Posts Tagged ‘Karakterimizden Taviz Vermeme’

VİFAK VE İTTİFAKIN TEMİNİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Edirne’de kaldığım süre içerisinde imamlığın yanı sıra Kur’ân kursunda da vazife yapmak ve talebelere Kur’ân dersi vermek istemiştim. Müftülük de beni bir Kur’ân kursunda vazifelendirdi. Birkaç kere gittim. Fakat orada talebelerin başında başka meşrepten arkadaşlar vardı. Benim oraya gelmemden ve talebelerle ilgilenmemden rahatsız oldular. Hatta gammazlamalar dahi oldu. Ben de ihtilaf çıkmaması için bir daha gitmedim.

Bazı insanlar rekabet hissine yenik düşüp kendi mesleğine duyduğu muhabbetten ötürü size düşmanlık yapabilir. Bu durumda size düşen, meseleyi büyütmemektir. Çünkü uzaklaşma ve düşmanlık karşılıklı olursa, tahribat çok daha büyük olur. Karşılıklı ters istikamette hareket etmeye başlayan vasıtalar gibi aradaki mesafe çok açılır. Fakat bir taraf olduğu yerde durmasını bilirse, aradaki mesafe diğer tarafın kat ettiği yolla sınırlı kalır.

   İki Cihanın Rahat ve Selameti İçin

Kur’ân talebelerine düşen vazife budur. Onlar her şeyi görmemelidirler. Görseler de idare etmesini bilmelidirler. Hafız-ı Şirazi’nin şu sözünü kendilerine rehber edinmelidirler:

“İki cihanın rahat ve selâmetini iki şey tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele.”

Yanlış anlaşılmasın. Biz, kalbinde iman bulunan bir insanı “düşman” olarak görmeyiz. Hatta bir mü’mine karşı “müdarat ve mümaşat”ta bulunmayı dahi ona karşı saygısızlık sayarız. Fakat birileri sizi düşman olarak görüyor, kıskançlık ve çekememezlik duygusuyla sürekli aleyhinizde faaliyet yürütüyorsa, sulh ve barış ortamını temin edebilme, birlik ve kardeşlik duygusunu koruyabilme adına yapılması gerekenler de yapılmalıdır.

Bir mü’minin, içinde rekabet hissinin ve haset duygularının oluşmasına meydana vermeme adına göstereceği gayretler ibadet sayılır. Tevfik-i ilahinin en büyük vesilesi olan vifak ve ittifakı koruma adına ortaya koyacağı her ceht ve çaba onun hasenat defterine yazılır. Bu sebeple bize düşen vazife, olumsuzlukları sineye çekebilmek ve bize yönelen eza ve cefaya katlanmasını bilmektir. Bu da kendimizi rehabilite etmeye ve nefsimizi bu tür şeylere alıştırmaya bağlıdır.

Hz. Pir’in, âlim bir zatın kendisine ve Risale-i Nur’a iliştiğini haber veren talebelerine verdiği cevap şu olmuştur: “O vaiz ve âlim zata benim tarafımdan selam söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını başım üstünde kabul ediyorum. Sizler de o zatı ve onun gibileri münakaşaya ve münazaraya sevk etmeyiniz. Hatta hakkınıza tecavüz edilse bedduayla da mukabele etmeyiniz. Kim olursa olsun madem imanı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse mesleğimizce mukabele edemeyiz… Bilhassa ehl-i ilim olsa, ilimden gelen enaniyeti de varsa, enaniyetlerini tahrik etmeyiniz.” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 307)

   Karakterimizden Taviz Vermeme

Aynı alanda benzer hizmetleri yapan farklı insanlar olabilir. Ne kadar bastırırsa bastırsın bunların bir kısmının içlerinde küçük çapta da olsa rekabet ve kıskançlık duyguları belirebilir. Hele bir de kendilerini başkalarından üstün görüyorlarsa, başkalarının yaptıkları işleri hafife alabilir veya engellemeye çalışabilirler. Böyle bir durumla karşılaştığımız takdirde bize düşen, başkaları ne yaparsa yapsın, asla karakterimizden taviz vermemek ve her zaman bize yakışanı yapmaktır. İşin başında kimseyi hiss-i rekabete sevk etmeme adına olağanüstü bir hassasiyet göstermeli, her şeye rağmen birilerinin düzenimizi bozması karşısında ise dişimizi sıkıp sabretmeliyiz. İşin sonunda birileri pişmanlık duyacaksa bu onlar olmalı.

Eğer bir gün pişman olup yanımıza gelecek ve bizden helallik dileyecek olurlarsa, o gün bize düşen, civanmertçe davranmak olmalıdır. Onlar, yaptıkları yanlışları sayarak af dilemeye ve helâllik almaya çalıştıklarında çok rahatlıkla, “Ben hatırlamıyorum bunları.” diyebilmeliyiz. Onlar elli defa naseza nabeca sözler söylemiş, yakışıksız bir kısım fiiller ortaya koymuş olsalar da bence iş sizde bitmeli. Çünkü ehl-i iman insaflı olur.

Birilerinin Müslümanlara verdikleri eza ve cefalar gayretullaha dokunmuş olabilir. Şahıs haklarının yanında kamusal haklar da söz konusu olabilir. Biz, Allah’a ait haklara karışamayız. O dilerse affeder, dilerse cezalandırır. Fakat kendimize ait her türlü hakkı affedebiliriz. Bizi Cehennem’e mahkûm etmek isteyen insanları dahi affedebiliriz. Çünkü Yunus edasıyla “dövene elsiz, sövene dilsiz, gönül koyana gönülsüz” davranmak bizim şiarımız. Eğer böyle olmazsanız, hâl-i hazırda emareleri çoktan gözükmeye başlayan dahilde ve hariçte ortaya çıkabilecek çok büyük herc ü merçlerin önüne geçemezsiniz.

