Posts Tagged ‘Kalbin Zümrüt Tepeleri’

Kırık Testi: HÜZÜN

Herkul | | KIRIK TESTI

Hüzün; gam, keder, gussa mânâlarına gelen Arapça’daki “hazen”den alınmıştır. Sofiye bu kelimeyi; sevinç, neşe ve sürûrun karşılığı olarak kullanmıştır ki, buna vazife şuuru, dava düşüncesi ve mefkûre buudlu tasa da diyebiliriz. Evet, derecesine göre her kâmil mü’min, dört bir yanda Ruh-u Revân-ı Muhammedî şehbâl açacağı, yeryüzünde ehl‑i İslâm’ın âh u efganı dineceği, Kur’ân’ın canlara can olacağı ve fert planında herkesin kabir çukurunu güvenle geçeceği, bir bir berzah gailelerini atlatacağı, hesaba, mîzana takılmadan revh u reyhâna ve meydan-ı tayerân‑ı ervâha uçacağı “ân”a kadar da onunla oturup kalkacak, ona bağlı zaman atkıları üzerinde hayatını bir gergef gibi işleyecek, ona neşe ve sevinçle köpüren dakikaları arasında dahi yer verecek, hâsılı onu, yemeklerin tuzu gibi hayatın bütün sâniye, sâlise ve âşirelerinde duyacak, hissedecek ve bu mukaddes burukluğu ta; اَلْحَمْدُ لِلهِ الَّذِۤي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ “Bizden tasayı, kederi gideren Allah’a hamdolsun; doğrusu Rabbimiz çok bağışlayıcı ve lütufkârdır.”[1] müjde buudlu hakikatinin tülleneceği ufka kadar devam ettirecektir.

Hüzün, insanın insanlığı idrakinden kaynaklanır ve bu mazhariyetin şuurunda olduğu sürece de onun basar ve basîretinde buğulanır durur. Aslında böyle bir hüzün dinamizmi, ferdin sürekli Cenâb-ı Hakk’a yönelmesi, hüzne esas teşkil edecek hususları her duyup hissettikçe O’na sığınması ve nâçâr kaldığı her yerde, “Çâre, çâre!” çığlıklarıyla O’na dehalet etmesi bakımından da çok lüzumlu ve çok gereklidir.

Ayrıca, ömrü kısa, iktidarı az, tâlip olduğu şeyler çok pahalı ve birleri bin etme mecburiyetinde olan bir mü’minin maruz kaldığı hastalıklar, yolunu kesen sıkıntılar, mübtelâ olduğu acılar, elemler gidip hüzünle buudlaşınca, günahları silip süpüren öyle bir iksire dönüşürler ki, insan bu sayede muvakkati ebedîleştirir, damlayı deryalaştırır ve zerreyi de güneş hâline getirebilir.. evet böyle bir hüzün ağında geçirilen ömrün peygamberâne bir ömür olduğu söylenebilir.. ve bu açıdan da, hayat-ı seniyyelerini hep hüzün televvünlü geçiren İnsanlığın İftihar Tablosu’na –o tabloya canlarımız feda olsun!– “Hüzün Peygamberi” denmesi ne kadar mânidardır! [2]

Hüzün, insanın kalb mekanizmasını, duygular âlemini gaflet vadilerinde dağınıklığa düşmekten koruyan bir sera, bir atmosfer ve Hakk’a bağlılıkta cebrî bir çeper, dolayısıyla da cebrî bir konsantrasyon yoludur. Öyle ki, hüzünlü sâlik, bu cebrî teveccüh sayesinde, başkalarının mükerrer “erbaîn”lerle elde edemeyecekleri kalbî ve ruhî hayat mertebelerini, bu yolla en kısa zamanda elde edebilir.

Cenâb-ı Hak, kılığa, kıyafete, şekle değil; kalblere, kalbler içinde de mahzun, mükedder ve kırık kalblere nazar buyurur, onları maiyyetiyle şereflendirir ki: أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ “Ben kalbi kırıklarla beraberim.”[3] sözü de bu mânâyı ihtar etmektedir.

Süfyan b. Uyeyne: “Allah bazen, mahzun bir kalbin ağlamasıyla bütün bir ümmete merhamet buyurur.”[4] der. Zira hüzün, her zaman kalbin samimiyet yanlarında göğerir ve insanı Allah’a yaklaştıran davranışlar arasında, hüzün kadar fahre, riyaya, süm’aya kapalı bir başka davranış yok gibidir.

