Posts Tagged ‘irtidat’

BAMTELİ: SÜVARİ DE YETİM KÜHEYLAN DA!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   İman ve aksiyonda sürekli derinlik peşinde olmak, canlı kalmanın iksiridir; durağanlık ise, kalbî ve ruhî hayatın zehri!..

Bir dua: “Bizlere, bizleri aşan istidatlar ve o istidatlara da inkişaflar ver Allah’ım!” Evet… “İstidat” derken, bu mevzuda biraz metafizik gerilimi, kalb canlılığını, latife-i Rabbâniye hayatiyetini, her zaman Allah karşısında bulunduğumuz mülahazasını, kendimizi daha az görüp asıl başka şeyleri görme, daha başka şeyleri görme, daha daha başka şeyleri görme arkasında koşmayı kastediyoruz.

Niye bugün böyle dünkü gibi geçti? Oysa “İki günü müsâvî olan kaybetmiştir, haybettedir!” buyuruluyor. Saniyeler bile bizim hareketimizle değer kazanmalı; dakika değil, saat değil, gün değil, hafta değil, ay değil. Bir önceki saniye bizim için bir şey ifade etti; ikinci bir saniye, çok daha derin bir anlam ile gelmeli bize. “Allah Allah! Ben, bir, iki, üç filan deme ölçüsünde bir zaman dilimi içinde, bak bunu düşünememiştim; demek ki Rabbim ile münasebet açısından bu da varmış!” Ve diğer bir saniye.. diğer bir saniye… Adeta saniyelere bağlı o kalbin tik-takları, her tik-tak ederken farklı bir anlama dem tutmuş gibi, daha derin bir anlama dem tutmuş gibi.

Ama gel-gör ki, biz, taklidin hükümferma olduğu bir ortamda neş’et ettik. Olduğumuza binlerce hamdolsun!.. Böyle olmayıp sağda-solda, şuraya-buraya toslayarak yol almaya çalışıyor gibi olanlar da var!.. Aslında bunlar “Yol aldım!” zannediyorlar ama hiç farkına varmadan oldukları yerde -bağışlayın- tepinip duruyorlar. Sadece söz ile mevzuyu değiştiriyorlar, gündem değiştiriyorlar ve bu farklılığı, demagojiler ile yapıyorlar. Farklılık, kalbdeki farklılığa bağlı olmalı. Dün duyduklarım, bugün duyduğum şeylerin yanında çok geride kalmalı!.. Yarın, Cenâb-ı Hakk’ın lütfedip duyuracağı şeyler, bugünü sorgulayacak kadar derin olmalı!.. Üçüncü gün içine daldığım, kendimi akıntısına saldığım duygu-düşünce çağlayanı da arkada bıraktığım bütün günleri sorgulayacak şekilde daha ufuklu, daha engin olmalı. Ancak öyle olursa, insan, ayakta kalabilir.

İstikâmet, sâbit-kadem olma, doğru durma; bunlar, çok önemlidir. Fakat onlarda temâdî, temâdîde derinlik, sürekli derinleşme, her adım atışta birkaç metre daha derinliğe inme, daha farklı bir ufka yönelme; bu, ondan da önemlidir. Duran ve durağan insanlar, hiç farkına varmadan, saçılırlar sağa-sola. Sıkıntıyı gördükleri zaman, kendi duygu ve kendi düşüncelerinin aleyhinde konuşabilirler. “İtiraf!” diye “iftira” edebilirler, yalan söyleyebilirler, geçmişlerini inkâr edebilirler. Ama kendini hep ilerleme çağlayanına salmış bir insan, öyle değildir. Çünkü o, her adımıyla Allah’a biraz daha yaklaşmıştır; “ihsan” şuurunda biraz daha derinleşmiştir. Min indi nefsî demiyorum ki bunu; Cibril Hadîsi’nde “İman”, “İslam” ve “İhsan” beraber nazara veriliyor. Hâşâ bunlar yeterli bulunmuyor demek değil, fakat mertebe bunlar.

   Derinleşmezsen, devrilebilirsin; kitaplar kalbin sesi-soluğu haline getirilebiliyorsa, bir kıymet ifade eder, yoksa satırlara ve raflara emanet kitaplar çok defa sahipleri için birer aldanma sebebidir.

“İman ettim!” Nasıl? “Ben, iman etmiş bir toplumun içinde neş’et ettim. Böyle bir ortamda neş’et ettim ve imanım taklidî idi. Babam ne yapıyorsa, annem ne yapıyorsa, Kur’an kursunda hocam ne yapıyorsa, onları yaptım. Bir çocuğun anne-babasından dil öğrenmesi gibi, benim de çevremden öğrendiğim şeyler onlar!” Sadece taklittir, bu. Fakat esasen bunu pekiştirmek ve kopmayacak hale getirmek, o mevzuda düşüncenin hakkını vermeye bağlı; bir kalb taşımanın hakkını vermeye bağlı; tefekkürün, tedebbürün, tezekkürün hakkını vermeye bağlı; biraz evvelki mülahazalar açısından, her yeni günde, daha önceki günleri sorgulamaya ve her şeyi test etmeye bağlı.

“Nerede duruyorum?” Onu görmek için bir düne bakacaksın, bir de bugüne bakacaksın; birkaç gün öncesine bakacaksın, bir de bugüne bakacaksın. Aynı mülahazalar içinde çırpınıp duruyorsan, ileriye doğru bir adım atamamışsın demektir. Şu halde sen, yürüdüğün doğru yolda, o şehrâhta, hiç farkına varmadan, patikada yürüyor gibi bir gün tökezleyip o yolun bir yerinde kalacaksın! Devrilmen, mukadder demektir. Derinleşmezsen, devrilirsin!.. Her gün birkaç adım daha derinleşmezsen, birkaç adım daha O’na (celle celâluhu) yaklaşmazsan, siyasîler gibi devrilir gidersin! “Allah!” derken, Allah’tan uzaklaşırsın. “Peygamber!” derken, her adımda, O’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) on adım uzaklaşmış olursun. “Kur’an!” derken, yirmi adım, mesafe mesafe ondan uzaklaşmış olursun.

Kitaplar, kitaplardaki mevzuat, çok önemlidir; hakikatler, onlarda mündemiçtir; onlar, onu ihtiva ederler. Fakat o kitapların özü ve ruhu, insanın ruhunda mânâlandırıldığı zaman kıymete ve değere ulaşır. Sâdî’nin dediği gibi Gülistan’ında, “İlmin ile amel etmiyorsan, bildiğini tabiatında bir derinlik haline getirmemişsen, sen, câhilin tekisin!” Böylelerine dilimizde de “diplomalı cahiller” denir; her yerde kullanılır bu idyum, zannediyorum. Meseleyi kitaplara emanet edince, onlar emanete hıyanet etmezler; alır saklarlar onu bağırlarında: “Belki bir gün emanette emin birileri gelir, bizi buradan söker alır, hayata hayat kılar, kendi derinliklerini onunla sağlar ve kendi ruh âbidelerini -malzeme olarak onu kullanmak suretiyle- ikâme etmeye çalışırlar!”

Kitap, satırında, paragrafında, maktaında saklar o hakikatleri; o, emindir. Fakat sen, okuduğun şeyi tabiatına mal edememişsen şayet.. o kitaplarla, kitapların derinliklerine doğru açılamamışsan şayet.. o akıntıya kendini salamamışsan şayet… Sen, kitaplarla aldanıyorsun demektir, hiç farkına varmadan. Bir de sana bakan, sana güvenen, sana itimâd eden kitleler var ise, hiç farkına varmadan, o yanlış İslamî telakkînle, o yanlış kitaba bakışınla onları da kendin gibi “elde kitap, kitapsız” hale getiriyorsun demektir; “elde kitap, kitapsız” hale getiriyorsun. Kitabın kitap olması, rafta durmasıyla veya senin telaffuz etmenle değildir; esasen kalbinin sesi-soluğu olmasına, kalbde bir ney gibi inlemesine bağlıdır. O, kalbde ney gibi inleyeceği âna kadar, satırlardan, kapkara satırlardan ibaret kalır. Orada bir inilti halinde kendini hissettirmiyorsa, nöronlarında bir balyoz ağırlığı ile kendisini hissettirmiyorsa şayet, bence o kitaplar, kitaplığa emanet… hakikatler de kitaplara emanet.. ve onlar, kendilerini anlayacak basiretli, idrakli, kalb taşıyan bir nesil beklemeye dursunlar!.. Bekleyecekler daha uzun zaman…

   Cenâb-ı Hakk’ın bu yoldaki ihsanları, birer hil’at (kaftan, süslü elbise) gibidir; güzellik o libasa (giysiye) ve onu giydiren Allah’a aittir.

Cenâb-ı Hakk’ın, size, sizin neslinize bu mevzuda, o istikamette adım attırdığını kabul etmezsek, nankörlük yapmış oluruz. Yapılan şeyler, çok defa İslam’ın bütünüyle yaşandığı dönemde -belki bazıları itibarıyla- yaşanamamış şeylerdi, Allah’ın izni ve inayetiyle. Fakat o mesele, meselenin iktiza hususiyetleriyle, hususiyet derinlikleriyle ele alınmadığı için, bence, tıkanmalar oldu. Eğer yeni bypasslar ile o tıkanmış kanallar açılmaz ise, içtimaî problemler devam edecektir. Çünkü bir, “insanın kalbi” vardır; bir de duygu-düşünce birliği itibarıyla “toplumun kalbi” vardır. Toplum kalbi… O mesele toplum kalbinde bir heyecan haline, heyecan dalgası haline gelmemişse şayet.. onları omuz omuza bir duruma getirmemişse şayet.. kubbedeki unsurlar gibi baş başa verecek hale getirmemişse şayet.. ve hep “Daha ileri, daha ileri, daha ileri!” mülahazasıyla, oklar hep daha ileriyi göstermiyorsa şayet, olduğu yerde kalır o, yoğun bakımda kalır.

Cenâb-ı Hak (celle celâluhu) size lütuflarda bulundu. “Yoğun bakımın dışında!” diyorum, hüsnüzan ederek; diğerini suizan sayıyorum. Çünkü o kadarcık bir nimet-i İlahîyi görmezlikten gelmek, Allah’a karşı nankörlük olur. Çok güzel şeyler yaptırdı sizin neslinize, Allah. İşin içinden olanına, kenarından-köşesinden işi tutanına, hazır bir sistemin başında gidip kendisine bir ofis oluşturanına, o ofiste oturup kendisini oranın şehsuvarı gibi göreninden doğrudan doğruya cephede at koşturanına kadar çok farklı mertebelerde, Cenâb-ı Hak, herkese bir şeyler yaptırdı. Belki bazıları oturduğu yerde, koşanların yanında, esasen onları tanıma ve kendini onlara tanıttırma ve “Ben de varım!” mülahazasıyla, meseleyi “ben de var”lık yörüngesinde götürdüler; bu suretle, hemen her yerde öyle görünmeye çalıştılar. Fakat öyle görünme yerine, “gösterme” mülahazası esastı. Âdeta O’nu (celle celâluhu) gösterme mülahazası; gittiği her yerde, ibrenin “Hû” diye bir yönüyle O’nu işaretlemesi; önemli olan, o.

Evet, değişik mertebelerde, Cenâb-ı Hak, çok şey yaptırdı; bunu inkâr edersek, nankörlük olur. Hazreti Pîr-i Mugân’ın, nankörlük ve bir de tahdîs-i nimet konusunu ifade ettiği yerdeki hususa bağlayarak meseleyi öyle değerlendirmek lazım. Yapılan o güzellikleri bütünüyle görmezlikten gelmek, nankörlüktür. “Hayır, hiçbir şey yok!” diyemezsiniz. Bir şey var, fakat o var olan şey, Allah’tan ve daha ileriye götürmek üzere emanet!.. Onu, ona katlama, yüze katlama, bine katlama.. en azından niyetiyle bine katlama.. kendi çatlayasıya bine katlama.. beynini burnundan kusasıya bine katlama.. o yolda ölesiye bine katlama.. o işin sevdasıyla ve delisi olarak. Şayet o meseleye sevdalısı olarak sahip çıkılmıyorsa, o konuda tıkanma olur ve her tıkanma, arkadan yoğun bakım getirir. Yoğun bakıma gidenlerin çoğu da en son durak olarak kabre girer. (Şu söz İbn-i Hacer el-Askalânî hazretlerinin “Münebbihât” adlı eserinde, Hazreti Ali’ye (radıyallâhu anh) isnat edilir.)

يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ * قَدْ غَرَّهُ طُولُ اْلأَمَلْ

أَوَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ * حَتَّى دَنَا مِنْهُ اْلأَجَلْ

اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً * وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ

اِصْبِرْ عَلَى أَهْوَالِهَا * لاَ مَوْتَ إِلاَّ بِاْلأَجَلْ

“Ey dünya meşgaleleriyle oyalanan zavallı! Upuzun bir ömür ümidiyle hep aldandın!

Yetmez mi artık bunca gaflet ve umursamazlığın? Zira bak, yaklaştı ötelere yolculuk zamanın!

Unutma, ölüm çıkıp gelir bir gün ansızın! Seni bekliyor kabir, o ki amel sandığın.

Öyleyse, dünyanın sıkıntı ve belâlarından sabra sığın! Bilesin ki ecel gelmeden gerçekleşmez ölüm ayrılığın!”

   Bakalım, kimler durakların birindeki güzelliklere gönül verecek, dünyanın değiştiriciliği karşısında balmumu gibi eriyecek ve kimler hedefi unutmadan yola devam edecek, ebedî saadetlere erecek!..

Amel sandığı olan kabre, Münkir-Nekir’in teftişine arz edeceğin şeylerle girersin. Yürürken durmuşsan; biraz yürümüş, yolda kalmışsan… Hazreti Gazzâlî ifadesiyle, biri pâyitahta gidecekmiş. Fakat gönlüne hoş gelen bir bağlı-bahçeli yerde, İrem bağları gibi bir yerde, meyvelerin güzellikleri, gölgelerin şahaneliği ve şakır şakır akan suların insanın içinde bir musikî tesiri icrâ etmesi ile o genel havanın tesirinde kalarak, gideceği o saltanat mahallini unutmuş. “Burada da kalabilirim!” demiş. Böylece doğru bir yola çıkmış fakat esasen o doğru yola çıkarken nazarının üzerinde olduğu asıl “hedef”i unutuvermiş bir yerde. Yolun yarısında takılmış kalmış!.. Ve böyle devrilen insanların sayısının hadd ü hesabı yoktur!.. Devrilip yolda kalan, yürürken ölen insanların sayısının hadd ü hesabı yoktur.

Sürekli hareket, sürekli hareket ve daima daha ilerileri nazar-ı itibara alarak hareket… Bu açıdan, Allahu a’lem, böyle pozitif olarak yürünen doğru yolda yürürken, o yolun hakkını benim gibiler tam veremediklerinden dolayı, Cenâb-ı Hak, şefkat tokadı ile (hadiselerin diliyle) “Aklınızı başınıza alın!” buyurdu: Bu dünya, bir dâr-ı imtihandır; dâr-ı ücret ve mükâfat değil dâr-ı hizmettir! Buradaki lezzetlere takılıp kalarak, ebedî lezzetleri unutmayınız! Öbür taraftaki şeyler, başınızı döndürecek kadar güzeldir!.. Rü’yetullah vardır, Rıdvân vardır; bizi aşan şeylerdir bunlar. İşte o yalancı bağ ve bahçe, pâyitahta gitmeyi size unutturmasın!..

