Posts Tagged ‘İnanan Sarsılsa da Devrilmez’

Bamteli: MEVSİM HAZAN DEĞİL!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem / Can azap, cânan azap, her günkü yâran azap.”

“Muzdarip bütün toplum, ilacı bunun iman / İmana aç ruhlara başka bir derman azap.” (Kırıp Mızrap)

“Bil illeti, sonra kıl müdavâta tasaddî / Her merhemi, her yaraya derman mı sanursun? // En ummadığın, keşfeder esrâr-ı derûnun / Sen, herkesi kör, âlemi sersem mi sanursun?!.” (Ziya Paşa)

Çok yoksulluğa, fakirliğe maruz bırakılmışız; çok… Keşke bir ay, iki ay aç kalsaydık da aç kaldığımız bu şeylere o kadar muhtaç duruma düşmeseydik!.. Neleri yitirdik, neleri kaybettik, nelerin yoksunu olarak yaşıyoruz ama farkında değiliz!..

Bir de kendisini tamamen siyasî mülahazalar ile şeytan senaryosunun figürleri haline getirmiş kimseler var ki, sanki insanın içine “Bunların dediklerinin aksi doğru!” demek geliyor. Ne diyorlarsa, doğru onun tersidir herhalde; “bir” diyorlarsa, “İki demek istedi, üç demek istedi!” diyeceksiniz. Çünkü oynanan rol, şeytanın senaryosuna göre ve öyle oynatıyor ki, Hollywood artistleri halt etmiştir onların yanında. “Sürü olun, arkamda sürüklenin!” denince, hiç tereddüt etmeden, “Lam-cim” etmeden hemen sürükleniyorlar.

Firavun’un şeytan ile olan hikâyesini arz etmiştim: Şeytan bir gün Firavun’a tekebbürünün sebebini ve halkın halini sormuş. Firavun “Şimdi git, yarın gel!” cevabını vermiş. Hemen münadilerini salarak her bir mahalleye “Yarın siz koyun gibi meleyeceksiniz. Siz keçi gibi beğireceksiniz. Siz öküz gibi böğüreceksiniz. Siz köpek gibi havlayacaksınız…” demiş. Sabah şeytan Firavun’a giderken bir de bakmış ki, her tarafta meleyenler, beğirenler, böğürenler, havlayanlar… Bir sokağa sığırlar, bir sokağa koyunlar, bir sokağa keçiler, bir sokağa tilkiler, bir sokağa tavşanlar, bir sokağa kediler… Şeytan, “Yahu bu ne hal! İnsanlar, o hayvanların seslerini çıkarıyorlar, hiç durmadan?” diye sorunca, Firavun demiş ki: “İşte bu insanları bu hâle getirdim, hipnozladım; bunlara her hükmümü geçiriyorum ama bak, senelerden beri uğraşıyorum Musa ve kardeşi Harun’a iki kelime anlatamadım, onlara hiçbir dediğimi yaptıramadım!”

Aklı başında olanlar, onları (insî-cinnî şeytanları ve avenesini) dinlemiyorlar ve dediklerinin de doğru olmadığına inanıyorlar. Biz tam çizgimizi bulmasak/bulamasak bile -Siz bulmuşsunuzdur inşallah, ben kendi açımdan konuşuyorum.- onların (şeytan ve avenesinin) çizgisinde bulunmamak da büyük bir bahtiyarlıktır!..

   Mesele dipten ele alınmalıdır; zira her şeyin kaymağı kendi cinsinden olur, tabanında ne varsa tavanına da o vurur.

Evet, bir dertler/problemler fâsid dairesinin yaşandığı dönemde bulunuyoruz. Problemler fâsid dairesi… “Çözelim!” derken kendi hesaplarına bile yeni problemlere sebebiyet veriyorlar. İslam dünyası, topyekûn, başta aşağıya bir Fatih istiyor, bir Yavuz istiyor, bir Nureddin-i Zengî istiyor, bir Selahaddin-i Eyyûbî istiyor; hâşâ/estağfirullah, bir Ebu Bekir istiyor, Ömer istiyor, Osman istiyor, Ali istiyor. (Radıyallahu anhüm ecmaîn.) İstiyor ama كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” Dolayısıyla da hiç gönül koymayın, rahatsızlığa girmeyin! Bizim bünyemizde -esasen- çimlenenler, tamamen bizim kuvve-i inbâtiyemizden, bizim karbondioksitlerimizden beslenerek o hale geliyorlar.

