Posts Tagged ‘insan mahiyeti’

Bamteli: YOLDA DÖKÜLENLER VE İNSANÎ DAVRANIŞLAR MANZUMESİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Bakalım, kimler bir muhalif rüzgârla harman gibi savrulacaklar ve kimler hem kendilerini hem de dünyaları aşarak sonsuzluğa vâsıl olacaklar?!.

اَللَّهُمَّ نَوِّرْ سَرَائِرَنَا، اَللَّهُمَّ قَدِّسْ سَرَائِرَنَا، اَللَّهُمَّ طَهِّرْنَا مِنَ الْقَاذُورَاتِ الْبَشَرِيَّةِ وَالْجِسْمَانِيَّةِ وَالْحَيَوَانِيَّةِ وَالنَّفْسَانِيَّةِ، وَقَدِّسْ سَرَائِرَنَا، وَنَوِّرْ سَرَائِرَنَا، فِي كُلِّ شَأْنِنَا وَفِي كُلِّ أَمْرِنَا * وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ

(Allah’ım iç dünyalarımızı nurlandır; manevî melekelerimizi ve latifelerimizi arındır. Bizi beşerî, cismanî, hayvanî ve nefsanî kirlerden/pisliklerden temizle. Her halimizde ve her işimizde manevî latifelerimizi tertemiz kıl ve iç dünyamızı nurlu eyle ki, ilahî tecellilerine her zaman açık ve hazır olalım. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, ailesine ve ashâbına salât ü selam ederek bunu diliyoruz Rabbenâ!..)

İnsanın iç dünyası karanlık olunca, duyguları ve düşünceleri de hep o kirin tesirinde kalır. Kalb, yenik düşer; ruh, âvâre kalır. Ve insan, kendini bir yerde bir şeyin içinde zanneder ama aldanmış olur.

İç aydınlığı çok önemlidir. İnsanın iç dünyası envâr-ı İlahî ile, Hazreti Nûru’l-Envâr (celle celâluhu) ile, Münevvirü’n-Nûr (celle celâluhu) ile nurlanmayınca, o iç karanlığı, insanın bütün ufkunu karartır. Yollar, meşalelerle dolu olsa, projektörlerle dolu olsa, o yine gider sağa toslar, sola toslar; “dünya” der, ona takılır; “cismaniyet” der, ona takılır; “bohemlik” der, ona takılır; “şehevât-ı nefsâniye” der, ona takılır; “mal” der, ona takılır; “mülk” der, ona takılır…

Enbiyâ-ı izâmın nurlu atmosferine girdikten sonra bile böyle bir karanlığın kurbanı olmuş zulmetzedeler sayılamayacak kadar çoktur. O irtidat hadiseleri akıntısına kapılan nice kimseler vardı ki, bunlar, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile diz dize gelmişlerdi; O’nun arkasında namaz kılmışlardı, oruç tutmuşlardı; münafık değillerdi. Fakat bir yerde başları döndü, bakışları bulandı, düz yolda patikaya saptılar ve takılıp yolda kaldılar. Bunlara “yolda dökülenler” deniyor. Seyyidinâ Hazreti Musa ile Zât-ı Ulûhiyet arasında cereyan eden bir muhavere içindeki insanlar gibi: “Yâ Musa! Onlar, Bana ulaşmış, Beni bilmiş insanlar değil; onlar, yolda olanlar ve yolda dökülenler!

(Rivayetlere göre: Hazreti Musa (aleyhisselam) Tur dağında Hak ile mülâkî olmaya yürüdüğü sırada bazı insanların Allah yolundan döndüklerini görür ve şöyle der: “Rabbim, bu insanlara ne oluyor ki, Sana vardıktan sonra yüz çevirip gerisin geriye dönebiliyorlar? Nasıl oluyor da bunca güzellikleri gördükten sonra, onları terk edip tekrar karanlıklara yönelebiliyorlar!” Hazreti Musa’nın bu istifsarı üzerine, Cenâb-ı Allah ona hikmet lisanıyla cevap verir: “Ey Musa, onlar Bana vâsıl olamamışlardı; henüz yoldaydılar. Hem onlar, Benim yolumun yolcuları da değillerdi, Bana gelmiyorlardı. Başka gâyeler için bu yola düşmüşlerdi. Şimdi geri dönüşleri de bu yüzdendir. Yoksa Benim yolumda bulunup Bana ulaşmaya karar verselerdi ya da Bana vâsıl olsalardı asla geriye dönmezlerdi.”)

Çok tekerrür etti, siz de iyi biliyorsunuz; tekrarını da -bir yönüyle- zâid sayabilirsiniz. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok tekrar buyurduğu bir dua: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَEy kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dinde, diyanette, dini hayatta sâbit kıl!” “Ekrabu’l-mukarrabîn” olan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi adına belli bir ufkun ifadesi olarak, o mevzudaki o durumu itibariyle, bir talebini böyle seslendiriyor. Fakat O’nun bu mübarek duasını rehberliğinin gereği, imam olmasının gereği, size/bize tâlim düşüncesinin gereği olarak anlamak, bize öğretmek için söylemiş olduğunu düşünmek Kıtmîr’e daha uygun geliyor: “Ben de böyle diyorsam şayet, bakın başınızın çaresine!..” demek gibi.

Evet, kendimizle yüzleştiğimiz zaman, eksiğimizi, gediğimizi, kırığımızı, döküğümüzü görürüz. Ancak o zaman görürüz neremiz karanlık, neremiz aydınlık, nerede doğru yolda yürüyoruz, nerede yürüdüğümüzü zannettiğimiz halde zikzaklar çiziyoruz. Kendimizle yüzleşmeyince bunları bilemeyiz. Üzerinde durulup belki kaleme kâğıda dökülmesi gerekli olan engin bir mevzu ama o da yine aydınlık bir dimağ ister. Öyle aydınlık bir konunun kendi muktezâsı gereği aydınca ortaya dökülmesi için, duygunun ve düşüncenin de aydın olması iktiza eder.

  Tebessümle yaşamalı, tebessümle ölmeli; fakat yangın yerine dönmüş İslam dünyası karşısında hâlâ gülebiliyorsanız, bir psikiyatriste müracaat etmenizde yarar var!..

“Bir gül gibi, gördüğün herkese gül!

Renk ve kokunla ruhlara süzül,

Hep bir sevgi sembolü gibi görül,

Tebessümle yaşa, tebessümle öl!”

Son mısra yarım kafiyeye kurban gitmiş; “-ül” ile “-öl” birbirinden farklıdır, şiirin şiiriyetine dikkat edenler, ona da dikkat ederler.

Tebessümle yaşa, tebessümle öl!..” Keyiflenme, neş’elenme, dırçık atma değil. (Dırçık atma tabiri, Doğu Anadolu’ya mahsus; baharda buzağıların dışarıya çıktıkları zaman yaptıkları tavırları ifade için kullanılır.) O manada değil; esas olan, insanları memnun etme, tebessümlerinle gönüllere akma.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) içinde magmalar kaynayıp duruyordu.. insanları, ulaştığı ufka ulaştırma magmaları.. herkesi gördüğü cennete ulaştırma magmaları.. bütün engelleri aşarak لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ hakikati ufkuna/zirvesine ulaştırma magmaları.. “Niye görmüyorlar?! Neden duymuyorlar?!. Neden dinlemiyorlar?!. Neden gittikleri o eğri-büğrü yoldan vazgeçmiyorlar?!. Neden bir kere de sırat-ı müstakîm demiyorlar?!.” diye. Kur’an’ın değişik yerlerinde O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ta’dil ve takdir adına kullanılan çok farklı ifadeler vardır ama bu arada iki yerde “Neredeyse kendini öldüreceksin!” denilmektedir: فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا “Öyle görünüyor ki (ey Rasûlüm), o müşriklerin peşinde, bu Söz’e (Kur’ân’a) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin.” (Kehf, 18/6); لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلاَّ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “O insanlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ, 26/3) Evet, “Sana/inene inanmıyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin!” deniyor. Öyle heyecanlıydı; içinde magmalar vardı, köpürüp duruyordu.

