Posts Tagged ‘ıslah’

Bamteli: İBRET, GARİPLER VE KORKU

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

On sene evvel, on beş sene evvel, yirmi sene evvel, otuz sene evvel müzakerelerimizde şöyle bir şey konuşulmuştu: “Yunus Emre der ki: ‘Bu yol uzaktır / Menzili çoktur / Geçidi yoktur / Derin sular var.’ Siz de çok ciddi vefasızlıklar ile karşı karşıya kalacaksınız.”

   Kendini gaflete salmış zavallılar ne yaparlarsa yapsınlar, hakperest ruhlara düşen, fırtınaların geçici olduğuna inanmaları ve yerlerinde sağlam durmalarıdır.

Bu yolun cefâkeş yolcuları, bütün tarih boyu hep aynı şeylere maruz kalmışlardır. Alvarlı Efe Hazretleri’nin ifadesiyle,

“Bu dert meyhanesinde / Kimi gördün şaduman olmuş;

Bu gam-hane-i mihnette / Beladan kim emân bulmuş!

Bu bir devvâr-i gaddardır / Gözü gördüğünü hep yer

Ne şah-u ne geda bunda / Ne bir fert payidar olmuş.

Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar,

Nice Hüsrev gibi hanlar / Bütün bu deryaya dalmış!

Hüner bir ibret almaktır / Hüner Hakk’a kul olmaktır;

Hüner irfanı bulmaktır / Bu gaflet âlemi almış.”

Hüsrev, İran’ın meşhur insanı olduğundan o zikredilmiş; sonra da söz kulluğa, irfana ve ibrete bağlanmış: Hüner bir ibret almaktır / Hüner Hakk’a kul olmaktır // Hüner irfanı bulmaktır / Bu gaflet âlemi almış.”

O gafletten sıyrılmanın yolu, otağı “hak” üzerine kurmak, “adalet” üzerine kurmaktır. Birileri otağını hakka kurmuşlara karşı olabilir; onları yıkıcı tavır ve davranışlar içinde -muvakkaten- bulunabilirler. Fakat bir gün maşerî vicdanın onların karşısına çıkıp “Bu bir soykırım, bu bir insana karşı saygısızlık, bu Allah’ın affetmeyeceği, küfür ölçüsünde bir günah!” diyeceği muhakkaktır. Daha şimdiden bazı yerlerde bu türlü mülahazalar, bu türlü düşünceler dillendirilmeye başlanmıştır. Bu olumsuzluklara karşı sâlim vicdan taşıyan insanlar, yavaş yavaş duygularını ifade etmeye başlamışlardır. Duygular, tavırlara dönüşür; yüzler, ekşimeye başlar; şiraze tanımayan, hizadan çıkan insanlar, hizaya gelmek lüzumunu duyarlar; varsa vicdanları, hâlâ ölmemişse insanlıkları, hizaya gelme duyguları içlerinde belirir. O açıdan da muvakkaten, gelip-geçici olan şu andaki hâl-i pür-melâl ile paniğe kapılmamalı!..

Başına bu türlü şeyler gelmedik Hak yolcusu kalmamıştır. Eğer ille de bu musibetlerden âzâde biri olsaydı, o, yüzü suyu hürmetine varlığın yaratıldığı İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) olurdu; Hazreti Nuh (aleyhisselam) olurdu; Hazreti İbrahim (aleyhisselam) olurdu!..

Birine yapmadıkları eziyet bırakmıyorlar; menkıbelerde geçtiği üzere, ip atıyorlar kendisine, sürüklüyorlar; Hazreti Nuh’u (aleyhisselam) düşünebilirsiniz. Birini ateşe atıyorlar; Allah (celle celâluhu) يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلاَمًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol!” diyor. Hâşâ ve kellâ; o pâk dâmen, diyeceğim şeylerden bin fersah, hayır milyonlarca fersah uzaktır; birini bir eşkıya gibi takip ediyorlar; Nâsıralı Genç (Hz. İsa aleyhisselam). Bir başka yerde bakıyorsunuz, birinin arkasına takılmışlar; “Bunları her şeyleri ile yok etmek lazım; erkekleri yok etmeli, problem olmasınlar; kadınları bırakmalı, onlar da kullanılsınlar!” Evet, bugün de bir yerde kadınlara da ilişiyorlar, demek ondan daha şiddetli bir şey; çocukları ile beraber içeriye atıyorlar. Demek ki yapılan şeyler, Amnofis’in yaptığından daha şeni’, daha denî. Bu şenaat ve denaetler de kirli, şeni’ ve denî vicdanların -bir yönüyle- ortaya konmasından, realize edilmesinden başka bir şey değildir.

Amma, Hüner bir ibret almaktır / Hüner Hakk’a kul olmaktır // Hüner irfanı bulmaktır / Bu gaflet âlemi almış.” Onlar, varsın kendi gafletlerini yaşasınlar; bizim bu fırtınaların geçici olduğuna inanarak, durduğumuz doğru yerde dosdoğru durmamız lazım.

   Burada çekmenin neticesi “Kardeşlerime Selam!..” hitabına mazhariyet olacaksa, mazlumlar kazanıyor, çektirenler de kazanma kuşağında telafisi imkansız kayıplar yaşıyor demektir.

Peygamberler, Ashâb-ı kirâm ve selef-i sâlihîn efendilerimiz -Allah’ın salât ve selamı onların üzerine olsun.- melekler kadar azizdi ama Allah (celle celâluhu), bir yönüyle, onları da presletiyordu ve şunu gösteriyordu: Kudve (halkın uyup tâbi olduğu) insanlar, cemaatlere örnek olsun. Ben, sevdiklerimi böyle imtihan eder, onları böyle arındırır, öbür âleme hazırlarım. Sıratı rahatlıkla geçebilmek, mizanda terazinin sağ kefesinin ağır basmasını sağlamak, sonra Cennet’in kapılarını açık bulmak, Reyyân’dan içeriye yürümek ve Cemâlullah’ı müşahede şerefiyle şerefyâb olmak için o güzergâhın gerekleri bunlar. Âdetullaha nazar eylerseniz, göreceksiniz ki, bu değişmez. لاَ تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ “Allah’ın bu hilkatini kimse değiştiremez. Gerçek ve kusursuz din budur.” (Rum, 30/30) Öteden beri devam edegelen sünnetullah budur; Allah dinine omuz verenler hakkında hep hüküm bu şekilde olmuştur veya onlar o dine mensubiyetlerinin karşısında hep bu türlü şeylere maruz kalmışlar ve hep çekmişlerdir.

Şayet “çekme” öyle güzel neticeleri size kazandırıyorsa, kazanan sizler oluyorsunuz. “Kazandım!” deyip kazanmış gibi görünen insanlar da hiç farkına varmadan kazanma kuşağında iç içe kayıplar yaşıyorlar; düz yolda, şehrâhta, değişik trafiklere sebebiyet veriyor, takılıp yollarda kalıyorlar. Hem de yollarda yüz üstü kalıyorlar. Ama sizin yüz üstü olmanız bile, bir yönüyle, O’na (celle celâluhu) kurbeti ifade ediyor, secde gibi bir şey oluyor. Çektiğiniz şeylerle, başınız yerde, hep O’na (celle celâluhu) karşı en yakın bir pozisyonda, en yakın bir durumda bulunuyor gibi oluyorsunuz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bu itibarla da kazanım içinde kazanımlara mazharsınız.

Hamdetmek lazım!.. Neden? Çünkü bir kere var olmakla nimete mazhar kılınma var. Sonra insan olmakla.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’a ümmet olmakla.. ve bir de ya O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashâbı olma şerefiyle.. veya âhirzamanda O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabının yolunda yürüme şerefiyle…

Dünyaya meyl-i muhabbette bulunmadan, sahabî yolunda gözünü kırpmadan yürüme… Sahabenin Bedir’e yürüdüğü gibi, Uhud’a yürüdüğü gibi, Hendek’te dimdik durduğu gibi… Evlerini/barklarını, hayvanların sırtında, çardak malzemesi olarak taşıyan, otağlarını bir cephede kuran ve orada iş bitince, yine yükleyip başka bir cepheye yönelen.. o günün imkanlarıyla atın, katırın sırtında tâ Ceziretü’l-Arab’dan kalkıp İstanbul önlerine kadar gelen.. Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) tebşirâtını almaya çalışan… O insanlar (radıyallahu anhüm) bütün dünyayı -Allah’ın izni ve inayetiyle- hizaya getirdiler, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın mânevî gücüyle, stratejileriyle, doğru yolda yürüdüklerinden dolayı Allah’ın inayetiyle, riayetiyle, kilâetiyle.

Sizin gibi bir avuç insana da Allah (celle celâluhu), bir yönüyle, farklı şekilde dünyanın dört bir yanına açılma imkânını bahşetti. “Eğitim” ile, “fakirlikle mücadele” adına, “ihtilafa karşı baş kaldırma”, insanları buluşturma, kucak kucağa getirme, muânaka yaptırma adına size türlü türlü muvaffakiyetler ihsan ediyor.

Dolayısıyla İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Arkadaşlarım!” diyor kendi dönemindekilere. Yol arkadaşı, kader arkadaşı, çekme arkadaşı, katlanma arkadaşı; neye katlanıyorsa, onlar da ona katlanıyorlar, O’nunla beraber.

Fakat size selam gönderirken de farklı bir iltifat ile gönderiyor; “Kardeşlerime selam!” diyor. Aradan bin dört yüz sene geçmiş olmasına rağmen… O lâl ü güher kelimelere canlarımız kurban olsun!.. “Kardeşlerime selam!” diyor. “Sahabî” bir aralık duraklıyor. Arkadaşları, yol arkadaşları, kader arkadaşları, ızdırap arkadaşları, sevinç arkadaşları, O’nun vesayetinde bulunma arkadaşları… Şâir Nâbî’nin (1641-1712) -bir hatibi tarif ederken dile getirdiği- şu sözle işaretlenen insanlar:

“Değildir hâle çıkmış cami içre kürsi-yi vâzâ / Gürûh-u encüme nûr ayetin tefsir eder mehtap!” (Gördüğünüz cami kürsüsünde nasihat eden bir vaiz değil, etrafına topladığı yıldızların ortasında bir mehtap gibi parıldayan, nur ayetini o nurlu topluluğa tefsir eden Nur İnsan.) O, öyle bir “Kamer-i Münir” ki, etrafında bir hâle oluşmuş. Kendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) de öyle diyor: أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ Benim ashâbım yıldızlar gibidir; hangisine uysanız, hidayeti bulursunuz.” “Sahabîlerim Benim, yıldızlar gibidir. Güneşin etrafında peyk gibi dönen yıldızlar, Samanyolu’nda belli yörüngelerde yüzen yıldızlar gibidir. Merkezde de Ben bulunuyorum!” demek istiyor. Bulunduran’a (celle celâluhu) da, Bulunan’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) da canlar kurban olsun!..

