Posts Tagged ‘Kainat’

YENİ* Kırık Testi: HAYATI SÜZEREK YAŞAMA

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Çeşitli vesilelerle, hayatı ve hâdiseleri duyarak, hissederek ve süzerek yaşamanın öneminden bahsediliyor. Hayatı süzerek yaşama ne demektir?

   Cevap: İsmine ne dersek diyelim, bir insanın hayatını çevreleyen eşya ve hâdiselerin dilini çok iyi okuması ve anlaması, enfüsî ve afakî tefekküre dalarak sürekli bilgi dağarcığını beslemesi çok önemlidir. Tıpkı çocukların kumbarasına para atması gibi, her gün yaşadığı hayatı derinlemesine süzen ve bilgi dağarcığına yeni yeni marifet hüzmeleri atan bir insan, marifet, muhabbet ve iştiyak dağarcığını da genişletmiş olacaktır. Zira bilgi dağarcığını sürekli besleyen bir insan, zamanla marifette de derinleşmeye başlayacak, bu onun muhabbetini tetikleyecek, bu ise onun Allah’a kavuşma iştiyakını arttıracaktır. Bütün bunlar mü’min açısından ebedî hayatı elde etme adına çok önemli birer sermayedir.

   Âfâkî ve Enfüsî Tefekkür

Mesela biz, avamca bir gözle bile olsa anatomimize bakıp enfüsî tefekküre daldığımızda, onun bize anlatacağı çok şey olduğunu görürüz. Mesela insanın ağzı, burnu ve diğer organlarının yerli yerine konulması ve her bir organın kendisinden beklenen vazifeyi kusursuz bir şekilde yerine getirmesi; nefes alma, yemek yeme veya konuşma gibi faaliyetlerinin mükemmel bir şekilde düzenlenmesi; beyin, sinirler ve organlar arasındaki sinyal ve komutların oldukça hızlı ve ahenkli bir şekilde yerine getirilmesi gibi fizyolojik faaliyetler, ‘insan denen bu meçhul’ün nasıl müthiş bir sisteme sahip olduğunu anlama adına yeterlidir.

 Aynı şekilde varlık ve kâinatın insanın düşünceleri, beklentileri ve ihtiyaçlarıyla tam bir uyum içinde yaratılması; kâinattaki her bir varlığın ihtimal hesaplarına sığmayacak ölçüde mükemmel bir şekilde ve alâkadar olduğu diğer varlıklarla tam bir uyum içinde var edilmesi; insana, kâinatın bir nüshası ve fihristi olabilecek bir kısım donanım ve özelliklerin bahşedilmesi gibi vakalar düşünülecek olursa böyle müthiş bir ahenk ve nizamın arkasında bir Nâzım’ın (nizam kuran, düzen ortaya koyan) bulunduğu görülecektir.

Fakat maalesef bazıları bütün bu açık seçik âyetleri okuyamıyor, hayatlarını sadece dünyaya hasrediyor, amiyane ve mânâsızca bir hayat yaşıyorlar. Tûl-i emelin sebep olduğu tevehhüm-i ebediyet duygusuyla hiç ölmeyecekmiş gibi hareket ediyorlar. Bu tür insanlar hesabı görülmedik çok korkunç meselelerle ahirete yürüyeceklerdir. İşte bu sebeple bazen Cenâb-ı Hak, insanları, hayatı onlara sevimsiz hâle getirecek ve acılaştıracak bir kısım hastalıklara, belâlara, musibetlere maruz bırakmak suretiyle onlardaki bu negatif duyguları kırmaya, onların gafletlerini dağıtmaya ve onları bir kere daha muhasebeye sevk ediyor.

Oysaki, insana bahşedilen ömür, öyle üst üste manasızca yığılacak ve istiflenecek bir şey değildir. O, ciddi bir tahlile tâbi tutularak, her şey yerli yerine yerleştirilerek, bilerek, duyarak ve hissederek yaşanması gereken büyük bir ilahî nimettir. İnsan onunla sair mahlukattan ayrılır ve ayrı bir değer kazanır. Hatta insanın ruhanilere ve meleklere faikiyet kazanması da onun sayesinde olur. Çünkü hayvanlar zamandan habersiz bir şekilde insiyaklarıyla hareket ettikleri gibi; ruhaniler ve melekler de zaman üstü yaşarlar. Bu açıdan denebilir ki zamanın hakikî mazrufu insandır ve insan davranışlarıdır. Bunlardan habersiz yaşanan bir hayat, gerçekte yaşama olarak görülemez.

Hatta insan, mülk buudunun yanında melekût âlemine ait yönü üzerinde de durmalıdır. Nefsini anlamaya çalışmalı, ruhunu düşünmeli ve Allah’la münasebetlerine bakmalıdır. Kendisinden çok daha akıllı nice insanların küfür ve dalalet vadilerinde dolaştıklarını göz önünde bulundurmalı ve sahip olduğu imanı adına Allah’a şükretmelidir. Aynı şekilde mantık ve muhakemesi bizden çok daha derin öyle insanlar vardır ki, maalesef bunlar sahip oldukları nimetleri kullanarak İnsanlığın İftihar Tablosu’nu tanıyamamış, Kur’ân-ı Kerim’den istifade edememişlerdir. Dolayısıyla bütün bunların düşünülmesi bir taraftan insandaki şükür duygularını harekete geçirecek, diğer yandan da onun elindeki imkân ve fırsatları çok daha verimli değerlendirmesine yardımcı olacaktır.

Kısacası insan, bütün bir hayatını ciddi bir tedebbür, tezekkür ve tefekkür dantelasıyla işlemeye bakmalı; tığını, güzel bir desen ve manalı bir netice elde edecek şekilde elindeki atkılar üzerinde sürekli hareket ettirmelidir. Bunu sağlamanın yolu ise, yaşadığı dünyayı ciddi bir şuurla ele almaktan geçmektedir. Günümüzde bunu “farkındalık” kelimesiyle ifade ediyorlar. Evet, insan, hem maddî ve manevî yönü itibarıyla kendisinin hem de eşya ile kurduğu münasebetlerin farkında olmalıdır. Farklı bir ifadeyle o, bir taraftan küçücük cirmine rağmen cirimleri aşkın münezzeh, mukaddes ve müteal bir varlıkla nasıl bir münasebetinin bulunduğunu iyi okumalı; diğer yandan da kendisiyle alâkalı hâdiseleri çok iyi süzmeli ve araştırmalıdır.

Bu hakikatin farkında olan ve ümmetine de uyulması gereken güzel örnekler bırakmak isteyen Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), etrafında hep güzel şeyler görmek ve güzel şeyler duymak istemiştir. O, yolculuklarında karşılaştığı dağ ve vadi isimlerinden kendisine göre manalar çıkarmış, meydana gelen bazı olaylarla ilgili tefeülde (hâdiseleri hayra yorma) bulunmuş, kavimlerin helâk edildiği yerlerde oyalanmak istememiş ve kötü anlamı bulunan bazı isimleri değiştirmiştir. Siyer ve hadis kitaplarına bakılacak olursa O’nun, sahabeden birçok kişinin ismini değiştirdiği ve onlara güzel manalı isimler verdiği görülecektir. İşte bu gibi hâdiseler O’nun, hayatı ne kadar dikkatli yaşadığının ve çevresinde olup biten hâdiselere karşı ne ölçüde duyarlı olduğunun bir ifadesidir.

   Eşyanın Melekût Ciheti

Biz biliyoruz ki kâinatta tesadüfî meydana gelen ve başıboş bırakılmış hiçbir hâdise yoktur. Her şey bir plân ve program dâhilinde cereyan etmektedir. Öncelikle bu hakikatin çok iyi kavranması gerekir. Eğer varsa zihnimizde böyle bir düşünce, mutlaka onun çaresine bakmalıyız. Öyle ki ipliği iğneden geçiremememizi veya bu sırada iğnenin elimizden düşmesini bile tesadüfe vermemeliyiz. Kendi hayatımızda veya çevremizde olup bitenlerin hiçbirisi rastlantıya bağlı işler değildir. Eğer derince bir imanla bu hakikati iyi sezerseniz meydana gelen olayların arka plânlarını ve hikmetlerini anlamaya gayret edersiniz.

Evet, çevremizde olup biten her şeyin mutlaka bize ifade ettiği bir kısım manalar vardır. Diyelim ki siz bir yerde konuşurken çok terlediniz ve sıkıldınız veya elinizin bir hareketiyle yanlışlıkla bardağı devirdiniz ya da yürürken ayak sürçmesine maruz kaldınız. Hemen bu tür olayların sizin için ne ifade ettiğini, sizin ne tür bir hata ve eksiğinizin cezası olabileceğini düşünmelisiniz. Zira âyet-i kerimenin bize ifade ettiği manaya göre esasında başımıza gelen her musibet, bizim kendi ellerimizle örüp başımıza taktığımız bir külah gibidir. (Bkz.: Şurâ sûresi, 42/30) Eğer bu tür olup biten hâdiseleri sadece dış yüzleriyle anlar ve onları sadece bir kısım zahiri sebeplerle irtibatlandırmaya çalışırsanız, meseleleri daraltmış olursunuz. Hâlbuki hâdiselere genişçe baktığınızda, onların maddî sebeplerinin arkasında bize ifade ettikleri daha farklı manaları da okuyabilirsiniz.

