de aynı kanaattesinizdir. Hani, şöyle diyebilirim: “Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım / Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım / Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım / Aman ey kutb-ı ekrem, gavs-ı âzam, şah-ı devranım / Nazardan dûr kılma bendegânı, gözde sultanım.” (Ketencizâde; Pîr-i Küfrevî hazretlerinin halifelerinden birisi.) “Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvânım.” Kardeşlerim aynı şeyi paylaşırlar her halde. Oturup kalkmalar, bir araya gelmeler, insanlarda Allah’a müteveccih zihin ufkunu inkişaf ettirmeye, beyindeki bütün nöronları o istikamette çalıştırmaya matuf olmalı…

Ahiret esas olmalı; dünya da ihmal edilmemeli!.. وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ اْلآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Allah’ın sana ihsan ettiği nimetlerle ebedî âhiret yurdunu mamur etmeye gayret göster. Dünyadan da nasibini unutma!” (Kasas, 28/77) Meseleye şöyle de yaklaşabilirsiniz: Dünyaya, dünya kadar; ukbâya da ukbâ kadar. Bizim buradaki zevklerimize, keyiflerimize, neşelerimize, huzurumuza, mutluluğumuza o kadar; Zât-ı Ulûhiyet ile münasebetlerimize de o kadar. Mukayeseyi ona göre yapmak lazım.

   “İstikamet sahibi olmaya bak, kerâmet sahibi değil.” Aslında, en büyük keramet de arızasız ve aralıksız Kur’ân ahlâkıyla yaşamaktır.

Oturup-kalkmalarımız, ya böyle ciddî bir dünya ve ukbâ muvazenesi içinde, her ikisine karşı da sağlam münasebetler tesis etmeye, kendimizi o mevzuda sağlam projeler yapmak, ortaya koymak için hazırlamaya ve bizi bir yönüyle o işin içine itmeye matuf olmalı. Dünya ve ukbâ dengesi… Veya şahsî kemâlâta matuf olmalı. Esasen “şahsî kemâlât” olunca, diğeri de olur; şahsî kemâlât zaten -bir yönüyle- o işe de bakıyor; insanın hem dünyayı mamur etmesine hem de ukbâyı mamur etmesine… Ama “şahsî kemâlât” derken, biz çok defa “kerâmet” gibi, “havada uçma” gibi, “suda batmama” gibi, “tayy-ı zaman” ve “tayy-ı mekân”a mazhar olma gibi çok harikulade şeyler -mucizelere nazaran zılliyet ölçüsünde, izafilik ölçüsünde bir kısım hârikulâde şeyler- sergileme şeklinde anlıyoruz.

Hazreti Ali’ye nisbet edilen bir söz: كُنْ طَالِبَ اْلاِسْتِقَامَةِ، لاَ طَالِبَ الْكَرَامَةِ “İstikamet sahibi olmaya bak, doğru dürüst ol, kerâmet sahibi değil.” Allah (celle celâluhu) فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْا إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Öyleyse ey Rasûlüm, sen beraberinde olup tevbe edenlerle birlikte, sana nasıl emredilmişse öyle dosdoğru hareket et. Aşırı gitmeyin, taşkınlık yapmayın. Çünkü O, yaptığınız her şeyi görmekte olup işlerinizin karşılığını da size verecektir.” (Hûd, 11/112) buyuruyor. Hûd sûre-i celîlesinde… Onun için Allah Rasûlü, onu bütün enginliği ile anladığından, ona bihakkın muhatap olduğunu tam kavradığından dolayı buyuracaktır ki: شَيَّبَتْنِي سُورَةُ هُودٍ Hûd Sûresi beni yaşlandırdı!”

Bir kısım rivayetlerde, sahabe diyor ki: “Bu ayet nâzil olduktan sonra Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek saçlarında, o güzel saçlarında -Kâkül-i gülberglerinin tek teline Kıtmîr bin defa kurban olsun! Zannediyorum bu recâda da benimle müttefiktir ihvânım!- kısmen beyazlamalar meydana geldi!” شَيَّبَتْنِي سُورَةُ هُودٍ Veya bir yönüyle O’nda öyle bir karın ağrısı haline, öyle bir şakak zonklaması haline geldi ki, âdetâ huzurunu aldı-götürdü.

Kur’ân, فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ diyor; sonra bize dönüyor. Sonraki hitap, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) değil. وَلاَ تَطْغَوْا “Ha, siz de sakın taşkınlığa düşmeyin!” diyor, O’na öyle dedikten sonra. Bir yönüyle, O’na zirveyi işaretleme demek; bize gelince, esfel-i sâfilîne sukût etmemeyi hatırlatma demek oluyor. وَلاَ تَطْغَوْا

   Bazı yerler, eşyanın perde arkasına, hatta verâların verâsına açılma adına menfez gibidirler ki, Tûr-i Sînâ ve Beled-i Emîn o mekânların başında gelmektedir.

İnsanın -bir yönüyle- genlerinde/mahiyetinde bu iki şey arasında gelip-gitme var. Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde bu husus nazara veriliyor; mesela herkesin bildiği Kısâr’dan (kısa surelerden) bir misal diyeyim: وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ*وَطُورِ سِينِينَ “Tîn’e, Zeytûn’a (incir ve zeytine) kasem olsun! Tûr-i Sînâ’ya da kasem olsun!” (Tîn, 95/1-2) Allah diyor, yemin ediyor. Zât-ı Ulûhiyet, o dosdoğru, hakikaten doğruluğu ile kavrandığı takdirde insanın içinde ihtizazlar, heyecanlar hâsıl edecek beyanını ifade ederken yemin ediyor. O beyan zaten kendisini kabul ettirecek derinlikte; ona kendi derinliği ile baktığınız zaman siz, onu duyacaksınız. Fakat bir de tembihte bulunuyor Allah; “Yemin ederim!” diyor, “And olsun! Kasem olsun!” diyor:

Evet, وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ*وَطُورِ سِينِينَ Bunların hepsinin kendine göre yerleri var. İlim adamlarından ikisi, Tîn ile Zeytin ve aralarındaki münasebet konusunda araştırma yapmışlar; kolonlardaki problemlere karşı çok iyi geldiğini denemişler, görmüşler; dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’in bu mucizesi karşısında ihtida etmişler. Şimdi mesele sadece buna ait değildir esasen. Bilemiyoruz onların sırlarını; Cenâb-ı Hakk’ın o “tekvinî emirler” içinde onlara daha neler yüklediğini bilemiyoruz. O, günümüzün farmakologları (ilaç bilimcileri) tarafından laboratuvarlarda tahlil edilmeye vabeste bir husustur; analizlere tâbi tutularak “Niye Allah bunlara yemin etti!” konusu araştırılmalıdır.

“Tûr-i Sînâ”, kutsal bir yer olması itibarıyla, Allah (celle celâluhu) orada Kendi azamet ve Ulûhiyetine uygun/mütenasip şekilde, çok sevdiği, beş tane büyük peygamberden biri olan Hazreti Mûsâ’ya sesleniyor. Demek ki seslenme mevzuunda en müsait yer, orası. Ha, tekvînî emirler açısından da -büyük müfessirin ifade buyurduğu gibi- oranın altında çok ciddî zenginlikler var esasen. Şimdi, Cenâb-ı Hakk, seyyidinâ Hazreti Musa’ya Kendi büyüklüğünü aksettirecek şekilde ve bir yönüyle Hazreti Musa’nın da büyüklüğünü ortaya koyucu mahiyette, hitap ederken, orada hitap ediyor. Neden Medyen’de değil, neden Eyke’de değil, neden yolun başka bir yerinde değil, Tûr-i Sînâ’da oluyor?!. Firavun’un karşısına çıkacağı zaman, manevî donanımını orada alıyor. Demek öyle bir yer; Allah, oraya da kasem ediyor: وَطُورِ سِينِينَ

Bunlar, kasem ile alakalı; fakat çok önemli bir şey söylüyor bunca kasem ettikten sonra. Bakın, Kıtmîr, sadece kendi kabiliyetim ölçüsünde onlara küçük birer işarette bulundum. Sizler, derinlemesine düşündüğünüz zaman, çok şeyler çıkarabilirsiniz, Allah’ın izni-inayetiyle. وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ*وَطُورِ سِينِينَ Bir de şu “Beled-i Emîn”, Mekke… وَهَذَا الْبَلَدِ الأَمِينِ “Ve bu emin beldeye (Mekke Şehri’ne) andolsun.” (Tîn, 95/3) وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا “Kim oraya girerse, (taarruz ve korkudan) emin olur.” (Âl-i Imrân, 3/97) deniyor: “Oraya giren, emindir!” Dolayısıyla orada savaş olmuyor. Ha, gelir, tecavüz ederler ise, saldırırlar ise, “tedâfuî savaşlar” olur. “Ebedî Risalet” kitabında ifade edildiği gibi, tedâfuî savaşlar olabilir ama bunun dışında orası Beled-i Emîn’dir. Oraya sığınan insana ilişilmez, oraya gelen insanlara ilişilmez; onlar, bağra basılır ve korunur. “Beled-i Emîn” deniyor…

Bir de Kâbe, Hazreti Âdem yeryüzüne indirilip orada tavaf ettiği zaman da, Hazreti İbrahim tavaf ettiğinde de, belki Cibrîl, Mikail, İsrafil, Azrail, Hamele-i Arş, Mukarrabîn, Kerûbiyyîn, Mühimmîn gibi melâike-i kirâm diyorlar ki: “Sen gelip burayı tavaf etmeden evvel, biz yıllarca, binlerce sene evvel burayı çend defa tavaf ettik.” Doktor Zağlûl’un ifadesiyle, “Jeolojik dönem itibarı ile yeryüzünde ilk defa yaşamaya müsait oluşan zemin, orası.” İlk defa yaşamaya müsait bir zemin… Kim bilir daha nelerin mazharı… Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın en evvel var ettiği, benim nurumdur.” buyuruyor. Sonra tekvinî emirler veya kevnî hadiseler açısından da belki ilk defa nazar-ı İlahî’ye meclâ olan bir yer, mazhar olan bir yer: Kâbe. Onun için Efendimiz’in tev’emi (ikizi); yani, İlm-i İlahî veya -ne diyelim- hikmet-i İlahiye rahm-i mâderinde -hikmet-i İlâhiye rahm-i mâderinde- mayalanan iki büyük hakikat var: Biri, Hakikat-ı Ahmediye hakikati; bir de Kâbe hakikati. Onun için Mekke’den ayrılırken de dönüp ağlamıştı; “Beni buradan uzaklaştırmasalardı, Ben, senden ayrılmayacaktım!” demişti. Ama Cenâb-ı Hak, Medine yolunu göstermişti. “Yesrib”, medeniyet merkezi “Medine” olacaktı. Allah, onu murad buyurmuş, “bin”in yerinden “yüz”ün yerine göndermişti O’nu; ikisine de can kurban!.. Beled-i Emin…

   İnsan, iç ve dış donanımı, kaynağı Hak inayeti güzellerden güzel sureti, vicdanî genişliği ve mahiyet zenginliği ile bir kıvam örneği ve “ahsen-i takvîm” âbidesidir.

Sonra ne diyor, bakın; bu dört şeye kasem ettikten sonra… Dört şeye Allah “Yemin olsun!” diyor. Sonra, لَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ “Muhakkak, Biz insanı en mükemmel donanım ve surette yarattık.” (Tîn, 95/4) “Ahsen-i takvîme mazhar yarattım Ben insanı!..” Bir yönüyle insan, âdetâ bir “mir’ât-ı mücellâ”dır, Zât-ı Ulûhiyeti aksettiren. Allah (celle celâluhu) o aynada tecellî eder. Onun için, insan kalbi -bir yönüyle, evet bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’ın tecelligâhıdır. Başkaları başka türlü diyor: “Dil beyt-i Hudâ’dır, ânı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye, Rahman, gecelerde.” Böyle müteşâbih ifadelerden kaçtığımızdan dolayı biz diyoruz ki: Gönül, tecelligâh-ı İlahîdir. O mir’âta Allah tecelli edince, insan orada O’nu görüyor gibi oluyor; lâakall mevcudiyetini, aksine ihtimal vermeyecek şekilde, riyâzî bir katiyet üstünde, hatta onun da üstünde, “İki kere iki, dört eder.” katiyetinin de üstünde, vicdanında derinlemesine duyuyor.

İnsan, öyle bir mir’ât-ı mücellâ… Bu tabiri çok kullanmışlar: İnsan, bir mir’ât-ı mücellâ. “Bir kitabullah-ı azâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan manası hep Allah çıkar.” (R. M. Ekrem) Fakat o kâinatta ne sergilemiş ise, o meşherde ne sergilemiş ise, Allah (celle celâluhu), bir fihrist halinde, insan hakikatinde onu derç etmiştir. Âdetâ bütün kâinatı okuyabilmeye vesile bir mercekler, bir adeseler veya bir teleskoplar, bir rasathaneler mecmuasıdır insan; öyle bir varlıktır.

Cenâb-ı Hak, mezkûr ayette de insanın kıymetini vurguluyor ve adeta bir şey diyor burada: “Bak, bu kıymette yaratılmışsın, kıymetini bil!..” Sen, donanımın içindeki o temel unsurları tam yerinde kullandığın zaman, tıpkı Hazreti Cebrail’in Efendimiz’e Miraç’ta dediği gibi: “Yürü, top Senin, çevkân Senindir bu gece!” denir sana da. “Ben, bir adım daha atsam, yanarım; Sen yürü!” diyor. Şimdi, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) cismâniyeti, bedenî olması, bir insan olması, maddî bir varlığa sahip olması itibarıyla, tamamen ruhânî ve çok önemli bir misyonun sahibi olan bir meleğin önüne geçiyor. İşte insan, öyle bir donanımla yaratılmış bir varlık.

O varlık hakkında Yüce Yaratıcı, لَقَدْ خَلَقْنَا اْلإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ buyuruyor, فِي حَسَنِ تَقْوِيمٍ de değil; “güzeller güzeli, kıvamında bir varlık, eksiği olmayan…” Bunu, insanın maddî-manevî anatomisiyle ilgilenenler bilirler. Gerçi, “manevî anatomi” ile çok meşgul olanlar, yok. Hani Pedagoglar, Psikologlar meşgul olabilirler; fakat ele alınması lazım. Ama insanın “maddî anatomi”si bile ele alındığı zaman, baş döndürücü inceliklere hâiz bulunduğu görülür. Sadece, zannediyorum, göze ait esrâr gözcüler tarafından tam teşrîh yapılsa, bir teşrîh masasına konarak bir analizde bulunulsa, çoklarının başı döner!.. Bir kulak, aynı şekilde analize tabi tutulsa -erbâbı var burada, bahsediyordu bir şeyden- insanın başı döner. Ee bütün mahiyet-i insâniye nazar-ı itibara alındığı zaman…

Bazı şeyleri yeni yeni öğreniyoruz. Mesela, refleksololji uzmanı, insanın ayaklarının altını gıdıklamak suretiyle bir şey yapıyor; “Burası, vücudun şu noktasına kumandada bulunuyor; burası, şu noktaya kumandada bulunuyor; burası, şu noktaya kumandada bulunuyor!” falan diyor. İnsanın “maddî anatomi”si tepeden tırnağa bir analize tâbi tutulduğu zaman, insanın başını döndürecek mahiyettedir. Bir de Allah (celle celâluhu) onu diyor ve aynı zamanda adeta “Konumuna göre hareket et! Bak, seni, maddî yapın itibarıyla, manevî yapın itibarıyla en güzel şekilde, en mükemmel donanımla yarattım.” buyuruyor.

Bir de manevî anatomiyi düşünün. Mesela, insanın sadece Latife-i Rabbâniye’sini, Sır’rını, Hafâ’sını, Ahfâ’sını düşünün. Vicdanı, vicdan mekanizmasını düşünün. Bir de bunları tahlil edin; erbabı, onları da tahlil edebilir. Bu maddî-manevî yapısıyla öyle baş döndürücü bir mahiyete hâizdir ki insan, hakikaten mahiyet-i insâniyeye âşık olmamak mümkün değil. Şimdi Süleyman Çelebi’nin biraz evvel geçen sözünü anlıyor musunuz?!. Allah (celle celâluhu) adeta diyor ki: “Bak, insan, âşık olunacak bir varlıktır!” Âşık olunacak bir varlıktır!.. Zât-ı Ulûhiyet diyor: لَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ Ama gel gör ki: ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ “Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.” (Tîn, 95/5)

   Allah, imhâl eder fakat ihmal etmez; verilen mühleti değerlendiremeyen, bilakis ömrünü cismâniyet mahbesinde geçiren kimseler, her an biraz daha gayyaya gömülür ve “esfel-i sâfilîn”e doğru sürüklenirler.

