Posts Tagged ‘İnsanlığın İftihar Tablosu’

Kırık Testi: VİLÂDETİN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Varlığın çehresindeki perdeyi kaldıran; eşyanın ruhunda meknî bulunan sırları gün yüzüne çıkaran; yerle gök arasındaki kopukluğu giderip bir kere daha arzı semalara bağlayan; akılla kalbi en sağlam esaslar çerçevesinde buluşturup muhakemenin ufkunu fizik ötesi enginliklere ulaştıran; canlı-cansız her şeyi en doğru şekilde okuyan; okuduklarını, herkesten çok önce ve en büyük araştırmacıların idrak ufkunu aşkın bir seviyede yorumlayıp küllî kaidelere bağlayan O’dur. O’dur kâinat hakkında sözün özünü söyleyen; sözleriyle eşya ve hâdiseleri hallaç eyleyen ve her şeyin ötesini temâşâ etmemiz adına bize sır perdesini aralayan; insan düşüncesini madde ve mânânın birleşik noktasına yükselten ve köhneleşmiş anlayışları târumâr ederek gördüğümüz şu fizikî dünyayı cennetlerin koridoru hâline getiren…

Biz hemen hepimiz, körkütük yaşadığımız şu âlemde Rabbimiz’i O’nunla tanıdık. Sağanak sağanak başımızdan aşağı dökülen nimetleri O’nun basiretlerimize saçtığı nurlar sayesinde duyup hissettik. Nimete minnet ve şükran duygusunu; ihsan, hamd ü senâ düşüncesini O’ndan öğrendik. O’nun sunduğu mesajlarla Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini, Yaratan’ın ululuğuna ve bizim kulluğumuza yaraşır şekilde duyup anlayabildik.

O yeryüzüne ayak basmadan önce –ayağı başlarımızın tâcı– her tarafta ziya-zulmet iç içe, çirkin-güzel yan yana, gül dikene takılı, şeker kamışta saklı, arz semaya inat kapkaranlık, sema ürperten korkunç bir boşluk, metafizik fiziğin dar mülâhazalarına bağlı, mânâ maddenin arkasında renksiz ve silik, ruh içi boş kuru bir unvan, gönül de cesedin gölgesindeydi. O’nun basiretlerimize çaldığı ziya ile, bütün eski dünya ve eski düşünceler bir bir yıkıldı.. zulmetler ışık karşısında bozgunlar yaşamaya başladı.. ve bir kere daha zimam, ruh ve mânânın eline geçti. O’nun, insan, varlık ve Allah adına ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat, muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü.. bir baştan bir başa bu koskoca âlem bir meşher hâlini aldı.. eşya ve hâdiseler de âdeta birer bülbül kesildi; Hakk’ı söyleyen, Hakk’a çağıran, Hakk’ın ibdâ ve inşâ destanlarını haykıran birer bülbül…

İnsanlığın gözleri O’nun ışığına uyanacağı âna kadar hissiyat kapkaranlık, düşünceler tutarsız, gönüller de yalnızlıkla iki büklümdü. Ne kedersiz bir sevinç bilinebiliyor, ne de elemsiz lezzetten haber vardı. Ötelerden bir damla rahmet düşmüyor; gönül yamaçları da baharı ve yeşili bilemiyordu. O’nun teşrifiyle her yeri kasıp kavuran kuraklığın büyüsü bozuldu; göklerin gözü yaşlarla doldu ve gönüller Cennet yamaçlarının rengini aldı. Derken rahmetsizlikten şak şak olmuş bütün sinelerin ızdırabı dindi.. ve nice bin seneden beri ölümün pençesinde kıvranan ruhlara hayat çeşmesinin ufku göründü.

O, bu köhne dünyaya şeref vereceği âna dek yalan-doğru iç içe, günah-sevap yol arkadaşı, fazilet mefhumu silik bir kavram, rezalet hevâ ve heves pazarlarının en mergûb metâıydı. Alınlarında isyan damgası, ruhlarında hezeyan bütün insanlık asıl hedeflerine ters hayat sergüzeştleriyle, her görüldükleri yerde sinelere ürperti salıyor.. hemen herkes bu vahşethâne-i belâda birbirini endişe ile süzüyor.. hak ayaklar altında pâyimâl, kuvvet bütün azgınlığıyla her şeye hâkim.. dişli olmak âdeta bir imtiyaz.. sözü sadece pençesi güçlü olanlar söylüyor.. hayvanî ölçüler içinde boğuşma insanların her günkü tabiî hâli.. birbirini yemek mârifet.. kaba kuvveti iradenin hakkı saymak takdirlik iş.. hak düşüncesi Kafdağı’nın arkasında, adaletsizlik zayıfın, güçsüzün korkulu rüyası.. ismet, iffet, hakka hürmet mülâhazaları en sefil günlerini yaşamakta ve günümüzdekinden de beter.. ne kalbe rağbet ediliyordu ne akla itibar; hakaret görüyordu salim düşünce ve dinî duygular.. vicdan, zihnin bir yanına sıkışmış yitik mefhumlu bir ucûbe.. ruh, biyolojik hayatın birkaç kademe altında sürüm sürüm bir mağdur.. hırsızlık râyiç, harâmîlik yiğitlik, yağma-talan şecaat emaresi.. düşünceler sefil, duygular vahşi, yürekler merhametsiz ve ufuklar da zifte boyanmış gibi simsiyah olduğu bir dönemde her şeye yeten muhteşem bir kalb enginliğiyle O geldi; O geldi ve bir hamlede dünyanın çehresindeki yıllanmış küfleri temizledi.. ufuklardaki isi-pası sildi.. gönülleri ışık ümidiyle şahlandırdı.. şafakların aydınlık çehresiyle hemen herkesi bir yeni günü temâşâya çağırdı.. gözlerdeki perdeyi kaldırdı ve ruhlara o güne kadar görmedikleri farklı şeyleri müşâhede etme zevkini duyurdu.. aklın nabzını kalbin ritmine bağladı.. sinelerdeki değişik hezeyanları kalbî ve ruhî heyecanlara çevirdi.

O geldi ve bütün yaslı çehrelerdeki kederlerin yerini en içten tebessümler aldı.. O geldi, zulmün sesi kesildi.. mazlumun âhı dindi ve sinelerdeki adalet duygusu dirildi.. O geldi kaba kuvvete “Dur!” deyiverdi; mütecavizlerin haddini bildirdi ve hakkın dilindeki zincirleri çözdü.

Bunca fezâyi ve fecâyie rağmen bugün hâlâ bir kısım mükemmelliklerden söz edebiliyorsak; bunu O’nun bize sunduğu evrensel değerler külliyâtı o muhteşem semavî kâmusa borçlu bulunuyoruz. Gönüllerimizde iyiyi, güzeli, insanî olanı arama hissi, O’nun içimize saldığı sonsuz televvünlü ziyadandır. Ruhlarımızda duyduğumuz ebedî saadet arzusu O’nun sinelerimizde tutuşturduğu nurdandır, imandandır.

O’nu tanıyınca hepimiz ve her şey değişti; biz ebed için yaratıldığımızı, ebede meb’ûs olduğumuzu anladık; anladık ve virane gönüllerimiz birden, İrem Bağlarına dönüşüverdi. Derken, çevremiz birdenbire Firdevs renklerine büründü. Tâli’imizin aydınlığında O’na katılıp O’nun leşkeri içinde yerimizi alınca önümüzü kesen bütün gulyabânî ağları bir bir yırtıldı.. kurtlar, çakallar kuyruklarını kısıp inlerine sığındı.. çıyanlar töre değiştirip güvercinlerle arkadaş oldu.. ve şeytanî ocaklar bir bir söndü; şeytanlar da gidip otağlarını ümitsizlik vadilerine kurdu; kurdu ve her yerde burcu burcu ruh ve mânâ râyihaları duyulmaya başladı.

Ey ışığıyla karanlık dünyalarımızı aydınlatan Nur, ey o enfes râyihasıyla cihanları ıtriyat çarşısına çeviren Gül, gönül mağriplerimizde o vakitsiz gurûbun, ümit sabahlarımızı kapkaranlık bir hicran gecesine çevirdi. Göz gözü görmez oldu ve yollar bütünüyle birbirine karıştı. Gün geldi, akıl, Senin yolundan çıkıp başka vadilere saptı. Düşünce bütün bütün Sana karşı kapandı ve her taraf yıllardan beri pusuda bekleyen o kapkaranlık hilkat garibeleri ile doldu. Adın sinelerimizden kazınmak ve nâmın yeni nesillere unutturulmak istendi. Bu meş’um gayretlerle beraber şu köhne dünyamız uğursuzluk ağına takıldı ve ümmetin kaderi kamburlaşıp iki büklüm oldu. Durduğumuz yerde duramadık, olmamız gerektiği gibi olamadık ve ulaşma iddiasında bulunduğumuz yere de ulaşamadık; mânâ köklerimizden koptuk.. maddeyi ve dünyayı doğru okuyamadık.. kendimizi bir korkunç hazanın solduran, öldüren ikliminde sararıp solmaya saldık.. herkes kendi düşünce dünyasının ufkuna koşarken bizler ürperten bir yok oluş içinde olduğumuz yerde kalakaldık.

Bak şimdi korkutan bir belirsizlik var Senin dünyanda; anlayışlar dar, düşünceler çarpık, yenilenme ve dirilme duyguları da tamamen meflûç. Doğduğun kutlu diyar, yıllar var bütünüyle kısırlaştı, hiçbir şey doğurmuyor artık. Mübarek köyün, vefasızlığımızı tecziye suskunluğu içinde. Şam, Bağdat sürekli anomali doğuruyor. Belhler, Buharalar hiçlik vadilerinde hiçi arıyor. Konya folklor gösterileri ile teselli peşinde. Bir baştan bir başa koca Endülüs, ruhunu katledenlere teslim. İstanbul gayesizlik ve hedefsizlik pençesinde mütemâdi gel-gitler yaşıyor.. ve koskoca bir âlem garip, yetim, ihtilâçlar içinde ve zamanzede…

Getirdiğin o muhteşem mânânın üzerine simsiyah bir gölge düştü. Seninle gönüllerimiz arasında korkunç bir gaflet, cehalet, basiretsizlik haylûleti var; yaşanan bu küsûf ortamında gelecek adına bir şey söylemek şöyle dursun çevremizi bile tam görüp değerlendiremiyoruz. Senin ışığının ulaşmadığı ruhların “ba’sü ba’de’l-mevt”i mümkün mü bilemeyeceğim.? Aslında ziyasını, rengini, desenini Senden almayan yığınlar nasıl dirilebilir ki..!

Biz hepimiz, bir tâli’siz dönemde gönül yamaçlarımızda ruhunun gurûbunu acı acı seyrettik ve gidip karanlıklara gömüldük. Bu ürperten gurûb karşısında hiçbir şey yapamadık ve tam bir âcizlik örneği sergileyerek hep sustuk.. ve sustu buna karşı kendi alanında bütün ilâhî lütuflar, ihsanlar, huzurlar, saadetler ve gül devrine ait en tatlı neşîdeler. Mübarek sima ve sîretine hasret gittiğimiz bu günlerde, kaderimize hicran, bize de suskunluk düştü. Simsiyah yokluklar yaşadığımız bu meş’um dönemde gökler bize hiç yüz vermedi.. yıldızlar yüzümüze hiç gülmedi.. ay-güneş Senin üzerine doğduğu renkte hiç mi hiç görünmedi.. biz çevremizde hep karanlıklar gördük ve gece mahluklarının homurtularıyla ürperdik. Sen artık aramızda yoktun ve her yanda yılanların-çıyanların ıslıkları duyuluyor, her taraf yarasaların şehrayinleriyle inliyordu. Sen küsmüş müydün/küser miydin onu bilemem; bildiğim bir şey varsa, o da, Seni kırmış olmamız ihtimalidir –ihtimal sözü de bir iyimserlik ifadesi–.. ama eğer lütfedip gönüllerimize teveccüh buyurmazsan, bu defa biz kırılıp paramparça olacağız.. ve şayet gelip dünyamızın çehresindeki isi-pası silmezsen bu sakil hava ile bir daha dirilmemek üzere boğulup gideceğiz.

Ey güzeller güzeli Sevgili gel, bir kere daha yeniden misafirimiz ol. Tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur. Gel, gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur ve bize yeniden diriliş yollarını göster. Gel, her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri güneşlere taç giydiren ışığınla dağıt ve herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver. Gel, her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çöz; sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coştur. Gel, ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluştur ve bizi kendi içimizdeki kopukluklardan kurtar.

Sen gidince kimilerimiz akla takılıp düz yollarda yolsuzluk yaşamaya başladık. Kimilerimiz de kendini bir kısım gönül hülyalarına saldı ve değişik vehimlerle oyalandı; öyle ki ne aklın dilini anlayabildik ne de kalbî ve ruhî hayatın derinliklerine dalabildik; aklı ihmal edip dünyanın kanına girdik, kalbe bütün bütün tavır alıp kendi derinliklerimizi görmezlikten geldik.

Ey karanlık gecelerimizin Ay’ı-Güneş’i, ey yolda kalmışların biricik rehberi, Sen bizler gibi sadece bir kere doğmadın/doğmazsın; zamanın her parçası Senin için bir tulû vakti, gönüllerimiz de Senin mütevazi matlaın; perişaniyetimiz Sana bir çağrı, sinelerimiz Seniyye-i Vedâ; ne olur artık ağlayan gönüllerimize acı da gel; doğ canlarımıza Yaratan aşkına, bizi yalnız bırakma; yalnız bırakıp ruhlarımızı Sensizlik ateşine yakma. Ne ilm u irfanımız var, ne hayr u taate mecâlimiz; günah, isyan diz boyu; Sana sunacağımız armağan بِبِضَاعَةٍ مُزْجَاةٍ “Kayda değmez bir sermaye” (Yûsuf, 12/88) ölçüsünde bile değil. Bugüne kadar aşındırmadık eşik ve çalmadık kapı bırakmadık; gönül bağlayıp arkalarından koştuklarımız her zaman bizi aldattı, sonra da yol ortasında bırakıp gittiler. Ne yürümeye takatimiz kaldı ne bulunduğumuz yerde ikamete dermanımız. Bağban Sen isen –öyle olduğunda şüphemiz yok– bağ niye sahipsiz kalsın. –Sana böyle bir çağrıda bulunmak da ayrı bir saygısızlık.– Merkezi tutmak Senin hakkın ise o makam adına söz söylemek kimin haddine…

Ey şefkati, adaletini aşkın Gönüller Sultanı, Seni unuttuğumuzun, Sana saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız; ama Sen, şimdiye kadar bundan daha acılarını da gördün; incinsen de küsmedin, vefasızlık görsen de alâkanı kesmedin. Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua yalvardın. Seni bilmemelerini mazeret sayarak, lânet ve bedduada bulunmadın, lânet ve bedduaya “âmin” de demedin. Sineni, Ebû Cehil’leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiğin kadar açtın ve her sözünü, her davranışını Hakk’ın rahmetinin enginliğine bağladın. Beklediklerimiz hakkımız olmasa da, bütün bu yaptıkların karakterinin gereği olduğunda şüphemiz yok.

Ey Dost, kaç bahar gelip geçti biz hep hazandayız ama, düşe-kalka olsa da hep izindeyiz. Gel bizi bir kere daha sevindir; sevindir ki, bağının taptaze fidanlarıyla nâmını âleme tam duyuracak demdeyiz. Dünya Senin dünyan –müsaade buyurursan dünyamız da diyeceğim– bu dünya ışığa hasret gidiyor. Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle, yolların hakkını veremesek de hep yollardayız. Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız sevgili Sensin; gel son kez içimize doğ ki gönüllerimiz ışıkla dolsun ve ufuklarımızı saran şu upuzun geceler savulup gitsin; yerlerini gündüzlere bıraksın…

Gözlerimiz tulûunun emarelerini görmese de, tadın, lezzetin, kokun daha şimdiden hemen hepimizi mest etti. Gel bizi yeniden arkana al ki, ışığın ruhlarımıza vursun.. Sen “Sâyesi yere düşmez bir nahl-i Tûr’sun / Mihr-i âlemgîrsîn baştan ayağa nûrsun.” (Itrî). Mesajın nur, düşüncen nur, ufkun nur, her yanınla pürnursun; aç yüzünden nikâbını cihanlar nurla dolsun ve her yanda nâmın duyulsun.

Ey Yüce Dost, söylenen sözler bir na’t değil, sevgili kapısında mırıldanan serenât da değil; özü hasret, ruhu hicran kapıkuluna ait ritimsiz bir feryattır, bir feryâd-ı mutâddır!..

Bamteli: O’NUNLA BİR ÖMÜR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

İntizâr Ağırdır Ama Mükafatı Ondan da Ağırdır

*Asıl önemli olan mesele her şeyin sonudur ama o sonu seyretmek çok kolay değil. İntizar ister. Kuluçkanın yumurtalar üzerinde adeta bir sancıyla sağdan sola dönmesi, yumurtaları çevirmesi, “Metâ.. metâ?!.” (Ne zaman.. ne zaman?!.) demesi!.. Hani Kur’an’ın ifadesiyle, Nebi bile “Metâ nasrullah – Allah’ın yardımı ne zaman?!.” diyor. O intizar dönemi oldukça ağırdır fakat mükâfâtı ondan daha ağırdır. Belki insanın sevap kefesindeki ağırlığa ağırlık katacak husus, o mevzuda onun mukavemeti, itiraz etmemesi, kahr u lütfu bir bilmesi, en acı şeyleri gönül inşirahı içinde karşılaması, canı yandığı yerde bile “Elhamdülillahi alâ külli hâl!” demesi.

*Elhamdülillah! Bilerek, kasten, hele ısrarla ve inatla kötülüklere dalmaktan, mühlikâta inhimâk etmekten Cenâb-ı Hak korudu. Nisyan ve hatalarımız ise O’nun rahmetinin vüs’atine emanet.

*Elhamdülillah! Cenâb-ı Hak hakiki imana, o imanın gereklerini yerine getirmeye ve bir yerinden dahi olsa İslamiyeti yaşamaya muvaffak kılmış. İhsan talebi arkasından koşturmuş; mülahazalarımızı ihlasa yönlendirmiş, rızayı vird-i zeban ettirmiş, halis aşk u iştiyakı gönlümüzün şekeri şerbeti haline getirmiş, hep onu terennüm ettirmiş. Bu güzel şeylerin yanında dünya kadar kusurlarımız ve hatalarımız da olabilir; fakat rahmetinin vüs’ati onları setreder.