Bir yeriniz ağrıdığı zaman, bunu zahiri sebeplerle irtibatlandırarak, tedavi adına bir kısım yollara tevessül edebilirsiniz. Esasen bunda herhangi bir mahzur yoktur, bilakis bize verilen sıhhat nimetini muhafaza adına üzerimize düşen bir vecibedir. Fakat nazarınız sadece burada kalır ve maruz kaldığınız bu sıkıntının arkasında Müsebbibü’l-esbâb’ı göremezseniz hata edersiniz. Zira başa gelen musibetler, bir kısım sürçme ve kaymalarımızın neticesi olabileceğinden, bizde istiğfar duygusunu tetiklemek için meydana gelmiş birer sinyal gibidir. Bize düşen, bu sinyali doğru okuyarak tevbe ve istiğfarla Allah’a yönelmektir. Eğer bu konuda gaflete düşersek, daha büyük sıkıntılar kapımızı çalabilir.

Biz, maruz kaldığımız küçük büyük bütün sıkıntıları Cenâb-ı Hakk’ın rahmet deryasından üzerimize yağan birer yağmur tanesi gibi görmeliyiz. Görmeli ve ıslanmama adına hemen sığınacak bir sera aramalıyız. Yani bunlar bizi daha çok Allah’a yaklaştırmalı ve O’na sığınmamıza vesile olmalıdır. Böylece Allah, bu tür küçük cezalarla bizim günahlarımızı bağışlayacak ve onları ahirete bırakmayacaktır. Eğer ahirete kalacak olsalar, orada verilecek ceza çok daha büyük olacaktır. Bu açıdan dikkatli bir nazarla bakıldığında, zahiri yüzü acı gibi görünen pek çok hâdisenin iç yüzünde Allah’ın rahmet tecellilerinin bulunduğunu görmek mümkündür.

Eğer hayatınızı bu ölçüde dikkatli yaşar ve yaşadığınız her hâdiseyi çok iyi süzerseniz, yaşadığınız fizikî dünyadan aralanan menfezleri görebilir ve buralardan melekûtî âlemlere ait bir kısım hakikatleri müşahede edebilirsiniz. Ayrıca yalnız olmadığınızı bilirsiniz. Her zaman O’nun kuvvetini, kudretini, inayetini ve riayetini başınızın üstünde hissedersiniz. Aynı zamanda yaşadığınız her sıkıntıyı bir uyarı ve tembih olarak görür ve bunu dağınıklıktan kurtulma ve derlenip toparlanma adına bir fırsat olarak değerlendirirsiniz.

Öte yandan şayet maruz kaldığınız hâdiseleri böyle ince bir nazarla tetkik eder ve bunların arkasındaki gerçek sebepleri görürseniz, sebeplere hakiki bir tesir verme hatasından da kurtulmuş olursunuz. Teslim ve tevekkül ufkuna ulaşmanın yolu da budur. İşte o zaman Hz. Üstad’ın ifadesiyle sırtınızda taşıdığınız ağır yükleri, içinde seyahat ettiğiniz gemiye bırakır ve rahata erersiniz. (Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s. 335) Bu ise bir yönüyle maiyet-i ilâhiyeye ulaşmanıza vesile olur ve siz bundan öyle bir enerji alırsınız ki, bununla küre-i arzın yörüngesini bile değiştirebileceğinize inanırsınız. Dolayısıyla tevekkül duygusu bir acziyetin ifadesi değildir. Bilakis o, asıl güç ve kuvvet kaynağına dayanmanın ifadesidir. Bütün bu ifadelerimizin iradeyi nefyetmekle veya sebepleri görmezden gelmekle bir alâkasının olmadığını da burada ifade etmek gerekir.

Fakat bu tür mevzular objektif olmadığından ötürü herkes anlayamayabilir. Mesele biraz da tevhidde derinleşmeye, her şeyin zimamının Allah’ın elinde olduğuna aksine ihtimal vermeyecek şekilde yürekten inanmaya bağlıdır. Eğer siz bütün hâdiselerin Allah’ın muhit ilim ve iradesinin programına göre cereyan ettiğine inanır ve hayatınızı süzerek yaşarsanız, gerek tekvinî ve teşrî emirlere ait gerekse şahsi hayatınıza dair çok farklı hakikatlere ulaşabilir ve hâdiseleri net olarak görebilirsiniz.

Fakat bazen olur ki çevremizde meydana gelen olayların iç yüzünü ve hikmetlerini tam olarak anlayamayabiliriz. Onlardaki ilâhî tecellileri göremez ve onların bizim için ne tür güzel neticeler sakladıklarını fark edemeyebiliriz. Bu tür durumlarda da en azından Allah’ın -hâşâ- abes fiil işlemeyeceğini ve kullarına zerre miktarı zulüm yapmayacağını bilmeliyiz.

   Sistemli, Metotlu ve Dengeli Yaşama

Fakat çağımızın sürat çağı hâline gelmesi, günümüz insanlarının hayatlarını hep bir koşuşturmaca içerisinde geçirmeleri ve sürekli bir yerlere ve bir şeylere yetişmeye çalışmaları, ne yazık ki onların bu anlamda pek çok şeyi kaçırmalarına sebep olmaktadır. Bu sebeple hayatımızı süzerek, hissederek ve düşünerek yaşamak istiyorsak, onu yeniden programlamalı ve ciddi bir disipline bağlamalıyız.

Eğer işlerinizi aranızda taksim eder, yardımlaşma düsturuna işlerlik kazandırır, mesainizi çok güzel tanzim eder, yapmanız gereken vazifeleri belli bir plâna yerleştirir ve onlara çok iyi konsantre olursanız, sürat ve hız sizin lehinize işleyecektir. Yani, insanın ahesterevlik etmemesi ve gücünü sonuna kadar kullanarak yapması gereken işleri hızlı halletmesi önemli olsa da, bunun başarılması hayatın sistematik ve metotlu yaşanmasına bağlıdır. Esasında beş vakit namazın bir günü belli vakitlere bölecek şekilde farz kılınması da Müslümanlara vakitlerini tanzim etmeyi ve plânlı yaşamayı öğretmektedir.

Siz buna dikkat etmediğiniz takdirde bir küheylan gibi koşsanız bile, hiç farkına varmadan bir süre sonra hâdiselerin çarkları arasında ezilip kalabilirsiniz. Yapılan işler sizde yorgunluk ve bıkkınlık hâsıl edebilir. İşlerinizle ve karşılaştığınız problemlerle ilgili doğru düşünemez ve isabetli kararlar veremezsiniz. Bu da yapılan işlerden verim alınamamasına sebebiyet verir. Dolayısıyla yaptığınız işlerde başarısız olursunuz. Dahası bir süre sonra dökülüp yolda kalabilirsiniz. Bu açıdan eğer yaşadığınız hayatı en güzel şekilde değerlendirmek ve ondan en yüksek verimi almak istiyorsanız, mutlaka sistemli ve metotlu çalışmak zorundasınız. Böyle bir hareket tarzı, on kat daha hızlı yol almadan daha bereketli olacaktır.

Hayatı süzerek yaşamanın ve onu rantabl olarak değerlendirebilmenin önemli faktörlerinden bir diğeri de dengedir. Yemek yemekten uyumaya, çalışmaktan ibadetlere kadar yapılan bütün işlerde hassas bir nizam ve mükemmel bir intizam bulunmalı ve bunların hiçbirisi diğerinin yapılmasına mâni olmamalıdır. Ne bedenimize ait ihtiyaçlar ihmal edilmeli ne yuva görmezden gelinmeli ne de topluma ve Allah’a karşı sorumluluklarımız fevt edilmelidir. Bunların hepsine ait vazifeler hassas bir dengede götürülmeli ve her hak sahibine mutlaka hakkı verilmelidir. Kur’ân’ın, فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ “(O hâlde) bir işten boşa çıkınca hemen (başka) bir işe koyul.” (İnşirah Sûresi, 94/7) emri gereğince, bir işten yorulduğumuzda başka bir işe yönelmeli ve böylece iş yaparken dinlenmeliyiz. Bu sayede hiçbirini aksatmadan pek çok işi birlikte yapmak da mümkün olacaktır.

Hayatın plânlı ve programlı yaşanması aynı zamanda ilâhî ahlâkla ahlaklanmanın bir gereğidir. Çünkü Rabbimiz kâinatı yaratırken belirli bir plân ve programa göre yaratmıştır ki biz buna kader diyoruz. İnsanın görmesi, duyması ve konuşması gibi fiillerden tutun da galaksilerin ve nebülözlerin hareketlerine kadar kâinattaki bütün varlıklar Allah’ın muhit ilmi tarafından ortaya konulan ilmî bir programa göre belirli bir sistem ve uyum içerisinde hareket etmektedir. Cenab-ı Hak, kullarından Kendi ahlâkıyla ahlâklanmalarını talep ettiğine göre, kullarına düşen vazife de onun kaderî programına uygun hareket etmektir.