Evet, etrafındakiler (radıyallahu anhüm) o konumları adına soruyorlar: “Ya Rasûlallah! Biz, kardeşlerin değil miyiz?!.” Şöyle buyuruyor: “Sizler, arkadaşlarımsınız Benim; Benim kardeşlerim sonra gelecekler!” طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ sözleriyle çerçevelenen “Gariplere müjdeler olsun!” اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ Birilerinin, yeryüzünde fesat yaydığı bir dönemde.. kadın-erkek tefrik etmeden masum insanları derdest edip içeriye attığı bir dönemde.. hatta minnacık çocukları annesinden kopardığı veya yeni dünyaya gelmiş çocukları, kundağı içindeki çocukları, annesiyle beraber içeriye attığı bir dönemde.. öyle müfsidlerin hükümferma oldukları, zulümleri gözünüzün içine baka baka yaptıkları, ifsâdâtı yaygınca yapıp meşru gösterdikleri bir dönemde. Evet böyle bir dönemde, bütün müfsitlerin ifsâdâtına rağmen, zâlimlerin zulmüne rağmen, kâidlerin keydine rağmen, mâkirlerin mekrine rağmen, hâinlerin hıyanetine rağmen ıslahçı olan insanlar; işte onlar Benim kardeşlerim!.. اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ İnsanların fesada verdikleri şeyleri derleyip-toparlayıp yeniden ıslah eden, deformasyonları yeniden forma koyan, dejenerasyonları yeniden -bir yönüyle- gözden geçiren, değişik pozitif reformlara tâbi tutarak her şeyi hüviyet-i asliyesine yeniden ircâ eden -Allah’ın izniyle- o bahtiyarlar, Benim kardeşlerim!..

Böyle olmaya can kurban!.. Neye mazhar olduğunuzun farkında mısınız?!. Neye maruz kaldıklarının farkındalar mı acaba?!. Birileri, değişik şeylere maruzlar; öyle maruzlar ki, maruz kaldıkları şeyin farkında değiller, düz yolda -bir yönüyle- sürüm sürümler.

   Haset gibi manevî hastalıklarla malul kimseler, bir çeşit soykırım, bir yok etme hamlesi ve bir bitirme hareketi sürdürüyorlar; sürdürüyor ve kendi yakın-uzak yarınlarını karartıyorlar.

Şunu da arz edeyim, antrparantez: Şöyle-böyle gayr-ı meşru yollarla elde ettikleri, kandırmaya bağlı elde ettikleri, biraz evvelki kelimelere ircâ edeyim, “keyd”e, “mekr”e, “hile”ye, “hud’a”ya dayanarak elde ettikleri şey, bir gün umulmadık şekilde ellerinden kaçacak korkusuyla her kötülüğü işliyorlar. Makyavelist mülahazalarla her türlü gayr-ı meşru vesileyi meşru sayan, hedefe ulaşmak için şeytanın istediği bütün argümanları kullanan bu bahtsızlar, hiç farkına varmadan kazanma kuşağında kaybediyorlar.

Oysa ellerindeki imkânları, pozitif istikamette, Peygamber yolunda, Allah’ın Kur’an ile ortaya koyduğu yolda, Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın Sünnet ile şerh ve izah ettiği yolda, selef-i sâlihînin içtihatları ve icmâları ile tespit, tahkim ve takviye edip temkine bağladıkları yolda kullansalardı, o meseleleri iyi değerlendirebilselerdi, onlar da kazanabilirlerdi. Bütün imkânlar ellerinde, milletin hazineleri ellerinde… Böyle olduğu halde, onu bugün fesat yolunda kullanıyorlar; satılabilecek insanları peyliyor, sizin yirmi-otuz senede yaptığınız o şeylerin kapılarını kapamak istiyorlar. “Sedd-i ebvâb” (kapıları kapama) peşinde koşuyorlar: “Aman, bunlara kapıları kapayın, yüz vermeyin; bunlar teröristin tâ kendisidir!” deyip duruyorlar.

Bir antrparantez daha: Allah, teröristin belasını versin! Terörist olmayana “terörist” diyenin de Allah belasını versin!.. Evet, genel manada tel’ine ve bedduaya “âmin” demedik; tel’in ve bedduada da bulunmadık. Fakat hadiseler öyle ürpertici, öyle çirkin bir çizgide cereyan ediyor ki, insan farkına varmadan, denmemesi gerekli olan şeyleri söyleme mecburiyetinde kalıyor.

Yaptığınızın -Allah’ın size yaptırdığının- onda birini, o geniş imkânları ile yapamadılar. Bakın; vallahi yapamadılar, billahi yapamadılar, tallahi yapamadılar! Pozitif şeyleri yapmak şöyle dursun, bütün imkânlarını kullandılar yapılan şeyleri yıkmak için. Belki onun da ancak onda birinde birer gedik meydana getirebildiler. Kendi burunları kırılma pahasına, haysiyetleri/şerefleri ayakaltına alınma pahasına… Dünya insanlarına şunu söylettiler: “O ülkede yapılan şeyler, tamamen bir insanlık kıyımı, bir yönüyle bir soykırım, bir yok etme hamlesi ve hareketidir!” Gelecekte bu sesler, sesler korosu haline gelecek bütün dünyada, kulakları çınlatacak şekilde, onların içine ürperti salacak şekilde, Allah’ın izni ve inayetiyle; hiç tereddüdünüz olmasın!..

Tevhîdnâme’den: اَللَّهُمَّ مَجْدًا وَشَرَفًا، تُغْنِينَا بِهِمَا عَنْ تَمْجِيدِ وَتَشْرِيفِ مَنْ سِوَاكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’ım! Öyle bir mecd, öyle bir şeref, öyle bir onur bize ver ki, başkalarının bize vereceği/edeceği hiçbir şey kalmasın; hepsinden bizi müstağnî kıl!” Müstağniyiz!.. El-etek öpmedik, kimseye dilencilik adına el uzatmadık, kimseden bir şey talep etmedik. Yalan söyledi ve dediler ki, “Ne istediler de vermedik!” Hiçbir şey istemedik, hiçbir şey de vermediler. Bize, Allah verdi; Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yolunda yürüme verdi; Sahabe yolunda olma verdi. Verdiyse, Allah verdi. Allah’ın verdiğine sahip çıkmak… Hâşâ ve kellâ, kendilerini Allah’a eş-ortak koşmak demektir bu!.. Hiç farkına varmadan gırtlaklarına kadar şirke de girdiler. İşin doğrusu o kadar bunalmışlık içindeler ki, şirke girdiklerinin de farkında değiller.

   Korkuyu korkutmuş bir insanın sadâsı: “Yüzer milyon başların feda oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi feda olsun!..

Hazreti Bediüzzaman’ın “Hücûmât-ı Sitte” adlı risalesinde şeytanın altı hücumu anlatılıyor. Bunlardan bir tanesi de hiss-i havf ve buna bağlı olarak ehl-i dünyanın, korku damarından istifade etmesi. İşte Anglikan kilisesinin soru sormasına karşı meydan okuyuşu da, o korku hissinin kendisinde bulunmadığını ifade etmesi adına çok önem arz eder zannediyorum. Aynı çizgideki bir başka ifadesi de Denizli Mahkemesi’nde geçiyor: “Yüzer milyon başların feda oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi feda olsun. Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakikat-ı Kur’âniyeye feda olan başlar, zındıkaya teslim-i silâh etmeyecek ve vazife-i kudsiyesinden vazgeçmeyecekler inşâallah!”

Böyle demek suretiyle, etrafındaki beş-on adam ile koskocaman mütemerrid güruhuna meydan okuyor; Sefiller’de olduğu gibi bir masumu -kendisini- adım adım takip eden eşkıyaya meydan okuyor. Onlar ise, “Al, seni şuraya koyalım, sesini keselim! Hayır, burada da sen sesini duyurmaya başladın; yine seni tanımayanların bulunduğu bir yere seni sürelim. Tehcir edelim seni, tahdid edelim; belli sınırlar, belli çerçeveler içine alalım, tesirini kıralım! Neşretmek istediğin envârı neşretmene engel olalım!” diyorlar.

Diyorlar ama bir yönüyle, يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Kâfirler isterse hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32) وَلَوْ كَرِهَ الْفَاسِقُونَ، وَلَوْ كَرِهَ الْمُنَافِقُونَ، وَلَوْ كَرِهَ الظَّالِمُونَ، وَلَوْ كَرِهَ السِّيَاسِيُّونَ “Fâsıklar kerih görüp istemese de, münafıklar istemese de, zalimler istemese de, politikacılar istemese de!..” Evet, bu bir kâfir sıfatı olduğundan dolayı, mesele sıfatlara bağlanmış. Ayette -sadece- zirveyi tutanlar zikrediliyor ama dolayısıyla o sıfatı taşıyan herkes orada kastedilebilir. Her kim o meşaleyi söndürmek istiyorsa, o da ayetin manasına dâhildir.

Siz, meşaleniz ile başkalarının meşalesini/mumunu tutuşturmaya çalışıyorsunuz. Elinizdeki mumu o istikamette eritiyorsunuz. Hazreti Mevlana felsefesiyle, “Başkalarının mumlarını tutuşturmakla, onları bir yönüyle ışığa ulaştırmakla, sizin mumunuz ışığından hiçbir şey kaybetmez!” Siz, bu mülahazayla, bir cehd ü gayret içinde, hiç durmadan oradan oraya, soluk soluğa bir küheylan gibi koşuyorsunuz. Fakat birileri de onu söndürmeye çalışıyorlar/çalışacaklar. İşte, Hazreti Bediüzzaman’ın az önce zikredilen sözlerinde kendi dönemdeki benzer şerirlere karşı böyle yiğitçe bir meydan okuma mevzuu var.

Esasen Allah’a (celle celâluhu) kul olan ve mehâfetini Allah’a bağlayan bir insan, başka hiçbir şeyden korkmaz.

“Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır,

Fazilet hissi insanlarda, Allah korkusundandır.

Yüreklerden silinsin -farz edelim- havfı Yezdân’ın,

Ne irfanın kalır tesiri katiyen, ne vicdanın.

Hayat, artık behâimdir; hayır, ondan da alçaktır…” diyor Mehmet Akif, makamı cennet olsun!.. Ne “irfan”, ne “vicdan”; fazilet hissi insanlarda, Allah korkusundan… İsterseniz “Mehâbetullah’tan” diyebilirsiniz.