Elhamdülillah.. Elhamdülillah Diyebilmemize de Elhamdülillah!..

*Bir; bu türlü nimetlere elhamdülillah.. bin defa elhamdülillah! Bir de onun şuuruna vararak elhamdülillah demeye elhamdülillah!.. O şükre şükretmeye de elhamdülillah!

*Ayrıca mâsiyete düşmediğimize elhamdülillah!.. Çalıp çırpmadığımıza elhamdülillah!.. Hırsızlık yapmadığımıza elhamdülillah!.. Haramîliğe girmediğimize elhamdülillah!.. Kalbî ve ruhî hayatımızı makam hırsıyla feda etmediğimize binlerce elhamdülillah! O korkunç şeytanî sukûtlara maruz bırakmadığından dolayı Allah’a binlerce hamd ü sena olsun.

*Burada dikili bir taşımız olmayabilir. Ölüp gittiğimiz zaman arkada bir şey bırakmamış olabiliriz. Hatta yâd-ı cemîl olma gibi, en büyük insanların bile bazen talebinde bulundukları şeyler konusunda da bir talebimiz olmayabilir. Aslında en büyüğü talep edenin, onun berisindeki herhangi bir talebe gönül bağlaması, aşağı inmesi demektir. “Allah’ım Sen ve rızan!” denmişse, “iştiyak likâullah!” denmişse şayet, onun berisinde cennete bile talip olmak, birkaç adım geriye atmak demektir. Bu O’na karşı saygısızlıktır. Onlar, O’nun lütfunun tezâhürleridir, tecellîleridir. Onlar O’nun lütfuna, ihsanına, teveccüh-ü Sübhânîsine, vüs’at-i rahmetine ve fazlına kalmış şeylerdir; büyükler de meseleyi bunlara bağlayarak istemişlerdir.

Şüpheli Şeylerden Sakınan İnsan Dinini, Irzını ve Haysiyetini Korumuş Olur

*Harama düşmeme hususunda azamî dikkat göstermek gerektiğini ifade eden Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Helal de bellidir haram da; ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilemez, ayırt edemez. Bu şüpheli şeylerden sakınan insan dinini, ırzını ve haysiyetini korumuş olur; şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Koru kenarında koyun güden çobanın koyunlarının her an koruya dalması muhtemel olduğu gibi, o da her zaman harama girme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın korusu da haramlardır. Şu da bilinmelidir ki, cesette bir et parçası mevcuttur; o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur, o bozulunca beden de bozulur. İşte o, kalbdir!” Evet, aman şuna el uzatmayayım! Aman buna el uzatmayayım! Aman şuna göz kırpmayayım! Aman buna dudak ve dil hareket ettirmeyeyim!.. Bu mülahazalar içinde hareket ediliyorsa, Allah’ın izni ve inâyetiyle, hep kazanma kuşağında gidiliyor demektir.

*Üzerinize gelindikçe, din iman adına biraz daha pekişeceksiniz. İmmun sisteminiz sağdan soldan gelip size sap olan bir kısım virüslerle, fakat vücudunuza zarar vermeyen virüslerle, adeta aşılanıyormuşçasına güç kazandığı gibi, siz de bu türlü şeylerle daha bir güçlü ve iradeli hale geleceksiniz inşaallah.

Geciktirdiğiniz Hizmetlerinizi Kaza Edeceğiniz Günler de Gelecek

*Havalar sükûnet kesbettiğinde, zalimler ve facirler çekip gittiğinde hizmetinizi katlayarak götüreceksiniz. Bugün hafif bir tevakkuf oldu diyorsanız şayet, o zaman diyeceksiniz ki, “O dönemde gerekli olan açılımı tamamen yapamadık! Vaktine erişip de yapamadığımız o açılımları şimdi kaza ediyoruz Allahım! Şimdiye kadar sekiz saatlik mesai yaptıysak, artık onu on sekiz saate çıkaracağız.” Ne uğrunda? Ruh ve mana değerlerimizi bütün âfâk-ı âlemde bir bayrak gibi dalgalandırma adına! Ruh ve mana köklerimizden süzülüp gelen usareleri bütün dünyaya duyurma adına! Milli ruhumuzu bütün dünyaya duyurma ve dünyadan da alacağımız şeyleri alma adına!..

*Şimdiye kadar sekiz saat küheylan gibi koşuyor idiyseniz, sekiz saati on sekiz saate çıkaracaksınız! Aile ve çoluk çocuk hukukunu hiçe saymamak için onların da haklarını vererek, adalet-i tâmmeyi hem şahsî hem ailevî hayatınız hem de dininiz, diyanetiniz, mefkûreniz, milli ruhunuz, gelenekleriniz adına ihyâ etmek için mesainizi ikiye katlayacaksınız! Şayet bir saat fevt ettiyseniz, istiğfar edeceksiniz! “Estağfirullah! Ben bir saat kaçırdım!” diyeceksiniz.

Çalmadığımıza, Haramîlik Yapmadığımıza, Zulmü Alkışlamadığımıza ve Zalime Boyun Eğmediğimize Elhamdülillah!..

*Evet, “Küfür ve dalaletten başka her şeye elhamdülillah!” Küfür ve dalalete düşmediğimize elhamdülillah! Çalmadığımıza elhamdülillah! Haramîlik yapmadığımıza elhamdülillah! Yapılan haramîlikler karşısında susmadık elhamdülillah! Zulmü alkışlamadık elhamdülillah! Zalime yahşi çekmedik elhamdülillah! Eğilmedik elhamdülillah! Eğilecek yerimizi bildik elhamdülillah! Asâ gibi Allah karşısında eğildik elhamdülillah!.. “Yetmedi” dedik, secdeye kapandık; “Baş ayak aynı yerde, alnı öper seccade / İşte insanlığı kurbete taşıyan cadde!..” dedik, hep yüzümüzü yerlere sürdük.

*El-âlem neler diyor neler?!. Ben de başımı yere koyunca, Tahiyyat’ta “Es-selâmu aleyke eyyühe’n-Nebiyyü ve rahmetullahi ve berakâtühu” derken, bana inanın, kuyruğunu sallayan bir köpek gibi O’nun ayaklarının dibinde paçalarını öpüyor gibi görüyorum kendimi.. ve Cenâb-ı Hak, ruhumun ufkuna gideceğim -Gayyaya yuvarlamasın Allah- güne kadar da bu mülahazalarla -Siz de arzu ederseniz, sizin için de söyleyeyim bizi bu mülahazalarla- taçlandırsın. Bu mülahazalarla aziz kılsın. O’nun kıtmîri olmayı dünya sultanlığına değiştirmem. Bütün hayalim: Bir gün acaba ayaklarının ucunu, tırnaklarını öpme şerefini Cenâb-ı Hak nasip eder mi öbür tarafta?

Herkes O’nu Okuyor

Soru: Muhterem efendim! Birkaç senedir “Herkes O’nu Okuyor!” kampanyası gibi faaliyetler vesilesiyle milyonlarca insan Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatını okudu. Rasûl-ü Ekrem Efendimizi yazılan kitaplarla mı, âyât ve hadislerin beyanıyla mı, salat ü selamlarda zikredilen isim ve sıfatlarıyla mı, hangi yolla daha doğru tanıyıp daha güzel anlayabiliriz?

*Dünden bugüne -Allah sa’yleriyle onları serfiraz kılsın, Firdevsiyle taçlandırsın- bir hayli insan Kitap ve Sünnet ile onların izahı, şerhi, haşiyesi adına Siyer ve Megazi kitapları yazmışlar. Herkes kendi ufku açısından önemli gördüğü hususları nazara vermiş. Tabii bu mevzuda yönlendiren hususlardan bir tanesi de zaman ve konjonktürdür. Zaman önemli bir müfessirdir; şartların belirlemesine göre insan bazı şeyleri daha aydın görür. Belli şartlar içinde kendisini alakadar eden meseleleri daha iyi tanır, daha iyi değerlendirir, daha iyi analiz eder ve daha iyi tahlillerde bulunur. Bu açıdan herkes kendine göre bir şey yapmış; bugüne kadar pek çok devasa kâmet gelmiş ve O’nu anlatmışlar. Hazreti Pir-i Mugân da çağın dili ve tercümanı olması itibarıyla O’nu anlatmıştır; mucizeleriyle anlatmıştır, inkılaplarıyla anlatmıştır.

*Ayet ve hadisler, yazılan kitaplar ve salat ü selamlardaki tavsiflerin her biri bırakılan bir uçtur; o uçlardan hareketle daha neler söylenebilir neler!.. Bu uçlar sayesinde -“Seleften Allah razı olsun, halefe ne kadar çok yapacak iş bırakmışlar” mülahazasıyla- sizin de o istikamette bir şeyler deyip şeref kazanmanız adına size de fırsatlar bahşedilmiştir.

İnsanlığın İftihar Tablosu her devrin idrâkine göre yeniden yazılıp anlatılmalıdır!..

*Efendimiz’i herkes okuyor. İşte bu sene diyelim, bir çeşit bir siyer mütalaa edildi. Ülfet ve ünsiyet olmasın diye gelecek sene başka bir zaviyeden bakan başka bir siyer ile mesele ele alınmalı. Yoksa öyle bir eser, kafa kafaya verilmeli, kolektif şuura emanet bir gayret gösterilmeli; böylece daha mükemmel, daha câmi ve aynı zamanda o Büyük Zât’ın kamet-i balasını aksettirici siyerler yazılmalı; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hayat-ı seniyyesi ifade edilerek daha mükemmel şeyler ortaya konmalı.

*Ve bunun sonu da gelmeyecektir. Zaman şimdilerde çok hızlı cereyan ettiğinden ve değişimler de çok hızlı olduğundan dolayı on sene sonra bugünkü şeyleri bayatlamış gibi görebilirsiniz. Yirmi sene sonra, on sene sonraki şeylerin bayatladığını görebilirsiniz. Dolayısıyla her dönemde ister Kur’an ayetlerinin ve hadis-i şeriflerin, ister Siyer ve Meğazi’ye dair eserlerin, isterse de değişik zamanlardaki sahib-i zaman olan insanların yazdıklarının bıraktıkları uçlardan hareketle İnsanlığın İftihar Tablosu ve O’nun icraatları o devrin ruhuna göre yeniden anlatılmalıdır.

*O, kendi hususiyetleriyle, kendi nübüvvet çerçevesiyle ve kendi mesajının esaslarına göre anlatılmadığı zaman -hafizanallah- O’nun yolunda yürüyoruz diye bir sürü sapık mezhep, sapık cereyan, sapık ideoloji ortaya çıkabilir ve bu da İslam’ın dırahşan çehresini karartır, insanları ürkütür. Bir dönemde İslam düşmanlığı yapan kimselerin ve bazı oryantalistlerin dedikleri şeylere hak verdirircesine bazı gruplar çıkar. İslam adına bazı şeyler yaptırtıyor gibi, şeytan bir kısım çirkin işler yaptırtır ve bunlara dıştan bakan insanlar Müslümanlığı seçme mevzuunda yerlerinde kalmayı tercih ederler.

*İslam dünyası güzel bir görüntü sergileyemediğinden ve büyük büyük İslami iddialarla ortaya çıkanlar haramîliklere girdiklerinden, fuhşiyata daldıklarından ve bohemce hayat yaşadıklarından dolayı bugün çokları “Müslümanlık buysa şayet, ne diye seçelim ki?!.” diyecek haldedir. M. Akif tâ kendi döneminde, “Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile / Âlemi aldatmaksa maksat, aldanan yok, nafile! / Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir / Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir.” demiştir. Müslümanlık göklere çıktıysa, birkaç Müslüman da makberde mezar taşlarıyla kendilerini ifade ediyorlarsa, millet niye mezaristanı tercih etsin ki?!. Neden ulaşamayacağı göklerdeki Müslümanlığa talip olsun ki?!.

Allah Rasûlü sadece kitaplarla anlatılmamalı; her mü’min O’nu gösteren bir ayna olmalı!..

*İki üç asır var ki İslam dünyası tahribe maruz kalmıştır; imrendirici, insanların iştihasını kabartıcı bütün hususiyetlerini, rengini, desenini kaybetmiştir. Bu açıdan da bir yandan İnsanlığın İftihar Tablosu kitaplarla engince anlatılırken beri taraftan da her mü’min -bir manada- Muhammedî olmalıdır. Hangi tarafından alıp değerlendirirseniz değerlendirin, bir ayna gibi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enam onda görülmelidir. “Ayinedir bu âlem her şey Hak ile kâim / Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür daim!” (A. M. Hüdayi hazretleri) denilmiştir. Nasıl ki Allah Rasûlü, Hakk’a aynadır; size bakanlar da sizde O’nu görmelidirler. “Oturuşları O, kalkışları O, geceyi ihya etmeleri O, teheccüdleri O, evvabinleri O, duhaları O, sık sık oruç tutmaları O, dillerini ve gözlerini yerinde kullanmaları O, İslam için koşmaları O, yüce mefkûreyi ikâme etmek için koşmaları O!..” demelidirler.

*İster dinin çehresini karartan o şer şebekelerini, ister onlar karşısında sessiz kalanları, isterse de Müslümanlık adına ortaya çıkıp Müslümanlık yolunda yürürken haramîler gibi davrananları gören insanlar, “İslamiyet buysa, biz ondan fersah fersah uzağız!” derler. Bugün kendi ülkeniz de dâhil şu İslam dünyasında, o geniş imkânlarla, o iddialı güçlerle, o şakır şakır başlarından aşağı akan servetle on tane insanın Müslümanlığı seçmesine vesile olamadıklarını yeminle söylesem, yalan söylemiş olmam. Evet, onlarla olmuyor o!.. Ebu Bekir olmakla, Ömer olmakla, Osman olmakla, Ali olmakla oluyor o.

*Bu açıdan, her biri bir dolunay olan o insanlar, esas mahiyetlerine uygun olarak anlatıldığı ve bununla beraber anlatan insanlar da onlara birer ayna olduğu zaman başkalarında bir imrenme, bir arzulama meydana gelecektir ve maksut da o vakit hâsıl olacaktır. Yoksa gerisi kuru gürültü ve kendi kendini aldatmadan ibarettir.

İrâdî Hicretten Sonra Şimdi de Cebr-i Lutfî Hicret Fırsatı

*Bu arada şayan-ı şükran bir husus var. Bir taraftan ihtiyarî olarak dünyanın dört bir yanına -tohumun toprağın bağrına saçılıp filize yürüdüğü gibi- saçılan hasbiler, fedakârlar var. Her türlü mehâliki göğüslemek üzere dünyanın dört bir yanına giden bu arkadaşların say ve gayretleri ihtiyari ve onlarınki tam hicret. Onlar belli ölçüde, zılliyet planında hicret sevabı kazanırlar. Diğer taraftan da bir cebr-i lutfî hicret söz konusu. O sevabı bugün gören sizin ağabeyleriniz, dünden bu işe sahip çıkan ve elli senedir bu işin içinde olan insanlar, geçende bana bu cebrî hicretle alakalı bir proje getirip sundular: Bu meseleyi nasıl realize ederiz? Yetmiş seksen yaşında biz de gidelim, hicret edelim. Asliyet planında Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Sahabe bunu yaptı, kendi yüce mefkûrelerini dünyaya duyurmak, kendilerini ifade etmek, ortaya konması gereken şeyleri hal ve temsille ortaya koymak için gittiler. Biz de zılliyet planında, nisbi olarak aynı hicreti realize edelim. Evet birileri öyle ihtiyarî gitmişlerdi; şimdi de birileri bazı arkadaşların ikametgahlarına çomak soktular. Bu defa o çomaklar onları cebr-i lutfî hicrete zorladı. Onlar dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Oralarda olup biten şeyleri gördüler. Bu, evvela kendilerinde bir sinerjiye sebebiyet verdi, enerjilerine enerji kattı, daha bir güçlendiler. Bir diğer taraftan da bugüne kadar kendi ülkelerinde düşe kalka tecrübeleriyle edindikleri bilgileri, oradaki bu ilk ihtiyarî muhacirlere taşımak suretiyle onlara destek oldular, kuvve-i maneviyelerini takviye ettiler ve kendi masuniyetlerini, masumiyetlerini anlattılar. Zalimlerin iftiralarına, tezvirlerine, hıkdlerine, hasetlerine, şenaetlerine, denaetlerine, fezazetlerine, gıybetlerine ve iftiralarına rağmen, öyle olmadıklarını anlattılar, dünyaya duyurdular.

*Hâsılı, asıl Siyer dediğimiz mesele, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in anlatılması, hal ve temsil diliyle anlatılmasıdır. Bu arada, bugüne kadar duyup ettiğiniz şeyleri kitaplara dökerek genç nesillere okutmak suretiyle onlarda da o arzu ve duyguyu uyarmak lazımdır. Bu da yine size düşen vazifelerdendir. Allah’ın izni ve inayetiyle, tasavvurlarımızı aşkın o şeyler size ve sizden sonraki nesillere müyesser olacaktır. Hazreti Pîr’in ifadesine bağlayarak diyeyim; Cenâb-ı Hak, asırlardan beri rahnedâr olan o kaleyi tamir etmeye sizi muvaffak kılacaktır.

Ne Kadar Halîmsin Rabbimiz!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, altı yedi saat önce sona eren sohbetinde -özetle- şunları söyledi:

Yüreğin Sızlasa da Yüzünde Şefkat Tebessümü Olmalı!..

*“Gülsem de içimden ağlarım ben / Sızlar yüreğim yüzüm gülerken!” (Tokadizâde Şekip) Öyle olmak, millete tebessüm sadakasından geri durmamak lazım.

*İnsanlığın İftihar Tablosu’nun sine-yi mübarekelerinde değirmen taşları dönüyordu; fakat O, ızdırapla kıvrım kıvrım olduğu zaman bile tebessüm bekleyenlerden tebessümünü hiç eksik etmiyordu. Birinin yüzüne bakarken, içindeki o ızdırapları aksettirmemek için iradesinin hakkını vererek onları bastırıyordu.

*Ne için ızdırap duyuyordu? İnsanlığın başını alıp cehenneme doğru önü alınmayan bir sele yelken açmasından dolayı içinde ızdırap duyuyordu. İnsanlığın cennete giden yolları tıkadığından dolayı içinde ızdırap doluydu. Nasıl o kadar güzelliklere karşı insanlar kapalı kalırlar? Nasıl olur da bu kadar fezâi ve fecâyi’e (korkunç bela ve musibetlere) karşı açık dururlar? “Akıllarını başlarına alsalar!..” der ve bununla ölür ölür dirilirdi. Öyleydi fakat buna rağmen sürekli başkalarının gönüllerine bişaret aksettirecek şekilde tebessüm yağdırırdı.

