Posts Tagged ‘irade’

Bamteli: MÜTREFÎN

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hârun olma iddiasıyla ortaya atılıp hiçbir ölçü ve kural tanımadan ve hiçbir ahlâkî kaygı taşımadan dünyevî zevkler peşinde koşup şımararak Kârûn’laşan kimseler hemen her dönemde mevcuttur.

Kendi zevk ü sefasına düşkün, hayatını kendi hesabına yaşayan, kendi hesabına değerlendiren, dünya adına hiçbir şeye doymayan, sürekli tûl-i emel peşinde koşan, hep tevehhüm-i ebediyet ile yaşayan kimselere “mütrefîn” denir. Bunlar, doyma bilmeyen, bir hadis-i şerifin ifadesiyle, iki dağ altını olsa, bir üçüncüsünü -Kârûn gibi- isteyen insanlardır.

Kârûn, Hazreti Musa’nın kavminden; fakat bir fırsat buluyor, aklını değerlendiriyor veya ayak oyunlarıyla çok zengin oluyor. İhtikârın, ihtilâsın, irtikâbın her türlüsünü kullanıyor. Günümüzün insanına çok benziyor; el öpüyor, etek öpüyor, ayaklara kapanıyor, bir şey koparıyor; yerlere kapanıyor, bir şey koparıyor; eğiliyor, bir şey koparıyor; rükûda, bir şey koparıyor; secdede, bir şey koparıyor; “Daha var mı eğilmem adına!” diyor, yine bir şey koparıyor. Ve bir gün geliyor, hazineleri oluyor. Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle, وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ “Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı.” (Kasas, 28/76) Hazinelerinin anahtarlarını, ancak on kişilik bir heyetin taşıyabileceği kadar zengin oluyor.

Hırsı sadece hazineleri bir yerde yığmada değil; “Ne olur ne olmaz, hazine tek yerdeyken soyarlarsa, hepsi soyulmuş olur; en iyisi ben onu beş-on yerde gizleyeyim ve hepsinin kapısına da beş-on tane kilit vurayım; birine uydurma anahtarlar uydururlarsa, diğerine uyduramasınlar!..” Şimdi, Kur’ân’ın bu mevzudaki ifadesini nasıl anlayacaksınız? On kişilik bir cemaat ancak anahtarlarını taşıyor hazinelerinin!.. Onca zaman sonra arıyor, buluyorlar, buluyorlar; yine “Kârûn’un hazinelerini bulduk!” diyorlar.

Kârûn, Hazreti Mûsa’ya iltihak ederken Hârun gibi iltihak ediyor; yani, bir gecekondudan geliyor. Sonra kendisine bir pâye verilince, bir saraya konuyor; “ak” dese de, “kara” dese de saray, saraydır. Sonra filoları filolar takip ediyor; villaları villalar takip ediyor. “Hârun” olarak, Hârun rolü oynayacağı iddiasıyla sahneye çıkıyor; fakat “Kârûn” oluyor ve Allah tarafından, öylece yerin dibine batırılıyor. فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرِينَ “Derken Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçiriverdik. Ne yardımcıları Allah’a karşı kendisine yardım edip onu kurtarabildi ne de kendi kendisini savunabildi.” (Kasas, 28/81) Yerin dibine batırdık onu ve ârâm eylediği sarayını; Allah’tan başka onu, ondan kurtaracak kimse de yoktu, olamazdı da!..

Emsalleri de aynı âkıbete maruz kalmaya mahkûm namzedidirler; bundan hiç tereddüdünüz olmasın!.. Kim öyle mahiyetinin üstünde, kabiliyetinin üstünde, Cenâb-ı Hakk’ın verdiklerine kanaat etmenin üstünde, değişik şeylere gözünü dikmiş ise, Allah onu alçaltır. مَنْ تَوَاضَعَ لِلَّهِ رَفَعَهُ اللهُ، وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ  “Allah için yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.” Kim, Allah’ın büyüklüğünü kabul eder, kendi küçüklüğü ile yerlere kadar eğilir ve kapanırsa, tâbir-i diğerle, tevazu kanatlarını yerlere kadar indirirse, Allah, onu yükselttikçe yükseltir! Fiil kipi ile ifade edilmesi, “teceddüd”e delalet ediyor; bir yükseltmek ile kalmaz, bir arş-ı kemâlâta, bir arş-ı kemâlâta, bir arş-ı kemâlâta daha yükseltir.

(“Tevâzu” için “tefâ’ül” (تَفَاعَلَ) kipi kullanılmasına mukabil) وَمَنْ تَكَبَّرَ sözünde fiil, “tefe’ül” (تَفَعَّلَ) kipinden geliyor; bu da kibirdeki tasannu ve zorlanmayı ifade ediyor. Esasen büyüklük, Allah’ın sıfatıdır. Cenâb-ı Hak, bir kudsî hadis-i şerifte, الْعَظَمَةُ إِزَارِي، وَالْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي، فَمَنْ نَازَعَنِي فِيهِمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ buyuruyor: “Azamet izârım, kibriya ridâm Benim; bunları Benimle paylaşmaya kalkanı, derdest ettiğim gibi, tepetaklak Cehennem’e atarım!” Allah’a mahsus iki tane sıfat, bunlar. Dolayısıyla, esasen o fâniye ait urba değil, numara-drobu ona uymuyor; fakat tekellüf ile onlara sahip çıkmaya çalışıyor, zorlanıyor. Fiilin kipinden bunlar anlaşılıyor. وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ Orada da Allah, batırdıkça batırıyor, batırdıkça batırıyor, batırdıkça batırıyor; “esfel-i sâfilîn”e kadar yolu var o işin.

   Her dönemde Kârûn ve Sâmirî gibi kimseler Firavun ve benzerlerinden daha tehlikeli olmuşlardır; zira Hazreti Musa ile Firavun arasında kırmızıçizgiler vardır; diğerleri ise, ehl-i nifaktır.

Böyleleri -esasen- deyip ettiklerinde hiçbir zaman samimi değillerdir, münafıktırlar bunlar. Ve münafıklar, kâfirlerin de altındadırlar. إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا “Şu kesindir ki münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar (dibindedirler). Onları oradan kurtaracak bir yardımcı da bulamazsın.” (Nisâ, 4/145) Evet, Cehennemde en aşağı derekededirler onlar.

“Mütrefîn”, karakter itibarıyla bu türlü insanlardır; dünya adına doymayan ve Hazreti Pîr ifadesiyle -Hayır, Kur’an’ın ifadesine, onun şu şekilde yorum getirmesiyle- “bilerek, dünya hayatını, âhiret hayatına tercih eden” kimselerdir. Hazreti Üstad, bu zamana, “bilerek dünya hayatını ahirete tercih edenler asrı” diyor ve işaret ettiği ayetin, ebced hesabı ile de bu asrı gösterdiğini belirtiyor. Bilerek dünya hayatını, âhiret hayatına tercih edenler… Sokaktaki insan, nahiyedeki müdür, kazadaki kaymakam, vilâyetteki vali, daha üstündeki ekâbir (büyük başlar) ve senâdîd (önde görünenler); bütün bunlar, bilerek, dünya hayatını, âhiret hayatına tercih ediyorlar. Böyle bir asırda yaşıyoruz.

En tehlikelisi nedir? Bir inkârcı, bir mülhid, bir mütemerrid, bir Materyalist, bir Natüralist bunu yapıyorsa, aklınız biraz kabul edebilir. Fakat “Allah birdir!” diyenler, “Dinin ruhunu ikâme etmek istiyoruz!” diyenler, “İdareye, o ruhu katmak, onun ile o idareyi -bir yönüyle- bir dantela haline getirmek, göz kamaştırıcı bir seviyeye ulaştırmak istiyoruz!” diyenler, bunu yapıyorlarsa (dünya hayatını ahirete bilerek tercih ediyorlarsa) çok aldatıcı olur. Yığınlar, sürüler gibi, koyun sürüleri gibi bu kurtların arkasına takılır giderler. Bilemezler ki, esasen o, tenha bir yere sevk ediyor; birer birer onların hakkından gelmek için onları o tenha vadiye celbediyor. Mesele, dinî argümanların kullanılması olunca camideki cemaat de inanır, Beytullâh’ı tavaf eden de inanır, Ramazan’da oruç tutan da inanır, “savm-ı Dâvud” (günaşırı oruç) tutan da inanır, bütün malını sadaka olarak veren de inanır, “Ben ruhumu Allah için vermeye teşneyim, şehit olmaya âmâde bulunuyorum!” diyen de inanır, varsa şayet!.. İnanırlar, çünkü kullanılan argümanlar, bir yönüyle insanları inanmaya mecbur ediyor.

Rica ederim, biri gelip imamın arkasında, “Aman ön safta, tam imamın arkasında durayım; imama inen sevabın hemen ikincisini ben alayım; onda onu imama indi, onda dokuzu da bana insin!” diyen biri gibi, o hissi sizde uyarmak için imamın arkasında duruyorsa şayet, siz inanmaz mısınız ona?!. Şimdi bu, abdestli mi, abdestsiz mi belli değil ama bu türlü şeyleri gördüğünüz zaman inanırsınız. Onlar da sizin bu inancınızı, bu temayüllerinizi, bu zaafınızı, “hüsnüzan, adem-i itimat”sız tavrınızı değerlendirmesini bilirler; ulaşmaları gerekli olan yere, Makyavelist mülahaza ile ulaşırlar. Bütün gayr-ı meşru vesileleri kullanarak, hedeflerine ulaşmaya çalışırlar.

Dolayısıyla bunlar, kâfirden daha tehlikelidir. Kârûn, Firavun’dan daha tehlikelidir. Sâmirî, Firavun’dan daha tehlikelidir. Çünkü kırmızıçizgiler vardır, Firavun ile Musâ (aleyhisselam) arasında. Fakat birisi böyle İsrailoğullarından görünüyor ama ayak oyunları ile başka bir yolda yürüyor ise, farklı bir yolda yürüyor ise, aldatıcı bir yolda yürüyor ise, o daha tehlikelidir. O açıdan günümüzde böyle bir tehlike ile -hakiki mü’minler- karşı karşıya bulunuyorlar. İşte, bunun adı “münâfıklık”tır ve belki önemli bir yazıya mevzu yapılması yerinde olur.

Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl öyle bir münafık idi ve belki üç yüz tane de arkadaşı vardı; bunlar, pek çoğu -pek çoğu, hepsi değil- âlem-i İslam’ın “havz-ı kebîr”i içinde eridiler. Ama Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl gibi kimseler, saflarda önde göründüler, Efendimiz Medine’ye teşrif buyurduğunda -edâlı bir ses tonuyla- “Bize buyurun Efendimiz!” dediler. Fakat bildikleri yoldan katiyen ayrılmadılar ve ölünceye kadar da o temerrütlerini devam ettirdiler. Onun için oğlu -Ashâb-ı Bedir’dendir, Abdullah İbn Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl- geldi; “Yâ Rasûlallah! Babamın cenazesine…” dedi. Allah Rasûlü, o münafığın oğlunun hatırına cenazeye iştirak etmek için adım attı; Allah (celle celâluhu) “Dur!” dedi: وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا وَلاَ تَقُمْ عَلَى قَبْرِهِ “Onlardan (münafıklardan) ölen hiçbir kimse için sakın cenaze namazı kılma ve hakkında dua etmek maksadıyla asla kabri başında da durma!..” (Tevbe, 9/84) Evet, “Onun namazını kılma, kabri üzerinde de durma!” dedi, durdurdu; çünkü öbür tarafa kâfir olarak gitmişti.