Kur’an-ı Kerim, إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Gerçek şu ki, kulları içinde, Allah karşısında, ancak âlimler saygıyla ürperir.” (Fâtır, 35/28) diyor. İn’amullah’ın bu mevzudaki mülahazasını ve hatırasını hatırlayacaksınız: Çağın büyük filozofu karşısında, إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ ayetini okuyunca, Sir James Jeans, “Bunu, -Hazreti- Muhammed mi söylüyor? Bu O’nun sözü ise, O, hak peygamberdir!” diyor. Bilenler ancak, Allah’tan korkar ve O’na karşı hiss-i mehâfet, hiss-i mehâbet taşırlar!..

   Allah mehâbetiyle dolu bulunmayan kimse elli çeşit korkuya mübtelâ olur; bin türlü puta kölelikten kurtulmanın tek yolu Allah’a kulluktur.

Bir insan, Allah’tan korkuyorsa, elli türlü korkma faktöründen kurtulmuş olur. Fakat insan, Cenâb-ı Hakk’a öyle bir “mehâbet” hissi ile, öyle bir “mehâfet” hissi ile yönelmemişse, akrepten korkar, yılandan korkar, tilkiden korkar, tavşandan korkar, elde ettiği şeyin gitmesinden korkar, önünün kesilmesinden korkar, saltanatının elden gitmesinden korkar, filolarının batmasından korkar, villalarının yıkılmasından korkar; korkar oğlu korkar!.. Elli türlü, yüz türlü şeyden korkar!.. Ve korktuklarına kul olur. Bin türlü şeye kul olur. Bin türlü şeye kul olmaktan sıyrılmanın tek yolu vardır: Çağın büyük müfessirlerinden birinin dediği gibi, o yol, Allah’a kulluktan geçer: Bin türlü şeye kul olmaktan kurtulmanın yolu, Allah’a kulluktan geçer!.. Allah’a kul olunca, elli türlü şeye kul olmaktan kurtulmuş olursunuz. Öyle diyor, “Kur’an’ın Gölgesinde” öyle diyor.

Bu açıdan bir insan bütün benliğiyle Cenâb-ı Hakk’a bağlanmışsa.. hayatını hep “mehâfet” ve “mehâbet” hissiyle yaşıyorsa.. O’nun (celle celâluhu) “vaîd ve tehdid”leri karşısında tir tir titriyor, “vaad ve tebşir”leri karşısında da -bir yönüyle- tebessümle metafizik gerilime geçiyorsa.. “Gelse Celal’inden cefâ / Yahut Cemal’inden vefâ // İkisi de cana safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” diyebiliyorsa… “Cihana geldiğim günden beri pek çok ezâ gördüm. / Ezildim bâr-ı gam altında, cefâ gördüm. // Değil bigânelerden, âşinâlardan belâ gördüm. / Vücudum âlem-i sıhhatte bîmâre dönmüştür.” sözleriyle anlatılan hal bile başına gelse, “Allah’a çok şükür; Cenâb-ı Hak, bir yönüyle, beni potalara koyuyor tortuyu, esası, özü birbirinden ayırmak için.” der, hamdeder. إِنَّ اللَّهَ لَيُجَرِّبُ أَحَدَكُمْ، كَمَا يُجَرِّبُ أَحَدُكُمْ ذَهَبَهُ بِالنَّارِ fehvasınca, “Sarrafın, altını, gümüşü tortudan, posadan ayırmak için, onu bir ameliyeye tâbi tuttuğu gibi, Allah, bizi böyle bir ameliyeye tâbi tutuyor!” der.

Böyle düşünen insanlar, gelen her şeyi hoş karşılarlar; ondan ne korkarlar ne de titrerler. Yoksa korkacakları, titreyecekleri o kadar çok şey vardır ki, titremekten bir türlü kurtulamazlar. Ehl-i dünyanın tir tir titrediği gibi… Zannediyorum uykuları kaçıyordur korkularından!..

   Ellerimi dua için kaldırdığım veya başımı secdeye koyduğum zaman, mazlum ve mağdurlar hesabına yalvarıp yakarmadan kendi dertlerime derman adına niyazda bulunursam, vefasızlık yapmış olurum!..

Evet, belki sizin-bizim de üzüntüden, muvakkaten yaptıkları ezâ ve cefadan uykumuz kaçıyordur. Canım o kadar da üzülmek lazım!.. Orada, zindana yeni konmuş bir kadını, kucağında yavrusuyla, gözyaşlarıyla onu öperken ve aynı zamanda bağrına basarken görüyor ve o tablo karşısında üzülmüyor, müteessir olmuyorsanız, insanlık adına çok şey kaybetmiş sayılırsınız. Elbette üzüleceksiniz!..

“Ben usanmam -gözümün nuru- cefadan amma / Ne kadar olsa, cefadan usanır, candır bu!” diyor İzzet Molla. Tekme yiyorsunuz; “Sarsılmam!..” Ne demek o?!. Şu kocaman binada bile üçünüz, dördünüz birden hızlı yürüdüğünüz zaman, o çelik konstrüksiyonlar tir tir titremeye başlıyor. Elbette sizde de bu kadar ihtizaz, bu kadar titreme olacaktır.

Fakat paniğe kapılmayacaksınız, ye’se düşmeyeceksiniz. Zira “Yeis, mâni-i her kemaldir!” O, bir kere önünüzü kesti mi, artık -Akif ifadesiyle- öyle bir bataklığa düşersiniz ki, bir daha düştüğünüz o bataklıktan çıkamazsınız, hafizanallah. “Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun / Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! // Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar / Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”

Yine bir duayla noktalayalım: اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا فِي خِدْمَتِنَا، وَفِي حَرَكَتِنَا، وَفِي جَمَاعَتِنَا، وَفِي مُؤَسَّسَاتِنَا، وَفِي مَدَارِسِنَا، وَفي جَامِعَاتِنَا، وَفِي أَمْوَالِنَا، وَفِي أَمْلاَكِنَا؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Allahım! Bir nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret Allahım! En yakın zamanda engin bir fütuhât; din-i Mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, engin bir fütuhât Allahım!.. Hizmet’imiz, hareketimiz, cemaatimiz, müesseselerimiz, okullarımız, üniversitelerimiz, mallarımız ve mülklerimiz için bir fetih ve nusret; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde bir ferec ve mahreç ihsan eyle Allahım!..” Sürpriz olarak, Allah’ım, Sen “nasr-ı karîb” ve “feth-i mübîn” ihsan eyle!..

Niyaz ile, Cenâb-ı Hak’tan şahsım için şifa talep etmeden evvel bunu söylüyorum. Evvela o, sonra da kendi derdim adına Cenâb-ı Hakk’a niyazım… Evvela onu, evvela Ümmet-i Muhammed’in derdini dile getiriyorum. Çünkü, o Hizmet’i omuzlamış, belli bir istikâmete doğru koşan insanların maruz kaldıkları şeyleri ve Hizmet’i durdurmaya çalışan insanların yaptıkları şeyleri Cenâb-ı Hakk’ın durdurmasını talep etmeden, kendi dertlerime derman adına niyazda bulunursam, vefasızlık yapmış olurum!..

Bamteli: “ÇATLA SODOM-GOMORE!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

Sahabe, dikenler arasında boy atıp gelişmiş birer güldür.

*Kur’an, geçmişlerimize dua etmemizi tavsiye buyurarak bizde onları hayırla yâd etme duygusunu uyarır. Bu cümleden olarak bir ayet-i kerimede şöyle denilir: “Onlardan sonra gelenler (başta muhacirler olarak, kıyamete kadar gelecek mü’minler), ‘Ey kerim Rabbimiz! Bizi ve bizden önceki mü’min kardeşlerimizi affeyle! İçimizde mü’minlere karşı hiçbir kin ve gıll u gış bırakma! Duamızı kabul buyur ya Rabbenâ, çünkü Sen raufsun, rahîmsin!’ derler.” (Haşr, 59/10) Bu ayette öğretilen duayı en başta Ashâb-ı Kirâm hakkında düşünmek ve uygulamak gerekir.

*Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de “Seleflerinizi (sizden önce yaşayıp giden büyüklerinizi) iyi ve güzel yanlarıyla yâd edin, onların kötülüklerini sayıp dökmekten sakının!” buyurmuştur.

*Sahabe efendilerimiz cahiliye döneminde yaşamış olsalar bile cahiliyet onların semtlerine uğramamıştır. Onlar dikenler arasında boy atıp gelişmiş güller gibi görülmelidirler. Böyle düşünmek ve Ashab-ı Kiram’ı her zaman güzel duygu ve düşüncelerle anmak lazımdır.

Allah (celle celâluhu) insanların suretlerine değil sahip oldukları sıfatlara göre hüküm verir.

*Hazreti Pîr’in de dediği gibi: “Her mü’minin her sıfatı mü’min değildir; her kâfirin her sıfatı da kâfir değildir.” Bazı mü’minlerde kâfir sıfatı bulunur; bazı kâfirlerde de mü’min sıfatı bulunur. Mesela, insaf bir mü’min sıfatıdır; bu kâfirde de olabilir. Keza, ne olursa olsun insanı saygıyla karşılama; kendi dini, mezhebi ve hizmet metodunun muhabbetiyle yaşama fakat başkalarına da adavet etmeme; “İnsan Allah’ın antika bir sanatıdır. İnsan olması itibarıyla her insana karşı saygı duymak lazım.” demek de bir mü’min sıfatıdır. Diğer taraftan küfran-ı nimet, tembellik, atalet, hakikati görmezlik, ahlaksızlık; başkalarının hukukuna tecavüz, adaletsizlik ve toplum içinde herc ü merce sebebiyet verme gibi vasıflar ise kâfir sıfatlarıdır.

*Unutmamak gerekir ki Allah (celle celâluhu), insanlar hakkında onların sahip oldukları sıfatlara göre hüküm verir. Mesela sadakat sahibi olma, başkalarının ırz ve namusuna karşı hassas davranma, iffeti ve ismetiyle yaşama, kimsenin malına-mülküne göz dikmeme, teavün düsturunu işler hâle getirme, tembelliğe karşı ilân-ı harp etme, zamanı tanzim etme, imkânları rantabl olarak değerlendirme, araştırma ve hakikat aşkıyla varlığı didik didik etme gibi gerek tekvinî gerekse teşriî emirlere ait sıfatlar birer mü’min sıfatıdır. Kim bu sıfatlara sahip olursa, Allah onu muvaffak kılacak; bu sıfatlara sahip olmayan ise hem bu dünyada, hem de ötede cezalandırılacaktır.