Her şeyin bir zekâtı vardır ve zekât, zekâtı verilen şeyin yabancı nesnelerden arındırılmasıdır. Hüzün de dimağ ve vicdanın zekâtıdır ve bu iki duygunun saflaşmasında, saflaştıktan sonra da dupduru kalmasında hüznün tesiri çok büyüktür.

Önceki peygamberlere vahyedilenler arasında “Allah bir kulunu sevince, onun gönlünü ağlama hissiyle doldurur; ona buğzedince de çalgı neşvesiyle..”[5] buyrulur.

Bişr-i Hâfî de: “Hüzün bir hükümdar gibidir; otağını bir yere kurunca, başkalarının orada ikametine izin vermez…”[6] der. Sultan ve hükümdarın olmadığı bir ülke karmakarışık ve keşmekeşlik içinde olacağı gibi, hüznün olmadığı bir kalb de darmadağınık ve harabedir. Zaten, O kalbi en mâmur olanın (sallallâhu aleyhi ve sellem) hâli de kesintisiz hüzün ve sürekli tefekkür değil miydi..?

Yakup (aleyhisselâm), Yusuf’la arasındaki dağları hüzünden kanatlarla aştı ve gidip bir tatlı rüyanın yorumlanması iklimine ulaştı. Bu itibarladır ki, hüzünle sızlayan bir yüreğin iniltileri, âbidlerin evrâd ü ezkârlarına, zâhidlerin takva ü vera’larına denk tutulmuştur.

Günah ve mâsiyet dışı, dünyevî huzursuzluklardan dolayı yaşanan tasanın günahlara keffaret olacağını Hazreti Sâdık u Masdûk söylüyor..[7] hele bu, ukbâ buudlu ve Allah hesabına olursa..!

Hüzün vardır, ibadet ü taatteki eksiklik mülâhazasından ve vazife-i ubûdiyetteki kusur endişesinden kaynaklanır ve bu bir avam hüznüdür. Hüzün vardır, kalbin mâsivâya (Allah’tan başka her şey) meyl ü muhabbetinden ve duyguların teveccühteki teklemelerinden kaynaklanır, bu da bir havâs hüznüdür. Hüzün de vardır ki, mahzunun bir ayağı nâsût âleminde, diğer ayağı da lâhût âleminde, kalbin kadirşinaslığı ile her iki âleme karşı, muvazene ve temkine riayet etmeye çalışır; çalışırken de her an muvazeneyi bozdum veya bozacağım endişesiyle ürperir ve sürekli hüzünle inler ki, bu da asfiyânın hüznüdür.

İlk nebi, hem insanlığın babası, hem peygamberliğin babası, hem de hüznün babasıydı. O, hayata uyanırken aynı zamanda hüzne de gözlerini açıyordu. Peygamberlik ölçüsündeki temkin ve azmindeki zaafın hüznüne, yitirilmiş cennetin hüznüne, kaybedilmiş visal ve maruz kalınmış firak hüznüne.. o, bütün bir ömür boyu bu hüzünler ağında inleyip durdu…

Hazreti Nuh, peygamberliğiyle kendini bir hüzün cenderesinde buldu. Onun sinesinde köpüren hüzün dalgaları, âdeta okyanuslarınkine denkti.. ve bir gün geldi ki onun hüzün kaynağı, okyanusları dağların zirvelerine kadar köpürttü ve yeryüzünü kapkaranlık bir tasa sardı. Derken o da bir tufan peygamberi oldu.

Hz. İbrahim âdeta, hüzne göre programlanmıştı. Nemrutlarla yaka-paça olma hüznü, ateş koridorlarında dolaşma hüznü, eşini ve çocuğunu ıpıssız bir vadiye bırakma hüznü, çocuğunu boğazlamaya memur edilme hüznü.. ve daha bir sürü melekût buudlu, akılla çatışmalı hüzün silsilesi…

Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz. Mesih hemen hepsi de, hayatı âdeta bir hüzün yumağı olarak tanıdı, duydu ve yaşadılar. Ve hele en büyük Nebi, Hüzün Peygamberi ve arkasındakiler…

﴿رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذِينَ اٰمَنُوا رَبَّنَۤا إِنَّكَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ﴾
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الرَّؤُوفِ الرَّحِيمِ.