Ne kadar zaman?!. Yedi-sekiz sene, Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm’ın, en mütemerrid insanları değiştiren, değiştirip farklı bir formata sokan o güçlü “insibağ”ı, o münafığa tesir etmemişti. Münafık, öyle tehlikelidir. Onun için, Kur’ân إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا “Şu kesindir ki münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar (dibindedirler). Onları oradan kurtaracak bir yardımcı da bulamazsın.” (Nisâ, 4/145) buyurur. Onun için Hazreti Pîr, “Münafık, kâfirden (eşeddir) daha tehlikelidir!” der.

   Şayet bir ülkenin ileri gelenleri nimet, refah ve lüks içinde şımarıkça yaşıyorlarsa, azap o beldenin üzerine hak olur.

Kur’an-ı Kerim buyuruyor ki: وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا “Bir beldeyi/ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşlarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar kötülük işleyip yoldan çıkarlar. Böylece o ülkeye (azap edeceğimiz hakkındaki) söz(ümüz) hak olur, biz de orayı darmadağın ederiz.” (İsrâ, 17/16)

“Biz, bir karyeyi helak etmek istediğimiz zaman…” Cenâb-ı Hakk’ın helak etmeyi istemesi, esasen -şart-ı âdî planında- o istikamette ortaya konacak bir kısım sebeplere muallaktır. Yani “O sebepler var olacak, Ben de o karyeyi helak edeceğim!” demektir; bu, cebrî helak etmek demek değildir. Allah, cebren bir karyeyi helak etmez; fakat o insanlar, şart-ı âdî olarak, iradelerini kullanırlar, daha doğrusu iradelerinin hakkını vermezler; bağışlayın, hayvan gibi hareket ederler. إِنْ هُمْ إِلاَّ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلاً “Doğrusu onlar yolu şaşırmada davarlar gibi, hatta daha da şaşkındırlar.” (Furkân, 25/44) Dolayısıyla da helaki istihkak ederler.

İşte öyle kimselerin bulunduğu yerle alakalı olarak, Allah (celle celâluhu), وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا “Biz, onların (o karyenin) o mütrefîn olan ehline emrederiz!” diyor. فَفَسَقُوا فِيهَا “Onlar, o mevzuda fısk u fücûra girerler, istikametten ayrılırlar.” “Füsûk”u biliyorsunuz; doğru yolda istikametten ayrılma demektir. “Fevâsiku’l-büyût”, evlerde yaşayan yılanlar, çıyanlar, -bağışlayın- fareler ve sairelere denir. Deliklerinden dışarıya çıktıklarından, kendileri için mahdut olan sınırın dışına çıktıklarından, sınırlarını aştıklarından dolayı, onlara “fevâsık” (fâsıklar) denir. Fâsık; kendisi için takdir edilen sınırın dışına çıkan insan demektir.

Ahsen-i takvîme mazhar olan insana düşen şey, her zaman Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunmaktır; onu yeterli bulmayıp rükûa varmaktır; onu da yeterli bulmayıp, alnını yerlere sürmektir. Sonra “Bu da yetmedi!” deyip bir kere daha âdetâ Cenâb-ı Hakk’ın yüzüne bakıyor gibi kalkmaktır. Efendim, “bî kemm u keyf” bakıyor gibi; bî kemm u keyf… “Benden daha ne istiyorsun? Niye iki tane secde?” Bir kere daha secdeye kapanma.. sonra kalkıp O’na selam veriyor gibi, التَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ  “Bütün kavlî (tahiyyât), bedenî (salavât) ve malî (tayyibât) ibadetler Allah’a mahsustur.” deme… Bütün bunlar, O’na karşı tâzimât u tekrimât u tebcilât u takdisâtı ifade eden kelimelerdir/hallerdir.

İşte, fâsık, bunu yapmıyor, esasen ahsen-i takvîme mazhariyetin hakkını vermiyor, ahsen-i takvîme mazhariyet çizgisinin dışına çıkıyor. أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا “Biz, onlara emrederiz, o mütrefîne.” فَفَسَقُوا فِيهَا “Onlar, o sebeple iradelerini o istikamette kullanırlar.” “Fâ”, “o sebeple” manasına “fâ-i sebebiye” veyahut da “fâ-i tâkibiyye”, “Bizim öyle yapmamızın arkasından onlar fıska girerler; kendileri için mukadder dairenin dışına çıkarlar; şehrâhı bırakır, kendilerini patikaya salarlar.” Bir de arkadan bir “fe” geliyor, onun da “fâ-i sebebiye” olması daha kat’î: فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ “Dolayısıyla da o karye…” Zamirin müennes olması da, “karye”ye râci; فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ “Artık o karye hakkında bizim hükmümüz, kazamız, hüküm vermemiz, hak olur!” Hakk’ın hakkı; ihkâk-ı hak, bu. Ne olur o zaman? فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا “Hak olur da, Biz onun arkasından, onların altlarını üstlerine getiririz!”

   Mustafa Sabri Bey, “Bir mübtedînin Mutezilî olmaması ve bir müntehînin de Cebrî olmaması mümkün değildir.” der; fakat en güzeli İmam Mâturidî’nin orta yolunu esas almak olsa gerektir.

Şimdi ayetin icmâlen mealine bakınca, meselenin hangi çizgide cereyan ettiğini görüyorsunuz. Yani; mesele geliyor gidiyor, yine insana, insanın iradesine, onun temayüllerine, o mel’un olan “nefs-i emmâre”sine ve “hevâ”sına bağlanıyor. Daha doğrusu, kalbin menfezlerinin şeytana açık bulundurulmasına, melekûtî âleme ve meleklere kapalı bulunmasına -bir yönüyle- bir ceza olarak altları üstlerine getiriliyor.

Biz, “cebr”e inanmıyoruz. “Kul, fiilinin hâlıkıdır.” da demiyoruz. Onu demediğimiz gibi, “İnsanın iradesi yoktur; insan, eli-kolu bağlı bir ‘mecbur-i mutlak’tır, mutlak bir cebir içindedir!” de demiyoruz. “Cebr-i mutlak” deniyor ona. Onun bir hafifi “cebr-i mutavassıt” ki, Eş’arîlerin esas aldıkları görüş oluyor.

Antrparantez: İnsanların belli bir ufku aştıktan sonra, bir yönüyle kendi iradelerinin minnacıklığı, damla olması ve Meşîet-i İlahiyenin esas, derya olması hakikatini, kendi iradelerinin bir zerre olması ve Meşîet-i İlahiyenin bir güneş olması gerçeğini vicdanlarında tam, derinlemesine duyduklarından dolayı meseleye bakışları farklı olabilir. Mustafa Sabri Bey’in “Mevkifu’l-Akl ve’l-Âlem Min Rabbi’l-Âlemîn” kitabında ifade ettiği gibi veya “Tahte Sultâni’l-Kader” kitabında ifade ettiği gibi, “Bir mübtedînin Mutezilî olmaması ve bir müntehînin de Cebrî olmaması mümkün değildir.”

Bir mübtedînin, bir çocuk akıllının Mutezilî olmaması zordur. “Ben yaptım, ben ettim! Benim yaptığımı onlar, rüyalarında bile görememişlerdir! Bakın neler kazandırdım, neler kazandırdım!” Bu, mübtedî, çocuk akıllı, bir akılsız, ahmağın tekidir; bunun Mutezilî olması kaçınılmazdır. “Kul, fiilinin hâlıkıdır!” diyor bu.

Fakat bir müntehînin, bir yönüyle, en azından cebr-i mutavassıt olması da kaçınılmazdır! Neden? Gerçekten görüyorsun ki esasen sana düşen, şart-ı âdî planında, bir şeye hafif bir temayül. Hafif bir temayül; yani tarafeyn arasından bir tanesini tercih etme gibi, “tesâvi-i tarafeyn”den (veya “mütesâvi’üt-tarafeyn”den -Yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsâvîdir, farkları yoktur. Böyle varlığı ve yokluğu mümkün bulunandan) ibaret olan “iki şey ortasında birini tercih etme” gibi bir şey.. bir kader-dengi değerlendirme gibi bir şey. Bunu görünce de diyorsun ki: “Ben, Mutezilî değilim; demek ki benim bir katkım var burada; bu minnacık katkıma karşılık, Allah (celle celâluhu) Kendi azametine uygun bir tasarrufta bulunuyor!”

Yine antrparantez ifade edeyim; zaten Cenâb-ı Hakk’ın bütün icraât-ı sübhâniyesi de böyle değil mi? Rica ederim, şimdi muvakkat bir hayata mukabil lütfedileni düşünün. Elli sene, altmış sene, ortalama yaş, şimdiki insanlar için. Eskiden ne kadar yaşıyorlardı, bilmem; şimdiki insanlar için altmış, yetmiş, seksen, doksan. Dünyada yüz otuz, yüz kırk yaşına giren bir insan varsa şayet, o, gazetelere mevzu oluyor. Altmış-yetmiş sene nedir? Şimdi o yaşta, Fakir’in yaşında olanlara sorsanız -Halk ifadesiyle diyeyim mi; diyeyim mi, sıkılır mısınız?- “Vız gelir, tırıs gider!” diyeceklerdir. Hiç farkında değilsin; sen dün annenin kucağında tekme vuruyorsun, “Meme, meme!” diyorsun; bir gün memeyi mamaya çeviriyorsun; bir gün mamayı yemeğe çeviriyorsun; hiç farkına varmadan, bir gün de bakıyorsun ki, öbür âlemin ışıkları yanıp sönmeye başlamış. Bir diyâr-ı âhere, bir meyelân-ı şevk-engiz, senin içinde uyanmaya başlamış, hiç farkına varmadan.

Şimdi böyle muvakkat bir hayat… Fakat bu, değerlendirildiği zaman ne büyük netice lütfediliyor. Bakın muvakkat hayat değerlendirildiği zaman Allah, Cenneti ihsan ediyor ki “Dünyanın bin sene mesûdâne hayatı, o Cennet hayatının bir saat hayatına mukabil gelmiyor.” Dünyanın binlerce sene -“binlerce” deyince, milyon, milyon, milyar sene- hayatı Cennetin bir saatine mukabil gelmiyor.

Evet, bu dünyanın milyonlarca senesi, Cennetin bir saatine mukabil gelmiyor. Şimdi neye, Allah, neyi veriyor?!. Sen ne veriyorsun, O (celle celâluhu) sana ne veriyor?!. Onun ötesinde de buyuruyor ki: “Ben, size şunu, şunu, şunu verdim; Benden istediğiniz başka bir şey var mı?” Bayılmış, kendilerinden geçmişler. Bir dünyanın zevkine, sefasına, debdebesine bakıyorlar, bir de Cennete. Âdetâ bir Kârûn gibi veya Zülkarneyn gibi ya da Büyük İskender gibi, şarktan garba gûna-gûn dünyada hâkimiyet bayrağı dalgalandırmış insan bile bir Cennete bir de bütün geride kalanlara dönüp bakınca, diyor ki “Bunun bir dakikasına mukabil gelmez! Ne isteyeceğiz ki biz, her şeyi vermiş!”

   Allah (celle celâluhu) engin rahmet ve keremiyle bir damlaya deryaları lütfediyor, bir zerreye güneşler vermekle mukabelede bulunuyor.

Bununla beraber, Hazreti Rahman ü Rahîm, “Ben sizden razıyım!” diyor. İşte o “Ben sizden razıyım!” demesi, nasıl bayıltan bir nimet ise, insan vicdanının duyması açısından!.. Yani, şimdi bî kemm u keyf, Cenâb-ı Hak, size “Sizden razıyım!” dese; enbiya-ı ızâma ve bazı büyüklere dediği gibi; mesela Cüneyd-i Bağdâdî’ye, mesela İsmail Hakkı Bursevî’ye. O, “Netâicü’l-Efkâr”ında ifade ediyor; Cüneyd-i Bağdâdî de ifade ediyor. Cenâb-ı Hak, tenezzülât-ı Sübhâniyesi ile dese ki, “Ben, sizden hoşnudum! Sizi Ben, maiyetime, riâyetime, kilâetime, vekâletime alıyorum!” Bunu doğrudan doğruya duysanız, kanatlanır uçarsınız o zaman. İşte orada, oraya göre, o vicdanın derinliği ile duyacaksınız, buraya göre değil.