Mahzun Bir Kalbin Ağlaması Rahmet Vesilesidir

*On beş yaşında müçtehid olan âbide şahsiyet, Süfyân b. Uyeyne, “Allah bazen, mahzun bir kalbin ağlamasıyla bütün bir ümmete merhamet buyurur.” der. Belki de günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey odur: Yıkıntıları, devrilmeleri, toplum çapında üst üste, iç içe kırılmaları görme ve bunların ızdıraplarını ruhunun derinliklerinde duyma.. uykusunu kaçıracak şekilde duyma.. gece kalkıp bazen deli gibi koridorlarda dolaşma.. “Ne olacak bu milletin hali? Bu hezeyan ne zaman sona erecek?” deme.. sonra da “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hazreti Muhammed’den (aleyhisselâm) hoşnut olduk.” diyerek meseleyi taçlandırma!…

*Bu ızdırap ve yakarışların kabul noktasına ulaşmasında, murad-ı ilahi bir esastır. Allah icraat-ı sübhaniye ve adât-ı ilahiyesini bizim keyfimize göre icra buyurmaz. Murad-ı sübhani neyse ona göre yapar. Fakat şart-ı adi planında sizin sızlanmanız, kıvranmanız, ızdırap çekmeniz çok önemli bir faktördür.

*Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَۤاءَ الْأَرْضِ أَئِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ

“(Ona ortak koştukları şeyler mi üstün) yoksa muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünde halifeler kılan Allah mı? Hiç Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Elbette olmaz! Ne de az düşünüyorsunuz!” (Neml Sûresi 27/62) Niye ızdırapla Cenab-ı Allah’a dua etmek varken o mevzuda ahesterevlik ediyorsunuz. Bütün himmetinizi ve gayretinizi, ümmet-i Muhammed’in o engin ızdırabını içinizde duyarak “Allahım çare Sensin. Bizi Sensizliğe mahkum etme” deyip inlemeye teksif etmiyorsunuz?!..

“Ne kadar Halîmsin Allahım!..”

*O dert ve ızdırabı çeken ilk siz değilsiniz. Şimdiye kadar bütün enbiya-ı izâm ve rusül-ü fihâm efendilerimiz, sonra sahabe-yi kiram efendilerimiz ve hemen bütün salih seleflerimiz hep çekmişler.

*Saadet Asrı’na baktığımızda, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun yanında yer alanların, Mekke-i Mükerreme’de on üç sene boyunca bir insanın tahammül etmesi mümkün olmayan nice hâdiseye katlandığını görüyoruz. Öyle ki sahabe-i kiram efendilerimiz çoğu zaman gözleri dolu dolu bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın kudret-i namütenahisine, diğer yandan da O’nun insanlığı kurtarmak için gönderdiği Habib-i Edib’ine ve O’na inanan insanlara yapılanlara bakmış sonra da hikmetini tam olarak idrak edemedikleri bu tablo karşısında hayret ve dehşetlerini ifade etme adına “مَا اَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا – Ne kadar halimsin ey Rabbimiz!” demişlerdir.

*Bu söz öncelikle Hazreti Ebu Bekir efendimiz tarafından söylenmiştir. O gün o bela ve musibetleri görüyor iç içe. Kötülükler gırla gidiyor. İnsanlığın İftihar Tablosu’na en adi varlıklara yapmadıkları kötülükleri yapıyorlar. Hazreti Ebu Bekir, o kadar onurlu, izzetli, başlara taç bir insana karşı.. meleklerin bir adım geriye çekilip karşısında el-pençe divan durdukları bir insana karşı.. gönlünün hüzünle çarptığı bir dönemde, Allah’ın “Seni huzuruma alıyorum” deyip miraçla şereflendirdiği bir insana karşı yapılanlara bakıyor ve “مَا اَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا – Ne kadar halîmsin ey Rabbimiz!” diyor ve ancak bununla soluklanıyordu.

Lenin Ezip Öldürdüğü İnsanlara O Kadar Küfür Lafı Etmemiştir!..

*Siz de onların çektiklerine benzer ya da ondan küçük şeylere maruz kaldığınız zaman herhalde “Allahım demedik şey bırakmadılar; ne kadar halîmsin Allahım!..” sözüyle soluklanacaksınız.

*Dün, arkadaşlar sadece en galizlerini seçmişlerdi, kocaman bir dosya, bir seneden beri tam 400 tane küfür lafı var. İnanın Lenin, Allah’ı inkar ettiği halde, Marksizm çizgisinde, o ezip öldürdüğü insanlara o kadar küfür lafı etmemiştir. Her şeyi Nazizm’e bağlamak isteyen ve ona muhalif gelen herkesi yok etmek suretiyle bir yönüyle dünyada farklı bir şey tesis etmeye çalışan Hitler, o kadar merhametsiz, o kadar gaddar olmasına rağmen 400 tane küfür kullanmamıştır. Bunlara dense dense küfür müctehidi denir. Oturup kalkıp sürekli kafalarını o istikamette kullanmak suretiyle kafalarında küfür üretiyorlar ve lisanları da ona tercüman oluyor.

*İnsan bir söz söylediğinde; bir, o söz onu ne derece dinin dışına iter, dalalete sürükler bakması lazım; bir de konumuna bakması lazım. Cemaat içinde sıradan bir insan bir ite -afedersiniz- it dese, insanlar biraz bunu mazur görürler. Fakat milletin önündeki imam kalkar dilini bununla kirletirse şayet, belki onu tutup camiden dışarı atmak icap eder. Bu da konuma yakışıksız düştüğünden dolayıdır. Enbiya-i izam hazretleri, onca olumsuz şeye maruz kalmalarına rağmen, onun milyonda biri, onların lisan-ı nezihlerinden sadır olmamıştır.

*Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onca kötülüklerine rağmen kime kötü söz söylemiştir. Ölçü O ise şayet, bence O’nun ortaya koyduğu ölçülere uymayan şeyler ölçüsüzlüktür. Bu ölçüsüzlükleri irtikap eden insanlar da ölçüsüz, muvazenesiz, dengesiz ve densiz bir kısım mahluklardır.

Korkunç Bir Dalalet ve Fiil-i İlahînin Başladığı Yer

*Bütün bunları görünce insanın “مَا اَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا – Ne kadar halîmsin ey Rabbimiz! İmhal ediyorsun.” diyesi geliyor. Onlar komplo üstüne komplo kuruyorlar, tuzaktan tuzağa sıçrıyorlar. “Bununla ön alamadık, bununla alabilir miyiz; bununla parçalayamadık, şununla parçalayabilir miyiz; şimdi olmadı, altı yedi sene sonra bunların hakkından tamamen gelebilir miyiz?” diyorlar. Oturup kalkıp hep bunları hecelemek affedilebilir gibi bir günah değildir. Bu günah küfre denk bir günahtır, korkunç bir dalalettir. Bu size her zaman “Ne kadar halîmsin Allahım!” dedirtecek bir şeydir. Ve bunu taçlandıracak ve sizin civanmertliğinize yakışan bir şey daha vardır. Size, “Allahım bizi de onları da afv u mağfiret buyur. Şu kaymış kalblerimizi yeniden istikamete ilet!” demek düşer.

*Binlerce insan belki şu anda yaşadığı ızdırabı (İmam Şazilî hazretlerinin duası gibi) farklı sözlerle seslendiriyor. İnsanlar günlerdir, haftalardır, aylardır hep bununla sızlanıp durmuşlarsa imtihanı vermişler demektir; bu defa sözün bittiği yerdir orası!.. Sözün bittiği yer, fiil-i ilahînin başladığı yerdir. O varsa, ne gam var!..

*Bir intikam hissi değil.. “Allah kahretsin, cehenneme yuvarlasın” değil. Cenâb-ı Allah ıslah eylesin, mülayemet lütfeylesin, hakikati doğruyu göstersin. Bir yönüyle, ruh-u Muhammedî’den gelen tecellilerle onların ufkunu da açsın. Onların gözlerini de hakikate açsın ve onları da insanca yaşamaya muvaffak kılsın!..

Paralel (Söylemi) Nifakın Takıyyesidir!..

Soru: Bir zamanlar sürekli irticadan bahsedilir, mü’minler terörist gibi gösterilirdi. Şimdilerde irticanın yerini “paralel” paranoyası aldı; umum mü’minlere bedel de hususiyle Camia hedefe kondu. O günlerde “İrtica küfrün takıyyesidir!” buyurmuştunuz. Bugün için de “Paralel, nifakın takıyyesidir!” denebilir mi?

*O günlerde milletimizin hepsi bir irtica paranoyası yaşamıyordu. Bahsediliyordu; bir kesim tarafından mü’minler terörist olarak gösteriliyordu. Bu defaatle yaşandı. İşin hakikatini anladıkları zaman da çok defa hukuk sistemi doğru işledi. Beri tarafta, meseleyi uzaktan seyreden bir sürü vicdanlı insan vardı, onların da yürekleri yanıyor, vicdanları sızlıyordu. O en kötü dönemlerde bile -şöyle böyle- sizi himaye eden, sizin hakkınızda olumlu bahseden insanlara şahit olduk. 27 Mayıs’ta da, 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de aynı şeylere şahit olduk. Hatta denebilir ki, bir ölçüde 28 Şubat’ta da…

*Belli bir dönemde gerçekten Allah’a inanmış insanlar, yeniden ruhlarının abidesini ikame etmeye çalışan insanlar, Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) ses ve soluğu dünyanın dört bir yanına duyurmak isteyen insanlar, ruh ve mana köklerinden gelen değerleri bir abide şeklinde bütün dünyanın gözüne sokmak isteyen insanlar, o irtica paranoyasıyla hep eziliyor, elekten geçiriliyordu. En yakın dönem itibarıyla Hazreti Pir’i ve talebelerini düşünebilirsiniz. O irtica paranoyası hiç durmadı ama belli bir kesim tarafından… Diğer yığınlar ve kitleler de o mevzuda o ölçüde duyarlı değillerdi, öyle bir şey olduğunun farkında bile değillerdi. Bir kesim zulüm yapıyor, haksızlıklarda bulunuyordu, beri tarafta bir şeyden anlamayan insanlar da “Galiba bunlar hak etmişler, ondan dolayı” diyorlardı. Şu anda da çokları tarafından söylenen sözler, “Oh oluyor!..” diyenler bile var.

*Birisi delice bir şey attı ortaya, diğerleri de onu dillerine pelesenk ettiler, tekrar edip durdular. “Hukukta böyle bir tarif var mı, bu dediğimiz şeyi yarın bize tarih sorarsa, hukukçular sorarsa, dünya bu meseleyi bize sorarsa diyeceğimiz bir şey var mı? En azından diyecek şey adına aklımızı kullanmalıyız. Bütün bütün akılsız davranmamalıyız.” Bunları düşünmeliydiler ama…

Milletin Yaptığını Yıkmaya Çalışmak Denâetin En Korkunç Şeklidir

*Elli defa yabancı misyon şefleriyle konuşuyorlar, o devlet adamlarına telefon ediyorlar. “Size şu avantajları tanıyacağız -bugüne kadar kimseye müyesser olmayan- o camianın açtığı okulları kapatalım. Dünyanın kurtuluşu bu okulların kapatılmasına bağlı!.”. gibi mantığı olmayan, insanî yanı olmayan, mürüvvetle irtibatı olmayan tahribat.. yapılmamış bir şeyi milletimiz yapmış, onu yıkmaya çalışma şenâetin, denâetin, fezâetin hiçbir kıstasla kabul edilemeyecek en korkunç şeklidir.

*Allah (celle celaluhu) o okulları/hizmetleri lütfediyor, şimdi onu yıkmak için uğraşıyorlar. Neye bağlayarak bunu? Bir dönemde başkaları irticaya bağlıyorlardı, irtica paranoyasıyla hareket ediyorlardı. Vakıa “irtica” deyip o paranoyayla açtıkları mahkemeler de beraatla sonuçlandı, temyiz de tasdik etti o meseleyi.

*“İrtica küfrün takıyyesiydi; bugün de paralel, nifakın takıyyesidir!” denebilir mi? Hiç tereddüt etmeden söyleyebilirsiniz. Çünkü bir-iki asırdan beri İslam dünyasında Müslümanlar, Müslüman görünenler arasında da bir sürü münafık var. Bu da o münafıkların takıyyesidir.

Ümit, Sohbet ve Hizmet

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

Ümit Kaynağı Olma Babayiğitliği

*Gamı-tasayı bırak, iraden canlı ise! Ümit kaynağı ol, olabilirsen herkese. Hususiyle ümitlerin darbelendiği bir dönemde, en önemli babayiğitlik, başkalarına ümit kaynağı olmaktır.

*Laf çakacaklar, karalayacaklar, zift atacaklar. Hiç böyle olmadık bir dönem bulunmamış ki! Bu itibarla da takılmamalısınız denip edilenlere! Kâse kâse ümit sunmalısınız çevrenize!.. Yanınıza gelen, semtinize uğrayan ümit yudumlasın sizin menhelü’l-azbi’l-mevrudunuzdan (tatlı su membaınızdan), Cennet kevserleri gibi şerbet, süt, bal tadında ümit ırmağınızdan. Bu kevserlerden ümit yudumlamak için yanınıza gelmiş olanlar giderken katiyen elleri boş dönmemeli. Tavırlarınıza, davranışlarınıza, bakış ufkunuza, dünya görüşünüze ve hadiseleri yorumlayışınıza baktığı zaman ümitsizliği unutmalı! Ye’s urbası giydirilmiş, ruh haleti itibarıyla da numarası drobu gayet uygun düşmüş kimseler yanınıza uğrar uğramaz o ümitsizlik urbalarını sırtlarından çıkarıp atmalı ve hemen ümitle şahlanmalı!..

Bütün Başarılar O’ndan

*Şayet her şeyi kendimizden biliyorsak, şirke giriyoruz demektir. “Biz yaptık, biz becerdik, bizim tedbirimiz, bizim projemiz, bizim realize etmemiz…” diyorsak neuzubillah -sizi tenzih edeyim- şirke girmiş oluruz! Her şeyi yapan, “sizi de, sizin tavır, davranış ve aksiyonunuzu da yaratan Allah’tır (celle celaluhu)” Eğer her şeyi O’ndan biliyorsak, biz niye ye’se düşelim ki? Neden ümitsizlik yaşayalım ki?!.

*Şimdiye kadar ne denmez kimselere neler demişler; neler söylemişler, nasıl karalamalara gitmişler!.. Düne kadar akıllı dedikleri, arkasından gittikleri, dünya ve ukbaya ait her meseleyi sorup ona göre planladıkları insanlara ve onların mesajına karşı, ya küfür tavrından, ya haset tavrından, ya kıskançlık tavrından, ya rekabet tavrından veya “Ben neden yapamıyorum da bunlar yapıyor? Neden o mesaj verme işi bana gelmedi? Esas ben ondan daha layıktım!..” gibi mülahazalardan bir hazımsızlık ve bir çekememezlik öteden beri hep olagelmiştir.

Şeytanın Güdümünde

*Şeytan her gün biraz daha profesyonelleşiyor. Bugüne kadarki tecrübelerini biraz daha derinleştirerek akla hayale gelmedik taktikler sergiliyor. “Çok akıllıyım” diye yola çıkan insanları, yolun yarısında şirazeden çıkarıyor.

*Şeytan boş durmaz! Dolayısıyla sizin çağınızda da boş durmayacaktır! Siz nasıl çok geniş dairede teknolojik imkânları kullanıyor, her yere ulaşmaya çalışıyorsunuz televizyonlarla, radyolarla, internetle, açtığınız okullarla… Unutmayın, Şeytan ve avenesi (mine’l-cinni ve’l-insi!..) de boş durmayacaktır! Sizin üzerinize, girdiğiniz alanlara girecek, karıştıracak! Belki size yerinde bir kısım ümitsizlikler pompalayacak, ümidinizi kıracak. Yeis pompalayacak size, karşı tarafı da tahrik edecek. Onlar “Biz düşünüyoruz” zannedecekler. Dolayısıyla böyle mabed yıkarken, mabed ölçüsünde ilim yuvalarını yıkarken, onları kapamaya çıkarken, o iş için yollara dökülürken, zannedecekler ki zavallılar, “Bunları biz düşünüyor, biz planlıyoruz.” Oysaki onları şeytanın dürtüleriyle yapıyorlar. Tamamen zimamı şeytana vermişler, onun güdümünde hareket ediyorlar.

*Tezkiye-i nefis, tezkiye-i nefis etmemekle başlar. Debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi kendinizi en olumlu işlerinizde bile yerden yere vurmadığınız takdirde, kendinize ihanet ediyorsunuz ve yaptığınız pozitif şeyleri yıkıyorsunuz demektir.

Şükür, Nimetin Artmasına Vesiledir

*Bize verilen nimetleri kendimizden bilmemiz nankörlük ve hatta şirk olur. Meselenin ikinci yanı da biz hiçbir şeyken Cenâb-ı Hakk her şeyi lütfettiğine göre, verdiği şeyler vereceği şeylerin en inandırıcı referansıdır. Siz bu nimetleri şükürle karşılarsanız, Allah onu katlar. Ona da şükrederseniz, muzaaf eltafta bulunur.

*Allah her yerde bir vüdd, bir sevgi vaz’ etti. Bu, muhabbetin ötesinde bir şey; yani gönüllerde tabiî bir alaka ve tabiî bir kabul demektir. Öyleyse bu bizden olamaz. Biz o kadar câzibe-i kudsiyeye sahip değiliz. Fakat Allah (celle celaluhu) öyle bir fırsat verdi. Demek ki Allah dileyince oluyor. Öyleyse, mesele Allah’ın dilemesinden kaynaklanıyorsa, yolumuza sarsılmadan devam edelim; Allah biri bin edebilir.

“Sahibiniz Allah ise, elli tane tiran elli yerde üzerinizden tren yürütse, yine hizmetiniz devam eder ve birleriniz bin olur!..”

*İlk dönemde cihanın dört bir yanına koşan mefkûre muhaciri bir avuç insan belli ölçüde kendisini ifade etmiş. Aradan geçmiş 20-30-40 sene. Bu zaman zarfında yerli halklar nabız tutmuşlar, bakmışlar ki kalbler hep aynı atıyor, hiç aritmi yok. Ve inanmışlar, inanıyorlar: Bununla bir yönüyle dünya kardeşliğine gidilebilir. Bununla Allah’ın izni ve inayetiyle boğuşmalara son verilebilir. Terör hareketleri belli ölçüde kontrol altına alınabilir Allah’ın izni inayetiyle. Bu size müyesser olur mu olmaz mı? Bu, O’nun bileceği bir şey; biz bilemeyiz! Bize sadece o yolda yürümek ve biri bin etme arkasında koşmak düşer. Himmet âlî tutulmalı, dûn himmet olmamalı insan. İnsanın gözü hep yukarılarda olmalı mesâî itibarıyla. Nefsine bakan yanı itibarıyla da, İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, “Allah’ım! Beni kendi gözümde minnacık kıl!” demeli.