“Oraya ulaştıktan sonra, daha ne İrem bağlarına uğrayacağım, ne İrem bağlarına!.. Ama hiç durmayacağım; biliyorum ki, ben, İrem bağlarını gölgede bırakacak çok değişik bağlara ulaşacağım bu sayede! Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi… Vücûd-imkân noktası… Kur’an ona, فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى “Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az.” (Necm, 53/9 diyor. Oraya ulaşacağım; fânileri bâkilerden ayıran noktaya ulaşacağım, Allah’ın izni ve inayetiyle!..” Göz orada olmazsa, gönül o heyecan ile çarpmazsa, insan, o mevzuda adım atamaz. Elli tane üniversite açsanız, yüz tane okul açsanız, gönül o ufukta olmayınca, olduğunuz yerde tepinir durursunuz, kalırsınız.

Fakat her yaptığınız şeyi, ayak altındaki bir şey gibi göreceksiniz. “Yahu ayıp! Ahsen-i takvîme mazhar birisi için, böyle bir yerde tepinip durmak ayıp!.. Allah’tan utanın; bu kadar ihsanda bulunan Zât-ı Ulûhiyete karşı, bir tane üniversite, iki tane üniversite, üç tane üniversite ne demek? Utanmıyor musunuz siz bundan?!.” Duygu bu olursa, düşünce bu olursa, üç olduğu zaman, yüzün mükâfatını verir, Allah. Gönlünüzde bin olursa şayet, üç olduğu zaman bile, binin mükâfatının verir; çünkü “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır!” Ama bu da niyeti -bir yönüyle- pratik duruma dökmeye bağlıdır. Onu ne kadar realize edebiliyorsanız, gönlünüzde petekleştirdiğiniz şeyi ne kadar değerlendiriyorsanız, bal-kaymak haline getiriyorsanız ve bir yönüyle kuvve-i zâikanıza onu tattırıyorsanız… “Daha yok mu, daha yok mu?! Yahu bal, daha yok mu?!” Bir türlü doyma bilmiyorsunuz… Âyetü’l-Kübra’da, Hazreti Pîr-i Mugân’ın “Hel min mezîd!” mülahazasını hatırlayın: Doyma bilmeyen bir seyyahın yolculuğu. İşte böyle olursa, sizdeki metafizik gerilimde hiçbir kırılma olmaz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sürekli -Heraklit gibi değil- Hâlid (radıyallâhu anh) gibi koşturursunuz, Ka’ka’ İbn Amr (radıyallâhu anh) gibi koşturursunuz; Rüstem’leri yere serecek insanlar gibi, Konstantin ordularını silip geçecek bir durumu -Allah’ın izni ve inayetiyle- ihraz edersiniz.

“Neticesinde Seni kaybedeceğim bir muvaffakiyeti bana verme Allah’ım!” Evet, muvaffakiyet, muvaffakiyeti takip edebilir; fakat asıl mesele, hep O (celle celâluhu) diyebilmektir. O; hep O, hep O, hep O… Bu ise, kendini de, yaptığın şeyi de sürekli karınca gibi görmeye, termit gibi görmeye ve yapılan büyük işleri O’nun engin inayetine, muhît ilmine, geniş meşîetine vermeye bağlıdır.

   Yük ile taşıyıcı arasında bir uygunluk olmalıdır; Allah’ın emaneti olan Din-i Mübîn eksiksiz ve mükemmeldir, onun kusursuz temsil edilmesi de ancak kıvam insanları ile mümkündür.

İmam-ı Rabbanî hazretleri, “Melik’in atiyyelerini, ancak matiyyeleri taşıyabilir!” diyor. Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan yaptığı lütuflar vardır; bunlar, O’nun atiyyeleridir, hediyeleridir, armağanlarıdır, size ihsanıdır, lütfudur. “Atiyye” kelimesini de kullanırız; günümüzün genç nesilleri, belki çok kullanmadıklarından dolayı, o kelimenin ne manaya geldiğini bilmeyebilirler. Onun için müradif (eş anlamlı) olan kelimeleri söyleme lüzumunu duydum. Başta Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan, meccânen (karşılıksız) verdiği şeyler var: İşte, yaratması gibi, meccânen verilen şey.. Ahsen-i takvîme mazhariyet gibi, meccânen verilen şey.. mesela, dinin yaşandığı, şöyle-böyle yaşandığı, taklit esintileri içinde de olsa öyle bir yaşantının hâkim olduğu bir yerde iskân buyurması, meccânen… Benim falan anneden, filan babadan gelmem, kendi planıma göre olmadı; bu, O’nun (celle celâluhu) planı çerçevesinde oldu. Bunlar hep, O’nun meccânen atiyyeleri.

Sonra, daha değişik ufuklara ulaştırması; mesela falanın arkasından yürütmesi… Birilerinin arkasından koşturup duruyordunuz. Ehl-i dalâletin, firak-ı dâllenin, siyasîlerin arkasından koşmaktan, Allah, muhafaza buyursun! Şeytanın arkasından koşmaya benzer, ona denktir o. Onu kastetmiyorum. Fakat bir yolda koşuyordunuz ki, onun içinde esasen zamanın katkısı/girdisi, konjonktürün ilavesi, zamanın tefsiri yoktu. Oysa yaşadığın zamanın, sen, dili-tercümanı olmalısın! O şeyi de Cenâb-ı Hak ihsan etmiş ise sana, yaşadığın zamanı idrak ediyorsan, “Şimdi şöyle denmesi lazım!” diyebiliyorsan… Mesela belli bir dönemde İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ata binmeyi tavsiye ediyor ve bir yönüyle onu, o savaş meydanlarında savaş unsuru olması itibarıyla takdir buyuruyor. Kılıç, kalkan, kama, zırh; bunlar, önem ifade ediyor bir dönemde. Fakat başka bir dönemde başka şeyler onların yerini alıyor.

Atiyyeyi taşıyana “matiyye” diyor; esasen o da “onu taşıyan” demektir. Hakikaten o işe liyakati varsa, o onu götürür, sonuna kadar götürür. Fakat liyâkati yok ise, Kur’an’ın kendi ifade buyurduğu gibi yolda kalır, döner: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لاَئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilsin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda mücâhede ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir.” (Mâide, 5/54) إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer isterse sizi götürür ve cedid (yeni) bir kavim getirir.” (İbrahim, 14/19; Fâtır, 35/16) Siz, yürüdüğünüz yolda, “iman irtidâdı” yaşarsanız, “İslam irtidâdı” yaşarsanız, hizmet irtidâdı yaşarsanız… Farklı şeyler bunlar.

   İrtidât, bir insanın içinde bulunduğu önemli konumdan sıyrılıp geldiği yere dönmesi demektir ki, bu konu iman, İslam ve hizmet irtidâdı şeklinde üç kategoride ele alınabilir.

İman irtidâdı: İnanıyordum… Hâşâ, şimdi onu kendime nispet edip söylemeyeceğim, çünkü inanan bir vicdanın ona bile tahammülü yoktur. Evet, şimdi birisi O’nu kabul etmiyor; hâşâ Allah’ı kabul etmiyor; bu, bir iman irtidâdıdır. Peygamber’i kabul etmiyor; bu, bir iman irtidâdıdır. Haşr ü neşri kabul etmiyor; bu, bir iman irtidâdıdır. “Gökten inen Kitap! On dört asır evvel inen Kitap ile mi amel edeceğiz?!.” Bu, bir iman irtidâdıdır. “Güncelleştirme”, bu da bir iman irtidâdıdır, dönmedir. O mevcut, Peygamber’e inen, sahabî tarafından temsil edilen, yorumu Ebu Hanifeler, Şafiîler, Mâlikîler, Hanbelîler gibi rehberler tarafından en isabetli şekilde, değiştirilmeye müsait olmayacak şekilde ortaya konan şeyler hakkında “değiştirilebilir” mülahazasını ortaya koymak, bir iman irtidâdıdır.

Bir de öyle bir şeye girmez de dinin fürûâtına ait meselelerde irtidât yaşar. Onları yapmaz, “Yapamıyorum bunları!” der. Bu, günahtır, günah-ı kebâirdir. Bu mülahaza, bir yönüyle, onun “istiğfar”, “tevbe”, “inâbe” ve “evbe” kapısının tokmağına dokunma duygusunu tetikler. Hâlâ -böyle- durduğu yerde duruyorsa, durmaz orada, o kapının tokmağına dokunur, döner oraya. Bir yönüyle bu da bir “İslam irtidâdıdır” diyebilirsiniz.

Öyle bir şeyi çok dememişler Hazreti Gazzâlî gibi, İmam Rabbânî gibi kimseler ve daha büyük zatlar. Fakat yürüdükleri yolun isabetli olduğuna, Peygamberler yolu olduğuna çok iyi inandıklarından dolayı o yolda yürürken, arkadaşlarını o yolda bırakıp ayrılıp gidenler de vardır ki, bunlar da “hizmet irtidâdı” içinde bulunuyorlar demektir. Yani, bir dönemde o Melik’in -bir yönüyle- memlûkları (kul, köle ve hizmetkârları) olarak, O’nun atiyyelerini taşıyan matiyyeler olarak işi götürüyorken, bir yerden sonra onu bir yere bırakma, daha götürmeme…

Evet, insan, kıvamı korursa -hani dün başka idi, bugün başka, yarın başka, öbür gün başka; her yeni gün biraz daha derinleşiyorsa- emin bir emanetçi olur. Düz bir şehrâhta yürüdüğümüz bir dönemde, o gün, o atiyyeyi götürüyorsunuz; şehsuvar olmuşsunuz, o da bir yönüyle sizin için bir yarış atı olmuş, süvarisini bulmuş yarış atı olmuş. Fakat bir gün geliyor ki, öyle değil, sarp bir yokuşa tırmanmak icap ediyor; işte o zaman başka argümanları kullanmak iktiza eder. Şayet yaşadığınız dönemin şuurunda değilseniz, konjonktürün farkında değilseniz, zamanın girdilerini doğru değerlendiremiyorsanız, şehrâhta yürüyor gibi uçurumu aşmaya kalkarsanız, bir yerden aşağıya yuvarlanıverirsiniz. O günü görmek lazım, o atiyyenin hatırına, taşıdığınız emanetin hatırına… Bir yerde yürüyordunuz; düz yol idi, köprüler var idi, geçiyordunuz. Fakat başka bir yere gittiniz ki, -çok tekerrür eden, Yunus’un sözüyle- “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” Karşınıza birden bire bir derin su geldi; ya yüzmeyi bileceksiniz veya ona göre yelkenler oluşturacaksınız.

Söz gelmişken, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Zerr hazretlerinin şahsında hepimize olan nasihatini bir kere daha hatırlatmak isterim: جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ Gemini sürekli gözden geçir, sürekli bir restorasyona tâbi tut; çünkü her yerin şartı farklıdır. Bir yerde düz, dalgasız denizde gidiyorsun; fakat bir yerde karşına dalgalar çıkabilir, tsunamiler ile karşılaşabilirsin, bir yerde belli akıntılar olabilir, bir yerde tatlı suların tuzlu sulara karıştığı durum olabilir, bir yerde vahşi canavarların cirit attığı mevkiler olabilir. Sen, sürekli yürüdüğün o yolda, جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ “Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin.” وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً، فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ “Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun.” Azığını da tastamam alacaksın; çünkü yol, çok uzun; kat’ etmen gerekli olan yol, çok uzun.

Şimdi deryayı geçme mevzuunda, köprü mü yapacaksın orada, bir yelken mi oluşturacaksın, seyyidinâ Hazreti Nuh (aleyhisselam) gibi batmayan bir gemi mi yapacaksın?!. Bütün yeryüzünü kaplayan sular içinde bile batmadan gidiyor. وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ “Nuh dedi ki: Binin gemiye! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Gerçekten Rabbim Gafûr’dur, Rahîm’dir (affı, rahmet ve ihsanı pek boldur).” (Hûd, 11/41) Dağlar cesametindeki dalgalar içinde dahi, gayet selametle, kimsede endişe uyarmayacak şekilde öyle yüzüp gidiyor orada. بسم الله مجريها beyanında yapılan “İmâle”deki espriyi de anlayın. Kur’an’ın iç musikisindeki espriyi de anlayın ve ona göre değerlendirin. O da ayrı bir mesele. Fakat bir yere geldiniz ki, baktınız orada ateşten bir çember var, nâr-ı Nemrut’tan daha öte. Öyle küçük ateşlerde bile bazıları kendilerini ateşin içinde buluyorlar. Öyle değil, Nil gibi akan bir ateş akıntısı ile karşı karşıya geliyorsunuz. “Bu nasıl aşılır, bu nasıl geçilir?” O günün insanı olacaksınız, o günün şartlarına göre hareket edeceksiniz. O günün konjonktürüne göre meseleyi değerlendirmezseniz şayet, bu defa da o ateş çemberine takılır kalırsınız. Ne olur o zaman? Hâlık’ın atiyyesine karşı ihanet eden bir matiyye (taşıyıcı) olursunuz. Siz artık o emanetin küheylanı değilsin!..

   Bizim dünyamızda üç asırdır süvari de yetim küheylan da; daha acısı, yitiklerimizi arama duygumuzu da kaybettik; vuslatımız -sebepler planında- kıvam insanlarının imdadına kalmış!..

Mecmualarımızın kapaklarında bu konuda resim değerlendirilmeleri geçmişti: Süvari yetimi, süvarisini kaybeden küheylan ve küheylanını kaybeden süvari. Evet, ikisi de kayıp. Biz onların hepsini kaybettik, üç asır evvel!.. Belki kaybettiğimiz önemli bir değer de -esasen- kaybettiğimiz şeyi arama duygusu; onu da kaybettik. “Neyi, nerede kaybettik?” O duyguyu kaybettik. Bu da, bulmayı daha da zorlaştırdı.

Evet, yalan çağlayanına yelken açmış, yürüyen insanların, İslam’dan bahsetmeleri, sadece kandırmaca bir şey. Antrparantez… Kim nasıl anlıyorsa anlasın bunu!..

Hazreti Pîr’in işaretlemesi ile ifade edelim: Hayvaniyetten çıkma, cismâniyeti bırakma, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme… O zaman, bir yönüyle, o tepe de aşılır, o derya da geçilir. O ateşten çembere gelince de Hazreti İbrahim gibi, o da berd ü selâm olur. Ve dolayısıyla emanet-i İlâhiyeye hıyanet etmemiş olursun. Emanette emin bir emanetçi olursun. Senden sonra gelenler, senin sahabeyi hayırla yâd ettiğin gibi, seni yâd ederler.

Efendimiz’e o sözü diyecek durumda değilim ben; çünkü O, o işin serkârı, her şeyin serkârı… Fakat Hazreti Ebubekir’in emniyeti içinde… Gözümüz onda… Hep onu düşünerek, o mülahaza ile!.. Onlar nasıl emanette emin emanetçi oldular?!. Hazreti Ömer o emanette emin emanetçi oldu. Hazreti Osman, o emanette emin emanetçi oldu. Allah hepsinden razı olsun. Hazreti Ali, o mevzuda âdetâ o kandan-irinden deryaları geçmeye çalıştı, aşılmaz gibi görülen Everest tepelerinin tepesine tırmandı. Yine Hazreti Pîr’in sözünü antrparantez ilave edeyim: O dönemde çok haricî şeyler işin içine girdiğinden dolayı, umumî efkârda bozulma vardı. Bu, bir handikaptı; Hazreti Ali için bir handikaptı. Fakat bir yerde de bir şey diyor: “Ali gibi birisi lazımdı ki dayanabilsin ve dayandı!”