“Sümme” (ثُمَّ) diyor orada; “Sümme” (ثُمَّ). İstikbale müteallik meseleleri ifade etmede, “Sin” (سَـ), “Sevfe” (سَوْفَ) ve “Sümme” (ثُمَّ) kullanılır. Sümme, en sonra gelir. “Sümme” (ثُمَّ) diyor orada. ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ Demek ki insana bir fırsat veriliyor: Bir çocukluk dönemi esasen… Bir yönüyle, aklını kullanabilecek hâle gelmeli, kâinat kitabını okumalı; Kur’an’ın kainat kitabını okuduğunu duymalı. Böyle bir süreye ihtiyacı var. Hemen birden bire Allah (celle celâluhu), “Sen dünyaya geldin, üç yaşındasın, beş yaşındasın; yapman gerekli olan şeyi yapmadığın takdirde okurum senin canına!” demiyor. Her kelime mucize, Kur’an-ı Kerim’de… ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ Sonra esfel-i sâfilîne baş aşağı… Cehennem’in en derin çukuruna iteceksek, çok sonra…

Başka bir ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ “Size, düşünüp ders alacak kimsenin düşünüp ders alacağı (ve gereğini yapacağı) kadar bir ömür vermedik mi? Hem size, uyarıcı olarak peygamber de gelmişti.” (Fâtır, 35/37) “Düşünebilecek insanların düşüneceği kadar onları muammer kılmadık mı?!” diyor burada. Demek ki insanın ömrü, hakikaten, Cennet’i peyleyecek kadar, Zât-ı Ulûhiyet’in cemâl-i bâ-kemâlini müşahede için -Aynı tabiri (“peyleme” tabirini) kullanmayacağım/kullanamayacağım, saygısızlık olur.- kesb-i istihkak edecek kadar…

“Biz ona mehiller verdik.” İmhâl ettik, imhâl ettik, imhâl ettik: “Bak, biraz daha halini düzelt. Biraz daha -esasen- Kur’an aynasında, Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın beyanları aynasında kendine bak. Günde birkaç defa o aynanın karşısına dikil, kendine bak!.. Kravatını düzelt, ona göre.. yakalarını düzelt, ona göre.. külahını düzelt, ona göre.. saçlarını fırçala, ona göre.. sakalına-bıyığına bak, ona göre… Günde birkaç defa Kur’an aynası, Sünnet-i Sahîha aynası ve selef-i sâlihînin ictihâd-ı sâfiyâneleri aynasında kendine bir kere daha bak. Bir hey’et-i âliyenin karşısına çıkmak için, ehl-i dünya ayna karşısında kendilerine nasıl makyajlar ile, falanlar ile, filanlar ile bakım yapıyorlarsa, ha bizimki de o. Mü’min, kendisine öyle bakmalı; Kur’an aynasında bakmalı: “Allah karşısına çıkacak durumda mıyım? Şu anda Rasûl-i Zîşân temessül buyursa, ben, karşısına çıkacak durumda mıyım? Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali temessül buyursalar, karşılarına çıkacak durumda mıyım?!.”

Allah (celle celâluhu), mehil üstüne mehil veriyor: أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ Bir de sizi, sizin tezekkür, tedebbür ve tefekkürünüz ile başbaşa bırakmamış; bir yönüyle, ulaşılması gerekli olan şeylere, o argümanları kullanmak suretiyle ulaşamayabilirsiniz. Sizin içinizde heyecan uyaracak, vicdanınızı uyaracak, kalbinizi uyaracak tertemiz bir ses ve soluk ile Allah (celle celâluhu) aynı zamanda sizi ikaz buyuruyor. وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ Bazı tefsirlerde diyorlar ki: “Bir insanın saçının-başının ağarması, o uyarıdır.” Artık yaşlanınca, sakalı bitince, yüzünde buruşukluklar meydana gelince, onlar da hatırlatıcı birer unsur oluyor: “Acib bir kârubân-hane bu dünya / Gelen gider konan göçer bu elden // Vefası yok sefası yok fani hülya / Gelen gider konan göçer bu elden.” (Alvarlı Efe Hazretleri) “Yalancı dünyaya aldanma yâhû / Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez / İki kapılı bir virânedir bu / Bunda konan göçer, konuk eğlenmez.” (Hz. Aziz Mahmud Hüdâî) Birincisi, Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi’nin; ikincisi de Aziz Mahmud Hüdâî hazretlerinin.

Ona bu maddî-manevî sahip olduğu, hâiz bulunduğu şeyleri kullanma fırsatı verdik! İmhâl imhâl üstüne, imhâl imhâl üstüne… Önüne neler serdik neler serdik! Ne sergiler ile onun dikkatini çektik; “Aman, doğru oku!” dedik. Fakat okumayanlar var ya, işte onları da ثُمَّ çok uzun süre sonra, رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ.

Bu açıdan insan, “A’lâ-i illiyyîn” ile “Esfel-i sâfilîn” arasında gel-gite müsait bir mahiyette yaratılmış, çok garip hilkatte bir varlıktır. Ya a’lâ-i illiyyîn-i kemâlâta çıkacak, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm gibi veya “Esfel-i sâfilîn”e sukût edecek Ebu Cehil gibi, Amnofis gibi… Esfel-i sâfilîne… Saddam da olur mu, Kazzâfî de olur mu? مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ “Hevâsını ilah edinen kimse…” (Câsiye, 45/23) Hevâsını, kendi arzularını, kendi isteklerini ilah edindi.. kendisine tapar hale geldi.. kendisine ölmez gibi baktı.. dünyada ebedî kalacak gibi baktı.. Çağın Sözcüsü’nün beyanı ile “bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih etti..” kendini görmeyi -hâşâ ve kellâ- Zât-ı Uluhiyeti müşahedeye tercih etti… Bir, böylesine esfel-i sâfilîne sukût etme var; bir de a’lâ-ı illiyyîn-i kemâlâta yükselme durumu var.

   Çirkin söz, hal ve fiillere aynıyla karşılık vermesi ve dilini/kalbini güftügû girdaplarına salması, her şeyden önce, insanın ahsen-i takvîm üzere olan kendi mahiyetine karşı saygısızlıktır.

Evet, geriye dönelim: Mü’min, oturup kalktığı her yerde, kendi kıymetini, kendi kadrini bilmek suretiyle, Allah’ın onu nasıl konumlandırdığını ve nereye koyduğunu bilmek suretiyle, nasıl bir adese ve nasıl bir mercek olduğunu göstermek suretiyle ve kendini doğru okumak suretiyle ancak tekvinî emirleri de doğru okuyabilir. Hatta Kur’an’ı da o zaman doğru anlayabilir; dahası öteleri de doğru görebilir ve ona göre de hazırlanabilir. O mahiyette yaratılmış bir varlıktır insan.

Öyleyse, mü’min, oturup-kalkarken, yatağına girerken, sürekli müzakere mevzuu, bu olmalı. Birileri atıp tutabilir; güftügû ile, dedikodu ile vakit geçirebilir. Güftügû, Farsçadan gelen bir kelime. Güft, gûyend, güften, gûyende… O, Arapça’da “nasara, yensuru, nasran, fehuve nâsirun…”  dediğimiz gibi. Onu, Türkçemizde de kullanırız fakat saf bir Türkçe ile ifade edecek olursak “dedikodu” diyebiliriz. Oturduğumuz-kalktığımız yerleri, o güzelim meclisleri, toplantıları bu türlü şeyler ile kirletme, tartışmalar ile kirletme, birilerini karalamak ile kirletme, mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesi ile kirletme doğru değil. “Terörist!” dediler, “Terörist senin kendin!” demek.. “Hâin!” dediler, “Hâin senin kendin!” demek.. Kalktı bir kendini bilmez, “fırak-ı dâlle!” dedi, “Fırak-ı dâllenin tâ kendisi, sensin!” filan demek… Bunlar ile insan, hiçbir şey kazanamaz; bütün bunları Allah’a havale etmek lazım.

Abdulkadir Geylânî hazretlerinde ilk defa duyuluyor, daha sonra bazıları da o tabiri kullanıyorlar: عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي “Senin, benim hâlimi bilmen, benim Senden bir şey istemenden müstağnî kılıyor.” قَدْ كَفَانِي عِلْمُ رَبِّي * عَنْ سُؤَالِي وَاخْتِيَارِي şeklinde, biri de nazmen ifade ediyor: “Rabbimin bilmesi, her şeyi bilmesi, beni O’ndan bir şey talep etmekten ve O’na ihtiyaç arz etmekten müstağnî kılıyor!” diyor. Allah (celle celâluhu) görüyor, her şeyi görüyor. O kirli ağızlardan akan levsiyâtı da görüyor. Ortalığı zift kanalı haline getirenleri de görüyor… Onlar öyle dediler diye, “Ben de mukabele-i bi’l-misilde bulunayım!” demek suretiyle, ağız ile yapacak olursan, ağzını kirletmiş olursun; bakışlarınla aynı şeyleri ifade edersen, gözlerini kirletmiş olursun; kulakların ile olmayacak şeyleri dinleyecek olursan, kulaklarını kirletmiş olursun. Zaten yarısı uykuda, beyninde hareket halinde olan nöronlarını bunun ile kirletmiş olursan, onları da öldürmüş olursun. Zaten yarısı veya üçte biri ya çalışıyor ya çalışmıyor. Nörologlar kusura bakmasınlar, varsa içinizde. Evet, öyle deniyor; zannediyorum, Enbiyâ-ı ızâm, onun tamamını çalıştırmaya muvaffak kılınmış. Onun için Elmalılı Hamdi Yazır, tefsirinin birinci cildinde, Bakara sure-i celîlesinde diyor ki: “Bu ne müthiş bir fetânet ve ne müthiş kabiliyettir ki, ayakları arzda, yeryüzünde durduğu halde, gökler ötesi âlemlerle münasebete geçiyor!..”

Evet, insan… Mutlak manada -Cîlî’nin ifadesiyle- “İnsân-ı Kâmil”. İnsan, öyle bir noktaya ulaşmaya müsait mahiyette yaratılmış. Bence kendi mahiyetine karşı saygısızlıkta bulunmamalı!.. Hakaret sayılır; Allah’ın bu güzel sanatına karşı hakaret sayılır; maddî anatomisine karşı hakaret sayılır; manevî anatomisine karşı hakaret sayılır; bu sanat-ı İlâhiyeye karşı hakaret sayılır. Şimdi, böyle bir hakareti irtikâp eden…

Burada antrparantez: Hazreti Pîr, kâfirin, mülhidin, münkirin ebedî Cehennem’de kalması mevzuunda bir hakikatten bahsediyor, bir anahtar beyan ortaya koyuyor: Kâinatta şu kadar tekvinî emirler, hep O’nu haykırdığı, hep O’nu ifade ettiği halde… Öyle sergiler yapılmış ki, o sergilerden hangi kareye baksan, O’nu ifade ediyor… Bunca şeye baktığı halde, bir kimse hâlâ “Allah!” diyemiyorsa, her şey, ondan davacı olur!.. Ee bunca şeyin davacı olması karşısında, onun binlerce sene Cehennem’de yanması icap eder. Bu manada, Hazreti Üstad, “Zira küfür; şu mektubât-ı Samedâniye derecesinde ve kıymetinde olan kâinatı manasız, gayesiz bir derekeye düşürdüğü için, bütün kâinata karşı bir tahkir olduğu gibi; bu mevcudatta cilveleri, nakışları görünen bütün esma-i kudsiye-i İlahiyeyi inkâr ile red ve Cenâb-ı Hakk’ın hakkaniyet ve sıdkını gösteren gayr-ı mütenâhi bütün delillerini tekzib olduğundan nihayetsiz bir cinayettir. Nihayetsiz cinayet ise, nihayetsiz azabı îcab eder.” diyor orada. Zannediyorum bir başkası da ondan evvel böyle bir söz söylememiş; ben hatırlamıyorum.

Şimdi, Allah (celle celâluhu) böyle ahsen-i takvîme mazhar yarattığı halde, aynı zamanda seni olduğun yerde de böyle yapayalnız bırakmamıştır. Bir yönüyle, önüne serdiği şeyler ile Kendine (celle celâluhu) doğru gidecek yolları göstermiş; sana lütfettiği rehnümâlar ile, pusulalar ile mihrabını işaretlemiş, “Oraya yönel!” demiş. Mihrabını işaretlemiş, “Oraya yönel!” demiş… Sadece mihrapla yanılabilirsin, aklını yetmeyebilir; fakat mihraba bir de bir imam dikmiş/koymuş, “Bakın, şu imamın arkasında bulunun!” demiş. Evet, “Muktedâ-i Küll, Rehber-i Ekmel, Ahsen-i Takvîmin Âbide Şahsiyeti, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm…

Canımız O’na kurban olsun!.. بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ “Ne mutlu bizlere ki, öyle sarsılmaz/yıkılmaz bir Sütuna dayalı bulunuyoruz!” Bûsîrî, Kaside-i Bürde’sinde bunu ifade ediyor: بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ Efendim… Richter ölçeğine göre on nispetinde zelzele olsa, devrilmeyecek bir âbide şahsiyet… Ve siz o İmamın arkasında bulunuyorsunuz. Allah, O’nun arkasında bulunmama mahrumiyeti yaşatmasın size-bize!..

   Ruhuna yabancı kimselerin güdümüne girme, başkalarının düşünce çağlayanları içinde bilemediğim bir hedefe sürüklenme; ayağa kalk, kendin ol ve gaye-i hayaline doğru iradî olarak yürümeye bak!..

Başa gelen ne olursa olsun, balyozlar olsun… -Geçen de “külünk”ü bir şeye bağlamışlardı, onun daha büyüğüne deniyor, taşları kıracak şeylere.- Külünkler ile başınıza vursunlar, manivelalar ile sağınızı solunuzu delsinler, kayaları parçalar gibi parçalasınlar… Bunların hiç birinin önemi yok!.. “Yol, bu; devran, bu!” deyip hep o yolda yürümek lazım, Allah’ın inayeti ile. Sakarya Şiiri’nde söylüyor: “Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya / Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..” Sana-bana hitap… Esasen, “Başkalarının güdümünde olma, başkalarının düşünce çağlayanları içinde bilemediğim bir hedefe doğru sürüklenme!.. Yeter yahu, ayağa kalk, kendin ol; hedeflediğin yere doğru iradî olarak yürümeye bak!” demek, bu.

Onun için meclisler, hep bu müzakereler ile değerlendirilmeli; yapılacak işler, hep bu istikamette olmalı. Bir yönüyle, dünya, mü’mince nasıl onarılacak ise, bir bağ gibi, bir bahçe gibi, dikenlerden nasıl arındırılacak ise, güllere nasıl imkan verilecek ise, bülbüllerin şakımasına nasıl zemin hazırlanacak ise, onu, ona göre yapmalısınız!.. “Bir bağ ki, görmezse terbiye-tımar / Çalı-çırpı sarar; hâristan olur.” Bu dünyayı hâristana, diken tarlası haline getirmemek için, ona göre onaracaksınız!..

Neden? Çünkü bir kere, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâsının aynaları. İki: Âhiretin mezraası. Burada ekiyorsun, tohum saçıyorsun; orada o başaklar ile karşılaşıyorsun. Burada fideler dikiyorsun, orada selvilerin gölgesinde yaşıyorsun; selvi oluyor, Cennet ağaçları haline geliyor. Bir diğer taraftan da âhiretin koridoru…  Bir de insanların hevâ-i nefsine bakan yanı var ki, o yanını da işaretleyen Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ Dünya, bir cîfe, bir pislik yığınıdır. Sürekli onun arkasından koşturanlar, “Ev-bark!” diyenler, “Filo!” diyenler, “Villa!” diyenler, “Takdir!” diyenler, “Alkış!” diyenler, “Dünyevî hasene!” diyenler o cifeye koşan “kilâb”dır. Böyle deniyor. Tekilini söylemiyorum bunun; eğer çoğulu ile manasını anlamıyorsanız, Arapça bilenlere sorarsınız “Bu, neyin çoğulu?!” diye; söylerler size.