*Allah (celle celaluhu) bu işi te’yîd buyuruyorsa, -Türkçemizde “arkanızdaysa” sözüyle ifade edilir bu!- sizin sırtınız yere gelmez. Elli tane tiran, elli yerde tren yürütse üzerinize; trenler raylar yerine sizin üzerinizden geçse ve sizler paramparça olsanız, parçalarınız yeniden dirilecek, birleriniz bin olacak ve hizmet devam edecektir Allah’ın inâyetiyle.

*Bir de vifak ve ittifak, tevfîk-i ilâhînin en büyük vesilesidir. Cennete girmek ve cennetin göbeğine otağını kurmak bile vifak ve ittifaka bağlı ise şayet; dünyayı cennetlere çevirmek haydi haydi ona vabestedir.

Sohbet-i Cânân, İnsanı Hakk’ın Boyasıyla Boyar

Soru: Sofiyece hakikate ulaştıran iki önemli yolun hizmet ve sohbet olduğu vurgulandıktan sonra “sahabe, hizmette zirveleri tuttuğu gibi sohbette de en yüksek şahikaların üveyki olma payesiyle serfirazdı” tespiti yapılıyor. Ashab-ı Kiram’ın hizmet ve sohbet hususiyetlerini lütfeder misiniz?

*Sofiyece, hakikate ulaştıran iki önemli yol vardır; bunlardan biri sohbet, diğeri de hizmettir. Hizmet, himmete mazhariyetin bir vesilesi ve yolu; sohbet de, zâhir ve bâtın duygularla hakikati duyma, hissetme, yaşama hâlidir ki, öteden beri hep ehemmiyetli bir “insibağ” sebebi addedilegelmiştir. Ne var ki, her insibağ, sohbetin merkez noktasını tutan zatın mertebesiyle mebsûten mütenasip (doğru orantılı) olduğundan, tezahür ve tesirlerinde de bir kısım farklılıklar söz konusudur. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, câmiiyyeti itibarıyla Hak sohbeti sayesinde mazhar olduğu insibağ, en kâmil mânâdadır ve “Sen, Allah’ın boyasıyla boyan ve O’nun verdiği rengi tam al; (zaten) o ilâhî boyadan boyası daha güzel olan kimdir ki?” (Bakara Sûresi, 2/138) hakikatinin aşkın bir remzidir.

*Hizmet, ihlâs ve samimiyet içinde Hak rızasını aramak ve Hakk’ın hoşnut olduğu kimselerin terbiye ve vesayetinde bulunmaktır. Bir kere başta, Zât-ı Ulûhiyetin kendilerine teklif ettiği şeyleri arızasız kusursuz yerine getirmek kutsal bir hizmet oluyor. Sohbet de sofilerde çok önemli faktördür. Bir yerde sohbet aslî olarak insibağ vesilesidir; bir yerde de zıllî olarak bir insibağ vesilesidir. İnsanlığın İftihar Tablosu zirvede bir insibağa mazhardı. Âleme kendi boyasını çalma, âlemi bir yönüyle şöyle böyle kendine benzetme donanımıyla donanmıştı, öyle gönderilmişti. O’nun yolunda gidenlerde de zılliyet planında bir insibağ kabiliyeti vardır.

*Sohbet, beraber olma, arkadaş olma, aynı zemini ve aynı ortamı paylaşma demektir. Bir de o sohbetin, sohbete konu teşkil edecek şeylerle taçlandırılması vardır. “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk u cihan / Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa..!” Keşke herkes Allah’ı sevse.. keşke Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) herkes sevse!.. Her oturup kalktığımız yerde hemen musahabemiz sohbet-i Cânân etrafında olsa.. hep evirsek çevirsek konuyu Zât-ı Ulûhiyete getirsek… Sohbetin bu şekli var ki, bu onu taç üstüne sorguç yapma gibi bir şey oluyor. Mesela, Alvarlı Efe hazretleri, dört güzeller türküsünü duyunca “Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali’yi hatırlayıp iki göz iki çeşme ağlarmış.

“Malımızdan/canımızdan istediğini al ya Rasûlallah!..”

*Sahabenin, hizmette zirveleri tuttuğu gibi sohbette de en yüksek şahikaların üveyki olma payesiyle serfiraz olduğunu bilelim. Sahabe efendilerimiz, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun gösterdiği hedef ne ise onu realize etmek için ölesiye bir kıvam sergilemişlerdi Allah’ın izni ve inayetiyle. Kimsenin onları o seviyede yakalaması mümkün değil. Cihanın rengini değiştiriyorlar. Sahabe-i Kiram gibi hak ve hakikate hizmet eden bir başka zümre göstermek mümkün değildir.

*Evet, Ashab-ı Kiram, Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) işaret buyurduğu işlere koşmada ve hizmette de eşsizdi. Öyle ki, bir cihada hazırlık esnasında, Rasul-ü Ekrem Efendimiz’in “Bana bir işaret ve yol gösterin. Ne yapayım?” demesi üzerine Ensar’ın ileri gelenlerinden Sa’d İbni Muaz ileri atılarak şunları söylemişti: “Bana öyle geliyor ki bizi kastettin ya Rasûlallah. Biz, İsrailoğulları’nın peygamberlerine dediği gibi ‘Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturuyoruz’ (Mâide, 5/24) demeyeceğiz. Biz, sizinle beraber düşmanla yaka paça olup, göğüs göğüse kavga edeceğiz. Ey Allah’ın Rasûlü! Sen, Allah’ın dediğine bak ve yolunda yürü, biz Sana tâbiyiz. İstediğinle sıla-i rahim yapıp bütünleş. İstediğinle istediğin gibi alakanı kes. İstediğinle sulh ol, istediğine karşı düşmanlık ilan et. Malımızdan istediğini al ve istediğin yere infak eyle. Biz hep Seninle beraber olacağız.” İşte bu hissiyat sahabenin genel çizgisini yansıtmaktaydı.

*Hazreti Üstad’ın şu sözleri de Ashâb-ı Kiram’ın sohbet ve hizmette derinliğini ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun insibağıyla kazandıkları mertebeyi işaretlemektedir: “Şu cezire-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıp ve inatçı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def’aten kal’ ve ref’ ederek, bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi.”

Hak Yolunun Cilveleri ve Mümince Duruş

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Haset ve kıskançlık duygularından kaynaklanan amansız ve insafsız saldırılar karşısında inanmış gönüllere düşen sorumluluklar nelerdir?

Cevap: En başta ifade edilmesi gerekir ki, çekememezlik ve kıskançlıktan kaynaklanan zulüm ve haksızlıklar, dünden bugüne eksik olmadığı gibi, bundan sonra da eksik olmayacaktır. Hazreti Âdem’in oğlu sağanak sağanak vahyin yağdığı bir hanede neşet etmiş olmasına rağmen kıskançlık ve çekememezlikle başı dönmüş, bakışı bulanmış ve neticede kardeşinin kanına girmiş ve onu katletmiştir. Esasında şeytan bununla ilk oyununu oynamış ve insandaki bu zayıf damarı kullanarak ona dediğini yaptırmıştır.

Kavminin öldürdüğü peygamber olarak ilk akla gelen Hazreti Zekeriyya’dır. Fakat bildiğiniz gibi insanları Allah’a davet eden daha nice peygamber kendi halkı tarafından boğazlanmıştır. Seyyidina Hazreti Davud, hem de ayaklar altında ezilmeden kurtardığı kavmi tarafından iki ayağı bir pabuç içine sıkıştırılmıştır. O büyük peygambere, sıradan bir insana bile isnatta bulunmaktan çekineceğimiz yüz kızartıcı bir amelle iftirada bulunulmuş ve bunun sonucunda o, tabuta el basıp yemin etmeye zorlanmıştır. Yalan ve iftiralarla Hazreti Süleyman (aleyhisselam) hakkında -hâşâ ve kellâ- cinci, ifritçi ve büyücü gibi bir algı oluşturulmuştur. İnsanlığın İftihar Tablosu’na da (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberlikle serfiraz kılınmasını hazmedemeyen haset ve kıskançlığın zebunu insanlar tarafından -hâşâ ve kellâ- sâhir ve kâhin denmiştir. Hâsılı, peygamberler, beraberlerindekiler ve onlardan sonra gelenlerden hak ve hakikat adına gayret gösteren niceleri bu yolda değişik iftira, tahkir ve saldırılara maruz kalmıştır. Bundan sonra da benzer sıkıntılar olacak ve hak yolunda hizmet eden insanlar çeşit çeşit eziyet, işkence ve iftiralara maruz kalacaklardır.

İmtihanın Süresini Zamanın Sahibi Belirler

Bütün bunlar karşısında hak erlerine düşen vazife, başlarına gelen musibetleri gönül rahatlığı ile karşılama, şikâyet etmeme, hatta kendilerine bütün bunları reva görenlere küsmemedir. Nakledildiğine göre, Hallac-ı Mansur, istiğrak halinde söylediği “enelhak” sözünden dolayı mahkûm edilip elleri kesilince, kanlar içindeki kesik kollarını yukarıya doğru kaldırıp “Allah’ım! Bana bunu reva görenleri Sen affetmeden ruhumu teslim etmek istemiyorum.” der. İşte bu söz, büyük insan sözüdür. Bu sözün, kendisinden sekiz asır sonra dile getirilen, “Beni memleket memleket gezdirenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim.” ifadesinden bir farkı yoktur.

Evet, bu yolun yolcuları bundan sonra da farklı farklı sıkıntılara düçar olacaklarını bilmeli ve bunlar karşısında asla küsmemeli ve darılmamalıdır. Bazı şairlerin yaptığı gibi dertlere destan kesmemeli, kaderden ve ilâhi icraattan şikâyetçi olmamalı ve arkalarında daha sonra gelen nesiller için birer şikâyetname bırakmamalıdır. İnsan maruz kaldığı sıkıntılar karşısında kat’iyen “ne zamana kadar” demek suretiyle kaderi tenkit etmemeli, feryad ü figan etse bile duygularını sinesine hapsetmesini bilmeli, tenha yerleri kollayarak oralarda içini dökmeli fakat asla bu feryatlarını başkalarına duyurmamalıdır. Zira imtihanın süresini Zamanın Sahibi belirler. Siz O’nun işine karışırsanız, kendi işinizi karıştırmış olursunuz. Asıl olan O’nun her icraatını saygıyla karşılamasını bilmektir.

Bazen celalden cefa bazen de cemalden safa gelebilir. Önemli olan bunların her ikisini de bir bilmektir. Yani ne cemalden gelen safa ile sevinmeli ne de celalden gelen cefa ile yerinmelidir. “Ne yaptım ki bütün bunlar başıma geldi? Neden bu tür ızdırap ve sıkıntılar hep beni buluyor? Neden bu güft ü gûlar? Neden bu çekememezlik ve hazımsızlıklar?” demek, Sünnetullah’tan habersiz yaşamak demektir. İnsanlar enbiya-i izamı, evliya-i fihamı çekememişler. Sizi çekemeseler ne olur?

Aldırmayın Söylenenlere, Doğru Bildiğiniz Yolda Hızınızı Katlayın!

Bir söz sultanı ne hoş söyler:

“Kazara bir sapan taşı, bir altın kâseye değse;

Ne kıymeti artar taşın, ne kıymetten düşer kâse!”

Şayet siz altın kâseyseniz varsın başkaları size taş atsın, varsın sizi olmadık şeylerle kınasınlar. Aklı ermeyen bazı kimselerin edip eyledikleri karşısında hak erlerine düşen vazife, bütün bunlara aldırmama ve doğru bildikleri yolda yürümeye devam etmektir. Onlar kendilerine yöneltilen nâseza nâbeca sözlere ve tenkitlere takılmamalı, bunlarla zihinlerini dağıtmamalı, bilakis bütün himmetlerini yapmaları gerekli olan işe teksif etmeli, vazifelerini hakkıyla ifa etmeye çalışıp neticeyi Allah’a bırakmalıdırlar. Zira Cenâb-ı Hak, gelecek olan nesl-i cedidin özelliklerinden birisi olarak,

وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لائِمٍ

“Onlar kınayanın kınamasına aldırış etmezler.” (Mâide Sûresi, 5/54) buyurmuştur.

Bütün bunlar bana Alvar İmamı’nın şu sözünü hatırlattı:

“Âşık der inci tenden;

İncinme incitenden;

Kemâlde noksan imiş;

İncinen incitenden.”

Eğer sizin ötede bir kemâl beklentiniz varsa, burada kemâl iddiasında bulunmamalısınız. Zira bu, kemâlsizlik emaresidir. İnsanın kendisini büyük görmesi, halkın alkış ve takdirini beklemesi ötede karşılaşacağı kayıplar adına bir iflas yatırımıdır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği güzel şeyleri dünyada yiyip bitiren bir insan,

أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا

“Bütün iyi işlerinizin semerelerini dünya hayatınızda tükettiniz!” (Ahkâf Sûresi, 46/20) âyetinin tokadına müstahak olacaktır. Bu itibarladır ki mü’minler, Allah’ın lütfedeceği kemâlatı öteye bırakmalı, orada hiçbir şeyin eksik olmaması adına burada dişini sıkıp katlanmalıdır. Bu yapılabildiği takdirde Allah’ın izniyle hayırlı iş ve faaliyetleri hiç kimse engelleyemeyecektir. Yeter ki kendilerini milletinin ikbal yıldızını parlatmaya vakfetmiş adanmış ruhlar, hayatlarını adanmışlık yeminine bağlı bir çizgide sürdürsünler. Aksine onlar, ev alma, servet sahibi olma, şahsî rahat ve istikbali için yatırım yapma gibi dünyevî arzulara kendilerini kaptırdıkları an Allah hizmet imkânlarını ellerinden alır ve bu işi yıpranmamış, aşınmamış, dünya karşısında diş kırmamış yeni bir nesle teslim eder. Bu açıdan adanmışlar, adanmışlıklarını son kerteye kadar korumalıdırlar.

İstiğna En Büyük Kredi

Buhârî ve Müslim gibi muteber hadis kitaplarının muhtelif rivâyetlerinde nakledildiğine göre; Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselam) bir yahûdiden veresiye yiyecek satın almış ve borcuna mukabil zırhını rehin bırakmıştı. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), bu borcu ödeyemeden âhirete irtihal buyurmuş; ne zaman sonra, Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) bedelini vererek Nebî yadigârı bu mübarek zırhı rehin olmaktan kurtarmış ve onu Hazreti Ali’ye (radıyallahu anh) emanet etmişti. Nezâhetin Hülâsâsı (aleyhissalâtü vesselam) ashabından borç almayı istiğna anlayışına muvafık bulmamış; onlardan herhangi bir dünya malı istememeyi, risâlet vazifesine karşılık ücret beklememe esasının icabı saymıştı. Din-i Mübîn’i tebliğ ve temsil etmesine, insanlara iki cihanın saadet vesilelerini bildirmesine ve hususiyle Sahabe’ye Cennet yolunu göstermesine mukabil en küçük bir menfaat talep etmediğini bu vakıayla bir kere daha ortaya koymuş ve peygamberlik davasının vârislerine yine güzel misal olmuştu.

Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) halife seçildikten sonra da komşularının koyunlarını sağarak geçimini sağlamaya devam etmişti. Bir müddet sonra, önde gelen sahabi efendilerimizin ısrarları üzerine, cüz’î bir maaşa razı olup koyun sağmaktan vazgeçmişti. Hizmetine mukabil maaş almak ona çok ağır gelmesine rağmen devlet işlerini aksatmamak için buna katlanmıştı. Bununla beraber, kendisine takdir edilen parayı kullanırken elleri titrerdi. Âhirete göçtüğü zaman, “Benden sonraki halifeye verilsin!” diyerek geride küçük bir küp bırakmıştı. İkinci Halife Hazreti Ömer’in huzurunda açılan küpten küçük küçük paracıklar ve bir de mektup çıkmıştı. Kısacık namede şöyle deniyordu: “Bana tahsis ettiğiniz maaş bazı günler fazla geldi. Bunu harcamaktan Allah’a karşı hayâ ettim; zira bu, halkın malı olduğu için devletin hazinesine katılmalıdır.” Hazreti Ömer, bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamamış ve “Ey Ebu Bekir, bize yaşanmaz bir hayat bıraktın.” demişti. Demişti ama onun hayatı da selefininkinden geri kalır gibi değildi.

Yanlış Yorumlanan İzzet ve Onur Anlayışı

Bazı mağrurlar, “Mütekebbire karşı tekebbür…” sözünü yanlış yorumluyorlar. Oysaki Hazreti Ömer, tevazu ve sadeliği içinde kendi olarak başkalarını dize getiriyordu. Hazreti Ömer (radıyallahu anh) döneminde, bugünkü Suriye ve Filistin toprakları da Müslümanların eline geçmişti. Fetihten sonra, ordu kumandanları Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını isteyince, oranın ileri gelenleri, “Biz, Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını alacak zatın vasıflarını çok iyi biliyoruz; bu anahtarları ondan başkasına veremeyiz.” demişlerdi. Daha onlar, aralarında bu konuyu müzakere ederlerken, Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) hazineden bir deve almış, hizmetçisini de yanına katarak yola koyulmuştu. Mü’minlerin halifesini karşılamak için nehrin kenarına koşanlar onu görünce hayretler içinde kalmışlardı. Çünkü dünyanın o dönemdeki en büyük devletinin hükümdarı, ayağındaki mestleri çıkarıp koltuğunun altına koymuş, hizmetçisini taşıyan devenin yularını eline almış, sıradan bir insan gibi başı önde yürüyordu. Dahası, üzerinde de giysi olarak basit bir elbise vardı ve bu elbise yol boyu devenin üstündeki semere sürtüne sürtüne birkaç yerinden yırtılmıştı. Hazreti Ömer bu yırtık yerleri -birer şeref nişanesi ekler gibi- yeniden yamamıştı. Bazıları kendisine bu halinin küçük görüleceği imasında bulununca, o “Allah bizi İslam dini ile aziz kılmıştır; bundan başka bir şeyde izzet aramamız beyhudedir. Mademki bizi aziz eden İslam’dır; izzeti ve şerefi onun dışında aramayız ve istemeyiz.” diyerek sesini yükseltmişti. Bütün bu olup bitenleri bir köşeden seyreden Kudüs’ün ruhânî reisleri, “İşte, biz, anahtarları ancak bu zata veririz. Çünkü kitaplarımızda haber verilen vasıfların hepsi bunda mevcuttur!” demiş ve onları Hazreti Ömer’e teslim etmişlerdi.