Kaldı ki bir bina bile projesiz yapılmaz. İnşaata başlamadan önce zemin etüdü yapar, muhtemel zelzeleleri hesaba katarak binamızın onlara mukavemetli olmasını sağlarız. Aynı şekilde tarlaya tohum atma gibi basit bir işi bile bir kısım hesaplara bağlı götürürüz. Mesela toprağın verimli olup olmadığına bakar, sulama imkânlarının yeterli olup olmadığını araştırır veya havanın ve güneş ışınlarının durumunu kontrol ederiz.

Eğer bunun gibi cüzi işler bile ciddi bir kısım hesaplara bağlı görülüyorsa, insanın körü körüne bir hayat yaşaması asla tasvip edilemez. Onun davranışlarının ciddi bir statiğinin olması, bu statiğin üzerine bina edilecek tavır ve davranışların, mutlaka önünün arkasının, ne getirip ne götürdüğünün iyi düşünülmesi icap eder.


*Not: Bu yazı ilk defa neşredilmektedir. İnşallah, bu bölümde her hafta yeni bir Kırık Testi okuyabileceksiniz.

 

 

Bamteli: KELÂM, KUDRET ve CUMA YAMAÇLARI

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hazreti Kelâm’ı dinleyip anlamanın yanında Hazreti Kudret ve İrâde’nin emirlerini de okuyup temâşâ etmek tasavvufun erkânı arasında sayılmaktadır.

“Hazreti Kelâm” deyince daha ziyade Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyânı anlıyoruz. Gayr-ı Metlûv vahyi, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’tan gelen değişik tecellî dalga boyunda beyanât-ı Sübhâniyeyi anlıyoruz. Ehlullâhın, esasen ehl-i keşfin kalblerine yağan varidâtı anlıyoruz; Hazreti Pîr, onu “Hutûr etti!” falan tabiriyle ifade ediyor, başkaları doğrudan doğruya “ilham”dan bahsediyorlar; hatta bazıları, İsmail Hakkı Bursevî hazretleri gibi, açıktan açığa Cenâb-ı Hak ile mükâlemeden bahsediyorlar. Bunların hepsini (Hazreti Kelâm’dan olmaları açısından) aynı kategoride mütalaa edebiliriz. Evvelâ onu anlamak lazım.

“Hazreti Kelâm” derken, çocukluktan itibaren onun bizim için ifade ettiği bir mana vardır; söylenince, Kur’ân-ı Kerim’i nazara alırız; “Mukaddes bir beyan. Esasen ona inanmak lazım. Allah Kelamı. Dediği her şey doğrudur onun: Allah, Peygamber, haşr u neşir, Mizan, Terazi, Cennet, Cehennem…” Nazarî olarak bunlara inanırız. “Nazarî olarak” diyorum; belki bu husus ile alakalı antrparantez bir şey ifade etmek gerekecek/icap edecek.

Aynı zamanda “Hazreti Kudret” dediğimizde, daha ziyade, Cenâb-ı Hakk’ın tekvinî emirler âlemindeki tasarrufât-ı Sübhâniyesini kastediyoruz; Kudret’in taalluk alanı… Esasen Kudret, taalluk alanı itibarıyla öbür âlemde tam tecellî edecek. Burada “Kudret” biraz Hikmet eksenli cereyan ediyor; yani, bir yönüyle aynı zamanda o işin içinde bir kısım maslahatlar, faydalar, hikmetler mülahazası da oluyor. Öyle, akıl ile izah edilebilecek gibi bir üslupla mesele ifade ediliyor; Kudret’in taalluku öyle oluyor. Ama öbür tarafta, o Kudret-i Kâhire ve İrâde-i Bâhire, böyle şu esasa dayandırılacak, bu esbâb ile izah edilecek gibi değil, doğrudan doğruya oluyor taalluk ettiği zaman. Tâbir-i diğerle, o “Kün fe-kân” meselesi tamamen orada; o tezgâh ve o sistem işleyince, her şey oluveriyor, hiçbir sebep yokken.

Üstadın yaklaşımı ile, “İzzet ve azamet ister ki; esbâb, perdedâr-ı dest-i Kudret ola aklın nazarında; Tevhid ve Celal ister ki; esbâb ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.” Esbâb, niye vaz’ edilmiş? “Umûr-i hasîse” ile Kudret’in mübâşereti görülmesin diye, doğrudan doğruya. Öyle şeyler var ki, o türlü kötü fiillerde özne olarak Zât-ı Ulûhiyeti mülahazaya almak, Cenâb-ı Hakk’a karşı saygısızlık olur.

Esasen bunların birisi, bir yönüyle o meselenin izâhı, belki tafsili… Onun için, o meseleye yaklaşırken de diyor ki Hazreti Bediüzzaman: “Sus! Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Bu iki kitap arasında, bu iki hakikat arasında öyle bir münasebet var. Biri “tekvinî” şekilde, böyle cansız gibi görülen hâdiseler. Ama yine Kudret’in tasarrufu ile oluyor. Öbürü ise, onların mahiyet-i nefsü’l-emriyesini okuyor; bir yönüyle onların analizlerini sizin önünüze seriyor, bir sergide onları temâşâ eder gibi ediyorsunuz. Böylece birinde -belki- meselenin nazarî kısmı daha ziyade; diğerinde de meselenin amelî kısmı… Nasıl amelî kısmı? Bir, fiil ve davranışlarımız ile ortaya koyacağımız amelî kısmı; bir de “tefekkür” ile, “tedebbür” ile, “tezekkür” ile, “teemmül” ile ortaya koyacağımız amelî kısmı, evet bunları da amelî kısım içinde mütalaa etmek lazım.

   Nazarî ve taklidî imanla kalmamalı, amelî ve tahkikî iman hedeflenmelidir. Taklit, nazarînin başlangıç noktası olarak mebdede bir vazife eda etse de, onunla kazanılanların kalıcı hâle gelmesi tahkikle mümkündür.

Antrparantez şu: Alman Filozofu Kant, “Saf Aklın Kritiği” kitabında, aklı ikiye ayırır; amelî ve nazarî. Bana vaizlik/müftülük imtihanında sorulan sorulardandı bu: Aklı ikiye ayırıyor: Amelî ve nazarî akıl. Nazarî ile Allah’ın bilinemeyeceğini söylüyor; ancak amelî ile bilinebileceğini söylüyor. Soru bu idi: Bu türlü ifadelerin eğri veya doğru yanlarını izah ile, Kant gibi bir filozofa nasıl cevap verirsiniz? Şimdi, bir yönüyle doğru esasen; nazarî ile Zât-ı Ulûhiyet, tam bilinemez; siz, o vadide dolaştığınız sürece, sürekli taklit vadilerinde dolaşırsınız. Yetiştiğiniz kültür ortamı size ne telkin etmiş ise, onu yaparsınız. Nazarî’nin size kazandırdığı şey, odur.

Hatta denebilir ki, Kur’ân-ı Kerim’i bile o mülahaza ile okuduğunuz takdirde, o mü-la-ha-za ile… Nice hafızlar var; Kur’ân-ı Kerim’in manasını bilenler de var; fakat “ihsan şuuru”ndan fersah fersah uzaklar, “ihlas şuuru”ndan fersah fersah uzaklar. Daha ötesinde, aklın, kalbin ve Rûh’un ufkuna ulaşma, Sırr’ın ufkuna ulaşma, Hafâ’nın ufkuna ulaşma, Ahfâ’nın ufkuna ulaşma, onlar için söz konusu değil; bir yerde emekleyip duruyorlar. Dolayısıyla buna “Bilindi!” denmez; fakat belli bir yaş, belli bir başa göre bu -bir yönüyle- kabul edilmiş. Onun için Usûlüddin ulemâsı da “Taklidî iman, makbuldür.” demişler. Bazıları da makbul saymamışlar; “İşi arka planı ile bilmek lazım.” demişler.

Allah’a iman ediyorsanız, şu kâinat kitâb-ı kebîri, Cenâb-ı Hakk’ın bir kitabıdır; onun ile Kendini anlatıyor. Her şey, bir cümle, bir paragraf, belki bir sayfa, belki bir kitap; her şey, çok şey anlatıyor. Hazreti Pîr’in ısrarla üzerinde durduğu gibi, sivrisinekten, karıncadan alın da sistemlere kadar, mikro-âlemden normo-âleme, normo-âlemden makro-âleme kadar, her şey kendilerine mahsus lisanları ile O’nu anlatıyorlar.