Allah Rasûlü, lisân-ı nezîhi ile, hep güzel şey konuşuyor; O’nun bütün konuşmaları bülbül şakıması. Fakat burada böyle demese, muktezâ-i zâhire muhalif düşer. Hani, Belagat ilminde bir “muktezâ-i hâl” var, bir de “muktezâ-i zâhir” var. Az önce zikredildiği gibi demezseniz, dediğiniz şey esas ifade etmek istediğiniz şeyi tam ifade etmez. Burada da Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) lisân-ı nezîhinin söylediği o şey, öyle. Hazreti Peygamber Efendimiz, bu meseleyi böyle ifade ettiğine göre, demek mesele çok önemli. Dünyanın dünya cihetiyle, insanın hevâ-i nefsine bakan yanıyla, cismâniyetine bakan yanıyla, bohemliğine bakan yanıyla, hırsına, kinine, nefretine, gayzına, başkalarını karalamaya, -İmam Gazzâlî hazretlerinin ifadesiyle- “Mühlikât”a (helak edici faktörlere, hafizanallah) bakan yanıyla اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ “Dünya pislik yığınıdır ve onun arkasından koşanlar da kilâbdır!” buyuruyor.

O duruma düşmemek lazım. Düşmemişsiniz Allah’ın izni-inayeti ile. Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği şeyleri ne seviyede değerlendirmişsiniz, onu O bilir ve bu değerlendirmede herkes de müsâvî değildir, farklı farklıdır. Bazıları onu bir filiz haline getirmiştir, bazıları başak haline getirmiştir; bazıları bir başak değil, on tane başak haline getirmiştir, Allah’ın izni-inayetiyle ama yüz başak haline getirmesi de ihtimal dâhilindedir, yüz başak haline de getirilebilir.

Cenâb-ı Hak, bu imkânları size bahşetmiş ise, bize bahşetmiş ise, bence elin-âlemin bu mevzuda deyip-ettiklerine takılmama, lisanımızı kirletmeme, düşünce ufkumuzu kirletmeme, meclislerimizi kirletmeme, hep mâbed gibi tutma esas olmalıdır. Mâbed gibi… Nasıl oralarda olumsuz şeyler konuşulmaz!.. Oralarda Allah zikredilir.. Allah’a kullukta bulunulur.. kemerbeste-i ubudiyet içinde “ibadet”, “ubudiyet” ve “ubûdet” icrâ edilir.. iki büklüm olunur, Allah karşısında.. secdeye varılır, Allah’a en yakın hâle gelinir. Bence bütün meclislerimiz, birer mâbed gibi olmalı!.. Hep oralarda güzel şeyler seslendirilmeli!.. Neyden yükselen ses gibi içimize inşirah veren sesler veya bir Sabâ makamı gibi bizi gafletten uyaran bir makam olmalı; her şey öyle bir makam ile seslendirilmeli orada ve bu bizim maddî-manevî terakkimize medâr olmalı!…

Ama bunlar, ancak basiret, fetânet ve O’nun inayetiyle olur. اَللَّهُمَّ بَصِيرَةً وَفِطْنَةً تُغْنِينَا بِهِمَا عَنْ ضَلاَلَةِ مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım! Bize yüksek bir basiret, engin bir fetânet lütfeyle!.. Bizi kaymaktan, sapmaktan, değişik şeylerin olumsuz delâletlerinden muhafaza buyur!” Elektronik levha dedi, ben de onu söyledim.

Başta dediğim ayet de -şimdi levhada- çıktı: فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ “Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru ol!” Dosdoğru olursanız, etrafınızda dosdoğru hâleler oluşur; dosdoğru olursanız, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında oluştuğu gibi, dosdoğru hâleler oluşur. Kamerin etrafındaki aydınlık gibi… Cenâb-ı Hak, öyle olmaya muvaffak kılsın!.. Âmin.

Bamteli: KARDEŞLİĞİN KERÂMETİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Üstad Hazretleri velâyetin kerâmeti olduğu gibi, niyet-i hâlisanın ve samimiyetin dahi kerâmeti olduğunu belirtip “Bahusus, lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde, ciddî, samimî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı mânevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur.” diyor.

   “Kerâmet” ihsan, lütuf, cömertlik mânâlarına gelen “kerem” kelimesinden türetilmiştir ve Allah’ın halk etmesiyle hak dostlarından sâdır olan fevkalâde hâl, söz, davranış, nazar, teveccüh ve tesir demektir.

Velâyetin kerâmeti, şimdiye kadar görülmüş; tarifinde de mucize ile arasındaki fark ortaya konulmuş. “Mucize”ler, peygamberin peygamberliğini ispata matuf emâreler, alâmetlerdir; Allah’ın yaratması ile peygamberin elinde gerçekleşen hârikulâde şeylerdir. Böyle hârikulâde şeyler, peygamberlerin dışında, Hak dostlarının eliyle ortaya konuyorsa, Allah onları veliler vesilesiyle yaratıyorsa, onlara da “kerâmet” deniyor.

Hazreti Bediüzzaman, kendi döneminde zuhur eden bir kısım hârikulâde hallere, kendisiyle de irtibatlı tevafuklar, vifâklar, ittifaklar ve güzel şeylere -bazıları rahatsızlık duyar diye- “kerâmet” deme yerine, “ikrâm” ifadesini tercih ediyor.

Siz de isterseniz öyle diyebilirsiniz. Doğrudan doğruya “kerâmet” demede, meselenin çok hafif, dolaylı yoldan, insanın kendi hususiyetlerine ait olması gibi bir mana melhuzdur. Fakat “ikrâm” denince, iş Sahibine verilmiş olur. İkrâm kelimesi, “if’âl” babındandır; esasen “birisi tarafından o ikrâm, o kerâmet lütfedilmiş” manası vardır. Dolayısıyla, Fâil-i Hakiki’yi (celle celâluhu) hatırlatma adına, “ikrâm” deme -başkalarının rahatsızlığının da ötesinde- daha ciddî bir espriye bağlıdır. İkrâm-ı İlâhî; bir “ihsân-ı İlahî”, bir “utûfet-i Rabbâniye”, bir “utûfet-i şâhâne” de diyebilirsiniz buna.

Ama velilerin kerâmeti, öteden beri olmuştur. Neye kadar? Zât-ı Ulûhiyet ile “üns billah” ufkuna ermeye kadar.. “Hazîratü’l-Kuds”a ulaşmaya kadar.. -Aklımız ermez bu türlü şeylere.- İlâhî tecelliler ile postnişin olmaya kadar.. Meseleyi biraz Kur’ânî makuliyet çerçevesinde ele alarak böyle dedim. İlâhî tecelliler ile doğrudan doğruya postnişin olmaya kadar… Artık her şeyi, nasıl esiyorsa öyle görme, öyle duyma. Ne “Ef’âl-i İlâhiye”, ne “Esmâ-i İlâhiye”, ne “Sıfât-ı Sübhâniye” ne de “Zât-ı Baht” mevzuunda herhangi bir tereddüde meydan bırakmayacak şekilde yakîne ulaşma. Tasavvuftaki ifadesi ile, her şeyi “Hakka’l-yakîn” ufkundan rasat etme… İmam Rabbânî hazretleri, “O, ancak Ahirette olacak!” diyor bir mektubunda; bir başka mektubunda ise, “Dünyada da bazı kimseler için bu (hakka’l-yakîn) müyesser olabilir!” diyor.

Cenâb-ı Hak, sizleri, ona mazhar eylesin!.. Ama mazhar ettiği o şeyleri de O’ndan bilme mazhariyet ve idraki ile -aynı zamanda- şereflendirsin!.. Yoksa kendinden bilme, hiç farkına varmadan enâniyete, gurura, kibre, ucba insanı ittiğinden dolayı, kazanma kuşağında kaybettirir tamamen; insan, hiç farkına varmadan Bel’am İbn Bâûra ufkundan birden bire Bel’am İbn Bâûra gayyasına yuvarlanır; Bersîsâ ufkundan birden bire Bersîsâ gayyasına yuvarlanır; hafizanallahu teâlâ.

Kerâmet, bu; bazen Hak dostu, kıymetli şahıslar eliyle Allah’ın yarattığı hârikulâde şeyler. Hazreti Şâh-ı Geylânî gibi… Bildiğiniz velileri diyeyim: Muhammed Bahâuddîn Nakşibendî… Hâlâ tâbîleri var, devam ediyor dünyanın değişik yerlerinde. Ebu Hasan Şâzilî hazretleri… Hâlâ tâbîleri var, devam ediyor dünyanın değişik yerlerinde. Mustafa Bekrî Sıddîkî hazretleri… Hâlâ tâbîleri devam ediyor, Türkiye’de bile uzantıları vardı; Kıtmîr’in tanıdığı insanlardan da vardı onlara tâbî olan, o yolda olan; Ehlullahtan, Hanefi mezhebinde olanlardan başta gelen bir serkârdır aynı zamanda. Bunların hepsinin elinden böyle hârikulâde bazı şeyler meydana gelebilir; Allah, bunları yaratır. Zât-ı Ulûhiyete nispet edilmesi açısından “ikrâm-ı İlâhî”dir; fakat o meseleye, hârikulâde olması itibariyle “kerâmet” deniyor.

   “En büyük kerâmet, arızasız ve aralıksız Kur’ân ahlâkıyla yaşamaktır ve Allah’a en yakın olanlar da zannediyorum işte bu ruhun temsilcisi olanlardır.”

Böyle teker teker fertlerin kerâmetleri olduğu gibi; bir de şahs-i manevînin kerâmeti vardır. Tamamen bütünleşmiş, âdetâ tek bir insan haline gelmiş, bir “bünyân-ı marsûs” gibi olmuş insanların birlikteliğinin kerâmeti… Artık ayrı ayrı Ali, Veli, Bekir, Mustafa değil; Ali, Veli, Bekir, Mustafa’nın biri göz, biri kulak, biri dil, biri dudak, biri el, biri ayak, biri kalb, biri his, biri vicdan, biri bilmem ne; bir bütünün parçaları, bir bütünü meydana getiren uzuvlar haline gelmiş; âdetâ tek bir fert. Vifâk ve ittifak -Hazret’in dediği gibi- tevfîk-i İlâhî’nin vesilesidir. O tevfîk-i İlâhînin tecelli dalga boylarından bir tanesi de kerâmet ise şayet, işte böyle bir vifâk ve ittifak, öyle bir ikrâm-ı İlahîye, öyle bir kerâmete vesile olabilir. Evet, aynı zamanda o vifâk ve ittifaktan da -bir velinin eliyle olduğu gibi- bir kerâmet meydana gelebilir.

Kerâmetin meydana gelmesi mevzuunda Ehlullâhın mütalaaları farklıdır. Mesela, bazen insan, “tayy-i mekân” yapabilir; burada duruyorken, bir başka yerde de görünebilir. Hani bildiğiniz, büyük bir zatı, zindanda iken mescitte namaz kılarken görüyorlar. Sonra zindancıyı, oradaki gardiyanı, başgardiyanı tedip ediyorlar: “Ne diye bu adamı bırakıyorsunuz, mescide geliyor!” Fakat o kabul etmiyor onu; yani, kendisinin hem orada hem orada olduğunu kabul etmiyor da diyor ki: “Bazen bazı kimseler bazı insanlar suretinde temessül eder, öyle bulunurlarmış!”

Fakat öteden beri kabul edilmiş cârî bir durum var, bir hakikat var. “Ebdâl” (“Bedîl”in cem’i olup temiz, safderûn, derviş adam mânâlarına gelen ve Evliyâullahtan halkın işlerine nezaret etmeye mezun, ilâhî icraatın perdedârları ve alkışçıları hakkında kullanılan bir tabirdir.) esasen vücûd-i necm-i nurânîleri ile bir anda on yerde bulunabiliyorlar âdetâ. “Vücûd-i necm-i nurânî”leri, “vücûd-i necm-i sâkibî”leri, “vücûd-i necm-i hâkânî”leri ile. Tasavvufa ait ifadeler bunlar. “Vücûd-i necm-i nurânî” tabirini, Miraç münasebeti ile, Efendimiz hakkında, Hazreti Pîr de kullanıyor. Burada, sizin içinizde otururken, orada Kâbe’yi tavaf ediyor; sizin içinizde otururken, Muvacehe karşısında اَلصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ diyor, Hazreti Ebubekir’e selam veriyor: “Ey Sıddîk, esselâmu aleyke!” diyor. Bu türlü “ikrâm-ı İlâhî” dediğimiz kerâmetler zuhur edebilir şahıslarda.

Şahıslarda öyle kerâmetler zuhur edebilir; fakat mesele sadece buna münhasır değildir. Esasen tamamen her meseleyi “ihlas”a, “ihsan şuuru”na, “iştiyâk-ı likâullah”a bağlamış insanlar, bunları çok beride mütalaa ediyorlar. Öyle ki, hani bir yerdeyken on yerde birden görünmeden bahsedilince “Yahu bırak o türlü şeyleri, bunlar basit şeyler esasen. Aşk u iştiyâk-ı likâullah’ın yanında bundan söz mü edilir?!.” diyorlar. Biri hakkında “Suda batmadan yürüyor.” dense, onu önemsemiyorlar.

Hani Maruf-i Kerhî’nin sözlerini hatırlayın. O da hâlâ tasarrufu devam edenler arasında beşinci şahıs olarak söylenir; dört şahıs var, beşinci olarak onu da söylerler. Başka bir dinden İslamiyet’e girmiş; fakat birden bire öyle amudî yükselmiş ki, onlar seviyesine ulaşmış. El-Kulûbu’d-Dâria’da onun da virdleri var; üç tane virdi var, peşi peşine; hepsi de çok farklı, üzerinde durulması gerekli olan virdler. O Hazret de bu türlü şeyleri hafife alıyor: “Suda batmadan yürüyor onlar!” denince “Yahu hayvanlar da yüzüyorlar, ne var onda!” Yine, “Uçuyor adam!” denince, “Yahu hayvanlar da, kuşlar da uçuyor; ne var onda.” diyor. O kadar hafife alıyor. Neden? Büyük şey karşısında bunları küçük görüyor.

Allah’a âşık olma, Peygamber yolunda bulunma ve aşk u iştiyâk-ı likâullah ile sürekli kalbin çarpması karşısında bunlar çok küçük şeyler olarak görülüyor. Bir; bu türlü şeylere onların böyle bakışları var. Bir de sahiplenmeme bu türlü şeyleri; kendi kendine gelmiş bu türlü şeyler varsa, “Vallahi benim haberim yok. Birisi getirmiş, bana bir hil’at giydirmiş, bir cübbe girdirmiş; her şey Giydiren’e ait!..” deme…

   “Sırf Allah rızası için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin ciddî ve samimî tesânüdünün de çok kerâmetleri olabilir.”

Diğer taraftan, bazı kerâmetler vardır ki onlar, şahs-ı manevîye ihsan edilmiştir. Diyelim ki, hakikaten bir avuç insan, bir gün, çok büyük kimselerin, devletlerin yapamadığı işleri yapıyorlar. Mesela Devlet-i Aliyye’ye nasip olmayan işleri yapıyorlar. Bu çok önemli zira Hazreti Muhyiddin İbn Arabî, Osmanlı’yı Râşid halifelerden sonra ikinci olarak mütalaa ediyor. Özel bir yere, önemli bir konuma oturtuyor onları; Şecere-i Numaniye’de bu görülüyor. Hani onu heceleyen insanlar, hecelediklerinde görecekler, en azından bazı hecelerinde anlayacaklar; Devlet-i Aliyye’yi nereye oturttuğunu anlayacaklar. Fakat Devlet-i Aliyye’yi, dünyanın yüz yetmiş, yüz seksen ülkesinde okul açmaya, Cenâb-ı Hak, muvaffak kılmamış. İslam’ın bayraktarlığını yapmışlar, hiç attan inmemişler, değişik yerlerde devletler muvazenesinde muvazene unsuru olma konumunu korumuşlar… Başımızın tacı; hep hayırla yâd ediyoruz; onların da yaptıkları şeyler başkaları tarafından yapılmamıştır.