*Nitekim Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), إِنَّ اللهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ وَلٰكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ “Allah Teâlâ, sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, sizi ona göre kıymetlendirmez. Bilâkis sizin kalblerinize, davranışlarınızdaki samimiyete bakar ve hakkınızda buna göre hüküm verir.” sözleriyle bu hakikate de dikkat çekmiştir.

“Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama / Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!” (N. Fâzıl)

*Kur’ân-ı Kerim, mü’minlerin ibret almaları adına pek çok peygamber kıssasına yer vermiştir. Bu kıssalarda ifade edilen önemli hususlardan birisi de irşat için gönderilmiş olan peygamberlere iman etmeyen kavimlerin helâk edilmiş olmalarıdır. İnkârda ve zulümde temerrüt gösterdiklerinden dolayı Hazreti Nuh’un kavmi umumî bir tufanla (Bkz.: Ankebût, 29/14), Hazreti Hûd’un kavmi uğursuz bir kasırgayla (Bkz.: A’râf, 7/71), Hazreti Salih’in kavmi korkunç bir sayha ile helâk edilmiş (Bkz.: Kamer, 54/31), Sodom ve Gomore halkının ise altı üstüne getirilmiştir.

*Bu kavimlerin her birinin, inkârın yanı sıra, alışageldikleri ve asla terk etmek istemedikleri bazı büyük günahlarından da bahsedilmektedir. Helak olmalarında o ahlaksızlıklarının da payı görülmektedir.

*Geçmiş kavimler ile günümüzün insanları kıyaslandığında, o devirlerdeki bütün günahların bugün toptan işlendiği söylenebilir. Gerçekten de Sodom ve Gomore günümüzdeki ruhî çözülüş ve dibe vuruşun öşrüyle yerin dibine geçirilmiştir. Nuh Nebi’nin kavmi bugün yaşanan temerrüd ve hayâsızlığın çeyreğiyle sulara gark edilmiştir. İhtimal Âd, Semûd ve Eyke halkı bugün yaşananlara şahit olsalardı, hicaplarından yerin dibine girerlerdi. Maalesef zamanımız böyle korkunç bir sukûta şahitlik etmektedir.

Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz’in makbul olan duası hürmetine ümmet-i Muhammed’i (s.a.v.) umumî bir helâke uğratmayacaktır.

*Şefkat Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmetinin umumî bir felâkete uğramaması ve mütemadi olarak başkalarının hâkimiyeti altında kalmaması için yaptığı duaların kabul edildiğini fakat ümmetinin ihtilâf ve iftiraka düşmemesi ile alâkalı niyazının kabul buyrulmadığını ifade etmiştir.

*Bu konudaki hadislerin birinde, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimat) Efendimiz buyuruyor ki: “Rabbimden, benim ümmetimi helâk etmemesini istedim. Rabbim benim bu duamı kabul buyurdu ve dedi ki, ‘Onların helâki kendi aralarında olacaktır. Günah işledikleri zaman Ben onları birbirine düşürecek ve vurduracağım.’ Ben bunun da kalkmasını diledim; ama Rabbim, bunu kaldırmadı.” Evet, başka kavimler günah işledikçe semavî ve arzî âfetler onları kırıp geçirecek; fakat ümmet-i Muhammed cürüm işledikçe birbirine düşecek ve ihtilâflarla hırpalanacak.

Allah Teâlâ ümmet-i Muhammed’i (s.a.v.) ebedî olarak işgale maruz bırakmayacaktır.

*İkinci talep olarak, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), Müslümanların ilelebet sömürücü bir devletin işgali altında kalmaması adına yaptığı dua da kabul edilmiştir. Demek ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) gaybbîn gözüyle bazen mü’minlerin işgal altında kalacaklarını fakat bunun ilelebet devam etmeyeceğini görmüştür. Nitekim hayat-ı seniyyelerinden dört beş asır sonra Müslümanlar peşi peşine Haçlı seferlerine maruz kalmış, ardından da Moğollar gelmiş, hilâfet pay-i tahtının bulunduğu Bağdat’ı işgal etmişlerdir. Fakat bunların hiçbirisi kalıcı olmamıştır. Ne Haçlıların, ne Moğolların, ne de daha sonraki zalim ve mütecavizlerin işgalleri kalıcı olmuş, bir gün gelmiş Allah’ın izni ve inayetiyle hepsi sona ermiştir.

*Âlem-i İslâm’ı çok ciddî meşgul eden Haçlıların kimisi Alparslan’a, kimisi Melikşah’a, kimisi Kılıçarslan’a, kimisi de Selahaddin’e toslamış, tersyüz olmuş ve geldikleri gibi gitmişlerdir. Daha sonra Allah (celle celâluhu), Selçukluları güçlendirmiş, onlara iki asra yakın İslâm’ın kaderiyle alâkalı çok önemli bir misyonu eda etme fırsatı vermiştir. Selçukluların tesirsiz hâle geldikleri dönemde ise, Söğüt’ün bağrında âdeta bir tırtılın metamorfoz yaşayarak kelebeğe dönüşmesi gibi yeni bir oluşum bütün âfâk-ı âlemde arz-ı endam etmiştir. Evet, Osmanlı, âlem-i İslâm’ın kuzeyinde İslâm dünyasının karakolu olmuş, onu korumuştur.

*Günümüzde ise İslâm dünyası daha farklı bir çerçevede yine işgaller yaşamaktadır. Eskiden kaba kuvvet kullanarak gerçekleştirilen işgaller, bugün İslâm dünyasının içindeki piyonlar vasıtasıyla yapılıyor. Müslüman coğrafyası, bu piyonlar eliyle sevk ve idare ediliyor. Müslümanlar arasından karakter itibarıyla başkalarının emeline hizmet etmeye müsait tiranlar seçiliyor, onlar sayesinde İslâm dünyası vesayet altında tutuluyor. Fakat şimdiye kadar tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde hep aynı şeyler yaşandığı gibi, inşaallah, bundan sonra da tiranlar uzun ömürlü olmayacak ve yıkılıp gideceklerdir. Zira Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu mevzuda Cenâb-ı Hak’tan dilekte bulunmuş, Cenâb-ı Hak da O’nun bu dileğine icabet etmiş, “Senin ümmetini ebedî olarak işgale maruz bırakmayacağım.” müjdesini vermiştir.

Cenâb-ı Hak, müminlerin birlik içinde yaşamalarını onların iradelerine havale etmiştir.

*Üçüncü istek olarak; İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlardaki hırs, tama, haset, rekâbet, şöhret hissi, makam sevgisi, parmakla gösterilme arzusu gibi duyguların onları bölüp parçalayacağını ve birbiriyle yaka paça hâline getireceğini gaybbîn gözüyle, engin ufku ve fetanetiyle görmüş, ümmetini böyle bir tehlikeden koruması için Cenâb-ı Hakk’a yalvarmıştır. Fakat O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu duasına olumlu cevap verilmemiştir.

*Çünkü bu husus, doğrudan doğruya insanların iradeleriyle üstesinden gelmeleri gereken bir meseledir. Cenâb-ı Hak, müminlerin birlik içinde yaşamalarını onların iradelerine havale etmiştir. Zira Allah (celle celâluhu), insanları -bağışlayın- hayvan yaratmamış, yan yana koyduğunuzda olduğu yerde duracak ağaç yaratmamış, bilâkis insan yaratmak suretiyle onlara irade bahşetmiştir. Dolayısıyla insan, iradesinin hakkını vererek sahip olduğu haset, kin, nefret, gayz ve çekememezlik gibi menfi duygularla sürekli mücadele etmelidir ki terakki edebilsin. Farklı bir ifadeyle, vifak ve ittifakın sağlanması meselesi ümmet-i Muhammed’e ekstradan bir armağan olarak verilmemiştir. Bilâkis Yüce Allah bu konudaki tevfikini, şart-ı âdi planında onların iradelerini ortaya koymalarına bağlamıştır.

*Bu itibarla eğer mü’minler, birbirleriyle anlaşmak, uzlaşmak ve kucaklaşmak istiyorlarsa, Şâh-ı Geylânî, Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî, Hazreti Mevlâna, Yunus Emre ve Hazreti Pîr gibi herkese kucak açmalı, şahsî hakları itibarıyla dövene elsiz, sövene dilsiz olmalı, gönüllerini kıranlara gönülsüz davranmalı; vifak ve ittifaka giden yolu her zaman açık tutmalıdırlar. Onlar, iradelerinin hakkını vererek buna muvaffak oldukları takdirde bu dünyada birlik ve beraberlik tesis etmiş olacaklar; ahirette ise Cenâb-ı Hakk’ın sürpriz lütuflarıyla karşılaşacaklardır. Onların burada ortaya koydukları böyle bir cehd ve gayretin ötede geriye dönüşü çok farklı olacaktır.

Nebiler Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem), mü’minlerin gönüllerinde yaşadığı sürece, Allah (celle celâluhu), onları geçmiş kavimleri cezalandırdığı gibi cezalandırmayacaktır.

*Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmet-i Muhammed’in umumî bir felâket ve helâke uğramaması için yaptığı duanın kabul olduğuna şu ayet-i kerime de delildir: وَمَا كَانَ اللهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ “Sen, onların içlerinde olduğun sürece, Allah onları helâk etmeyecektir. Onlar istiğfar ettikleri sürece de Allah onları helâk etmeyecektir.” (Enfâl, 8/33)

*Malûm olduğu üzere Efendimiz’e ait bulunan nebevî hususiyetlere hususiyet-i Muhammediye denilmektedir. Buna göre Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek hayatlarını ümmet-i Muhammed’in içinde geçirdiği ve onların başında bulunduğu sürece, geçmiş peygamberlerin ümmetlerinin başına gelen helâk onlara gelmeyecektir. Âyetin zâhirî mânâsına göre bu hakikat müsellemdir. İşarî tefsir açısından ayetten şöyle bir mana da anlaşılabilir: Nebiler Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem), mü’minlerin gönüllerinde yaşadığı sürece, Allah (celle celâluhu), onları geçmiş kavimleri cezalandırdığı gibi cezalandırmayacak, altlarını üstlerine getirmeyecektir. Eğer mü’minlerin arasında sağlam bir Muhammedî ruh varsa, Allah Teâlâ, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hayat-ı seniyyelerinde ümmet-i Muhammedi bağışladığı gibi, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdükten sonra da kıyamet gününe kadar ümmet-i Muhammed’i bağışlayacak, sıyanet, riayet ve hıfz buyuracaktır.