Diğer taraftan, sâdıkların hâlidir bu. Kur’an-ı Kerim, وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ “Doğruyu getiren ve onu tasdik edene gelince, onlardır Allah’a karşı gelmekten ve her türlü fenalıktan korunan ve Allah’ın koruması altına girenler.” (Zümer, 39/33) der. “Biri, O (aleyhissalâtü vesselam); biri de arkadan O’nu tasdik eden.” diyorlar bu ayetin yorumunda. “Sâdık”ın hali, tıpkı o arzın derinliklerindeki magmalar gibi köpürüp durma ama onu dışarıya vurmama halidir. Âşık ise, değişik yerlerden boşluklar bulunca, dışarıya püskürmeler şeklinde kendini ifade eder. Onun için “sâdık” ondan daha derindir. Kaldı ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) “esdaku’s-sâdıkîn”dir. Dolayısıyla sürekli böyle yanardağların dibindeki şeyler gibi içi köpürüp durduğu halde, O, insanlarla karşılaştığı zaman, yine herkesi tebessümle karşılıyordu. Tebessüm insanı idi. Bir tebessüm…

Siyer kitapları, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in, hayatında sadece üç defa güldüğünden bahsediyorlar; gülme dediğimiz şekilde. İçinde öyle yanardağlar köpürüp duran bir insan, gülemez herhalde!.. Günümüzde âlem-i İslam’ın genel manzarasına bakan insana, “gülme”nin haram olması gibi!.. Haram.. haram!.. Sürekli lav püsküren bir İslam dünyasına bakın! Kendi ülkenizi gez-göz-arpacık yapın; İslam dünyasını da bu gez-göz-arpacık ile temaşa etmeye durun. Bu İslam dünyasına böyle baktığınız zaman hâlâ gülüyorsanız, bence bir psikiyatriste müracaat etmenizde yarar var.

Bazı ahmakların kalkıp “Ülkemizde hak, adalet, hürriyet, her zaman olduğundan fazla, en mükemmel şekilde yaşanıyor!” demesine bakmayın! Birinin de bunu diyenin elinden tutup onu da bir psikiyatriste götürmesi iyi olur, kanaat-i âcizânemce. Ortalık cayır cayır yanarken.. binlercesi âh u zâr ederken.. hatta milyonlara bâliğ olan insan inlerken.. mahrumiyetleri mahrumiyetler takip ederken.. hak-adalet üzerinde raks edilirken.. milliyet ruhu ayaklar altında pâyimal iken… Hâlâ her şeyi -bağışlayın- halk ifadesiyle “süt liman” görme, aklî maluliyetten kaynaklanan bir cinnet zırvasıdır. Her şeyi mükemmel görme, her şeyi her zaman olduğundan daha mükemmel kabul etme, şu anda İslam dünyasına bakıp bunları mırıldanma, bir akıl maluliyetine delalet eder; “paranoya” da değil, düpedüz üç buutlu bir “cinnet” ifadesidir.

Dahası, ondan daha acınacak bir hal varsa o da, böyle mecnunların arkasından koşan yığın yığın, işin ne olduğunu bilmeyen mecnunların varlığıdır. Zaten tımarhanedekiler, birbirlerinin hallerini çok yadırgamazlar; çok rahat birbirleriyle anlaşırlar, ederler. Ama içlerine kendilerine bakan psikiyatrist hekim bile girdiğinde, onun tavırlarındaki istikamet, düzgünlük ve farklılıktan dolayı, birbirlerinin yüzlerine bakar, kahkaha atarlar; “Şu adama bak, ne tuhaf!” falan derler. Onların nazarında tuhaf olan, aklı olandır. Ama o akılsızlar, kendilerini tuhaf görmezler. İşte, bugün “âlem-i İslam” dediğimiz şeklî Müslümanlığın hâkim olduğu dünyada, manzara bundan ibarettir.

Fakat ye’se düşmeyin!.. “Gam-ı tasayı bırak, iraden canlı ise / Ümit kaynağı ol -olabilirsen- herkese!..” Kulaklarını kapa o türlü çatlak sese.. ve elinden geliyorsa, kulaklarını aç, Peygamber’den gelen diriltici nefese!..

  Dilde Hafif, Terazide Ağır, Rahman Nezdinde Sevimli İki Cümle

“Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccâde / İşte insanı kurbete taşıyan cadde.” Rasûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurur: أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir; (secde ettiğinizde) duayı çoğaltın.” Kulluk şuuruyla başınızı yere koyduğunuz zaman, Allah’a kurbet hâsıl olur. İşte o ânı iyi değerlendirmek, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen ve Peygamber Efendimiz’den nakledilen niyazlarla Cenâb-ı Hakk’a yönelmek, ayet ve hadislerde geçmeyen duaları ise kelam-ı nefsî türünden mülahazalara emanet edip kalbin diliyle seslendirmek lazımdır.

Hadis-i şerifleri nakleden ve râvî diye anılan zatlar hakkında, hadis rivayetine ehil olup olmadıklarını belirlemeye yönelik gerekli her türlü bilgiyi derleme, koruma ve değerlendirme ilmine “ricâl” de denir. Ricâl okurken görürsünüz: Bazı kimselerin ibadet alanındaki sergüzeştleriyle alakalı durumları ifade edilirken, “Öyle ayakta duruyordu ki, onu görenler ‘Galiba rükûu unuttu!’ diyorlardı.” cümlesine yer verilir. Anlıyorsunuz manasını. Rükûa gidince de “Galiba bu adam, kavmeyi (doğrulup dimdik durmayı) unuttu!” falan diyorlar. Kim bilir, orada belki elli defa kelimelerin en güzelini tekrar ediyor.

Buhari’nin son hadisidir, sahih, meşhur hadis: كَلِمَتَانِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ، ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ، حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ “İki söz vardır ki, onlar dilde hafîf, mîzanda pek ağır, Rahmân nezdinde de çok sevimlidir. Bunlar: ‘Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm’ cümleleridir.”

Bu cümleler, “tevhîd-i hâss” ve “tesbîh-i hâss”ı ifade etmelerinin yanı başında, aynı zamanda “isneyniyet”e de delalet etmeleri itibariyle, Hazreti Pîr-i Mugân, o ufku ihraz edenler için onların söylenmesinin bir şey ifade edeceğine dikkati çekiyor. Efendim, “tam tevhid” içinde -esas- “isneyniyet”i de, حَقَائِقُ الْأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ “Eşyanın hakikati sabittir.” gerçeğini de unutmama mevzuu. Çünkü bir tarafta tam takdîs var. Bir yönüyle, her şeyi silme; her şeyi, O’ndan gelen, peşi peşine gelen karelerin birbirini takip etmesinden ibaret görme.. Hazreti Muhyiddin’in “vücûd” mülahazasını, buna bağlayabilirsiniz. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin “şühûd” mülahazasını, buna bağlayabilirsiniz. Fakat bir tarafta da اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demek gibi; kendini görme, nimeti görme, Mün’im-i Hakiki’yi (celle celâluhu) görme ve اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ ile gürleme gibi, “isneyniyet”i ifade etme mevzuu var. Derince bir konu; herhalde mizandaki ağırlığı da bundan. كَلِمَتَانِ İki kelime vardır ki, خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ Dile ağır gelmez, söylemesi pek kolaydır. ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ Mizanda ise teraziyi kıracak kadar ağırdırlar. حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ Allah nezdinde de en sevimli iki kelimedir: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ

Me’sûrat’ta (Efendimiz’den rivayet edilen dualar arasında), onun rükûda dendiğine dair bir şey görmedim. Fakat orada سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ dendiğine göre, öyle mübarek bir kelimenin denmesinde de bir mahzur görmüyorum. Neden? İnsanın, kendini nefyetme adına ilk adımı atıp bir asâ gibi büküldüğü anda evvelâ o tesbihi tekrar etmesi ve sonra ayağa kalkıp رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ ile “isneyniyet”e bakan yanı söylemesi arasında سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ öyle uygun düşüyor ki!.. İşte, selef-i sâlihînden çokları belki elli defa diyorlar bunu: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ Diyor ve belki gerçekten de ayağa kalkmayı unutuyorlar.