Allah Rasûlü buyuruyor: كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” Tabanda ne var ise, tavana akseden, odur. Osman Tarı beyin -ilk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi’den naklen- ifadesiyle, “Sütün kaymağı, süt olur. Yoğurdun kaymağı, yoğurt kaymağı olur.” Varsa balın kaymağı, bal kaymağı olur; şerbetin kaymağı, şerbet kaymağı olur; zehrin kaymağı oluyorsa, o da zehir olur. Evet, tabanda ne var ise, tavana akseden, odur.

Bir toplum, kesb-i istikâmet edeceği âna kadar baştakilerin birden bire düzelmeleri ancak Enbiyâ-ı ızâma mahsus bir şey olmuştur. Tamamen şirazeden çıkmış, darmadağınık, hiçbir hakikat ile irtibatı kalmamış insanları, onlar, Cenâb-ı Hakk’ın önlerine serdiği proje/planlar ile, sonra o plan ve projeye göre gönderdiği mesajlar ile yeniden hizaya getirmişlerdir. Allah’ın izni-inayeti ile, en vahşî, en canavar insanlardan, bir yönüyle, insanlığın iftihar edebileceği bir topluluk oluşturmuşlardır. Onların dışında -esasen- taban ne ise, tavanın olacağı da odur.

Bir dönemde, mesela Emevî döneminde tabanda bozulma, şirazeden çıkma oldu. Allah, onlara Abdülmelik’i musallat etti, Velid’i musallat etti, Süleyman İbn Abdülmelik’i musallat etti. Bir dönemde Abbasîler -belki- istikameti korudular ama bozuldukları zaman, başta Seffâh vardı. Daha sonra da niceleri geldi; onlar da Emevîler dönemindeki Haccâc ve Yezîd gibi oralarda birer gadrin, zulmün, kahrın kahramanı (!) oldular, onun ile yâd edildiler hep. Evet, şeytanlara yakışır şekilde bir yâd edilme!.. Lanet ile anılan küstah cebâbireye rahmet okuttular.

Belki bizim kökümüzde de “kısmen” aynı şeyler yaşandı, “tam” diyemeyeceğim; Şecere-i Numâniye ile çatışmak istemiyorum; onun ile çatışmak, Muhyiddin İbn Arabî ile çatışmak demektir. O, onlar için “Râşid halifelerden sonra en istikamette olan idare sistemi” filan diyor. Kılı kırk yararcasına yaşadılar. Hükümdar, çok rahatlıkla Hacı Bayram’ın önünde diz çöktü; “Efendimiz ne buyururlar?” dedi. Koca Fatih, Akşemseddin karşısında diz çöktü; “Efendimiz acaba ne buyururlar?” dedi. Koca Yavuz, sekiz sene içinde kocaman iki tane devleti, üç tane devleti hizaya getirdi, âdetâ kan dökmeden, tamamen “Pes!” dediler. Döndü geldi ama “Efendimiz ne buyururlar?” dedi. Ve hocasının atının ayağından sıçrayan çamurlu cübbeyi de vasiyet etti, “Tabutumun üzerine koyun!” dedi. İhtimal öbür tarafa gittiğinde, “Senin ne amelin var?!” denilince, “Vallahi, Allah’ım! Benim bir amelim yok!..” Ama ameline bakınca, aslında binlerce insana yeter. Efendimiz’in Mâiz için ve Gâmidiye kadın için söylediği aynı şey: “Ameli, binlerce insana dağıtılsaydı, yine yeterdi ona.” Fakat, “Ben, hocamın cübbesini üzerime aldım, onun hatırına beni Cehennem’e koyma!”

Böyle idi; o zaman, böyle idi. Kılı kırk yararcasına yaşayan insanlar vardı. Taban öyle idi, tavan da ona göre oluşuyordu. Taban bozulunca, blokaj bozulunca, siz, o binanın duvarlarını demir ile yapsanız, bakır ile yapsanız, bilmem ne ile perçinleseniz bile -bir yönüyle blokaj/taban bozuk olduğundan dolayı, zemin bozuk olduğundan dolayı- Richter ölçeğine göre üç şiddetindeki bir zelzele ile yerle bir olur. Böyle bir duruma kaldık…

   “Gidecektir bu son gâileler de art arda / Kim bilir, nasıl bir lütuf var sırada?!.”