[1]   Fâtır sûresi, 35/34.

[2]   Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 22/156; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 2/155.

[3]   es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene 1/169; el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/69. Benzer rivayetler için bkz.: el-Beyhakî, ez-Zühd 1/162; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/364, 6/177.

[4]   el-Kuşeyrî, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye s.139.

[5]   el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.138; İbn Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn 1/507.

[6]   el-Kuşeyrî, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye s.138.

[7]   Buhârî, merdâ 1; Müslim, birr 52.

Kırık Testi: HAYÂ

Herkul | | KIRIK TESTI

Çekingenlik ve utanma da demek olan hayâ; sofiye ıstılahında, Allah korkusu, Allah mehâfeti ve Allah mehâbetiyle O’nun istemediği şeylerden çekinmek mânâsına gelir. Böyle bir hissin, insan tabiatında bulunan hayâ duygusuna dayanması, o şahsı, edep ve saygı mevzuunda daha temkinli, daha tutarlı kılar. Temelde böyle bir hissi bulunmayan veya yetiştiği çevre itibarıyla onu yitiren şahıslarda ise, böyle bir hayâ duygusunu geliştirmek zor olsa gerek.

Evet, yukarıdaki işaretlerden de anlaşıldığı gibi hayâyı ikiye ayırmak mümkündür:

  1. Fıtrî hayâ ki, buna hayâ-i nefsî de diyebiliriz; insanı pek çok ar ve ayıp sayılan şeyleri işlemekten alıkor.
  2. İmandan gelen hayâdır ve İslâm dininin önemli bir derinliğini teşkil eder.

Fıtrî hayâ, İslâm dininin ruhundaki hayâ ile beslenip gelişince ar ve ayıplara karşı en büyük mânia teşekkül etmiş sayılır. İnsan bunlardan biriyle tek başına kaldığı zamanlarda ise, bazı ahvâl ve şerait altında sarsılır, devrilir, hatta bazen bütün bütün yıkılabilir..

Evet, insan tabiatında bulunan bu sıkılma ve çekinme hissi, أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللهَ يَرٰى “O, Allah’ın kendisini gördüğünü bilmez mi?”[1] gibi âyetlerle anlatılan iman şuuruyla.. إِنَّ اللهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا “Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde her şeyi görüp gözetendir.”[2] misillü beyanlarla ifade edilen ihsan anlayışıyla beslenmezse, uzun ömürlü olamaz; olamaz, zira hayânın hem var olup gelişmesi hem de devam ve temadisi imana bağlıdır. Bu münasebeti, Hz. Seyyidü’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabından birinin diğerine, hayâ ile alâkalı nasihatlerini duyunca: دَعْهُ فَإِنَّ الْحَيَاءَ مِنَ الْإِيمَانِ “Bırak onu, hayâ imandan gelir..”[3] diğer bir ifadelerinde: اَلْإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً… وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ الْإِيمَانِ “İman yetmiş şu kadar şubeden ibarettir, hayâ da imandan bir şubedir.”[4] buyurarak dile getirirler.

Bu itibarla diyebiliriz ki; fıtrî hayâ, tıpkı insan tabiatında saklı bulunan diğer iyilik nüveleri gibi, insanı insan yapan mârifet dinamikleriyle beslendiği ve takviye edildiği ölçüde gelişir, kalbî ve ruhî hayatın bir buudu hâline gelir ve nefsin pek çok bâlâpervâzâne isteklerine set çeker ve engeller. Aksine bu duygu, iman ve mârifetle geliştirilemez, ihsan şuuruyla takviye edilemez; takviye edilmek şöyle dursun nefsanîlik gayyâlarında açılıp-saçılarak köreltilecek olursa, fert ve toplum planında insanı insanlığından utandıran yırtıklıklar ve sürtüklükler kaçınılmaz olur. İnsanlığın İftihar Tablosu, hayâ âbidesi (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz, bu hususa temas eder ve إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!”[5] buyurur.

Hayâ ve hayat birbirine bakan kelimelerdir ve bu yakınlıktan, kalbin ancak, iman ve mârifet sağanaklarıyla beslendiğinde hayattar kalabileceği esprisini çıkarmak mümkündür. Evet, hayat kendi dinamikleriyle, hayâ da kendi dinamikleriyle var olur ve yaşar; yoksa her ikisi için de inkıraz kaçınılmazdır.