  “Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccâde / İşte insanı kurbete taşıyan cadde.”

Namazda sehiv (unutma) mertebelerinden de bahsedilebilir: 1-Kutsal nisyan/sehiv: Namazın içinde, namaza dalmanın ve adeta namazlaşmanın bazı rükünleri unutturmasına “kutsal nisyan” denir. Ha, kitaplarda böyle bir şey yok fakat Nebi’nin nisyanına “me’âlîye inhimakına bağlı olması” itibariyle, biz öyle diyoruz. 2-Mübarek nisyan/sehiv: Hazreti Ömer’in nisyanı gibi. O da oluyor. “Yâ Emire’l-mü’minîn, namazı şöyle kılacaktık ama böyle kıldırdınız!” diyorlar. “Falan yere asker sevk ediyordum.” diyor. Namazda i’lâ-i kelimetullah adına nisyan. 3-Nisyan-ı (/sehv-i) süfehâ: Bizim gibi ümmîlere (ama sizi katmayayım, nemelazım, belki sizler âlisiniz, Allah bilir; benim gibi ümmilere) gelince, bizim nisyanımız, “nisyân-ı süfehâ”dır. Dünyaya ait, mâsivâya ait şeyler kalbimizi alıp götürdüğünden dolayı, kararttığından dolayı, namazda, namaz dışı şeylere dalarız. Onun için namazda, namaz içi şeylere dalmak suretiyle insan bir şeyi unutuyorsa, o nisyana “kutsal nisyan” diyoruz. Başını secdeye koyduğu zaman, etraftakiler endişe ediyorlar, kaldırmıyor başını bir türlü.

Antrparantez arz edeyim: Biri, camide imam ise, umum cemaate namaz kıldırıyorsa, orada Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا، وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyici olup sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz.” beyanına uygunluk içinde hareket etmesi lazım. Ama kendi kendinize namaz kılarken, her rüknü özene bezene, uzun uzun yapabilirsiniz.

Öyle kılıyorlardı, namazlaşıyorlardı. Secdeye gittikleri zaman, etraftakiler “Acaba öldü mü?!” diyorlardı. İhtimal, yarım saat secdede duruyorlardı. Zannediyorum, böyle bir insan, o türlü cevher adalarına, mercan adalarına dalınca, diğer şeyleri de unutuyor orada. Bir yönüyle o deyişten o deyişe, o deyişten o deyişe, o deyişten o deyişe; bir musikişinasın “ney”i ile veya başka enstrümanı ile makamdan makama, makamdan makama, makamdan makama geçmesi ve kendisine bir zevk zemzemesi yaşatması gibi, o da kutsal bir zevk zemzemesi yaşıyor orada. Secdeye başını koyuyor, bir daha kaldırmak istemiyor başını. أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ فَهُوَ سَاجِدٌ Secde, Allah’a en yakın olduğun hal ise, niye o yakın hali bırakıyorsun ki?!. Amma yapacağın başka şeyler var; bir kere daha o yakınlık, bir kere daha o yakınlık, bir kere daha o yakınlık… “Hel min mezid!” (Daha Yok mu?) yolcusuna düşen şey, sürekli o yakınlığa ait argümanları kullanmaktır. أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ فَهُوَ سَاجِدٌ Başını bir daha koyuyor. Öyle bir “kıyam”laşma, öyle bir “rükû”laşma, öyle bir “kavme”leşme, öyle bir “secde”leşme, öyle bir “celse”leşme, öyle bir “tahiyyât”. O da Miraç’ta İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, Cenâb-ı Hakk’a tazimât u tekrimâtını arz etmesi, Zat-ı Zü’l-celâlin de ona mukabelede bulunması, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ demesi.. O’nun da, aldığı o selam ile orada bile ümmetini yâd etmesi. Bu mülahazalarla çok derin bir muhâvere ufkuna ulaşma namazda oluyor. Onun için “namazı iyi bil ki, o mü’minin miracıdır.” “Namaz, dinin direğidir, nurudur / Sefine-i dini (din gemisini) namaz yürütür / Cümle ibadetin, namaz piridir / Namazsız-niyazsız İslam olur mu?!” Ama namaz, “namaz” olması lazım ki, namaz kılan da “Müslüman” olsun.

  “Allah’ım, beni bana unuttur ve kendimden bahsetmeyi bana kerih göster!”

Evet… O ki, Yaradan O’dur; O’na can kurban. Kalkıp öpesim geliyor da o mübarek ismi fakat âdet çıkarmış oluruz, bu defa herkes kalkar öper onu. Putperestlikler böyle doğmuştur. Ama o iştiyak, içinizde olmalı. Gerçekten o nâm-ı celil-i İlahî, ne zaman o levhada çıksa, böyle içimden “Yahu, kalkıp da bir öpsem onu!” geçiyor. İsim… İsim, müsemmânın ne aynıdır ne de gayrıdır. Bizimkinin gayrı olduğu bellidir; çünkü bizimkini anamız-babamız, konu-komşu koymuşlardır. Bazıları da hoca bildikleri adamlara sorarak, “Annesinin adı Fatma, bir kızı olacak, bunun adını ne koyalım?!” demişlerdir. Mesela, sen de diyorsun ki: Betül. Ne kadar isabetli, Allah bilir. Fakat O, Allah (celle celâluhu); O kendi diyor: Allah, er-Rahman, er-Rahim, Mâliki yevmi’d-din, Hayy, Kayyûm, Ehad, Samed; can kurban yâ Ehad, yâ Samed!..

Allah’ım, beni bana unuttur. Ve kendimden bahsetmeyi, bana, kerih göster!” Vird-i zebân olsun. “Allah’ım, beni bana unuttur!” O ben miyim, ya ben O mu?!. “Öyle bilmezdim ben kendimi / O ben miyim ya ben O mu? / Âşıkların budur demi / Yandıkça yandım bir su ver!” (Gedâî)

Ben O’ndan gelen tecellilerden başka bir şey değilsem, ayıptır yahu, benim kendimi takdis edercesine, “ben” demem. Ama -bir yönüyle- vücudunun gölgesinin, gölgesinin, gölgesinin, gölgesinin gölgesi.. ve sanatının eseri. O’ndan ötürü, Hak’tan ötürü. Yunus Emre demiş, değil mi? “Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü.” Her yaratık sevilir, Yaratan’dan ötürü. Sinek sevilir, karınca sevilir, bir yeşil yaprak sevilir, bir ağaç sevilir. Sizin gibi düşünmeyen bir insan sevilir. Sevmenin mertebeleri vardır. Seninle aynı safta duran, aynı Allah karşısında eğilen asâ gibi, yerlere kapanan, kalkıp kemerbeste-i ubudiyet içinde el-pençe divan duran, seninle aynı duyguyu, aynı düşünceyi paylaşan insanlara karşı alakan, O’ndan ötürü; onların O’nunla olan irtibatlarından ötürü.

Bütün bunlar -bir yönüyle- Sana müteveccihler. Senin hatırına, hepsini gönlümde derin bir alaka, derin bir sevgi ile alkışlıyorum! Ama bu, diğerlerini hakir görmemi gerektirmez; çünkü onlar da Senin fırçandan çıkmış, Senin vücudunun gölgelerinin gölgelerinin gölgeleri… Dolayısıyla Senin hatırına o sanatlara karşı da, o âbidelere karşı da saygılı olmaya çalışıyorum!” İşte bizim insanlığa bakış ufkumuz, zaviyemiz, gezimiz-gözümüz-arpacığımız bu. Siyasînin gezi-gözü-arpacığına gelince; “Benim partimde isen, Firdevs’e girersin. Yoksa, Peygamber’in partisinde bile olsan, giremezsin; onun için sen, lânetlenmeye kesb-i istihkak ediyorsun!” Bu da siyasînin felsefesi…

  İnsanın mahiyeti adeta ibadete ve ubudiyete göre programlanmıştır.