Orada maddî yapınız nasıl değişiyor?!. İhtiyarlamayan bir maddî yapı.. Cehennemde yanarken, cayır cayır yanarken, kül olmayan bir yapı… Ne ise, o?!. Buradaki atomlardan, elektronlardan, nötronlardan, protonlardan, partiküllerden değil. Neyden yaratıyorsa sizi, madde-i asliyesiniz ne ise, “eter” ötesi şeylerden, “esir” ötesi şeylerden, âdeta gen gibi kendi hususiyetinizi esas almak üzere yaratıyor. Siz, sizin, siz olduğunuzu hissederek, siz gibi tecessüm ederek var ediliyorsunuz; fakat Allah (celle celâluhu) ayrı maddeler kullanarak, sizi, siz ediyor. “İlm-i İlahî”de vücudunuz farklı şekilde idi; fakat haricî vücûd nokta-i nazarında farklı şekilde oldu. “Ruh âlemi”nde farklı şekilde idiniz, “Kâlu: Belâ!” (“Dediler ki: Evet, Rabbimizsin!”) zamanında; fakat bu hâricî vücûd nokta-i nazarından farklı oldunuz. Bir farklılık da orada yaşayacaksınız.

Şimdi öyle bir hayatı duyacaksınız ve diyeceksiniz ki: “Dünyanın milyonlarca sene hayatı, bunun bir saatine mukabil gelmez!” Bu neyi gösteriyor? Huluk-i İlahîyi gösteriyor: Allah (celle celâluhu) bir damlaya deryayı lütfediyor. Derya ne? Deryaları… Bir zerreye güneşi… Güneş ne? Kehkeşanları, Allah (celle celâluhu) lütfediyor. Bu, bir âdet-i Sübhâniye.

Şimdi şart-ı âdî planında, “Tesâvi-i tarafeyn”den (veya mütesâvi’üt-tarafeynden) ibaret bir yerde, kader-dengi değerlendiriyorum!” mülahazası ile, bir insanın bir tercihte bulunması sadece… Fakat o, isabetli tercih ise şayet, o isabetli tercihte bulunmasına karşılık, Allah, kabirde, ona ayrı bir mutluluk yaşatıyor. Münker-Nekir geldiğinde, “Yahu buna ne soracaksınız? Adam cevabını hazırlamış, gelmiş; dili hep o cevap ile لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ikrarıyla dönüyor.” diyorlar. Hayata gözlerinizi kapadığınız zaman ve o zamana kadar لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demişseniz, öyle gidersiniz ve oraya gittiğiniz zaman vird-i zebân olarak da hep diliniz onu tekrar eder.

Rahmetli Ahmet Feyzi gibi, tebessüm ederek gidersiniz: Herhalde Hazreti Azrail’i gördü: “Ben geldim!” “Aman efendim, hoş geldin, safâ geldin! Ben de bu ânı bekliyordum zaten. Bir diyâr-ı âhere, öyle bir meyelân-ı şevk-engiz vardı ki içimde!.. Bir an evvel… Sevdiğime ne zaman kavuşacağım, o şeb-i arûsu ne zaman yaşayacağım!” Mevlana için diyorlar ya hani!.. Dolayısıyla, tebessüm ettiğini bizzat gördüklerini iki zat bana söyledi; kendi kendime, “Gidip neden bakmadın o temiz çehreye bir!” dedim. Cenaze namazını da ben kıldırdım o zâtın.

Evet, öyle bir çehre ile oraya girmiş insana melekler bakınca, ne soracaklar ona? “Yahu arkadaş, biz çekip gidelim, bu adam dopdolu gelmiş zaten buraya!” diyecekler herhalde. Belki yine diyeceklerini diyecekler ama alacakları cevabı da Allah’ın izni ve inayetiyle alacaklar. Ve bu, o Berzah hayatı -“Elli bin sene” deniyor bir yerde, o Berzah hayatına- O’na (celle celâluhu) ulaşma adına bir yönüyle bir pusula olacak; aynı zamanda bir peyk olacak, bir projektör olacak. Öyle mü’minler, hep o aydınlık içinde sürekli O’na doğru yürüyecekler, tâ Mahşere kadar O’na doğru yürüyecekler.

Oraya gidince de zaten bir yönüyle ümitleri tam olarak gidecekler. Amelleri terazinin bir kefesine konunca, Allah’ın izniyle ağır basacak. إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاَئِكَةُ أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ * نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ * نُزُلاً مِنْ غَفُورٍ رَحِيمٍ “Buna karşılık, ‘Rabbimiz Allah’tır’ diye ikrarda bulunup, sonra da (bu ikrarın gereği olarak inanç, düşünce ve davranışta) sapmadan doğru yolu takip edenlerin üzerine zaman zaman melekler iner. (O melekler, dünyada onları korur, Âhiret’te ise hem dostluk izharında bulunur, hem de onlara şu mesajı iletirler: (Azap görür müyüz diye) endişe etmeyin, (dünyada iken işlediğiniz ya da işlediğinizi düşündüğünüz günahlar, yapamadığınız iyilikler sebebiyle de) üzülmeyin; size va’d olunan Cennet’le sevinin! Biz, dünya hayatında olduğu gibi (burada) Âhiret’te de sizin yakın dostlarınızız. O Cennet’te canınız her neyi çekerse onu hazır bulacak, orada istediğiniz her şeyi elde edeceksiniz; affı, bağışlaması ve bilhassa mü’minlere karşı hususî merhameti pek bol Allah tarafından bir ikram olarak!..” (Fussilet, 41/30-32 ) Bunlar ile, melekler, muştulayacaklar onları.

Cenâb-ı Hak, öyle etsin!.. O küçük irademizi, minnacık irademizi, deryaları peyleme istikametinde değerlendirmeye Allah muvaffak eylesin!.. Birilerinin, deryalar kadar zannettikleri kendi iradelerini damla istikametinde kullanmalarına mukabil.. yani; ucuza, bir mahluk gibi ucuza peylenmelerine mukabil.. daha net; bir saraya, bir villaya, bir filoya kullanmalarına mukabil, onu Allah’ın rızasına, Cenâb-ı Hakk’ın likâsına iştiyak istikametinde kullanmak, öyle bir kazanımdır ki bin tane dünya verilse, bunun yerini tutmaz!

   “Lezâiz çağırdıkça ‘Sanki yedim!’ demeli; ‘Sanki yedim!’i düstur eden, bir mescidi yemedi!” Hususiyle günümüzde iktisat etmeli ve muhtaçların imdadına yetişmeli!..

Esas “mütrefîn”, onlar. Bu cemaate “mütrefîn” nazarıyla bakmak, doğru değil. Fakat bir yönüyle, “israf” da “itrâf”a (aşırılık ve lükse) açılan bir yoldur. Bir insan, sadece vücudunun ihtiyacı olan kaloriyi/vitamini almalı; bunun dışında… Onun için, Hazreti Pîr iki cümle ile ifade eder meseleyi: “Tatmaya izin var, doymaya izin yok!” Hazreti Ruh u Seyyidi’l-Enâm’ın ifadesiyle de “Alacağın gıda senin, vücudunun ihtiyacı kadar olmalı!.. Ve midende suya da yer bırakmalısın, havaya da yer bırakmalısın!” Zannediyorum bu, hıfzıssıhha açısından, hekimlerin de üzerinde duracağı bir husustur esasen. Ve günümüzde bu “çok yeme”, “çok içme”, “çok yatma” mevzuu, insanlık için çok ciddî problemler oluşturmaktadır ve değişik hastalıklara sebebiyet vermektedir. Bu açıdan, hani bize ve cemaatimize dense dense, şöyle denir; Allah sorsa, onu sorar: “İsraf ediyordunuz. Günde iki defa yemek vardı.. veya üç defa yiyecekseniz, sadece açlığı giderecek iki kaşık alsaydınız!”

Hususiyle günümüzde binlerce insan -bin-ler-ce in-san- ihtiyaç içinde. Bunlar, içeriye atılmışlar; gelirleri varmış, kesilmiş. Çocukları var evde, hanımları var evde veya hanımlarını çocuklarıyla beraber içeriye atmışlar, beyleri dışarıda. Bunların beş kuruşluk gelirleri yok. Bir yerden kendilerine bir şey ulaştırılmazsa, onlar -zannediyorum- o bir lokmayı bile bulamıyorlar, bir lokma ekmeği bile bulamıyorlar. Şimdi böyle bir dönemde, tam bir iktisat ile yaşamak lazım. İktisat Risalesi’nde Hazreti Pîr’in ifade ettiği gibi, tam bir iktisat düşüncesiyle, sadece açlığı giderecek kadar, vücudun ihtiyacı olan vitamini, proteini, kaloriyi alacak kadar bir şeyle iktifa etmek lazım. Hani, “Sanki Yedim” camii var ya!.. Hazreti Üstad, onu yaptıranla alakalı “O adam ‘Sanki yedim!’ demeyi adet/düstur edindi, koca bir camiyi yemedi!” diyor.

Efendim, “Sanki yedim!” demeli, “Sanki yedim!” demeli, “Sanki yedim!” demeli… Ve bir miktar ayırarak, muavenet duygusuyla, inayet duygusuyla, o aç, susuz, hiçbir şeyi olmayan kardeşlere ulaştırmalı!.. Böyle bir dönemde, onların imdadına koşmalı!..  Efendimiz’in de çok defa, Ashâb-ı Suffe’nin imdadına koştuğu gibi… Eline bir şey geçince, hemen Hazreti Ebu Hüreyre’yi çağırıp, “Çağır fakirleri!” diyor. Yüz tane mi, iki yüz tane mi, üç yüz tane mi, Suffe’de kalanları çağırıyor. Bazen sayıları o kadar bile olmuş; “Çağır onları, yesinler!” buyuruyor. “Çağır onları, yiyecekleri şeyden yesinler!” mülahazasıyla hareket etmek, “Peygamberler Yolu”dur. Böyle bir dönemde, birileri açken, susuzken, ızdırap içindeyken.. onların giyecek bir elbiseden başka bir şeyleri yokken.. o da yırtıldığı zaman yenisini alacak imkânları yokken… Bizim kat kat elbisemizin olması, gardıroplarımızın birkaç elbise ile donatılmış bulunması, aynı zamanda ambarlarımızın dopdolu olması, teknelerimizin her an bizim için hamurlar ile dolup taşması, çanakların fokur fokur bizim için kaynaması, Cenâb-ı Hakk’ın affedeceği şey değildir. Ve bu, “itrâf”a açılan bir yoldur. İnsan, bu istikamette “teref”e (rahatlığa, bolluğa ve şımarıklığa) açılır ise şayet, hafizanallah, gider o “mütrefîn”den olur ve Allah da helak eder.

Şimdi bunun kadrini bilerek, bu dönemde o kardeşlerimizin imdadına koşmalı, Allah’ın izni ve inayetiyle. Kendi yememizi-içmemizi de, bir kaba, bir öğüne veya kaşığın ucuyla bir şeyden bir tane, öbür şeyden de bir tane -onun da hatırı kalmasın- almaya göre ayarlamalı. Çünkü alışmamışız; ona alışacağımız âna kadar!.. Bir çorba yeter; bir un çorbasının içine ekmek doğrarsın, yersin; vitaminini de alırsın, proteinini de alırsın, kalorini de alırsın, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir de bunun yanında bir çay içersen, bir de içine bir şeker atarsan bunun, o zaman glikozunu da alırsın. Alırsın ve bunun dışında eline geçen şeyleri de senin için “ebedî bir sermaye” olabilecek bir yolda kullanırsın!..