Bu açıdan, ille kıvam, ille kıvam, ille kıvam!.. Kıvam… Allah’ın izni ve inayetiyle, aşılmazları “kıvam” ile aşacak.. çağladığınız o deryanın içinde, ne olursa olsun karşınıza gelen şeylerin altından, üstünden, sağından, solundan geçecek ve taşacak.. sizi engellemek isteyenlerin -Allah’ın izniyle- efkârınızla, ortaya koyduğunuz argümanlarla tepesine basacak ve sonra Allah’ın izni ve inayetiyle Cenâb-ı Hakk’ın murad buyurduğu ufka ulaşacaksınız!.. Vesselam.

Bamteli: MUKADDES ÇİLE NÖBETİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Allah’ın gücü ve kuvveti, her şeye yeter. “Hakk tecelli eyleyince, her işi âsân eder / Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsan eder.” Tefviznâme’yi hepiniz bilirsiniz: “Hak şerleri hayreyler / Sen, sanma ki gayreyler / Ârif, anı seyreyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler. // Hakk’ın olıcak işler / Boştur gam u teşvişler / Ol, istediğini işler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler. // Deme ‘Bu niçin böyle?’ / Yerindedir ol öyle / Var sonunu seyreyle / Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler.”

   “Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.”

O kadarı gelmiş-geçmiş ki, ilk insandan günümüze kadar… Zamanın farklılığı ve konjonktürün farklılaştırmasıyla, “ayniyet” çizgisinde değil “misliyet” çizgisinde cereyan ededurmuş her şey ve bütün olumsuzluklar. Bir de bakmışsınız, bu olumsuzlukların yerini bu defa olumlular alıyor; olumsuzluklar fâsit dairesini (kısır döngüsünü) olumlular sâlih dâiresi (doğurgan döngüsü) takip ediyor.

Başkaları da kullanmış mı; Hazreti Pîr-i Mugân, şem-i tâbân, ziya-ı himmet onlardan mı almış?!. Diyor ki: “Her gecenin bir neharı, her kışın bir baharı vardır!” (Rus polisinin “Heyhat! Şaşarım senin ümidine.” demesi üzerine, bu sözle ona mukabele ediyor: “Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.”)

Ortalığı kar kaplayınca, me’yûs olmayın, “Kar, buz, filan!” diye; çünkü onları hep “nevbahar”lar takip etmiştir. Bütün şom ağızlar bir araya gelse, bir şom ağız korosu oluştursalar, “Baharın gelmesine ben müsaade etmeyeceğim!” deseler, baharı getirecek Kudret-i Kâhire (celle celâluhu), İrade-i Sübhâniyesi ile onların ağızlarına bir şamar indirecek, yine baharı getirecektir. Bahardan sonra da yaz olacak, güller açacak, bülbüller şakıyacak, Allah’ın izniyle; yarasalar inlerine sığınacaklar, saksağanlar da hadlerini bilip gül dalından inecek ve dikenlerin dibinde kuytulara sinecekler.. inecek ve sinecekler. Şu üst üste aysberglerin istilasına uğradığınız dönemde, hiç umulmadık şekilde onların tuz-buz olup eriyeceklerine inanabilirsiniz.

Bu arada, hırçınlıklar ve huşunetler, kime karşı kullanılıyorsa, onlarda muvakkaten bir üzüntü meydana getiriyordur ve getirmesi de tabiidir. Çok iyi bildiğiniz İzzet Molla’nın iki mısraı ile ifade edeyim, az üzülmenizin tabii olduğunu: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefadan, amma / Ne de olmasa, cefadan usanır, candır bu!” Tekme yiyeceksiniz, tokat yiyeceksiniz ama yüzünüz kızarmayacak veya sarsılmayacaksınız; olacak şey değil bu. Çınar bile olsanız, bir tekme vurulduğu zaman, bir ihtizaz yaşayacaksınız, bir titremeye maruz kalacaksınız.

   Maruz kaldığınız musibetler vesilesiyle hâsıl olan evrensel merakı, davanızın evrenselliğini anlatıp tanıtma yolunda çok iyi değerlendirmelisiniz!..

Amma, zannediyorum, tepenize inen her balyoz, sırtınıza inen her tekme, sizdeki immün sistemini güçlendirecek; sizi yeni yeni stratejilere sevk edecek. Meselenin bir dünya meselesi olduğunu daha iyi anlayacaksınız, bütün alternatifleriyle. Öylesine duyulmayı, üzerinize mercek konulmasını ve “Ne imiş bunlar?!.” falan diye insanlardaki bir taharrî (araştırma) hissinin uyanmasını, kendinizi pozitif olarak anlatmak suretiyle değerlendireceksiniz. Allah’ın murad-ı Sübhânîsine uygun bir yolda yürümüş olacak ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) “bişâretlendirdiği” -böyle hiç kullanılmamış bu tabir- bişâretini verdiği “Benim nâmım güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” gaye-i hayalini gerçekleştirmeye çalışacaksınız.  

Bugün, güneşin doğup-battığı hemen her yerde, “Yahu bunlar ne imiş, kimmiş bu insanlar?” diyorlar. Bazıları “Hareket” diyorlar, bazıları da “Câmia”. Câmia’dan rahatsız olan, “câmia” alerjisi olan insan da var. O, polen alerjisinden daha kötüdür, onun tedavisi yok. Evet, böyle alerjisi olan insanlar, alerji olacaklar; rahatsızlık duyacak ve kaşınıp duracaklar ama kaşınmaları ile kalacaklar, Allah’ın izniyle. Madem o merak, çok ciddi bir merak, o tabir de kullanılmamış, “evrensel merak”; size de o evrensel merakı iyi değerlendirmek düşecek.

Davanın evrenselliğini ifade etmek için böyle bir evrensel meraka ihtiyaç vardı. Evet, o merakın arkasında kıpırdayan dudaklardan dökülen şeyler: “Yahu bunlar kimmiş böyle?!.” İşte bu da işin üzerine bir mercek koyma demektir; sizin nabzınızı tutma, kalbinizin ritmine kulak verme demektir. O zaman dinleyecekler ve siz de kendinizi güzel dinleteceksiniz. Hakikaten ritmin hiç bozuk olmadığını göstereceksiniz. Nabzın düzgün attığını, “yetmiş” deyip “yetmiş bir” dememeye yeminli olduğunu anlayacaklar.

Böyle pozitif bir anlayış sizin kredinizi daha bir yükseltecektir. Onlar, atıp tuttukça, atıp-tutmaları, bu çağlayanın debisini yükseltecektir. Hani Sızıntı, Çağlayan’a dönmüştü ya!.. Onun önünü kestiler ama farkına varmadılar, o muvakkaten baraja dönüştü; sonra -negatif şekilde değil de- deldi barajı; İrem barajı gibi değil, deldi barajı. Bu defa Çağlayan oldu, şimdi deryaya doğru yürüyor.

   Siz azıcık elem çekiyorsanız, unutmayın, size elem çektirenler, kat katını çekiyorlar; kaldı ki siz, onlar için söz konusu olmayan bir kısım recâlara dilbestesiniz!..

Allah, sizinle beraber ise, O’nun inayetiyle, riâyetiyle, kilâetiyle, hıfzıyla, hırzıyla, hısn-ı hasîniyle, inşaallah, kimse sizin önünüzü alamayacaktır. Fakat diğerleri belki hırçınlıklarından, değişik bela ve mesâibe maruz kalacaklardır. Yer yer bayılıp düşeceklerdir, saralılar gibi. Yer yer kasıklarını tutup sancıdan kıvranacaklardır. Bağışlayın, “Uf-puf!..” deyip yatakta sağdan sola, soldan sağa dönecekler; yanlarında yatan masum insanları bile rahatsız edeceklerdir.

Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor: إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لاَ يَرْجُونَ “Eğer siz (katlanmanız gereken bir) acı, bir zorluk çekiyorsanız, onlar da sizin acı ve zorluk çektiğiniz gibi acı ve zorluk çekmektedirler; kaldı ki siz, Allah’tan onların ümit edip beklemedikleri pek çok şeyi ümit edip bekliyorsunuz.” (Nisa, 4/104) Evet, siz azıcık elem çekiyorsanız, unutmayın, size elem çektirenler, kat katını çekiyorlar. Ama bir fark var: Siz, bir kısım recâlara dilbestesiniz! Bir taraftan, Cenâb-ı Hakk’ın iyi günler, nevbaharlar lütfedeceğine inanıyorsunuz. Bir ikincisi de dünya adına bir talebiniz olmadı ki, kaybetmenin hüsranını/hicranını yaşayasınız. Normal meşru yollar ile ticaretini yapan insanlar, bir şey kazanmış olabilir; fakat ya tamamen kendini bu işe adamış insanlar!.. Ben, o adanmışlara “Bir dikili taşı olan var mı? Varsa parmak kaldırsın!” desem, zannediyorum parmak kaldıracak kimse olmayacak.

Evet, “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı.” Giderken, gözün geride olmayacak; dönüp dönüp arkana bakmayacaksın. “Şuyum vardı, buyum vardı; villam vardı, yahu filolarım vardı; adalar arasında bunlar yüzüp duruyordu, ben de çakırkeyif hep onlara bakıyor, seviniyordum. Öyle yatıyor, öyle kalkıyordum!” Yok, böyle bir derdin. Efendim, “yok”lukta yaşadın, bir dikili taşın olmadı; dolayısıyla “var”lığa yürüdün. Dünyada varlığın adına ne varsa, hepsini, o ilk evin, şeb-i arûs adına ilk evin olan kabre taşıdın.

Bu itibarla, “Nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin nerelerde daha şehbal açması gerekli? Nâm-ı Celîl-i Muhammedi (sallallâhu aleyhi ve sellem) nerelerde bayrak gibi dalgalanmalı? Acaba hangi yolla gitsek bu meseleyi hızlandırırız?” İşte ona bakmalı; onun dışındaki her şeye jalûzileri de kapamalı, kapıları da kapamalı. Sûzî’nin ifadesiyle, “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir!” demeli, sürgüleri sürmeli ve başka her şeye karşı kapanmalı.

Gavsî ne hoş söyler: “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana.” “Ben hep ‘Ben!’ deyip davul sesiyle kendimi ifade ettiğim sürece, Sen tecelli eylemezsin, Allah’ım!” diyor; “Zira şart-ı izhâr-ı vücudunu, benim yok olmama bağlamışsın.” Bir yerde, En Büyük Hak Dostu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Ben” diyene kapısını açmamış. Evet, iki “ben” olmaz, bir tane o; bir tane sonsuz olur, diğerleri nisbî/izafî sıfırlardır.

Kendini bu konumda kabul ettiğin ve kendine de konumunu kabul ettirdiğin takdirde, Allah’ın izni ve inayetiyle, âlâma (elemlere) maruz kalsan da -zannediyorum- diğerlerininki yanında o öşür (onda bir) bile sayılmaz. Onlar kıvranıp duruyorlardır. Elde ettikleri şeyleri kaybetme korkusuyla, meşrû ve gayr-ı meşru, “hazine-i hâssa-i milliye”den (millî özel/örtülü hazineden) elde ettikleri şeyleri düşünüp “Ya kaçırırsak!” diye, inanın endişe ile oturup kalkıyor, endişe ile kıvranıp duruyorlardır. Çevrelerinde henüz bu işleri bilmeyen çoluk-çocukları, yakınları/akrabaları bile, “Bu sancı da neden?” falan, der dururlar. Öyle bir sancı çekerler ki esasen onların durumunu -iç dünyaları itibarıyla- keşfedemeyen insanlar, hayret ederler; “Neden böyle kendini öldürüyor bu insan?” derler.

Evet, siz de belki ölesiye bir yolda koşuyorsunuz, bir küheylan gibi ama bir hedefe koşuyorsunuz: اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum; bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyorum; lütfet!” Hedef, bu.

Bu mevzuda ne kadar sırtınızda yük varsa, hepsini atıyorsunuz; وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَؤُودٌ Hazreti Ebu Zerr’e böyle buyuruyor Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Bu uzun yolda, sırtında taşıdığın yükleri hafif tutmaya bak! Zira aşman gerekli olan tepeler, çok sarp!” diyor. Sarp tepeler… Yunus ifadesiyle, “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var!..” Ona göre hazırlığını yapacak, o geçidi olmayan yerleri geçecek, aşılmaz gibi görülen Everest tepelerini aşacaksın, Allah’ın izniyle. Ve herkesin can atıp ulaşmak istedikleri Sultanlar Sultanı’na (celle celâluhu) ulaşacaksın.

“Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatının bir dakika Cennet hayatına mukabil gelmediği”ni söylüyor, Söz Sultanı. “Cennetin de binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil gelmez!” diyor. Bütün varlığın çehresinde gördüğünüz güzellikler, O’nun çok perdelerden geçmiş, yetmiş bin perdeden geçmiş -kesretten kinaye, yetmiş milyon perdeden geçmiş- gölgesinin gölgesi… O cemali ayân-beyan göreceksiniz. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın beyanıyla, “Dolunayı ufukta gördüğünüz gibi…” Bu, izdiham yaşamadan, bakan herkesin görmesinden kinayedir; yoksa O, dolunay değildir ve görünmesi de dolunay gibi değildir. Ama meseleyi istiare tarikiyle ifade etmek için öyle buyurulmuş; müzâhame yaşamadan O’nu göreceksiniz!..

İnsan, o farklı yapı ile, Kudret-i Kâhire’nin kâmil manada tecellisine mazhar o yapı ile, duyduğunu duyacak, gördüğünü görecek. Allah, o duymayı lütfeylesin, o görmeyi lütfeylesin!.. Önünüzde böyle bir vaad-i Sübhânî, vaad-i Nebevî varsa, bütün dünya elinizden gitse -bence- gamınız, fazladan sayılır; gam adına israfa girmiş olursunuz. Onun için elden geldiğince -Fuzûlî ifadesiyle- gamı pinhan etmeye bakın; hatta en sevdiğinize bile açmayın. O der ki: “Gamı pinhan ederdim ben; dediler: Yâre kıl rûşen / Desen, o bî-vefâ, bilmem, inanır mı, inanmaz mı?” Ama siz, gamınızı pinhan edin, saklayın bu mevzuda.

“Bir insanın imandan nasibi, mahlûkata şefkati nispetindedir!” İnsanlara şefkat etmeyen kimseler, kendi insanlıklarından istifa etmiş sayılırlar. İnsanlara şefkatli olmayanlar, insanlıktan istifa etmiş, i’tizal etmiş sayılırlar. Yazıklar olsun onlara!.. İnsanları derdest edip içeri atanlara!.. Yazık ediyorlar kendilerine!.. Öbür âlem itibarıyla kendilerini acınacak duruma düşürüyorlar. Daha şimdiden aklımıza gelince, gözlerimizi yaşartacak duruma düşürüyorlar.

   Her tarafı seller alsa, köprüler yıkılsa ve yollar tıkansa da siz alternatif mecralarla hedefe doğru yürüme mecburiyetindesiniz; çünkü Rehberiniz (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle yapmıştı.