Allah (celle celâluhu) insanı yaratırken, aslında onu insandan istediği şeyleri yerine getirebilecek şekilde bir anatomi ile, bir fizyolojik yapı ile örgülemiştir. Alexis Carrel’in “İnsan Bu Meçhul” kitabına baktığınız zaman da görürsünüz; o uzuvlar, o uzuvların fonksiyonları, mahiyet-i insaniye, öyle bir kurumla kurulmuş, öyle örgülenmiş bir danteladır ki!.. Bir yönüyle, insan ancak o ibadetle kendine göre bir şey yapmış olur; Allah karşısında, O’nun emirlerine göre tavır belirlemesiyle, mahiyetine saygılı davranmış olur. Çünkü özünde öyle olması gerekli olan şeyleri o haliyle dışa vuracak; Allah (celle celâluhu) ibadet etsin diye yaratmıştır onu. وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât Sûresi, 51/56)

Melâike-i kiram’da cebr-i lutfî olarak vardır ubudiyet. Onlar, sizin yeme, içme, yatma ve beşerî başka mukteziyatı yerine getirme mevzuunda duyacağınız arzu ve ihtiyaca benzer şekilde Cenâb-ı Hakk’a karşı arz-ı ubudiyete ihtiyaç duyuyorlar. Hani o “müheymîn” var, onlar bir an gözlerini Allah’tan ayırmıyorlar. Bazı ehlullahın hayat sergüzeştlerinde, kendilerini anlatırken gördüm; “Bir an kendimi huzur-u risaletpenahîde görmesem, kalbim durur, ölürüm!” diyor adam. O ehlullahtan böyle diyen insanlar var. (İçinizde vardır herhalde böyle diyen. Başınızı sallamayın da.) “Bir ân, huzur-u risaletpenâhînin dışında kendimi görsem, ölürüm!” Demek ki sürekli bir “maiyyet-i nebeviyye” yaşıyor onlar.

Bunu bilmeyen bir kısım teologların mülahazasına bakmayın. Onlar, kitaplara takılmış, fişlemiş, işlemiş; bir de fişleyip işledikleriyle başkalarını dişlemiş insanlar. Ben, kalbî ve ruhî hayata yükselmiş, cismâniyetten çıkmış, bedenin ağırlıklarını sırtından atmış, hayvaniyeti bırakmış, kalb ve ruhun derece-i hayatında seyahat eden insanlardan bahsediyorum. İmam-ı Rabbânî gibi, Hazreti Muhyiddin gibi, İsmail Hakkı Bursevî gibi, Şâh-ı Geylânî gibi, çok bayıldığım insanlardan bir tanesi Mustafa Bekrî es-Sıddîkî (Uşşâkîlerin Pîri ve o büyük insanlar arasında milimi milimine Ebu Hanife’yi takip edenlerden de biri) gibi… Evet, bunların ufkunu idrak edememiş, nazarînin mahpusu, surînin mahpusu, yetiştiği kültür ortamının mahpusu; o çerçevenin dışına çıkamayan zavallılar da var. Yemin etmiş gibi, kendi çevrelerinde, yetiştikleri muhitin kendilerine telkin ettiği şeyleri kırmızı çizgi kabul ederek, “Bizimki buraya kadar, daha ileriye bir adım atamayız!” zannedenler de var.

Hayvaniyetten çıkmak, cismaniyeti bırakmak, kalb ve ruhun derece-i hayatında seyahat etmek “Hel min mezîd” babayiğitlerinin işi. Evet, onlar, öylesine maiyyet-i İlahiyeye âşina ve âşık. Bî kemm u keyf. Mahiyeti hakkında bir şey söylemeye me’zun değiliz, söyleyemeyiz; söylediğimiz her şey -bir yönüyle- yorum olur, tefsir olur, te’vil olur, hâşiye olur, şerh olur.

Şerh dedim, Hazreti Mevlânâ’nın sözü (tabloda) çıktı: سِینَه خَواهَمْ شَرْحَه شَرْحَه أَزْ فِرَاق / تَا بَگُویَم شَرْحِ دَرْدِ إِشْتِیَاقSîne hâhem şerhâ şerhâ ez firâk / Tâ bi-kûyem şerh-i derd-i iştiyak” diyor: “Parça parça olmuş sine isterim ki, Allah’a karşı iştiyak derdimi ona açayım!..” Kalbi parça parça olmamış insan, benim diyeceğim şeyleri anlamaz ki!.. Nâdan nasıl anlayacak?!. Esas Allah için parça parça olmuş bir kalb olması lazım ki, ben de içimi ona dökeyim. Anlamıyor adam; senin dilini anlamıyor, kalbinin dilini anlamıyor, anlamıyor!..

İnsan, özü itibariyle, Kudret eli tarafından, İlahî meşiet tarafından, İlahî irade tarafından, ilmî programa göre şekillendirilirken, bir dantela gibi ona bir suret kazandırılırken, -esasen- Allah’a ibadet edecek mahiyette yaratılmıştır. Namazıyla öyledir, orucuyla öyledir, hacdaki tavafıyla öyledir, sürekli vird-i zebanıyla, O’nu yâd etmesiyle öyledir, kalbin her atışında لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ demesiyle öyledir; öyledir, öyledir… Mahiyeti öyle olduğundan dolayı, o mahiyeti doğru okuyan melâike-i kiram اسْجُدُوا لآدَمَ  (Hz. Âdem’e secde edin!..) dendiği zaman, hiç yadırgamadılar. Mahiyetine baktılar: Mahiyeti ibadete göre öyle örgülenmiş ki, mahiyetine bakınca adeta “Yahu bu sanki -böyle- sadece Cenâb-ı Hakk’a ibadet etmek, peygamberin mesajına göre hareket etmek üzere yaratılmış. Nazarı hep öbür âlemlerde; dünyaya göz ucuyla bakan, orayı sadece bir mezraa olarak gören, âhiretin koridoru olarak gören, esmâ-i İlahiyenin mecâlisi olarak gören, sıfât-ı Sübhaniyenin mezâhiri olarak gören ama ona göz ucuyla bakan, ‘Sana bu kadar!’ diyen bir varlık…” dediler. Melâike-i kiram, tabloyu doğru okuduklarından dolayı, hiçbir tereddüt yaşamadan, secde emri karşısında hemen başlarını yere koydular, “Yahu bu ne güzel mihrap!..” dediler, Âdem… Tabiat-ı Âdem böyle; mahiyeti/anatomisi tamamen ibadete göre programlanmış bir varlık. İnsan kendine baksa, kendini doğru okusa, yapması gerekli olan şey de budur.

  Hadis-i şeriflerde, namazda yapılmaması gerekenler değişik hayvan teşbihleriyle anlatılmıştır; zira, namaz, insanî tavırlar manzumesidir.

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in değişik vesilelerle işaret buyurduğu gibi; namaz, bir yönüyle insanî tavırları ortaya koyma ameliyesidir. İnsan kendini dinlediği, iç dünyasını doğru okuduğu, iç âleminin anatomisini doğru okuduğu zaman.. yani fizyolojisinin anatomisini değil de daha ziyade metafizyolojisinin (bu tabir yok ama olsun, terminolojiye koyun bunu da) metafizyolojisinin anatomisini okuduğu zaman bunu görecektir. O çok önemlidir ve esasen küfür -bir yönüyle- o zift kaynağından (insanın kendisini doğru okuyamamasından) kaynaklanmaktadır, taklit o zift kaynağından kaynaklanmaktadır. Onun için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendileri nasıl kılmışlarsa, namazı öyle tarif buyuruyor.

Mesela ayakta dururken nelere dikkat etmek lazım geldiğini anlatıyor. Hatta dikkatinizi dağıtacak şekilde, çok şekilli, resimli urbalar filan giyme mevzuuna da değiniyor. O bile kafayı dağıttığından, konsantrasyona mani. Çünkü madem benim mahiyetimde O’na teveccühü iktiza edecek bir dinamizm var, esasen beni O’na yönlendiriyor; öyleyse başka şeyler araya girdiği zaman konsantrasyon bozuluyor. Dolayısıyla -efendim- “Falan şeye, filan şeye bakmak suretiyle, halının nakışlarına dalmak suretiyle, duvarlardaki renklere/şekillere dalmak suretiyle, resimler/şekiller/hatlar arasında münasebetler kurmak suretiyle dağınıklığa düşmemek lazım!” deniyor. Dağınıklığa düşmeme… O da ayrı bir konu; belki o mevzuda ona dense dense “hevâîler gibi” denebilir. Hevâî olmama, konsantrasyona bağlı. Hevâîlik; nizamsız, intizamsız, âhenksiz yaşama.. yolsuz, yöntemsiz yaşama.. yolsuzluk yapma, yolsuzluk… Hevâî bunların hepsi; çalan, çırpan, eden, eyleyen, hepsi yolsuz adamlar bunlar. Yolları olmadığından dolayı, yolsuzların varacağı yer de bellidir.