Verirsin, verirler; verirsin, verirler!.. Bu “Verirsin!”de seninki yine damla; “Verirler!” ise, derya; verirsin zerre, verirler güneşler, kehkeşanlar!.. Cenâb-ı Hak, böyle yaşamaya muvaffak eylesin!..

Kırık Testi: Bir Kez Daha Vifak ve İttifak

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmetinin umumî bir felâkete uğramaması ve mütemadi olarak başkalarının hâkimiyeti altında kalmaması için yaptığı duaların kabul edildiğini fakat ümmetinin ihtilâf ve iftiraka düşmemesi ile alâkalı duasının kabul buyrulmadığını ifade etmiştir. (Tirmizî, fiten 14; İbn Mâce, fiten, 9) Zikredilen hususlar arasındaki ortak nokta ve bunların verdiği mesajlar nelerdir?

Cevap: Kur’ân-ı Kerim, mü’minlerin ibret almaları adına pek çok peygamber kıssasına yer vermiştir. Bu kıssalarda ifade edilen önemli hususlardan birisi de irşat için gönderilmiş olan peygamberlere iman etmeyen kavimlerin helâk edilmiş olmalarıdır. İnkârda ve zulümde temerrüt gösterdiklerinden dolayı Hazreti Nuh’un kavmi umumî bir tufanla (Bkz.: Ankebût sûresi, 29/14), Hazreti Hûd’un kavmi uğursuz bir kasırgayla (Bkz.: A’râf sûresi, 7/71), Hazreti Salih’in kavmi korkunç bir sayha ile helâk edilmiş (Bkz.: Kamer sûresi, 54/31), Sodom ve Gomore halkının ise altı üstüne getirilmiştir.

Zikredilen bu kavimlere gelen ilâhî afetler belli bir coğrafyaya münhasır olarak mı geliyordu yoksa helâk, yeryüzündeki bütün insanlığı içine alacak şekilde mi gerçekleşiyordu, bilemiyoruz. Fakat Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) önce gelen peygamberlerin sadece belirli bir kavme gönderildikleri göz önünde bulundurulduğunda her bir kavme gelen helâkın onların yaşamış olduğu coğrafyayla sınırlı kalmış olabileceğini söyleyebiliriz. Eğer böyle ise, kendilerine gönderilen peygambere inanmayıp küfür ve zulümde ısrar eden insanların tamamı helâk edilmiş olsa da, gelen helâk o kavme münhasır olacaktır. Fakat Hâtemü’l-Enbiya Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bütün insanlığa gönderildiğinden dolayı (Bkz.: Sebe sûresi, 34/28), O’nun davetine icabet etmeyip inkâr ve zulümde inat edenlerin umumu -sünnetullah gereğince- helâka maruz kalacaktı.

Kabul Görmüş Dua

İşte bu sebepledir ki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmet-i Muhammed’in böyle umumî bir felâket ve helâka uğramaması adına Allah’a dua etmiştir. وَمَا كَانَ اللهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ “Sen, onların içlerinde olduğun sürece, Allah onları helâk etmeyecektir. Onlar istiğfar ettikleri sürece de Allah onları helâk etmeyecektir.” (Enfâl sûresi, 8/33) âyet-i kerimesi O’nun duasının kabul edildiğini göstermektedir.

Malûm olduğu üzere Efendimiz’e ait olan nebevî hususiyetlere hususiyet-i Muhammediye denilmektedir. Buna göre Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek hayatlarını ümmet-i Muhammed’in içinde geçirdiği ve onların başında bulunduğu sürece, geçmiş peygamberlerin ümmetlerinin başına gelen helâk onlara gelmeyecektir. Âyetin zâhirî mânâsına göre bu hakikat müsellemdir. İşarî tefsir açısından âyetten şöyle bir mânâ da anlaşılabilir: Nebiler Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem), mü’minlerin gönüllerinde yaşadığı sürece, Allah (celle celâluhu), onları geçmiş kavimleri cezalandırdığı gibi cezalandırmayacak, altlarını üstlerine getirmeyecektir. Eğer mü’minlerin arasında sağlam bir Muhammedî ruh varsa, Allah Teâlâ, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hayat-ı seniyyelerinde ümmet-i Muhammedi bağışladığı gibi, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdükten sonra da kıyamet gününe kadar ümmet-i Muhammedi bağışlayacak, sıyanet, riayet ve hıfz buyuracaktır.

Âyetin devamında ayrıca mü’minlerin helâktan muhafaza buyrulmalarının bir vesilesinin de istiğfar etmeleriyle gerçekleşeceği beyan buyrulmuştur. Ümmet-i Muhammed, hata ve günahlarından sonra hemen doğrulup istiğfar ediyorlarsa, Allah (celle celâluhu) onları yukarıdan, aşağıdan, sağdan ve soldan gelecek musibetlerden muhafaza buyuracak, onların altlarını üstlerine getirmeyecektir. Hâsılı, Allah (celle celâluhu), Efendimiz’in ümmet-i Muhammed hakkındaki umumî helâk edilmemesi duasına icabet buyurmuş, Kur’ân, bu hakikati dile getirmiş, tarih de bunu açık bir şekilde göz önüne sermiştir.

Tarihî Devr-i Daimlerde Geçici Esaretler

İkinci olarak; Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), Müslümanların ilelebet sömürücü bir devletin işgali altında kalmaması adına duası kabul edilmiştir. Demek ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) gaybbîn gözüyle bazen mü’minlerin işgal altında kalacaklarını fakat bunun ilelebet devam etmeyeceğini görmüştür. Nitekim hayat-ı seniyyelerinden dört beş asır sonra Müslümanlar peşi peşine Haçlı seferlerine maruz kalmış, ardından da Moğollar gelmiş, hilâfet pay-i tahtının bulunduğu Bağdat’ı işgal etmişlerdir. Fakat bunların hiçbirisi kalıcı olmamıştır. Ne Haçlıların, ne Moğolların, ne de daha sonraki zalim ve mütecavizlerin işgalleri kalıcı olmuş, bir gün gelmiş Allah’ın izni ve inayetiyle hepsi sona ermiştir.

Âlem-i İslâm’ı çok ciddî meşgul eden Haçlıların kimisi Alparslan’a, kimisi Melikşah’a, kimisi Kılıçarslan’a, kimisi de Selahaddin’e toslamış, tersyüz olmuş ve geldikleri gibi gitmişlerdir. Daha sonra Allah (celle celâluhu), Selçukluları güçlendirmiş, onlara iki asra yakın İslâm’ın kaderiyle alâkalı çok önemli bir misyonu eda etme fırsatı vermiştir.

Selçukluların tesirsiz hâle geldikleri, Babaî isyanlarıyla bütün bütün felç oldukları, güneşlerinin gurup etmeye yaklaştığı dönemde ise, Söğüt’ün bağrında âdeta bir tırtılın metamorfoz yaşayarak kelebeğe dönüşmesi gibi yeni bir oluşum bütün âfâk-ı âlemde arz-ı endam etmiştir. Evet Osmanlı, âlem-i İslâm’ın kuzeyinde İslâm dünyasının karakolculuğunu yapmış, onu korumuştur. Mâlik bin Nebi’nin ifadesiyle, eğer İslâm dünyasının şimalinde Osmanlı olmasaydı, bugün İslâm dünyası da olmazdı. İnsanlık tarihinde dört asır boyunca bir devleti kıvamında götürme, ne Romalılara, ne Çinlilere, ne Hintlilere, ne de başka bir millete nasip olmuştur.

Günümüzde ise İslâm dünyası daha farklı bir çerçevede yine işgaller yaşamaktadır. Eskiden kaba kuvvet kullanarak gerçekleştirilen işgaller, bugün İslâm dünyasının içindeki piyonlar vasıtasıyla yapılıyor. Müslüman coğrafyası, bu piyonlar eliyle sevk ve idare ediliyor. Müslümanlar arasından karakter itibarıyla başkalarının emeline hizmet etmeye müsait tiranlar seçiliyor, onlar sayesinde İslâm dünyası vesayet altında tutuluyor.

Ama şimdiye kadar tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde hep aynı şeyler yaşandığı gibi, inşaallah, bundan sonra da millet her yönüyle bağımsızlığını elde edecek, tiranlar dönemi bitecektir. Kim bilir hangi karıncalar yeniden bir kere daha firavunların saraylarını yerle bir edecek, hangi sivri sinekler nemrutları yerlere serecektir. Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu mevzuda Cenâb-ı Hak’tan dilekte bulunmuş, Cenâb-ı Hak da O’nun bu dileğine icabet etmiş, “Senin ümmetini ebedî olarak işgale maruz bırakmayacağım.” müjdesini vermiştir.

İftirakın Kaynağı: Beşerî Boşluklar

Son olarak İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), gaybbîn gözüyle, engin ufku ve fetanetiyle insanlardaki hırs, tama, haset, rekâbet, şöhret hissi, makam sevgisi, kendisinden bahsedilme, parmakla gösterilme arzusu gibi duyguların onları bölüp parçalayacağını ve birbiriyle yaka paça hâline getireceğini görmüş, ümmetini böyle bir tehlikeden koruması adına Cenâb-ı Hakk’a yalvarmıştır. Fakat O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu duasına olumlu cevap verilmemiştir.

Çünkü bu husus, doğrudan doğruya insanların iradeleriyle üstesinden gelmeleri gereken bir meseledir. Cenâb-ı Hak, Nebiler Nebisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) duasını bütün bütün reddetmese de, “Hayır! Onları birbirine düşürecek, birbirleriyle yaka paça hâline getireceğim.” buyurmasa da onların birlik içinde yaşamalarını iradelerine havale etmiştir. Zira Allah (celle celâluhu), insanları -bağışlayın- hayvan yaratmamış, yan yana koyduğunuzda olduğu yerde duracak ağaç yaratmamış, bilâkis insan yaratmak suretiyle onlara irade bahşetmiştir. Dolayısıyla insan, iradesinin hakkını vererek sahip olduğu haset, kin, nefret, gayz ve çekememezlik gibi menfi duygularla sürekli mücadele etmelidir ki terakki edebilsin. Farklı bir ifadeyle, vifak ve ittifakın sağlanması meselesi ümmet-i Muhammed’e ekstradan bir armağan olarak verilmemiştir. Bilâkis Yüce Allah bu konudaki tevfikini, şart-ı âdi planında onların iradelerini ortaya koymalarına bağlamıştır.

Bu itibarla eğer mü’minler, birbirleriyle anlaşmak, uzlaşmak ve kucaklaşmak istiyorlarsa, Şâh-ı Geylânî, Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî, Hazreti Mevlâna, Yunus Emre ve Hazreti Pîr gibi herkese kucak açmalı, şahsî hakları itibarıyla dövene elsiz, sövene dilsiz olmalı, gönüllerini kıranlara da gönülsüz davranmalı; vifak ve ittifaka giden yolu her zaman açık tutmalıdırlar. Onlar, iradelerinin hakkını vererek buna muvaffak oldukları takdirde bu dünyada birlik ve beraberlik tesis etmiş olacaklar; ahirette ise Cenâb-ı Hakk’ın sürpriz lütuflarıyla karşılaşacaklardır. Onların burada ortaya koydukları böyle bir cehd ve gayretin ötede geriye dönüşü çok farklı olacaktır.