Bununla beraber, bazen de Allah (celle celâluhu) termite kümbet yaptırdığı gibi, böyle küçük insanlara çok büyük şeyler yaptırtıyor. Onlar, dünyanın yüz yetmiş ülkesinde değil, on yedi ülkesinde hususî okul açamamışlar, kendilerine göre. Hani fütuhât dairesinde, girdikleri yerlerde, onlara ait şeyler var ama böyle en uzak doğuya giderek, en kuzeye giderek, en güneye giderek, Güney Afrika’ya giderek, oralarda öyle şeyler yapamamışlar. Allah, bazen, daha küçük insanlara o şeyi yaptırtıyor. Bu da bir ikrâm-ı İlâhidir; Cenâb-ı Hakk’ın bir cemaate kerâmeti sayılabilir. Kerâmet-i İlâhiyedir bu; O’ndan bilmek lazım. Mesele cereyan şekliyle bir kerâmettir, cemaate terettüp eden bir keramettir ama insanlar bakarken, “Bu bir ikrâm-ı İlahîdir.” diye bakmalıdır. “Neye ikrâm-ı İlâhîdir? Vifâk ve ittifaka ikrâm-ı İlâhîdir. “Çünkü vifâk ve ittifak, tevfîk-i İlâhî’nin vesilesidir.” sözünü tekrar ediyorum. Evet, mucize, kerâmet ve ikrâma bu şekilde bakmak lazım.

“Bahusus Lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde ciddî, samimî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir.” İşte bünyân-ı marsûs… Bir hadis-in ifadesiyle, إِنَّ الْمُؤْمِنَ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا “Şüphesiz mü’minler birbirlerine kenetlenmiş bir binanın tuğlaları gibidirler.” Âdetâ kurşun ile, demir ile birbirine perçinlenmiş bir kubbe gibidirler. Bu mescidin kubbesi belki o ölçüde, o kıvamda değildir ama Devlet-i Aliyye döneminde yapılan o kubbeler çok sağlam yapılmıştır. Bazılarında belki duvarlar açısından merkez kaçlar olmuştur fakat kubbelerde bir çatlama olmamıştır. Hakikaten demir ile perçinlenmiş gibidir böyle, o kadar sağlamdır; o günden bugüne bir çatlama olmamıştır. Fakîr’in imamlık yaptığı camidekinde bir-iki küçük çatlaklık vardı ama düşünün aradan neredeyse beş buçuk asır geçmiş, altı asra yakın bir zaman geçmiş; o kadar bir şey. Günümüzde dün yaptıkları şey, bugün yerle bir oluyor. Hem böyle statik-mitatik dedikleri, zemin yoklaması filan dedikleri, blokaj dedikleri şeylerin çok ileri seviyede değerlendirildiği bir dönemde, dün yap bugün yıkılsın; öyle değil. Bir bünyân-ı marsûs, sağlam…

Şimdi, öyle kenetlenirse insanlar birbirine.. kardeşlerinin hissiyatı ile yaşarsa.. onların acılarını aynen vicdanında duyarsa.. bir kardeşinin sevineceği şeylere onun kadar sevinirse.. onun kendisine bağlı olduğu kadar, o da ona bağlı olursa, onu her şeye tercih ederse… Meseleyi biraz daha ileriye götürerek diyeyim bunu isterseniz: Hâşâ, Efendimiz’den sonra peygamber gelmemiştir; peygamberlik silsilesi, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile noktalanmıştır. Fakat O’nun ortaya koyduğu ruh açısından esasen o mana devam etmektedir. Her bir mü’min, hâlis mü’min, kardeşini kendi nefsine tercih etmediği takdirde, onun hakiki mü’min kardeşi olamaz. Hazreti Ömer efendimize dediği söze binaen diyorum bunu: Hazreti Ömer, “Seni, ben, eşimden, çocuklarımdan, aile efradımdan daha fazla seviyorum!” deyince, “Beni, kendi nefsinden de fazla sevmedikten sonra iman etmiş olamazsın!” buyuruyor Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem). Onda öyle bir ruh var ki, bu söz karşısında anında, birden bire tornistan oluyor; “Yâ Rasûlallah! Seni, nefsimden de artık seviyorum!”

Kardeşliği o çerçevede ele almak lazım ki, “Seni, nefsimden de fazla seviyorum!” diyebilmeli!.. “Allah, sana bir musibet vereceğine bana versin!” diyecek kadar… “Senin evladın öleceğine ve senin üzüleceğine, benim evladım ölsün, ben üzüleyim!” diyecek kadar… Îsâr ruhu… Sadece yemede, içmede, hayatta nefsine tercih etme değil; bir yönüyle âlâmda ve lezâizde de kardeşini kendisine tercih edecek kadar zirvede bir îsâr ruhu yaşama… O ölçüde bir vifâk ve ittifak… Cenâb-ı Hakk’ın öyle bir topluma, öyle kerâmetleri olur ki, öyle ikrâmları olur ki, o, hakikaten, en büyük velilerin, Şâh-ı Geylânî’nin, İbn Beşîş’in, Ebu Hasan Şâzilî hazretlerinin, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretlerinin, Necmeddin-i Kübrâ’nın, İmam Rabbânî’nin, Mevlânâ Halid-i Bağdâdî’nin kerâmetlerine denk olur, o ölçüde olur.

   Kardeşlik ve îsâr ruhunu sadece yeme, içme, giyme gibi hususlardan ibaret görmemek gerekir; belli bir makam, mansıp ve paye elde etme söz konusu olduğunda kardeşini kendine tercih etme de îsâr adına çok önemlidir.

Fakat zannediyorum bu, rehabilitasyon ile gerçekleşebilecek bir husustur, birden bire olmaz. Oturup kalktığımız her yerde, bu kardeşliği, bu ölçüde ele almak, hakikaten “bünyân-ı marsûs” haline getirme adına sohbetleri o istikamete kanalize etmek lazım; meseleyi hep o mecrâda götürmek lazım. O mecrâda götürülürse, zannediyorum, öylece işte o deryaya ulaşılır ve derya haline gelince de insan bu defa damlaya dönüşür; sonra rahmet olur, sonra bulut haline gelir. Sonra rahmet halinde sizin başınızdan aşağıya yağar, yer tarafından emilir, kaynaklar tarafından fışkırır, bir devr-i dâim haline gelir, yeniden deryaya doğru çağlayanlar halinde akar. Derya-damla, damla-derya arasında bir “sâlih daire” oluşur. “Sâlih daire” diyoruz; bu tabiri kullanmıyor hekimler. “Fâsid daire” diyorlardı eskiden, şimdi “kısır döngü” deniyor. Bu sâlih daireye de “doğurgan döngü” diyebilirsiniz.

Evet, istikamet korunur ve o ölçüde îsâr ruhu ile bir kenetlenme olursa, Allah’ın izni ve inayeti ile, bu durum yakalanır. Bence, bu kerâmet, insanın öyle havada uçma kerâmetinden, suda batmama kerâmetinden, aynı zamanda bir anda birkaç yerde birden -Ebdâl’ın bulunduğu gibi- bulunma kerâmetinden çok daha önemlidir. Hem böyle hususî bir şahsın eliyle ortaya çıkmadığından dolayı, zannediyorum enâniyet adına, ucub adına, fahir adına da değişik şeyleri çağrıştırmaz bu, insana tedâî ettirmez bu. Dolayısıyla bir cemaate terettüp eden ihsan-ı İlâhî olarak hakikaten doğru bakılırsa, doğru görülürse, meseleye o mercek ile bakılırsa, o irfan merceği ile bakılırsa, zannediyorum insan enâniyete düşmemiş, aynı zamandan kibirden, gururdan, ucubdan, fahirden de kurtulmuş olur, âzâde olur. Dolayısıyla öbüründen çok daha önemlidir. Şahsî kerâmetlerden, havada uçmaktan, kendini burada iken Cennet’te görmekten, Huri ve Gılmanlar ile tanışmaktan çok daha önemlidir; çünkü kendisine bir şey mal etmiyor.

Îsâr… Kardeşlik bu ölçüde olmalı: وَلاَ يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kıskançlık, bir ihtiyaç duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9) Burada isterseniz şöyle diyelim: Birisi hakikaten havada uçacak kadar, çok önemli; bir kardeşi de var ki, o mevzuda derbeder, düşe-kalka yürüyor. Fakat onu öyle kıymetli görüyor ki!..  “O kardeşimin bazı meziyetleri var; o, benim çok üstümde, çok fâik! Keşke geçse de namazı o kıldırsa, ben de onun arkasında namaz kılsam!” diyor. Bir başka ifadeyle, herhangi birisi kendini havada uçar gibi görüyor. Biri de düşe-kalka yürüyor. Fakat öyle bir îsâr ruhu var ki, öyle bir kenetlenme var ki, şöyle düşünüyor: “Bunun bazı hususiyetleri var ki!.. Cenâb-ı Hakk’a bir teveccühü var ki!.. Bir-iki kere ben onun öyle ‘Allah!’ dediğine şahit oldum; öyle bir dedi ki, benim kalbim duracaktı. Dolayısıyla esasen bu hak ona ait!” diyor. İşte böyle düşünüp diyecek kadar…

Ayrıca, وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ ayetiyle işaret edilen îsâr duygusunu sadece, kendileri fakr u zaruret içinde iken, ellerindeki her şeyi başkalarına vermeleri şeklinde anlamamak lazım. Her hususta îsâr… “Millet, beni intihap etti; beni milletvekili yaptılar. Keşke falanı yapsalardı; o, karakter bakımından daha yüksek, daha iffetliydi; milletin arpa kadar malına elini uzatmayacak kadar namuslu idi, iffetli idi.” Veya “Beni bakan yaptılar; keşke falanı yapsalardı. Ben bakıyorum, esasen, karakter bakımından, insan olma bakımından, o, çok daha fâik bir insan; dün nasıldı, bugün de öyle, Ebû Bekir (radıyallâhu anh) gibi.”

Hazreti Ebû Bekir bir kulübede yaşıyordu. On bir tane irtidât hadisesini bastırdı. Bir blokaj hazırladı, bir statik ortaya koydu; arkadan gelen Hazreti Ömer, iki tane süper gücü yerle bir etti. Ebû Bekir, öyle bir insandı. Fakat kendisine sorarsanız?!. Cübbesinin eteği yerde süründüğünden dolayı, “Yâ Rasûlallah, bu da kibir midir? Ben de onlar ile beraber tepe taklak mı giderim?” endişesini taşıyor. Bir taraftan öyle zirvelerde, âdeta başı, melekler ile beraber, onlar ile kanatlanmış bir üveyik gibi; fakat beri tarafta kendisini hiç ender hiç görüyor ve başkasını nefsine tercihe açık bulunuyor. Onun için kendisine biat edildiği dönemde, Hazreti Ömer’in elini sıkıyor, ona biat etmek istiyor; o ise, hemen kalkıp onun elini sıkıyor, “Ebû Bekir’in olduğu yerde, başkasına biat edilmez!” diyor.

Böyle bir îsâr ruhu!.. Başkalarını her zaman kendinden daha fâik gören bir ruh!.. “Ben, ona layık değilim!” diyecek kadar; bir yönüyle, şartların ve hadiselerin kendini bir yere getirmesi karşısında bile kendisini sorgulayacak, kendi ile yüzleşecek kadar acz u fakr duygusu içinde!.. Hacâlet ve mahcubiyet duygusu içinde kendisini yerden yere vuran, kendisi ile sürekli yüzleşen, nefsini sürekli sorgulayan, herkesi kendinden daha fâik gören ve “Keşke o olsaydı!” diyen insan… Böyle bir düşünce çerçevesinde kardeşlik, böyle bir kardeşlik… Onun için Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ömer efendimize dediği o söze bağladım meseleyi.

“Ben değil, esas benim kardeşlerim önemlidir; ben değil!..” Birinin mülahazası: Vaaz ediyormuş da bir adam, el-âlem de değer atfediyormuş ona, iyi konuşuyor diye. Fakat -ben kendisinden dinledim- diyor ki, “Esasen bu yanlışı yapıyor ve bu yamuk-yumuk sözleri söylüyorum, ta ki, bugün bunları kavrayan, dinleyen şu insanlar içinde bir gün bu kürsüye çıkacak, bu meselelerin doğrusunu söyleyecek insanlar olacaktır; ben, onlara yol açmak için o kürsüye çıkıyorum! Bir gün şunların içinden bir tanesi çıkacak, hakka-hakikate tercüman olacak; onun için konuşuyorum, yoksa yaptığım şey, küstahlıktır!”

   “Kardeşlik ruhuyla birbirine perçinlenmiş şahıslardan oluşan bir cemaatin şahs-ı manevîsi, bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir ve pek çok inâyete mazhar olur.”

Meseleye bu zaviyeden bakma, herkesi kendinden daha fâik görme… “Ben oturdum, konuştum da böyle, insanlar tesirde kaldılar, etrafımda kümelendiler, bir bünyân-ı marsûs haline geldiler!” Hafizanallah, bu düşünceler şeytanın dürtüleri, sağdan gelen dürtüleridir. İnsan, dinleyenlerin hepsini birden Kâbe’ye sevk etse ve hepsini bir yerde tavvâfînden eylese metâfta, bence yine kendine öyle bakmalı; “Allah Allah! Bu insanlar, benim ahmaklığımda nasıl oldu da böyle sülûk ettiler o yola!” diyecek kadar kendi ile yüzleşmeli, kendini yerden yere vurmalı!..

Sen, bir debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi, kendini yerden yere vurmazsan, hiç farkına varmadan başkalarında kusur aramaya başlarsın. Başkalarında kusur arayan insan da hayat boyu hep kusur irtikâp eder durur. Müddeî (savcı) gibi değil, âdil bir hâkim gibi davranmak lazım. Müddeî, kusur arar; “Daha başka bir suçu var mı bunun? Hele bakın, böyle etrafını bir karıştırın; kimlerle münasebeti vardı bunun, ne halt karıştırıyordu?” filan… Müddeî, öyle yapar ki bu insafsızlıktır. Fakat kanunlara bağlı hüküm veren insan, afîf ise, namuslu ise, doğru ve müstakîm yaşamış ise, orada ona göre hüküm verir. Evet, başkaları hakkında öyle davranmalıyız; kendimiz hakkında da bir debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi tavır almalı ve kendimizi yerden yere vurmalıyız. Böyle davranırsak, o kardeşlik şuurunu tesis etmiş oluruz ve ona kim bilir ne kerâmetler, ne kerâmetler ihsan edilir.

Tekrar ediyorum: Hazreti Üstad, “Bahusus lillâh için olan uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde ciddî ve samimî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı manevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur.” diyor. Hani, Abdulkadir Geylânî hazretleri.. Ebu’l-Hasan el-Harakânî hazretleri.. Harakan’da mı türbesi?!. Fakat Kars’ta olduğu söyleniyor. Onun yaşadığı dönem itibariyle Kars, Müslümanların elinde değil ama ihtimal sonradan onun mübarek na’şını oraya getirmiş olabilirler. Türbesi var, türbedarı var hâlâ, orada temessül ettiğine dair rivayetler var ve daha başka şeyleri de var ama söyleyince başkalarını kıskandırmış olur diye açmayacağım; yine sizin ile alakalı daha başka şeyleri de var. Sonra Şeyhu’l-Harrânî.. o da Harranlı olduğundan, sadece mekanına nisbeten söyleniyor. Böyle bazı zatların tasarrufları devam ediyor, Allah’ın izni ve inayeti ile. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın temessül edip şefaatlerinin devam etmesi gibi devam ediyor. Bir de Akîl Mimbecî var; Mümbicî filan da diyorlar; hani şimdi üzerinde kavgaların cereyan ettiği Menbic. Allah (celle celâluhu) orada öyle büyük bir zat yaratmış. Beşinci şahıs olarak da Maruf-i Kerhî hazretleri sayılıyor. Efendim, ne haddime benim başkalarını onlara altıncı şahıs olarak ilave etmek? Ama hüsnüzannım birileri için çok galip; zamanın sözcüsü Hazreti Sahipkırânı da bu çizgide sayıyorum; o da zamanın sözcüsü, Allahu A’lem.