Peygamber Efendimiz, başka konulara da temas buyuruyor. Ezcümle, insanın “metafizik anatomisi” çerçevesinde (onun dışa vuruşunu ifade ederken) buyuruyor ki: “Rükûa gittiğiniz zaman, imamdan evvel başınızı kaldırmayın!” Başınızı tekbir ile kaldırın; “Allahu Ekber!” deyince, O’na cevap veriyor gibi başınızı kaldırın. “Yoksa hımar şekline dönersiniz!” diyor. Demek ki, mânevî bir mesh meselesi oluyor. Evet.. “Câhil ile etme ülfet, aklının miktarı yok / Sırtı çullu, kendi merkep, boynunun yuları yok!” Hafizanallah… Zira insanın orada yapması gerekli olan şey, “Allahu Ekber!” denmesini beklemektir, “Büyük yalnız Allah’tır!” Demek ki “Allahu Ekber!” komutunu bekleyerek O’nun büyüklüğüne kulak vermek ve O’nun büyüklüğünü ikrar ederek başı kaldırmak, esas. Ve -bir yönüyle- beli doğrulmaya müsait yaratmasına da hamd u senâda bulunuyor gibi,

رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ، حَمْدًا طَيِّبًا كَثِيرًا مُبَارَكًا فِيه، وَلَكَ الْحَمْدُ مِلْءَ السَّمَاوَاتِ وَمِلْءَ الْأَرْضِ، وَمِلْءَ مَا شِئْتَ مِنْ شَيْءٍ بَعْدُ، أَهْلَ الْمَجْدِ وَالثَّنَاءِ، أَحَقُّ مَا قَالَ الْعَبْدُ، فَكُلُّنَا لَكَ عَبْدٌ، لاَ مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ، وَلاَ مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ، وَلاَ رَادَّ لِمَا قَضَيْتَ، وَلاَ مُبَدِّلَ لِمَا حَكَمْتَ، وَلاَ يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ

(Ey Rabbimiz, hamd Sana mahsustur; çokça, tertemiz, mübarek hamdler Sana aittir. Allah’ım, gökler dolusu, yer dolusu, aralarındaki her şey dolusu ve daha başka dilediğin şeyler dolusunca hamd Sana mahsustur. Ey mecd ü senâya lâyık olan! Kulların -ki hepimiz Sana kuluz- söyleyeceği en lâyık söz şudur: Allah’ım, Senin ihsan ettiğine mâni olacak yoktur. Senin mani olduğunu da lütfedecek yoktur. Senin olmasını murat buyurduğun bir şeye karşı gelip onu reddedebilecek ve verdiğin hükmü değiştirebilecek kimse yoktur. Sana karşı hiçbir şan ve şeref sahibine, şan ve şerefinin bir faydası dokunmaz.)

Yine antrparantez, câmide imam namaz kıldırırken böyle derse, cemaati kaçırır, devr-i risâletpenâhide olduğu gibi. Ama kendi kendine yaparken, onu namaz gibi kılmalı. O me’suratta olan her şeyi demeye çalışmalı. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mübarek lâl u gûher döken dudaklarından dökülmüş her kelimeyi, ben niye demeyeyim ki?!. O inciler O’nun dudaklarından dökülmüşse, benim dudağımdan niye dökülmesin ki?!.

Evet, رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ diyerek, “Yahu belim de doğrulmaya müsaitmiş benim!” mülahazasından sonra secdeye giderken, evvelâ dizlerinizi yere koyacaksınız, akabinde ellerinizi koyacaksınız. O meselede de buyuruyor ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Deve gibi çökmeyiniz!” Çünkü namaz, insan ibadetidir, insanın tavırlarının dışa vurmasıdır. Develer çökerken, evvela ne yapıyorlar? Ön ayaklarını koyuyorlar; sonra arka ayaklarını koyuyorlar. Bakın, İnsanlığın İftihar Tablosu, aynı zamanda, zoolojik âlemi de çok iyi okuyor; her hayvanın tabiatını çok iyi biliyor. Biri yular ile gidiyor, öbürü yatarken nasıl yatıyor; hepsini bir tek nazarla, objektif mübârek zihni, öyle alıyor ki her şeyi; o benzetmelerde/teşbihlerde fevkalade bir güzellik vardır. “Deve gibi çökmeyin!” Neden? Çünkü namaz, bir yönüyle, Allah’a karşı, insan tavırlarının dışa vurmasıdır. Şayet, bir tavır, insanî tavrın dışa vurması ise, hayvanca icrâ edilmemelidir. Evvelâ dizler konacak yere, sonra eller konacak…

Bir antrparantez daha arz edeyim: Diz problemi, diskleri olabilir bir insanın, bel problemi olabilir, yaşlılık problemleri olabilir. Fakat “Dizleri ile çökebilen insanlar, evvelâ dizlerini, sonra ellerini yere koyacaklar.” diyor. Orada da öbür türlü tavrı, bir hayvanî davranışa benzetiyor, “Aman, sakının ondan!” diyor; çünkü namaz, insanî tavır ve davranışların dışa vuruşu demektir!..

Yine bu cümleden olarak, secdede ellerin/kolların şekliyle alakalı bir hususa dikkat çekiyor. Sahih-i Müslim’de namaz ve secde bahislerinde de mükerrer hadislerle ifade edildiği gibi, sahabî diyor ki, “Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek ellerini yere koyduğu zaman, mübarek koltuklarının altındaki beyazlar görünecek şekildeydi.” Birincisi: Eller ya tamamen yüzün kenarına konuyor (veya ellerle ve yüz üçgen yapılıyor) kollar böyle açılıyor. İkincisi, kollar yere bitişik konmuyor. Orada da buyuruyor ki: “Secdede kollarınızı köpek gibi yere sermeyin!” Neden? Çünkü namaz, insanî tavırların dışa vuruşu; dolayısıyla insanca yapmalı insan onu; “Köpek gibi kollarını yere koymamalı; onları böyle kaldırmalı!” diyor.

Allah, namazın kılınmasını, Nebi vasıtasıyla, insanî tavırların dışa vurulmasını ifade etme adına, böyle emretmişse, biz, emre itaati, her şeyin üstünde görür, ona uyarız. O mevzuda aşkımız, şevkimiz, ibadet cinnetlerimiz, onu değiştirmeyi gerektirmez. O mevzuda, nasıl emredilmişse, emre itaatteki inceliği kavrayarak, اَلْأَمْرُ فَوْقَ الْأَدَبِEmir, edebin de üstündedir.” mülahazasıyla emre itaati, edebin de üstünde tutarız. Namazı, Allah’ın emrettiği gibi, Sâhib-i şeriatın (sallallâhu aleyhi ve sellem) emredip tarif buyurduğu gibi kılar ve böylece insanî tavırlarımızı dışa vurmuş oluruz.

Cenâb-ı Hak, namazlaşarak namaz kılmaya muvaffak eylesin!.. (Âmin) Bizi şeklîlikten, sûrîlikten halas eylesin!.. (Âmin) Taklidin zavallı kulları olmaktan halas eylesin!.. (Âmin) Tahkik erleri, tahkik yolunun babayiğitleri haline getirsin!.. (Âmin) Vesselam.

Bamteli: RUHUNA YÖNEL!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  “Sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın!..”

Ebu’l-Feth El-Büstî hazretleri der ki:

أَقْبِلْ عَلَى النَّفْسِ وَاسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا

فَأَنْتَ بِالنَّفْسِ لاَ بِالْجِسْمِ إِنْسَانٌ

“Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.”