*Âyetin devamında ayrıca mü’minlerin helakten muhafaza buyrulmalarının bir vesilesinin de istiğfar etmeleriyle gerçekleşeceği beyan buyrulmuştur. Ümmet-i Muhammed, hata ve günahlarından sonra hemen doğrulup istiğfar ediyorlarsa, Allah (celle celâluhu) onları yukarıdan, aşağıdan, sağdan ve soldan gelecek musibetlerden muhafaza buyuracak, onların altlarını üstlerine getirmeyecektir. Hâsılı, Allah (celle celâluhu), Efendimiz’in ümmet-i Muhammed hakkındaki umumî helâk edilmemesi duasına icabet buyurmuş, Kur’ân, bu hakikati dile getirmiş, tarih de bunu açık bir şekilde göz önüne sermiştir.

İnsanlığın salâhını düşünen ve ıslahı hayatının gayesi bilip bu uğurda mücahede eden kadın ve erkekler semavî ve arzî belâların önündeki aşılmaz setler gibidirler.

*Cenâb-ı Hak, bir âyet-i kerimede şöyle ferman buyuruyor: “Allah bir beldeyi, o belde ahalisi ıslahçı oldukları müddetçe helâk edecek değildir.”(Hud, 11/117) Bu ayet-i kerimede belaların def’ine vesile olan insanlar “muslihûn” sözcüğü ile anlatılıyor. “Muslihûn” isim cümlesidir. İsim cümlesi Arapça’da devam ve sebat ifade eder. Öyleyse “muslihûn”, aralıksız; yani yatarken-kalkarken, yerken-içerken, “İfsat içinde boğulan şu insanlığın hâli ne olacak?” diye düşünen, insanlığın insanlık zirvelerine çıkmasını planlayan, bu hususta projeler üreten, onları tatbikata koyan ve âdeta bunun haricinde hiçbir derdi, davası olmayan garipler demektir. İşte böylesi insanlar olduğu müddetçe, Allah o ülkeyi helâk etmeyecektir.

*O hâlde bu âyete istinaden şöyle denebilir: “Kur’ân’ı dert edinmiş, insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip, kadın-erkek bu uğurda mücahede eden bir zümre varsa, Allah o ülkeye semavî ve arzî belâlar vermeyecektir.” Nitekim Bediüzzaman Hazretleri’nin İzmir ve Erzincan depremleriyle alâkalı olarak şöyle dediği anlatılır: “Ya oralarda hiç hizmet eden yoktu veya onlar çok az, mağlup durumda idiler.”

*Demek ki, meseleyi sadece zalimin zulmüne de bağlamamak lazım. Ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselam) cezalandırılmayı hak ettiğinde Allah (celle celâluhu), onlara karşı tedip unsuru olarak bir kısım zalimleri ya da arzî/semavî afetleri kullanır. Ne var ki, böyle bir ceza geldiği zaman sadece mücrimlerle sınırlı kalmaz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfâl, 8/25) buyurulmaktadır.

*Hadis-i şeriflerde nakledildiğine göre; Allah Teâlâ, bir meleğe, bir beldeyi helak etmesi için emreder. Vazifeli melek, o beldede hiç günah işlemeyen ve sürekli ibadet ü tâatte bulunan kimselerin de bulunduğunu -istifsar sadedinde- bildirince, Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Belde halkıyla beraber onları da alt üst et! Çünkü onlar günah işleyenlere yüzlerini ekşitmediler; iyiliği emredip kötülükten sakındırma vazifesini yerine getirmediler.”

*Hâsılı, bugün geçmiş kavimlerin işlediği günahlar toptan işleniyor. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti ve Allah Rasûlü’nün makbul duası hürmetine toplu helak olmuyor. Bununla beraber, zaman zaman bölgesel büyük afetler meydana geliyor. Unutulmamalıdır ki, ümmet-i Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselam) iki mühim paratoneri, iki mühim seddi vardır: Birincisi; maddî ve manevî şahsiyet-i maneviye-i Ahmediye’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) içimizde bulunmasıdır. İkincisi de ümmet-i Muhammed içinde hakka, hakikate, ıslaha sahip çıkan ve dâima Allah’a yönelen ehl-i hizmet ve ehl-i istiğfar bir zümrenin var olmasıdır.

483. Nağme: Müjdeler Olsun Gariplere!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları söyledi:

Gurbetin İksiri Kurbet

*Her türlü gurbetin iksiri Hakk’a kurbettir. Yalnızlık ve garipliğin ilacı Allah’a yakınlıktır; Allah’a yakın olan, gurbet yaşamaz. Mutlak manada gurbet yaşayanlar Allah’tan kopmuş olanlardır.

*Bir insan Allah ile sıkı irtibat içindeyse ve O’na yakınlığını hep koruyorsa, cihanlar alev alsa yansa, gökteki yıldızlar başından aşağıya dökülse ve meteorlar birbirini takip etse, o yine kendini garip saymaz. Zira, bir açıdan garip, Allah’tan kopuk kimsedir.

Gariplerin Bariz Vasfı Islahçı Olmalarıdır

*Diğer taraftan, yerinde gurbet de nimettir ve bir de kutsal garipler vardır. Rasûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz onlara şöyle işaret buyurmuşlardır:

بَدَأَ الْإِسْلَامُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ

“İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!”

*Bahtiyar garip; yaşadığı dünya içinde, bulunduğu toplum itibarıyla hâlinden, yolundan anlaşılamayan; yüksek idealleri, ötelere ait düşünceleri, başkaları uğruna şahsî zevklerinden fedakârlığı, fevkalâde himmeti, üstün azmi ve adanmışlık ruhu dolayısıyla çevresi tarafından garipsenen insandır.

*Garipler, içinde yaşadıkları çağ itibarıyla, sanki o çağın insanları değildirler. Çevrelerinde Allah’tan kopmuş, peygamber tanımayan, zulmü ahlak haline getirmiş olan kimseler vardır. İftirayı, tezviri, yalanı meslek ve sanat haline getirmiş kimseler içinde horlanan ve yine bir hadisin ifadesiyle “kapı kapı kovulan” insanlardır garipler. Fakat onlar her şeye rağmen durdukları yer itibariyle dimdik dururlar; Allah’ın inayetiyle bütün ters esintileri geriye çevireceklerine inanırlar. Ne ölçüde olursa olsun, fesadın tahrip ettiği şeyleri tamire çalışırlar.

Asırlardır Delik Deşik Olmuş Bir Kalenin Tamiri

*Kaldı ki sizin gibi günümüzün gariplerinin tamir etmek istedikleri değerler kalesi, Hazreti Pir’in ifadesiyle, asırlardan beri surları rehnedar olmuş kaledir.. duvarları sökülmüş, taşları sağa-sola saçılmış, kapıları kırılmış, çeşit çeşit delikler açılmış. Birileri, yabancılar, sizden olmayanlar, Anadolu insanı sayılmayanlar değişik ad ve unvanlarla o deliklerden sızmaya başlamışlar. Kılcallara sızmak dediğimiz şey. Ad ve unvan değiştirerek, isimlerinin başlarına Ahmet, Mehmet, Mustafa, Tahir koyarak, kendilerini sizden gibi göstermek suretiyle kılcallara kadar sızan, Kasım efendiler!.. Böylesine tahribe maruz kalmış bir kale, hem de asırlardan beri!..

*Üstad Hazretleri, “Asırlardan beri, rehnedar olan bir kalenin tamiriyle mükellefiz.” diyor. Hadiseler istediğiniz gibi cereyan etmeyebilir; insanlar sizi anlamayabilir, anlayanlar bile doğru anlamayabilir; bütün ızdırap, inlemek ve gurbet yaşamak size düşebilir. Fakat zannediyorum, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bişareti, bütün bunlara karşı bir reçete olarak size yeter: “Tûbâ lilguraba – Müjdeler olsun gariplere!..” İnsanların kendilerini bozgunculuğa saldıkları, ayrıştırmalara gittikleri bir dönemde, onlar bütün bunlara rağmen toplumu ıslah etmeye çalışırlar. Çürümeye, tefessüh etmeye, deformasyona yüz tutmuş o toplumu yeniden reforme etmeye, hüvviyet-i asliyesine irca etmeye çalışırlar. Toplumun kendi olması için lazım gelen şeyleri yapmaya gayret gösterirler.

Allah Bu Şiiri Tamamlayacak ve Siz Birer Yâd-ı Cemîl Olacaksınız!..

*Ama şimdi, ama sonra; (Allah Têâlâ) dediği, ettiği, yaptığı şeyleri bir gün tamamlayacak.. o günü idrak edenlerin gönülleri inşirahla coşup taşacak.. ve siz o tertemiz nesillerin, tertemiz beyanları içinde yâd-ı cemîl olacaksınız. Diyecekler ki: “Bunlar bu kadar hayırhah oldukları, insanlık için koştukları, bütün kopuklukları bir araya getirip dikişler attıkları halde, nasıl olmuş da kendi ülkelerinde bazı kimseler bunlara karşı densizliklere girmişler; tehcirlere, tehditlere, tenkillere, ibadelere, hayr kapılarını seddetmelere başvurmuşlar?!. Bu güzel yürüyüşün önünü almaya çalışmış, trafik problemleri çıkarmış, gitmesinler diye yollarda kazılar yapmışlar?!.” diyecekler. İyiler iyilikleriyle yâd edilecekler, siz yâd-ı cemîl olacaksınız; kötüler kötülükleriyle, zalimler zulümleriyle, yalancılar yalancılıklarıyla, müfteriler iftiralarıyla, zift medyası da kendi ziftleriyle yâd edilecekler ve yâd-ı kabîh olacaklar.

*Yalana doyma bilmeden her gün farklı farklı yalan söyleyenler, farklı farklı insanlara değişik değişik isnatlarda bulunanlar… Hepsi münafık sıfatıdır bunların.. beş vakit camiye gelen de yapsa, münafık sıfatı!.. Yalan, münafık sıfatı; emniyetsizlik, münafık sıfatı; va’dinde hulf etme, münafık sıfatı; söz verdiği halde gadre girme, münafık sıfatı; desteklendiği halde, kendini destekleyenleri tanımama, münafık sıfatı…

“Yuh Olsun Onların Ham Ervâhına!..”

*Yâd-ı cemîl olarak anılacaklara mukabil, nifak sıfatı taşıyanlar da yâd-ı kabîh olarak dilden dile dolaşacaklar. Gelecek nesiller de bu duyguyu tevarüs edecek, “Yuh olsun onların ham ervâhına!..” diyecekler. Milleti paramparça haline getiren, ayrıştırmalar yapan, bu mevzudaki makul, pozitif reçeteleri kabul etmeyen, ellerinin tersiyle iten kimselere yuff!..