Ama bir gayret bir çırpınış var. Bir yerine kadar mesafe alındığı söylenebilir. “Yolun bir kısmı -üçte biri mi, dörtte biri mi, beşte biri mi- kat’ edildi.” diyebilirsiniz. “Öyle ise tasalanma; mevsim, hazan değil / ‘Kader!’ de, eğilebildiğin kadar eğil.. // Gidecektir bu son gâileler de art arda / Kim bilir, nasıl bir lütuf var sırada?!.” Hep böyle kışları baharlar takip etmiş, kapkaranlık geceleri de gündüzler takip etmiştir.

O korkunç Cahiliye karanlığını Allah (celle celâluhu), Hazreti “Şems” diyebileceğim, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm ile aydınlatmıştır. Ama “Şems” dememişler O’na, “Kamer” demişler; çünkü “Şems” deyince, “Kamer”in ziyâ aldığı Zât anlaşılmış. Onun için O’na “Kamer-i Münîr”, etrafı aydınlatan, çevresinde sahabe gibi hâle oluşturan “Kamer-i Münîr” demişler. Kamerî Münîr (sallallâhu aleyhi ve sellem)…

Evet, o istikamette belli ölçüde bir mesafe alındığı söylenebilir, Allah’ın izni ve inayeti ile. Bu açıdan da Cenâb-ı Hak, alınan bu mesafeyi boşa çıkarmamak için, bir yere kadar o yolda yürüyenleri yolda sahipsiz/garip bırakmamak için, yolun sonuna kadar götürecektir onları… “Zuhura gelir, her ne ise hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et, ne elem çek, ne keder.” Yine, “Hep böyle gelmiş böyle gider” diyor aynı şâir: “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner / Şâd u gam-ı felek, böyle gelmiş, böyle gider.”

Koskocaman Cahiliye Dönemi’ni Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) elinin tersiyle itti ve onun yerinde, yanında ütopyaların halt etmiş olduğu öyle bir sistem kurdu ki, Allah’ın izniyle, bugüne kadar “anilmerkez” açılımı devam etti. Biz, bir yönüyle, onun Alfa’sını mı, Beta’sını mı, Gama’sını mı yaşıyoruz; onun açılımı makas açılımı gibi bugünlere kadar geldi. Şayet varsa, içinizde bir “nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi duyurma aşk u iştiyakı, o -esasen- ondan gelen tayfların neticesidir.

Ama o dönem öyle kirli bir dönem idi ki, kirli evlerin kapılarına bayraklar asılıyordu. O evlerde bayraklar sallanıyordu/dalgalanıyordu ki bu, “Herkes hiç sormadan bu eve girebilir” demekti. Ben, daha netini konuşmuyorum, onu da yine huzurunuza karşı saygısızlık saydığımdan dolayı. Katiller/cinayetler birbirini takip ediyordu; evlatlar öldürülüyordu, kız çocukları öldürülüyordu, kadınlara hakk-ı hayat tanınmıyordu. Bir dönemde Firavunların İsrailoğulları’na yaptıkları gibi… Kur’an-ı Kerim’de birkaç yerde ifade buyurulduğu üzere, kız çocuklarının doğduğunu duyunca öfke ve üzüntülerinden yüzleri mosmor kesilir ve yutkunur dururlardı. Erkek evladı olmuyor diye, kız çocuğu olunca, “Şimdi bir kız evladım oldu; halkın içine nasıl çıkarım ben, kız evladım oldu” diyorlardı.

Birisi, o derdini, Müslüman olduktan sonra Allah Rasûlü’ne anlatıyor: “Derin bir kuyu kazmıştım. Kızımın elinden tuttum, ‘Seni iyi bir yere götürüyorum!’ dedim. O da ‘Canım babacığım!’ dedi; benim ile beraber geldi oraya kadar. Kuyunun kenarına gelince, ben, arkadan ittirdim; kızım ‘Baba, baba!’ diye bağırarak kuyunun dibine düştü… Ve döndüm geldim.” Allah Rasûlü, o güçlü irade sahibi, gözyaşlarını tutamadı; evet “çocuk gibi” diyemeyeceğim, Cebrail saffetiyle şakır şakır gözyaşları döktü ve ağladı.

İşte öyle bir toplum, bir gün öyle bir hal aldı ki, Allah’ın izni-inayetiyle, insanlar, ona göre sağdan hizaya gelmeye başladılar. Anadolulara kadar, Uzak Doğulara kadar, Çin Seddi’ne kadar, o örnek insanlar, ruh-i revân-ı Muhammedî’nin şehbal açması adına her yerde direkler dikti; nam-ı celîl-i Muhammedî’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir bayrak gibi dalgalandırdılar. Cahiliyenin bağrında doğdu bu. Şimdi niye doğmasın ki?!.