Maruz kalınan musibetlerin hikmetleri araştırıldığında, dış yüzü itibariyle acı gibi görünen bir kısım şefkat tokatlarıyla dünya ve mâfîhâdan tiksindirmek ve öbür tarafa yönlendirmek, bu meselelerin başında gelir. Allah (celle celâluhu), insanın dünya için değil de ebedî bir âlem için yaratıldığını gösterme adına, esasen enbiyâ-ı ızâmı, sonra da derecesine göre diğer insanları imtihanlara uğratmıştır. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurlu beyanı ile, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاءً الْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta enbiyaya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” Evet, belanın en çetini, en zorlusu, başta enbiyâ-ı ızâma gelir. Neden? İmam onlar. O imama bakan, “Akrep soktu onu, yılan soktu; demek ki bizim için de bunlar mukadder olabilir!..” der. Evet, şayet Onları bir akrep sokmuşsa, bir yılan sokmuşsa -bağışlayın- bir kene ısırmışsa, demek ki bunlar arkadaki cemaat için de her zaman söz konusu olabilir; başlarına her ne geliyorsa, o cemaat için de söz konusu olabilir.

Evvela, Allah’ın en sevdiği insanları, mesela İnsanlığın İftihar Tablosu’nu düşünün!.. On üç sene Mekke-i Mükerreme’de çekiyor. Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi hazretlerinin ifadesiyle, O’nun çektiği şeyler, bir yönüyle dağların başına inseydi, dağlar paramparça olurdu. Fakat hiç O’nun “Ooff!” dediğini bilmiyorum. Tâif dönüşü öyle şeye maruz kaldı ki!.. Çünkü oraya ümitle gitmişti. Halkın tenezzühte bulunduğu bir yer idi orası, sayfiye yeri idi. Orada devamlı oturan insanlar da vardı ama Mekke’nin senâdidi, aristokrat sınıfı da yaz günleri, sıcaklarda, ağaçlı, bağlı-bahçeli olan o yere, o tepeye gidiyorlardı; yazı orada geçiriyorlardı. Öyle dinlendikleri bir dönemde, “Ben de kendimi dinletirim!” diye oraya gitti, canım çıksın!.. Mekke’dekiler dinlemiyordu; “Bir de sesimi orada duyurayım!” dedi. O ses, insanın içinde ihtizaz hâsıl edebilecek bir ses idi; hiçbir musikî korosunun ifade edemeyeceği kadar derindi. Zannediyorum konuşurken, melekler bile kulak kesiliyor, O’nu dinliyorlardı. Fakat inadın gözü kördür; inat, Tâif’tekilerin de kulaklarını kapamıştı. Kur’an diyor: صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ “Sağır, dilsiz ve kördürler onlar. Onun için hakka dönmezler.” (Bakara, 2/18) Kör, sağır ve kalbsiz idiler; onlara bir şey anlatmak zordu. Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem), her şeyi deniyordu.

Antrparantez arz edeyim; Yollar kesilse, her tarafı seller alsa, hiç yoktan karşınızda dağlar dikilse, alternatif yollar ile, yöntemler ile yine hedefe doğru yürüme mecburiyetindesiniz. Neden? Çünkü Rehberiniz (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle yapmıştı. Yolunuz, peygamber yolu ise şayet, Rehberiniz öyle yapmıştı.

Evet, “Bir de Tâif’te sesimi duyurayım!” dedi. O sesin arkasında -bir yönüyle- belki İlahî soluklar vardı; zira her ses, O’ndan (celle celâluhu) bir nağme; her eser, O’ndan bir nâmedir. Efendiniz, “Bir de o nâmeyi ve o nağmeyi orada duyurayım!” demişti. Fakat aynen Mekke’deki şeyler ile karşı karşıya kalmış, bir yönüyle taşa tutulmuştu. Taşa tutulma şöyle dursun, güneş, şualarını O’nun başından aşağıya indirirken, “Yahu O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) incitmeyecek şekilde indirmeliyim bunları!” demeliydi. O, incinmemek üzere yaratılmış bir varlıktı ama onlar, recmediyor gibi taşa tuttular ve ayakları yarıldı. Yanında Zeyd İbn Hârise vardı. Bir dönemde mevâlîsinden; onu parasıyla almıştı, büyütmüştü ve tâ Mûte’de şehit düşeceği âna kadar yanında kalmıştı. Gözü gibi aziz biliyordu; o da O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) göz üstü aziz biliyordu. O en tehlikeli noktada, O’nunla beraber, O’na kalkan idi. Mus’ab’ın Uhud’daki kalkanlığı gibi kalkandı. Gelen taşlara karşı bazen göğsünü, bazen elini, bazen ayağını siper etmişti fakat öyle bir taş yağmuru/dolusu var idi ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini-ayağını yine yaralıyordu, kanlar içinde bırakıyordu.

İnsanlığın İftihar Tablosu, oradan çıktıktan sonra bir vadide, “Sıyrıldım!” dediği bir vadide, başını yere koydu; (nazlı) şikâyette değil, arz-ı halde bulundu: اللَّهُمَّ إِنِّي أَشْكُو إِلَيْكَ ضَعْفَ قُوَّتِي، وَقِلَّةَ حِيلَتِي “Allah’ım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum.” dedi. Şu iki kelime yeter bence: اللَّهُمَّ إِنِّي أَشْكُو إِلَيْكَ ضَعْفَ قُوَّتِي “Kuvvetimdeki zaafı ve çaresizliği, bir yönüyle, bir formül bulamamadaki aczimi Sana arz ediyorum.” “Anlatamadım.. dinletemedim.. demek ki o durumda değildim!” demek suretiyle burada, tatlı, ince, bir ney sesi ile esasen onlara niyâzını ifade etti orada. وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ “İnsanlar arasında, hor-hakir görülmemi, Sana arz ediyorum ben; durumum bu!..” أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ “Sen, böyle zaafa maruz kalmış insanların Rabbisin! Rabbu’l-âlemînsin!” dedi, arz-ı halde bulundu.

Allah Rasûlü, orada “niyaz”da bulundu, “naz”da değil. Eğer böyle bir nazda bulunsaydı veya niyazını o istikamette ifade etseydi, melek hemen gelmişti oraya; “İstersen, dağı kaldırıp -İsrailoğulları’nın başına Tur’un kaldırıldığı gibi ki ayetin ifadesiyle, onu başlarında bir bulut gibi gördüler ve eğilme mecburiyetinde kaldılar- tepelerine koyayım!..” İşte o zaman, o yüksekliğe yakışır şekilde derin bir üzüntü duydu; “Hayır yâ Rabbî!” dedi, “Bunların neslinden yüz sene sonra, bir tanesi لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyecekse, hayır yâ Rabbî!..” İşte gönül bu… Gönül!.. Gönlün ortaya konduğu yerde, yüzde yüz gönül kesiliyor, vicdan kesiliyor, öyle bakıyor. Kendini taşa tutanlara karşı bile, “Yüz sene sonra onlardan bir tanesi لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyerek, ebedî hayatını garanti ve teminat altına alacaksa, mahvetme onları Allah’ım!” diyor.

   Çile kahramanlarının merkezini enbiyâ-i ızâm tutar; sağ ve sol cenahlarda ise asfiyâ ve evliya yerlerini alırlar.

Evet, çekme mevzuu; enbiyâ-ı ızâm çekiyor. Ama Rasûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, o en büyüklerin, Ulû’l-azim peygamberlerin en son çekeni. Ulû’l-azim peygamberlerin ilki -böyle biliyoruz- Hazreti Nuh (aleyhisselam). Kur’an, kronolojik sıralarken, o sıraya göre meseleyi takdim buyuruyor, “sunuyor” diyebilirsiniz. Evet, taşa tutulmuş o da; hatta menkıbelerde -Kur’an-ı Kerim’de o mesele yok da- bazen ip bağlamış, sürüklemişler. Sürekli kapıların tokmağına dokunmuş; لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، نُوحٌ نَجِيُّ اللهِ mı, رَسُولُ اللهِ mı, نَبِيُّ اللهِ mı demiş? Misyonunun gereği diyeceği şeyi demiş. Fakat her deyişinde, her edişinde, vahşice bir mukabele ile karşılaşmış.

Hazreti İbrahim (aleyhisselam) aynı şeyi söylemiş. وَإِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ إِذْ جَاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ “O’nun (Hazreti Nuh’un) soyundan, yolundan, yönteminden birisi de Hazreti İbrahim; kalb-i selim ile gelmiş, tertemiz ve her türlü (manevî) hastalıktan uzak bir kalble Rabbine yönelmişti.” (Sâffât, 37/83-84) İçinde hiç gıll u gış yoktu; kimseye karşı hiss-i nefret yoktu. Sempati ile açılmıştı herkese, şefkat ile herkese teveccüh ediyor, “Kucağım herkese açık!” diyordu. Ama ne yaptılar, onların o bâtıl inançlarına/itikatlarına karşı tavrını sergileyince?!. Bir ateş yaktılar, insanları öyle cezalandırıyorlardı; ateşe attılar O’nu da.

Hazreti Hûd’a (aleyhisselam) ne yaptıkları belli değil! Hazreti Sâlih’e (aleyhisselam) ne yaptıkları belli değil! Hazreti Lût’a (aleyhisselam) ne yaptıkları belli değil! Hazreti Zekeriya’yı (aleyhisselam) baştan aşağı testere ile kestiler. Şam’da bir camide, âbidesini yapmışlar; biçildiği yer olarak, âbidesi orada; Kıtmîr de gördü Şam’dan geçerken, gördü orada. Baba yetmedi diye, evladı Hazreti Yahya’yı (aleyhisselam) da şehit etmişler. Halazâde Hazreti İsa’ya (aleyhisselam) takılmışlar, “Nâsıralı genç!” diye. Sağda-solda, gönülleri hoplatacak sözler söylüyor ama -hâşa ve kella, onların mülahazasını ifade ederken, o mülahazayı ifade edecek kelimelerle bile ifade etmekten sakınıyorum- bilmem ne gibi, yakın takibe almışlar, adım adım. Girdiğine ihtimal verdikleri her kapıyı kırmışlar, her pencereyi kırmışlar, O’nu derdest etmek, yok etmek için.

O günden bugüne o büyük insanlar, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاءً: اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ gerçeğinin -bir yönüyle- mâruzu olmuşlar; hep o şeye maruz kalmışlar ve bu halleriyle, bu tavırlarıyla, mâruz kaldıkları şeylerle demişler ki: “Bu yol uzaktır / Menzili çoktur / Geçidi yoktur / Derin sular var!..” Eğer onların yolunda iseniz, onların başına gelen şeyler, sizin de başınıza gelecek. Zira siz, bu dünya için yaratılmadınız; siz, ebed için varsınız. “İnsan, ebedden ve ebedî Zât’tan başka hiçbir şey ile tatmin olmaz!” “Bin sene!” deseniz, “İki bin sene!” deseniz, “Bitiyor mu bu zaman; istemem ben onu!..” İşte, istemeyeceğiniz şeylerden sizi uzaklaştırıyor, aynı zamanda ebediyen isteyeceğiniz bir yöne yönlendiriyor; bunun için azıcık kulağınızı çekiyor. Öyle sayılır O’na göre, azıcık ensenize bir tokat vuruyor.

   O da çok çekti, çekti ama -inşallah- Firdevs’e yükseldi; “Onu bir çöp arabasına koyun, götürün bir mezbeleliğe atın!” diyen ise, bir çöp arabasına konulup çöplüğe atıldı.

Şimdi bizim yediğimiz tokatlar da öyle… Değişik versiyonlarıyla çekmenin her türlüsü oldu. Ama bizimki bu son çağa imzasını atan o büyük Zât’ın yanında işin öşrü olmaz. Şu kadarını söyleyeyim; hani “Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı Harblerde bir câni gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men’etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” diyor. Şikayet etmeyen insan, halini arz etme adına, topluma adeta “Bakın böyle!..” diyor. Bu yolda yürüyenlerin başına gelecekler böyle… Bir sinek ısırması kadar bile bir şeye maruz kalmamış, hazırcı, sonradan bulma bir kısım densizler, bilemezler.. esasen, bu din-i Mübin-i İslam’ın ne ızdıraplar çekilerek bu hale getirildiğini bilemezler!.. Anlayamazlar çünkü gözleri kör, kulakları sağır, kalbleri de meflûç.

Evet, “…belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” diyor; bu meselenin ağırlığını ifade ediyor. Ben, hayat-ı seniyyelerinde onun on dokuz defa zehirlendiğini biliyordum. Meseleyi benden daha iyi bilen birisi, yakın tarihte bana ulaştırdı; yirmi bir defa zehirlemişler. Bakın, yanında olan o beş-on insan, yirmi insan, otuz insan, kırk insan. Sempatizanı çok, “İyi bir insan!” diyeni çok, belki onunla bir milyon; nitekim Afyon savcısı öyle diyor, “Beş yüz bin kadar, yarım milyon kadar sempatizanı var!” diyor. Fakat genelde hapse atılanlara, Denizli’de de, Ankara’da da, Afyon’da da içeriye girenlere veya değişik yerlerde takip altına alınanlara bakınca, böyle sizin kadar bir şey. Bu kadara bile tahammülleri yok. “Hayır, o kadar insan bile sizin etrafınızda kümelenmemeli; buna hakkınız yok!” diyorlar. Bunu, çarpık bir mülahazaya binaen yapıyorlar, çarpık bir mülahaza. İntikamın her türlüsünü yapmışlar fakat bir türlü kânî olmamışlar; “En iyisi mi bunu zehirleyelim!” demişler. Zehirlemişler bu defa ama ruhunun ufkuna yürümemiş; demiş: “Ben burada kalacağım biraz daha!” Bir daha yapmışlar, yine “Ben burada kalmaya kararlıyım arkadaşım!” demiş; “Burada din-i mübin-i İslam’a hizmet!” demiş. “… Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor, içinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.” sözleriyle “Ben, burada kalmalıyım!” demiş.

Yaşama, hizmet için olmalı; hizmet etmeyeceksem, yaşamamın hayvan yaşamasından farkı yoktur! Nâm-ı Celîl-i İlahî’yi dünyaya duyurmayacaksam, kendi kültür değerlerimi bir mûsikî edasıyla dünyaya duyurmayacaksam, ben hayvan gibi yaşıyorum demektir. Evet, “Duracağım!..” demiş. İki, üç, dört, beş… Yirmi bir defa zehirlemişler. Belki onca zehir, daha sonra tesirini icra etti, Urfa’ya, peygamberler diyarına gitti. Belki “ceddinin diyarı” diyeyim. O, seyyid olduğuna göre, Hazreti İbrahim’in ülkesi olması itibarıyla, orada ruhunun ufkuna yürüyecekti; oraya kadar gitti ve orada ruhunun ufkuna yürüdü. Başı, birinin dizinde; o diz sahibi bana anlatmıştı, “Oraya kadar hiç uyuyamamıştı, hep inlemişti ızdıraptan!” demişti. Adını söylememde mahzur yok, çok sevdiğim birisi, halktan bir insandı ama meseleleri pozitif yanıyla kavrama/değerlendirme mevzuunda filozof gibi bir insandı: Bayram Yüksel. Başı, onun dizinde. “Otelde yatakta, başı yine benim dizimde duruyor. Bir aralık, ‘of’u, ‘puf’u kesildi, inlemiyordu artık. Ben de uyudu diye sevindim!” diyor; “Bir de kurcalayınca, gördüm ki, ruhunun ufkuna yürümüş.”