Meseleyi bu ufka taşımayınca, “taklit”te emekliyorsunuz demektir. Dolayısıyla bu yönüyle Kant doğru söylüyor. Filozof doğru söylüyor, “Nazarî akıl ile bilinemez!” Ama tashih edilmesi gerekli olan şey: “Bilinmesi gerektiği ölçüde bilinemez!” demektir. Ve zaten çokları bu mevzuda aczlerini, fakrlarını, zaaflarını, idrak yetersizliklerini ifade sadedinde, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Seni hakkıyla bilemedik, ey Maruf!..” demişler.

Bence Cenâb-ı Hakk’ı bilmenin yolu da budur. Hazreti Ebu Bekir efendimizin sözünü hatırlayın; bir yönüyle, Goethe’nin sözüyle de izah edebilirsiniz: “Künh-i Bârî nâ-kâbil-i idrâktir.” İnsan, O’nu tam ihata edemez. O’nu tam ihata edememe, ihata etme demektir; “Seni tam kavrayamadık!” demek. يَا مَنْ لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ، وَهُوَ يُدْرِكُ اْلأَبْصَارَ، وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Ey basiretlerin idrak edemediği ve basiretleri idrak eden, bilen, ihata eden, kuşatan Allah! Sen, Latîf-i Habîr’sin.” Latîf kelimesi, hissettirmeden nüfuz eden manasına gelmektedir; Cenâb-ı Hakk’ın bir ismidir. O’nun lütufları da öyle oluyor. Ve Habîr’sin; “Her şeyden haberdar birisisin!” Başka kimse öyle olmadığından dolayı, “O, Sensin sadece; o, Sana mahsus bir şeydir.” Dolayısıyla onu da onun ile kâfiyelendirmek lazım; zira Kur’an-ı Kerim’de, لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ اْلأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) buyuruluyor.

Şimdi, esas mesele, işin gerçeğine ulaşılması, “amelî” ile oluyor. Demek ki iman ile beraber amel gerekiyor. Kur’ân-ı Kerim de zaten ısrarla bunun üzerinde duruyor, çok yerde; mesela إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ buyuruyor. Ancak, tamamen “iman” edenler.. imanlarını “marifet” ile taçlandıranlar.. marifetlerini “muhabbet” ile taçlandıranlar.. muhabbetlerini “aşk u iştiyâk-ı likâullah” ile taçlandıranlar… Allah nasip etsin cümleye!.. İman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, zevk-i rûhânî, aşk u iştiyâk-ı likâullah. Çok tekerrür eden şey olduğundan dolayı, bu kelimeler ile ifade ettiğim zaman bile, zannediyorum anlıyorsunuz.

   Taklit vadilerinde dolaşanlar, anlayamazlar marifet ve muhabbeti; onu Leylâ’nın Mecnun’una, Azra’nın Vâmık’ına, daha doğrusu Cenâb-ı Allah’ın (celle celâluhu), Hazreti Muhammed’ine (aleyhisselam) sormak lazım!..

Hazreti Gazzâlî de İhyâ’da son okuduğumuz bölümlerde, onun üzerinde, “Allah muhabbeti” üzerinde duruyor. Mecâzî muhabbetler vadisinde yürüyor; “Şunu, şundan dolayı seversiniz; şunu, şundan dolayı… Cemâle meftûnsunuz, kâmete meftûnsunuz, edâya meftûnsunuz, endâma meftûnsunuz, söze meftûnsunuz, bakışa meftûnsunuz, bilmem neye meftûnsunuz… Bütün bunlar esasen insanı bağlayan ve sevgi vadilerine sevk eden şeylerdir.” diyor. Sonra, “Ama düşünün ki, bunların hepsi, o Güzeller Güzeli’nden gelen tecellinin gölgesinin gölgesinin gölgesinin gölgesidir. Nasıl O’nu sevmezsiniz?!. Nasıl O’na karşı aşk u iştiyak duymazsınız?!.” sualini tevcih ediyor.

Taklit vadilerinde dolaşanlar, anlamaz bunu. Fakat insan ona tâlip olmalı: “Ne olur Allah’ım! İman-ı billah’tan sonra marifetullah!.. Bahtına düştüm, marifetullah’tan sonra muhabbet… Oturup-kalkayım, bir yönüyle Leylâ’nın Mecnûn’u olayım; Şirin’in Ferhat’ı olayım; Azra’nın Vâmık’ı olayım; bilmem kimin kimi olayım!.. Daha doğrusu Allah’ın, Hazreti Muhammed’i olayım, (sallallâhu aleyhi ve sellem)!” Cenâb-ı Hak, öyle eylesin!..

Aşk u iştiyâk-ı likâullah… Ne ile oluyor? İman; evvelâ, iman etmek. Sonra, imanı iz’ân haline getirmek. İz’ân sözcüğü ile ifade edilen mana, sözlüklere bakılacak olursa, aksine ihtimal vermeyecek şekilde, riyazî katiyetin üzerinde bir katiyet ile Allah’a inanmaktır. İki kere iki dört eder; bunda kimsenin şüphesi yok. Ama benim şüphem var; çünkü kemmiyette adetler birbirine müsâvî değildir; bazen biri diğerinden onda bir farklı olabilir; o zaman yan yana getirdiğinizde tam dört yapmaz iki tane iki, bazen üç buçuk yapabilir, bazen de fazla gelir dört buçuk yapabilir. Bunda bile şüphe vardır. İki kere ikinin dört etmesinde şüphe olabilir; fakat senin inancında bu ölçüde bile şüphe olmamalı!.. İşte bu “iz’ân” sözü ile ifade edilmektedir. Aksine ihtimal vermeyecek şekilde, öyle bir kat’iyet ile Cenâb-ı Hakk’a inanma… Böyle inançtır ki, bağrında marifeti geliştirir. Dolayısıyla ona, o basamağa ayağını bastığın zaman, hemen marifetullaha sıçrarsın. Marifetullah basamağına ayağını bastığın zaman, muhabbetullahı düşlersin. Çünkü biliyorsun artık; biliyorsan, seversin. Sevmiyorsan, bilmiyorsun demektir. Onun âşıkı değilsen, bilmiyorsun demektir.

Ha burada antrparantez: Bu, “Kurtulamayacaksın, tepetaklak Cehennem’e gideceksin!” demek değildir. Usûlüddin ulemâsı, mukallidin imanını da kabul etmişler. Onlara da arkadan dahi olsa “Yahu siz de girin; haydi yaramazlar, siz de girin!” denecektir. Öyle olacak; “Sırât’ı öyle geçin, Mizan’dan öyle geçin!..”

İman… إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ Sonra sâlih amel yapmak, içine gıll u gış karıştırmadan; onu riyâ, süm’a, ucub ve fahir ile kirletmeden. “Amelinizde rıza-i İlahî olmalı. Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.” İhlas Risalesinde geçen zebercet beyanlardan bir beyan…

Amel-i sâlih… Esasen “sâlih” demek, sağlam, katışıksız, dupduru, berrak, pırıl pırıl demektir. “Sütten çıkmış ak kaşık!” filan dersiniz ya, bu meseleyi sadece belki bir yönüyle ifade ediyor; onun ötesinde bir şey. Öyle bir amel-i sâlih; asla içine bir şey karıştırmadan, içine kendini karıştırmadan, kendi zevklerini karıştırmadan, cismanî arzularını karıştırmadan, makam düşüncesini karıştırmadan, mansıp düşüncesini karıştırmadan, marifet düşüncesini -dünyevî marifet düşüncesini- karıştırmadan, maharet düşüncesini karıştırmadan, alkış düşüncesini karıştırmadan, riya düşüncesini karıştırmadan, süm’a düşüncesini karıştırmadan… Allah, Allah olduğu için Allah’a ibadet etmek. Buna “taabbüdîlik” deniyor. Yani, o meseleyi arka planı ile biz bilemeyiz; fakat Cenâb-ı Hak emrettiği için o meseleyi yapma mecburiyetindeyiz. Ve yaparken de onu ihlas ve ihsan ruhuna bağlı olarak yapmalıyız.