Demek ki insan için en önemli husus, kendisiyle meşgul olması, kendisini tanıması, kendisinde derinleşmesi ve kendisini doğru okumasıdır. Belki onun hakiki insanlığı, bu mülahazaya bağlıdır.

İnsan, kendisine bir fihrist olarak, varlığın fihristi olarak bakmalıdır. İnsan mahiyeti, O’nu (celle celâluhu) bildirme mevzuunda -istidatlara göre- bir mercek, bir mirsâd, belki bir teleskop gibidir. Ona, düşük istidatlara göre bir dürbün olması açısından, daha yüksek istidatlara göre ise göklerdeki rasathaneler haline gelebilmesi yönüyle bakılmalıdır.

İnsan, kendisini doğru tanıdığı, doğru bildiği ölçüde, bir kısım yüce hakikatler mevzuunda doğru belirlemeye, doğru kararlara varabilir. Kendini bilirse, bilinmesi gerekli olan şeyleri bilir.. ve bilinmesi gerekli olan şeylerin en üstünde olan Zât’ı (celle celâluhu) bilir. Hadis diye rivayet edilen مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ “Nefsini bilen, Rabb’ini de bilir.” sözünde ifade edildiği gibi, fizyolojik yapısıyla, vicdanıyla ve onun dört rüknü olan irade, latîfe-i rabbâniye/kalb, zihin ve hissiyle birlikte kendini tahlil ve analiz eden insan, Rabb’ini daha iyi bilir.

  “Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir. Beni bilen Beni arar. Beni arayan mutlaka Beni bulur!..”

Alexis Carrel, daha 1935 yılında yazmış olduğu “İnsan Bu Meçhul” adlı eserinde, insan vücudundaki mükemmelliğe ve mutlaka onun bir Yaratıcısı olduğuna dikkat çekmiş, böylece önemli bir çalışmaya imza atmıştı. Fakat onun ötesinde insan, kalbi, ruhu, vicdanı, vicdanının (latife-i Rabbâniye, his, irade ve şuurdan ibaret) dört rüknü açısından kendisine bakmalıdır. Ayrıca yine bunlara irca edebileceğimiz, âdeta gülün yaprakları gibi vicdanın etrafını saran değişik hususlar açısından -ki bunlar da yaprak gibi açılırlar- mahiyetini değerlendirmelidir. İnsan bütün bu açılardan kendini doğru okuduğu takdirde, yüce hakikatler mevzuunda da isabetli kararlara ulaşır.

İşte مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ hakikati de bunu ifade eder: “Nefsini bilen, Rabb’ini bilir!” Yani o fihristi doğru okuyan aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın âsârını doğru okur; âsârının arkasındaki ef’âlini doğru okur; ef’âlinin arkasındaki esmâsını doğru okur; esmâsının arkasındaki sıfât-ı sübhâniyesini mütalaa etmeye başlar. Hayretler yaşar ve daha ileriye adım atar, belki hayretler üstü hayretlere ulaşır Zât-ı Baht karşısında..

Kendini bilme mevzuu, yüce hakikatlerin bilinmesi adına önem arz ettiğinden dolayı, öyle bir meselede bilmeme, o yüce hakikatlere karşı da saygısızlık ifade eder, alakasızlık ifade eder, atâlet ifade eder, hürmetsizlik ifade eder, vurdumduymazlık ifade eder. Bu fihristin doğru okunması lazım, bu mercekle doğru bakılması lazım, bu dürbünle doğru temâşâ edilmesi lazım, o teleskopla varlığın arka planına ıttılaya çalışılması lazım.

Onun için kudsî hadis diye rivayet edilen ve tasavvuf kitaplarında da yer alan bir mübarek sözde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir. Beni bilen Beni arar. Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan bütün arzularına ve dahasına nail olur; nail olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez. Ey insanoğlu, mütevazi ol ki, Beni bilesin; açlığa alış ki, Beni göresin; ibadetinde hâlis ol ki Bana eresin. Ey insanoğlu, Ben Rabb’im; nefsini bilen Beni de bilir; nefsini terk eden Beni bulur. Beni bilmek için nefsini terk et. Benim mârifetimle mamur olmayan bir kalb kördür!

  Mârifet-i ilâhînin pürüzsüz, mücellâ ve yalan söylemeyen sâdık bir lisanı olması itibarıyladır ki, kalb, Kâbe’den daha eşref görülmüştür.

“Beni arayan Beni bulur!” Ve artık arayacak hiçbir şey de kalmaz. İnsan, O’nu bulunca, bir yönüyle âsârın da, ef’âlin de, esmânın da, sıfâtın da künhüne vâkıf olmuş olur. Vicdan enginliği, bunu bilmeye müsait yaratılmıştır. Kalb ve vicdan öyle mualla bir mir’âttır ki, orayı çok ehl-i hak, bir yönüyle Hakk’ın tecelligâh-ı İlâhîsi, hatta hânesi görmüşlerdir. Bazıları kalbi, Kâbe’den üstün saymışlar ve demişlerdir ki, “Kâbe, bünyan-ı Halil-i Âzer’est / Dil, beyt-i Hudâ-yı Ekber’est.” (Kâbe, Âzer’in oğlu Hazreti İbrahim’in yaptığı bir binadır. Kalb ise, Huda’nın evi, Hakk’ın nazargahı ve eseridir.) Bu, Kâbe’yi hafife alma manasına değil, fakat daha önemli bir yerle mukayese yaparken, önceliği ortaya koyma adına. Yoksa Kâbe, bizim hepimizin kıblesidir, onu Hazreti İbrahim de yapsa, Hazreti Nuh da yapsa; plan ve projesini Hazreti Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail de ortaya koysa…

Fakat her zaman Cenâb-ı Hakk’ın tecelli buyurduğu bir ayna vardır ve o aynada her zaman O mütecellîdir, o da kalbdir: “Dil, beyt-i Hudâ’dır, ânı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye Rahman, gecelerde..” der, İbrahim Hakkı hazretleri. Nâbî de “Âyine-i idrâkini pâk eyle sivâdan, / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka hicâb et!” diye seslenir.

O yönüyle kalbin öyle bir enginliği var. İnsan, kendini o kalbiyle, o vicdanıyla, latife-i Rabbâniyesiyle, hissiyle, şuuruyla, iradesiyle çok iyi tanırsa, sonuçta tanıması gerekli olan o kutsalları tanıma adına da çok önemli bir vesile edinmiş olur. Evet, insanın kendini bilmesi, adım adım önüne serpiştirilen yüce hakikatleri doğru tanıması adına çok önemli bir mirsâd ve saygı duyulması gerekli olan bir hakikattir.

İnsan, kendini ne kadar kurcalar ve bir yönüyle, anatomisini doğru okumaya çalışırsa, (belki şu tabiri de kullanabiliriz) kalb ve ruh anatomisini doğru okumaya çalışırsa, o ölçüde enginleşir. İnsanın enginliği oradadır. İnsan, çok farklı derinliklere dalar orada ve gerçek insan olduğunu işte o zaman ortaya koyar. Öyle yapan, gerçek insan olduğunu ortaya koymuş olur; zira Allah (celle celâluhu) bütün kâinatı, insan mahiyeti dediğimiz o kitapta yazmış gibidir. Dolayısıyla onu doğru okuyan, bütün kâinatı okumuş gibi sayılır. Onda hakikati izleyen, âdeta bütün kâinatı analiz etmiş gibi olur. Yeni yeni terkiplere ulaşmış gibi olur.

  “Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir / Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.”

Hazreti Ali efendimizin sözüne meseleyi bağlamak yerinde olur:

وَتَزْعَمُ أَنَّكَ جِرْمٌ صَغِيرٌ

وَفِيكَ اِنْطَوَى الْعَالَمُ الْأَكْبَرُ

Kendini, çok küçük bir cirim sanıyorsun. Oysaki bütün âlemler dediğimiz o büyük âlem, sende bir kitap gibi dürülmüştür!” Allah (celle celâluhu), o kocaman kâinat kitab-ı kebirini, bir fihrist olarak sende -aynı zamanda- dile getirmiştir. Fakat o dili anlamaya bakmak lazım, o yazıları okumaya bakmak lazım, o yazılara hangi dürbünle bakılacaksa, hangi mirsâdla bakılacaksa, hangi mercekle bakılacaksa, ona göre bakmak lazım… Hazreti Ali efendimizin bu mübarek sözünü, Mehmet Âkif merhum, şöyle nazmen dillendirir:

“Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,

‘Muhakkar bir vücûdum!’ dersin ey insan, fakat bilsen.

Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:

Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.”

Mahiyet öyle olmasaydı, Hazreti Cibril, Efendimiz’e “Yürü, top senin, çevkân Senin bu gece!” demezdi!.. Ve demezdi, “Yâ Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir adım daha atsam, yanarım ben!” Ama Hazreti Muhammed Mustafa yanmıyor. Demek ki mahiyeti, o ufku ihrâza kadar müsâit. İnsan mahiyeti… Asliyet planında O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) mukadder. Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) lütfu olarak verilen o şey, zılliyet planında, izafi planda, gölge mahiyetinde her insana bahşedilmiştir. Her insan, bir yönüyle, o hususu ihrâz edebilir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) teleskopla bakıyorsa, her insan da dürbünle bakabilir ve onu gez-göz-arpacık yapıp Allah’ın izni ve inâyetiyle 12’den vurabilir. Her insanın mahiyeti, buna müsait yaratılmıştır.

Şeyh Gâlib’in o enfes mısralarıyla devam edelim:

“Sultân-ı rusül, şâh-ı mümeccedsin Efendim,

Bîçârelere devlet-i sermedsin Efendim,

Dîvân-ı ilâhîde ser-âmedsin Efendim,

Menşûr-u “le’amrük”le müeyyedsin Efendim;

Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim,

Hak’tan bize sultan-ı müebbedsin Efendim.”

Öyle bir rehber, öyle bir pîşuvâ ki, aynı zamanda insanın olabileceği her şeyi de göstermiş: “Şu benim edip eylediğim, ulaştığım noktalar, sizin için de bir manada, izafî planda mukadderdir!” Çalışın ve bu imamın arkasında saf bağlamaya bakın, el-pençe divan durmaya bakın!.. O’nun arkasında el-pençe divan duranların, kemerbeste-i ubudiyetle, dediğini diyenlerin, ettiğini edenlerin, O’nunla beraber Allah’a varacaklarında hiç şüpheleri olmasın!..

  “Onlar Allah’ı unuttukları için, Allah da kendi öz canlarını kendilerine unutturdu.”

İnsanın mahiyeti, böyle iken, -maalesef- günümüzde en az bilinen şey, insanın mahiyeti!.. Hekimler, insanın anatomisiyle, fizyolojisiyle meşgul oluyorlar. Herkes, onun bir parçasını eline alıyor, o mevzuda ihtisaslaşıyor, onunla yapılması gerekli olan şeyleri yapıyor. Fakat ister inansın ister inanmasın, daha doğrusu inanan da inanmayan da, hiç farkına varmadan, bir kitab-ı kebir olan o insanı teşrih masasına yatırdığı zaman, ya Naturalist mülahazayla bakıyor, ya Materyalist mülahazayla bakıyor, ya Pozitivist mülahazayla bakıyor; dolayısıyla onunla görülmesi gerekli olan şeyi göremiyor.

لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا 

“Onların kalbleri vardır, fakat onlarla meselelerin özüne inip gerçeği idrak edemezler; gözleri vardır, fakat onlarla görülmesi gerekeni göremezler; kulakları vardır, fakat onlarla duyulması gerekeni duyamazlar.” (A’râf, 7/179)

Evet, günümüzün insanının en yabancı olduğu şey, kendi nefsidir. Neden? Çünkü, arz ettiğim gibi, kutsî hadis olarak, -mealen- “Nefsini bilen, Beni (celle celâluhu) bilir! Beni bilen, Beni arar! Beni arayan, Beni bulur! Beni bulan da, artık bulacağı bir şey kalmaz, her şeyi bulmuş olur!” deniyor ama ters taraftan da şu var: نَسُوا اللهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفَسَهُمْ “Onlar Allah’ı unuttukları için, Allah da kendi öz canlarını kendilerine unutturdu.” (Haşr, 59/19) Onlar, Allah’a karşı kapılarını kapadı, arkalarına açılmaz gibi sürgüler sürdüler. Tamamen dünyaya inhimak ettiler. كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْاٰخِرَةَHayır, doğrusu siz şu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz, onun için ahireti terk edip durursunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) şeklinde anlatılan insanlardan oldular: Hayır hayır! İşin doğrusu siz, hemen âcil olan, bir yönüyle belki iştihanızı açmak için, âhireti arzulamanız adına dilinize dokundurulan şeye kapıldınız; ona tapmaya başladınız, ötesini unuttunuz!.. يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِBilerek, dünya hayatını âhiret hayatına tercih ederler!” (İbrahim, 14/3) denilenlere dâhil oldunuz.

  Âhir Zaman Nezlesi

Çağ, o çağ… Çağ, yıkılası çağ… Çağ, karn-ı şeytân; tam bir şeytan çağı, bu çağ!.. Öyle ki mü’minler bile, o çağın olumsuz tesiriyle zükkâm (zükâm da denir, nezle demektir) olmuşlar. Bütün bütün inkârcılar, kalbleriyle ölmüşler. Diğerleri, dimağlarıyla, mantıklarıyla, muhakemeleriyle, nazarlarıyla ölmüşler. Mü’minler de zükkâm olmuşlar; burunlarını silmekten elleri olmuyor ki, çevrelerini görsünler, etraflarına baksınlar, o kitab-ı kebîr-i kâinatı okusunlar ve Kur’an-ı Kerim’in, o kitab-ı kebîr-i kâinatı okuduğunu duysunlar, anlasınlar!..

Teberrüken yine onun sözüyle diyelim: “Eğer ölümü öldürüp, zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim. Yoksa sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikatı gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur!”.( Sözler, s.33 / Yedinci Söz) Yalnız sensin, ey Kur’an-ı Mucizu’l-beyan!..

Kulaklar o mesmûâta tıkanınca, gözler kâinat kitabına karşı kör olunca, kalb, muhakeme edecek bir şey bulamıyor; mantık, muhakeme edecek bir şey bulamıyor: نَسُوا اللهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفَسَهُمْOnlar, Allah’ı unuttular; Allah da nefislerini onlara unutturdu!” (Haşr, 59/19) Merceği ellerinden aldı, dürbünü ellerinden aldı, projektörü ellerinden aldı, rasathaneyi ellerinden aldı; onları o dar dünyanın dar görüşleriyle başbaşa bıraktı. Öyle bir zavallılığa mahkûm etti ki, neredeyse kendilerini bile görmüyorlar, o kadar…

Hâlbuki insan, öyle bir darlığa mahkûm edilecek kadar denî, hakir bir varlık değildir. O, ahsen-i takvime mazhar öyle bir âbide varlıktır ki, Allah’tan başkasına secde edilseydi, ona secde edilirdi. İnsan, kendine bakarken, öyle bakmalıdır. Zira Aziz Mahmud Hüdâî hazretlerinin dediği gibi “Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâim / Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.” Ayna bu âlem… Sen, ben, bütün varlık; ağaç, ot, her şey bir ayna… “Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâi / Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.” (Sallallâhu aleyhi ve sellem.) O’nun (aleyhissalâtü vesselam) gölgesiysen, senin de bir gösterme payın var, bu yönüyle.

İnsanımız ne zaman kendini bilememe, mahiyetine erememe gibi bir talihsizlikten sıyrılır? İnşaallah, yollar o mevzuda sizin için açık. Dilerim, inşaallah, zâlimlerin şu zulümleri, preslemeleri, balyozlamaları, eşkıya gibi mallarınıza el koymaları, Ebu Cehillerin, Utbelerin, Şeybelerin yaptıkları şeylerin aynısını yapmaları sizi bir kıvama ulaştırır. Onların balyozları altında balyozlanmak suretiyle, beyinde körelmiş nöronlar açılır inşallah; korteks, kendine has fonksiyonunu edâ etmeye başlar; hipofiz, kendine ait fonksiyonu edâ etmeye başlar. Hiç farkına varmadan, birden, vicdan mekanizması harekete geçer, o zulüm balyozları altında.