Hz. Cüneyd’e göre hayâ, Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki maddî-mânevî nimetlerini idrak etmenin yanında eksiklerimizin ve kusurlarımızın endişesini yaşamaktır.[6]

Zünnûn’a göre, sürekli gönüllerimizde olumsuz davranışların dehşetini duymak, duyup yönümüzü bir kere daha kontrol etmektir.[7]

Bir başkasına göre insanın, Cenâb-ı Hakk’ın gizli-açık her şeye nigehbân olmasına göre hayatını tanzim edip O’nun kendisine olan muamelesini esas alarak yaşamasıdır ki, bir ilâhî eserde bu husus hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır: يَا ابْنَ اٰدَمَ! إِنَّكَ مَا اسْتَحْيَيْتَ مِنِّي أَنْسَيْتُ النَّاسَ عُيُوبَكَ “İnsanoğlu! Sen Benden hayâ ettiğin sürece insanlara ayıplarını unuttururum.”[8] Bu arada Cenâb‑ı Rabbi’l-İzzet’in, Hz. İsa’ya: يَا عِيسَى عِظْ نَفْسَكَ فَإِنِ اتَّعَظَتْ بِه فَعِظِ النَّاسَ وَإِلَّا فَاسْتَحِ مِنِّي “Yâ İsa, evvelâ nefsine nasihatte bulun, o bu nasihati kabul ederse halka vaaz et; yoksa Benden utan!”[9] şeklindeki sözünü de hatırlatmakta yarar var…

Hayâ mevzuunda daha değişik tasnifler de vardır. Bu cümleden olarak: Affına ferman geleceği ana kadar Hz. Âdem’in tavırlarından dökülen “suçluluk” hayâsı.. gece-gündüz ara vermeden Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ettikleri hâlde: مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ “Sana hakkıyla ibadet edemedik.”[10] diyen meleklerin “taksîr” hayâsı.. mârifet erbabının onca derinliklerine rağmen: مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ “Seni hakkıyla bilemedik.”[11] sözleriyle solukladıkları “iclâl” hayâsı.. hayatlarını kendi arzu ve isteklerinden tecerrüd ufkunda seyahatle sürdüren ruh ve kalb insanlarının her zaman duyup hissettikleri “heybet” hayâsı.. her an kurb içinde bu’d; bu’d içinde de kurb televvünüyle, sonsuz uzaklıklarında sonsuz yakınlığı duyan yakîn insanlarının “minnet” hayâsı.. Hz. Mahbûb’u, sevilmesi gerektiği ölçüde sevememe endişesinden kaynaklanan “vefasızlık” hayâsı.. dua ve talep makamında istediklerini iyi seçememiş olma tedirginliğini taşıyanlarda “ihlâsı ihlâl” hayâsı.. her zaman ahsen-i takvîme mazhariyetlerinin şuurunda olan yüksek ruhların, mazhariyetleriyle telif edemedikleri ‘pes’ işler karşısında hissettikleri “gayret” hayâsı sayılabilir…

Hayâda ilk mertebe, insanın kendisine, Hakk’ın nazarıyla bakmasıyla başlar. Bir insanın, O’nun ölçüleri ve O’nun murâkabesi açısından kendini yakın takibe alması onda temkin derinlikli bir hayâ hâsıl eder ki, böyle bir insan duygu ve düşünceleriyle hep diri sayılır.

İkinci mertebe, kurbet ve maiyyet şuuruyla mebsûten mütenasiptir (doğru orantılı) ve: وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ “Nerede olursanız O sizinle beraberdir.”[12] ufkunda seyahat edenlere müyesserdir ki, bu hususla alâkalı Efendiler Efendisi’nin şöyle buyurduğunu naklederler:

اِسْتَحْيُوا مِنَ اللهِ تَعَالٰى حَقَّ الْحَيَاءِ، مَنِ اسْتَحْيَا مِنَ اللهِ حَقَّ الْحَيَاءِ فَلْيَحْفَظِ الرَّاْسَ وَمَا وَعٰى وَلْيَحْفَظِ الْبَطْنَ وَمَا حَوٰى وَلْيَذْكُرِ الْمَوْتَ وَالْبِلٰى، وَمَنْ أَرَادَ الْاٰخِرَةَ تَرَكَ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا، فَمَنْ فَعَلَ ذٰلِكَ فَقَدِ اسْتَحْيَا مِنَ اللهِ حَقَّ الْحَيَاءِ.