Cibrîl hadis-i şerifinde deniyor mu denmiyor mu? İman, amel-i sâlih ve ihsan… “İhsan” derken de onu tarif buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu: اَلْإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ “İhsan, görüyormuşçasına senin, Allah’a ibadet etmendir; sen O’nu görmesen de O seni görüyordur.” İman var ise, amel-i sâlih olması lazım; zira amel-i sâlihsiz iman, kurumaya mahkûmdur. Evet, amel-i sâlihsiz iman, kurumaya mahkûmdur; susuz, kuvve-i inbâtiyesini kaybetmiş, karbondioksiti olmayan bir zemindeki ağaç gibi, kurumaya mahkûmdur. Amel-i sâlih, onu besleyecek…

Şimdi zannediyorum, Kant’a bir yönüyle hak veriyorsunuz burada; nazarî ile Allah bilinmez. Ama ne kadar bilinir? İşte sizin yetiştiğiniz kültür zemininin size verdiği kadar.. câhil anne ve babanın verdiği kadar.. marifet adına bir şey vermeyen medresenin verdiği kadar; skolastik düşüncenin cenderesi içinde özünü/ruhunu kaybetmiş medresenin verdiği kadar.. özünü/ruhunu kaybetmiş tekkenin verdiği kadar.. tamamen kirlenmiş, levsiyât bataklığı haline gelmiş çarşının verdiği kadar.. bütün bunlardan uzaklaşmış, kendini felsefî akıntılara salmış, yok Natüralizm’dir, yok Materyalizm’dir, yok bilmem nedir düşüncelerine kendini salmış mektebin verdiği kadar. Onun ile bir yere varılmaz, onlar ile bir yere varılmaz; yeni bir amele, esasen sâlih amele ihtiyaç vardır. Amel-i sâlih… Amel-i sâlih ile insan, işte orada Cenâb-ı Hakk’ı hakkıyla bilecek. “Nazarî ile bilinmez, amelî ile bilinir.” sözünü öyle anlamalı; o noktada kabul etmek lazım. Ama işte o kaydı koyuyoruz; yani onun dediğine bakılırsa, “Nazarîyi bütün bütün kaldır, at ve her şeyi amelîye bağla ve ondan sonra değerleri ona bina et!” filan diyelim. Böyle dediği zaman, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in veya Usûlüddin ulemâsının dediği şeyi görmezlikten geliyor demektir.

   “Nasıl ki Kelâm sıfatı, vahiyler ve ilhamlar ile Zât-ı Akdes’i tanıttırır, öyle de Kudret sıfatı dahi mücessem kelimeleri hükmünde olan sanatlı eserleriyle O’nu bildirir.”

Evet, bir kitap, Cenâb-ı Hakk’ın “Kelâm” sıfatından geliyor. Hayat, İlim, Semi, Basar, İrade, Kudret, Kelam; bir de Maturidîler “Tekvîn” sıfatını bunlara ilave ediyorlar; o zaman sekiz oluyor. Kelâm ve Kur’ân-ı Kerim, Cenâb-ı Hakk’ın “Kelâm” sıfatından geliyor; Allah’ın beyân-ı Sübhânîsi… Anlayabilecek bir insan için aynı zamanda -benzetmek olmasın- tıpkı şifreler halinde geliyor. Yanında oturanlar da duymuyorlar; sadece O’nun üzerindeki tesiri ile, O’nun kış gününde bile buram buram ter döküşü ile anlıyorlar. Âişe validemiz -Canım kurban olsun mübarek annemize!- öyle diyor: “Kış gününde bile buram buram ter döküyordu; tir tir titriyordu, zangır zangır titriyordu, o vahiy geldiği zaman.” Kelâm-ı İlahî, bu; bir yönüyle o, Cenâb-ı Hakk’ın Kelâm sıfatından geliyor.

Diğer “tekvinî emirler”e gelince, onlar da aynı Zât’tan geliyor; onlar da yine Cenâb-ı Hakk’ın “İlim” sıfatının plan, program ve projesine göre “Kudret” ve “İrade”siyle ortaya konmuş ayrı bir kitap. “Bir Kitâbullah-ı azâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan, manası ‘Allah’ çıkar!” diyor Recâîzâde. Bir ağacı yokladığınız zaman, O’na ircâ etmeyince makul bir mahmîle bina etmiş sayılmazsınız. Bir karıncayı O’na nispet etmeyince, makul bir mahmîle bina etmiş sayılmazsınız. Aklınızla neler bulursanız bulunuz, o kadar çok boşluk bırakırsınız ki!.. Mesela, Anatomi ile alakalı; ciddî baktığınız zaman, o mevzuda sizin diyeceğiniz analizleriniz filan, hepsi boşa çıkar, Zât-ı Ulûhiyete verilmeyince. Yine Gazzâlî’de ve Hazreti Pîr-i Mugân’ın eserlerinde, ezcümle Münâcaat’ında okuduğumuz gibi, her şey O’na verildiği zaman, bir yönüyle gerçek manası ile bir dolunay gibi zuhur eder.  Temâşâ eder ve “Yahu meğer bu, bu imiş!” dersiniz.

Burada bir şeyi söylemek, belki bencillik adına bir ifade olur; kusura bakmayın. Yarım yamalak, onda bir nispetinde bile, o mevzudaki düşünmeyi, tedebbürü, tezekkürü, tefekkürü İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan alacak, anlayacak kabiliyetim yok benim; ama Çağın Sözcüsü’nün dediği şeyden anlayabildiğim kadarıyla, bazen o mülahazalara kendimi saldığım zaman, yeşilliklere abanıp, “Sizler de benim Rabbimin kitabının sayfalarısınız; O’nun yazdığı şeylersiniz!” diyerek üzerlerinden öpesim geliyor. O otları öpesim geliyor. Karıncalara basmak şöyle dursun… Hani, çevreme bakmadan yürüdüğümü bilirsiniz, “Aman bir karıncaya basarım!” diye. Onun için benim yanımda kıyametler kopsa, bir yolda yürüyorsam, ben ayağımın önüne bakarım, “Aman, bir karıncaya, bir böceğe basarım!” diye. Çünkü Allah’ın sanatı, o da… Cenâb-ı Hakk’ın doksan dokuz isminin ona göre değişik tecellîleri vardır; o tecellîlere bir meclâ olması itibarıyla, çok yönleri açısından mecâlî olması itibarıyla, onu hafife almak, doğrudan doğruya o tecelliye karşı bir saygısızlık olur. Evet, Ekosistemciler, bu meselenin yanında emekler dururlar; anlayamazlar bunu.

İşte, kâinat kitâb-ı kebirine öyle bakmak lazım. Ve biraz evvel iki mısra ile ifade ettiğimiz manayı da ona göre değerlendirmek lazım. Her şey, لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُو diyor; “Hû” demeyen bir şey yok kâinatta. Binaenaleyh, bu da -bir yönüyle- Kudret’in kelimeleri oluyor. Kudret-i Kâhire’nin ve İrâde-i Bâhire’nin ilim programına, ilim planına göre, o da O’nun (celle celâluhu) öyle bir kitabı oluyor.

Şimdi, bu kitapların her ikisi de O’ndan geldiğine göre, bunları birbirinden kopardığınız zaman, zannediyorum çok hakikatin cahili haline gelirsiniz. Onun için, biraz evvel ne dedim? “Skolastik düşünce bataklığına saplanmış medrese… Arapça نَصَرَ، يَنْصُرُ نَصْرًا، فَهُوَ نَاصِرٌ  Veya Farsça, كُوفت، كُويَنْد، كُوفتن، كُويَنْدَه. Bunlar ile anlaşılmaz mesele…

Ve diğerlerinin felsefî mülahazaya göre yorumları… “Kâinatın mahiyeti şundan ibarettir.. insan anatomisi şundan ibarettir.. gözün fonksiyonları, kulağın fonksiyonları, ağzın fonksiyonları, dilin fonksiyonları, tat alma duygusunun fonksiyonları, kalbin aktiviteleri, kolonların aktiviteleri, diğer his ve organların aktiviteleri… Bütün bunlara mahrutî bir bakış ile bakmadığınız zaman, Zât-ı Ulûhiyete veremezsiniz bunları. Zât-ı Ulûhiyete vermediğiniz zaman da o kadar boşluk bırakırsınız ki!.. Bir şey yaparsınız bu mevzuda, fakat yaptığınız her şeyin altı boş olur. Altını doldurmanın yolu, Cenâb-ı Hakk’a nispet etmeye bağlıdır.

   İslam dünyası, isim-müsemma birliği içindeki tekke, mektep, medrese ve mabet gibi yerlerde, mahrûtî bakışlı hakikat erlerinin Kitap ve Sünnet çerçevesinde ciddi bir adanmışlık ruhuyla yerine getirecekleri irşad ve rehabilitasyona muhtaçtır.

Kudret ve İrâde’den gelen o varlık da Kudret-i Kâhire’nin bir eseri olması itibarıyla, aynı zamanda o Kelâm sıfatının farklı bir şekilde tecellîsidir. Bu iki kitap birbirinden koparıldığından dolayı İslam dünyası büyük kayıplara maruz kalmıştır. Biz, üçe ircâ ediyoruz bunu:

Bir: “Dinî ilimler” diyoruz. Dinî ilimleri doğru anlamak için Sarf, Nahiv, Meân, Beyân, Bedî ve aynı zamanda belki Usûl diyebileceğimiz şeyler… Ondan sonra Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyânı doğru okumak. Ondan sonra Sünnet-i seniyyeye doğru vâkıf olmak. Hatta Sünnet-i seniyye üzerinde dururken, nakd-i ricâlde bulunmak, nakd-i metinde bulunmak; erbâbı bilir bunların ne demek olduğunu. O dinî ilimleri öyle bilmek…

Medreseye ait fonksiyon, buydu; fakat medresenin fonksiyonu sadece bu değildi. Beşinci asra kadar, o medreselerde yetişen insanlar çift kanatlı yetişiyorlardı. Bir Harizmî’yi düşünün; uzun zaman Endülüs’te onun sistemleri kullanılıyor. Bir İbn Sinâ’yı düşünün; Gazzâlî, bir yönüyle onu tenkit ediyor; zannediyorum o Nur ayeti münasebetiyle: اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ Elli beş (bazı rivayetlerde 57-58) yaşında vefat ediyor. O dönemde ortaya koyduğu şeylere bakınca, günümüzün tababetinin çok önünde şeyler ileriye sürüyor, insanın aklı durur. Medrese’de yetişmiş; dinî ilimleri öğrenmenin yanında, aynı zamanda Tıpta da zirve yapmış bir insan, müşârun bi’l-benân (parmak ile gösterilir) olmuş bir insan. İmam Gazzâlî’nin bahsettiği şeylere bakıyorsunuz… Bin elli dokuzda dünyaya gelmiş bu insan. Kaç asır evvel!.. Bin elli dokuzda dünyaya gelmiş bu insan; bakıyorsunuz Tıptan bahsettiği şeylere, Felsefeden bahsettiği şeylere, zannediyorsunuz her şeyi adam tetkik etmiş, gözden geçirmiş. İşte, bütün bunlardan uzaklaşan bir medrese esasen skolastik bataklığa balıklamasına gitmiş, aborda olmuş.