*Bir şeye dikkatinizi çekmek istedim üstü kapalı; on sene evvel bugünkü fitne ve fesadın kol gezdiği, ortalığı kana-irine boyadığı bölgeyle alakalı sunulan reçete gibi bir şey vardı. Belki bizim ufkumuza göreydi, ufkumuz dardır bizim; fakat aklı başında insanlar onu gördüğü zaman, “Problemi tam halledecek reçeteymiş ama neden acaba iltifat etmemişler buna?” dediler. Bin seneden beri beraber yaşadığınız kardeşler.. bugün, onlara canavar muamelesi yapılıyor. Canavarlaşan bir kısım kimselerle, o tertemiz insanlar da kendi bölgelerinde aynı şenaate, aynı denaete maruz kalıyorlar.

*Benliğine güvenen, bencilliğine yenik düşen egoist, egosantrik insanların başkalarını dinlemeye tahammülleri yoktur. Kibrin kapıları başkalarından gelen mesaja karşı kapalıdır. Hazreti Peygamber’den gelen mesajı bile Ebu Leheb’in kibri, Utbe’nin kibri, Şeybe’nin kibri “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir!” diyerek reddetmiştir. Semadan gelen vahyi en temiz bir lisanla sunan İnsan’a karşı “Kapılar sana kapalı!” demişlerdir. Nispetler perspektifinde, aynı denaetin, şenaatin bir kere daha yaşandığına şahit oluyoruz.

Ruhum Bu İman ve Ümitle Beraber Oldukça…

*Her şeye rağmen, bunlar kat’iyen sizi yıldırmamalı, sindirmemeli. Belki aksiyonunuza aksiyon katarak, hızınızı ikiye katlayarak yolunuza devam etmelisiniz. Tabi değişik köşe başlarında gulyabaniler gibi önünüzü kesmek isteyen insanlara karşı tedbirinizi, temkininizi, teyakkuzunuzu da ikiye, hatta dörde katlayarak, onların ısırmasına, üzerinize salya atmasına da meydan vermeden yolunuza hızlıca devam edeceksiniz. Çünkü sizin uğrunda koştuğunuz dava insanlık davası.. ve bunun temel dinamikleri Hazreti Ruh u Seyyidi’l-Enâm’dan alınmış, Sema’dan gelmiş, meleklerle te’yid edilmiş.

*Süleyman Nazif der ki: “Rûhum benim oldukça bu îmanla berâber / Üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bekler.” Böyle bir azm u karar içinde olmalı.

*Kur’ân-ı Kerim diyor ki:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ

“Siz kendinize bakın! Siz hidayette, doğru yolda, istikamette olduktan sonra başkaları size zarar veremez.” (Mâide, 5/105)

Zalimler, Kökü Kesikliğe Mahkum Kimselerdir!..

*Şu ayet-i kerime bazı kimselerin hallerini ne müthiş resmediyor:

فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ حَتَّى إِذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا أَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً فَإِذَا هُمْ مُبْلِسُونَ

“Ne zaman ki kendilerine yapılan hatırlatmaları, ikazları, verilen öğütleri bütün bütün unuttular, işte o zaman üzerlerine her şeyin kapısını ardına kadar açtık. Kendilerine bahşedilen nimetler içinde feruhferah yaşayıp giderlerken onları birden yakalayıverdik de, bir anda büsbütün ümitsiz kalakaldılar.” (En’âm, 6/44)

*Allah âdil-i mutlaktır; zâlimi imhal eder (ona mühlet verir) de ihmal etmez; sonuna kadar zulüm yapma fırsatını vermez. Bütün zalimler hakkında bir gün mutlaka şöyle denilir:

فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَالْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve zulmedip duran o güruhun kökü de böylece kesilmiş oldu. Hamdolsun Âlemlerin Rabbi’ne!.. (En’âm, 6/45)

474. Nağme: Musibetlerin Güzel Yüzü

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şöyle bir soru tevcih ettik:

Eserlerde, “Her şey ya hakikaten güzeldir, ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibarıyla güzeldir.” deniyor. Dış yüzleri açısından çirkin görünen zulüm ve tazyikler de nazar-ı itibara alınırsa, bu sözün şerhini lütfeder misiniz?

Muhterem Hocamız, varlığa erme, insan olma, İslam’la şereflenme gibi güzelliklerin yanı sıra ahir zamanda Efendimiz’in “kardeşlerim” hitabına mazhar olunabilecek bir yolda bulunmanın da güzelliğine temas ederek sözlerine başladı.

“Kardeşlerim” hitabına mazhar olanların en önemli vasıflarının “ıslah” olduğunu belirten Hocaefendi, ekser insanların bozgunculuk yaptıkları bir dönemde, onların canlarını dişlerine takarak ıslah hareketi arkasında koşacaklarını anlattı. Islahın açılımında, “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden ve kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, bazı fedakârlıklarda bulunarak sulh olmak için gayret göstermelerinde mahzur yoktur. Sulh hayırdır (elbette daha hayırlıdır.) mealindeki (Nisâ, 4/128) ayet-i kerimenin her zaman için sulh yolunu gösterdiğini; ayetin belli bir hadise ile alâkalı olmasının, onun mânâ ve kapsamının da hususi kalmasını gerektirmeyeceğini; İslam’da sulhun esas ve “Sulh mahza hayırdır” ilkesinin umûmî olduğunu vurguladı.

Bir kısım meşakkatleri bulunsa da ibadetlerin de çok güzel olduğunu söyleyen Hocamız, hususiyle namaz üzerinde durdu; “Namazın dindeki yeri, başın bedendeki yeri gibidir.” hadis-i şerifini hatırlattı.

Bela ve musibetlerin neticeleri itibarıyla güzel olduğunu, zira onlar vesilesiyle insanların günahlarından temizlendiklerini, arındıklarını ve terakki ettiklerini anlattı. Ayrıca, musibetlerin tembih edici olduğuna, mesela kendi ülkemizde yaşadığımız problemlerin dünya çapındaki bir kısım olumsuzluklar konusunda teyakkuz, temkin ve alternatif oluşumlar duygusu hâsıl ettiğine dikkat çekti. Şöyle dedi:

“Belalar ve musibetler, başa inip kalkan balyozlar, gıybetler, iftiralar… diyenleri, edenleri, yapanları, planlayanları, tekrar edenleri batırsa bile sizi tembih ediyor ve kaldırıyor demektir.. sizi uyarıyor ve daha büyük dâhiyeleri (belaları) aşabilecek hale getiriyor, deha duygunuzu inkişaf ettiriyor demektir. Bunlar da neticeleri itibarıyla güzeldir.”

Zamanın çıldırtıcılığına karşı sabrın da pek zor ama vaad ettikleri ve neticeleri itibarıyla çok güzel olduğuna değinen Hocamız şunları söyledi:

“Bir atasözü gibi, ‘el-İntizâr eşeddü mine’n-nâr’ derler. Yani, bazı şeyleri beklemek ateşte cayır cayır yanmaktan daha acıdır. Milletin aklı ne zaman başına gelir? Bu millet ne zaman ‘Kendimiz olalım!’ der? Ne zaman bir yönüyle Raşid Halifeler ve Sahabiler gibi olma mülahazasına yönelir?. Ne zaman -iyi dönemi itibarıyla- Osmanlı mülahazasına yönelir; kendi olmaya, ruh ve mana köklerine yönelir? İntizar.. bunu bekliyorsunuz!. Allah insan olarak yaratmış, mantık muhakeme vermiş, o dönüşümü sağlayabilecek donanımla göndermiş. Bekliyorsunuz, intizar ediyorsunuz. ‘Ne zaman?’ diyorsunuz. Vakt-i merhunu intizar ve o mevzuda sabır, dış yüzü itibarıyla ızdıraplıdır; fakat bu ızdırap öyle bir duadır ki, Süfyân b. Uyeyne hazretlerinin ifadesiyle, ‘Allah bazen, muzdarip bir kalbin ağlamasıyla bütün bir ümmete merhamet buyurur!’ Allah gönüllerinize derin ızdırap saçsın. Hal-i âlemin genel durumunu, umumî manzarayı, hususiyle milletimizin maruz kaldığı umumi manzarayı müşahede ederken ızdırap duyma enginliğine ulaştırsın.”

Samimiyet ve içtenlikle Rabbine el açıp yönelen herkesin, teveccühüne teveccühle karşılık verildiğini hemen her zaman vicdanında duyabileceğini; bununla beraber, Cenâb-ı Hakk’ın muztar (çaresiz) durumdaki insanlara yardımının çok daha açıktan cereyan ettiğini belirten ve “Izdırap duymak ızdırarın da yoludur.” diyen Hocamız sözlerine şöyle devam etti:

“El açıp şuursuzca beş saat dua edeceğinize bazen bir dakika ızdırap içinde kıvranmanız Hak katında daha makbul olabilir. Nitekim İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: ‘Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.’ Meseleyi bu açıdan değerlendirebilirsiniz.”

Sohbetinin sonunda Cenâb-ı Hak ile irtibat konusunda tembihte bulunan Hocaefendi şunları söyledi:

“Keşke her gün hepimiz birer cüz Kur’an okuyabilsek!.. Allah bu kadar hizmete muvaffak kılınca vacip olmaz mı her gün üç saat dua etmek?!. Ne kaybınız olur? Uyuyuncaya kadar yatakta bile geçerlidir. Kur’an’da ‘Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder.’ buyuruluyor. Allah’ın bunca lütfuna mazhar olan insan!.. Bir taraftan değişik muvaffakiyetler ihsan etmiş ki devlet yapamıyor. Hatta yapılan şeyleri yıkmaya çalışıyor, yıkamıyor bile. Her gün bir yerde dinamit patlatıyor fakat yıkılmıyor. Bu, Allah’ın size çok büyük bir lütfu. Böyle bir lütuf karşısında -rica ederim- her gün Kur’an-ı Kerim’den bir cüz okumazsak O’na karşı vefasızlık olmaz m? Lâakal her gün bir iki saat duaya vakit ayırmazsak O’na karşı vefasızlık olmaz mı?”

471. Nağme: “Affetmeye Hazır Olun!” Tenbîhi

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dünkü sohbette şu soruyu cevapladı:

“Son yedi sekiz Bamteli veya Herkul-Nağme sohbetinde bu süreçle alakalı olarak affa çok ciddi vurgu yapıyorsunuz. Acaba süreç sonunda af konusunda farklı mütalaalar olabileceği hususunda endişeleriniz mi var? Yoksa tahribat geniş tabanlı olduğundan ve uzun sürdüğünden dolayı bu tahşidat az bile, diye mi düşünüyorsunuz?”