Deyin, siz de deyin: “Çok sıkıldık, çok bunaldık; canlar gırtlakta, ruhumuz dilde-dudakta, çıkmak üzere… Çok bunaldık!” deyin ve onların şefaatlerine tevessül edin. Efendimiz’in şefaatine müracaat edildiği gibi: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ، يَا مُحَمَّدُ إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللَّهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ “Allah’ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) şu hâcetimin yerine getirilmesi için Seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allah’ım peygamberimizi hakkımda şefaatçi eyle.” Hâcet duasında böyle dendiği gibi deyin: “Allah’ım, o Sultân-ı Zîşânı, hakkımızda şefaatçi kıl! Allah’ım, o Sultân-ı Zîşânı, hakkımızda şefaatçi kıl! Hazreti Muhammed Mustafa’ya bizleri bağışla!.. Zılliyet planında, izafiyet çerçevesinde, O’nun arkasında O’nun gölgesi gibi olan o zatlara, o Şâh-ı Geylânî’lere, o Ebu Hasan Şâzilî’lere, o Muhammed Bahâuddin Nakşibendî’lere, o İmam Rabbânî’lere, o Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’lere, o zamanın sözcüsü Pîr-i Mugân’lara, o Hazreti Üftâde’lere, O Hazreti Aziz Mahmud Hüdâî’lere, o Pîr-i Küfrevî’lere, o Alvar İmamı M. Lütfî’lere, o Hüseyin Kındığı hazretlerine kadar bu büyük insanlara bizi bağışla!..

Dünyanın değişik yerlerinde, daha niceleri, niceleri vardır ki, biz onlardan haberdar değiliz. Bir yerde ifade edildiği gibi, “Eğer yeryüzünde nizam ve âhenk devam ediyorsa, işte bu türlü mukarrabîn yüzünden o nizam, o âhenk devam ediyordur.” Cenâb-ı Hak, o nizamın devam etmesi için, o insanların şefaatiyle sizleri, bu mübarek cemaati şereflendirsin, taçlandırsın, daha büyük hizmetlere muvaffak kılsın!.. Değişik köşe başlarında yolunuzu kesen gulyabanîlerin şerrinden sizi muhafaza buyursun!..

“Hatta şöyle bir cemaatin şahs-ı manevîsi, bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur.” Bu ifade münasebetiyle, bunları dedim. Doğrudan doğruya denebilir ki, “Allah’ım! Bu cemaate, bu heyete bizi bağışla, ne olur!” Denebilir; çünkü kimin ne olduğundan kimsenin haberi yok fakat o cemaatin say’ u gayretine öyle şeyler terettüp ediyor ki, işte o büyük zatlara bile Cenâb-ı Hak, o lütufta bulunmamış; böyle şeyler terettüp ediyor. Buna da “şahs-ı manevînin kerâmeti” denir. Şahs-ı manevî…

Burada antrparantez arz edeyim: Zaten zaman, şahıs zamanı değil, şahs-ı manevî zamanıdır. Cenâb-ı Hak, eğer toplumu içinden bulunduğu badirelerden halâs eyleyecekse, o şahs-ı manevî velayetiyle -inşaallah- halâs eyleyecektir.

Kırık Testi: İnsanın Kendini Keşfi ve Kullukta Derinlik

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: İnsanın Allah’la irtibat ve kullukta derinleşmesinin kendini bilmesi ve keşfetmesiyle mümkün olacağı ifade ediliyor. İzah eder misiniz?

Cevap: Arapça’da اَلْعَادَاتُ لَا تُتْرَكُ “Âdetler terkedilmez.” şeklinde bir söz vardır. Bundan تَرْكُ اَلْعَادَاتِ مِنَ الْمُهْلِكَاتِ Âdetlerin terki helâkete götüren sebeplerdendir. disiplini çıkarılmıştır. Bu açıdan eğer bir mü’min illâ bir şeyi âdet hâline getirecekse, Allah’la (celle celâluhu) münasebeti adına ortaya koyması gereken ibâdet ü taatleri asla terk edemeyeceği âdetler hâline getirmelidir. Şayet insan, ibadet ü taati ve Allah’la sıkı münasebetiyle böyle bir keyfiyeti elde eder de onu vicdanının iç derinliği hâline getirebilirse, bir kısım Hak dostlarının “Bir ân huzur gaybûbeti yaşarsam ölürüm.” mülâhazasına ulaşabilir. Bunun için de onun, her an Allah’ı (celle celâluhu) görüyor veya O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla hareket etmesi; his, şuur ve iradesiyle sürekli O’nun hoşnutluğunun peşinde olması, gazabına götürebilecek davranışlardan olabildiğince uzak durması; mahiyetindeki sevme ve saygı duyma hislerini O’na tevcih etmesi çok önemlidir.

Böyle bir kıvam, inanan herkes için bir hedeftir, daha doğrusu bir hedef olmalıdır ama o hedefe ulaşmak için insan konum ve duruşunu sürekli gözden geçirmeli ve samimiyetle kendine şu soruları sormalıdır: “Acaba böyle bir ufku yakalama adına gerekli olan kıvamı sergileyebiliyor muyum? Bulunduğum konumu yeterli görmeyip, ‘Bir fasıl daha, bir fasıl daha!’ deyip terakki semalarında sürekli ötelere kanat çırpabiliyor muyum?”

Hakikat Mesleği ve Tevazu

Hakikat yolcusunun kalb ve ruh ufkunda seyahat ederken ulaştığı mertebeyi hiçbir zaman yeterli görmeyip sürekli daha yukarıları hedeflemesi çok önemlidir. Fakat bu sözümüzle onun, bir kısım harikulâde şeyler sergileyerek kendini ifade etmesini değil, Yüce Allah’ı (celle celâluhu) bilip tanıması ve O’nun huzurunda kendisini bir hiç olarak görmesi adına derinleşmesini kastediyoruz. Sözün gelişi insan, kendi gücüyle sadece küre-i arzın değil bütün dünyaların hareket yönünü değiştirse bile, onun Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğü ve icraatı karşısında bunun bir “hiç” olduğunu görmesi ve her şeyi O’ndan bilmesi gerekir. Bu açıdan hakikat mesleğini benimseyenler, suda batmadan yürüme, havada kanatsız uçma, tayy-i mekân yaparak bulunduğu yerde otururken bir anda Kâbe’yi tavaf etme gibi harikulâdeliklere kat’iyen talip olmamalıdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın, bazı veli kullarına verdiği bu türlü mazhariyetlere talip olma, hakikat mesleğinin ruhuna zıttır. Hakikat mesleğinde esas olan tevazudur, mahviyettir, nefsini yerden yere vurup kendini hep sıfır görmektir. Bu arada şunu ifade edeyim ki, bu tür mânevî makam ve payelere talip olmayan hakikat kahramanları, elbette ki kaymakamlık, valilik, vekillik, bakanlık ve benzeri dünyevî makam ve payelere de hiç talip olmazlar.

Bu ifadelerle idareye ait o makamların hafife alındığı, küçük görüldüğü anlaşılmamalıdır. Fakat talip olunan yüksek değerlerin büyüklüğü karşısında bu türlü şeylere meyletmek, talip olunan o hakikatlere bir saygısızlık olur. Yürünen bu yolda eğer “Allah rızası” denmişse, ondan daha büyüğünün olmadığı; “O’nun cemâli” hedeflenmişse, ondan daha müstesnasının bulunmadığı; Firdevs’e talip olunmuşsa, ondan daha önemli bir yerin söz konusu bile olamayacağı bilinmelidir. İnsan bir kere bu yüce gayeleri hedeflemişse, artık onlardan dönüp başka şeylere teveccühte bulunmak, onlara karşı saygısızlık olur. Evet bir hakikat eri, Resûl-i Kibriyâ’nın (aleyhi ekmeletüttehâyâ) bir kapı kulu ve âzât kabul etmez boynu tasmalı bir bendesi olmaya talip olmuşsa, Hazreti Mevlânâ’nın ifadeleriyle:

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum!

Ben Sana hizmette iki büklüm oldum.

Kullar âzât olunca şâd olur;

Ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”

diyerek âdeta avazı çıktığı kadar İslâm’a teslimiyetini ifade mânâsında Hazreti Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) bende olduğunu haykırmışsa, bunu başka hiçbir şeyle değiştirmez, değiştirmemelidir.

“Ben” Diyene Kapılar Sürmelidir

Ama insan, kendini işin içinden çıkartamamışsa benliğine takılır kalır. Benliğine takıldığı ölçüde de o, şeytana yakın, Allah’a (celle celâluhu) uzaktır. “Ben” diyene, hiçbir zaman Allah’a giden yolda kapılar açılmaz. Her açmak istediğinde o, kapıları sürekli kapalı ve sürgülü bulur, o kapının önünde beyhude bir şekilde bekler durur. Çünkü bir yerde iki tane “ben” olmaz. Esasen “ben” demekte kibir emaresi vardır. Efendimiz  (sallallâhu aleyhi ve sellem), kapısının tokmağına dokunan sahabîye, “Kim o?” diye sorar, “Ben!” deyince, kapıyı açar.. açar ancak “Ben, ben!” diyerek de o söze karşı rahatsızlığını ortaya koyar. (Buhârî, isti’zân 17; Müslim, âdâb 38, 39) Çünkü ihtimal bu “ben” deyişte bir nevi kibir vardır; âdeta o “benim kendimi tanıtmaya ihtiyacım yok” demiş olmaktadır.

Evet sürekli “ben” deme, âdeta bir davul sesi çıkarma demektir. Malûm olduğu üzere davul, içi bomboş olduğu için ses çıkarır. Sürekli “ben” diyen kişi de kendisini bomboş, hakir bir varlık seviyesine indirmektedir. Zira içi dolu olanlar, dışarıya bir davul gibi ses vermezler. Mevlânâ Hazretleri, bu mânâda boş kimseleri, içinde bir-iki tane oyuncak türünden inci-mercan bulunan, sağa-sola döndürüldüğünde tıkır tıkır ses çıkaran kutulara; dolu insanları da içleri cevherlerle dolu olduğu için dışarıya ses ve sır vermeyen cevher kutularına benzetir.

Tevâzu, mahviyet ve hacâletin alâmeti sessizliktir. Bu duygularla hareket ederek ülkesi, milleti ve topyekûn insanlık adına sürekli plan ve proje üretmeye çalışanlar, aksiyon öncelikli insanlardır ve onların icraatları, tıpkı yıldırımların gök gürültüsünden önce hedeflerine ulaştığı gibi, seslerinin önünde yürür. Diğer yandan gösteriş ve âlâyiş, içi boş ama gürültülüdür. Dolayısıyla hayatlarını gösteriş ve âlâyiş üzerine tesis edenler, sadece boş gürültü çıkarmış olurlar. Hâlbuki esas olan, sözlerin aksiyon öncelikli olmasıdır. Nitekim Hazreti İbrahim (aleyhisselâm), وَاجْعَل لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْاٰخِرِينَ “Gelecek nesiller içinde iyi nam bırakmayı, hayırla anılmayı nasip eyle bana!” (Şuarâ sûresi, 26/84) şeklinde dua ederek gelecek nesillere uzanan kalıcı hizmetler yapmayı Cenâb-ı Hak’tan istemiştir. Bu, aksiyon öncelikli bir sözdür. Onun için insan, bildiği ve yapabildiği kadar tarlaya tohumu atıp gerisini Allah’a bırakmalıdır. Ancak böyle engin bir mülahazayla hizmet etme de Allah’ı (celle celâluhu) biliyor ve tanıyor olmakla mümkündür ki O’nu (celle celâluhu) bilip tanıma ise insanın kendini, kendi konumunda bilmesine bağlıdır.

Kendini Bilmeyen Rabb’ini de Bilemez

Hadis diye rivayet edilen مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ “Nefsini bilen, Rabb’ini de bilir.”  (el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 1/225, 4/399, 5/50; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/343) sözünde ifade edildiği gibi, fizyolojik yapısıyla, vicdanıyla ve onun dört rüknü olan irade, latîfe-i rabbâniye/kalb, zihin ve hissiyle birlikte kendini tahlil ve analiz eden insan, Rabb’ini daha iyi bilir. Bu sözün mefhum-u muhalifi alınacak olursa, “Kendini bilmeyen, Rabb’ini de bilemez.” demektir. O hâlde insanın, Rabb’ini bilmesi için kendisinin ne olduğunu bilmesi lâzımdır. Hazreti Pîr’in ifadesiyle insan, öyle mükemmel bir “fabrika”dır ki (Bkz.: Sözler s.165 (On Üçüncü Söz, İkinci Makam)) onun her parçası bir diğeriyle ciddî tenasüp içindedir. Aynı zamanda bu varlık, kâinatla da çok ciddî bir tenasüp içindedir. Mesela, insanın ağzı ve onunla yiyeceği şeyler arasında bir münasebet olduğu kadar, gözleri ve onlarla göreceği şeyler arasında da bir münasebet vardır. Hem öyle bir münasebet ki, onunla değişik tecellî dalga boyundaki varlıkları görüp seçebilir.

İnsanın âzâları arasındaki bu tenasüp, onun içinde bulunduğu kâinattaki diğer varlıklar arasında da söz konusudur. Fizikçi ve astrofizikçilerin ifadelerine göre, en uzak sistemlerin bile, yeryüzünde çok küçük görülen insanla bir alâkası ve münasebeti vardır. Ancak bu münasebeti sezip anlayabilmek için işe öncelikle yakın daireden başlamak gerekir. Mesela insan, yiyeceği maddelerle ağzının, göreceği nesnelerle gözünün münasebetleri açısından kendini tahlil ettiği zaman mutlaka Yüce Yaratan’ın varlık ve birliğini gösteren delillere ulaşacaktır. Onun için kudsî hadis diye rivayet edilen ve tasavvuf kitaplarında da yer alan bir mübarek sözde Cenâb-ı Hak, “Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir; Beni bilen Beni arar; Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan bütün arzularına ve dahasına nail olur; nail olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez. Ey insanoğlu, mütevazi ol ki, Beni bilesin.. açlığa alış ki, Beni göresin.. ibadetinde hâlis ol ki Bana eresin. Ey insanoğlu, Ben Rabb’im; nefsini bilen Beni de bilir.. nefsini terk eden Beni bulur… Beni bilmek için nefsini terk et; Benim mârifetimle mamur olmayan bir kalb kördür!” buyurmuştur.

Anatomik Yapıdan Ruhun Derinliklerine

Alexis Carrel, daha 1935 yılında yazmış olduğuİnsan Bu Meçhul” adlı eserinde, insan vücudundaki mükemmelliğe ve mutlaka onun bir Yaratıcısı olduğuna dikkat çekmiş, böylece önemli bir çalışmaya imza atmıştı. Her ne kadar kitabın yazarı, Türkiye’de bazılarının karalamasına maruz kalsa da söz konusu eser, insanımız tarafından okunmuş ve ondan istifade edilmiştir. İnsanlar, -hususiyle doktorlarımız- o kitabı okurken ondaki insan anatomisi üzerine yapılan tahlillere baktığında, o tahlillerin her faslında “Lâ ilâhe illâllah-Allah’tan başka ilâh yoktur.” diyeceklerdir. Zira O’nun (celle celâluhu) kudret eli olmadan insan vücudundaki o harikulâde tenasübü izah etmek mümkün değildir.

İnsan, bu şekilde kendi anatomisi ve fizyolojisi başta olmak üzere onların eşya ile irtibatlarını yani dış âlemini tanıdıktan sonra, iç âlemi de diyebileceğimiz nefsini, vicdan mekanizmasını ve içine doğanları bilmeye yönelmelidir. Zaman zaman “içe doğma” şeklinde de ifade edilen “hiss-i kable’l-vukû”ların yaşanması; mesela, insanın sabah vakti aklına gelen birisiyle ikindi vakti karşılaşması; rüyada âlem-i misal ve âlem-i berzaha ait levhaların insanın müşâhedesine sunulması ve sabah olduğunda rüyada gördüğü bazı şeylerin aynıyla, bazılarının da “tevil-i ehâdis”e vâkıf olanların tevil ettiği şekliyle zuhur etmesi gibi olaylar, onun iç âleminde yaşadığı olaylardır. Bunları sebepler çerçevesinde izah etmek de mümkün değildir. İnsan, bütün bunlardan hareketle kendi iç âleminde yolculuğunu sürdürdüğünde hem kendini icmâlî olarak bilecek, hem de Yüce Yaratıcı’nın varlığına ulaşacak ve Rabb’ini daha iyi tanıyacaktır.