   Cahiliyenin en karanlık çağında, bir nurdan Hâle oluştu Kamer-i Münîr’in aydınlatıcılığında; devrin Yezîd’lerine rağmen, yeni bir istikamet nesli yetişebilir O’ndan gelen o ışık tayflarıyla…

Evet, onun için dedim: “Öyle ise gamlanma; mevsim, hazan değil!” Hele kış, hiç değil!.. “Kader, de, eğilebildiğin kadar eğil.” Allah’ın takdirine rıza göster. “Gidecektir bu son gâileler de art arda.” Sana yapılan bu son gaileler de, bu zulümler de, bu şeytanî i’tisaflar da geçecektir art arda. “Kim bilir nasıl lütuflar var şimdi sırada?!.” “Sıra bana geldi!” diye o bulunduğu yerden çıkacak, gelecek, dünyanızın ufkunu saracak; yeni hâleler oluşacak, Hâle’ye hayran, gözleri Hâle’de… Bugün hutbede okunduğu gibi Zeynülâbidîn hazretleri…

O Hazret, Peygamber ashabı değildi ama bir sahabînin oğlu idi; Hazreti Hüseyin’in oğlu idi. Fakat gözleri Hâle’de idi. O, kendini ayarlarken, kurarken âdetâ Hazreti Rasûlullah’a göre kuruyordu, Ebu Bekir’e göre kuruyordu, Ömer’e göre kuruyordu, Osman’a göre kuruyordu, dedesi Ali’ye göre kuruyordu, babası Hüseyin’e göre kuruyordu. Kuruyordu ve hiç olmayacak günahları karşısında dahi gözyaşları döküyordu. Başını bazen rahmet eşiğine, bazen re’fet eşiğine koyuyordu; bazen “Ya Rahîm!” diyordu, bazen “Ya Raûf!” diyordu, bazen “Ya Atûf!” diyordu, içini döküyordu. Hep istikamet içinde yaşıyordu; evinde istikamet solukluyordu; eşi, istikamet solukluyordu; çocukları, istikamet solukluyordu. Ama bir de ona sorun!.. Allah’ı hatırladığı zaman yerlere kapanıyordu, bayılıp kendinden geçiyordu, hafakanlar içine giriyordu.

Evet, öyle bir nesil, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o nurlu hayatı, nurlu irşadı sayesinde yetişmişti, olmuştu. Ha, şimdi öyle biri yok, öyle bir “Kamer-i Münîr” yok; fakat O’ndan gelen o ışık tayfları sayesinde Allah’ın izni-inayetiyle (diriliş erleri ve ihya) yine olacaktır.

Diğer taraftan, Yezîd’ler de olacaktır; Haccâc’lar olacaktır, Amnofis’ler olacaktır, Ramses’ler olacaktır İslam dünyasında; Lenin’ler olacaktır, Stalin’ler olacaktır… Yaptıkları zulümleri başkalarına alkışlatacaktır bunlar. Türlü türlü yalanlar söyleyeceklerdir ve yalancılar da bunları yamayacaklardır hemen. Haramlar, rüşvetler şakır şakır yağıyorken evlerin içine, “Efendim, niye yadırgıyorsunuz, bunlar birer hediyedir, armağandır; aklınızı bozmayın, kafanızı karıştırmayın! İtaat mevzuunda fevkalade hassas davranın; harama giriyorsunuz, haram irtikâp ediyorsunuz!” diyeceklerdir.

Birinin, şimdiye kadar söylediği yalanları birisi merak etmiş, saymış da zannediyorum iki yüz, üç yüz tane… Yalanın bir tanesi bile münafıklık alameti. Münafığın alameti üçtür veya (bazı rivayetlerde) dörttür: “Konuşunca yalan konuşur.” Ee bir tanesi yalan alameti ise, bilmiyorum yüz tanesini işleyene bir isim bulabilir misiniz? Ansiklopedilere de baksanız, lügatlere de baksanız, en geniş sözlüklere de baksanız, ona bir isim bulamazsınız. Bir tane yalan söyleyen, münafıklığa doğru bir adım atmıştır; iki tane söylerse kaç adım, üç tane söylerse kaç adım; yüz tane söylerse… Yok canım, ötesinde adım yok zaten, basamak yok!.. Artık ötesindekini bilmiyorum, şeytana sormak lazım!..