Kıymetli Hocamız, olumsuzluğu tek başına bırakıp yalnızlaştırmak gerektiğini anlatarak sözlerine başladı ve özellikle şunları söyledi:

*Olumsuzluğu yalnızlaştırmak lazım. İki vasıta birbirinden uzaklaşıyorsa, aradaki mesafe hızla artar. Ama biri yerinde durursa şayet, bazı muvasala köprüleri teessüs ettikten sonra bir gün dönüp gelinecek olursa, çok fazla güç harcanmadan bir araya gelme olur Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Toplum çok kamplaştırıldı, birbirinden koparıldı. Günümüzde öyle ayrışmalar oldu ki -hafizanallah- eğer bir taraf bir yerde durmazsa, mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimanesiyle hareket ederse, yani affa yanaşmazsa ve tokada tokatla, çirkin lafa çirkin lafla mukabelede bulunursa, toplumda kâbil-i iltiyam olmayan yaralanmalara, parçalanmalara sebebiyet verilmiş olur. Arkadan gelen nesillere de kin ve nefret miras bırakılmış olur.

*Diğer taraftan, şayet bir yerde örnek bir şey sergilerseniz, o huzur âlemini gören kimseler çevrede imrenmeye başlarlar. Onlar da lokal dahi olsa o türden şeyler oluşturmaya çalışırlar. Siz hiç farkına varmadan, bir de bakarsınız, sizin çevrenizde oluşturduğunuz o ütopya gibi oluşum, Allah’ın izni inayetiyle, dar dairede bile olsa (başka yerlerde de) oluşur. Hal diliyle, temsil diliyle imrendirici bir şey sergilerseniz, Allah’ın izniyle, muhtemel fitne ve fesatları bertaraf etmiş, en azından onların tesirlerini azaltmış olursunuz.

*Bir diğer taraftan bizim hırçınlık yapmamız için hiç sebep yok. Mesela; buraya malikâne derlerse, “Gelsinler baksınlar!” deriz. Burada nasıl kalıyoruz? Kirasını vererek. Dolayısıyla bizim ille de üzerini örtmemiz icap eden bir kusurumuz yok. Allah’a karşı kusurumuz çoktur da fakat toplum nezdinde bizi mahcup edecek bir şeyimiz yok. Kimse bize “hırsız” diyemez, “rüşvet aldınız” diyemez. Dolayısıyla yüzümüz ak, alnımız açık, Allah’ın izin ve inayetiyle rahatız. Cenâb-ı Allah’a, bizi böyle olumsuz şeylerden koruduğu için de hamd u senada bulunuruz.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kardeşlerime selam olsun! Birileri yeryüzünde fesada sebebiyet verdikleri halde, onlar ıslah hareketi içinde olurlar; uzlaştırıcı, barıştırıcı hareket tavır ve davranışları içinde olurlar.” buyuruyor. Bu aynı zamanda Cenâb-ı Allah’ın o toplumu cezalandırmaması için de bir seradır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Rabbin, halkı dürüst hareket eden hem kendi nefislerini, hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helâk etmez.” (Hûd, 11/117) Evet, Kur’ân’ı dert edinmiş, insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip, kadın-erkek bu uğurda mücadele eden bir zümre varsa, Allah o yeri semavî ve arzî büyük belalardan korur.

*Arkadaşlardan sorduklarımın çoğunun evleri yok, demek ki Anadolu insanının onca teveccühünü, kendi arzuları istikametinde o ölçüde olsun değerlendirmemişler; çalmamışlar, çırpmamışlar. Demek ki, hep insanlık için soluk soluğa koşmuşlar, küheylan gibi… Bütün bunlardan dolayı Cenâb-ı Hakk’a hamd u sena etmek lazım.

*Belki bütün bunlardan daha büyük bir lütuf şudur: Cenâb-ı Allah’ın bunca iltifatâtı karşısında hiç kimse kendisini fevkaladeden bir insan görmüyor. Cenâb-ı Hakk’ın size gördürdüğü bu işi, en büyük devletler bile yapamamıştır. Öyle büyük işler yaptırdı ki, dolayısıyla hizmete şöyle-böyle katkısı bulunan bir insan, “Yahu ben de şöyle oldum!” deyip kendisine pay çıkarabilirdi. Nitekim on tane insanı etrafında toplayan kimileri bir cinnetin eseri olarak kendilerini mehdi görüyorlar. Yirmi otuz tane insana bir şey anlatmışlardır, dolayısıyla kendilerini ulûlazmâne bir hal içinde görüyorlar, hafizanallah. Bazıları da iki tane insanın imanına vesile olmuşlar mı, olmamışlar mı; bir yerde Müslümanlığın itibarını iki santim yükseltmişler mi, yükseltmemişler mi; belli değil. Dünyada Müslümanlık adına itibarımıza bir katkıda bulunmuşlar mı, bulunmamışlar mı; belli değil. Ama kendilerini emiru’l-mü’minin görmek gibi bir hata içindeler.

*Bir taraftan minnacık hizmetleriyle, karıncanın işi kadar işleriyle kendini ulûlazmâne bir tavır içinde gören insanlara karşılık, Allah’ın bunca hizmet ettirmesine rağmen, arkadaşların hangisinin nabzını tutsanız, şöyle dediğini göreceksiniz: “Allah’ın benden daha günahkâr, daha mücrim kulu yoktur. İhtimal yağmur yağmıyorsa, benim yüzümden yağmıyordur.” İşte, bu da Allah’ın ayrı bir lütfudur. Bir taraftan eltaf-ı sübhaniyesini başınızdan sağanak sağanak yağdıracak, fakat siz mahiyet itibarıyla kendinizi küçüklerden daha küçük göreceksiniz. Bu Efendimiz’e çok önemli bir meselede iktidânın ifadesidir. İnsanlığın İftihar Tablosu, önemli dualarından birinde “Allahım beni kendi gözümde küçük, minnacık kıl!” diyor. “Kendime çok küçük bir varlık olarak bakayım!” diyor. Size Allah Teâlâ bunca hizmet gördürdükten sonra kendinize sıradan bir insan gibi, âhâd-ı nâstan bir insan gibi, Hazreti Ali Efendimiz’in ifadesiyle “insanlar arasında insanlardan bir insan…” şeklinde bakabilmeniz, Cenâb-ı Hakk’ın öyle önemli bir lütfudur ki, trilyonlar verseniz bunu elde edemezsiniz.

*Bir taraftan rahmetiyle sizi sevindiriyor, mest ediyor; beri taraftan da siz kendinizi insanların en hakiri görüyorsunuz. Yüreğiniz ağzınıza geliyor: Acaba imanlı gider miyim öbür tarafa? Çünkü kendinden ve akıbetinden emin olan insan, emin değildir.

*Allah’a binlerce hamd u sena olsun, küfür ve dalalet içinde değiliz. Bilerek bir arpa kadar bir haram yemedik. Bunları söylemek doğru değil ama kendi halimi söyleyeyim: Ben kardeşlerimin evinde yemek yerken bile parasını vermeye çalıştım. Burada da kira vermeden durmadım. Bu koca binanın kirasını gelen teliften veriyorum. Neden? Çünkü yanıma gelen misafirler benim misafirim olduğundan dolayı burada bu vakfın binasını kullanma hakları olmayabilir. En iyisi, kirasını ben vereyim, bu arkadaşlar günaha girmesinler, ben de günaha girmeyeyim.

*Dışarıda bir ev tutacak, çoluk çocuğa bakacak imkânlarım helal yoldan olmadığı mülahazasıyla ben dünyaya doğru adım atmadım. Hayatımın, gençliğimde ilk üç senesini bir caminin penceresinde geçirdim; altı senesini Kestanepazarı’nda iki metre boyu, iki metre de eni bir tahta kulübede… Allah’a binlerce hamd u sena ederim. Ben o talebenin yemeğine bir kaşık çalmadım. Buna yedi cihan şahittir. Abdest alırken talebelerin takunyalarına ayağımı basmadım. Orada banyo vardı, onlardan birine girip yıkanmadım. Talebenin hakkıdır, benim hakkım değil. Her gün altı saat derse girdim, cumartesi pazar da dahil. İdarecilikle gece talebenin başında bulundum. Üç tane insana, mütalaacıya birer maaş veriyorlardı. Onların mesailerini de üstlendim ama hiçbir ücret almadım. Tenezzül etmedim dünyaya. Yirmi küsur yaşımdayken ayağımın ucuna kadar gelince milletvekilliği, “Allah Allah, dedim, beni böyle komik mi buluyor bu insanlar? Çok küçük bir insan olabilirim ben, fakat Allah’a intisap gibi büyük bir meselenin peşindeyim.” Cenâb-ı Allah kalbimi, Kendi nuruyla, aşk u iştiyakıyla doldursun. Genel karakterimiz bu.

*Bugün bazıları bunu anlamasalar bile, tarihin sayfalarına sizin, arkadaşlarınızın yaptığı şeyler bembeyaz satırlar halinde işlenecektir. Bazıları da kendilerini apak gösterseler bile onlar da tarihin sayfalarına kapkara lekeler halinde dökülecektir. Bir nesil, iki nesil, üç nesil.. torunlarına bile diyecekler ki: “Ey hırsız dedenin torunu!.. Ey mürteşi dedenin torunu!.. Ey mürtekip dedenin torunu!..”

*Bugün böyle davranmanız, gelecekte de öyle davranacağınız mevzuunda en güçlü referanstır. Bugüne kadar inşaallah bir inhiraf yaşamadıysanız, zannediyorum, bundan sonra da Allah böyle bir inhirafa düşürmez.

Yenilenme Ruhu ve İlâhî İnayet

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Dinî duygu ve düşüncede yenilenme sevdalısı insanların belirgin özellikleri nelerdir?

Cevap: Yıllardır Müslümanların yaşadığı coğrafyada ruhî hayatın büyük ölçüde söndürülmesi, aşk u vecdin bütün bütün unutturulup gönüllerin diline zincir vurulması, düşünen ve okuyan aydınların gidip kaskatı bir pozitivizme aborde olmaları, salâbet ve hakta sebat yerine kaba softalığın ikâme edilmesi; hatta ahiret ve Cennet istenirken bile, dünyada alışılagelen mutluluğun devamı mülâhazasıyla istenmesi gibi pek çok tahribâtı onarma cehdi ortaya koymadan, çarpık düşünce ve telakkileri tashih etmeden toplum olarak ruhta ve manada dirilmemiz mümkün değildir.