İki, “Tekke” ruhunu kaybetmiş. Bir taraftan İslamî ilimlerden uzaklaşmış; diğer yandan, atadan evlada miras bırakılacak şekilde “hilafet”ler icat edilmiş, “Ben ölüyorum, oğlumu halife tayin ediyorum; bundan sonra gelirsiniz, onun ile… Nakşî iseniz, sadece Hatm-i Hâcegân yaparsınız.. Kadirî iseniz ve başka tariklerden, mesela Şâzilî iseniz, halka-i zikirler yaparsınız. Cehren: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ Çocukluğumda her ikisine de şahit oldum bunların; hem Kâdirîliğe, hem de Nakşîliğe. Hatta konsantrasyon adına, belki “görülüyor olma” mülahazasını o şekilde ifade etme adına, Alvar İmamı merhum -Kutup gibi bir insandı.- ışıkları söndürürdü. Karanlıkta konsantrasyonu sağlamak için, O’nun (celle celâluhu) tarafından görülüyor olmayı o şekilde temin etmek için… “Elem neşrah leke-i şerîf!” derdi. Bir de sesi, o mevzudaki ciddiyetini ifade ederdi. “Fâtiha-i şerife” derdi, böyle. “Salavât-ı şerife!” derdi. Millet de o süre zarfında bir sürü salât ü selam okurdu, bir sürü Fâtiha-i şerîfeyi tilavet ederdi, bir sürü “Elem Neşrah leke” tilavet ederdi. Kâdirîliği de vardı; dolayısıyla bazen de el ele tutarlardı, yine ışıklar söndürülürdü, o serzâkir olarak ortada dönerdi, ritim katardı onlara, bir senfoniyi idare ediyor gibi. O ritim, insana ayrı bir lezzet verirdi. Belli bir dönemde… Ama bu, bizim ölüm dönemimizdi, musallaya doğru gittiğimiz dönemdi. Tevârüs edilmiş bir şey yaşatılıyordu; atalarımız onu yaşamışlardı, tevârüs edilen bir şey kırıntıları ile yaşanıyordu. Kıtmîr, kırıntıları ile yaşananları gördü; o bile bayıltıcı idi. Evet, antrparantez; o bile bayıltıcı idi.

Üç, dünyevî ilimler veya pozitif ilimler. Bunlar tamamen dinin dışında. Ne tekke ile, zâviye ile, dervişlik ile, kalbî-ruhî hayat ile, Sır hayatıyla, Hafî hayatıyla, Ahfâ hayatıyla alakaları var; ne İslamî ilimler ile alakaları var; ne de Allah’a iman ile alakaları var. Ekânim-i selâse, birbirinden koparılmış. Kaç asırdan beri? Beşinci asırdan bu yana… Belli dönemlerde, kısmen canlandırılmağa çalışılmış bu. Belki kalb masajı yapılmak suretiyle canlandırılması gibi bir şey; yoksa kalb, durmuş esasen. Beyin ölümü olmadığından dolayı, demişler “Hele bir zorlayalım bunu, belki canlandırırız!” Azıcık canlandırmışlar. İşte Ali Kuşçu’yu, Fatih (Cennet-mekân) Asya’dan çağırtmış, getirtmiş; “Ne öğrenebiliriz ondan? Daha başkalarından ne öğrenebiliriz?” demiş. Fakat asıl meselenin gurubu, beşinci asır ile başlamış; neredeyse bin sene evvel. Tevakkuf…

Dolayısıyla bin sene evvel, hakikat-i İslamiye’nin üç esası boşanmış. Tekvinî emirler, pozitif ilimlere esas teşkil eden hususlar, kalbî ve ruhî hayata bakan meseleler ve aynı zamanda medresenin esas aldığı İslamî İlimler; bunlar, talak-ı selâse ile boşanmış birbirinden. Sonra başka kapıların tokmağına dokunulmuş. Gitmişler bazen Kant’a sığınmışlar, bazen Dekart’a sığınmışlar, bazen Pascal’a sığınmışlar, bazen başkasına sığınmışlar. Bazen de tâ gitmiş Aristo’ya sığınmışlar; sonra Meşşâîliğine karşı bir de “İşrâkiye yapalım bunu!” demişler. Eflatun’a sığınmışlar, Sokrat’a sığınmışlar; sığınmışlar… Böylece mektep, bir şeyi öldürmüş; tekke ve zaviye bir şeyi öldürmüş; medrese de bir şeyi öldürmüş. Ben buna “talâk-ı selâse ile boşanma” diyorum.

Burası da espri: Bunca zevc-i âherden sonra, zannediyorum, yeniden eski kocalarına dönme zaman ve imkânı gelmiştir; ekânim-i selâsenin, bu üç uknûmun, üç unsurun bir araya gelme zamanı gelmiştir. “Dokuz asırdan beri çalmadığımız kapı, dokunmadığımız tokmak kalmamış; elli defa zevc-i âher yapmışız. Yahu Allah aşkına, yeter artık, bırakalım zevc-i âher yapmayı!..” demenin zamanı gelmiştir. Gelin, bu ekânim-i selâseyi (üç temel unsuru, üçlü sacayağını) birleştirmek suretiyle, kendi çadırımızı veya kendi binamızı, kendi bünyânımızı inşâ etmeye çalışalım. Aynı zamanda bunun statiği Allah’tan; blokajı, Rasûlullah tarafından ikâme edilmiş; selef-i sâlihîn tarafından korunmuş, desenleri ona göre yapılmış. Eski güzelliğine ulaştırmaya çalışalım, Allah’ın izni ve inayetiyle… Meselenin tamamiyeti buna bağlı…

   Dünyada kalb ve ruhun hayat derecelerine yükselebilenler, ötede Cuma Yamaçları rasathanesinden Cemâlullah’ı müşahede edeceklerdir.

Tasavvufa giden yol ve sûfîlik, esasen din-i mübîn-i İslam’ın emirlerini bilmekten, mezkûr iki kitabı beraber okumaktan ve kalb ve ruh ufkuna seyahatten geçiyor. Hazreti Bediüzzaman onu ifade ederken de “Madem dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir; hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir.” diyor. Yani, insanın bir hayvanî ruhu var, normal; biz uyurken de o yine otağını kurmuş, ayrılmıyor, duruyor. Esasen bizim insanî ruhumuz, Berzah iklimlerinde dolaşıyor gibi dolaşıyor ve rüyalar âlemine de işte o insanî ruh gidiyor.

“Hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel!” diyor. Bu, ilk basamak… Kalb ve ruhun derece-i hayatı… O basamaklara çıkınca, bir yönüyle içinizde bir iştiha hâsıl olacak. Çünkü uzaktan uzağa, yeni yeni ışık parıltılarını/şualarını, yeni ışık tayflarını göreceksiniz; o da “Sır” ışık tayfları… O ufka ulaştığınız zaman da “Hafâ” ışık tayflarını temâşa etmeye başlayacaksınız, “Sıfât”ların ufku olacak. Bir de oraya ulaştığınız zaman, nâ-kâbil-i idrak, hakikat-ı Baht -ne ise şayet- bir yönüyle onun mest u mahmuru olarak “Acaba O’nu da görecek miyiz?!” diyeceksiniz. Ahfâ buudu deniyor, ism-i tafdîl sigası ile; yani, Hafî’nin ötesinde Hafî.