“Allah’a karşı olabildiğince hayâlı davranın! Allah’a karşı gerektiği ölçüde hayâlı olan, kafasını ve kafasının içindekileri, midesini ve midesindekileri kontrol altına alsın! Ölüm ve çürümeyi de hatırından dûr etmesin! Ahireti dileyen, dünyanın sûrî güzelliklerini bırakır.. işte kim böyle davranırsa, o Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş sayılır.”[13]

Üçüncü mertebe, وَأَنَّ إِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰى “En son durak Rabbindir.”[14] hedefine ulaşma yolunda, ruhî ve kalbî hayatın şuhud enginliklerinin sezilmesiyle gerçekleşir ve seyr-i ruhanînin kanatları altında sonsuza kadar sürer gider.

Bir insanın gerçek insanlıktan nasibi, hayâdan hissesi ölçüsündedir. Eğer hak yolcusu, menfî-müsbet bütün teşebbüslerinde başını sonsuza çevirip davranışlarını ötelere göre ayarlayamıyor, mahviyet içinde iki büklüm olup edeple yaşayamıyorsa, onun mevcudiyeti bir bakıma kendisi için ar, başkaları için de bârdır. Bu mülâhazaya binaendir ki:

فَلَا وَاللهِ مَا فِي الْعَيْشِ خَيْرٌ     وَلَا الدُّنْيَا إِذَا ذَهَبَ الْحَيَاءُ

“Hayır hayır Allah’a yemin ederim ki, hayâ sıyrılıp gittiği zaman, ne hayatta ne de dünyada hayır kalır.”[15] demişler.

Hayâ, ilâhî bir ahlâk ve bir Allah sırrıdır. Eğer insanlar onun nereye taalluk ettiğini bilselerdi daha temkinli olur ve daha titiz davranırlardı. Bu hususu tenvir edecek şöyle bir vak’a naklederler:

Cenâb-ı Hak mahşerde hesaba çektiği bir ihtiyara:

“Niçin şu günahları işledin?” diye sorar. O da inkâra saparak günah işlemediğini söyler. Bunun üzerine Hz. Erhamürrâhimîn:

“Öyle ise onu Cennet’e götürün.” buyurur. Bu defa da melekler istifsar ederek:

“Yâ Rab, bu insanın şu günahları işlediğini siz biliyorsunuz!” derler. Allah da onlara:

“Evet öyledir ama ümmet-i Muhammed’den biri olarak ağaran saçına-sakalına baktım; ayıbını yüzüne vurmaya hayâ ettim” ferman eder.

Kenz’in rivayetine göre; Cibril bu haberi Efendimiz’e iletince, O şefkat ve hayâ insanının gözleri dolar, ağlar ve şöyle buyurur: “Cenâb-ı Hak ümmetimin ak sakallılarına azap etmekten hayâ ediyor da ümmetimin ak sakallıları günah işlemekten utanmıyorlar.”[16]

Hâsılı:

إِنَّ الْحَيِيَّ مِنْ أَسْمَاءِ الْإِلٰهِ وَقَدْ   جَاءَ التَّخَلُّقُ بِالْأَسْمَاءِ فَاحْظَ بِه

“Hayiy, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerindendir. Bunun böyle olduğu hadisle[17] sâbittir. Öyleyse gel, sen de bundan nasibini al!”[18]

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ وَمِنْ دُعَاءٍ لَا يُسْمَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى خَيْرِ خَلْقِكَ مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِه أَجْمَعِينَ.

[1]   Alak sûresi, 96/14.

[2]   Nisâ sûresi, 4/1.

[3]   Buhârî, îmân 16, edeb 77; Müslim, îmân 59.

[4]   Buhârî, îmân 3; Müslim, îmân 57-58.

[5]   Buhârî, enbiyâ 54, edeb 78; Ebû Dâvûd, edeb 6; İbn Mâce, zühd 17.

[6]   el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/147; el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.218.

[7]   el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/147; el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.215.

[8]   el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/150; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 34/150.