“Devletin Malı Deniz…” Diyenler Kimi Örnek Alıyor?

Hazreti Osman (r.a.) zengin birisiydi. Fakat o, dünyayı kesben terk etmese de kalben terk etmişti. Zira o, Tebük seferinde ordunun teçhizatı adına sahabe-i kiram infaka çağrıldığında, beş yüz deveyi yüküyle birlikte hem de kalbi “cızz” etmeden verecek kadar cömert birisiydi. Zannediyorum İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona, “Osman’ım! Sen her şeyini ver!” deseydi, o gözünü kırpmadan sahip olduğu bütün mal varlığını Allah yolunda infak ederdi.

Damad-ı Nebi, Haydar-ı Kerrar Hazreti Ali (radıyallahu anh) halife olduğu dönemde İslam devleti, şimdiki Türkiye’nin yirmi katı büyüklüğündeydi. İslam orduları bir taraftan Mâverâünnehir’e, diğer yandan Çin Seddi’ne ulaşmış; beri taraftan da tâ Cebelitârık’a dayanmışlardı. Sınırları böylesine geniş ve adeta o zamanın süper devleti sayılan bu büyük gücün başında bulunan Hazreti Ali (radıyallahu anh), kış gününde yazlık elbise giyiyor ve bunun sebebi sorulunca da “Ben, kendi imkânlarımla ancak bu kadarını temin edebiliyorum!” cevabını veriyordu. Seyyid Kutup’un ifadeleriyle onun bu tavrı içtimaî adalet, yüksek insan ruhu, toplumla bütünleşme, herkesi kendine tercih etme veya başkaları için yaşama diyeceğimiz gerçek adalet düşüncesiydi.

Hazreti Hasan Efendimiz de, Hazreti Hüseyin Efendimiz de, Hazreti Fâtıma Validemiz de, Hazreti Âişe Annemiz de aynı duygu ve düşüncelere sahip idiler. Onlar ve onların yolunda gidenler hep bu beklentisizlik ve adanmışlık ruhuyla yaşadılar. O halde öyle olmayanlara sormak lazım: Örneğiniz kim sizin? Allah aşkına, yazlığınızla kışlığınızla örneğiniz kim sizin? “Çocuğum.. torunum..” derken, “Devletin parası deniz..” düşüncelerini seslendirirken siz kimi örnek alıyorsunuz Allah aşkına? Eline geçirdiği imkânları haram helal demeden kullananlar Kârunların, Ramseslerin, Amnofislerin hazin sonunu görmüyorlar mı? Allah’tan korkup hicap etmek lazım!

Evet, seleflerinin yolunda giden adanmışlar, adanmışlığın haysiyet ve şerefini korumalıdırlar. Onlar gönüllere girmek istiyorsa, tevazu, mahviyet ve hacalet ile muhatapların karşısına çıkmalı ve kibrin her türlüsünü yerin dibine gömmelidir. Ve yine onlar kendilerinden sonra evlatlarını, torunlarını, dünyevi rahatlarını, yazlık ve kışlıklarını düşünmemeli; sadece mefkûreleri istikametinde yürüyerek yıkılmış ruhumuzun abidesini yeniden ikame etmeye çalışmalıdır. Aksi takdirde kesinlikle bilinmeli ki, istiğna ruhuyla hareket etmeyenler Hazreti Dâvut gibi ortaya çıksa da Tâlut gibi hasede düşecek; Hazreti Harun gibi meydana çıkacak fakat Karun gibi yuvarlanıp gideceklerdir. Zira dünyaya talip olmuş ve ona yenik düşmüş insanlardan şimdiye kadar yıkılmadık kimse kalmamıştır. Alvar İmamı’nın ifadesiyle, “nice servi revân canlar, nice gülyüzlü sultanlar, nice Hüsrev gibi hanlar ve nice tâcdarlar” dünya denen o kandan irinden deryada boğulup gitmişlerdir.

Bu itibarladır ki mefkûre yolcuları, kendileri için önemli bir güç kaynağı olan adanmışlık ruhunu hiçbir şeye feda etmemeli; sıfır olarak dünyaya gelip, sıfır olarak öbür âleme yürüme yüksek mefkûresini hiçbir zaman kaybetmemelidir. Allah’tan dilerim ki, bu yüce davaya gönül vermiş insanlar dünya karşısında çelmeye gelmesin, bir el enseyle devrilmesin ve bir kündeyle yıkılıp gitmesinler.

Ziya Paşa’nın dediği gibi, “Cahil geziyor zevrak-ı ikbal-i safada / Arif yüzüyor merkez-i girdab-ı belada.” Biz bela girdabının merkezinde yüzelim ama kat’iyen başkalarının şatafatlı hayatlarına imrenmeyelim. Allah’ın huzuruna giderken kabirde Münker ve Nekir melekleri, “Dünyada ne bıraktın?” diye sorduklarında, biraz düşündükten sonra, “Vallahi bir şey gelmiyor aklıma!” diyecek kadar öbür tarafa yiğitçe yürümeye bakalım. Mesleğimizin esası işte budur.

Elbette ki hayatlarına ticaretle başlamış, onu ticaretle sürdüren insanların hali farklıdır. Onlar çalışıp kazanacak, kazanıp hayır faaliyetlerinin destekçisi olacaktır. Ama unutmayın sizin istiğnanız hayırsever insanların size teveccüh edip tavsiyelerinizi yerine getirmeleri adına en büyük kredinizdir. Eğer siz de onlar gibi olma sevdasına tutulursanız, Rabbim muhafaza buyursun, devrilip gidersiniz. Devrilmemek için dünyevî sevdaya düşmemek lazımdır. Öyle ki, dünya bütün saltanatıyla ayağınızın ucuna kadar gelse, onu bir levsiyat gibi görerek ayağınızın ucuyla itmesini bilmeniz gerekir. Bizim yolumuz budur. Bu açıdan öteye giderken, “Ne dünyadan safa bulduk ne ehlinden recâmız var. Ne dergâh-ı Huda’dan maada bir ilticamız var.” mülahazalarıyla gitmeliyiz. Eğer böyle olursanız, böyle kalırsanız, ömür boyu hür yaşar ve hiç kimseye diyet ödeme mecburiyetinde kalmazsınız. Dolayısıyla başkalarının sizi bitirmek için kurduğu entrika ve ayak oyunlarına düşmezsiniz. Yoksa paçayı bir kere kaptırdınız mı, paçayı kaptırdığınız kişilerin kukla ve piyonu olur, size güvenip bel bağlamış insanların ümit ve itimadını yıkar, kendinizi kurtarmak için yalan ve aldatmalara girersiniz ki, bunlar İslâm’a ve Müslümanlara yapılacak en büyük kötülüktür.

423. Nağme: Millet Meselelerinin Maceraya Tahammülü Yoktur!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi birkaç saat önceki sohbetinde şu hususları anlattı:

*Bir insanın eliyle, ayağıyla, gözüyle, kulağıyla, imâlarıyla, işaretleriyle, iş’arlarıyla çözeceği problemler varsa, o mevzuda onlarla katkıda bulunması lazımdır. Bu, bir yönüyle, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkerdir. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Sizden biriniz bir münker (kötülük) gördüğü zaman onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse, diliyle onun çirkin olduğunu söylesin ve kötülüğün önüne geçsin. Buna da gücü yetmezse, hiç olmazsa, o işin kötülüğünü vicdanında duyup müteessir olsun; o çirkin sıfatlara ve günahlara karşı kalbinden tavır belirlesin; çünkü bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir.”

İnsanlara değil, kötü fiillere ve sıfatlara karşı tavır alınmalı!..

*Münker; dinin, tabiatın, aklın çirkin gördüğü şey demektir. Böyle nâhoş bir şey gördüğünüz zaman, gücünüz yetiyorsa el ile.. eğer onu kullanma fırsatını vermiyorlarsa, elden tutamıyorsanız, bu defa dilinizi kullanma imkanı varsa onu kullanacaksınız.. o da yoksa şayet, bu defa kalbinizle ona karşı alakayı keseceksiniz! Buğz etme o demektir.

*Buğz etmeyi biz şöyle anlıyoruz: O mesâviye karşı, o mühlikata karşı, o günahlara, hatalara, sıfatlara karşı tavır alma. Onun o tavrından ötürü mesafeli durma. Meseleyi mimiklerinle, gözünün irisiyle, bir yönüyle, dudaklarını kıpırdatmayla memnuniyetsizliğini ifade etmek suretiyle onu ondan vazgeçirmeye çalışma. Yoksa bir kötülük yapıyor diye balyoz gibi tepesine binme değil.. günümüzde çokça kullandığımız silahlar, nefreti aynı zamanda güçlendiren, kini gayzı güçlendiren, köpürten, yangını daha da büyüten hadiseler.. Öyle oldu görüyorsunuz! Kırk senedir yangın büyüdü mü büyümedi mi? Kin nefret azgınlaştı mı azgınlaşmadı mı? Kudurdu mu kudurmadı mı? Esirdi mi esirmedi mi? Ama başka türlü gidilebilirdi! Niye ilimle irfanla gitmediniz onların üzerine? Neden şöyle böyle kenarından köşesinden bekledikleri hakkı hukuku onlara vermediniz? Neden onların gönüllerine girmeyi düşünmediniz?

Osmanlı’da her milleten insan uzun bir dönem bir arada ve huzur içinde yaşadı!..

*Devlet-i Âliye on bir milyon safkan Türk! 200 milyonu aşkın insan var. Bunların içinde her türlü insan var. Hristiyanlığın her çeşidi var. Musevîliğin her çeşidi var. İnanmayanların her çeşidi var. Nasıl o insanlar yağdan kıl çeker gibi o problemleri çözdü, Allah’ın izni inayetiyle işin üstesinden geldiler! İcabında Balkanlar’daki Bektâşileri o mevzuda istihdam ettiler. Kullandılar demiyorum! İstihdam ettiler! Onlar da tehlikeye karşı göğüs gerdi, surlar oluşturdu, sedler oluşturdu, Devlet-i Âliye’nin ayakta kalmasına yardımcı oldular. Demek ki oluyor bu mesele, olmaz değil. Râşid Halifeler döneminde olduğu gibi, Hâdi döneminde de oldu, Mehdi döneminde de oldu, Muntasır döneminde de oldu, Ömer bin Abdulaziz döneminde de oldu, Osman Gazi, Orhan Gazi Hazretleri döneminde de -Osmanlı Sultanları’nı saymayayım hepsini- oldu! Kâmil manada Hazreti Fatih’e kadar her dönemde oldu!

*Meselenin üzerine siz de kötülükle giderseniz şayet, kötülüğü coşturmuş olursunuz. Aksine bir yerde bir mesele, bir problem nasıl halledilecekse, -Kur’an-ı Kerim’in ifade buyurduğu gibi: Yumuşak dil, yumuşak hal, yumuşak tavır, yumuşak üslup- onunla meseleyi halledersiniz. Bir yerde meseleyi sulh ile halletmek mümkünse şayet, başka türlü kabaca davranışlara girmeyeceksiniz.

Ciddi devlet adamlığı popülizmden ve maceraperestlikten uzaklığı zaruri kılar!..

*Abdurrahman Azzâm’ın “Ebedî Risalet”te ifade ettiği gibi, İslam’ın bütün savaşları müdafaa savaşıdır. Yani doğrudan doğruya size saldırıyorlarsa veya saldırma ihtimali çok yüksek ise, o mevzuda tahşidat yapmış üzerinize geliyorlarsa şayet, o zaman icab ederse “kader denk”i bile değerlendirerek üzerlerine gidebilirsiniz. Yoksa hafizanallah, ne getireceği belli olmayan maceralara giremezsiniz!

*Zannediyorum Râşid Halifelerden sonra, onların da hususiyle ikisinden sonra, cihan Kanuni Sultan Süleyman kadar güçlü bir hükümdar görmemiştir. Neredeyse Süleyman (aleyhisselâm) ile atbaşı gidecek gibi bir adam. Düşünün yani, François’ların gelip kendisine sığınması; Hindistanlı’ların orada istikballerini, varlıklarını O’nun varlığına bağlamaları.. Onun için çok rahatlıkla diyor ki: “Fransa halâikımız (köle/hizmetçi), Hindistan da kapı kulumuz!” Hükümdar bu! Elinin tersiyle bir yönüyle Hindistan’ı bir tarafa iter -Allah’ın izniyle- İngiltere’yi de bir tarafa iter.

*Viyana’ya gidiyor, fakat orada bütün Avrupa kıtasını karşısında buluyor. Kendine göre “kader denk”i de değerlendiriyor. Tesavî-i tarafeyn’den (iki tarafın da aynı ve bir derecede bulunması) ibaret olan kazanma-kaybetme hali. Kötü bir ihtimal söz konusu olunca, “Bence burada öyle bir maceraya girmemek lazım” diyor! Kim diyor? Kanuni! Kim o Kanuni? Bugünkü Türkiye’nin otuz katı gibi bir devletin başındaki serkâr, pîşuvâ. “Çok küçük bir ihtimalle -hafizanallah- burada şöyle böyle bir sarsıntı yaşarsak, dünyada itibarımız sarsılır. O sarsıntıyı değerlendirerek başkaları üzerimize gelir. Bir türlü başımızı gâileden sıyıramaz, kurtaramayız.” Bu engin bir mantık, böyle popülizm hesabına: “Şuraya bir girelim de, kazanırsak kendi itibarımızı yükseltiriz” maceraperestlerinin düşündüğü gibi değil, binde bir ihtimal ile zarar melhuz ise şayet, orada yapılması gerekli olan şeyi yapar.

Meseleleri kan dökmeden ve nefreti körüklemeden halletmeye çalışmak esas olmalıdır!..

*Kimdi Kanuni’nin rehberi.. İnsanlığın İftihar Tablosu.. Hudeybiye’ye gidiyor arkasına aldığı sahabeyle. “Size umre yaptıracağım!” diyor, herkes de kurbanını alıyor yanına ve ihrama giriyor. Kureyşliler Hudeybiye’de “Seni içeriye sokmayacağız!” diyorlar. Eğer orada Efendimiz “Mekke’ye girilecek!” diye işaret buyursa, Ashab-ı Kiram ellerindeki çuvaldızlarla -Allah’ın izniyle- o müşrikleri delik deşik ederek oraya yine girerlerdi. Nitekim içlerinden “Müsaade et ya Rasûlallah!” diyenlerin sayısı da az değildi. Fakat meseleyi kan dökmeden, kan döküp kini ve nefreti körüklemeden halletmekti maksat.. alevin üzerine benzinle gitmeden o problemi çözmek, geriye dönmek şeklinde bile olsa onu tercih etmişti İnsanlığın İftihar Tablosu. Hudeybiye’de kurbanları kesmiş ve geriye dönmüştü. O’nu önce anlamayan bir iki insan olmuştu ashabı arasında. Fakat onlar da ettiklerine eylediklerine ömür boyu sadakalar vermiş, kurbanlar kesmiş, istiğfarda bulunmuşlardı.

*Şimdi Kanuni’nin rehberi O’ydu. İnsanlığın İftihar Tablosu öyle yapınca, Kanuni’nin başka türlü yapması düşünülemez. Bu pozitif düşünce.. bu kendini değil, düşünülmesi gerekli olan kimseleri düşünme.. bu bir milleti düşünme, bir milletin geleceğini düşünme.. maceraya adım atmama.. insanların başına gaile salmama.. Kanuni böyle yüksek bir firaset insanı!..

*Farklı bir hadise.. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa.. takdirle yad ederim. İçinde Girayların da olduğu bir orduyla Kanuni’nin geriye döndüğü Viyana’ya gidiyor, Viyana’yı kuşatıyor. İki şey var burada: Bir, o arkasındaki askerlerin bütününün kendisine arka çıkabileceği hesabı tam mı değil mi?!. Merzifonlu’nun (rahmetullahi aleyhi rahmeten vasiaten) -Cenab-ı Hak firdesiyle sevindirsin- vefasında, sadakatında hiç şüphem yok. Fakat Kanuni’nin geriye döndüğü Viyana’yı kuşatma.. bir de o güne kadar hınçları daha da artmış Kıta Avrupa insanının teraküm edip, tehaşşud edip karşısına çıkacağını hesaba katmadan oraya gidiyor. Türk askerinin ilk defa bozgun yaşadığı yerdir. Asker bu defa kaçmayı şiar ediniyor ve bizim sukut dönemimiz, yıkılış dönemimiz, çözülme dönemimiz onunla başlıyor.

*Şimdi bu hareketlerden hangisini tasvip edersiniz? “Rey verin de bunlardan bir tanesini yükseltelim.” dense, zannediyorum reyinizi Kanuni istikametinde kullanırsınız. Çünkü o istikamet aynı zamanda İnsanlığın İftihar Tablosu’nun istikameti.

Bir macerayla milleti felakete sürükleyenler Allah’a hesabını veremezler!..

*Mevcut muhafaza edilmezse, mefkud avlanamaz. Mevcutla elde edilecek şeyler elde edilir. Mevcudu bitirdiğiniz zaman, her şeyinizi bitirmiş olursunuz. Meselenin maceraya tahammülü yoktur.

*Büyük işlerde bazen çok küçük ihmaller, görmemeler çok büyük gailelere, falsolara sebebiyet verir. Bir falsoya sebebiyet vermesi, bir milletin kuvve-i maneviyesini kırma, onu felç etme demektir ve hiç kimsenin buna hakkı yoktur. Böyle bir şey yapan insanlar, bütün o insanların, o toplumun, o milletin vebaliyle ahirette haşr u neşr olurlar. Böyle maceraperestlerin cennete girmeleri katiyen düşünülemez. Böyle bir macerayla milleti felakete sürükleyenler, bir yönüyle bizim ikbal mülahazalarımızı karartanlar, istikbal düşüncelerimiz üzerine zift sıkanlar, Allah huzurunda yüz bulamazlar, varacakları yer de gayyadır onların, Müslüman görünseler bile.