Daha sonra kendi başlarına gelecek beladan habersiz, o günün dâhiliye vekili, bu vefatı, bu mübarek vefatı duyunca, “Onu bir çöp arabasına koyun, götürün bir mezbeleliğe atın!” demiş. Nicelerini çöp arabasına koydu, götürdü bir mezbeleliğe attılar. Hatta bir şarkıcıyı bile… Evet, söylemeyeyim adını, değil mi? Gider orada da bulur yine işkence ederler ona. “Orada ölsün diye!” atıyorlar; o da kıpırdıyor, bakıyor ki “Ölmemişim, ölmediğime göre kalkmam lazım benim!” diyor. Kalkıyor, sonra Cenâb-ı Hak, yurt dışına çıkma yollarını da açıyor; yurt dışında genel durumu destanlaştırıyor çaldığı saz ile. Fakîr’e de telefonda dinletti; Türkiye’deki vâveylâyı, zalimlerin hay-huyunu, mazlumların iniltisini dinletti, Fakîr’e de dinletti. Aynen öyle, “Çöp arabasına koyun, bir yere atın!” diyor. Kaderin cilvesine bakın ki, aynı şeye o sözü söyleyen maruz kalıyor. Onun için de öyle bir şeye maruziyeti -yine Kıtmîr, ince kalbim ile- arzu etmem. Fakat darbeden sonra, omuzundan, omuzundaki payelerle kendini payeli zanneden birisi, bir tekme vuruyor; bulunduğu bir binanın balkonundan “Küt!” diye aşağıya düşüyor ve ölüyor. Bu defa, o gün işe hükmedenlerden birisi, “Onu bir çöp arabasına koyun, götürün bir mezbeleliğe atın!” diyor.

   Firavunların yapmadığı zulümleri masum insanlara reva görenler, kendilerini haklı göstermek için “Bunlar irtidat etti!..” iftirasıyla çırpınıp duruyorlar ama Allah her şeyden haberdâr!..

Evet, Türkçemizde de kullanılan bir tabir vardır; Arapça, مَنْ دَقَّ، دُقَّ (Eden bulur; kapı çalanın kapısı çalınır.) derler. مَنْ دَقَّ، دُقَّ Aynen. Biri, Cennetü’l-Firdevs’e amudî bir yükselişle, bir helezonla yükselir gibi yükseliyor; öbürü de -Hazreti Yusuf’un kuyunun dibine atılışının Kur’an’daki iç musikî ile “Cubb!” diye ifade edildiği gibi- “Cubb!” diye Cehennemin gayyasına yuvarlanıyor. Zâlimler de öyle “Cubb!” diye bir çukura yuvarlanacaklar. Kadın-erkek tefrik etmeden, aileleri parçalayanlar.. annesini evladından edenler.. evladını annesinden edenler…

Dinlerine/imanlarına bakmadan, insanlara Firavunların, Amnofislerin, Ramseslerin, İbnü’ş-şemslerin, Jull Sezarların, Kaddafîlerin, daha bilmem ne kadar kefere vü fecerenin yaptığı şeyleri yapıyorlar. Bir de halkı, bir yönüyle böyle sürü gibi görerek, “Bunlar, Yahudileşmiş, Hıristiyanlaşmış!” falan diyorlar. İşin âdâbına kadar Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yolunda değilsek, Allah, bir an evvel canımızı alsın!.. İşin âdâbına kadar… Teheccüd kılmayanı, bir yönüyle sorgulayacak kadar bir ruha sahiptir bu hareketin içindeki insanlar. “Acaba attığım bu adım, Efendimiz’in izine tam basma şeklinde miydi, değil miydi; değilse, ayağım kırılsın!” diyecek kadar bu mevzuda hassas yaşayan insanlara, bir şom ağızlı, kendini bilmez, “Hıristiyanlaşma, Yahudileşme, dinden çıkma, irtidat etme, firak-ı dâlle olma!” filan gibi iftiralar atıyor. Böylece, şom ağızların hırıltıları türünden hırıltılarla, arkalarından sürü halinde sürüklenen insanlara kendi yaptıkları şeyleri makul gösterme, meşrû gösterme, hukukî gösterme, âdilâne gösterme gayreti içinde çırpınıp duruyorlar. Ama Allah, her şeyi görüyor; Kirâmen Kâtibîn, her şeyi yazıyor; Muakkibîn, her şeye nigehbân. Kabre girildiği zaman, her şey anlaşılacak; akı, karayı görecekler.

Hâsılı; bu yol, bu. Bilerek bu yola girmişseniz, bu yol, bu. Ona katlanacaksınız. Zaten, hiç kimse pişman değil. “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de cana safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” Evet, belayı, musibeti, hoş birer şerbet gibi yudumlayan insanlara -Allah’ın izni ve inayetiyle- bu Hizmet yolunda yürümeyi katiyen acı gösteremezler. Onlar, Hizmet tatlılığından başka bir şey bilmiyorlar. Hizmet tatlılığı onları öyle mest etmiş ki, bu mevzuda, Gedâî’nin dediği gibi, “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nur-i cihân / Verir hayat-ı câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver!” diyorlar. “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nur-i cihân / Verir hayat-ı câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver! // Bak şu gedanın haline / Bend olmuş zülfün teline (Rasûlullah’ın zülfünün teline bend olmuşlar.) Bend olmuş zülfün teline / Parmağı aşkın balına / Bandıkça bandım bir su ver!..”

Yolu, bu.. yöntemi, bu.. tattığı, bu… Siz, zehir bile içirseniz, o, ağzındaki bal ile onu bala çevirir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Çin’i karıştırsanız, Maçin’i karıştırsanız, Avrupa’yı karıştırsanız, Amerika’yı karıştırsanız, Allah’ın izni ve inayetiyle, bir gün bu insanlar -akılları başlarına gelecek- sizin o karıştırmalarınızı -bağışlayın, bağışlayın, bağışlayın- tükürük haline getirecek, sizin yüzünüze çarpacaklar. Hicaptan iki büklüm olacaksınız. Vesselam.

Bamteli: İRTİDAT, DİN ŞÛRASI (!) VE HİZMET HAREKETİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  İnsanlardan bir insan ol ve kendini anlatmayı bırak; seni davranışların anlatsın!..

Hazreti Ali (kerremallahu vechehû) der ki: كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ “İnsanlar arasında insanlardan bir insan ol, kendini sadece düz bir insan kabul et!” Hatta olduğundan birkaç kademe daha aşağı in! “Galiba ben onlardan da aşağıdayım!” de; “İhtimal, onların Allah ile farklı münasebetleri var. İhtimal dipdiri geceleri var.. saatlerini eşref-i saat haline getirme gayretleri var.. gözleri uyurken dahi uyumayan kalbleri var.. dünya ve mâsivâyı ellerinin tersiyle itme ferâgati, fedakârlığı, hasbîliği var.” Âleme bakarken, böyle bakmalı; kendimize bakarken ise “Birinin himmet eli uzansa da bize, şöyle-böyle biz de kurtulsak!..” demeli.

Âleme bakarken böyle bak: “Biri bize el uzatsa, biz de kurtulsak!..” Allah’ın inayet eli, kâfi ve vâfî.. وَكَفَى بِاللهِ وَكِيلاً “Kendisine dayanılıp güvenilecek ve bütün işlerin havale edileceği (vekil) olarak Allah yeter.” (Nisa, 4/81); وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا “Bir yardımcı olarak da elbette Allah yeter!” (Nisa, 4/45) وَكَفَى اللهُ عِنَايَةً وَرِعَايَةً وَكِلاَءَةً، وَكَفَى بِالشَّفَاعَةِ نَبِيُّنَا مُحَمَّدٌ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (İnayet, riâyet ve vekâlet bakımından da Allah Teâlâ kafîdir. Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şefaati yeterlidir.) Ama kendimize bakarken, öyle bakmamız lazım.

Benim de bildiğim bazı şeyler var!”, “Ben de bazı şeyler söyleyebilirim!”, “Ben de dinlenmeliyim!..” Bu sözlerin zâhirine bakınca, kılıf düzgün gibi görünüyor fakat içte bir enaniyet hırıltısı hissediliyor. Bırak, onu halk takdir etsin. Sen, kendini anlatmayı bırak; anlatılacak yanların varsa, onu halka bırak! Onlar da yüzüne söyledikleri zaman, Hazreti Pîr gibi, “Ben, kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum.” de.

Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yanında, bir insan arkadaşını yüzüne karşı methedince, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلاَمِ الْبَشَرِ (İnsanlığın efendisinin sözü, insan sözlerinin efendisidir.) beyanı çerçevesinde buyuruyor ki: “Kardeşinin boynunu kırdın!” Belki bu tabir, Arapça’da, o dönem itibariyle “bir insanı öldürmek”ten ve “mânen mahvetmek”ten kinaye olarak kullanılıyordu.

  “Hayır, Allah’ın takdir buyurduğundadır.”

Gördüğünüz gibi “kıldan ince, kılıçtan keskin!” Ama bir kere de gönlünü O’na verdin mi, O’na dayandın mı, “yol senin, devran senin” artık!.. Önündeki o kıldan ince kılıçtan keskin “Sırat” gibi şeyler, birden bire şehrâh oluverir. Keyiflenerek, “Bu şeritten mi gitsem, bu şeritten mi gitsem, bu şeritten mi gitsem!” dersin.

İşte dünya da böyle (çayı içmeye hazırlamak gibidir); sakarini içerisine atarsınız, “tam olsun!” diye biraz da limon katarsınız. Gerçi çay tiryakileri için limon eksikliktir, çay zevkinden mahrumiyetin ifadesidir. Hangi tam zevkimiz var ki, ondaki eksiklik söz konusu olsun?!. Efendim, sakarini atarsınız içine, limonu da atarsınız; sonra onun adı “yâ nasîb!” (Yâ nasîb, Arapça’da da bir oyundur; “Belki sana çıkar, belki ona nasip olur” manasına bir çekiliş/şans oyunu.) Ya nasip olur ya da olmaz.

Dünya da böyledir; çırpınırsın, koşar durursun, tepinirsin, mahmuzlarsın bindiğin şeyi… “Hedef!” dersin, nice yüksek yerlere gözünü dikersin, “Tırmanayım!” mülahazasıyla heyecan yaşarsın… Fakat bakarsın edip eylediğin şeylerin zerresi geriye dönmüyor. “Yâ nasîb!.. Yâ nasîb!..

Şu kadar var ki, orada Allah’a teslim olursan, اَلْخَيْرُ فِيمَا قَدَّرَهُ اللهُ، اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللهُHayır, Allah’ın takdir buyurduğundadır; hayır, Allah’ın ihtiyâr ettiği şeydedir.” dersen, acılar ve zehir zemberek şeyler, birden bire şeker-şerbet halini alır. “Off!”lar, birden bire “Ohh!”lara dönüşür. Ve vicdanında âdetâ cennet demleri yaşıyor gibi olursun.

  Soru: Sözde “Din Şûrası’nda, hükûmet adına konuşan bir siyasetçi, Hizmet’i, İslâm dünyasının en çirkin ve en tehlikeli irtidat hareketi olarak gösterdi. “İrtidat” nedir? Hizmet gönüllülerinin her türlü linçe rağmen, tiranlığa/diktatörlüğe boyun eğmemesi de bir “irtidat” sayılır mı?

  Cevap: Böyle bir dırıltı karşısında, orada bulunan şöyle-böyle ilahiyat eğitimi görmüş kimseler;

  1. Şayet “irtidat”ın da manasını bilmiyorlarsa, “fırâk-ı dâlle”nin manasını bilmiyorlarsa, onların küfre ve dalâlete -ki her ikisi de dinde mel’un şeyler- delalet ettiğini bilmiyorlarsa, işgal ettikleri yerleri haksız işgal ediyorlar demektir.
  2. Bunun yanlış olduğunu bildikleri halde susuyorlarsa, birer “dilsiz şeytan” demektir onlar.
  3. Bu yalanları olduğu gibi kabul ediyorlarsa şayet… Mü’mine, “mürted” diyen, kâfir olur. Çünkü bir mümin diğerine kâfir dediğinde ikisinden biri kâfirdir; ya diyen kâfirdir veya denilen kâfirdir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte buyuruyor ki: “Herhangi bir kimse din kardeşine “kâfir” dediği zaman, ikisinden biri muhakkak kâfir demektir. Eğer hakikat onun dediği gibiyse, muhatabı kâfirdir; aksi takdirde, sözü kendi aleyhine döner, kendisi küfre düşmüş olur.”

Sizin hareketlerinizde, tavırlarınızda, davranışlarınızda, şöyle-böyle konuşup yazdığınız 50-60 eserinizde, dedikleri şeylere delalet edecek tek paragraflık bir şey varsa, siz hayâdan, izzetten, ismetten, iffetten mahrum kimselersiniz. Fakat öyle bir şey yoksa, bunu söyleyenler, hayâsız, edepsiz, iffetsiz, ondan daha aşağı “mahluk” insanlardır. Bir yönüyle Deccâl’e veya Süfyan’a uyan “Taylasanlı Horasanlılar”ın zirveleri bile söylese, o türlü sözler yine zırva, yine zırva, yine zırvadır.

  “Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!..” deyip sadece Hak rızasını tahsil yolunda koşanlara “mürted” veya “ehl-i dalalet” demek korkunç bir denaettir.

Siz bu zirvelerdeki insanların zırvalarına kulak asmayın!.. “Mürted” kim, o belli: Dünyayı esas alan mürtedler.. dini, dünya için kullanan mürtedler.. hiçbir şey yokken, filolara sahip olan mürtedler.. evlatlarına hırsızlık öğreten mürtedler… Evet, yerini belleyememişler. Din ve diyanetini dünyaya duyurmaktan başka bir şey bilmeyen, bir şey tanımayan ve Allah’tan, Peygamber’den başka gözü bir şey görmeyen insanlara “mürted” diyorlar.

Ben öyle tanıdım arkadaşlarımı: Onlar, Cenneti, hurîyi, gılmanı bile, yaptıkları şeylerde hedef haline getirmekten “şirk”ten kaçınıyor gibi kaçındılar. Çünkü maksûdun bizzat, matlûbun bi’l-istihkak; “Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah!” hakikatiyle ifade edilen o yüce hakikattir, Allah’tır; ne selvâ, ne helva.. ne bal, ne börek, ne saray… (Râbia Adeviyye validemizin şu sözüne işaret ediliyor: “Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!..” Ne kudret helvası isterim ne de bıldırcın eti; benim muradım yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın rü’yeti!..)

Sizin bu mevzuda en küçük görüneniniz, bunların onda birine tâbi olmadı; onları aklının köşesinden geçirmedi. Aklının köşesinden geçirdiyse şayet bir kıtmîr, hemen kıtmirliğini ortaya koyarak size sordu; “Acaba bu mesele ne ola?” falan dedi. Bu açıdan, kendini bilmez, densiz, bayağı o kimselerin sizlere “mürted” veya “firâk-ı dâlle” demeleri denaetin, şenaatin, fezâetin, hıyanetin, alçaklığın ve bir şey yapamama kompleksinin ifadesidir. Hayatlarında on tane insana, bizim millî değerlerimizi, tarihî mefâhirimizi, yüksek idealimizi ve din-i mübînin evrensel değerlerini anlatmaya muvaffak olamamışlardır. Aksine günümüzde olduğu gibi, o dinin dırahşan çehresini zift atarak kirletmişlerdir. Bir de yalanlarına yama yapan zift medyaları vardır ki; attıkları her yalanı imzalamaktadırlar.