Nâ-kâbil-i idrâk… Bu tabiri Şemseddin Günaltay, Felsefe-i Ûlâ’sında kullanıyor; Goethe’den naklen kullanıyor: “Künh-i Bârî nâ-kâbil-i idraktir.” Yani; Zât-ı Bârî’yi idrak etmek, mümkün değildir. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek beyanı da o meselenin üzerinde duruyor: “Tekvinî emirleri didik didik edin, hallaç gibi savurun onları; fakat Zât-ı Ulûhiyet mülahazasına gelince, ‘İşte burası duracak nokta!’ deyin, durun; çünkü insan idraki, O’nu ihata edecek güçte değildir.” Ama O (celle celaluhu), eserleri ile, ortaya koyduğu şey ile, beyân-ı Sübhânîsi ile, peygamber mucizesi ile, veli kerameti ile, sizi insan yaratması ile, Kendini öyle ifade ediyor ki, artık bu beyanın üstünde beyan olamaz. Dolayısıyla saygılı olun O’na karşı. “Bir de Seni görelim!” falan demeye kalkmayın!.. O’nun görülmesi, orada olacak; tam müşahede edilmesi, Cuma Yamaçlarında; o, Cennet’e girmeye vâbeste. Cenâb-ı Hak, bizi o lütuf ile şereflendirsin!..

Burada yine antrparantez bir şeye geçeceğim: Cuma yamaçlarında Cenâb-ı Hakk’ın temâşâsı sözü ile, Zât-ı Ulûhiyetin müşâhede edileceğini ifade ediyoruz. Dünyada Cenâb-ı Hakk’ı, insanın görmesi, ihata etmesi, mümkün değil. Demek öyle bir ufka ulaşması lazım ki, bu, Cennet yamaçları olmalı. Orada insanın kalbi tam açık bir mir’ât haline geliyor. Ve yine herkes, kalbinin inkişafına göre, Cenâb-ı Hakk’ı dolunay gibi müşahede ediyor; yani, kendine akseden şekliyle müşahede ediyor. Ama Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) müteşâbih beyanları ile buyuruyor ki: “Milyarlarca insan temâşâ edecek O’nu, fakat izdiham (birinin görmesi, birinin görmesine mâni) olmayacak; dolunay gibi, ufukta dolunay gibi.” O, meselenin görünür/görülür olmasına mâni olmamasını ifade etme sadedinde müteşâbih bir beyan… Yoksa hâşâ Cenâb-ı Hak, dolunay değil, güneş de değil, bin tane güneş de değil, bir trilyon güneş de değil; onlar, sadece O’nun nurunun gölgesinin gölgesinin gölgesinin gölgesi; olsa olsa öyle olur..

Bu açıdan, Cuma yamaçlarından temâşâ mevzuu belli bir ufka işaret ediyor. Denebilir ki, zılliyet planında “Kâb-ı Kavseyn”, yani “vücub ve imkân arası”, yani “fenâ âlemini bekâ âleminden ayırma noktası”; o noktaya ulaşan insan, kalbinin de inkişafı ölçüsünde öyle yüksek bir ihâtâya sahip oluyor ki, temâşâ ediyor orada. Ve orada ehl-i tahkikin ifadesine göre, Cenâb-ı Hakk’ı temâşa ettiklerinde bütün Cennet nimetlerini görmez oluyorlar. Hani Cennet nimetlerini Kur’ân-ı Kerim çok yerde ifade ediyor; öbürü üzerinde çok durulmuyor. Çünkü öbürü, “nâ-kâbil-i idrak” bir şey. Hurîlerden, gılmanlardan, köşklerden, villalardan bahsediliyor orada.. ırmaklardan bahsediliyor, ırmakların çeşitlerinden bahsediliyor.. karşılıklı koltuklara oturup dünyevî olan şeyleri muhavere etmekten bahsediliyor… Bir insanın hoşuna gidebilecek, bir insanı bayıltabilecek şeylerden bahsediliyor ki, bunlar, lezzet ihataları itibarıyla dünyanın binlerce sene hayatına mukabil gelecek şeyler. Fakat Zât-ı Ulûhiyeti müşâhede ettikleri zaman, bir Cuma’da… -Onun için o meseleye de terminolojide “Cuma Yamaçları” deme lüzumunu duyuyoruz.- Cuma Yamaçları”nda, فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ Cennet nimetlerini unuturlar, O’nu gördükleri zaman. Rü’yet-i İlahî’yi inkâr eden Mutezile’ye de bir “Yuf!” çekiliyor: فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ اْلاِعْتِزَالِ “Hüsran size, haybet size, kaybetme size!” deniyor, Bed’ü’l-Emâlî’de, nazmen.

Demek ki orası öyle bir rasathane… Cuma Yamaçları öyle bir rasathane haline geliyor ki, nâ-kâbil-i idrak olan Cemâlullah’ı, oradan herkes -kabiliyetine göre- temâşa etme imkânına sahip oluyor. Cenâb-ı Hak, o şeref ile şereflendirsin!..

اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا وَخَلِّصْنَا وَنَجِّنَا مِنَ النَّارِ، وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ وَبِفَيْضِ وَبِبَرَكَةِ وَبِإِرْشَادِ سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

“Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut, kurtar ve koru!.. Ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, Efendimiz ve dayanağımız Hazreti Muhammed’in şefaati, feyzi, bereketi ve rehberliğiyle. O’na da salât ü selam eyle!..”

Kırık Testi: BİR BAKIŞ AÇISI

Herkul | | KIRIK TESTI

Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinat,

Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.

(R. M. Ekrem)

Kendine ve çevresine bakmasını bilenler için her zaman dalga dalga gelip gözlere akan, damla damla gönüllere süzülen varlığın ruhundaki o büyüleyen güzellikler, özündeki âhenk, mânâsındaki şiiriyet; kalbleri sevgiye, aşka, alâkaya uyaran öyle bir güce sahiptir ki, bu ledünnî hazzı duyabilenlerin artık dünyada zevk edecekleri hiçbir şey kalmamıştır dense mübalâğa edilmiş olmaz. Onlara, görüp okudukları her şey kâse kâse muhabbet sunar.. coşturur insanî duygularını ve ruhlarında sönmeyen bir heyecan uyarır.

Farklı bir edaya bürünür böyle bir bakış ve duyuş karşısında bütün kâinat ve içindekiler.. dili çözülür eşya ve hâdiselerin.. canlı-cansız her şeyin üzerine bir kısım füsunlu ışıklar yağıyor gibi olur.. mekân âdeta kendi buudlarını aşar ve bir başkalaşır; zaman daha bir derinleşerek uhrevî bir güzelliğe ulaşır. Her şey böyle nefislerden nefis bir eda ile kendini ifade etmeye durunca, Vareden’e karşı içimizdeki sevgi, aşk ve alâka da debisini artırarak bize vuslat neşideleri mırıldanmaya başlar.

Hislerimizin heyecanla köpürdüğü, duyuş ve sezişlerimizin değiştiği, idrak ufkumuzun derinleşip farklılaştığı bu türlü durumlarda çok defa gündelik alâkalardan sıyrılır; bütün bu olup bitenlerin perde arkasına yönelir ve öteleşmenin ruhlarımıza kazandırdığı genişlikle şu her zaman görüp temâşâ ettiğimiz kâinatları, bağrında yaratıldığımız tabiatı, Sevgili’nin kaleminden dökülmüş harfler, kelimeler, şiirler gibi duyar ve mırıldanır; O’nun neyinden dökülen nağmeler gibi dinler ve heyecanlanır; O’nun tığından çıkmış dantelâlar gibi temâşâ eder, hayret ve takdirlerle karşılar; sonra da karşılaştığımız bütün bu şeyleri öper öper başımıza kor, koklar koklar yüzümüze-gözümüze sürer ve bu vuslat koridorunda vuslat demlerine denk unutulmayacak dakikalar yaşarız. Duyarız O’na karşı aşk u alâkanın her şey olduğunu ve bütün cismanî, bedenî hazlara fâik bulunduğunu.

Hele bazı zamanlarda ahvâl ve şartlar gönülleri öylesine yumuşatır, derinleştirir ve semavîleştirir ki, ihtimal böylelerine o esnada “Cennet’e giriniz!” diye teklif edilse, iç içe yaşadıkları bu aşk u vuslat atmosferinde kalmayı tercih edecek ve kendilerine yapılan teklife hemen “Evet” demeyeceklerdir. Her şeyden evvel onlar burada, gönüllerinin genişliği ölçüsünde bir cennet yaşadıklarından her gün duyup zevk ettikleri bu cennet rüyasından uyanmak istemeyeceklerdir. Sâniyen bu vefalı gönüller, bizzat mahbub, maksud ve matlub olan Zât’a müteveccih yaşadıklarından, Firdevs bile olsa başka bir şeye yönelmeyi ufukları ve mazhariyetleri itibarıyla saygısızlık addedeceklerdir. Zaten, öteki Cennet de, olsa olsa burada mü’min vicdanlarda nüve hâlinde duyulan cennetlerin bir inkişafı olabilir. Onu da icmâlin rahmet buudlu tafsîli sayar ve “Henüz meyve derme mevsimi değil.” der, her şeyi iman ve ümitlerine emanet ederler.