*Müdafaa edilecekse, orada müdafaa stratejisi kullanılır. Üzerinize geliyor, gücünüz de yetiyorsa, bu defa anlaşmadan vazgeçersiniz orada, yiğitliklerinizi sergilersiniz, Uhud’da olduğu gibi, Bedir’de olduğu gibi. “Bu can bu uğurda kurban!” dersiniz, Çanakkale kahramanlarının yaptığı gibi: Mektep talebeleri ne harp bilirler, ne savaş bilirler. Ama düşman gelip kapıya dayanınca, başlarındaki sarıkları söküp, bellerine birer pişton, birer kılıç sokarak Çanakkale’ye koşmuşlardır. Allah’ın izni ve inayetiyle de o savaş kazanılır orada. En zayıf olduğumuz dönemde, maceraya kurban edildiğimiz dönemde -Allah’ın izni ve inayetiyle- gösterilmesi gerekli olan iktiham gösterildiği için, düşman orada tersyüz edilmiştir.

*Şu andaki o mesâviye, o yakışıksızca, densizce saldırılara karşı da, yine milletimizin vahdeti, birliği, bütünlüğü adına, ayrıştırmalara karşı katlanıyoruz. Küfretseler, sövseler, hakaretlerle kirletmeye çalışsalar, zift saçsalar, her gün elli türlü yalanla üzerimize gelseler de milletin birliği ve bütünlüğü adına gerekli olan şey ne ise onu yapar, o densizce şeylere mukabelede bulunmayız. “Herkes karakterinin gereğini sergiler” der, “Hasbunallahu ve ni’mel vekîl” ile soluklanırız, “ni’me’l-mevlâ ve ni’me’n-nasîr” diyerek o soluklanmayı taçlandırırız; “Hasbiyallahu lâ ilâhe illâ hû aleyhi tevekkeltu ve huve rabbu’l-arşi’l-azîm” diyerek Allah’a sığınır, işimizi O’na havale ederiz.

Özetini verdiğimiz 23:29 dakikalık sohbeti ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

416. Nağme: Efendimiz’in Namazı, Secde Duası ve Hücre-i Saâdet

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu hasbihalinde şu hususlar üzerinde durdu:

*Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurur:

أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ

“Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir.” Zira secdede, Allah’ın büyüklüğünü ifadenin yanında insanın kendi küçüklüğünü ortaya koyması gibi iki mülâhaza bir araya gelir; bu iki mülâhaza bir araya gelip örtüşünce de Allah’a en yakın olma hâli zuhur eder. Evet, kul, tevazu, mahviyet ve hacâlet içinde başını yere koyduğunda ve hatta mümkün olsa başını topraktan daha aşağı götürme azmiyle secdeye kapandığında Allah’a kurbet hâsıl olur.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Hazreti Ebu Bekir’e öğrettiği ve secdede okunması tavsiye edilen dua şöyledir:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْماً كَثِيراً، وَلاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ، فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي، إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

“Allah’ım, muhakkak ben nefsime namütenahî zulümde bulundum; günahları bağışlayacak Senden gayrı kimse yoktur. Nezd-i Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa, bana merhamet et; şüphesiz ki Sen yegâne Gafûr ve Rahîm’sin.”

*Kanaatimce, İnsanlığın İftihar Tablosu’na nispet edilecek her şey “saadet”, “kutlu”, “mutlu” gibi sıfatlarla anılmalıdır. Bu mevzuda Kitap ve Sünnet’te bir şey görmedim; fakat, Efendimiz’e gönülden saygımızın ifadesi olarak, böyle davranmak gerektiğine inanıyorum. Halk “Hira Mağarası” diyor; bunu kullanmada bir mahzur olmayabilir; lakin Efendimiz’e saygının gereği olarak ona “Hira Sultanlığı” denmeli; “saadetli Hira yuvası” denmeli. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hicret ederken tahassun buyurduğu yer hakkında Sevr Mağarası değil, “Sevr Sultanlığı” diyeceksiniz. “Kabr-i Saadetleri”, “mutlu kabirleri”, “kutlu kabirleri” diyeceksiniz. Hatta “makbûr” düşüncesini hatırlattığından dolayı ona kabir dememeyi tercih ederim. Bir yönüyle “ruhunun ufkuna yürüme limanı” derim. Saygınız ölçüsünde saygı görürsünüz.

*Hücre-i Saâdet o kadar dardı ki, -o hücreye canlarımız kurban olsun- Efendimiz’e rahat secde edecek kadar bile yer kalmıyordu. Âişe Validemiz’in naklettiğine göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) gece namaza durduğunda, secde edeceği zaman eliyle Hazreti Âişe’nin ayaklarına dokunuyor ve ancak o mübarek Validemiz ayaklarını çektikten sonra oraya secde edebiliyordu.

*İmam Bûsîrî, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ortaya koyduğu derin kulluğu anlatırken der ki:

ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ اَحْياَ الظَّلاَمَ اِلٰي

اَنْ اِشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُرَّ مِنْ وَرَمِ

“Ben, ayakları şişinceye kadar geceleri ibadetle ihya eden O Zât’ın sünnetine, onu terk etmek suretiyle zulmettim.”

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle derin bir kulluk ortaya koymuştu ki, dahası olmaz. Onun, sabahlara kadar ibadet ettiğini gören Hazreti Âişe Validemiz (bir rivayette de Hazreti Bilal), “Senin hiç günahın yok ki!” manasına “Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik. Bu da Allah’ın, senin geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlaması, sana yaptığı ihsan ve in’amı tamamlaması, seni dosdoğru yola hidâyet etmesi ve sana şanlı şerefli bir zafer vermesi içindir.” (Fetih, 48/1-3) ayetlerini okuyunca, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Beni onca nimetlerle serfiraz kılan Rabbime çok kulluk yapan, çok şükreden bir kul olmayayım mı?” şeklinde cevap veriyor ve yine kendine yakışan bir tavır sergiliyordu.

402. Nağme: Birlik, Dirlik ve Beraberliğin Yolu

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 22 Aralık 2013 tarihinde (Türkiye saatiyle 10:30’da) yaptığı sohbet:

* Âdet olan şeylerde enbiya-i izamın taklit edilmesi ibadet sayılabilir. Başkalarının yaptığı şeyleri taklit birer saygının ifadesidir. Asıl mesele enbiya-i izâmdır; yemede, içmede, yatmada kalkmada, oturmada, konuşmada, hemen hayatın her yanında.. çünkü onlar bütün bir hayatı talim etmek üzere Allah tarafından gönderilmiş hususi, özel, âli payeli, mansıplı, semavî muallimlerdir -mücerred muallim tabiriyle ifade etmek istemedim-. Bir mecburiyet yoktur ille de onların o detaya ait taklitlerine; fakat hâlis bir niyetle detayda bile onları taklit ederek tavır ve davranışlarınızı bir yönüyle ibadet olarak, ibadet hanesine yazdırmış olursunuz. Âdetler de ibadet olur. Şöyle yerdi, şöyle içerdi, şöyle otururdu, şöyle kalkardı.. halkın içine çıktığı zaman çevreye şöyle tebessüm yağdırırdı.. en bedbin ruhlara bile onların yüzlerine bakmak suretiyle içlerine inşirah salardı. Bunlarda, belki başta iradeyi zorlayarak -her meselede öyledir zaten- biraz câli, sun’î, şeklî, nazarî durum; fakat sonra işleye işleye mesele tabiatın bir derinliği haline gelince, bu defa onları bir iç dinamizmle gerektiği yerde hemen ortaya koyar insan hiç farkına varmadan.. düşünmeden diyeceği şeyleri der. “Sübhanallah” diyeceği zaman düşünmeden der. “Allahu Ekber” diyeceği yerde düşünmeden der. İç heyecanının ifadesidir. Bütün bunlara isterseniz “iç tepki” deyin, “iç dinamizmin harekete geçirilmesi” deyin, isterseniz “vicdanın sesi-soluğu” deyin, isterseniz “latife-i rabbaniyenin dürtüsü” deyin, isterseniz “ruhun yönlendirmesi” deyin.. Bunlar sofi terminolojisi içinde mahiyet-i insaniyede çok önemli sistemler, mekanizmalar…

* Keşke her meselede mutlaka iktida edilmesi kazandıran o zatları taklit edebilsek! Her meselede İnsanlığın İftihar Tablosu başta olmak üzere, milimi milimine O’nun adımlarında O’nu izleyen, O’nu yakın takibe alan O’ndan sonraki sâdık u masdûk o büyük insanları.. ister sahabe-i kiram çerçevesinde meseleyi ele alırsınız, ister tabiin-i fiham efendilerimiz, isterse daha sonraki dönemdeki müçtehidin-i izam ve hiçbir asrı boş bırakmamak üzere o nurefşan Zât’ın zıll-ı ziyasını insanlara ifade etmek üzere gelen mücedditler.. sabit o hakikati insanların ruhunda her asırda yeniden bir kere daha bir yönüyle onun boyasını çalarak gözlere göstermek, ruhlara hissettirmek, kalbleri onunla heyecana getirmek üzere yenileyen insanlar.

* Cenâb-ı Allah dinini her zaman “cedîd” kimselere, matlaşmamış, eskimemiş, paslanmamış, kalben ölmemiş, hep yeni ve zinde insanlara temsil ettirir. Nitekim, Mâide sûresinin 54. ayetinde şöyle buyuruluyor:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لاَئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilsin ki), Allah öyle bir kavim getirir ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı yüzleri yerde, kâfirlere (küfür sıfatlarına) karşı ise onurludurlar. Allah yolunda mücahede ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olan Vâsi’ ve her şeyi en iyi şekilde bilen Alîm’dir.”

* Cenab-ı Hak, başka bir ayet-i kerimede de

إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ

“Eğer isterse sizi götürür ve cedid bir kavim getirir.” (İbrâhim Sûresi, 14/19; Fâtır Sûresi, 35/16) buyuruyor. Dilerse böyle partallaşmış, eskimiş, dinin tozu-toprağı sadece üzerlerinde, kalblerinde onu derinlemesine yaşamayan, geceleri ah u vah etmeyen, başlarını yere koyup inlemeyen, derin bir muhasebe hissiyle kendilerini insanların en mücrimi görmeyen ve kendi hayallerinde büyüttükleri o cürümlere göre istiğfarla inlemeyen, tövbeyle o kapının tokmağına dokunmayan, inâbeyle sürekli O’nun murad-ı sübhanisini kollamayan, evbeyle her zaman “Dahası var mı ya Rabbi, öyle olayım!” demeyen insanları alır götürür -işe yaramadıklarından dolayı- yeni, cedit bir nesil getirir. Oturur kalkar hep onu düşünürler. Ve O’nun murâd-ı sübhânisine göre bir dünya kurgusunda bulunurlar; yani “İnsanlar keşke şöyle olsa, böyle derin olsa, imana saygıları olsa, insana karşı saygıları olsa, insan hürriyetine karşı saygıları olsa, insanları saygılarıyla ansalar.” (diye dertlenen) böyle bir kavim getirir. Ve insanlığın çehresi o sayede değişir. Yoksa duygu ve düşünce itibariyle partallaşmış, eskimiş şeyleri ruhaniler ve melekler alır bir tarafa atarlar, insan hiç farkına varmaz bunun.

* Arkadan yeni bir nesil, topraktan başını dışarıya çıkaran rüşeymler gibi başını dışarıya çıkarır, başağa yürür. Bir müddet de o ceditlerle cedit bir dünya oluşur. İman, yeni gökten inmiş gibi duyulur. Herkes meseleyi Hazreti Ebu Bekir gibi, Hazreti Ömer gibi, Hazreti Osman gibi, Hazreti Ali gibi duyar. Aşere-i mübeşşere gibi duyar. Hak dostları gibi duyar. Sanki böyle gökten yeni inmiş şebnemler gibi ruh yapraklarına dökülmüş de tazeliğiyle onu duyuyor ve heyecana geliyor gibi hissederler ve din gerçek manada, İslamî ruh ve mana gerçek manada, mefkuremiz gerçek manada, ruh abidemizin ikamesi de gerçek manada ancak o cedid nesille gerçekleşir. Yoksa birbirinin ayağını kaydıran, istemediği insanlara çelme takan, nâsezâ nâbecâ sözlerle insanları karalayan insanlar, Müslümanlık deseler de ondan fersah fersah uzaktırlar. Din deseler de ondan fersah fersah uzaktırlar.

* Müslümana “çete” diyen, “şebeke” diyen, “eşkıya” diyen ve onları inlere sığınmış goriller gibi, maymunlar gibi gören.. bunlar partallaşmış düşüncelerin sözlere, düşüncelere, ifadelere aksedişinden başka bir şey değildir ve bunlarla hiçbir eğri düzeltilemez. İnsanlığın beklediği o hakikatler hiçbir zaman bunlar sayesinde kazanılamaz. Emekler durur insanlık ve sürekli beklediği ümitlerinin inkisarıyla bir kere daha asâ gibi bükülür iki büklüm olur. Bir kere daha inler, bir kere daha inkisar yaşar. Bir kere daha ateş böceklerini Sirüs yıldızı gibi alkışlamış olmanın aldanmışlığı içinde hicap duyar, başını önüne eğer, “Affet beni Allahım!” der.

* Hakka-hakikate hizmet edenler, adanmışlar.. ömürlerini bazıları itibarıyla cami pencerelerinde -iffetlerine toz kondurmamak için- geçiren insanlar.. o cami pencerelerini “in” şeklinde görme; iki metre genişliğindeki tahta kulübeleri “in” şeklinde görme, sırf halka el açmamak, dilenmemek, hak yememek için hayatlarını belli bir darlık içinde o darlığa mahkum ederek geçirmek isteyen insanların o darlıklarını “in” gibi görme, esasen “in”in neden ibaret olduğunu bilmemenin ifadesidir. Evet, böyle diyecekler ve sizi bu tür düşüncelerle mâşerî vicdanda belli şeylere mahkum etmek isteyecekler ama bunların hepsi seviyesizliğin ifadesidir. Betahsis “densiz” tabirini kullanmadım. Hakka gönül vermiş insanlar, Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yolunda olanlar, bence aynı şeylerle de mukabele etmemeli. Hatta gözleriyle görseler bile.. Nitekim benim, velayetinden, hakka karşı gözünün açık olduğundan şüphem olmayan birisi, birisinin genel mefkuremize ve düşüncelerimize, gaye-yi hayalimize ve ideallerimize ters insanların arkasına takılıp -onlara takılmak suretiyle bir yere varacağını zanneden bir insan- onlar girdikleri yerde gorillere dönüşmüşlerdi, o da arkalarından girince, o da gorile dönüşmüş. Ama ben bunu kimseye söylemedim. Bunu kimseye söylemek bir insanı içine düştüğü o çamur içinde “Oh müstehak!..” demek gibi bir densizliktir. Mü’mine öyle bir densizlik yakışmaz.

* Kimin “in”de olduğunu Allah görüyor. Hazreti Ruh-u Seyyidu’l-Enâm da onu görüyor. Mele-i A’lânın sakinleri de şahittir. Fakat siz bu türlü şeyler karşısında, Kur’an’a gönül vermiş insanlar.. her kategoride.. bir mefkurede, bir gaye-i hayalde, bir Kur’anî mantıkîlikte, bir Din-i Mübîn-i İslama ait mâkûliyette bir araya gelmiş insanlar.. (Bunları kategorilere ayırdığınız zaman şöyle olabilir: Kardeş seviyesinde olabilir; çok rahatlıkla, Sahabenin birbirini kucakladığı gibi kucaklayabileceğiniz insanlar. “Canım, ırzım, her şeyim sana feda olsun!” diyecek kadar yakındır. Dost olur, meselenin makuliyetinde sizin yanınızda olur. Taraftar olur, “Yapılan bu şeyler milletimizin geleceği adına çok faydalı şeylerdir!” der. Muhib olur, “Bu insanları sevgi alanının dışında tutmamak lazım”. Beyne beyne olur, ârafta olur; sağa bakar, sola bakar, bir yönüyle mâkulü orada görür ve mâkule göre karar verir, “Bu isabetli bir iş!..” der; “Mabede gitmek gibi isabetli bir iş!” der, “Dünyanın yeniden bir hakikat üzerinde bir ba’s u ba’de’l-mevt yaşaması ancak bu sayede olacaktır!” der o âraftakiler. İşte böylesine gayr-i mütecânis fertlerden müteşekkil bir heyet…) Bunlar bir şey yapıyorlardır ve bunlar bu yaptıkları şeylerden dolayı ta’n u teşnîye maruz kalabilirler. “İnlerdeki maymunlar, goriller, ayılar, sırtlanlar, yılanlar, çıyanlar gibi…” “İn” deyince onlar anlaşılır. Bu türlü töhmetler, ittihamlar karşısında kalabilirler. Fakat böylesine seviyesizliğe böyle seviyesizce mukabelede bulunmamak lazım. “Allah bizi de sizi de affetsin!”, “Allah kalblerimizi ıslah eylesin!” demekle mukabelede bulunmak lazım.

* Bir tavzihte daha bulunmak istiyorum. Siz şahitsiniz ben burada dedim ki: “Eğer birileri.. biz de dâhiliz buna ve bize nisbet edilen insanlar da.. -nisbetleri ne kadar doğru.. şu arz ettiğim kategori içinde olabilir- ve bunların binde birini ben tanımıyorum. Eğer onlar ve biz, bir yanlışlık yapıyorsak, Allah’ın ahkâmına göre, Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı Subhânîsine göre, adalet-i Kur’aniye’ye göre, modern hukukun adalet sistemine göre, bir yanlışlık yapıyorsak şayet, topluma hıyanet sayılacak bir yanlışlık yapıyorsak şayet, geleceğimizi karartma adına bir yanlışlık yapıyorsak şayet, Allah evlerimize ateş salsın, bizi yerin dibine batırsın!..” Bir şeye güvenerek böyle dedim. İnanıyorum ki, sizin içinizde, şu farklı kategorilere rağmen, şu gayr-i mütecânis toplumun değişik kategorilerdeki farklı renk, desen, şekil ve şivelerine rağmen, böyle bir şeye sukût etmiş insan yoktur inşaallah ve dolayısıyla da inşaallah Allah onların evlerine ateş salmaz. Sonra da dedim: “Hakka ve hakikate karşı saygısızlığı kim yapıyorsa, harâmîliği kim yapıyorsa, hırsızlığı kim yapıyorsa, milletimizin halâsı adına, arınması adına, aklanması adına, aklık peşinde koşanların aklanması adına, Allah onların evlerine ateş salsın.” Ama görüyorum ki sadece bu son kısmı bir yönüyle İnternette, “tweet”lerde, gazetelerde neşretmek suretiyle meseleyi çarpıtma hıyanetini irtikâb eden, kara ruhlu, kara düşünceli, kara vicdanlı, kara kalemli bir sürü kara-kapkara insan var. Meseleler böyle çarpıtılınca, bir kesime de meseleler öyle gidiyor; dolayısıyla toplumun değişik kesimleri birbirinden kopuyor ve uzaklaşıyor. Tavzihte bulunma lüzumunu hissettim; çünkü çirkin, densiz, seviyesiz bir iftira ve çarpıtmaydı.