Bu yalanları söyleyenlere Ziya Paşa ifadesiyle “yuf olsun!..” Duydukları halde seslerini çıkarmayanlara yuf olsun!.. Hâlâ bunları insan zannedip –değil Müslüman– arkalarından koşturanlara ve onların Müslümanlık adına bir şey vadediyor olduklarını sananlara yuf olsun!..

Dininden, millî mefkuresinden, Kitab’ından, Sünnet’inden, İcmâı’ndan, Kıyas’ından, an’anesinden, geleneğinden, örfünden, âdetinden onda bir bile fedakârlıkta bulunmayan.. ve bütün bu evrensel güzellikleri dünyaya tanıtmak için âdetâ seferberlik yapan, -günümüzün çağdaş münafıklarının hakiki mü’minlere karşı ilân-ı harp yapmaları gibi- hakkı-hakikati bütün insanlığa duyurma, güneşin doğup-battığı her yere ulaştırma adına seferberlik ilan etmiş bulunan insanlara iftira ediyorlar.

O fedakâr insanlar ki, dövene elsiz, sövene dilsiz, kıranlara da gönülsüz. Benim kırılmamı nazar-ı itibara almayın; kimse kırılmıyor. O densizlerin sözleri karşısında kimse eğilmiyor, kimse hicap duymuyor, kimse üzülmüyor, kimse müteessir olmuyor; herkes yoluna devam ediyor. Çünkü Hizmet gönüllüleri din-i Mübin-i İslam’ın değerlerini ve evrensel değerleri temsil ediyorlar; tarihimizden süzülüp gelen ve temel kıstaslarımız itibariyle regülasyona tâbi tutulan, böylece bize mal olarak değerlerimiz içinde yerini alan an’anelerimizi ve geleneklerimizi dünyaya taşıyorlar. Yüzümüzü kızartacak hiçbir şey yok bunların içinde. Binaenaleyh, bunları dünyaya duyurmak için dört bir yana seferberlik ilan etmiş insanlara karşı, yerinde “firak-ı dâlle”, yerinde “mürted!” diyen kimseler, Anadolu insanı değildirler.

  Dün alkışlayıp takdir ederken mübalağa yapıyor ve bir çeşit şirke giriyorlardı; bugün de yıllar sonra döneklik yapıp “terör örgütü” derken ayrı bir dalalet sergiliyorlar.

Din Şurası’nda konuşuyor. Ona “şûrâ” yerine, bence “şirretlik toplantısı” denmeliydi. Din adına şirretlik topluluğunda bir siyasetçi konuşuyor. “Siyaset” idare etmek demektir; esasen idareden âciz, zavallı, kem talih, bahtsız, kabrini kirletmiş, berzahını kirletmiş bir talihsiz… Hizmet Hareketi’ni, İslam Dünyası’nın en çirkin, en tehlikeli irtidat hareketi olarak gösteriyor!

Otuz seneden beri takdir ediyorlardı; Türkçe Olimpiyatları’nda, Pensilvanya’ya da selam gönderip “Milletimiz ona karşı medyuniyet duyuyor. Milletimizin adını, nâmını, nişânını dünyanın dört bir yanına duyurdu!..” derken mübalağa yapıyorlardı. O zaman farklı bir şirkle, âlî bir heyetin hizmetine ve himmetine Allah’ın lütfu şeklinde tecelli eden şeyleri bir şahsa mal ediyor ve “müşrik” oluyorlardı. Evet, alkışlarken öyle müşrik oluyorlardı. Sonra, otuz sene sonra, birden bire döneklik yapıyorlar; âlemin takdir ettiği, cihanın bağrını açtığı ve alkışla karşıladığı hizmetleri yok etmeye çalışıyorlar. Aleyhinde uğraştıkları bu dönemde bile on beş tane yeni okul açma imkânı veriliyor. Otuz senedir dünya insanı sanki aklını peynirle yemiş?!. Nasıl bir ortak payda ve insanlık adına nasıl bir şey ise, bir sürü farklı farklı kültürden o kadar insan, bunların hepsi ayrı ayrı düşündükleri halde, “Aman, olsun bu!” diyorlar, “Aman olsun!..” Fakat şimdi Türkiye’de bunu karalamak için şûralar tertip ediliyor. Allah adına, Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enam adına, din adına, iman adına çok önemli bir mesajı, hem de Efendimiz’in “Götürün!” deyip emanet ettiği bir mesajı duyurma hareketine “terör örgütü” demek için toplantılar düzenleniyor.

Evet, “Benim nâmım, güneşin doğup battığı her yere gidecektir!” buyuruyor Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem). Hadislerde, “Hiç şüphe yok ki, bu din gece ve gündüzün yaşandığı her yere ulaşacaktır; Allah (celle celaluhu) yeryüzünde kerpiç, tuğla benzeri bir malzemeyle yapılmış her eve ve deve tüyü, keçi kılı, koyun yünü cinsinden örülmüş her çadıra bu dini girdirecektir.” deniyor. Ne var ki, bunlar, onun binde birine götüremediler onu. Binde dokuz yüz doksan dokuzuna götüren insanlara “mürted” deme meselesi, öyle korkunç bir irtidat mülahazasıdır ki -hafizanallah- eşi-benzeri olamaz.

Maalesef, birileri yukarıdan bazı şeyleri dikte edince, akıllarını ceplerine koymuş halayıklar da aynı şeyleri seslendiriyorlar. Kur’an-ı Kerim, Firavun ve kavmini bu hususa misal sadedinde anlatır. فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَO halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi.” (Zuhruf, 43/54) Firavun, kavmini hafife aldı; kast sistemine göre, “Sizler, âdî mahlûklarsınız!” dedi. Arz etmiştim bir kere: Firavun, “Sokağın birisinde koyun olun, meleyin! Birisinde inek olun, böğürün! Birisinde at olun, kişneyin! Birisinde merkûp olun, anırın!” diye emrediyor. Hemen dediği her şeyi yapıyorlar. Şeytan geldiğinde, o manzara karşısında hayrete varıyor; “Yahu Amnofis, nedir bu hal böyle?” diyor. O şöyle cevap veriyor: “İdare ettiğim, arkamdan sürüklediğim varlıklar bunlar. Dediğim her şeyi rahatlıkla yaptırtıyorum. Cebrail hakkında bile çirkin bir lafta bulunduğum zaman, hemen söylerler bunlar. Ama senelerden beri uğraşıyorum, Harun ile Musa’ya sözümü dinlettiremedim!” Harun ve Musa hazretlerinin yolunda mı olmak istersiniz, yoksa bir kısım ferâinenin, Haccac’ların, Yezid’lerin, Rommel’lerin, Stalin’lerin, Lenin’lerin yolunda mı olmak istersiniz?!.

  Mutlak biat etmeyenlere “Yâ bizdensiniz ya da mürtedsiniz, firak-ı dâlledensiniz, hâinsiniz, terör örgütüsünüz, paralelsiniz!” deyip duruyorlar.

Onca hakarete maruz kaldığınız halde, hâlâ durduğunuz yerde sabitkadem durmanız gösteriyor ki, onların size yol değiştirtmeleri mümkün değil. Çünkü öyle bir şehrah bulmuşsunuz ki, tâ bidayetinde ifade edildiği gibi, elli tane şeridi kendi hesabınıza kullanıyorsunuz. Ve diğer meşreplere karşı saygılısınız tepeden tırnağa. Kendi meslek, yol ve yönteminize, kendi dininize ve dinî değerlerinize dair mülahazalarınız burnunuzun kemiklerini sızlatacak mahiyette. Aynı zamanda, kendi değerlerinize delice bağlı olmanız, başkalarına karşı saygısızlığı gerektirmiyor. Siz, onlara karşı da derin bir saygı içindesiniz. Böylece yürüdüğünüz güzergâh emniyetini sağlama almış oluyor ve bir şerit yerine elli tane şeridi kullanıyorsunuz.

Kendi yollarını daraltanlar ise, önlerinde mutlak bağlılık sergilemeyenlere “Yâ bizdensiniz ya da mürtedsiniz, firak-ı dâlledensiniz, hâinsiniz, terör örgütüsünüz, paralelsiniz!” deyip duruyorlar. Oysa bu safsatalar, sadece şeytanın ilhamıyla veya vesvesesiyle söylenecek sözlerdir. Ayet-i kerimede buyurulduğu üzere, وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا “İşte, (tekvinî kanunlarımız çerçevesinde) her peygamberin karşısında insan ve cin şeytanlarından oluşan bir düşman şebeke var etmişizdir: Birbirlerine tamamen aldanıştan ibaret yaldızlı sözler fısıldayıp telkinde bulunurlar.”(En’am, 6/112) Kur’an-ı Kerim ferman ediyor: İnsî ve cinnî şeytanlar, teşvik maksadıyla, birbirlerine birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler.

İşte bir ahmağın mü’minlere “mürted” demesi de bu türdendir. Oradaki diğer ahmaklar da, bilmiyorum, eğer “hayır” demedilerse, âhiretlerini mahvettiler ve hepsi, o gayyaya yuvarlandılar. Tasvip etmedikleri halde sessiz kaldılarsa, dilsiz şeytan kesildiler. Yok, protesto ederek kalkıp gittilerse, insanca davrandılar, insanlıklarını korudular; Allah (celle celâluhu) ile münasebetlerine karşı saygılı olmaya çalıştılar, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı saygılı olmaya çalıştılar.

Bu Hizmet, bu Hareket bilerek -Allah’ın izni ve inayetiyle- dalaletin onda birini irtikâp etmemiştir; kat’iyyen ve kâtibeten “irtidat”ın onda birine tenezzül etmemiştir. Biraz evvel bahsettiğim mülahazalara bağlayın: “Acaba, Cennet dendiği zaman gönlümü huriye, gılmana, çaya, ırmağa bağlarsam, Zât-ı Uluhiyet’e bağlı Tevhid mülahazamda hata etmiş olur muyum?” mülahazası içinde yaşayan insanlara, bu türlü bir isnatta bulunma, onu söyleyeni çoktan insanlıktan çıkarmış olur. Şeklen, sûreten insan…

  “Size tavsiyem, mukabele-i bi’l-misil hakkınızı kullanmayın; her şeye rağmen sabredin ve sadece tekfirden değil kötü sözün en küçüğünden uzak durmaya çalışın!..”

Her şeye rağmen, siz sabretmelisiniz. Çünkü Cenâb-ı Hak, buyuruyor ki: وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun. Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126)

Mukâbele-i bi’l-misil” sizin hakkınız olsa bile, sabır daha hayırlıdır. En azından sözle -bağışlayın- “it” diyene “it” deseniz, “terörist” diyene “terörist” deseniz, “paralel” diyene “paralel” deseniz; bu, hakkınız olabilir. Fakat Kur’an’ın ifadesiyle, “Size tavsiyem, bu hakkınızı da kullanmayın!.وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَDişinizi sıkar, katlanırsanız, kuşkusuz bu daha hayırlıdır.

Sabır, aynı zamanda, çölde zehir-zemberek bir otun adıdır; kelime de ondan alınmıştır. O zehir-zemberek şeyi yudumlayın. Mebde itibariyle zehir-zemberek bir şey, müntehâ itibariyle de şeker-şerbet bir şey varsa, o da sabırdır! Katlanın onlara; sonra bekleyin Cenâb-ı Hakk’ın hakiki mü’minlere vâdettiği şeyleri!.. O (celle celâluhu), hiçbir devirde hakiki mü’minleri, yüce mefkûrelerini bayrak gibi dört bir yanda dalgalandırmaya kendisini adamış insanları yolda bırakmamış; zâlimlere, kâfirlere, fâsıklara, hâinlere ezdirmemiştir. Muvakkat bir imtihan, arınmaları içindir; Enbiyâ-ı izâm onu çekmişse, o, onlar için de gereklidir.

  Ezher Üniversitesi’nde “Sonsuz Nur”u Ders Kitabı Olarak Okutan Âlimin Hizmet Hakkındaki Çarpıtmalara Dair Verdiği Bir Misal

Fethi Hicâzî, büyük Arap âlimi, birilerinin hakkında tenkitler hazırladığı “en-Nuru’l-Hâlid”i (Sonsuz Nur kitabını) Ezher Üniversitesi’nde ders olarak takrir ediyormuş. Geçen gün, onu eline alarak veya onların çıkardıkları şeyleri eline alarak, bir kısım densiz insanların uydurma ortaya attıkları, sizin hakkınızda söylenen nâ-sezâ, nâ-becâ şeylere cevap veriyor. Bir yabancı.. bilen, kitap okuyan birisi.. kitâbî, kitaptan haberi olan birisi.. okuduğu şeyleri sırtında “şey” gibi taşımış değil; okumuş, okuduğunu anlamış ve “Elimden bırakmıyorum!” demiş.

Orada hoş bir misal verdi: Dedi ki: Böyle cümleleri sağından-solundan keser, biçer, yarısını söyler, yarısını söylemezseniz şayet, kendiniz komik duruma düşersiniz. Mesela, Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor: فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَYuf olsun, veyl olsun o namaz kılanlara!..” (Mâûn, 107/4) Şimdi meseleyi burada bıraktığınız zaman, “Namaz kılanlara veyl olsun!” Ama arkasını kesiyorsunuz. Devamında الَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلاَتِهِمْ سَاهُونَ الَّذِينَ هُمْ يُرَاءُونَ  “Namazlarını, namaz gibi kılmıyorlar; sehv ile, gafletle, uyuyarak, aradan çıkarma nev’inden, âlem görsün diye… İşte yuf olsun bunlara, veyl olsun bunlara; Cehennemin en derin deresi mekan olsun bunlara!..” (Mâûn, 107/5-6) deniyor.

Bir sözü, bir cümleyi başından sonundan bir parça kopardığınızda aynı şey olur. Türk toplumunda yaygınca benzer bir vakıa vardır; bir hadise, bütün âlemin vird-i zebanıdır: Bir laubaliye demişler ki, “Niye namaz kılmıyorsun?!.” Cevap vermiş: “Ee niye kılayım ki?!. Cenâb-ı Hak, Kur’an’da buyuruyor ki: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَقْرَبُوا الصَّلاَةَ “Ey iman edenler, zinhar, namaza yaklaşmayın!..” (Nisâ, 4/43) (Efendim, bir de “len” ile deseydi, لَنْ تَقْرَبُوا الصَّلاَةَ “Asla, zinhar, ebediyyü’l-ebed namaza yaklaşmayın!”) “Ee onun gerisi de var!” diyorlar: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَقْرَبُوا الصَّلاَةَ وَأَنْتُمْ سُكَارَى حَتَّى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلاَ جُنُبًا إِلاَّ عَابِرِي سَبِيلٍ حَتَّى تَغْتَسِلُوا “Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye, cünüp iken de -yoldan geçmeniz dışında- gusledinceye kadar mescide yaklaşmayın.” (Nisâ, 4/43) Aklınız başınızda değilse, sarhoş iseniz, kendinizi uyuşturmuş iseniz, namaza öyle yaklaşmayın! Namaz, Allah’a karşı şuurun remzi bir ibadettir. Namazlaşarak yapıldığı zaman ibadet olur. “El-pençe divan durma”nın bir manası vardır; “rükû”nun bir manası vardır; “kavme”nin bir manası vardır; “secde”ye kapanmanın bir manası, “ka’de”nin bir manası, “teşehhüd”ün bir manası vardır.. ve “teşehhüd”le âdetâ bir insan, namazını, miracın noktalanması gibi noktalar. “Namaz, mü’minin miracıdır, nurudur / Sefine-i dini, namaz yürütür.” İşte böyle… “Namazı öyle bil ki, o, mü’minin miracıdır!” diyor İmam Rabbânî Hazretleri. Ama لاَ تَقْرَبُوا الصَّلاَةَ deyince, “Ee gerisi yok mu bunun?!” diyorlar, وَأَنْتُمْ سُكَارَى ve devamını hatırlatıyorlar; o zaman laubali adam, “Hafız değilim!” diyor.