Rampadaki Füze Gibi…

Nasıl ki gayrimeşru şehvet hisleri karşısında insanın, iradesinin hakkını vermesi onu bir iffet abidesine dönüştürüyor; başkalarına verilen güzellikler karşısında kişinin hasede düşmemesi, hırs göstermemesi onu bir istiğna kahramanı hâline getiriyor; aynen öyle de vifak ve ittifakın sağlanması için insanın, iradesinin hakkını verip kendisine rağmen yaşaması onu bir fazilet âbidesi hâline getirecektir.

Evet birileri, mü’min olduklarını iddia etmelerine rağmen size akıl almaz kötülükler yapabilirler. Yürüdüğünüz yollara taşlar, dikenler atabilirler. Yollarınızı yürünmez hâle getirip, yürüdüğünüz istikametteki köprüleri yıkabilirler. Sizi toplumdan bütün bütün tecrit etmek isteyebilirler. Ama eğer siz, vifak ve ittifak hatırına birer fazilet âbidesi olmaya namzetseniz, bütün bunları görmezden gelmeli, “Bu da geçer yâ Hû!” deyip yolunuza devam etmelisiniz. Yürüdüğünüz yollardaki köprüler yıkıldığında, başka bir yerde kendinize ipten tahtadan yeni köprüler kurmalı; ayrılığı kendilerine şiar edinmişlere rağmen ayrılığa düşmeden Allah’ın izni ve inayetiyle yürüyüşünüze devam etmelisiniz.

Bir gün gelecek size bütün bu kötülükleri yapanlardan bazıları, pişman olacaklardır. Pişman olarak geldikleri zaman onların, sizi durduğunuz yerde bulmaları çok önemlidir. Hatta onlar, itizarda bulunduklarında size düşen orada ayrı bir centilmenlik sergilemek, “Estağfirullah! Bizim bunlardan haberimiz yok. Biz, sizi hep yanımızda hissettik.” demektir.

Hâlbuki onlar, kıskançlık ve hasetle sizden kilometrelerce uzağa savrulmuşlardı. Hakkınızda, “Hareketin önünü kesin. Hayat hakkı tanımayın. Onların hakkından gelin.” gibi laflar ediyorlardı. Hem de bütün bu zulümleri irtikâp ederken onların ciddî ve makul hiçbir gerekçeleri yoktu. Bilâkis onları buna sevk eden saik, rekâbet hissiydi, kıskançlıktı, hasetti. En masumlarında bile bir hiss-i tenâfüs vardı. Kendilerine göre alan bölmeye, bölüşmeye çalışıyorlardı. İşte bir hak yolcusunun bütün bunları görmezlikten gelerek, sanki yokmuş gibi kabul ederek hep durduğu yerde durması onun adına çok büyük bir fazilettir.

Beşer Tabiatını Doğru Okuma

Öte yandan vifak ve ittifakın her zaman muhafaza edilemeyeceği, insanlar arasında bir kısım ihtilâfların her zaman için söz konusu olabileceği unutulmamalıdır. Çünkü insan, tabiatı itibarıyla buna açık yaratılmıştır. Dolayısıyla biz, şahsımız adına vifak ve ittifakın temini için sürekli en yüce gaye peşinde koşsak da içinde bulunduğumuz şartlar itibarıyla hiç beklemediğimiz tavır ve davranışlarla karşılaşabileceğimiz bir realite olarak kabul edilmelidir ki ciğersuz hâdiselerle karşı karşıya geldiğimizde derin hayal kırıklıklarıyla ümidimizi kaybetmeyelim.

Bazıları birlik ve beraberlik ruhunun korunması adına, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali efendilerimiz gibi hareket ederek çevresiyle sımsıkı kardeşlik bağları kurabilir; kurşun gibi sapasağlam bir yapı hâline gelebilirler. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında yer alan sahabe-i kiram efendilerimiz arasında böyle bir vifak ve ittifak oluşmuştu. Hazreti Pîr’in etrafında ilk safı teşkil eden talebelerinde de zılliyet planında bunu görebilirsiniz. Fakat daha sonraki dönemlerde farklı anlayışlar, farklı felsefî telakkiler işin içine karıştığından dolayı aynı saffetin korunduğu söylenemez.

Evet, her insanda bir kısım zaaflar olabilir. Bazıları, içinde bulundukları heyetin genel ahengini bozacak bir kısım tavır ve davranışlara girebilirler. Bazıları, umumî ahengi zedeleyecek bir kısım hata ve günahlar irtikâp edebilirler. Bazıları, bir buz parçası gibi olan enaniyetlerini eritip bir ve bütün olma şuurunu yakalayamayabilirler. Bütün bunlar karşısında bize düşen de vicdan enginliğiyle meseleleri değerlendirmek, şahısların hata ve kusurlarına öfkelenip onları kendimizden uzaklaştırmamak, aksine onları kazanmaya çalışmak, ıslah gayreti içinde bulunmak ve böylece emanetimize aldığımız bu işi güven içinde götürebildiğimiz yere kadar götürmektir.

Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyet-i kerimede, mü’minlere kötülüğü iyilikle savmaları, affedici ve müsamahakâr olmaları emredilmiştir. Dolayısıyla Kur’ân’ın bize telkin buyurduğu bu disiplinlere bağlı hareket etmeli, elden geldiğince kusurları görmemeliyiz. Aksi takdirde çoklarını ürkütür ve kaçırırız. Bu da Hak rızası yolunda yapmaya çalıştığımız güzel faaliyetlere zarar verir. Evet, eğer vifak ve ittifakı korumak istiyorsak, hiç kimseyi hata ve kusurlarından dolayı hemen kaldırıp bir kenara atmamalı, bilâkis herkesin kalbine ulaşacak yollar aramalı, bulmalı ve şefkatle bağrımıza basıp ıslahlarına çalışmalıyız. 

Kırık Testi: İslâm’ı Taşıyabilecek Organizasyon

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: İslâm’ı; akıl, vicdan, ruh, ceset ve letâiften meydana gelen, bütün varlığın fihrist-i mânevîsi bir organizasyonun taşıyabileceği ifade ediliyor. (Gülen, M. Fethullah, Ruhumuzun Heykelini Dikerken 1/27) Burada anlatılmak istenen hususlar nelerdir?

Cevap: Soruda sayılan ve insanın farklı derinliklerini teşkil eden hususların her biri, İslâm’ın anlaşılması ve anlatılması adına ana atkılar mahiyetindedir.

  • Akıl

İlk olarak akla bakacak olursak, akıl; kalb ve ruhun rehberliği altında yerinde kullanıldığı takdirde iyiyi-kötüyü, yararlıyı-zararlıyı birbirinden ayırt edebilecek bir fonksiyon eda eder. Ne var ki, rasyonalistler, aklı her şey saymış, günümüzün neorasyonalistleri de onu Kitab ve Sünnet’in bile önüne çıkaracak ölçüde bir rükün yerine koymuşlardır. Bunlara karşı çıkan bazı kimseler ise aklı bütün bütün inkâr etmişlerdir. Yani ifrat, tefriti doğurmuştur. Bugün İslâm dünyasının genel durumuna bakılacak olursa, aklın bütün fonksiyonlarıyla nasıl ihmal edildiği ve bu konuda tefrite doğru nasıl yol alındığı görülecektir.

Oysaki aklın yaratılmasının önemli bir hikmeti vardır. Her şeyden önce o, mükellefiyetin ve kulluğun esasıdır. Öyle ki insanoğlu, akıl nimetinden mahrum kalsaydı, Allah’a muhatap olma gibi bir şereften mahrum kalacaktı. Allah, akıl sahibi olması yönüyle insanla konuşuyor. Bir yönüyle akıl sahibi insanla mukaveleler kesip biçiyor. Meselâ, Kur’ân-ı Kerim’de فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ  “Siz Beni anın ki Ben de sizi anayım.” (Bakara sûresi, 2/152),  وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim.” (Bakara sûresi, 2/40) buyuruyor. Bunların anlaşılıp yaşanması ise akla bağlıdır. Allah’ın, aklı olmayan birisini öbür tarafta Cennet’ine koyup koymayacağı ayrı bir meseledir. Fakat insanın aklı sayesinde Allah’a muhatap olma şerefine nail olması ve aklı sayesinde şer’î hitapları anlayıp yaşayabilmesi, aklın dindeki yeri ve kıymetini anlama adına çok önemlidir.

Bunların yanı sıra görülüp duyulan şeyleri anlamanın esas unsuru da akıldır. Fakat aklın da kendisine göre belli bir dairesi vardır. O, elde ettiği bilgileri şer’-i şerifle test etmediği sürece her zaman yanılabilir. O yüzden ona kendi kıymet-i harbiyesine göre bir değer vermek gerekir. Diğer yandan da aklı, bütün fonksiyonlarını eda etmeden azlettiğiniz zaman, sahip olduğunuz mekanizmanın veya sistemin bir tarafını felç etmiş olursunuz. Dolayısıyla böyle bir sistemin kendisinden beklenen fonksiyonu eda etmesi mümkün olmaz. Nasıl ki, bütün parçaları yerinde olmasına rağmen gaz pedalı bulunmayan bir araba hareket etmezse, insanın sahip olduğu sistemin önemli ayaklarından birisini oluşturan akıl, kendisinden beklenen fonksiyonu eda etmediği takdirde umumî sistem de felç olacaktır.

  • Vicdan

Bu sistemin diğer bir ayağını da vicdan oluşturmaktadır. Hazreti Pîr’in ifadesiyle vicdanın his, irade, şuur ve latîfe-i rabbâniye diye dört rüknü vardır. (Bediüzzaman, Hutbe-i Şâmiye Üzerine s.131) Latîfe-i rabbâniyenin de, ayrı bir derinliği olan “sır”, -Allahu a’lem- sıfât-ı sübhaniyeye nâzır olan “hafi” ve Zât-ı Baht’ı arama ufku diyebileceğimiz “ahfa” derinlikleri bulunmaktadır. Bizim gibi ümmilerin bu meselelerden habersiz olmaları, bunların olmamasına delâlet etmez. Zira bu ufukları ihraz eden insanlar, ruhî tecrübeleriyle bunları bize haber vermişlerdir.

İşte vicdan mekanizmasını oluşturan bütün bu unsurların bir araya gelmesiyle Hazreti Pîr’in dikkat çektiği “hads” hâsıl olacaktır. (Bkz.: Sözler s.188 (On Beşinci Söz, İkinci Basamak)) Buna iç sezgi, iç değerlendirme veya iç tahlil de diyebilirsiniz. İnsan, dış âlemde olup biten şeyleri bununla süzgeçten geçirir ve doğru bir şekilde kavrar. Fakat vicdana ait bu unsurlardan bir tanesi bile ihmal edilecek olursa, vicdan tam olarak işletilemeyecektir. İnsan organizasyonunun çok önemli bir rüknü olan vicdan mekanizmasını devreden çıkardığınız zaman insan denen varlığı da felç etmiş olursunuz. Bu durumda onun iskeletinin, maddî yapısının, yüz çizgilerinin, göz, kulak, dil, dudak, burun yapısının vs. çok güzel olmasının da bir önemi kalmayacaktır.

  • Ruh

Ruh da bu sırlı organizmanın önemli rükünlerinden biridir. O, latîfe-i rabbâniyenin üstünde bir sistemdir. Veliler, seyr u sülûk-i ruhanî güzergâhını belirlerken, latîfe-i rabbâniyeden ruha hareket edileceğini söylemişlerdir. Ruhun, bir ilâhîliği vardır. Ruh, Cenâb-ı Hakk’ın nefha-i ilâhisi olması itibarıyla, âlem-i ulûhiyetten bize gelmiş, şebnemi üzerinde ter ü taze bir armağandır. Biz, onunla duyulur, onunla bilinir, onunla görülür ve onunla gözetiliriz. O, Allah’a ait bir emanettir. Dolayısıyla latîfe-i rabbâniyeden ruh ufkuna sıçrama, en başta Allah’tan bize emanet edilen bu nefha-i ilâhiyeye karşı saygının ifadesidir. Aynı zamanda bu, bir ufuktur. Onun ilâhîliğini, ancak ruh ufkuna çıkanlar tam duyabilirler. Latîfe-i rabbâniyeye mazhar olma önemli bir paye olsa da orada emekleyen ve ruh ufkuna çıkamayan insanlar o ilâhîlik adına çok fazla bir şey duyamazlar.