[9]   Ahmed İbn Hanbel, ez-Zühd 1/54; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/382.

[10] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 2/184; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/629.

[11] Bkz.: el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/410; Mer’î b. Yusuf; Ekâvîlü’s-sikât s.45.

[12] Hadîd sûresi, 57/4.

[13] Tirmizî, kıyâmet 24; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/387.

[14] Necm sûresi, 53/42.

[15] İbn Abdilberr, et-Temhîd 20/70; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 35/34.

[16] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl 15/283. Benzer rivayetler için bkz.: Ebû Ya’lâ, el-Müsned 5/153; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/387.

[17] Bkz.: Ebû Dâvûd, vitr 23; Nesâî, gusül 7.

[18] el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 3/427..

Kırık Testi: HÜRRİYET

Herkul | | KIRIK TESTI

Meşru her isteğin, herhangi bir engelle karşılaşmadan gerçekleştirilmesi.. veya herhangi bir baskı, mahkûmiyet, boyunduruk altında bulunmama hâli.. ya da seçme, seçilme ve hareket serbestisi şeklinde yorumlanan hürriyet, ister düşünce tarihi, ister hukuk açısından üzerinde en çok yazı yazılan ve söz söylenen bir mefhum.

İnsanın temel hakları kabul edilip üzerinde durulan hürriyetler; şahsî haklar, siyasî haklar, umumî haklar kategorileri ve bunların teferruatı sayılan, inanma, ibadet etme, barınma, çalışma, mülk edinme, düşünme, düşünülen şeyleri ifade etme hürriyetlerinden, seçme, seçilme, danışma, denetleme, vazife verme, vazifeden alma, aday olma hürriyetlerine kadar pek çok çeşitleriyle Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne, doğrudan doğruya mevzu teşkil etmeseler de, her zaman insanoğlunun en önemli meseleleri olarak kabul edilegelmiştir.

Hürriyet; insan vicdanının önemli bir rüknü sayılan iradenin en esaslı rengi, en ehemmiyetli fakültesi ve en hayatî bir buudu olarak Allah’ın insanoğluna en müstesna ihsanlarından biridir. Bu büyük ve müstesna ihsan, İslâm literatüründe, ferdin kendi haklarına sahip olması şeklinde tarif edilmiştir ki; vuzûhu biraz da aksinin kavranılmasına bağlıdır. Bunun aksi ise, ferdin haklarına başkasının sahip olmasıdır ki, bu da düpedüz kölelik demektir. İnsana bu hakları, hususî bir çerçevede bahşeden Allah’tır. Bu itibarla da insanın, bu hakları değiştirmeye, tebdil etmeye, satmaya hakkı yoktur. Hürriyetle alâkalı bu günahlardan birini işleyen insan, insanlığının bir bölümünü yitirmiş sayılacağı gibi, Allah indinde de ciddî bir sorumluluk altına girmiş sayılır. Zira, böyle bir anlayış ve davranış her şeyden evvel insanî değerlere karşı saygısızlık demektir. Böyle bir saygısızlığı irtikâp edenin, kendi varlığının şuurunda olduğu söylenemez; kendini idrak edememiş birinin de, gerçek mârifet, muhabbet ve Hakk’a kulluktan nasibi yoktur.

Hulâsa olarak diyebiliriz ki, Allah’ı tanımayan haknâşinasların, insanî haklara sahip olma mânâsında, hür olduklarından bahsedilemeyeceği gibi, Allah’tan başkasına kul olma düşüncesinden sıyrılamamış kimselerin de hürriyetlerinden söz etmek mümkün değildir.

Ancak bütün bunlar, Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne esas teşkil eden hürriyet için birer mebâdî mahiyetindedir ve “maksûdun bizzat” sayılmazlar.

Tasavvufta hürriyet; insanın Allah’tan gayri hiçbir şey ve hiçbir kimsenin boyunduruğu altına girmemesi, hiçbir şeye serfürû etmemesi mânâsına hamledilmiştir ki, riyâzetin en önemli meyvelerinden biri sayılır.. ve kalbin Hakk’ı gösteren bir mir’ât-ı mücellâ hâline gelmesinin de en açık emaresidir. Bin riyâzet veya inayetle bu noktaya ulaşmış hak yolcusu, kalben, topyekün varlık ve eşya ile alâkasını keser; hürriyet semalarında pervâz eden hülyaları, hürriyet iştiyakıyla şahlanan gönlü, hürriyet mırıldanan duyguları ve egosunu saran kayıtları bir bir kırmış benliğiyle, biricik mihrabına yönelir ve Hz. Hâris İbn Mâlik el-Ensarî felsefesiyle, düşünce dantelasını ötelere ait atkılar üzerinde örgüler durur.