  Sağından Solundan Kesilen Cümleler ve Algı Operasyonları

Bir kısım cerâid-i zift de meseleleri ele alırken aynı şekilde davranıyorlar. Tabii baştakiler de öyle istediklerinden dolayı rahat hareket ediyorlar. Dünkü misalde geçtiği gibi, “yamacılar” öyle yapınca, dolayısıyla yalancılar da cesaret aldıkça alıyor; attıkça atıyor, tuttukça tutuyorlar. Fakat hiç birinin ne tutulur yanı var, ne değerlendirilir yanı var.

Size bir de Kıtmir’in başından geçmiş bir vakıayı anlatayım. Siz o zaman medyayı takip ediyorduysanız şayet, muttali olmuşsunuzdur. Bundan yirmi sene evveldi. Türkiye’de hangi parti olursa olsun, uluorta “Falan mü’mindir, falan kâfirdir!” demeye kimsenin hakkı yok. Fakat belli bir zümreye o gün bazılarınca öyle deniyordu; belki hâlâ bugün “siyasî İslamiyet” diyenler, onlara öyle bakıyor; miting konuşmalarında da öyle diyorlar. Oysaki içlerinde dünya kadar dine, imana inanan insan da vardır. İşte bu mülahazaları nazar-ı itibara alarak, Fakir, meseleyi ifade ederken -hususi bir sohbetti, belki bu kadar insan vardı- dedim ki: “Arkadaş! çok dikkat edin!..Halk Parti kâfirdir!’ diyemezsiniz, diyemezsiniz, diyemezsiniz!..” Efendim, “diyemezsiniz!” kelimelerini silince ne kalıyor geriye “Halk Parti kâfirdir!” O zaman malum bir medya bu meseleyi serlevha olarak manşet yaptılar gazetelerinde.

Her zaman olmuştur, başıma gelmiş bir şey.. o zatların başına gelmiş bir şey.. o zatın dediği gibi bir şey… Ve bugün de kendilerini İlahiyatçı gören bir kısım insanlar, meseleleri siyakından-sibakından kopararak, müstetbeâtü’t-terâkibi görmezlikten gelerek, umum mevzua mahrutî bir bakışla bakmadan, sadece bir kelimeyi alıp onunla bir kesimi, bir çevreyi karalıyorlar. Dininden başka bir şey düşünmeyen, dine hizmete, mefkûresine hizmete, Anadolu insanı olma mefkûresine hizmete kendini adamış ruhlara iftira ediyorlar.

Antrparantez; yaptığı hizmetleri belli çıkarlara bağlayan insanlar, kat’iyyen samimi değildirler. Yaptıkları hizmetlerle villalar, yalılar, filolar elde ediyorlarsa… Bir dönemde bir meşhurun, ma’lumun, marufun, kutsalın (!) mırıldandığı gibi: “Hırsızlık, babadan oğula intikal eder!..” Ee birileri villalar, yalılar peşinden koşarsa, sulbünden gelen kimseler de onun genlerini taşıdıklarından dolayı, filolar edinirler haliyle; belki uluslararası filolar edinmeyi düşünürler. Çok doğru söylemiş, “sadaka!..” Babadan oğula hırsızlık, haramilik, eşkıyalık, irtişa, irtikâp, ihtilas intikal eder; o haramî ise şayet, öbürleri de kırk haramîler olur; çevresi, mâbeyn-i hümayunu, mele’si, bir yönüyle, kırk haramîler olur.

Evet… Böyle sağından-solundan kesmek suretiyle, meseleleri farklı şekilde kompoze etme, zannediyorum, çok yakın bir gelecekte, bu işi yapanları, aklı başında insanlar nazarında gülünç duruma düşürecektir. Çoklarının önüne kameralar konacak ve onlara mikrofonlar uzatılacak; hissiyatları mülahazaları alınacak. Bilmiyorum, bugün bu türlü komploları hazırlayan ve bazı kimseleri itibarsızlaştırmak için ellerinden gelen her türlü yalanı söyleyen Makyavelistler, haya hislerini yitirmemişlerse, o zaman ne yapacaklar?! Ama hayâ hissini yitirmişlerse, “Ee ne yapalım, dünya bunun böyle olmasını istiyordu!” falan diyecekler. Zannediyorum, çoğu da böyle diyecektir.

  Ali Bulaç Bey’in Tercihi ve “Her yanı canavar sarmış, bu ne müthiş bir hâl!..”

Ali Bulaç’a Cenâb-ı Hak uzun ömür, âfiyet-i dâime ihsan eylesin. Bir ilim adamıdır, iyi bir sosyologdur, Arapçayı anadili gibi bildiğinden dolayı tefsir mahiyetinde bir de meal yazmıştır. Öteden beri yazdığı yazıların hepsinde iffet âbidesi; yazdıklarına iffet adına kompoze edilmiş şeyler nazarıyla bakabilirsiniz. Seve seve okuyacağınız yazılar yazmış. Bu dönemde içeriye (hapishaneye) girmiş. Kırk haramîlerden birileri, SS’lerden bir tanesi gitmiş ona demiş ki, “Yahu ne diye buraya geldin girdin? Sen de o göbekli adam gibi deseydin, bunlara sövseydin ve falancanın yanında yerini alsaydın, hiç buraya girmeyecektin. Bak, adam ne güzel, gül gibi; -efendim- oradan alıyordu 1000, buradan alıyor 10 bin; böyle, gül gibi yaşıyor işte!..

Doğru, dünyaya tapanlar için, ahirete inanmayanlar için, “Allah!” dedikleri zaman bile içlerini yansıtmayan sözlerle yalan söyleyenler için… Hani bir Türk atasözü vardır: “Bir ‘Allah’ dediğine inan!” Bunların öyle dediğine de inanmayın “Alla!” diyorlardır onlar. İnanmayın kat’iyyen. “Namaz!” dedikleri zaman, başka bir şey kastediyorlardır. Çünkü genleri -bir yönüyle- yalana, iftiraya, tezvire, hıyanete kilitlenmiş gibi insanlar bunlar. O (Ali Bulaç) babayiğitlik yapmış, orada medrese-i Yusufiye’yi tercih etmiş; diğeri ahiretini karartmış, dünya adına halayıklığı, kapıkulu olmayı tercih etmiş.

Evet, Cenâb-ı Hak, sizi korudu; arkadaşlarınızı korudu. Bir imtihan verdiniz; çürükler döküldüler. Var ya cevizin, fındığın çürüğü; çürükler döküldüler. “İtiraf” mahiyetinde iftiralarda bulundular; işin içinden sıyrılmak, şirin görünmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

“Her yanı canavar sarmış, bu ne müthiş bir hâl / Sana kalsa, yaşamak, muhallerden de muhal!

Kim bilir, belki gelir sürprizden bir inâyet / Zevâl bulur bir bir her türlü menfî, ihtimal!..”

Ben demedim, makine söyledi. İşte böyle; canavarlar orada zavallı bir kuzunun etrafını sarmışlar. Öyle kuzu kuzu davranan insanlar ki, arı ölmüş, ağlamışlar; karıncaya basmamak için dikkatli yürümüşler; sağlarına-sollarına bakmamışlar. Hapishanede iken bir fare orada can çekişiyor gibi olmuş, onu hemen bir kesenin içine koymuşlar medrese-i Yusufiyedekiler; oradaki SS’lere götürmüşler; demişler ki “Bu fare ölecek; dışarı koyarsanız, kendi tabiatına uygun bir zemini bulunca belki hareket eder!” Fareye karşı bu kadar şefkatli davranan insanlara, “terör örgütü” demek ve elli türlü yalan ile, tezvir ile, iftira ile, isnad ile bir kısım zift cerâidini de bu istikamette kullanmak büyük bir iftira ve zulümdür. “Terör örgütü” bühtanı dünyada tutmayacak, elli defa atsalar iz bırakmayacak öyle kuyruklu bir yalan ki, azıcık inançları var idiyse, ahiretlerini yıktılar.

Ve dünyanın da onlara kalacağına ihtimal vermiyorum. Yarın başka biri gelir onların yerine, o da onlara aynısını yapar. اَلظَّالِمُ سَيْفُ اللهِ، يَنْتَقِمُ بِهِ اللهُ، ثُمَّ يُنْتَقَمُ مِنْهُ Zâlim, Allah’ın kılıcıdır!.. O kılıç, bugün sizin başınızda kavisler çiziyor; yarın bir başkasının elinde onların tepelerinde kavisler çizer. Dolayısıyla kararttıkları âhiretin yanında, imanın yanında, İslam’ın yanında, ihsanın yanında, ihlasın yanında, aşk u iştiyakın yanında, dünyalarını da karartmış olurlar. “Allah, imhâl eder, ihmâl etmez”; mehil üstüne mehil verir tâ âhirette mazeret beyan etmesinler! Hiçbir münafık, ilelebet pâyidar olmamıştır. Vesselam…

Liyakat ve İstihkak

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: İman hizmetinin gerektirdiği sorumluluk ve liyakati ortaya koyamayanların âdet-i ilâhiye açısından dairenin dışına itilmeye müstahak hâle geldikleri ifade ediliyor. Bu kötü akıbete müstahak olmamak, diğer taraftan liyakat sahibi olabilmek için gerekli vasıfları izah eder misiniz?

Cevap: Liyakat, insanın üzerine aldığı vazifeye ehil olması ve o işi hakkıyla yerine getirmesi; istihkak ise, insanın yaptığı olumsuz ve kötü işlerden dolayı cezayı hak etmesi ve buna maruz kalması demektir. Fakat hemen ifade edelim ki, insan liyakat sahibi olsa da, Cenâb-ı Hakk’ın fazl u rahmeti herkes için ve her zaman çok önemlidir. Bu açıdan yüksek istidat ve kabiliyetlere sahip olan insanlar, üzerlerine aldıkları vazifeye layık olduklarını ortaya koysalar bile, yine de onların bu muvaffakiyetlerinde fazl-ı ilâhî esastır. Bununla birlikte meseleye âdet-i ilâhiye açısından bakıldığında liyakatin, çok önemli kazanımların vesilesi, istihkakın ise bunların kesilmesinin önemli bir sebebi olduğu görülür.

Nifak Şebekeleri ve İstihkak

Öteden beri ehl-i dalâlet ve nifak şebekeleri, inanmış gönüller tarafından tesis edilen bir kısım olumlu ve faydalı hizmetleri tersyüz etmek için hemen her dönemde akla hayale gelmedik değişik komplolar kurmuş, entrikalar çevirmişlerdir. Bu komplo ve entrikalarda sadece zaman ve şartlara göre değişen renk ve desen farklılığı vardır. Hatta aynı nifak şebekesi, belli bir dönemde kullandığı argümanla hâl-i hazırda arzu ettiği neticeye ulaşamayacağını anladığında, bu sefer daha başka argümanlar geliştirmiş ve bu argümanlarla bu hayırlı faaliyetlerin önünü kesmeye çalışmıştır.

İşte bu nifak şebekelerinin maksatlarına ulaşıp ulaşamayacakları biraz da mefkûre yolcularının bulundukları konumun hakkını verip vermediklerine, sorumluluklarını yerine getirip getirmediklerine ve bu konuda ortaya koydukları liyakate bağlıdır. Eğer onlar emanette emin emanetçiler olarak vazifelerini layıkıyla yerine getiriyor ve birer uyûn-u sâhire (uyanık gözler) olarak değişik menfezlerden, boşluklardan gelebilecek tehlikelere karşı vazifelerini) hakkıyla ifa ediyorlarsa Allah, nifak ehlinin bu tuzaklarını boşa çıkaracaktır. Ama eğer onlar liyakat keyfiyetinde sürekli kan kaybı yaşıyor, renk atıyor ve matlaşıyorlarsa -hafizanallah- o ölçüde istihkaka doğru kayıyorlar demektir. İstihkak gerçekleştiğinde ise Allah o emaneti alır ve onu emanette emin kimselere verir. Bu açıdan iman ve Kur’ân hizmetine gönül vermiş insanlar, kendilerine kurulan komplolardan salim olmak ve bulundukları konumu muhafaza etmek istiyorlarsa, durdukları yerin hakkını vermeli ve sürekli liyakat peşinde koşmalıdırlar.

Liyakatin Önemli Bir Şartı: Yenilenme Cehdi

Kur’ân-ı Kerim’de yer alan bazı âyet-i kerimelerden yola çıkarak liyakate vesile ve istihkaka sebep olan vasıfların neler olduğunu anlayabiliriz. Mesela Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede şöyle buyuruyor:

إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ

“Eğer isterse sizi götürür ve cedid (yeni) bir kavim getirir.” (İbrahim sûresi, 14/19; Fâtır sûresi, 35/16) Burada seçilen “cedid” kelimesinden anlaşılıyor ki Allah yoluna omuz veren insanlar, duydukları her şeyi taptaze, gökten inen semavî bir sofra veya turfanda bir Cennet hurması gibi duymalıdır. Evet, onlar, Kur’ân âyetlerini ağızlarına alıp okumaya başladıklarında, henüz o an inmiş gibi, şimdiye kadar duyduklarının çok ötesinde bir zevk ve lezzetle kendilerinden geçmelidir. Aynı şekilde onlar, içinde bulundukları çağı çok iyi okumalı ve Müslümanlığa hizmeti de kendi yeniliği içinde yapmalıdırlar. Hatta onların ruhî hayatları da bu yenilikten payını almalıdır. Zaman akıp gitse, yıllar geçse bile onlar ülfet ve ünsiyete yenik düşmemeli, eskimemeli ve partallaşmamalıdır. Çünkü “cedid” olma, liyakatin olmazsa olmaz bir vasfı olduğundan, eğer bir topluluk bu özelliğini kaybederse, değiştirilmeye müstahak hâle gelir demektir.