* Haziran fırtınasında dine-diyanete karşı gelenler, kesme, biçme, yapıştırma, montajlama şeklinde o türlü bantları öyle yaptı, piyasaya sürdü ve bir şeyi karartmaya çalıştılar. Fakat oyunları tutmadı. O adliye içinde hakkaniyete bağlı, adalete bağlı, kalbiyle, ruhuyla, latîfe-i rabbânisiyle dipdiri hâkimler de vardı. İnşaallah hepsi öyle olsun, inşaallah hepsi öyledir. Ve Cenâb-ı Hak onlara o mevzuda doğruyu, isabeti gösterdi ve doğru ve isabetli bir karar verdiler, sıyrılma imkânı oldu. Buraya da geldi 300 sayfalık iddianame. “Bakarken, sağa bakman gerekirken sen sola bakmışsın, niye sola baktın?!. Efendim öne bakman lazım gelirken bazen dönüp arkaya da bakmışsın?!.” falan. Buradaki savcı, New Jersey’in başsavcısı, hezeyan sayılabilecek bu iddianamenin değişik paragrafları, maddeleri hakkında, meseleyi o kadar çok komik bulmuştu ki, hakkâniyetli davranmıştı. Falanın filanın bu mevzuda yardımı ile değil, hiç tanımadığımız, etmediğimiz bir insan, vicdanın sesini ve soluğunu dinleyerek burada, meseleleri yerinde değerlendirmiş ve ona göre bir rapor göndermiş, oradaki insaflı hâkimler de ona göre karar vermişti.

* Hiç kimseye karşı medyûniyetimiz yok, hiç kimseden hakkımızın dışında da bir talepte bulunmadık. Ancak din-iman hizmeti adına, mefkûre donanımı adına, gâye-i hayâli ikâme etme adına, insanlığın kalbde, gönülde, ruhta, sırda, histe, hafîde, ahfâda bir ba’s u ba’de’l-mevt yaşaması adına verilen hizmeti dinamitlemeye karşı da, karşı çıkmak, bunu tasvip etmemek, ama centilmence, ama efendice, kimseyi kırmadan incitmeden.. bu da Hakkın hatırına bir vazifedir. Bunu yapmamak, Hakk’a karşı saygısızlık olur. Allah’a hesap veririz. Burada da dimdik durma bizim vazifemizdir. Misyonumuzun gereğidir.

* O misyonu temsil eden insanlar, -yine siz o kategoride mütalaa edilen insanlara havale edin- demek ki mesele çok sâlim; akl-ı selîm, kalb-i selîm, ruh-u selîm, vicdan-ı selîm olan insanlar bu meseleye “evet” diyorlar. Problemi olan insanlar “hayır bu olmasın” diyorlar.  Akılda, kalbde, ruhta, histe, vicdanda problemi olanlar; yani selîm akla, selîm kalbe, selîm hisse, selîm vicdana sahip olmayanlar, bu mevzuda meseleye problem nazarıyla bakıyorlar. Bütün o çirkin planların, projelerin, komploların arkasında olan şey odur.

* Müstakîm harekete komplo deniyor, hıyanetin denâetin deşifre edilmesine komplo deniyor; hıyanet ve denâet müdafaa edilmeye çalışılıyor.

* Kimsenin hıyanet ve denâetini deşifre etme gibi bir vazifemiz yok. Fakat birileri onu yapmışsa, yapıyorsa şayet, ele almışsa, üzerine yürümüşse, o da bizi aşan bir mevzu. O mevzuda müdahale etme durumunda değiliz. Elli defa değiştirmeden sonra, operasyondan sonra, hâlâ birileri çıkıp böyle yapıyorsa, deriz ki: “Ne yapalım değiştirdiniz, aynı adamlar aynı şeyleri yapıyorlar. Değiştiriyorsunuz yine aynı şeyleri yapıyorlar. Ne yapalım!..”

* El-İnsaf. İnsaf dinin yarısıdır. İnsafı olmayan dinin yarısını kaybetmiştir. Burada er-geç hüsran yaşar, orada da ilahî hizlâna maruz kalır. Allah sizi bizi ve bütün mü’min kardeşlerimizi öyle bir hüsran, öyle bir hizlândan muhafaza buyursun.

* Başka türlü konuşamayız zaten. Şahısları söz konusu edemeyiz. Şahsî ayıpları setretmeyi vazife biliriz. Ve onunla Cenâb-ı Hakk’ın bize lütufta bulunacağına inanırız. Onu dinimiz adına bir sorumluluk biliyoruz, dinimiz adına önemli bir vazife biliyoruz. Ama birileri tarafından bazı şeyler deşifre edilmişse ve onu önleme bizim elimizden gelmiyorsa şayet, o mevzuda isnâdât karşısında herhalde tavzih adına, tashih adına bir şey söylemek.. kendini dine, imana, hizmete vakfetmiş bu insanların itibarı adına, onların karalanmaması adına onu da bir vecibe biliyoruz.

* Bunca insan senelerden beri -altmış seneden beri neredeyse Hazreti Pir’in ve onun talebelerinin hayatıyla irtibatlandırılacak olursa şayet- kulübe gibi, “in” gibi yerlerde yaşıyor, hakkı, hakikatı neşrediyorlardı ve dünyevî bir beklentileri de yoktu. İsteselerdi onlar da bir şey olurlardı. İçlerinde olacak insanlar da vardı, belki isteselerdi olurlardı. Fakat öyle değil. Esasen gaye-i hayalimize, o yüksek mefkuremize, millet ruhunun yeniden canlandırılmasına, tarihî misyonunu milletimizin ifade etmesi adına, devletler muvazenesinde belli bir dönemde muvazene unsuru olmasını yeniden elde etmesine matuf gayretler adına akla hayale gelmedik çileler çekilmiş, ızdırablara maruz kalınmış. Bizim çektiğimiz onların çektiğinin yanında onda bir kalır, onda bir bile olmaz.

* Altmış senesinden bu yana, bugün şunu bunu tenkit eden insanlar, ekmeğe “pepe” dedikleri dönemde polisler tarafından tazyik ediliyor, ölümle tehdit ediliyor, bazen birisi imdata yetişmezse şayet bir suikaste maruz bırakılıyorduk…. Askerlik öncesi… Askerde de içeri atılıyorsunuz, sadece Allah, Peygamber dediğinizden dolayı. Ondan sonraki hizmet hayatında, vazife hayatında başımıza gelen şeyleri sizler biliyorsunuz. Onda birine maruz kalan insanlar, onu destanlaştırdılar, onu bir kahramanlık saydılar. Biz bütün hayatımız boyunca hep aynı şeyleri yaşadık.

* Kimsenin bir müslümana karşı -hafizanallah- çelmeye getirme, onu elenseye alma, onu kündeye getirme gibi bir düşüncesi yok. Allah herkesi istediği şeyde payidar eylesin. Daha ilerisine, daha ilerisine, daha ilerisine… Türkiye’de zirveyi tutmanın dışında, isterse Avrupa’da da zirveyi tutsunlar, Asya’da da zirveyi tutsunlar, Afrika’da da zirveyi tutsunlar; liyakatleri varsa ve mâşerî vicdanın kabulüne mazhar iseler olsunlar, öyle dua edelim. Allah payelerini artırsın, arş-ı kemalata yükseltsin onları.

* Fakat bizim öyle bir derdimiz hiç olmadı, hiç olmaz. O türlü şeyleri söylemeden hicap duyuyorum. Bir insanın dünyaya en çok meyledeceği zaman, gençlik zamanıdır. Yirmi yirmibeş yaşındayken o türlü şeyler ayağımın ucuna kadar geldiği halde ittim, bugünleri de görmeden ittim. Allah’a hamd ederim dünyaya karşı hiçbir talebim olmadı. Bir tane dikili taşım olsun, onu bile taleb etmedim. Onun için ömrüm cami penceresinde, tahta kulübede, şimdi de sürgünde geçiyor. Kirasını vererek bir vakfın mekanının bir odasını kullanıyorum burada. Mâşerî vicdan da bunu böyle bilsin. Su-i zan edenler su-i zanlarından vazgeçsinler. Ben hakkımı helal ederim yerden göğe kadar. Fakat Allah hukukuna taalluk eden meselelerde ahirette paçalarını kurtaramazlar, yakalarını kurtaramazlar.

* Ben kirli demiyorum, mâşerî vicdanın kirli diye kabul ettiği bazı durumlar olmuşsa, onlardan arınmanın yolu, kursaklardaki, kolonlardaki o şeyleri atmak suretiyle aklanmaktır. Aklanmak suretiyle itibarımızı bir kere daha yenilemektir. Millet ruhunda vahdeti temin etmek, vifak ve ittifak yollarını araştırmaktır. Vifak ve ittifak yollarına müteveccih her hamle, Allah’ın izni ve inayetiyle tevfik-i ilâhinin en önemli vesilesidir.

* “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez / Toplu çarptıkça yürekler, onu top sindiremez.” Yüreklerin toplu çarpmasını sağlamak lazım. Birine çete, birine eşkıya, birine “in”deki goril, maymun gibi bakarsanız, gönüller bu ölçüde yıkılırsa, bunlar bir yönüyle mantık ve maslahatın gereği iltizamlarını devam ettirseler bile kalben sizi duadan dûr ederler. Ama biz etmeyeceğiz, duadan dûr etmeyeceğiz. Allah topyekun milletimizi payidar eylesin. Payesini ta arşa çıkarsın. Efradı beyninde adaletin teessüsüne onları muvaffak kılsın. “Milletin efradı beyninde olmazsa adalet / Çakılır zemine arşa çıkan paye-i devlet.” Ona meydan vermemek için milletin efrâdı beyninde adaletin tesisine bakmak lazım.

401. Nağme: Yolsuzluk

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL 

* İnsanlara saygının önemli bir yanı, onları hep Cenab-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin bir tecellisi olarak görmek, kucaklamak, bağrına basmak, sineni onlara da açmak.. ve yaptığı kusurlar karşısında kendi evladına tavrın gibi, yani hafifçe belki kulağını tutup çekebilirsiniz, azıcık okşayabilirsiniz, “bismillah destur” deyip başına bir şey gelmesin diye elinizle itebilirsiniz; bunları yapmadan da edeceğiniz şeyi edebilirsiniz.. bunlar ayrı bir mesele.. fakat kendi evladınıza gösterdiğiniz aynı şefkati bütün mü’minlere karşı gösterme bir esas olmalı ve bunda kusur edilmemeli. Aynen öyle de -günümüzde de yaşandığı gibi- evladınızın bir meâsîsi, bir mesâvîsi karşısında -yani isyana müteallik bir mesele veya seyyiâta müteallik bir mesele karşısında- hemen vurma, kırma, dövme değil de “Acaba ne yapayım ki ben bunu bundan sıyırayım ve kuve-i maneviyesini kırmayayım, incitmeyeyim, kendime karşı da tepkiye ve reaksiyona sevketmeyeyim!” Bu da şefkatin gereği.

*Şefkat sizin mesleğinizde, hakkı ikame edenlerin mesleğinde, ruh abidelerini ikame etmeye kendini adamış insanların mesleğinde dört esas düsturdan biridir. İki de tâli düstur vardır. “Der tarik-i acz-i mendi lazım amed çâr-ı çîz / Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!.”  Şefkat ve tefekkür tâli ama çok önemli.

* Şefkat yöntemiyle açılmayacak kapılar yoktur. Hiddetle, şiddetle ve fezâzetle hiçbir problem çözülemez. Şiddet, hiddet, öfke.. bütün bunlar muvakkat birer cinnettir. Cinnetle insanlar tedavi edilemez. Mecnunlar, insanları tedavi edemezler. Aklı başında olmak lazım; o da şiddetten, hiddetten, gilzetten, fezâzetten, nefretten, kinden, gıybetten, iftiradan, riyadan, süm’adan, hüd’adan, mesaviden tecerrüde vabestedir. Bunlardan sıyrılmamış bir insanın kendi duygu ve düşünceleri çok âli bile olsa, Cibril-i Emin’in dudaklarından dökülmüş lal-ü güher gibi incilerden bile olsa, başkalarına bunları kabul ettirmesi mümkün değil. Şefkat, re’fet ve mülayemet mü’minde bir esas olmalı.

* Kim nasıl davranırsa davransın, başkalarınının muamelesi, dünya görüşü, hayat felsefesi ve konumu ne şekilde olursa olsun, mü’mine düşen Kur’ânî olmak, Sahih Sünnet çizgisinde hareket etmek ve Raşid Halifelerin yolundan ayrılmamaktır. Bu cümleden olarak insanların ayıplarıyla meşgul olmak kat’iyen doğru değildir.

* “Mü’min kardeşini bir günahla ayıplayan, o iş, başına gelmeden ölmez!..” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu. Şayet ayıp sadece ayıplamada kalmayıp -hafizanallah- gıybetlere giriliyorsa, bu istikamette bir de olmadık şeyler yapılıyorsa, iftiralarda bulunuluyorsa, nâsezâ, nâbecâ sözler söyleniyorsa.. bir de umum dünyaya yayarcasına, duyururcasına bu mesele icra ediliyorsa, bir de heyetler bu mevzuda gıybet tahtasına, iftira tahtasına raptediliyor, gez-göz-arpacık deyip onlar hedef alınıyorsa -hafizanallah- umumun hukuku söz konusu olması itibariyle âmme hakkıdır, Allah hakkıdır.. onca cemaat haklarını helal etmeyince -ben yine o tabiri kullanmak istemiyorum, başkalarının kullanmasına bağlayarak diyeceğim- eğer benim yerimde başka biri olsaydı: “Böyle densizce yaşayan insanlar, kat’iyen Cennet’e giremezler; başlarını yerden kaldırmasalar bile, İslam adına bazı şeyler yapsalar bile!..”

* Koskocaman camiayı, kendini Allah’a adamış insanları.. dünden bugüne -dün belki sadece ehl-i ilhad yapıyordu şimdi asimetrik bir saldırganlık var- bir bitirme cehdi ve gayreti var. Fakat bütün bunlar karşısında sarsılmadan, belki sarsılabilir ama devrilmeden,

رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

“Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız” diyerek, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in cedd-i emcedi Hazreti İbrahim (aleyhisselam) gibi Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmak suretiyle bu dâhiyeleri aşmaya çalışmalı; “Bu da geçer Ya Hû!” demeli, onun geçeceği anı intizar etmelidir.

* Yakışıksız, münasebetsiz şeylere aynıyla mukabelede bulunmamalıdır. Mü’mine “alçak” dememelidir. Bir gün Allah (celle celaluhu) böyle diyeni, gerçekten realite planında alçaltır da tarihe öyle alçalmış olarak kaydedilir. Gelecek nesiller de onu alçalmış bir insan olarak yâd ederler.

* Ayıplarla uğraşmak mü’minin işi değildir. Hem Kur’anın temel disiplinleri, hem Sünnet-i Sahiha’dan çıkan esaslar, hukuk sistemi açısından, fertlerin kusurlarıyla hususi mahiyette meşgul olmanın doğru olmadığını Kıtmir değişik vesilelerle arz etmiştir.

* Nitekim yakın tarihte, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti Mâiz’i, huzurundan üç defa geriye çevirdiğini, dördüncü gelişinde ona şer’î ceza ne ise onu uyguladığını arz etmeye çalışmıştım. Keza arkadan gelen Gâmidiyeli kadını da Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) geriye göndermişti. Fakat onlar ısrarlıydılar. Ancak öyle bir had tatbik edildiğinde arınacaklarına inanıyorlardı. Oysa ki gizli yapılmış günahlarda, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mülahazası da bu istikamettedir; Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edersin, tevbede bulunursun derecene göre, inâbede bulunursun derecene göre, evbede bulunursun derecene göre; istiğfar edersin, “Allah’ım bütün müstağfirlerin istiğfarı adedince Sana istiğfar ediyorum!” dersin “ve Sana tevbede bulunuyorum, Sen Tevvâb’sın, tevbemi kabul eyle; Sen Münîb’sin, inâbeme benim cevap ver; Sen Hazreti Evvâb’sın, ne olur benim evbemi kabul buyur.” Bunlar “Zümrüt Tepeler”de geçen, Sofi telakkisiyle, Cenâb-ı Hakk’a çok farklı yönelmenin adları ve unvanlarıdır. Erbabı için, bunları burada tekrar etmek, açıklamak zaid olur. Şahsî günahlar karşısında yapılması gerekli olan şey, istiğfar, tevbe, inâbe ve evbedir. Fert bunu yapar, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla, keremiyle, rahmâniyetiyle, rahîmiyetiyle arınmış olur onlardan. Tevbe bir arınma kurnasıdır. Böylece tertemiz olarak Cenâb-ı Hakk’ın Firdevs’iyle serfirâz olabilir.  

* Fakat bazı cinayetler vardır ki, bunlar umumun hukukuna tecavüzle oluşmuş günahlardır. Âmme hakkıdır. Âmme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. İster İslam’ın Hukuk Sistemi, isterse Modern Hukuk Sistemi âmme hakkına taalluk eden meselelerde kat’iyen müsamahaya gitmezler. Umumun hukuku söz konusudur. Umuma ait şeyler çalınmış çırpılmışsa, bunu ne Mecelle kurallarıyla siz şöyle böyle yumuşatabilirsiniz, ne de başka demagojilerle ve diyalektiklerle. Âmme hakkıdır bu. Umumun hukukuna tecavüz edilmişse, bir tek arpa umum milletin hakkıysa, o yenmişse, o mevzuda birisi göz yumuyorsa, o da o haramîlerle müşterek demektir. İşte orada göz yumulamaz. Burada bu göz yummama mevzuunda esas budur, temel budur, usul budur.

* Belki üslupta hata yapılmış olabilir, usul vardır bu mevzuda. A’ya demek, B’ye demek, C’ye demek, bilmem H’ye demek de üsluptur. Fakat hiçbir zaman usul ve esas, üsluba feda edilmemelidir. O mesâvînin üzerinde durulmalı, nasıl yapılacaksa o pisliklerden insanlar arınmaya bakmalıdırlar.