Biz, günah işlememekle mükellef olduğumuz gibi, başkalarının günaha girmesine sebep olmamakla da mükellefiz. Hiç kimsenin günah işlemesine ve hele Cehennem’e gitmesine sebebiyet vermeme konusunda son derece temkinli ve tedbirli olmak zorundayız. Yani bir taraftan haset, çekememezlik gibi duygulardan yılandan çıyandan kaçar gibi kaçmalı, diğer yandan da başkalarının bu tür günahlara girmemesi adına elimizden geleni yapmalıyız. Bu, mü’min açısından çok önemli bir fazilettir. Bunlar herkesin düşüneceği ve rahat anlayacağı konular olmayabilir. Fakat bunlara aklı erenlerin dikkatli olmaları gerekir.

   İnsaf, Hakkaniyet ve Civanmertlik

Mü’minler arasındaki vifak ve ittifakı korumanın veya bir kısım hazımsızlıkların önüne geçmenin önemli yollarından biri, başkalarının hayır adına yaptığı işleri görmek, ifade etmek ve alkışlamaktır. Hatta onlar tarafından alkışlandığımız durumlarda bile, “Bu alkış asıl sizin hakkınızdır.” deme civanmertliğini gösterebilmeliyiz. Farklı meşrep ve mezheplerden insanlar yanımıza gelip hizmetlerimizi methetmeye başladığında çok rahat şunu diyebilmeliyiz: “Eğer zamanında Mehmet Zahit Kotku, Esad Efendi, Süleyman Efendi, Hacı Sami Efendi, Mahmut Efendi gibi büyük zatların iman ve Kur’ân hizmeti adına ortaya koydukları devasa gayretler olmasaydı, biz bu yapılanların onda birini bile yapamazdık.”

Esasında bu sözler, insafın ve hakkaniyetin ifadesidir. Şayet biz, meseleyi bu ölçüde hassas götürebilirsek, oluşması muhtemel şiddet ve hiddetleri kırmış, kıskançlıkların önüne geçmiş oluruz. Bu konuda ortaya koyacağımız her fikir ve irade cehdi de ibadet hanemize sevap olarak yazılır. Böyle yapmayıp sürekli kendimizi nazara verir ve her başarıyı kendimize mâl edersek hem nezd-i ulûhiyette bir şey kazanamayız hem de başkalarını günaha sevk etmiş oluruz. Mü’minler arasındaki vifak ve ittifak bozulur; iftirak ve ihtilaflar ortaya çıkar. Bu defa tevfik-i ilâhî de inkıtaa uğrar.

Kendini yüce bir davaya adamış gönül erleri, hizmet adına hangi alanlarda bulunup bulunmayacaklarına karar verirken dahi vifak ve ittifakı göz önünde bulundurmak zorundadırlar. Eğer daha önce belirli alanlarda hizmet yürüten insanlar varsa ve bizim oralara girmemiz “alan ihlâli” gibi algılanacaksa bazen o alanı onlara bırakabilmeliyiz. Attığımız her adımın birilerini rahatsız edip etmeyeceğini inceden inceye hesap etmeliyiz. Nitekim bugüne kadar mümkün mertebe bu tür mülahazaları göz önünde tutmaya çalıştık. Eğer belirli işler birileri tarafından deruhte ediliyorsa, o işleri onlara bırakarak sürekli yeni hizmet alanları araştırdık.

Allah’a inanan bir insan, başkalarının yapmış oldukları hayırlı işlerden rahatsızlık duymaz, onlara haset etmez ve hele kesinlikle onları yürüdükleri yoldan alıkoymaya çalışmaz. Olsa olsa Kur’ân’ın sözünü dinleyerek onlarla “hayır yarışı”na girer. Sevap ve fazilette kardeşlerinden geri kalmamak için daha hızlı koşar. Fakat gıpta ve tenafüsle (hayırda yarış) haset sınır komşusudur. İnsan dikkat etmediği takdirde ayağı kayıp bir taraftan öbür tarafa geçebilir. Buna engel olmanın yollarından birisi, yaptıkları hizmetlerde gerekirse başkalarına destek olmaktır. Mesela arzu ettikleri başarıyı yakalayamayan kimselere rehberlik yapılabilir, yol gösterilebilir ve hatta kaliteli elemanlar verilebilir. Bu sayede işin içine nefislerin girmesinin, bir kısım olumsuz hissiyatın karışmasının da önüne geçilmiş olur.

Bütün bunlar elbette kolay uygulanabilir şeyler değildir. Bunların realize edilmesi ciddi bir fikir cehdi ve hazm-ı nefis ister. Dolayısıyla bu gibi konularda birbirimize hayırhahlık yapmalı ve birbirimizi rehabilite etmeliyiz. Bir araya geldiğimizde düşüncelerdeki arızaları gidermeli ve insanları sürekli ihlas, tevazu ve mahviyete yönlendirmeliyiz. Başkaları bu konularda farklı düşünebilir, bu bizi ilgilendirmez. Önemli olan bizim nerede durduğumuz ve ne yaptığımızdır. Biz, bir taraftan doğru yolda yürümeli ve istikameti temsil etmeli; diğer yandan da bir kısım projelerin oluşturulmasında veya realize edilmesinde başkalarının hissiyatını hesaba katmalıyız.

***

Not: Bu yazı 18 Şubat 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.