Hizmet Mürtedlerinin Akıbeti

Konuyla alakalı üzerinde durulması gereken bir başka ilahi beyan ise Mâide Sûre-i Celîlesi’nde yer alan şu âyettir:

يَۤا أَيُّهَا الَّذينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دينِه فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُۤ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَۤائِمٍ ذٰلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَۤاءُ وَ اللهُ وَاسِعٌ عَليمٌ

Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir.” (Mâide sûresi, 5/54)

Âyet-i kerimede öncelikle “irtidat” tehlikesine dikkat çekilmektedir. İrtidat, bir insanın içinde bulunduğu önemli konumdan sıyrılıp tekrar geldiği yere dönmesi demektir. Böyle bir kişiye mürted denilir. Mürted denildiğinde ilk akla gelen ise itikadî mürteddir. Böyle biri İslâm dinini bırakıp gerisin geriye döndüğünden küfre düşmüş olur. Bunun yanında bir de dine hizmet mürtedleri vardır. Bunlar bir mefkûreye, belli bir dönem gönül vermiş olsalar da, bir müddet sonra sinek kanadı kadar küçük şeylere takılır kalır; kalır da hizmet aşk u şevkini, eski heyecan ve aktivitesini kaybeder ve ardından da içinde bulunduğu dairenin dışına çıkarlar. Esasında bu tür insanlar genelde bütün işlerin kendi heva ve heveslerine göre yapılmasını isteyen, böyle olmadığını gördüğünde bulundukları yerde ihtilâf ve iftirakların oluşmasına sebebiyet veren ve bunun neticesinde de gerisin geriye dönen akılzede ve kalbzede bir kısım zavallılardır.

Cenâb-ı Hak bu tür insanları önce şefkat tokadıyla uyarır fakat onlar ihtilâf ve iftirak ateşini körüklemeye devam ederse bu sefer nıkmet tokadına müstahak hâle gelirler. Bunun üzerine de Allah (celle celâluhû) “Madem siz ihtilâf ve iftiraktan medet umar hâle geldiniz, Ben de sizi götürüp birlik ve beraberliği esas alanları, vifak ve ittifak ruhuyla hareket edenleri getireceğim.” diyerek onların bulundukları alanı başkalarına bırakır. Bu açından din-i mübin-i İslâm’a hizmet etmeye dilbeste olmuş mü’minlerin hizmet mürtedi olmaktan çok endişe duymaları ve böyle bir duruma düşmemeleri adına pek çok şahsî haklarından feragatte bulunabilmeleri gerekir. İşte bu bir liyakat arayışı olduğu gibi aynı zamanda kötü akıbete müstahak olmaktan da sıyrılma yol ve yöntemidir.

Liyakatin Esası Allah Sevgisi

Âyette Allah (celle celâluhû) فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ Allah öyle bir kavim getirecek ki,” ifadesiyle konumunun hakkını vermeyen insanların yerine başka bir topluluk getireceğini ifade buyuruyor. Bilindiği üzere fiilin başında gelen “sevfe” edatı, uzak geleceğe işaret eder. Bunun anlamı şudur: Cenâb-ı Hak, iman eden insanları yapmış oldukları bir kısım olumsuzluklardan dolayı hemen cezalandırmaz. Onların imanlarına bir değer atfettiğinden ötürü, öncelikle onlara mehil üstüne mehil verir. Eğer onlar hata ve yanlışlarında ısrar ederlerse, bu defa Allah onları götürerek yerlerine başka bir kavim getirir. قَوْمٍ kelimesinin nekre olmasından, bu kavmin hem meçhul bir topluluk, hem de kıymet-i harbiyesi yüksek bir topluluk olduğunu anlıyoruz.

Evet, o topluluğun şanı o kadar yücedir ki, siz bunu tasavvur ve tahayyül edemezsiniz. Bununla birlikte âyet-i kerime diyor ki, onları tanımanız için size bir kısım ipuçları vereyim: يُحِبُّهُمْ Allah (celle celâluhû), kıymetini ihata edemeyeceğiniz kadar belirsiz olan o kavmi sever.” Yani şanına yakışır şekilde, rahmetinin enginliği ve muhabbetinin vüs’ati nispetinde onlara teveccüh eder ve sevmenin lazımını onlara ihsan eder. Daha sonra bu ilâhî sevgi onların kalblerinde Allah sevgisine inkılâb eder ve وَيُحِبُّونَهُ Onlar da Allah’ı severler.” Bu fiil “if’al” bâbında gelmiştir. Bilindiği üzere bu bâbın ifade ettiği mânâlardan birisi de kesrettir. Bu açıdan şöyle denilebilir: “Onlar da Allah’ı delice severler.”

Âyetin devamında  أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنينَ buyrulmaktadır. Yani onlar, mü’minlere karşı “zillet” denecek ölçüde tevazu kanatlarını yerlere kadar indirmişlerdir. Fakat yanlış anlaşılmasın, onların bu tevazuu kesinlikle aşağılık kompleksi değildir. Çünkü onlar أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرينَ Kendi değerlerine sımsıkı bağlı olduklarından o değerleri inkâr edenlere karşı fevkalâde aziz ve onurludurlar.” Yani onlar, kibir, gurur, zulüm, bakış açısındaki inhiraf yüzünden veya âbâ u ecdadına intisabını ileri sürmek suretiyle inkâra saplananlar karşısında el etek öpmezler, Yine onlar, mü’minlerin ortaya koyduğu mesajlara karşı kat’î tavır alan muannit ve mütemerritler karşısında asla bel kırmaz, boyun bükmez, temennada bulunmaz, el ve etek öpmezler.

Allah Uğrunda Mücadele Ruhu

Onların diğer bir vasıfları da يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ Allah yolunda mücahede  ederler.” ifadesiyle anlatılmıştır ki, bunun mânâsı da Allah yolunda mücadele etmektir. Mücahedenin keyfiyet ve kapsamı çok geniştir. Tarifler çerçevesinde mücahede; insanlarla Allah arasındaki, imana mâni olan nefsanî, cismanî ve hayvanî bir kısım engellerin bertaraf edilip kalblerin Allah’la buluşmasının sağlanmasıdır. Bu tarife göre, çağın hayat felsefesi, idrak ve ilim seviyesi nazar-ı itibara alınarak ve buna uygun argümanlar kullanılarak insanlara el uzatılmalı; zulüm, kibir, bakış zaviyesindeki inhiraf ve ataları taklit gibi Allah’la insanlar arasındaki engeller de bertaraf edilmelidir.

Mücahedenin diğer bir şekli ise, dur-durak bilmeden emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker (iyiliği yaygınlaştırıp kötülüğü engellemeye çalışma) vazifesini yerine getirmektir. Gerek cami kürsülerinde, gerek konferans salonlarında, gerek seminerlerde, gerek meclis kürsülerinde ve gerekse mekteplerde, her nerede size hak ve hakikate tercüman olma imkânı verilirse orada hak ve hakikati dile getirmektir.

Fakat bir gün gelir de, düşmanlığa kilitli mütecavizler -değişik zamanlarda olduğu gibi- kapınıza dayanır, ülkenize saldırır, ırz ve namusunuza göz diker ve sizi ayaklar altına almaya çalışırlarsa, elbette o zaman mücadelenin şekli değişecektir. Bu durumda kınına girmiş maddî kılıç kınından sıyrılıp devreye girecek ve Çanakkale’de, Sırpsındığı’nda, Yemen’de, Bingazi’de olduğu gibi yeniden cepheye koşulacak ve orada verilmesi gereken mücadelenin hakkı verilecektir. Tabii ki milletçe yapılacak böyle bir mücadele de ancak devletin karar vermesiyle ve onun gözetiminde yapılabilir. Bu da cihadın maddî türlerinden bir türüdür. Fakat çok yerde ifade ettiğimiz hakikati bir kez daha ifade etmek gerekirse, “cihad” denildiğinde mücahedenin sadece bir yönünü teşkil eden maddî cihadın türlerinden biri olan “sıcak savaş”ın anlaşılması kesinlikle doğru değildir. Çünkü hak ve hakikatin insanlarla buluşturulması adına veya zulüm ve haksızlıkları engelleme adına mücadele ve mücahedenin pek çok değişik şekli vardır. Ayrıca “fîsebilillâh/Allah yolunda Allah için” kaydının da ifade ettiği üzere yapılacak eylem tamamen ve halisen Allah için olmalı; Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ortaya koyduğu kural ve disiplinler gözetilerek hakperestçe yapılmalı; asla cihad kılıfıyla şahıs veya grup menfaati ya da gazabı uğruna hareket edilmemelidir.

Hâsılı, Cenâb-ı Hak, her ne şekliyle olursa olsun burada يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ buyurmak suretiyle umumî mânâda Allah yolunda mücadele etmeyi, İslâm dinine sahip çıkan insanların önemli bir vasfı, liyakatin de önemli bir esası olarak zikretmiştir.

Kınayanın Kınamasından Korkmama

Âyet-i kerimede son olarak وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَۤائِمٍ Kınayanın kınamasından korkmazlar. buyrulmak suretiyle ilâ-i kelimetullah ve ruh-u revan-ı Muhammedî’nin dünyanın dört bir yanında şehbal açması için mücadele eden insanların, başkalarının kınamasından da korkmayacakları ifade ediliyor. Evet, mefkûre yolcuları, hayatı, yaşadıkları dünyadan ibaret gören ve onun keyfini sürmek isteyen insanlar tarafından her zaman kınanabilirler. Mesela onlar, hizmet yolcularına “Bu dünyanın tadını çıkarmak varken ne diye kendinize hayatı zehir ediyorsunuz? Niye ehl-i dalâlet ve ehl-i dünyayı tahrik edip arkanıza takıyorsunuz?” şeklinde güya akıl verebilirler.  Maalesef her dönemde, nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin şehbal açmasından rahatsız olan insanlar olmuştur. Fakat iman ve Kur’ân hizmetine gönül vermiş insanlar vazifelerini yaparken başkalarının haksızca kınamalarına aldırış etmezler, tehditler karşısında korkup geri durmazlar, hak bildikleri yolda önlerine çıkan engellere takılıp kalmadan hep yürürler.

İstihdam Allah’ın Fazl u İhsanı

Âyetin sonunda, ذٰلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَۤاءُ İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. buyrulmak suretiyle, bütün bu vasıfların çok önemli olduğu ve onları Allah’ın herkese değil, dilediği seçkin kullarına vereceği ifade ediliyor. Yani Allah (celle celâluhû) sırf unvan ve kariyer için doktora yapan, post-doktora yapan, post-der-post-doktora yapan hatta mük’ab doktoralar yapan insanlara değil, gönlünü Allah’a vermiş samimî mü’minlere hizmet etmeyi nasip etmiştir/edecektir. Bakıyorsunuz bir dönemde şarkın yalçın kayaları arasından bir zat çıkıyor, altı ay veya bir sene gibi kısa bir süre medrese eğitimi görüyor ve ardından dini, diyaneti ve Kur’ân’ı anlatma adına insanlığa bir ders veriyor ve düşüncede yeniliğe giden kapıları aralıyor. Ama o, böyle bir misyonu eda ederken, hiçbir zaman iddiada bulunmuyor ve bütün bunları sadece Allah’ın fazl u ihsanına bağlıyor. İşte âyetin sonundaki ذٰلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَۤاءُ “İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. fezlekesi liyakatin bir başka olmazsa olmaz vasfını ifade ediyor ki, o da; hiçbir zaman iddialı olmamak, hangi büyük vazife eda edilirse edilsin bütün bunları hep Allah’ın fazl u ihsanı olarak bilmektir.

342. Nağme: Büyüklük Ölçüsünde Tevazu ve Hep Talebe Kalmak

Herkul | | HERKUL NAGME

Can dostlar,

Bu sohbette, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye sorduğumuz şu sualin cevabını bulacaksınız:

“Tevazu makalesinde, ‘Allah’a karşı yer ve konumunu belirlemiş olanlar, dinî hayatlarında da, halkla münasebetlerinde de, hususî murakabelerinde de hep muvazene içindedirler.’ deniliyor. Burada nazara verilen muvazene nasıl anlaşılmalıdır?”

Hakk’ın büyüklük ve sonsuzluğu karşısında, sıfır-sonsuz nisbetlerine göre insanın kendi yerini belirleyip, bu düşünce ve bu tesbiti benliğine tam mâl etmesi gerektiğini anlatan muhterem Hocamız, Allah’a kul olduğunun şuurunda bulunan insanların, O’ndan başka hiç kimseye kulluk yapmayacaklarını ve hiçbir güç karşısında boyun eğmeyeceklerini ifade etti. Bununla beraber, Hakk’a kulluğun manasını anlamış olgun insanların, halkla münasebetlerinde de mütevâzi, mahviyet içinde ve dengeli olacaklarını belirtti.

Hak karşısındaki konumunu belirleyebilmiş insanların dine karşı da tevâzu ve mahviyet içinde olacaklarını; onun ne menkûlüyle ne de mâkûlüyle hiçbir çelişki yaşamayacaklarını dile getiren Hocaefendi, öyle bahtiyarların, Rasûlullah tarafından tebliğ edilen, bilhassa temsil edildiği bilinen hiçbir meseleye, akla, kıyasa, zevke, siyasete -aslında, dinin ruhunda müstakim akla, sahih kıyasa, selim zevke, şer’î siyasete aykırı hiçbir mevzu yoktur- muhalif görseler bile karşı çıkmayacaklarını; taabbüdi meselelerde emre itaatteki inceliği kavramış olarak hareket edeceklerini vurguladı.

Mütevazi insanların, Abdullah bin Ömer hazretleri gibi, fevkalade bir dirayet ve kiyaset sahibi olmanın yanı başında dinin emirlerine uyma mevzuunda da “Bu adamın aklı hiçbir şeye ermiyor!” dedirtecek kadar safiyane davrandıklarını anlatan Hocamız, bu konuyu açıklama sadedinde Hac’da şeytan taşlama esnasındaki mülahazalarını seslendirdi.

Hak karşısındaki konumunu belirleyemeyen bir insanın zamanla “hadim” ve “talebe” olduğunu unutup hakim ve mürşid tavrına girebileceğini; böyle bir haddi aşmışlığın da insanı felakete sürükleyeceğini önemle ifade eden Hocaefendi, Hazreti Üstad’ın talebesi Albay Hulusi, Ahmet Feyzi, Tahiri Mutlu ağabeylerimizi “fevkalade büyüklükle beraber fevkalade tevazuu şahsında cemetmiş” insanlara misal olarak anlattı.

Türkçe Olimpiyatları boyunca kendi adı anıldığında hemen istiğfara yöneldiğini belirten Hocamız, yapılan güzel işlerde kendi payının da bulunduğuna dair mülahazalar uzaktan göründüğü zaman bile Allah’tan mağfiret dilediğini ve günde belki beş yüz kere istiğfar ettiğini, dahası her defasında bir kere estağfirullah demeyi de yeterli görmeyip “Bin bin, bir milyon estağfirullah ya Rabbi!” dediğini anlattı.

Hocaefendi sohbetin son kısmında “Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde yegane bilendir.” (Mâide Sûresi, 5/54) ayetini hatırlatarak, çok temkinli yaşamamız gerektiğine dikkat çekti.

“Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiliği yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah’a imanınız tamdır.” (Âl-i İmran, 3/110) mealindeki ayet-i kerimeyi hatırlatan kıymetli Hocamız, başkalarına iyiliği emredip onları kötülükten sakındırma manasına gelen “emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker” vazifesinin her Müslüman’ın yapması gereken bir mükellefiyet olduğunu; bu itibarla da sürekli sohbet-i Canan peşinde bulunarak birbirimize tevazu ve mahviyet hayırhahı olmamız lazım geldiğini vurguladı.

Özetlediğimiz konuların geniş açıklamasını ihtiva eden günün nağmesini 16:26 dakikalık sesli ve görüntülü dosyalar halinde arz ediyoruz.

Muhabbetle…