  • Ceset

Bunlara bir de insanın maddî varlığı olan cesedi ilâve ediyoruz. İnsanın mânevî yanını oluşturan, akıl, vicdan, kalb ve ruh gibi sistemler çok önemli olduğu gibi, onun maddî yanını oluşturan cesedin de kendisine göre ayrı bir önemi vardır. Her şeyden önce Allah’a kullukta bulunabilme, namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri yerine getirebilme, bu sistemin doğru çalıştırılmasına bağlıdır. Biz, namaz kılmakla, Allah’ın huzurunda el pençe divan durmakla, kıraatte bulunmakla vs. neyin hâsıl olduğunun farkında olmadığımız gibi, bunların nasıl geriye dönüşü olacağını da bilemiyoruz. Hadis-i şeriflerden öğrendiğimize göre, hakkı verilmeden kılınan bir namaz öbür tarafta insanın yüzüne çarpılacak; aynı namaz şart ve rükünlerine uygun eda edildiğinde ise insan için enîs ü celis olacak ve berzah yolculuğunda onu yalnız bırakmayacaktır. (Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/352; Abdurrezzak, el-Musannef 3/56)

Öte yandan namazın yanı sıra cesetle yerine getirdiğiniz diğer bütün ibadetlerinizle siz cesedinizi terbiye etmiş oluyorsunuz. İbadetlerin fizikî ve anatomik yapısı itibarıyla insana bir kısım faydaları olabilir. Fakat ibadetler, bu tür hikmet ve maslahatlara bina edilmemiştir. Bilâkis onlar, insanın, Cennet’e ehil hâle gelmesi, Cennet’te ebediyete ermesi, Rüyetullah’a mazhar olması ve Allah’ın razı olacağı bir kıvama ulaşması için vaz’ edilmiştir. Yani namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin dünyaya bakan bir kısım faydaları ve nefis terbiyesi adına bazı yararları olsa da onların asıl geriye dönüşleri ötede olacaktır.

İşte insanın ahirette bütün bu güzelliklere mazhar olmasına vesile olması yönüyle ceset, Allah’ın insana bahşettiği çok önemli nimetlerden birisidir. Onun bir nimet olduğunun vurgulanması da ilk defa Hazreti Âdem’le (aleyhisselâm) başlamıştır. Allah, meleklere Hazreti Âdem’e secde etmelerini emretmiş, İblis dışında kalan bütün melekler ona secde etmişlerdir. (Bkz.: Bakara sûresi, 2/34) İblis ise gurur, kibir ve bencilliğe kapılarak secde etmemiştir. Ruhânîler ve melekler ondaki enginliği görmüş, emre itaatteki inceliği anlamış ve secdeye kapanmışlardır. İşte bu da Hazreti Âdem’in cesedi karşısında Allah’ın ruhlarda bir saygı uyarma ameliyesidir. Değişik vesilelerle ifade ettiğim gibi, eğer Allah’tan başkasına secde edilmesi tecviz edilseydi, insana secde edilirdi. Zira o, iç ve dış yapısı itibarıyla âbide bir varlıktır.

Melekler yapıları itibarıyla emre itaatteki inceliği anlar, esrar-ı ulûhiyeti bilir, melekût âlemine açık yaşar ve bir anda bin yerde bulunabilirler. Fakat onlar maddî âleme ait hususiyetleri tam duyamazlar. İşte bu sebeple de insan gibi garip bir varlık karşısında şaşırmış ve أَتَجْعَلُ فيهَا مَنْ يُفْسِدُ فيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَۤاءَ “Orada bozgunculuk yapacak, yeryüzünü fesada verecek, kan dökecek birisini mi yaratacaksın?” (Bakara sûresi, 2/30) demişlerdir. Zira insan, fokur fokur şehvet, bencillik, fahir, gazap ve rasyonellik kaynayan ve bu yönüyle de mesâvîye açık yaratılan bir varlıktır. Fakat o, bütün bunları terbiye altına aldığı takdirde bir anda Allah’ın makbul, mahbup ve mahmud bir kulu derecesine yükselebiliyor. Allah, bütün bu izafî şerlerle hayırlar yaratıyor. Demek ki melekler onun bu yönünü bilemiyorlar. İnsan, gerek ruhî gerekse bedenî yapısı itibarıyla ve bu ikisi arasındaki münasebetle öyle mânâlar ifade ediyor ki bu, kitaplarla anlatılamaz.

İşte İslâm’ın aslî hüviyetiyle, gerçek derinlik ve enginliğiyle anlaşılması, yaşanması ve anlatılması, bu organizasyonun hiçbir parçasını ihmal etmeden hepsini yerli yerinde kullanmakla mümkündür. Evet akıl, vicdan, ruh ve ceset ne için var edilmişse, bunların hepsi, eskilerin ifadesiyle “mâ hulika leh”inde yani yaratılış gayesi istikametinde kullanılmalıdır. Çünkü insan, bunlardan bir tanesini bile ihmal ettiği takdirde üstlenmiş olduğu vazife ve misyonu hakkıyla eda edebilmesi mümkün değildir.

Bamteli: “Sen tohum at, git!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

İradenin hakkını ver ve sırf Hak rızası için gayret göster!..

*İnsanlar mefkûreleri uğrunda yapacakları şeyleri iradî olarak yapmalılar; yapmalılar ve şahısları adına semeresini dermeyi de düşünmemeliler, bırakıp gitmeliler. Sevap iradî olan şeylere terettüp eder. Gayr-ı iradî şeyler Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin farklı bir tecelli dalga boyuyla insana bir şey kazandırabilirse de asıl insana sevap kazandıran husus, amelin iradî yapılmış olmasıdır.

*Bu açıdan da iradî şekilde yapıp etmek, sonra da arkaya dönüp bakmadan çekip gitmektir esas olan. Sen tohum at git, kim hasat ederse etsin!.. “Semeresini ille ben dereceğim.. mükafatını göreceğim.. yapacağım şeyden dolayı alkış toplayacağım.. takdire mazhar olacağım.. yâd-ı cemil olarak anılacağım!..” demeden, hiç o türlü taleplerde bulunmadan vazifeni sırf Allah rızası için yap!..

“Benim mezarımı bir-iki has talebemden başkası bilmemeli!..”

*Bazı enbiya-i izâmın yâd-ı cemil olmayı dilemeleri kendi kutsiyetlerine yaraşır, yakışır ve ufuklarına uygun şekildedir. Bir ayet-i kerimede Hazreti İbrahim’in şöyle dua ettiği anlatılır:

وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي اْلآخِرِينَ

“Bana sonrakiler içinde bir lisân-ı sıdk (ve bir yâd-ı cemîl) lütfeyle!” (Şuarâ, 26/84) İbrahim Aleyhisselam ve diğer peygamberlerin bu türlü talepleri, onların misyonları icabıdır.

*Hazreti Pir-i Mugan, “Benim mezarımı bir-iki has talebemden başkası bilmemeli!..” diyor; yani ne gelip başımın ucunda dursunlar ne bir türbe sayıp oraya bir bez bağlasınlar ne de bir bardak su döksünler!..

*Allah’la irtibatın kuvvetli olarak ahirete gitmişsen, o senin için yeter ve artar; başkasının o mevzuda seni desteklemesine ihtiyacın yoktur. Bu itibarla da yâd-ı cemil olmayı bile talep etmemek, Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş adanmışlar için çok önemli bir husustur.

Cenâb-ı Hak, insan iradesine büyük değer veriyor

*Yaptığın şeyler sen yâd edilmeden de sana kazandıracağı şeyi kazandırır. Şu kadar var ki, sevaplar, iradeye terettüp eder.

*Allah (celle celâluhû), şart-ı adî planında, insanın iradesine çok değer veriyor. Mesela; “فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْBeni anın ki Ben de size anayım.” (Bakara, 2/152) buyuruyor: Beni ibadet ü tâatle anın, Ben de sizi lütuflarımla anayım. Beni, üzerinizdeki nimetlerimle anın; Ben de yeni nimetler vermek suretiyle sizi yâd edeyim. Siz, Beni yeryüzünde mükellefiyetler çerçevesinde anın; Ben de sizi mele-i âlânın sakinleri arasında anayım.

*Yine Allah Teâlâ, insanın vefasını bir sözleşme maddesi gibi kabul ediyor; “وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْBana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim.” (Bakara, 2/40) buyuruyor. Bu, insana ve onun iradesine değer verme demektir; onu, Kendi icraat-ı sübhâniyesi için âdeta bir esas kabul etmektir: Bana karşı verdiğiniz sözü tutun, Ben de mukabelede bulunayım! Söz tutma neymiş, onu size göstereyim. Biri, namütenahinin insana karşı va’di; diğeri, minnacık bir karıncanın ortaya bir şey koyması. Katiyen bir tenasüp söz konusu değil ama Allah öyle muamele yapıyor.

*O’nun öyle muamele yapacağına yürekten inanmalı. Başkalarına el açma ve dilencilikte bulunma zilletine düşmemeli. Zira insan mahlûkata el açmayacak kadar aziz yaratılmıştır. Mahlûkattan bir şey beklemek insanın şahsına karşı en büyük hakaret ve en büyük saygısızlıktır. Hatta insanın, sanat-ı ilahî olması itibarıyla, başkalarına el açması, Allah’ın sanatına karşı saygısızlık sayılır. O, âleme dilencilik yapmayacak kadar aziz yaratılmıştır; isteyeceğini yalnızca Allah’tan istemelidir.

Sen bir ağaç ol, etrafına gölgeler sal; o gölgeye sığınmayan sığınmasın!..

*Sen toprak ol, bağrına tohum atmayan atmasın. Sen su ol, ak mecranda; içmeyen içmesin. Sen güneş ol, şualarınla başları okşa; ondan istifade etmeyenler etmesin. Sen bir ağaç ol, etrafına gölgeler sal; o gölgeye sığınmayan sığınmasın. Asıl mesele, olmaktır, senin olmandır; sen öyle olunca, esas kazanmış sayılırsın. Bugün olmazsa yarın, bir kısım kadirşinas insanlar, o çağlayana dudaklarını uzattıkları, o ağacın gölgesinde oturdukları zaman “Allah sizden razı olsun!” derler.

*Bu ufuk, peygamberlerin ve Raşit Halifeler’in ufkudur. O ufka yönelmeyen insanlar kazanma yolunda hep kaybetmişlerdir. Öyleyse insan neye ne ölçüde teveccüh edeceğini iyi belirlemelidir.

*Dünyaya dünya kadar, ukbaya ukba kadar teveccüh etmeli. Birazı çocuklukta, bir miktarı uykuda geçen; bir kısmı da yaşlılıkta geçen mi, yoksa insanı sürüm sürüm eden mi, işte böyle bir dünya! Bu kaç para eder? Bunun karşısında öbür tarafı düşünün, ebediyet. Rakamlara sığmayan bir süre. Aslında süre sözü ifade etmez onu, belki ona süresizlik demek lazım. Evvel, âhir, zâhir, bâtın orada iç içe… Şu halde, dünyaya dünya kadar, ukbaya da ukba kadar… Şahsımıza nefsaniyet itibarıyla, şahsımız kadar; Kendisiyle şahısların mukayese edilemeyeceği o Zât’a karşı da namütenâhîliğine göre teveccüh içinde bulunmak lazım.