  Hazreti Hubeyb ve Hakta Sebat

Bununla beraber, bir yerde inat makbuldür. Allah niye insana inat duygusu vermiş? Hakta sebat etmek için!.. Evet, hakta sebat etmek için. Hutbede, arkadaşımız okudu: Hubeyb (radıyallâhu anh). O, idama götürülürken bile haktan dönmüyor, hakikati anlatabileceği bir sima arıyor.

Ben iki idamda ruhanî reis olarak bulundum, askerlik öncesi. Onlara o esnada dini telkin edersiniz; bir “âmentü” okursunuz, bir “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah!” demelerini sağlarsınız. Bu âlemden öbür âleme adım atarken, o sermaye ile gitsinler, lâ-akall. Bütün iman ve İslam hakâikinin özü, özeti, hülâsası olan “Lâ ilâhe illallah” hakikatiyle öbür âleme gitsinler diye.. “Muhammedün Rasûlullah” hakikatiyle öbür âleme gitsinler diye.

Hazreti Hubeyb’in o esnada, en önemli meselesi ne? Acaba bunların bir tanesine bu mübarek kelimeyi söylettirecek bir şey anlatabilir miyim? Yani ipe götürüyorlar, onun umurunda değil. Darağacına çıkarıyorlar, onun umurunda değil.

Oysaki idamlarına şahit olduğum o iki şahıstan biri tamamen aklını kaçırmıştı, hezeyan konuşuyordu. Öbürü de ancak “âmentü”yü yarısına kadar okudu. Benimle beraber başladı, yarısına gelince dili dolaştı, kesti orada; “Hocam! Acaba bir kere daha Büyük Millet Meclisi’ne benim durumum gider mi?!.” dedi. Çünkü orada ip sallanıyor; cellat, ipin yanında duruyor; etraf, silahlı insanlarla çevrilmiş; hâkim orada, savcı orada, jandarma komutanı orada. Bir de işte ruhânî reis -öyle diyorlar, Hıristiyanlıktan alınma bu, yani din adamı değil, ruhânî reis- orada; ona son anda dini telkin edecek. O kafa karışıklığı yaşanıyor orada… Aradan geçmiş elli sene ama o manzarayı düşündüğüm zaman, her ikisinin durumu da bana öyle dokunuyor ki!.. Hâlâ dokunuyor; siz de öyle bir pozisyonda olsaydınız, zannediyorum, hassasiyet-i insâniyenizle, hassasiyet-i İslamiyenizle aynı şeyleri duyardınız, hâlâ bugün gibi hatırlardınız. Unutamıyorum ben; bütün çizgileriyle aklımda; dediğim şeylerle, dedikleri şeylerle aklımda hepsi.

Hazreti Hubeyb… Böyle bir manzara ile karşı karşıya ama umurunda değil. İp sallanıyormuş.. düşman kinle, nefretle köpürmüş.. umurunda değil. Bugün mala-mülke el koyan zalimler gibi köpürmüşler, bir an evvel asmak suretiyle intikam hislerini ortaya koymak istiyorlar. Fakat onun derdi başka, o hala hakikate açık bir insan arayışında. İşte bir aralık biri diyor ki: “Şu anda, senin yerinde O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmasını ister miydin?!.” O heyecanla cevap veriyor: “O da ne demek?!.” diyor, “O’nun kâkül-ü gülberlerinden bir tanesine bir fenâlık gelmesini istemem; bin Hubeyb fedâ olsun! O’nun mübarek başından, o güzelim, o öpülesi tüylerinden bir tanesi eğer kopacaksa, bin Hubeyb fedâ olsun!..”

Bu içindeki samimiyeti oraya dökmesi, kim bilir nicelerinin içinde daha sonra köpürebilecek ne duyguların oluşmasına vesile oldu?!. Ben öylesine samimiyetle köpürmenin boşa gideceğine kâni değilim. Çoklarının içine öyle kor atmıştır ki, öyle kıvılcımlar atmıştır ki, bir sene sonra, iki sene sonra, üç sene sonra, dört sene sonra, belki Mekke fethedildiği zaman, o bu defa kor haline gelmiştir ve hepsi Allah Rasûlü’nün huzuruna koşmuştur. O “Benden ne bekliyorsunuz?” demiştir; onlar da “Kerim oğlu kerimsin!..” demişlerdir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) de اِذْهَبُوا فَأَنْتُمُ الطُّلَقَاءُGidiniz, hepiniz hürsünüz/serbestsiniz!” demiştir. Ve gönüller fethedilmiş; وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا “Ve insanların kafile kafile Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman…” (Nasr, 110/2) hakikati/sırrı birden zuhûr etmiştir. Hazreti Hubeyb’in payı orada çok büyüktür.

Allah Rasûlü’ne gönderdiği selam da çok önemliydi: اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ Allah, bildirir. Hazreti Ömer’e, tâ bilmem neredeki, Kaf dağının arkasındaki, komutanı Sâriye’ye, يَا سَارِيَةُ، اَلْجَبَل اَلْجَبَل (Sâriye, dağa dikkat et, dağ tarafına bak, dikkat et!..” dedirten Allah (celle celâluhu), Habibine Hubeyb’in samimiyetini, Hazreti Yakub’a Yusuf’un gömleğinin kokusunu ulaştırdığı gibi ulaştırmaz mı?!. Ona öyle bir ulaştırır ki!.. Onun için Allah Rasûlü, mübarek yerlerinden fırlar, o selamı ayakta karşılar; aynı zamanda Hubeyb’e karşı alakasını, irtibatını, sevgisini ve onun samimiyetini seslendirme adına وَعَلَيْكَ السَّلاَمُ يَا خُبَيْبُ der.

  Gelin, Allah aşkına, ne olursa olsun, deryayı damlaya feda etmeyelim!..

Yerinde sâbit-kadem olmak çok önemlidir. Olup biten her şeyi âhirette olup bitecek şeylerin yanında hafif görerek hakta sebat etmek lazımdır: “Yahu ne önemi olur bunun, kabirdeki Münkir-Nekir’in sualleri yanında?!. Ne önemi olur bunun, o upuzun berzah hayatının dâhiyeleri yanında?!. Ne önemi olur bunun, terazinin kefelerinin birinin yukarıya birinin aşağıya kalkıp inmesi meselesi yanında?!. Ne önemi olur bunun sırattan geçerken kancalara takılma mevzuu yanında?!. Ne önemi olur bunun, Cennet kapıları açılacak mı kapanacak mı hadisesi karşısında?!.” denmeli ve musibetlere sabredilmelidir. Çünkü bütün bunlar, o büyük hadiseler yanında deryada damla bile değildir.

Gelin, Allah aşkına, ne olursa olsun, deryayı damlaya feda etmeyelim!.. Damlayı damla bilelim, deryayı da derya bilelim. Elimize geçen bütün damlaları, o derya hesabına kullanmaya bakalım, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Evet, başka şeye değil, kendine bak!.. “Sen, esas, mahiyet-i nefsü’l-emriyenle, ruhunla, vicdanınla insansın, cisminle değil!”.. İşte asıl mesele, onu anlamak; onu bir mercek, bir mirsad, bir dürbün, bir teleskop olarak kullanmak; eşya ve hadiselere öyle bakmak, varlığı öyle hallaç etmek, öyle analizlerde bulunmak, öyle sentezlerde bulunmak; buluna buluna bulunması gerekli olan şeye gidip ulaşmak…

Bulunması gerekli olan şeye gidip ulaşmak… O (celle celâluhu), bulunmayacak yerde değil. O (celle celâluhu), sana senden yakın ama sen O’na fersah fersah uzaksın!..

Aş uzaklığını, aş o tepeleri!.. Enaniyetine ait, gururuna ait, kibrine ait, filo sevdana ait, saray sevdana ait, yalı sevdana ait, alkışlanma sevdasına ait, ikbal sevdasına ait, Allah belası şeytanın sana attığı kancalardan sıyrılmaya bak!..

Kendin ol, O’nu (celle celâluhu) bul; nefsin oyunlarından kurtul!.. Vesselam.