Gerçek Hürriyet

Kudsî hadis diye rivayet edilen yukarıdaki sözde, “Beni bilen, Beni arar.” buyruluyor. Bu da bir önceki fasla bağlanabilir. İnsan, Yüce Yaratıcı’yı tanıdıkça, “Acaba O, benden ne istiyor? O’nun yakınlığına nasıl erebilirim, sinemi O’nun iştiyakıyla nasıl doldurabilirim? Zira sinemi O’nun iştiyakıyla doldurmak benim vazifem, O’nun da hakkıdır. Bu sinede sadece O tecelli etmeli, O’ndan gayrı her şeyi (mâsiva) çıkarıp atmalı!” diyecek ve arayışını derinleştirecektir. Fuzûlî, bu hakikati şöyle seslendirir:

“Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil;

Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir?”

Evet insanın, bu şiirde işaret edildiği gibi, dünya ve içindekileri sinesinden söküp atması, sadece O’nun mülahazasıyla dolup taşması ve zihnini sürekli O’nunla meşgul etmesi lâzımdır. İnsan, bunları yerine getirdiği takdirde Cenâb-ı Hakk’ı bulmuş olacak; O da kulunun bu samimi gayretlerini karşılıksız bırakmayacak ve kudsî hadis diye rivayet edilen sözün devamında buyurulduğu gibi, onun bütün arzularını, hatta daha da fazlasını lütfedecektir. Alvarlı Efe Hazretleri bu hakikati ne güzel ifade eder:

“Sen Mevlâ’yı seven de

Mevlâ seni sevmez mi?

Rızasına iven de

Hak rızasın vermez mi?”

“Ben, Ganimet İçin Müslüman Olmadım Yâ Resûlallah!”

İşte bu mertebeye eren mü’min, değişik arzu ve isteklerin vesayetine girmekten kurtularak hakikî hürriyete kavuşur. Zira merhum Seyyid Kutub’un ifadesiyle “Hakikî hürriyet, Allah’a kul olmaktan geçer.” Evet Allah’a (celle celâluhu) kul olanlar, başkalarına kulluktan kurtulurlar. O’na hakkıyla kul olmayanlar ise başları secdeye gitse bile makama, mansıba, korkuya, yuvaya, rahata, zevk u sefaya, bohemliğe, alkışa, takdire, çoluğu çocuğu adına da yalıya, villaya kulluk gibi onlarca kulluk çeşidi sergileyeceklerdir ki, herhalde cahiliye dönemi müşriklerinin bile bu kadar çok putu olmamıştır!

Evet başka şeylere kul-köle olmaktan sıyrılmanın yolu, Allah’a hakikî mânâsıyla kul olmaktan geçer. Bu konuda sahabe efendilerimizin hayatları ne güzel, ne çarpıcı misallerle doludur. Mesela askerî ve siyasî bir dâhi olan Hazreti Amr İbnü’l-Âs (radıyallâhu anh) çok geç Müslüman olmasına rağmen, bu mevzuda dinin ruhunu öylesine güzel kavramıştır ki, o anlayışa hayran olmamak mümkün değildir.

Bildiğiniz gibi Amr İbnü’l-Âs Hazretleri, Hudeybiye Sulhü sonrasında Müslüman olmak için Medine’ye gidip Efendimiz’in yüce huzuruna çıkar. Mahcubiyetinden dolayı âdeta tir tir titremektedir. Çünkü o güne kadar İnsanlığın İftihar Tablosu’na (aleyhi ekmelüttehâyâ) çok kötülük yapmıştır. Fakat Rahmet Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapılan hiçbir kötülüğü deftere yazmamış, onları çoktan unutmuştu. Musafaha yaparken Amr İbnü’l-Âs kendisinden geçmiş, âdeta bir cezbe hâliyle Allah Resûlü’nün mübarek elini sıktıkça sıkmış, bunun üzerine de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ne demek istiyorsun yâ Amr?” diye sormuştu. Hazreti Amr, “Kusurumu bağışla yâ Resûlallah!” diye mukabelede bulununca, Allah Resûlü ona, “Bilmiyor musun yâ Amr, ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah’ geçmiş bütün günahları siler, süpürür ve temizler…” fermanında bulunmuştu. (Bkz.: Müslim, îmân 192; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/204) Amr İbnü’l-Âs Müslüman olduktan kısa bir süre sonra Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu çağırmış, kendisini bir seriyye ile harbe göndereceğini ve neticesinde de ganimet elde edeceğini bildirmişti de o, “Yâ Resûlallah! Ben, ganimet için Müslüman olmadım…” demişti. (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/197, 202; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 4/467)

Aynı şekilde Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), kaynaklarda ismi zikredilmeyen bir sahabî efendimize ganimetten hissesini vermek istediğinde, o zat: “Yâ Resûlallah! Ben bunu kabul edemem. Ben -boğazını göstererek- şuradan bir ok yiyeyim de şehit olayım diye Müslüman oldum.” demiş, ganimeti elinin tersiyle itmişti. Neticede o, arzu ettiği gibi boğazına isabet eden bir okla şehit olup ötelere yürümüştü. (Nesâî, cenâiz 61; Abdurrezzak, el-Musannef 5/276; Hâkim, el-Müstedrek 3/688)

Yine Mekke’nin fethine kadar Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem]) karşısında yer almış olan Ebû Süfyan’ın (radıyallâhu anh) gözüne Yermûk Savaşı’nda bir ok isabet etmişti. Ebû Süfyan, çıkan gözünü avucuna aldıktan sonra diğer gözüyle ona anlamlı anlamlı bakmış, “Neye yararsın ki, yetmiş sene kendi sahibini görmedin!” diyerek yere atmıştı. (Bkz.: İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe 6/158)

Bütün bu misaller,

“Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır
Mürşidi kâmil olanın, gayet yolu âsân imiş.” (Niyazî-i Mısrî)

sözleriyle ifade edildiği üzere, insanı yetiştiren muallimin tesirini ortaya koyduğu gibi, aynı zamanda bir hamlede amudî (dikey) yükselme adına da misal teşkil etmektedir.

İşte günümüzün inanan gönülleri de, kendilerine ashâb-ı kiramı örnek alıp hiçbir dünyeviliğe tâlip olmamalı; hele hele devletin herhangi bir kademesinde görev yapıyorsa, makamının kredisini kullanarak kendisine, çoluk çocuğuna, yakınlarına çıkar sağlamamalı; araba, uçak, yat, gemi.. vb. şeyler peylememelidir. Meşhur bir atasözünde denildiği gibi o sadece “Allah bes, bâki heves!” deyip Hak rızası istikametinde yürümeli, sadece O’nun rızasına tâlip olmalı; hedeflediği rızâ-i ilâhîyi, cemâlullâhı, iştiyak-ı likâullâhı ve maiyyet-i nebeviyeyi hiçbir şeye değişmemelidir. Hatta bunlardan vazgeçmesi karşılığında ona cennetler teklif edilse bile, “Allah Allah! Bunlar bende nasıl bir eğrilik gördüler ki bana rızâ-i ilâhînin, iştiyak-ı ilâhînin, ru’yet-i ilâhiyenin berisinde bir şeyler teklif ediyorlar.” diyebilme yiğitliğini göstermelidir. Yüreğini öylesine bu duygularla “lebrîz” etmeli, doldurup taşırmalı ki başka şeyleri içine almasın. Zira bunların yanında gökte uçma, suda batmadan yürüme, insanların içini okuma, çehrelerine bakarak başlarına gelecek şeyleri onlara söyleme gibi şeyler, çer-çöp denecek kadar basit kalır.

Hâsılı, kendini iman ve Kur’ân hakikatlerini i’lâya ve ruhunun âbidesini ikâme etmeye adamış insanlar, izah edilen hususlara çok dikkat etmek mecburiyetindedirler. Evet onlar, dünya ve mâfîhâ adına her şeyi ellerinin tersiyle itmeli ve فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ “Sana nasıl emredilmişse öyle dosdoğru hareket et.” (Hûd sûresi, 11/112) âyeti hükmünce, kendi tarz-ı telâkkilerine göre doğru bildikleri şeylere göre değil, doğruluk denilince nezd-i ulûhiyette neye karşılık geliyorsa işte o şekilde doğru olmaya çalışmalıdırlar.

Kırık Testi: TEYAKKUZ

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Hakka hizmet yolunda nelere karşı teyakkuz hâlinde olmalı ve nasıl bir teyakkuz tavrı sergilenmelidir?

Cevap: “Uyanma, uyanık durma, gözünü dört açma” gibi mânâlara gelen “yakaza” kelimesinden türeyen “teyakkuz”, “tefe’ul” kipinden geldiğinden dolayı tekellüf ifade eder. Dolayısıyla teyakkuz, daha bir dikkat, daha bir temkin, daha bir derinlik ve hassasiyetle uyanık olma ve gözünü dört açma demektir. Bu açıdan teyakkuzu; “hâdiseleri doğru tespit ve teşhis etme mevzuunda gözlerin yanında bütün his ve düşünce melekelerimizi de uyanık tutma; sadece bir görüş veya duyuşun ilham ettiği değerlendirmelerle yetinmeyip karar ve kanaatlerimizi tekrar ber tekrar gözden geçirip kontrol etme” şeklinde de tarif edebiliriz. Buna göre müteyakkız insan, çok küçük bir hata ve arızanın bile kendisiyle beraber nicelerini baş aşağı götüreceğinin farkında olan bir pilot gibi görür kendisini. Görür de baş aşağı yere çakılmaya sebebiyet vermemek için sürekli teyakkuz hâlinde bulunur.

Nifak Çağında Teyakkuz

Çağ, nifak çağı olduğundan dolayı günümüzde, iman ve Kur’ân hizmetine gönül vermiş adanmış ruhlar için teyakkuz daha bir önem arz etmektedir. Bu açıdan onlar öncelikle içinde bulundukları zamanı çok iyi okumalı, konjonktürü çok iyi tahlil etmeli; aynı zamanda karşılarında olduğu hâlde bazen yanlarında görünen, nifak perdesi altında iç içe daireler hâlinde düşmanlığa kilitli husumet cephesini çok iyi tanımalıdırlar. Zira adanmış ruhlar cephe olmama adına ellerinden gelen her türlü gayreti ortaya koysa da, kıskançlık ve hasetle gözü dönmüş kimseler en yakın daireden başlayarak en uzak daireye kadar iç içe hasım cepheler hâlinde onları kuşatma altına alabilirler. Öyle ki hasetten gözü dönmüş, kin ve nefretinin esiri bu kişiler, ellerinden gelse bir bardak suda onları boğmak isteyebilirler. Bu açıdan sırtlarında taşıdıkları yumurta küfesinin şuurunda olarak onlar, attıkları her adımda, yapacakları her hamlede sarsılmaz inançları, medenî cesaretleri ve yürüdükleri yolun hakkaniyeti yanında karşı cephenin gayz, kin ve nefretle yapacakları tahribatı da mutlaka hesap etmelidirler. Aksi takdirde, mensup oldukları hareket itibarıyla falso ve fiyaskoya sebebiyet verebilirler ki, işte bu mevzuda hassaslardan daha hassas hareket etmeyi teyakkuzun bir derinliği ve buudu olarak ele alabilirsiniz.

Zaten inanan bir gönül, bugünle beraber her zaman yarını da göz önünde bulundurur, asla günübirlikçi hareket etmez/etmemelidir. Zira şimdiye kadar günübirlikçi düşüncelerle herhangi bir problem halledilemediği gibi bundan sonra da halledilemez. Ne var ki son birkaç asırdan beri İslâm dünyasının problemleri temelinden görülememiş ve günübirlikçi politikalarla devasa problemler halledilmeye çalışılmıştır. Günü kurtarmaya matuf bu türlü politikalarla memleketimizin ve İslâm dünyasının problemlerinin halledileceğini, ülkemizin yeryüzünde muvazene unsuru olabileceğini ve gözünün içine bakılacağını zannedenler hem kendilerini, hem de insanımızı aldatmış oldular. Evet, bugün toplum olarak kendimizi objektif bir nazarla değerlendirmeye tâbi tuttuğumuzda asırlık dertlerimizin illetinin tam olarak tespit edilemediği, teşhisin doğru olarak konulamadığı, tedavi yollarına usûlünce başvurulmadığı, dolayısıyla da asırlık hastalıklarımızın şifa bulmadığı anlaşılıyor.

Bu açıdan günümüzde inanan gönüller, yürüdükleri yolu uyurgezer gibi değil, birer uyûn-u sâhire (uyanık gözler) olarak müteyakkız bir hâlde yürümelidirler. Hâdiseleri şümullü görmeli, attıkları her adımı bir kere daha kontrol etmeli, yaptıkları her işi yeniden gözden geçirmeli, duygu ve düşünce melekeleri bütünüyle uyanık bir insan gibi meselelere yaklaşmalıdırlar. Dahası onlar, sınırda nöbet tutan bir asker gibi en küçük bir tıkırtı karşısında hemen teyakkuza geçmeli, tehlike ihtimaline karşı her an tetikte bulunmalı, olumsuzluklar karşısında da ellerinde alternatif çözüm yolları olduğu hâlde her daim mücadeleye hazır olmalıdırlar.

Muvaffakiyetler Karşısında Teyakkuz

Öte yandan Cenâb-ı Hak, günümüzde kendi rızası için insanlık yolunda koşturup duranlara, dünyanın dört bir yanında hak ve hakikate tercüman olma imkân ve fırsatı vermiştir. Şimdi böyle bir meselede -hafizanallah- teyakkuz olmazsa, Zât-ı Ulûhiyet’e verilmesi gereken başarıları kendimize verme gafletine düşebiliriz. Hâlbuki biz, sadece şart-ı âdi planında irademizin hakkını vermeye çalışıyoruz. Yapan O, eden O, eyleyen O, kışta baharlar yaratan O ve bütün bu güzelliklere bizi sevk eden de yine O’dur. Bu açıdan “Biz yaptık, biz ettik.” gibi mülahazalar hayalimizden dahi geçmemeli, gördüğümüz her güzelliği Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu olarak bilmeli ve onları tahdis-i nimet mülahazasıyla asıl sahibine vermeliyiz. Esasında böyle temkinli bir yaklaşım, yeni nimetlerin gelmesi için de çok önemli bir vesiledir. Zira Cenâb-ı Hak, لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ  “Eğer şükrederseniz, Ben de (nimetlerimi) artırırım.” buyuruyor. (İbrahim Sûresi, 14/7)

Ayrıca, beraber yol yürüdüğümüz arkadaşlar hakkında abartılı sıfatlar kullanmaktan da elimizden geldiğince uzak durmalıyız. Zira Hazreti Pîr’in ifadesiyle, insanlar hüsn-ü zannın verdiği makamlara dilbeste olabilirler ve böylece biz farkına varmaksızın kendi elimizle kendi arkadaşlarımızın boyunlarını kırmış oluruz. (Bkz.: Emirdağ Lâhikası-1, s.56, 67) Hem, hüsnüzan ettiğiniz kişiler hakkında kullandığınız medh u sena ifadeleri, size yakın olan yanı başınızdaki şeritte sizinle aynı yolu paylaşan insanlarda rekabet duygusunu tetikleyerek onları kıskançlığa sevk edebilir. Öyle ki siz, sevdiğiniz zat hakkında övgü dolu sözler sarf ettikçe onlarda ona karşı inkâr duygusunu tetiklemiş olursunuz. Bu da esasında o sevdiğiniz zata kötülük yapma demektir. Bu açıdan sevdiğimiz insanları övgü dolu sözlerle şişirmek, balonlaştırmak yerine birbirimize karşı fevkalade sadakatle muamelede bulunmalı, birbirimize karşı çok sadık ve vefalı olmaya çalışmalıyız. “Falanca, velidir; filanca da kutuptur.” vs. diyeceğimize, “Allah’ım! Bizi bu kardeşlerimize karşı sadakatten ayırma!” diye dua etmeliyiz.