Evet, gerçek hürriyet ancak, insanın dünyevî endişelerden, mal-menal gibi gailelerden kalben sıyrılıp, âlem-i halka ait bütün hususiyetleri ve âlem‑i emre ait bütün derinlikleriyle Hakk’a yönelmesi sayesinde gerçekleşebilir. Büyükler bu düşünceyi ifade için:

بَند بَكُسِل بَاشُ آزاد اَى بُسَر چَند بَاشِي بَندِ سِيمُ و بَندِزَر

Evlât, kölelik bağını çöz ve azat ol; daha ne kadar zaman altın ve gümüşün esiri olarak kalacaksın?” demişlerdir ki, Hz. Cüneyd’in hürriyeti kendisine soranlara: “Cenâb-ı Hakk’a bağlılıktan başka bütün kayıtlardan kurtulduğun zaman gerçek hürriyeti tatmış olursun.” şeklindeki cevabı da aynı gerçeğin bir başka şekildeki ifadesinden ibarettir.

Evet, eğer hürriyet, Cenâb-ı Hakk’a hâlisâne kullukla mebsûten mütenasip (doğru orantılı) ise –ki öyledir– hayatlarını başkalarının gölgelerinde geçirenlerin hür olduklarını söylemek oldukça zor, hatta imkânsızdır. Konu ile alâkalı, bir hak dostu şöyle der:

كُوسِ نَاموس أرزَنِي اَزْ چَرخ اَنجُم بَر گُزَار

چُون دَفِ رُسوَاييست اينْ پُر جَلَا جِل چَنبَراست

“Eğer nâmus davulunu çalmak istersen, yıldızlar çarkından geç; zira zillerle dolu bu çember bir rüsvalık defidir.”

Hakikî hürriyet kemal-i ubûdiyetin lâzımıdır; bu iki şeyi eş anlamlı bile kabul edebiliriz. Bu itibarla, denebilir ki insan, Allah’a kulluğu ölçüsünde hürdür. Kulluktan nasipsiz olanlar hür olamayacakları gibi, gerçek insanî değerleri kavramaları da mümkün değildir. Zira bunlar, hiçbir zaman beden ve cismaniyetin girdaplarından kurtulamaz, kalbin, ruhun hayat ufkuna ulaşamaz ve özlerini kendine has derinlikleriyle duyamazlar.

Hayatını, hep bedenî mülâhazalar ağında geçiren, mazhar olduğu nimetler karşısında iki büklüm olacağına küstahlaşan, üzerindeki ilâhî mevhibeleri bozbulanık hırslarla yaşayan, kazandığında şımarıklaşan, kaybettiğinde inkisardan inkisara düşen ve elindeki imkânları yitireceği endişesiyle tir tir titreyen bir tali’siz, cihanlara sultan olsa da hür değildir.

Evet, kalb, değişik matluplara, mahbuplara, maksudlara dilbeste olduğu sürece kat’iyen hür olamaz. Değişik mülâhazalarla sürekli başkalarına bedel ödeyen birisi nasıl hür olabilir ki.! Rica ederim, ömrünü bir kısım dünyevî çıkarlar ve cismanî hazlar karşılığında şuna-buna ipotek etmiş birinin hür olmasına imkân var mı?.

Allah’ın bir insanı, kesrete müptelâ edip, onun kalbini fâniyât u zâilât arenası hâline getirmesi ve onu hep cismaniyetin girdaplarında dolaştırması böyle bir tali’siz için en büyük “mekr-i ilâhî” olmasına karşılık, bir diğerinin, bâtınını, dünyanın; nefis ve hevesâtımıza bakan yanlarına karşı kapaması; diğer bir ifadeyle, kalbi dünyadan, dünyayı da kalbten uzaklaştırması en büyük bir ihsan-ı ilâhîdir. Bu ise insanı gerçek hürriyete taşıyan bir mânevî köprüdür.