“Bu simada yalan yok!..”

*Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) her tavrında Hak nümâyandı. Bakışlarında, kulak kabartışında, ağzını açışında, dilini ve dudaklarını hareket ettirişinde dahi hep Allah’a inanmışlığın hakikatleri görülürdü. Bir şair, O’nun halini, كُلَّمَا سَجَدَ تَجَلَّي اللهُ فِيهِ “Her secde ettiğinde onda Allah mütecelli olurdu.” sözleriyle ifade etmiştir. Yani O’na bakan bir insan, O’nun silinip gitmesi karşısında adeta Allah’la karşı karşıya kalıyordu. Hâşâ bunun manası, zat-ı nübüvvette, Zat-ı Ulûhiyet tasavvur etme değildir. Bilakis O’nun her tavır ve davranışıyla Allah’ı ifade ettiğini vurgulamaktır. Dolayısıyla böyle bir Nebiyy-i Muhterem’in huzurunda bulunan sahabîler hiç şüphesiz ayrı bir insibağ yaşıyorlar; neye nasıl teveccüh etmeleri gerektiğini çok iyi belirleyip hayatlarını o çizgide sürdürüyorlar ve bu halleriyle sonraki nesillere de hüsn-ü misal oluyorlardı.

*İnsanlığın İftihar Tablosu’nun siması ve ahvâli öyle inandırıcıydı ki, Abdullah İbni Selâm Hazretleri, Peygamber Efendimiz’in huzuruna gelince, sadece O’na bakmış ve başka bir şey arama lüzumu hissetmeden, “Bu simada yalan yok.” deyip kelime-i şehâdet getirerek İslam’a dehalet etmişti.

Öbür taraf aydınlıklar aydınlığı bir dünya; burası ise, görenler için fevkalade loş!..

*Öyle bir rehberin rehnümâlığı arkasında, öyle gayeler üstü bir gayeye ulaşma yolunda bulunanlar, onun karşılığında dünya sultanlığı bile olsa, ona dönüp bakmamalılar. Çünkü Aksaraylar, kara saraylar, Yıldızlar, Çırağanlar, Dolmabahçeler ve diğerleri O’nun teveccühünün  gölgesinin gölgesinin gölgesinin… gölgesi yanında sadece sineğin kanadı gibi kalırlar.

*“Sineğin kanadı” sözü şu hadisi hatırlattı: “Şayet dünyanın Cenâb-ı Hak nezdinde bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfirler ondan bir yudum su bile içemezlerdi.”

*Dünyanın kıymeti, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin bir aynası ve ahiretin tarlası olmasındadır. Gerisi boş!.. Öbür taraf aydınlıklar aydınlığı bir dünya; burası ise, görenler için fevkalade loş. Eğer o Rehber-i pişuvânın projektörü altında yol almaya bakmazsanız, bu loş dünyada yürüyeceğiniz yolu şaşırırsınız; Allah muhafaza, düz yolda şaşkınlığa düşer ve dökülür yollarda kalırsınız.

Beklentisizlik, insanın yükünü hafifletir

*Beklentisizlik, insanın yükünü azaltır. Celâl ve cemâli bir görmek, yükü hafifletir. Yunus’un ifadesiyle, “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa / İkisi de cana safa.. / Lütfun da hoş, kahrın da hoş…”  Cenâb-ı Hak lütfettiği zaman, metafizik gerilimle gerilirsin; “Oh be, elhamdülillah!” der, şükre vesile olacak davranışlarına yenilerini ekler ve “Birkaç sarp yokuş daha aşmalıyım!” düşüncesiyle yola koyulursun. Kahrı da gördüğünde, “Galiba bazı imkanları rantabl değerlendirmediğimden dolayı şefkat tokadıyla kulağım çekiliyor!” diye düşünürsün; “Dikkatli ol, sen burada misafirsin, burası senin evin değil; misafir, bir yerde mukim gibi davranamaz!..” tembihini almış gibi olursun.

*Hâsılı, şu fâni dünyaya aldanmamalı. Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri ne hoş söyler: “Yalancı dünyâya aldanma yâhû / Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez / İki kapılı bir virânedir bu / Bunda konan göçer, konuk eğlenmez.” Alvarlı Efe Hazretleri de şöyle der: “Acib bir karûbân hane bu dünya / Gelen gider konan göçer bu elden / Vefası yok sefası yok fani hülya / Gelen gider konan göçer bu elden.”

Demek ki Doğru Yoldasınız!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin birkaç saat önceki sohbetinden bazı cümle ve paragraflar:

*“Taşı delen suyun gücü değil, damlaların devam ve temâdîsidir.” Onun için, doğru bildiğiniz, hususiyle Kur’an’ın ve Sünnet’in temel disiplinlerine uygun bulduğunuz yolda devam etmelisiniz.

Her Şey O’ndan!..

*Tevhid her zaman mihrabımız olmalı; ancak o mihrapla Allah’a ulaşabileceğimize inanmalıyız. Onun dışında bütün güçleri ve kuvvetleri “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” havz-ı kebîri içinde eritmeliyiz.

*Meseleyi sadece kendimize ve ferdî irademize bağladığımız zaman, işi daraltmış oluruz.. şart-ı âdî planında, bazı fiillere perde nevinden sebep olan iradeyi, Cenâb-ı Hakk’ın engin meşîet ve iradesi yerine koyma gibi -bağışlayın- bir küstahlığa düşmüş oluruz ki bu bir manada şirktir!..

*Yapılması gerekli olan işlerde meşveretten, ortak aklın engin dairesi içinde alınan karardan sonra iradenin hakkı verilmeli ama olup biten şeyler katiyen sadece insan iradesine verilmemeli. O’nsuz edemeyeceğimize kendimizi inandırmamız lazım. İster bilgi ufku ister strateji üretme ve isterse de yaptığımız işler adına her şeyi O’na vermemiz bir şükr-ü manevî sayılır. Cenâb-ı Hak, “Eğer şükrederseniz Ben de nimetimi artırırım; şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir!..” (İbrahim, 14/7) mealindeki fermanıyla, şükredenleri mükâfatlandıracağı vaadinde, küfrân-ı nimete düşenleri de cezalandıracağı tehdidinde bulunmuştur.

*Âidiyet mülahazasıyla enaniyetinizin kabaracağına ihtimal vermiyorum. Siz şu on beş yirmi senedir, insanlık ve Türk milleti adına, devletlerin yaptığının elli katını yaptınız, Allah size yaptırdı! Öyleyse meselenin arkasındaki güç ve kuvvet, Allah’ın havl ve kuvvetidir. Allah kime lütfediyorsa ona lütfetmiş olur; “Bu Allah’ın bir fazlıdır, dilediğine onu lütfeder” diyor Kur’an.

*Halkın içinden çıkan, orta ölçekte imkânlara sahip olan insanların ve daha bıyığı terlememiş genç delikanlıların eliyle Allah’ın yaptırdığı bu büyük iş, sadece O’na yakışıyor. Onu bize giydirmeye, bize mâl etmeye çalıştığınız zaman -inanın, yemin ederim- ne numarası uyar ne de drobu uyar. Fakat O’nun azamet ve ulûhiyetine öyle yakışıyor ki; O’dur bütün bunları yapan! Bunu O’ndan bilme tevhiddir!.. Hâlis tevhid!

Enaniyet de Âidiyet Mülahazası da Tehlikelidir!

*Böyle görmez de bazılarının dedikleri gibi “Ben yaptım.. ben ettim.. başkaları benim yaptıklarımın rüyasını bile görmemiştir.. benim yaptığım bu işi ayakta alkışlamazsan ben seni de fişlerim!..” mülahazalarına kapılırsanız -Allah muhafaza- nankörlüğe düşmüş olursunuz. Yapılan şeyleri Allah’tan görmüyorsanız, bu bir nankörlüktür ve “…şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) buyurulmaktadır. Bu itibarla da meseleleri ne kendimize ne de aidiyet mülahazasına bağlamalıyız.

*Vakıa bazı kimseler destek oldular. Makamları cennet olsun. Turgut Özal merhum, vefatından evvel Asya’da gezdi; hatta arkadaşlar gitmedikleri zaman bana haber gönderdi: “Ben sizin için gidiyorum. Ne diye gelmiyor bu arkadaşlar?” diye. O Asya’daki devletleri dolaştı ve dedi ki “Ben bunlara kefil oluyorum.” Allah (celle celâluhu) ona öyle güzel bir iş yaptırdı ki, döner dönmez, bir iki gün sonra da ruhunun ufkuna yürüdü. Allah ona onu nasip etti ve binlerce insan gözyaşıyla cenazesine iştirak etti. Allah gönlümüzde ona verdiğimiz yere göre, öbür tarafta da onu serfirâz kılsın. Süleyman Bey belki 20 tane devlet başkanına mektup yazdı. Ben hiçbir devlet başkanının böyle yapacağına ihtimal vermedim, vermiyorum, bundan sonra da vermeyeceğim… Şimdi bunları görmezden gelmemek lazım; referans oldular. Bundan evvelki Cumhurbaşkanı da değişik yerlere telefon etti; gittiği yerlerde de söyledi. Allah onun da ecr u mesûbatını ziyade eylesin. Ama mesele bunların te’yid ve desteğiyle değildi. Esasen -sebepler planında- o işi götürecek, o boyunduruğa boyun verecek hasbi, fedakâr insanlar vardı.

*Cenâb-ı Hakk’ın lütufları karşısında ne ferdî enaniyete kapılmalı ne de onu besleyen âidiyet mülahazasına düşmeli. Hayır, her başarıyı Allah’tan bilmeli. Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamdolsun bize böyle bir hizmet lütfetti. Bu hakikatle beraber şu da unutulmamalıdır ki, bu hizmetten daha küçük çapta hizmetleri bulunan insanlar şimdiye kadar sizin şöyle böyle maruz kaldığınız şeylerin elli katına maruz kaldılar.

Çile ve Izdırap Hak Yolun Kaderidir

*Dahası seyyidina Hazreti Âdem’den İnsanlığın İftihar Tablosu’na kadar bütün peygamberler (sallallâhu ala seyyidinâ ve aleyhim ecmâin) ve aynı şekilde İmam Gazali, Abdülkadir Geylani, Hasan Şâzilî, İmam Rabbani ve Ehl-i beyt imamları (radiyallahu anhüm ecmaîn) gibi büyükler de hep musibetlere ve belalara maruz kalmışlar. En son sizin bildiğiniz Hazreti Pir, çok defa kendi ifadeleriyle tekrar edip durduğumuz gibi, “Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında memleket mahkemelerinde, memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım.diyor.

*Şimdi, hep aklımdan geçiyordu: Bu insanlar yirmi senede dünyanın yüz altmış ülkesinde bin üç yüz, bin dört yüz okul açtılar. Acaba bizim hizmetimiz hora geçmiyor mu, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına muvafık değil mi?!. Neden böyle hiç fiske bile yemiyoruz; bir iğnenin ucuyla bize dokunmuyorlar?!. Bu yol peygamberler yolu, bu yol evliya yolu… Hayatını hep sefa içinde geçirenler İnşikak Sûresi’nde ifade edildiği gibi ahiretteki zevk ü sefalarını burada kullanmış olurlar. İşte bu hadiseler başladıktan sonra “Elhamdülillah, diyorum, demek ki arkadaşlarımız, yürüdükleri yolda tevhid mihrabına doğru yürüyorlarmış.. hedefleri Allah rızasıymış, i’lâ-yı kelimetullahmış.. evrensel insanî değerler üzerinde, bu ortak paydada insanları bir araya getirme cehdi, gayreti, azmi, misyonuymuş.” Onun için Allah (celle celalühu) adeta “Sizi de bu kadar hırpalayacağım!” diyor. Bazılarınız işin dışında, başkalarının çektiği şeyler karşısında ızdırap duyacaksınız.. birinin ağlaması karşısında ızdırap duyacaksınız. Bazılarınız da medrese-i Yusufiyeye atılacak, tevkif edilecek, istintaka tâbi tutulacak, mahkûm edilecek.