Şayet belli bir zata karşı yürekten, içten, burnunuzun kemiklerini sızlatacak ölçüde bir muhabbetiniz varsa, bunu, onun Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde önünüze koyduğu gaye-i hayali gerçekleştirme yolunda çalışarak ortaya koymalısınız. O zatı övgü dolu sözlerle falana filana karşı anlatma ise, başkalarının ona karşı kin ve nefretini köpürtmek, dolayısıyla ona kötülük etmek demektir. İşte sevgi ve saygı duyduğumuz büyüklerimize karşı muhabbet ve hürmet ifadelerinde göstereceğimiz hassasiyet de hakka hizmet yolundaki teyakkuzun ayrı bir derinliğidir.

Soru: Kalb ve ruh ufkunda seyahat etmek isteyenler için teyakkuz ne mânâ ifade etmektedir? İzah eder misiniz?

Cevap: Bazen hak yolcusu, belli hâl ve makamlarda akıp gelen bir kısım vâridat ve mevhibeler veya umumî tecelli sağanakları karşısında kendisini çok fazla ümide salıp şathiyat ve laubaliliğe girebilir. İşte sâlik için bir imtihan ve ibtilâ olan bu türlü hallerde temkin ve teyakkuza çok ciddî ihtiyaç vardır. Allah (celle celâluhu), bazı durumlarda size ekstra bir kısım ihsanlarda bulunur, eteğinize mücevher kıymetinde bazı şeyler atar. Şayet siz, bir çocuk gibi o ihsanlarla sevinip oynar da ihsan sahibini unutursanız, işte orada imtihanı kaybedersiniz. Dolayısıyla nimetlerin sağanak sağanak tepenizden yağdığı bu tür durumlarda gözler Nimet Sahibi’ni görmeli, gönüller de sadece tahdis-i nimet mülahazasıyla gürlemelidir. Hazreti Pîr’in ifadesiyle bize ihsanda bulunan tablacıya teşekkür ederken, o tablacıyı bize gönderen Zât’tan gaflet edilmemelidir. (Bkz.: Sözler, s.5-6 (Birinci Söz)) Evet, kalb ve ruh ufkunda seyahate azmetmiş bir insanın, mazhar olduğu bir kısım mevhibe ve vâridatlar karşısında dengeyi koruyabilmesi için onun her zaman ciddî bir temkin ve teyakkuz anlayışına ihtiyacı vardır.

“Rızandan Başka Bir Şeye Talip Değilim!”

Bu meselenin, günümüzdeki adanmış ruhlara bakan yönü biraz daha farklıdır. Zira onlar, mesleklerinin gereği olarak zaten bu türlü mânevî makamlara talip değillerdir. Vâkıa Üstad Hazretleri’nin, ulaşılması gereken bir hedef olarak, iman-ı billâh, mârifetullah ve muhabbetullah dedikten sonra zevk-i ruhânîyi/lezzet-i ruhaniyeyi de eklediği söylenebilir. (Bkz.: Mektubat, s.324, (Yirminci Mektup, Mukaddime)) Fakat burada dikkat edilmesi gereken şöyle bir incelik vardır: Sayılanların ilk üçü iradeye bakan hususlardır. Yani iman-ı billâhın da, mârifetullahın da, muhabbetullahın da arkasında şart-ı âdi planında insanın iradesi vardır. Başka bir ifadeyle siz iman-ı billâh, mârifetullah ve muhabbetullah hususunda iradenizin hakkını verip dileyecek, isteyecek, okuyacak, araştıracak, tekvinî emirler âleminde dolaşacak, teşriî emirlere riayet edecek, zikr u fikirde bulunacak ve bu konuda hırz-ı can edeceksiniz. Zevk-i ruhanî meselesine gelince o, iradî olarak istenilmez fakat Allah (celle celâluhu), mârifet ve muhabbet yolunda bulunanlara böyle bir lütufta bulunabilir. Ama siz, başta bunu talep eder, iman-ı billâh, mârifetullah ve muhabbetullahı ona bağlarsanız, çok küçük bir neticeye talip olmuşsunuz demektir. Çünkü kulluğunuzu sadece O’nun rıza ve teveccühüne bağlamanız öyle bir değere tekabül eder ki, dünyada bunu tartacak bir kantar yoktur. Zevk-i ruhanî ise bunun yanında çok küçük kalır. Bu açıdan iradî olanla gayr-i iradî olan birbirine karıştırılmamalıdır. Biz, hep iradînin arkasından koşmalı ve bu konuda iradenin hakkını vermeliyiz. Gayr-i iradî, isteğimizin dışında bize lütfedildiğinde ise bunu hamd ve şükür ile karşılamalı, tahdis-i nimetle minnet ve şükran duygularımızı dile getirmeliyiz.

Sofilerin duydukları ve hissettikleri ilham, keşif, insanların içini okuma, hiss-i kable’l-vukularla hâdiseleri önceden sezme, rüyalarda farklı âlemlere açılma gibi mânevî hâller ve makamlar, bizim mesleğimizde esas değildir. Zira bu meslek, sahabî mesleğidir. Onlar ise nefsin de işin içine karışabileceği bu türlü olağanüstülüklere iltifat etmemişlerdir. Vâkıa bazı sahabe efendilerimizin hayatında da hiss-i kable’l-vuku, intak-ı bilhak nev’inden bir kısım kerametler görülmüştür. Fakat onlar, hiçbir zaman bu tür keşif ve kerametlere talip olmamışlardır. Onların tek maksadı vardı, o da rıza-yı ilâhîyi elde etmekti. Dolayısıyla bizim de asıl bu yörüngede hareket etmemiz gerekir. Şayet biz de talepte bulunmadan bazı mevhibe ve vâridata mazhar oluyorsak bu durumda onları “Yâ Rabbi! Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” mülahazasıyla karşılamalı ve onların istidraç olmasından endişe etmeli, korkudan tir tir titremeliyiz. Belki ardından da şöyle demeliyiz: “Yâ Rab! Ben istiyordum ki, delice sadece Sen’i seveyim. Deli gibi Sana mülaki olmayı isteyeyim. Şayet bunları, beni şahlandırmak için verdinse, Sana binlerce hamd ü sena olsun! Ama ben, Sen’in rızandan başka bir şeye talip değilim.”

“Kalk Ey Yiğit Uykudan!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

*Kendi yaptığı işi beğenme bir münafıklık alametidir. “Tam münafık olur!” demek doğru değil, alâmet. “Benim yerimde başkası olsaydı, bu iş daha güzel olurdu; daha çaplı olurdu; daha kalıcı olurdu!” mülahazası esas.

Keramet Tâlibi Değil İstikâmet Eri Olmalı!..

*Bu iş bize düştüğünden dolayı, bir tali’sizliğe maruz kalmış demektir. Keşke, kalbi, kafası, hisleri, duyguları, düşünceleri hep O’na müteveccih olan insanların elinde olsaydı! Otururken, kalkarken, göz kırparken, adım atarken hep O’nu mırıldananların elinde olsaydı! Dünyevîliğe dalmayan insanların elinde olsaydı! Şekil ve surete bağlı kalmayanların elinde olsaydı! Taklide kapılıp kalmayanların elinde olsaydı! Anasının-babasının yolunda, çevresinin yolunda; birkaç tane cahil imamın, müezzinin yolunda müslümanlığı bilen, tanıyan ve ona göre müslüman olan kimselerin değil de, hakikaten her gün bir adım daha ileri atarak, bir adım daha derinleşerek, imanda sürekli derinliği derinlik takip ettirerek yaşayan insanların elinde olsaydı… Kim bilir ne olurdu! Kendimize bakışımız böyle olmalı!

*Gökte uçsak bile, “Rabbim! Bu Sana karşı tam kulluk değildi. Ne olacak, ne kerameti var bunun? Hayvanlar da uçuyor!” diyecek kadar yürekli olmak! Gönül insanı olmak! Denizde batmadan yürüyen insanlar, “Ne olacak, köpek balıkları, balinalar da batmadan yürüyorlar.” O da hayvan işi yani. İnsan işi nedir? Seni ahsen-i takvîme mazhar yaratan Allah’tan hiçbir zaman, günün 24 saatinde kopmadan; otururken, kalkarken hep O’nu düşünmek, hep O’nu mırıldanmak.

*Bu, imanın marifetle bezenmesine bağlıdır. İmanlarını marifetle bezemeyen insanlar, yol yorgunluğundan kurtulamazlar! “İnandım” dedikten sonra, -onu isterseniz vicdanın, kalbin kültürü sözcüğüyle tercüme edebilirsiniz- marifet veya irfan ile bezeyerek arif olmak!

Değerlerin Yerini Şekiller Aldı ve Dinin Ruhuna İhanet Edildi!..

*Bizim yitirdiğimiz şeyler, kaybettiğimiz şeyler… İstirdadına (geri almaya, yeniden kazanmaya) ne zaman, kaç sene sonra muvaffak oluruz, bilemeyeceğim, bir şey söyleyemeyeceğim. Ama biz bize ait değerleri asırlarca evvel yitirdik! Onun yerini şekiller aldı! Vesayette dini idare edenler aldı! “Börekçi”ler, börekçilerden sonra çörekçiler, çörekçilerden sonra tatar börekçileri, onlardan sonra pilavcılar, pilavcılardan sonra da kadayıfçılar.. ve böyle gitti. Vesayette dinin canına okundu. Din, siyasî ideolojinin güdümüne girdi. Onlar ne diyorlarsa, din adına, ona “doğru” dendi ve dinin ruhuna hıyanet edildi! Asırlardır böyle!

*Bir de meseleyi bu şekilde ele alan haramîler, “Dinin ruhunu başkaları çaldı” demek suretiyle, hırsızlığı kendileri yaptıkları halde, onu başkalarına nispet etmek suretiyle, o töhmetten sıyrılma gayreti, cehdi içine girdiler. Ve dine yazık ettiler! Din bir muhakeme işiydi, tefekkür işiydi; din bir kalb işiydi; din bir vicdan işiydi; din Allah ile sımsıkı bir irtibat işiydi; din bir muamele işiydi, tavır ve davranışlarında milimi milimine doğru olma; bir sadakat işi, bir istikamet işi, bir hak işi, bir adalet işiydi! Kaçı var günümüzün insanında? Din, ehl-i dünya, cakacı, alkıştan hoşlanan, çalım çatan, Kur’ân-ı Kerim’in “temattî” sözüyle ifade buyurduğu üzere kasıla kasıla gezen, kendini bir şey zanneden, bir şey olduğuna inanan insanların elinde kaldı ve olan dine oldu. Avam halk, yığınlar, kitleler de zannettiler ki, din bunların dediği gibi. Onların dediği gibi değildi! Din, Kur’ân’ın dediği gibiydi! İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığı gibiydi!

*“Sizin üzerinize lazım olan, sımsıkı sarılmanız gerekli olan, Benim yolum, Benim yöntemim” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu, “ve benden sonra da Râşid Halifelerimin yolu.” Kaç tane insan gösterebilirsiniz hayatını Hazreti Ebu Bekir gibi dizayn etmiş götürüyor? Baştakilerden bahsetmiyorum! Onlar bütün bütün vicdanlarını dünyaya kaptırmışlar. Halktan bahsediyorum! Kaç kişi Hazreti Ebu Bekir’in baktığı gibi dünyaya bakmış ve giderken ellerini çırpmış, “Dünya adına her şeyim gitti, hânumânım kalmadı” demiştir? Kaç insan gösterebilirsiniz ki, dünyayı Hazreti Ömer gibi yorumlamış, o da ellerini çırpmış, “Dû-cihândan vazgeçtim, hânumânım kalmadı” demiştir? Hazreti Osman gibi, Hazreti Ali gibi, Hazreti Hasan gibi, Hazreti Hüseyin gibi, Aşere-i Mübeşşere gibi kaç insan gösterebilirsiniz?

“Bugün din gariptir; siyasetin vesayetindekine din denmez; o olsa olsa din gibi bir şeydir!..”

*Din, selef-i sâlihîn tarafından arızasız, kusursuz temsil edildiği şekliyle dindir! İnsanların hevâ ve hevesinin, belli idarî sistemlerin vesayetindeki şekline din denmez. Şayet din ona göre idare ediliyorsa, ona “din gibi bir şey” denir. Bunlar da din gibi bir şey yapıyorlar galiba. Namaz kılıyor gibi yapabilirler, oruç tutuyor gibi, hacca gidiyor gibi yapabilirler. Ama namazlar onlar için sadece bir yorgunluk hasıl eder, oruçları da açlığa vesile olur gider, hacları ise turistik şekilde cereyan eder. Ama onun arkasında onlardan kazanan da kazanır. Hac kervanları teşkil ederler, meseleyi ticarî, turistik bir organizasyon haline getirirler ve vurgun vurgun üstüne yaparlar; dinin sırtından da geçinirler böyle.. ve bu, din gibi bir şeydir, din değildir.

*O saf kitleleri, yığınları aldatan da, onların önünde biliyor gibi görünen, o cehl-i mürekkep, cehl-i mük’ap insanlar.. üç-beş tane kitap karıştırmak suretiyle, “ben dini öğrendim” derler. Nazarînin dışına çıkamamışlardır. Bir dönemde isimsiz müsemmâ, ilklerin yaşadıkları gibi.. onlar o zamanki kalbî ve ruhî hayatı hiç duymamış, hiç yaşamamışlardır. Belli bir dönemde de isim müsemmâ birliği içinde.. tekke ve zâviyenin verdiği o ruhu veya onun kalbe bakan yanlarını da hiç duymamış, düşünmemiş, yaşamamışlardır. Ne gibi yaşamışlardır? Müsemmâsız isim!

*Böylece din bir gurbet yaşıyor. İnsanlığın İftihar Tablosu “Gariplere müjdeler olsun.” buyurur. Dinin gurbet yaşadığı bir dönemde; özüyle ele alınmadığı, tabiata mâl edilmediği, tabiatın bir derinliği haline getirilmediği dönemde din yetimdir, öksüzdür. O dönemde insanlar da öksüzdür. Fakat o dine sahip çıkan insanlar vardır, onu Sahabi ölçüsünde yaşamaya çalışan. O ölçüde yaşanmaz da, yaşamaya çalışan insanlar var. Onlar da kendi dönemlerinde gariplerdir. Anlaşılmaz onların halleri, tavırları. Bir hadis-i şerifte, “Bir insana, dininden, dini yaşayışından, dine bakışından, dini değerlendirişinden dolayı deli demiyorlarsa, o tam dindar değildir” buyuruluyor. Ehl-i dünyanın kıstaslarına, kriterlerine göre farklı olacak. Yani el-alemin böyle villanın, sarayın arkasından koştuğu; paranın arkasından koştuğu bir dönemde, bütün bunları elinin tersiyle itip, aç-susuz hicretleri iktihâm eden; dünyanın değişik yerlerine nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi götüren, (hem de “Ben de sizin gibi düşünüyorum!” diyen insanların o mevzuda köstek olmalarına rağmen.. iğfâl ettiği insanlarla bu oluşumu engellemeye çalışan içteki münafıklarla beraber; münafıkların iğfâline rağmen..) dünyanın dört bir yanına giden insanlar.. onlar, dinin ruhunu götürmeye çalışıyorlar. Evet, din garip, hakiki dini temsil eden insanlar garip! Onlar paralel sayılıyor, başkaları da asıl sayılıyor.

*Yaşamaya gerçek derinlik kazandıran, onun yüksek bir mefkûreye bağlanmasıdır. Öyle yüksek bir mefkûreye.. yıkılmış bize ait değerlerin ikamesine.. kaybettiğimiz şeyleri bulmaya.. başkaları tarafından elimizden alınan, gasp edilenleri istirdat etmeye matuf yaşanıyorsa, yüksek bir mefkûre uğrunda yaşıyoruz demektir. Ama bunun tabiata mâl edilmesi lazım. Böyle bir mülahazaya kendini tam salan bir insan, Boğaziçi’nde bir yalı değil, buradaki Beyaz Saray’ı da verseler, Fransa’daki bilmem hangi sarayı da verseler, bir tükürükle onlara mukabelede bulunur, “Bana Seni gerek Seni” der Yunus Emre gibi; bir kenara çekilir, elinin tersiyle iter yitilecek şeyleri. Ama ne acıdır ki, bu duyguyu, bu düşünceyi bugün söndürmek isteyen sistematik şeyler var. Bütün sistem adeta o ışığı söndürme gayreti, çabası içinde. Fakat antrparantez diyeyim: O hiçbir zaman söndürülemedi, söndürülemeyecek ve kimsenin söndürmeye de gücü yetmeyecektir Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Ey örtüsüne bürünen Nebi! Kalk ve insanları inzar et!”