Aslında hemen hepimizin ruhunun aradığı, belki de çok defa bilmeyerek arkasından koştuğu bir şey varsa, o da, çevremizden aldığımız/alacağımız uyarılarla Hakk’a karşı duyacağımız aşk u alâkadır. Dünyanın, ruhlarımızda hayranlık uyaran güzellikleri; canlı-cansız her varlığın birbiriyle olan içten ve sıcak münasebetleri; bütün sevmeler, sevilmeler, ümitler, tatlı hülyalar, arzular ve iştiyaklar O’nunla olan o sırlı alâkanın bir yansımasından ibarettir. Tadıp duyduğumuz dünya nimetleri, yaşadığımız değişik haz “ân”ları, gönüllerimizde O’nun teveccühünün birer tecellîsidir.

Yaşamayı sevimli ve câzip kılan O’dur; biz, O’nun içimize attığı muhabbet kıvılcımıyla severiz hayatı. Bu itibarla da bize, mûnis, yumuşak ve sıcak görünen her şeyde evvelâ O’nu sever, O’na karşı alâkamızı bir kere daha yeniler, sonra da kendi zevklerimizi, şevklerimizi yorumlamaya çalışırız. O’nunla başlarız her şeye; O’nunla devam ettiririz devam ettirilecek her işimizi: Kendimize karşı duyduğumuz her alâkada O’nun aşk ve muhabbetiyle heyecanlanır; müşâhede ettiğimiz her şeyde görüp duyduğumuz değişik işaret ve emarelerle ürperir; ağzımızı açıp bir şeyler mırıldanırken O’nun dilimize armağan ettiği kelimelerle O’nu duyar ve eğer gidip kör bir inada saplanmamışsak, her zaman O’ndan neler ve neler dinleriz. Sonsuzun güzelliklerine bürünmüş ne gül-endam şeylerle karşılaşır; ne çehreleri O’nun ziyasıyla süslü varlıklarla tanışır; ne zevkine doyulmayan temâşâlara erer ve ne sır koylarında dolaşırız.

İşte böyle birine her nasılsa o zamana kadar ihmalinin körlüğüne emanet gibi görülen bütün kapalı kapılar ardına kadar açılır, o âna kadar duyulup hissedilmedik pek çok şey bir sürpriz edasıyla ortaya çıkar; birdenbire varlığın buudları değişir ve insan âdeta yerini, konumunu bir kere daha keşfeder ve bir kere daha tâli’inin gülen yüzüyle karşı karşıya gelmiş olur. Bundan sonra onun nazarında esen rüzgârdan yağan yağmura, çağlayan ırmaklardan dalga dalga homurdanan denizlere, gökyüzünü süsleyen yıldızlardan yerdeki güllere, çiçeklere kadar her şey Sevgili’den birer mesaj hâlini alır ve gözlerde, gönüllerde o rengârenk güzellikleriyle tüllenmeye durur.

O, her şeyiyle güzeldir; O’na ait olan ve O’ndan gelenler de güzeldir. Hem öyle güzeldir ki, hüşyar bir gönül, görüp temâşâ ettiği her şey üzerinde O’ndan bir kısım imâ ve işaretler aldıkça damarlarında kanı çekilir gibi olur ve O’nunla bir anlık vuslat adına canını feda etmeyi dahi az bulur.

Elbette ki bu konuda herkesin duyup zevk etme ufku farklı farklıdır. Çevrelerine basiretleriyle bakabilen ve ihsasları itibarıyla derinleşip mârifet ve ruhanî hazların zirvesine ulaşan hassas ruhlar, sathîler sathîliklerinde emekleye dursunlar, kim bilir ne engin hayaller içinde yüzer durur ve tâli’lerinin sonsuza açık ufuklarında ne sırça saraylar kurarlar.

Ben her şeyi ancak kendi idrak ufkumun darlığı içinde duyup hissedebildim; hissedebildiklerimin de kim bilir kaçta kaçıyla şu anda karşınızdayım!. Kalbî ve ruhî hayat kahramanlarının her şeyi daha farklı zevk edip değerlendirdiklerini/değerlendireceklerini düşünüyorum. Her zaman yer-gök farklılığı kadar farklı istidatların bulunabileceğine ve bunların, varlığı değişik temâşâ rasathanelerinden rasat edebileceklerine inandım. Onları takdir ederken kendi zevk ufkumu sorgulamayı da ihmal etmedim. İmrendim o evirip-çevirip insan olmanın bütün avantajlarından istifade etmesini bilen vicdan kahramanlarına ve onların ekstra mazhariyetlerine…

Onlar nerede dururlarsa dursunlar, ben nerede bulunursam bulunayım, yine de kendimce hayatımın en tatlı rüyalarını, varlık ve hâdiseleri öbür yüzleri itibarıyla okumaya çalıştığım demlerde gördüm; gördüm ve o küçük ölçülerim, ayarsız kriterlerimle ne elde ettiysem onu insan olarak yaratılmış olmama Allah’ın en büyük armağanı saydım.

Bazıları görüp duyduğu şeylerle yetinir ve vardığı nokta her neresi ise orayı mârifet ve ruhanî hazların serhaddi sanır; oysaki o, istidadı müsaitse, bir hamle daha yapıp himmetini bir kez daha şahlandırıverse daha değişik bir çerçeveden kim bilir ne farklı sesler, sözler duyacak, ne göz kamaştıran renklerle karşılaşacak, ne büyüleyici güzelliklerin temâşâsıyla kendinden geçecek ve “Meğer serhat orası değilmiş de burasıymış.” diyecektir. Onunla da iktifa etmeyip bir kere daha gerilse ve görüp müşâhede ettiği şeylerde derinleşiverse, içine akan farklı mânâlar karşısında “Hayır hayır, her şey şu anda ulaştığım noktada mündemiçmiş.” diye mırıldanacak ve orasını her şeyi doğru görüp doğru okumanın son sınırı sayacaktır.

Allah’ın kelimâtı da, cümleleri de, o kelimât ve cümlelerden meydana gelen tekvînî ve teşriî kitapları da sonsuzdur, çok buudludur ve ihata edilemeyecek ölçüde bir muhtevaya sahiptir. Bu sonsuzluk, bu çokluk ve bu zenginlik istidatlara, gayretlere emanettir. “Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi” ve herkesin teveccühü kadardır ruhundaki inkişafı…

365. Nağme: Hocaefendi’nin Elli Sene Önceki Not Defteri

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, gençlik yıllarında, Şeyhülislâm Hayrullah Efendi’nin bile Darwin nazariyesine meyilli olduğunu duyunca çok üzülmüş. Takdir ettiği bir müfessirin, “İlim bu nazariyeyi isbat ederse, ben de Kur’ân âyetleriyle te’lif ederim” demesi üzerine ise adeta dünyanın başına yıkıldığını hissetmiş. Ülkemizde Batı’dan gelen çeşitli şokların sarsıntısının yaşandığı ve bu şokların, meşhur İslâm âlimlerini de maalesef etkisine almaya başladığı o dönemlerde, Hocaefendi, kâinat kitabını doğru okumanın lüzumuna ve bilimi de hak hesabına konuşturmanın gerekliliğine daha bir gönülden inanmış.

İnananlar nazarında, kâinat, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve iradesiyle yazdığı; bir plâna, programa, ölçüye ve dengeye göre tanzim ettiği eşya ve hâdiseler kitabıdır. Gerçek ilimler ise, Allah’ın kâinattaki icraatından, İlâhî kanunlarla eşya ve hâdiselerin münasebetinden süzülmüş raporlardan ibarettir. Bundan başka, Allah’ın bir de Kelâm sıfatından gelen Kur’ân kitabı vardır ki, Cenâb-ı Hak, bu kitabıyla kâinatı anlatır, kâinattaki eşya ve hâdiselere ışık tutar. Kâinatı bir düzen ve ahenk içinde kuran Yaratıcı, kurduğu bu düzeni Kur’ân ile ifade eder. İnsan da, bu iki kitabın bir başka biçimde yazılmış halidir. Böylece Kur’ân, kâinat ve insan, Allah’ın isim ve sıfatlarının değişik şekillerde tecelligâhı olarak, birbirleriyle fevkalâde bir iç bağlantı halinde, birbirlerini şerh ve izah eden ve neticede Allah’ı tanıtan üç küllî muarri ve üç küllî kitaptır.

İşte muhterem Hocamız çok genç yaşlarından itibaren bu üç kitabı doğru okumaya, aralarındaki münasebetleri ortaya koymaya ve bunları Hakk’ın sesi soluğu kılmaya çok gayret etmiş.

Geçen gün kıymetli Hocamız elli sene önceki not defterini bulmuş, onu gösterdi bizlere. Kaynak kitaba ulaşmanın bile çok zor olduğu o günlerde medreseden yeni çıkmış bir talebenin üzerinde durduğu meseleleri görmek dahi hayrette bıraktı hepimizi. O esnada kaydettiğimiz kısa bir görüntüyü sizinle de paylaşmaya karar verdik.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Hocaefendi’nin Elli Sene Önceki Not Defterinin Üç Sayfası

Hocamızın not defteri

Hocamızın Not Defterinden

Hocamızın Not Defterinden