*Evet, bu kadar hizmet karşısında bunlar olmasaydı, bir yönüyle “demek ki hora geçmiyor!” denebilirdi. İnşaallah yapılan şeyler hora geçiyor ki nezd-i Uluhiyette, Allah (celle celaluhu) o mübarek, o mukaddes seleflerinizin yolunda, onların başlarına gelen şeyleri belli ölçüde, gücünüzün yettiği kadar sizin başınıza da getiriyor. “Hizmet yapıyorum” deyip de sağda solda keyif çatan insanlar, başlarına bunlar gelmiyorsa, kendi hallerine ağlamalıdırlar. “Belanın en çetin, en zor ve altından kalkılmaz olanına enbiya maruz kalır. Ondan sonra da seviyesine göre diğer mü’minler!.” deniyor hadis-i şerifte.

*Dolayısıyla çektiğimiz şeyler bizim için bir arınma hadisesidir. Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd u sena olsun ki, öbür tarafa almak istediği insanları arınmadan, yıkanmadan -teneşirde yıkanma değil esasen, belaların ve musibetlerin havzında yıkanmadan- huzur-u kibriyası ve azametine almıyor.

Amel Defterini Sağdan Alanlar

Soru: Kur’an-ı Kerim’de

فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسِيرًا وَيَنْقَلِبُ إِلَى أَهْلِهِ مَسْرُورًا

ve benzeri ayetlerde anlatılan “kitabı sağdan almak” ne demektir? “Hisab-ı yesîr” nasıl olur ve ona mazhariyetin dünyevî vesileleri nelerdir? Ahirette “ehline sürurla dönme” dünyadaki hangi türlü hallerle irtibatlıdır?

*Kur’an-ı Kerim’de bu üsluptaki ifadeler bir kaç yerde geçiyor. Buna Kur’an ıstılahıyla “tasrif” (ifadede farklı versiyon) deniyor. Aynı hakikatler, bazen tafsil edilerek, bazen siyak ve sibaka göre burada mesele şöyle anlatılır mülahazasına bağlanarak, bazen de bir yerde tafsil edilen bir mesele diğer bir yerde icmalî şekilde ifade edilerek ortaya konuyor ki buna “tasrif” diyoruz.

*Kitabı sağdan verilen, bir yönüyle kendisine yümünle, bereketle, hayırla yaklaşılan demektir. Bu meselenin hakikati, öbür tarafta meleklerin yazdıkları şeylerin ve nezd-i uluhiyette, ilm-i ilahide bulunan şeylerin insana sağ tarafından verilmesi, aynı zamanda yümünlü bir veriliş demektir. Bunlar hep yümünlü hareket etmişler, hep bir yönüyle ahirete kilitli yaşamışlar; biraz evvelki mülahazayla da hep tevhid mihraplı oturmuş kalkmışlar, hep Hakk’ı hecelemişler, oturmuş kalkmış hep Hak’la gecelemişler. Dolayısıyla da onların, hayatlarını hayırlı, bereketli, yümünlü götürmelerine karşılık, kitapları da yümünlü veriliyor. Bu veriliş aynı zamanda o yümünle aynı kökten gelen sağ taraf manasına “yemîn”den veriliyor.

*Kitabı böyle sağdan, yümünlü, bereket vaad eder sekilde veriliyorsa, insan katiyen hisâb-ı yesîrle muhasebe görecektir. Mutlaka onun hesabı kolay olacaktır. İşin içinden hemen, şipşak sıyrılıp çıkacaktır Allah’ın izniyle. Yeşil pasaport, kırmızı pasaport ile geçiyormuş gibi. Belki kitabının içinde küçük günahlar da vardır; muvakkaten düşmüş, sürçmüş, zelle yaşamış, şeytanın vesvesesine gelmiştir. Oraya gelince bakılıyor ona, o büyük günahlar yoksa, “sen geç” diyorlar. Buna isterseniz melaike-i kiramın -Cenâb-ı Hakk’ın izniyle- iltiması diyebilirsiniz. Allah’a nispet ettiğinizde de buna, Hazreti Sultan’ın ulufe-i şahanesi nazarıyla bakabilirsiniz.

Hesabı Hemen ve Kolayca Görülecek Olanlar

*Kolayca, hemencecik hesaba çekilen insan sevinç ve neşe içinde, pürneşe ehline dönüyor. Bir değişim yaşayarak ehlinin yanına gidiyor. O âna kadar abûs, yüzü asık, “başıma ne gelecek” endişesiyle tir tir titriyor ve terliyor fakat orada o hisâb-ı yesîrle geçince, birden bire değişiyor, her tarafından neşe dökülüyor ve bu, tabiatına mal oluyor, tabiatının bir derinliği oluyor.

*Hisâb-ı yesire mazhariyetin dünyevi vesilesi, sıratı dünyada geçmek, yani, sırat-ı müstakimi yaşamaktır. Burada insan, hayatını iradesine bağlı örgülerse, Allah’ın murad-ı sübhanisine uygun şekillendirirse, bir dantela şeklinde ortaya koyarsa; orada sıratı geçme, mizanı aşma ve aynı zamanda hisab-ı yesîrle serfiraz kılınma -Cenâb-ı Hakk’ın lütfu olarak- onun için mukadderdir.

Ahirette Emniyet İçinde Olmanın Vesilesi

*Dünyada bazı şeyleri çekenler, ızdırap ve elemleri burada yaşayanlar, korkulu halleri burada atlatanlar, o taksiti burada ödeyenler ötede emniyet ve sürur içinde olurlar. Kudsî hadisin ifadesiyle, Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İki emniyeti ve iki korkuyu birden vermem.”

*Emniyetini dünyada yaşayan, ferih fahur ömür süren ve bohemce duygularını takip eden insanlar -bir yönüyle emniyet, zevk ve safa haklarını burada kullandıklarından dolayı- orada zevk u sefadan mahrum edilirler. Bu dünyada hep ızdırap çekmiş, ızdırap duymuş, ızdırap yaşamış, ızdırapla kıvrım kıvrım olmuş, ta’n u teşniye maruz kalmış, tenkiller yaşamış, tekdirler yaşamış, değişik kin ve nefretlere maruz kalmış, bir kısım meşru haklarından mahrum edilmiş ve dünya nezdinde karalanmaya çalışılmış insanlar ise, ızdırap hayatlarını burada yaşayıp bitirdiklerinden, bütün taksitleri ödediklerinden dolayı, öbür tarafta ellerini kollarını sallaya sallaya, yasemenlikte reftare geziyor gibi hesabı kolayca geçip ailelerinin yanına yürürler.

409. Nağme: Allah Sorar Hesabını!..

Herkul | | HERKUL NAGME

*İnsanın, başına gelen gâileleri kendinden, kendi nefsinden bilmesi onun imanının kemalinden kaynaklanır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisa Sûresi, 4/79), “Başınıza ne musibet geldi ise, o, ellerinizin kazancı iledir; kaldı ki Allah çoğunu da affediyor.” (Şûra Sûresi, 42/30) gibi ayetlerle bu hususa işaret etmiştir.

*Bu hakikat iradeyi yok saymak manasına da gelmez. Meyelân ve meyelândaki tasarruf, “İki tarafı müsavi olan iki şey ortasında, birisi istikametinde pozitif ya da negatif bir eğilim göstermek” demektir. Maturidî akidesi, “İnsan iradesine tanınan bir çerçeve”; Eş’âri akidesi, “Meyelanda sadece tasarruf.”

*Dünya villalarına bedel, doğrudan doğruya Allah tarafından yapılmış “cennet villaları”. Hûrisiyle, gilmanıyla, şubbânıyla… lü’lü-i mensûr gibi saçılmış evlatlarla donanmış, eksiği olmayan; ebediyet derinlikli, bitip tükenme bilmeyen; yaşlılıkla içinizi bulandırmayan; “öleceğim” diye sizin içinize endişe salmayan… öyle bir ebedi hayat. O’nun ebediyetinin bir gölgesi olarak.

*Ebediyete talip olan insanlar, evvelen ve bizzat gaye ne ise, her meseleyi ona bağlamalıdırlar. Bizim, evvelen ve bizzat –mesleğimiz itibarıyla, hakiki mü’min olma arzusu itibarıyla ve sahabi yolunu seçmemiz itibarıyla– adanmışlık esasına bağlı kalmamız lazımdır.

*Adanmışlık ve beklentisizlik.. yapacağımız bütün hayırlara bedel; dünyanın rengini değiştirsek, desenini değiştirsek, gök ehline çok farklı bir dantela üzerinde sergilesek, meleklerin “Yahu biz bunları yapamazdık!” diyecekleri bir şey sergilesek… bütün bunların karşılığında herhangi bir beklentiye girmeme!

*Yıldırım Beyazıt’ın şanssızlığı belki de Timur Lenk’in yanına Seyyid-i Şerîf Cürcânî ve Taftezânî gibi iki tane dev adamı almış olmasıydı. Kitleler bu iki zâta bakınca, “Galiba bu Lenk’de bir şey var!” diyorlar. Yıldırım Beyazıt’ın karşısındaki Lenk, münafıkca oyun oynuyor. Müslümanca görünüyor, İslam’ın serkârlarını yanına alıyor ve dolayısıyla bütün kabâil ve tavâif (onu takip ediyor). Bu bize İstanbul’un fethinde tam yarım asır kaybettiriyor. İstanbul’un fethi tam yarım asır gecikiyor.

*Beklentisizlik remzi: Ölesiye çalışma, ölmeyecek kadar bir yerde durma. Çalışmasının karşılığında, dünyevî-uhrevî, meseleyi herhangi bir beklentiye bağlamama. Adanmışlık bu demektir.

*İnsan, hizmetlerini ”Ben bu hizmet içinde bulunayım, -mesela- şöyle bir merkûba sahip olayım!” mülahazasına bağlarsa, fani bir surette sa’yinin mükâfatını dünyada almış, ahirette de avucunu yalamış olur.

*Günümüzde onca avucunu yalayacak insanlar olduğuna göre bence, varsın onlar avuçlarını yalasınlar. Öbür tarafta avucunu yalayacak insanlar varmış! Onlar yalaya dursunlar. Biz avucumuzu yalamaya kendimizi mahkum etmeyelim. Adanmışlık ruhu neyi iktiza ediyorsa, ona göre hareket edelim.

*Ömer bin Abdulaziz, “Ben, halkın orta sınıfı veya alt sınıfı standartları içinde hayatımı geçirmiyorsam, dünyada kazandığım şeyleri heba etmişim demektir.” anlayışına bağlı yaşamıştır.

*Millete hizmet edenler, bu ruhun, bu mananın, bu felsefenin, bu dünya görüşünün, bu türlü Kur’ânîliğin ve bu türlü müslümanlığın temsilcisi olmadıkları takdirde, zalimin tâ kendileridir, münafığın tâ kendileridir! Camide, içinizde bile görseniz, münafıktır onlar! Onlara inanırsanız şayet, Allah onun da hesabını sorar! Onların nifakı karşısında sükût edenlere de Allah onun hesabını sorar! Dilini tutan dilsiz şeytanlara Allah onun hesabını sorar! Sorsun Allah onlara hesabını!..

(Not: Bu nağme 22:23 dakikalık  ses dosyasından ibarettir.)