* Suçluluk psikolojisiyle suçlar görünmezden gelinerek harâmîlik, kırk harâmîlik görmezlikten gelinerek, “Acaba bunu kime atfetsek?!.” (bu mevzuda), gündem değiştirerek “Halkın dikkat nazarını kimin üzerine çevirsek ki, bir yönüyle belki halk nazarında bu mesâvîden sıyrılmış olsak?!.” demek.. Bunlar dine karşı diyalektik yapma demektir. Dinin temel disiplinlerine karşı demagoji yapma demektir hafizanallah. Bu da günahı ikileştirme demektir. Bu aynı zamanda toplumun birbirine çok yakın olan parçalarını, moleküllerini birbirinden koparıp atıp işe yaramaz hale getirme demektir. Hafizanallah.

* Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak lazım. Mâiz günahıyla, Gâmidiyeli kadın günahıyla, ferdî günahıyla karşınıza çıktığı zaman.. İmam Hâdimî’yle alakalı bir şeyi arz ettiğim zaman dediğim gibi, öyle üç defa dört defa gözlerinin kapağını silerek, “Acaba o mu, değil mi?” diye.. hayır bakma! “Lâ havle ve la kuvvete illâ billâh” de. “Allah’ım beni de bunu da mağfiret buyur!” de, çek git arkana bakmadan. Üzerinde durma; fikrinde, korteksinde ona bir yer ayırma. Bir dosyaya yerleştirme onu. Ve gördüğün zaman da kardeşin gibi yine sımsıkı sarıl. Bu ferdî bir hatadır. Fakat öyle hatalar vardır ki, toplumu temelinden sarsar. Onlara karşı müsamahalı olursanız, onların yaygınlaşmasına, bütün bütün o denâetlerin bütün toplumu sarmasına sebebiyet vermiş olursunuz. Bu açıdan da ister İslâmî Hukuk Sistemi, isterse de Modern Hukuk Sistemi o mevzuda işleyerek, akı ak, karayı kara olarak ortaya koyması lazım.

* Bir şey olmuştur; ayetin ifadesiyle “Allah mü’mini aka çıkarır, temizler, paklar; bir yönüyle de öbürlerini eler, döker, onlar da elenmiş olurlar.” Hazreti Pir’in ifadesiyle, elmas ile kömür birbirinden ayrılmış olur. Elması, kömürü birbirinden ayırmadığınız zaman, elmasa bile onun yanında durduğundan dolayı, kömür nazarıyla bakılır.

* Önemli olan arınmadır. İçindeki o pislikleri atarak, “Aktım, ak olmaya çalışıyorum, inşaallah hep ak kalacağım!” mülahazasına bağlı daha farklı stratejilerle, daha insancıl tavır ve davranışlarla, daha şefkatli bir muameleyle!.. Başkalarını da boy hedefi göstererek toplum nazarında bir kısım karanlık kalemlerle onları karalamak suretiyle teselli olmak, bu dünyada bir şey olsa bile öbür tarafta hiçbir işe yaramaz. Çünkü mesâvîyi Allah biliyor, harâmîliği Allah biliyor, hırsızlığı Allah biliyor, rüşveti Allah biliyor. Öbür tarafta teker teker tek arpadan hesap sorma esprisine bağlı olarak hepsinin hesabını Allah sorar.

* Burada bir şey demek aklıma geliyor. Şimdiye kadar hiç dememiştim. Eğer bu mevzuda bir kısım arkadaşlar kendilerine verilen imkanlarla.. onlar nisbet yapıyorlar, falan filan diyorlar, f diyebilirler, g diyebilirler, ç diyebilirler, d diyebilirler.. diyorlar.. bulaştı bulaşmadı mülahazasıyla, belki cinayet sayılabilecek bir kısım icraatta bulunuyorlar. Şöyle demek geliyor yani içimden.. demeden kendimi alamayacağım. Hiçbir zaman da demek istemediğim bir şeyi demek geliyor içimden. Yoksa Doktor İkbal gibi, Hazreti Pir-i Muğan gibi, tel’ine, bedduaya “amin” dememek, onları etmemek genel şiarımızdır. Fakat eğer hakikaten bu olumsuz şeylerin üzerine giden arkadaşlar.. kimse onlar tanımıyorum, binde birini bile tanımıyorum.. bu işin üzerine “Hukukun ve aynı zamanda sistemin, dinin ve aynı zamanda demokrasinin gerektirdiği şeyler bunlardır.” deyip arınma adına, yıkanma adına, temizlenme adına, kirlerin öbür tarafa kalmasına meydan vermemek adına bir şey yaparken dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa… bize de nisbet ediyorlar, dolayısıyla ben bizi de onların içinde görerek diyorum.. dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa, yaptıkları şey Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırıysa, Sünnet-i Sahiha’ya aykırıysa, İslam’ın hukukuna aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, günümüz demokratik telakkilere aykırıysa.. Allah bizi de onları da yerlerin dibine batırsın, evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar.. Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkan vermesin.

* Dememiştim, demeden edemedim. O kadar diş gösterildi, o kadar salya atıldı, o kadar kimse tahrik edildi, o kadar o “twit”lerde o mel’un düşünceler bir yönüyle vizesiz rahat dolaştı ki, demeden edemedim. Şimdiye kadar demediğimi dedim.

* Allah her şeye nigehbân. Dünyada kıtmir gibi insanların bir dikili taşı olmadı. Altmış senedir değişik imkanlar onun da önüne geldi. Allah’a hep dua ettim, “Allahım, kardeşlerimi birilerinin iş yerinde, fabrikalarda çalışmadan halas eyleme. Allahım, beni onlarla utandırma.” dedim. İşçi olarak çalıştılar, işçi olarak emekli oldular ve hiçbir şeye sahip olmadılar. Çoğu kira evinde oturuyorlar. Kendi adıma da öyle düşündüm, onlar adına da öyle düşündüm. Cami penceresinde üç sene yatarken esasen, işte o dünyanın metaına temas etmemek için.. altı sene bir tahta kulübede döşeksiz yatarken, dünya mal u menaline meyletmemek için aynı şeyleri yaptım. Allah buna şahit. Ama başka türlü harâmîlik yapıp, milletin malına menâline el uzattıkları halde hala müslüman olarak görünüyorlarsa öbür tarafta neyin ne olduğu belli olacaktır.

* Gönül, Çalab’ın tahtı / Çalab gönüle baktı / Kim gönül yıktı ise / O iki cihan bedbahtı. Bir sürü mü’minin gönlünü yıktılar. Kendimizi de istisna etmedim. Haksız, kimse, o mutlaka cezasını bulacaktır.

394.Nağme: “2004 MGK kararı hakkında hüsn-ü zan kolum kanadım kırıldı!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 29 Kasım 2013 Cuma günü Türkiye saatiyle 22:00’da yaptığı sohbetten bazı cümleler:

*  Sineye çektiğimiz, ama zatında hazmedilemeyen şeyler var. Sabrın gereği, onları sineye çekiyorsunuz, yutkunuyorsunuz; çok rahat olan insanlar gibi hemen boşalmayı düşünmüyorsunuz. Çünkü boşaldığınız zaman, çoklarını kırıp geçirmeniz, rencide etmeniz söz konusu. Başkalarını kırmayayım diye, hazmedilmeyecek şeyleri atıyorsunuz içinize; bu defa siz kırılıp dökülüyorsunuz. İşin aslı bu.

*  Bir yönüyle hep hüsn-ü zannımızın kurbanı olduk. “Bu mevzuda defaatle boğazlandık.” diyebiliriz. Ama hüsn-ü zan mümkün oldukça, hüsn-ü zan etmek ve hüsn-ü zanna kilitlenmek lazım.

*  Fakat yine bir hadisin ifadesiyle, “Bir mü’min bir delikten bir defa ısırılır.” Hüsn-ü zan ettiğimiz şeylerde sürekli negatif bir kısım tavır ve davranışlarla karşı karşıya kaldıysak, bu defa Hazreti Pir’in verdiği ölçüler çerçevesinde, “hüsn-ü zan, adem-i itimat.” Başkaları hakkında kötü düşünmeme, elden geldiğince en olumsuz şeyleri bile iyiye yorumlama ve makul birer mahmil bulma; “ihtimal ki şundan dolayı yapmıştır” deme…

*  İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) “İbadetin en güzelini arıyorsanız, mü’minler hakkında hüsn-ü zan etmektir.” buyuruyor.

*  Tarikat-ı Muhammediye üzerine yazılan şerhlerden biri olan Berika’nın müellifi İmam Hâdimî, “Bir mü’mini fuhuş işlerken bile görsen, hemen onun hakkında hükmünü verme. Gözlerini sil, ‘Allah Allah, o insan böyle çirkin bir işi yapmaz; yoksa ben yanlış mı gördüm!’ de; dön bir kere daha ‘O mu?’ diye kontrol et. O ise, ‘İhtimal yine yanlış gördüm’ de; bir kere daha, bir kere daha gözlerini yalanla ve onları silip tekrar bak.” (diyor). Hazreti İmam’ı çok severim, ona karşı derin hürmetim vardır ama bu sözlerini fazla bulurum. Zira, on defa gözlerini silip yeniden bakmaya ve o işi tahkik etmeye hiç gerek yoktur. Çünkü ilk bakışta insanın içinde hâlâ bir şüphe vardır ve bu şüphe, söz konusu insan hakkında verilecek kararın daha müsbet olması için bir menattır. Eğer mesele tahkik edilirse, kesin hükme varmaktan başka bir yol kalmayacaktır. Dolayısıyla, insan, gözüne bir çirkinlik iliştiği zaman, tecessüs, teşhis ve tesbit peşine düşmeden, o sevimsiz fotoğraflar gönlüne akarak fuad kazanında eriyip bir hüküm kalıbına girmeden, hemen sırtını dönüp oradan uzaklaşmalı; “Allahım günahkâr kullarını hidayete erdir, beni de affet!..” demeli ve gördüğünü de unutmalıdır.

*  Öyle bir durumda bile olsa, insanlar hakkında hüsn-ü zan etmeli. CD’ler oluşturmak, chiplere değişik şeyler yüklemek, bazı kimselerin haysiyet, şeref, namus ve iffetiyle alakalı bazı şeyleri teşhir etmek suretiyle onları yıkmak ve devirmek, bir mü’minin yapmaması gerekli olan şeyler; caiz olmayan şeylerdir bir mü’min için.

*  Kur’an-ı Kerim’de bazı hususlarda ahkam çok net, çok belirgin olduğu halde, İnsanlığın İftihar Tablosu o mevzuda hep Cenâb-ı Allah’ın hilm u silmini nazar-ı itibara alarak hilm ile muamele etmiştir. Madem Allah Halim’dir.. madem Allah Rasûlü’nün dedesi Hazreti İsmail Halim’di.. Hilm, olumsuz şeyleri müsamaha ile karşılama demektir; en olumsuz şeylerde dahi güzel bir  kısım mahmiller bularak, ondan sıyrılma, sırtını dönme, üzerinde durmama, karşı tarafı yıkma gayreti içine girmeme demektir.

*  Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, işledikleri günah sonrası, suçlarını itiraf ederek Allah’ın huzuruna temiz olarak gitmek isteyen Mâiz ve Gâmidiyeli kadın için şöyle böyle bir mahmil bularak, “Dön, git, Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.” demiş ve tevbe yolunu göstermiş; kendi ısrarlı talepleriyle cezalandırıldıktan sonra da biri hakkında “Öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe şu iki dağ arasındaki insanlara paylaştırılsaydı hepsine yeterdi!”, diğeri hakkında da “O öyle bir tevbe etti ki eğer haraç alan bir mü’min dahi bu tevbeyi yapsaydı Allah affederdi!” buyurmuştu.

*  Meselenin makuliyeti ve Kur’an aklîliği sayesinde her türden insanın bir araya geldiği bir camia.. Stantlarda değerlerinizi teşhir ediyorsunuz, beğenenler alıyorlar.

*  Yeni değil, kadimden bu yana sizin yaptığınız bu şeylere karşı değişik komplolar oluşturulmuştur. Ta Pîr-i Mugan döneminden itibaren, bir taraftan iyilik adına açılımlar sergilerken, bir taraftan da birileri tarafından çelmeye, el-enseye maruz kalmışsınızdır.

*  2004’te de bir dayatma olmuş. Eğer daha sonra birileri tarafından “Ben kaç defa bu mevzuda bakanları değiştirdim, bu işi yapın filan diye…” Sürç-ü lisan kabilinden mi, sağlam mülahazaya alamama kabilinden mi, bu  mesele böyle tekerrür edip durmasaydı.. o gün alınan kararların bir sonucu olarak, bugün bu meselenin üzerine gelme duygusu olmasaydı.. maşerî vicdanda  böyle algılanma olmasaydı.. Bütün maşerî vicdan meseleyi şimdi öyle algılıyor; “Demek ki o zaman öyle karar verilmiş, sonra ardarda bunlar sürekli, o mevzudaki vazifelileri değiştirerek hep bu işin üzerine gitmişler” şeklinde.. Ama bunlar denmeseydi, hüsn-ü zannımın gereği şuydu: “Bu mesele konjonktüreldi. O günün şartlarını bilmiyoruz, hadisenin içinde değildik ki biz o hadiseyi arka planıyla görelim, felsefesiyle değerlendirelim.” derdim.  Devamı, temadisi olmasaydı, meseleye öyle bakardım. Ama o mevzuyu te’yid eder mahiyette beyanların verilmesiyle, öyle bir mesele karşısında, maşerî vicdan karşısında da bana diyecek bir şey kalmıyor.

*  Ben yoksa o meseleye nasıl bakardım biliyor musunuz? Hudeybiye Sulhu gibi bakardım. Derdim ki: “O mevzuda problem çıkarmamak için, bütün bütün o mevzuyu negatif hale getirmemek için, fonksiyonu yitirmemek ve bertaraf edilmemek için muvakkaten bir tavizden ibaretti bu. Fakat sonra meselenin üzerine gidilmemek suretiyle, mesele pozitif olarak değerlendirildi.” Bu nazarla bakar, işi hüsn-ü zanla yumuşatır ve maşerî vicdana da meseleyi öyle duyurmaya çalışırdım. Şimdi denen, edilen şeylerle şahsen benim kolum, kanadım kırıldığı gibi, dilime de bir kilit vuruldu. O gün öyle dendi, arkadan da ısrarla işin üstünde duruldu; “Atılan o imzaların hakkını yerine getirin!.” falan.. gibi, sürç-ü lisan değilse, bir zuhul değilse, bu mevzuda birilerinin dürtüleriyle söylenmiş sözler değilse şayet.. bu şunu-bunu değil, benim kolumu-kanadımı kırdı.. buradaki hüsn-ü zan sistemimi kullanmama mani oluyor.

*  Her şeye rağmen ben düşünüyorum; “Acaba bunu bile nasıl bir hüsn-ü zan yorumuna bağlayabilirim?” Bir şey bulamadım şu ana kadar…

*  Bu işlerle uğraşılırken, asıl meşgul olunması gerekli olan şeyler ikinci plana itilecek… Mesela genel orta dereceli okullarda %35 nisbetinde içki içen talebe var. Bu neredeyse ortaokul talebelerine kadar inmiş. %30 nisbetinde sigara içen öğrenci var. Bunlar yaygınlaşıyor. %15-20 nisbetinde uyuşturucu alışkanlığı var. Türkiye’nin esas problemi budur; gelecek nesillerin uyuşturucu, içki içen, sigara içen nesiller olması.. ve bizim bunlarla mücadele ediyor gibi bir tavrımız varken, böyle çok önemli, metastaz olmaya meyilli kanser gibi yarının yığınlarını batırabilecek bir problem varken, böyle bağışlayın, çok özür dilerim, böyle eften-püften meselelerle meşgul olmak, bir yönüyle mühimme takılıp da onlarca ehemmi görmezden gelmek gibi bir hal oluyor. Onu anlamakta da işin doğrusu zorlanıyorum.

*  Hüsn-ü zan esas olduğu gibi, su-i zanna da sebebiyet vermemek lazım. O mü’minler de kendi haklarında su-i zanna sebebiyet verecek şeylerden sakınmalıdırlar. Yaptıkları şeylerin makul, Kur’an aklîliği içinde kabul edilir olması lazım. Esasen biz de kendi tavır ve davranışlarımızla, bu mevzuda olumsuz bazı şeylere mukabelelerimizde aynı su-i zanna düşmemeliyiz, su-i zan edilebilecek duruma düşmemeliyiz. O yüzden tedbirli ve temkinli olmalıyız.

*  Bazı dostlarımız sükût çağrısı yapıyorlar. O bazı dostlarımıza deseniz ki, “Şu meselede siz de sussanız ya!..” Bakın ne derler: “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır”, Peygamber Efendimiz buyuruyor.” Geçen musahabede de geçtiği üzere, siz eğitim yuvaları açmak suretiyle, toplumunuza hizmet etmek suretiyle ve temel değerlerinizi tüm dünyaya tanıtmak suretiyle açılımlarınızda aklın, mantığın, muhakemenin gereği olarak, Kitap ve Sünnet’le test ettikten sonra bu meseleleri yanlış görüyorsanız, o yolda yürümeniz Hakk’a karşı saygısızlıktır. Fakat Kitap, Sünnet, İcma-yı Ümmet, Kıyas-ı Fukaha ve zamanın tefsirini arkanıza alarak bu yolda yürüyorsanız, hak demektir o. Bu defa da falanın filanın bu mevzuda önünüzü kesmesi, şöyle-böyle sizin üzerinize gelmesi karşısında yürüdüğünüz bu hak yoldan dönerseniz şayet, Hakk’a karşı saygısızlık yapmış olursunuz; dolayısıyla Allah’a, Kitap’a, Sünnet’e karşı da saygısızlık yapmış olursunuz.  Yaptığınız şeylerde Allah’ın sevmediği, Peygamber’in kabul etmediği/etmeyeceği ve milli değerlerinize ters ne vardır? Üniversite hazırlık kurslarınızda uyuşturucu, sigara, alkol mü kullanılıyordur? Bohemlik mi yapılıyordur? Bunlar yapılıyorsa, ben de öyle derim, “Kapılarına kilit vurun, çekilin, iyilik yerine kötülük yapıyorsunuz siz!..” Eğer bunlar yok da, kendi toplum değerlerinize bir yürüyüş varsa şayet, bu haktır; bundan dönmek, nâhak bir şey olur. O zaman böyle bir mevzuyu müdafaa etmede susmak dilsiz şeytanlıktır.

*  Kuvvet hakta olmalı, hak kuvvette değil. Kuvvet hakka tâbi olmalı. Kuvvetin en önemli derinliği, hakkı temsil etmesine bağlıdır. “Kuvvet bende!..” diye, “ben her şeyi yaparım” mülahazası çok defa insanı nâhak şeylere sevkedebilir.