Tabii ki, son birkaç asırdan beri ruhlarımızı saran levsiyat Allah’ın izni ve inayetiyle sökülüp atılabilir. Ne var ki, öncelikle milletçe çöküntü ve çözülmelerimizin gerçek sebep ve sâikleri sayılan ihtiras, tembellik, şöhret arzusu, makam sevgisi, bencillik ve dünyaperestlik gibi his ve duygulardan sıyrılmamız; sonra da İslâm’ın özü ve hakikati olan istiğna, cesaret, mahviyet, diğergâmlık, ruhanîlik ve rabbanîlik ruhuyla hakka yönelmemiz ve gönüllerimizi hak duygusuyla arıtıp şekillendirmemiz gerekmektedir. İşte bu anlayışla işe koyulmadan ve ona muvafık bir gayretle çalışıp çabalamadan düze çıkmamız imkânsızlık ölçüsünde zor demektir. Bununla beraber, eğer içimizde, öze sadık kalmanın yanı sıra çağı da kucaklayabilecek tecdid ve ıslah iradesine sahip bir kısım yiğitler varsa –ki vardır– bu tamir ve yenilenme mutlaka gerçekleşecektir.

Göz Açıp Kapayıncaya Kadar Dahi Olsa

Bir misal olması açısından, kendisine Hüccetü’l-İslâm denilen İmam Gazzalî’nin hayatına bu perspektiften bakabilirsiniz. O, öncelikle ilm-i zahirde yüksek bir ufku yakalamıştır. Öyle ki, kendi dönemi itibarıyla ulaşılabilecek bütün kaynak eserlere ulaşmış, kütüphaneler dolusu kitabı hallaç etmiş ve neticede daha sonraki nesillere çok bereketli eserler bırakmıştır. Zaten yetiştiği dönem olan beşinci asır, bir açıdan, bizim rönesansımızın zirveye ulaştığı bereketli bir çağdır. İşte İmam Gazzalî zahirî ilimlerde zirveleri tuttuktan sonra o ilimlerin dar kalıpları içine sıkışıp kalmamış, onlara ayrı bir kıymet ve derinlik kazandıran rabbanilik ve ruhanilik ufkuna yönelmiştir. Zira ona göre manevî ve metafizik buudu olmadığı takdirde âlimlerin kitaplarda söyledikleri sözler, nazarînin ötesine geçmemektedir. Hakikat bilgisine ulaşılması nazarînin amelîye çevrilmesi ve kalb ufkunda yaşanan bir hayat tecrübesiyle mümkündür. Dolayısıyla kalb ve ruh yörüngesinde bir hayat yasayanlar diğer ilim ehline göre kırılma ve dökülmelere daha az maruz kalmaktadırlar.

İşte kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselen, nefsî arzularından sıyrılan, kendinde fena bulup Allah’ta bakî olan bir insanı, rahmet-i ilâhînin, düşüncelerinde, mülahazalarında ve hissiyatında kendisiyle baş başa bırakması düşünülemez. Evet, göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa, Allah bu tür insanları nefisleriyle baş başa bırakıp yanlışlığa kaymalarına müsaade etmez.

Bildiğiniz gibi Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem);

يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلَا تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ

Yâ Hayyu, yâ Kayyûm! Rahmetin hürmetine Senden yardım diliyorum; her hâlimi ıslah buyur ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimle baş başa bırakma!” (en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/147; el-Bezzâr, el-Müsned 13/49) duasını ümmetine bir hedef olarak talim buyurmuştur. Efendiler Efendisi’nin dualarını kendilerine en yüksek hedef olarak belirleyen ve o istikamette cehd u gayret içinde bulunan ıslah erleri de Allah’ın izni ve inayetiyle hep maiyyet-i ilâhiyenin nurdan tayfları altında yol almışlardır.

Cenâb-ı Hak, Hiçbir Emeği Zayi Etmez

Bu itibarla denilebilir ki asırlara damgasını vurmuş bu büyüklerin içtihat, istinbat ve tecdit mülahazalarını Cenâb-ı Hak onların içine ilka etmiştir. İsmail Hakkı Bursevî’nin Netâic’ine bakacak olursanız onun, “Sabah vakti kalbime şöyle tulû etti; içime şöyle geldi.” gibi sözlerine şahit olursunuz. Bu ifadelerden anlaşılıyor ki Cenâb-ı Hak, bu büyük zatların yollarını aydınlatıyor ve önlerini açıyor, böylece onlar da her şeyi doğru görüp doğru yorumluyorlar. Sonra da zamanın şartlarına, toplumun karakterine ve sahip oldukları  vazifeye göre yapılması gerekli olan işleri yapıyorlar.

Cenâb-ı Hak, Zilzâl Sûre-i Celilesi’nde:

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ

“Kim zerre ağırlığınca bir hayır işlemişse mutlaka onun karşılığını görür; kim de zerre ağırlığınca bir şer irtikâp etmişse mutlaka onun karşılığını görür.” (Zilzâl sûresi, 99/7-8) buyuruyor. Bu âyet-i kerimenin mânâsını, sadece “insanın burada işlediği iyilik ve kötülüklerin karşılığını ahirette alması” şeklinde anlamak eksik olur. Kanaatimce konuya şöyle bakmak gerekir: Atom ağırlığınca bile olsa yapılan iyilik ve kötülüklerin karşılığı belli ölçüde dünyada da görülecektir. Zerre ağırlığı kadar küçük hayırların bile karşılığı görülecekse şayet, mefkûre uğrunda, küre-i arz ağırlığında yapılan hayırların karşılığı öncelikle görülecek, çok defa ilahi inayet şeklinde tecelli edecek, demektir.

Bu açıdan Cenâb-ı Hakk’ın, himmeti milleti olan, kendisini insanların dirilişine adayan, şahsî zevklerinden fedakârlıkta bulunup hiçbir şekilde kendi ikbal ve istikbalini düşünmeyen bir ihya erini kendi nefsiyle baş başa bırakması düşünülemez! Allah (celle celâluhû) kim bilir bazen açıktan açığa, bazen da şahsın hiç farkına varmayacağı şekilde onu sevk-i ilâhî ve insiyaklarla yönlendirir. İşte böyle bir diriliş kahramanı ne kadar dolambaçlı yollara girerse girsin, hangi derin vadilerde dolaşırsa dolaşsın, Allah’ın izni ve inayetiyle hep doğru yolda yürümeye devam eder.

Allah tarafından ufukları açılan bu tür hakikat kahramanları kimi zaman daha işin başında her şeyi ayan beyan o kadar net bir şekilde görürler ki karşılaştıkları hâdise ve problemler karşısında hemen çok rahat,

فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلَالُ

“Hakkın ötesinde ancak dalâlet vardır.” (Yûnus Sûresi, 10/32) deyip doğruyu işaret eder, hakikati seslendirirler. Kimi zaman da karşılaştıkları hâdisenin muğlaklığı ve müphemliği karşısında, “Allah’ım sadece Senin rızanı diliyor, bu insanların Sana yönelmesi için rızana en muvafık tercih ne ise beni ona muvaffak kılmanı istiyorum.” diyerek samimiyet, ihlas ve gayretle O’na sığınırlar. Neticede onlar, Allah’ın izniyle doğruyu görür, doğruyu seslendirir ve insanları doğru yola yönlendirirler.

Hiç Kimse O Kapıdan Eli Boş Dönmemiştir

Eğer siz sürekli dualarınızda, “Allah’ım! Dayanamayacağım, güç yetiremeyeceğim musibet ve belalar karşısında Senin kapının tokmağına dokunuyor ve ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ diyorum. Allah’ım! Hata ve günahların ağır baskılarından kurtulma hatta tasavvur ve tahayyüllerimin kirlenmesi karşısında tertemiz bir hayat yaşayabilme adına yine Senin kapının tokmağına dokunuyor ve bir kere daha ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ talebinde bulunuyorum. Allah’ım! İnsanların dirilmeleri adına ortaya koyduğum bütün söz ve fiillerimde beni benimle baş başa bırakma! İrşad tecellilerini benim üzerimden hiçbir zaman eksik etme! Beni her daim doğru yola hidayet buyur! Bütün tavır ve davranışlarımda beni samimiyet ve ihlasla serfiraz kıl! Sazımın sözümün insanlara tesir etmesi için inayetini, görüp gözetmeni üzerimden eksik etme! Allah’ım! İrşad ve tebliğ yolunda mücadele ederken biliyorum ki ehl-i dalâlet beni rahat bırakmayacak; çok küçük şeyleri dahi bahane ederek üzerime gelecek. Onlardan gelecek her türlü belâ ve musibet karşısında eğilmeden, bükülmeden, kırılmadan, taviz vermeden dimdik ayakta durabilmek ve sadece Senin karşında eğilebilmek için yine Senin inayetine, koruyup kollamana sığınıyor, bir kere daha kapının tokmağına dokunuyor ve ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ diyorum. Allah’ım! Kalbimi duru tutamıyor ve hakkıyla hukukullaha riayet edemiyorum. Kalbimin, yarattığın günkü gibi dupduru olabilmesi adına tekrar Senin kapının tokmağına dokunuyor ve bir kez daha ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ diyorum.” şeklinde sadakat ve samimiyetinizi ortaya koyarsanız Cenâb-ı Hak sizin bu teveccüh ve yakarışlarınızı boş çevirmez; sizi içtihat, istinbat ve tercihlerinizde göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa nefsinizle baş başa bırakmaz.

Evet, eğer siz hayatınızı bu mülahazalara bağlı götürüyor, sabah-akşam hep O’nun kapısının tokmağına dokunuyor ve isteklerinizi birer dilekçe gibi hep o kapıya arz ediyorsanız, arz-ı hâlinizi duyan, bilen, gören Allah (celle celâluhû) mutlaka icabet edecek ve sizi asla karşılıksız bırakmayacaktır. Hak dostlarının yürekleri yakan o derin ve dokunaklı virdlerinde çok defa ifade edildiği gibi, şimdiye kadar O’nun kapısına gidenlerden hiç kimse eli boş dönmemiştir. Hata ve günahlar içinde düşe kalka yürüdükleri hâlde niceleri o kapının tokmağına dokunmuş, O’nun afv u mağfiretine sığınmış ve neticede O’nun rahmet, lütuf, ihsan ve inayetiyle sarılıp sarmalanmışlardır.

Hâsılı, Cenâb-ı Hak, fenâ fillah, beka billâh ve maallaha mazhar olamamış, ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn mertebelerinden geçerek Zât-ı Baht’a ulaşamamış, bu yolda ciddî bir sermayesi bulunmayan; fakat son derece samimî ve ihlâslı olan, sürekli “Allah’ım! İman-ı kâmil!” “Allah’ım! İslâm-ı etemm!” “Allah’ım! İhlâs-ı tam!” “Allah’ım! Samimiyet!” diyerek Allah’a teveccüh eden ve tam bir sadakatle o kapının tokmağına dokunan tamir, ıslah ve tecdit yolcularını yalnız bırakmamış; ilahi koruma, görüp gözetme ve kollamasıyla onları hep muhafaza altına almıştır.