Soru: Peygamberliğin başlangıcında

يَا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَاَنْذِرْ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ

ayetlerinin nazil olmasının hikmetleri neler olabilir. Bu ayetler günümüzün irşad erlerine hangi mesajları vermektedir?

*Evet, bunlar Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’tan ilk mesajlarını aldığı döneme ait. İlk mesajın Hira Sultanlığı’nda اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ  olduğunu biliyoruz. Bundan sonra kaç ay geçti aradan, bunlar nâzil oldu. Müzzemmil Suresi’nin önce, Müddessir Suresi’nin daha sonra ya da tam tersi şekilde nazil olduğuna dair muhtelif rivayetler var; kronolojik olarak bu esbab-ı nüzul mevzuunda farklı mütalaalar var, onlara takılmamak lazım.

*Bundan evvelki sûrede “müzzemmil – ey örtüsüne bürünen insan” diyor. Burada da “müddessir” diyor. Disâr’dan geliyor; o da bir insanın üst tarafına aldığı ister bir giysisi, paltosu gibi bir şey olur ister hacıların yaptıkları gibi öyle bir ihram olur. Alttakine de peştamal manasına izar diyoruz. Hakiki manası itibariyle, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ya vahyin ağırlığı altında veyahut da normal o güne kadar tabiî hayatını sürdürme, yani Hatice validemizle -O’na da ona da canımız kurban olsun- normal bir aile hayatı sürdürme mevzuunda ya yorganına ya disarına bürünen… O, dünyaya geldiği andan itibaren Cenâb-ı Hakk O’nu hep fakir olarak yaşamaya adeta mecbur etti, “Senin yolun bu” dedi. Vakıa izdivaç buyurduğu kadın çok zengindi. Hazreti Hatice validemiz kervanlar çıkaran, ticaret yapan mübarek bir kadındı ama vahiy gelmeye başladığı andan itibaren bütün servetini o yolda kullandı. O da aynen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyeleri gibi gayet fakirâne bir hayat yaşamaya başladı. Bu açıdan da belki de hakikaten üzerlerine aldıkları sadece bir disâr (dış giysi) idi. Bir de bu meselenin farklı manaları olabilir. Biz de kendi aramızda öyle deriz: “Ne diye yan gelmiş kulağının üzerine yatıyorsun!” Türkçemizde böyle deriz: “Ne diye örtüne bürünmüşün de dünyadan habersiz bir haldesin!..”

*Şimdi misyonun büyüklüğü itibariyle, önemli bir misyon, önemli bir vazife seni bekliyor ey müddessir, disarına bürünen adam. Seni önemli bir misyon bekliyor: Vahy-i semaviyi insanlara duyurmak. -Bir sözde ifade edildiği gibi: Arayanlar mutlaka gelir sizi bulurlar; fakat sizi bilmeyenleri, aramayanları gidip bulmak size düşer.- “Ey müddessir! Kalk, sesini bütün dünyaya duyur. O örtüden sıyrıl, mesajını bihakkın yerine getir” diyor Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem).

*Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu türlü hitaplara muhatap mıydı? O kamet-i balayı kendi büyüklüğüyle nazar-ı itibara aldığımız zaman, “O ne yapacağını bilirdi” falan gibi aklımıza gelebilir. Fakat bazı şeyler var ki, vahyin gerekleri adına, Zât-ı Ulûhiyet adına, Sıfât-ı Sübhâniye adına, Esma-i İlahiye adına… bütün bunların duyurulması Cenâb-ı Hakk’ın talimine vabestedir. Allah (celle celaluhu) bunları talim etmezse, bir insan bilemez bunları. Ve aslında Allah’ın talimiyle o taallüm, onun bilmesi meselesi bile yine harikadır.

*“Kalk, şimdi sen Allah’ın sana sunduğu bu mesajın gereklerini realize etmeye çalış!” demek gibi bir şey oluyor. Bu açıdan da o mecaz oluyor bir yönüyle. Yani: Rahatını terk et; inzivada olma, insanların içine gir, sesini soluğunu onlara duyur. “Kalk, doğrul ve inzar et” peşi peşine iki emir. Kalk tabirini Türkçemizde de kullanırız. “Kalk şu iş seni bekliyor.” “Kalk yiğidim uykudan!..” Kalk, inzar et; eğri yolun encamından sakındır. Burada inzar kelimesi geçiyor; inzar ve tebşir mütekabil şeylerdir. Tebşir, isabetli bir yolun neticesinde insanın içinde beşaşet hasıl edebilecek, bişaret sayılabilecek bir şey söyleme demektir. İnzar da eğri yolun encamında insanın başına gelebilecek kötülüklerden o insanı sakındırma demektir.

*Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk muhatapları putlara tapan insanlar, her türlü mesâvîyi irtikâp eden insanlar, vahşet içinde bocalayıp duran insanlar, çamur içinde çamuru yüzlerine gözlerine süren insanlar.. cahiliye insanı.. dolayısıyla inzar: Eğri yolun encamından sakındırmak. Nasıl, onları topluyor Efendimiz ve “Ben size desem ki: Şu tepenin arkasından -Ebu Kubeys Tepesi- bir düşman geliyor. İnanır mısınız?” diyor. Herkes birden sesini yükseltiyor, adeta korodan bir ses, “inanırız” diyorlar, “Çünkü Sen eminsin.” Diyor: “Ben Allah tarafından size gönderilmiş bir peygamberim.” O mevzuda çok farklı üsluplarla, Kur’ân ifadesiyle çok farklı tasriflerle onlara hep inzarda bulunuyor.

*“Rabbinin büyüklüğünü ilan et!” Allah büyüktür. Tek büyük Allah’tır; diğerleri (büyük denilenler) O’nun büyüklüğünün gölgesinin, gölgesinin, gölgesidir… Asıl varken gölgeye bir yönüyle değer atfedilmez. Hazreti Pir’in dediği gibi, bizim vücudumuz, varlığımız O’nun vücudunun (varlığının) gölgesinin, gölgesinin, gölgesidir. Dolayısıyla ona hakiki vücut nazarıyla bakılmaz. “Rabbinin büyüklüğünü ilan et!” yine bir emir burada ve aynı zamanda “Allahu Ekber” diye Allah’ın büyüklüğünü ilan et. “Lat” diyorlar, “Menat” diyorlar, “Uzza” diyorlar, “İsaf” diyorlar, “Nâile” diyorlar. Dünyanın değişik yerlerinde de başka putlar var. Bunların hiçbiri o ölçüde tazime, tekbire, tebcile, takdire sezâ değil. Bunların hepsine seza olan biri var, o da Allah’tır. Hem de bir iltifat var bu sözde: “Senin rabbin” diyor. Efendimiz’e bir iltifat. Belki bir yönüyle, şu anda onu hakkıyla ancak Sen anlarsın, O’nu Rab olarak Sen anlarsın, diğerlerine anlatmak Sana düşüyor. Senin Rabbin, Senin ufkun itibariyle Rabbin. Başkalarının o mevzuda şu şekilde, bu şekilde yorumuna tabi tutulan rab değil, Senin Rabbin. Ve gelecekte tasarrufat-ı sübhaniyesini ortaya koyacak Senin Rabbin. Camilerin minarelerinde “Allahu Ekber” diye kıyamete kadar ilan edilecek, ezan-ı Muhammedî ile hep o mazmun şehbal açacak, Senin Rabbin. O’nu ulula; yani ululuğunu ilan et.

*Bu iş için bir de “elbiseni temiz tut”. Zahiri manası itibariyle namaz için elbisenin temizliği. Bir de “eteklerine çamur bulaştırma” manasına iffet ve ismet konularında hassasiyet emri.

*Sonra, ister kulluğunda, ister civanmertliğinde, cömertliğinde, isterse isâr ruhunda insanlara karşı el uzatman, ellerinden tutman, onlara iyilikte bulunman, onları iyilikle serfiraz kılman mevzuunda minnet de etme veya yaptığın şeyleri gözünde büyütme, çok görme. Yani, İstanbul’u fethetseniz, “Benim yerimde başkası olsaydı, Belgrad’ı da fethederdi” diyebilmek. Yaptığınız o şeyi büyük görmeyin. Yaptığı işi beğenmek, büyük görmek bir münafıklık alametidir.

*Efendimiz, anlatılanlardan münezzehtir, müberradır fakat O’nun şahsında ümmete ders veriliyor burada. Bununla beraber, Efendimiz meseleleri kendi seviyesi, akrabu’l-mukarrabin olması açısından değerlendirmiştir.

*Kalk inzar et, Rabbini tekbir et, ilan et O’nu, “Allahu Ekber” de, sonra tathir-i siyabda (elbise temizliğinde) bulun, sonra bütün pisliklerden uzak dur, hicret et, onları bırak geride, gerinin gerisinde bırak; hayırlı işler yap, onu gözünde büyütme, çok görme… Bütün bunları dedikten sonra da “Bundan dolayı Rabbin için Sen sabret.” O’nun emirlerini yerini getirmeye matuf şeyleri yapınca değişik gailelere maruz kalacaksın, her zaman işin tabiatı öyle olmuş. Siz bir yönüyle levsiyat içinde olan, pislik içinde bocalayan insanların kurtarılması istikametinde bir şey yaptığınız zaman onları karşınızda bulursunuz, size eziyet ederler. Günümüzde dedikleri şeyler gibi, o gün de başka şeyler derler. Efendimiz’e -hâşâ- kâhin derler, sâhir derler, sihirbaz, şair ve başka başka şeyler derler. Hatta maddi eza ve cefa bile yapabilirler, mevsimi geldiğinde ordular teşkil eder üzerine yürürler. Günümüzde olduğu gibi algı operasyonlarıyla Müslümanları, inanan insanları sindirmeye çalışırlar. Bütün bunları yapınca bu türlü gailelerin sökün edip başına geleceğini hesaba katarak Rabbin hatırına, O’nun için, O’na mahsus olmak üzere sabret, dişini sık, aktif sabır içinde bulun.

*Aktif sabır, durağanlık içinde bir şeye katlanma demek değildir. “Biri önünü kestiği zaman, akan bir çay gibi kendine yeni bir mecra bularak mutlaka yoluna devam et!” demektir aktif sabır. Bir yolu tıkadıkları zaman by-pass yapmasını bilmelisin hemen, yeni bir yol bularak o yolda işine devam etmelisin. Hatta başkalarını hep şaşırtmalısın bu mevzuda, onlar takıldıkları bir hususta senin önünü almaya çalıştıklarında, bir de bakmalılar ki sen ayrı iki tane yolla, üç tane yolla yine hedefine doğru, insanî değerleri ikâme etmeye doğru, insana saygıyı ikâme etmeye doğru, Allah’ı hoşnut etmeye doğru, Rasûlullah’ı hoşnut etmeye doğru hâlâ yürüyorsun. Dolayısıyla bu türlü şeylerden rahatsızlık duyacaklar, üzerine gelecekler sen de sabırlı ol..

Zikredilen Ayetlerin Günümüzün Adanmış Ruhlarına Mesajları

*Bu ayetler günümüzün irşad erlerine de şu mesajları vermektedir: Yiyip içip kulak üzere yan gelip yatmamak icap ediyor. Farz olan hacca bir şey demem fakat günümüzde ruhumuzun abidesini ikâme etme istikametinde yapılması gerekli olan vazife, her türlü hizmetin üstündedir. Villalar, yalılar yapmanın çok üstündedir. Hatta (farz müstesna denilmişti) nafile hacca gitmenin de çok üstündedir. Onlarda şöyle böyle şahsi füyuzât hislerini tatmin gibi bir şey vardır. Fakat sıkıntılara katlanmak, dünyanın değişik yerlerine gitmek; bir müessese tesis edecekseniz amele, ırgat gibi çalışmak; sonra bir bursla durumu orada idare etmek, o insanlarla iyi geçinmeye çalışmak, yüz bulamamak, iltifat görmemek fakat buna rağmen katlanmak orada…

*Bir hizmet varsa, bir insanı iki yapma, ikiyi üç yapma, üçü altı yapma gibi bir hizmet bizi bekliyorsa bir yerde, kendi ülkemde veya başka bir yerde, size kasemle teminat veriyorum, bütün cürmüme rağmen şu anda cennetin kapıları açılsa, “O mu, bu mu?” diye sorulsa, benim tercih edeceğim bu olur. Yemin ederim, cennetin sekiz kapısı açılsa, bugün Hizmet’in eleman beklediği bir dönemde, “O cennetin kapılarını kapatın, girmiyorum ben içeriye, burada kalıyorum” derim.

*İnsanlığın İftihar Tablosu’na denen şey aslında bize deniyor: Ey örtüsüne bürünen, dünyadan habersiz yaşayan, sadece kendi maddi manevi füyuzât hisleriyle oturup kalkan insanlar! Sıyırın üzerinizdeki o disârı (elbiseyi), kalkın ve insanları eğri yolun encâmından sakındırın. Başlarını almış gayyaya doğru yuvarlanıyorlar, isyan deryasına yelken açmışlar -şairin ifadesiyle- kenara çıkmaya fırsat ve imkan bulamıyorlar; dalalet deryasına yelken açmışlar, bir daha hidayete yönelemiyorlar, yeme içme yan gelip kulağı üzere yatma nâdanlığına, densizliğine yelken açmışlar, kenara çıkmaya fırsat bulamıyorlar. Öyleyse kalkın ve bunları o eğri yolun encâmından sakındırın, bir liman gösterin onlara, rıhtım gösterin, gelsin orada ârâm eylesinler. Rabbinizi dünyanın dört bir yanında büyüklüğüyle yâd edin, Ruh u revan-ı Muhammedi, nam-ı celil-i ilahi şehbal açsın her yerde.

*İffetli yaşamak, ismetli yaşamak, üzerimize bir çamur sıçratmamak. Hafizanallah sonra el-alem bunları size şantaj olarak kullanır. Günümüzde çok kullanılıyor bunlar. Müt’ayı kullandıkları insanlar var, pençelerine alıyor, dediklerini yaptırtıyor ve bir Persliğe sebebiyet veriyorlar ki hiç sorma gitsin!.. İçinizi bu türlü şeylerden temiz tutmadıktan sonra değişik angajmanlıklardan sıyrılamazsınız. Hep birileri bunları değerlendirir; bir yerde olumsuz bir şeye girmişsin, mesela Küçük Kıyamet’te gösteriyor, hakim kumarhanede kumar oynuyor ve onu orada tespit ediyorlar, fotoğraflıyorlar, şantaj yapıyorlar ve haksız yere bir mevzuda bir karar verdiriyorlar, bir masum insan hakkında olumsuz karar verdiriyorlar. İnsanlar hafizanallah bu türlü şantajlar karşısında o meseleyi öyle kabul etmedikleri halde belki din adına, diyanet adına, mefkure adına çok taviz verme mecburiyetinde kalırlar.

*Günümüzde sessiz kalan bir kısım kimseler, Allahu a’lem, haksızlık karşısında seslerini yükseltmeyen insanlar, hadisin ifadesiyle dilsiz şeytan olma durumuna düşen insanlar, ihtimal ya paraya ya villaya ya da bu türlü olumsuz şeylere yakayı kaptırdılar; karşı taraf da bunları kullanıyor. İffeti temiz tutmak lazım; etekleri kirletmemek, paçaları kirletmemek lazım; kimse bir şey demeyecek şekilde bir istikamet içinde yaşamak lazım. Yoksa günümüzde olduğu gibi mesâvîleri ortaya çıkınca, yalanla, tezvirle, başkalarını karalamak suretiyle yeni gündemler oluşturmaya kalkar, “Nasıl yapsak ki bunu unuttursak; haramîliği, çalmayı, çırpmayı, rüşveti, irtikabı, ihtilası unuttursak; kadınlarla münasebeti unuttursak!..” filan gibi ayrı bir hata içine girerler bu defa, yalan söylerler, iftirada bulunurlar, Müslümanları karalarlar. Böylece bir günah elli türlü günaha kapı aralar; hafizanallah o hale gelir ki o onları alır küfre götürür, zira “Her bir günah içinden küfre giden bir yol vardır” diyor Hazreti Pîr-i Muğan, Şem-i Taban.