Şimdi bunlar her zaman musallat olagelmişlerdir insanlara; birer güve gibi, manevî hayatı kemirmişlerdir. Güvenin yüne musallat olması gibi, musallat olmuş; toplumun maneviyatını kemirmeye başlamışlardır, güvenin yünü kemirdiği gibi… Birileri için öyle “Sülük!..” dediler. “Sülük, insanın pis kanını emiyor; bunlar, temiz kanımızı emiyor.” dediler. Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi!.. Bu ne güzel karakter ortaya koyma?!. Şâhâne…

   İnanan sarsılsa da devrilmez, ümitsizliğe düşmeyin; madem hedefiniz O, öyleyse O’na tevekkül edip doğru bildiğiniz yolda hızınızı katlayarak yürüyün!..

Evet, bunların hepsi şimdiye kadar müzâaf şekliyle kaç defa gelmiş, kaç defa musallat olmuş insanlığa… Ama Allah’ın inayet ve riâyeti ile, mü’minler, kalblerini Cenâb-ı Hakk’a tevcih etmişler ise, Latife-i Rabbâniyenin hakkını vermişler ise, insan olmanın hukukuna riayette bulunmuşlar ise, ahsen-i takvîme mazhariyetlerinin hakkını edâ edip yerine getirmişler ise, Cenâb-ı Hak, o zehir-zemberek durumu yeniden âdetâ Cennet’lere çevirmiş, o insanları da Cennet’teki cennetlikler gibi, Hurîler gibi, Gılmanlar gibi, onun bağ ve bahçesi içinde reftâre gezen insanlar haline getirmiştir, izn-i İlâhîsiyle, inâyet-i Rabbâniyesiyle, meşîet-i Sübhâniyesiyle, rahmet-i vâsiasıyla…

Şu halde, endişe etmeyin.. bozukluğa bakıp ye’se düşmeyin.. ümitsizliğe düşmeyin.. yürüdüğünüz yolda yürüyün!.. Bir yere kadar yürüdünüz; oraya kadar yürüten O idi, biz değildik. Yürüten O idi.. anahtar O’nun elindeydi.. dümen O’nun elindeydi.. nöronlarımıza hükmeden O idi.. o şeyleri aklımıza getiren O idi.. bizi o işlerde istihdam eden O idi… O’na binlerce hamd u senâ olsun!..

O mevzuda “O’na binlerce hamd u senâ olsun!” dediğimiz gibi, şu anda da bazı hatalarımızdan arınmamız için zalimleri bize musallat ettiğinden dolayı yine O’na hamd u senâ olsun, yine O’na şükürler olsun!.. Bizi, arındırarak huzuruna almak istiyor; O, ne Erhamü’r-Râhimîn, ne Eşfaku’l-müşfikîn, ne Eşfe’ü’ş-şâfiîn”, ne A’delu’l-âdilîn, ne Ekremü’l-Ekremîn!.. Evet, O, öyle, öyle bir Zat!..

Meseleye öyle bakın!.. Yürüdüğünüz yolun emniyetine öyle güven duyun!.. Bugüne kadar attığınız adımları hızlandırın, fedakarlığınızı katlayın!.. Başınıza gelen şeylere de müteessir olmayın.

İnsanız… Yediğimiz tekmeden dolayı sarsılırız.. ama Allah’ın izni-inayeti ile, mü’min, sarsılsa da doğrulmamak üzere yere yıkılmaz!.. Dize gelir belki.. belki rükûa gider.. ama kalkar yine aynı yolda -Allah’ın izni-inayeti ile- yürür hedefine doğru… Hedef, O (celle celâluhu) ise… Hedef, O ise…

Öyle ise, önemli olan şey, hedefin O olmasıdır. O da Rehber’in arkasından, Hazreti Pîr-i Mugân’ın -Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) kastettim.- arkasından, Şem’-i Tâbân’ın arkasından, Ziyâ-i Himmet’in arkasından, Kamer-i Münîr’in arkasından, hıza hız katarak yürümeye vâbestedir. Cenâb-ı Hak, o yolda sabitkadem eylesin!..

“Her zaman şefkatle çarpmıştı sinelerimiz / Toprak-ağaç, çiçek-böcek ve biz // Sarmaş-dolaş ve iç içeydik hemen hepimiz / Duyulurdu her yanda neşemiz, sevincimiz…” Belli bir dönemde olmuş muydu bunlar?!. Evet, olanlar, olacakların en inandırıcı referansıdır; bir kere daha niye olmasın ki?!. Yaptığına göre, diyor ki: “Bakın Ben böyle yapıyorum; ha, yine yaparım Ben!”

Onun için, istikametinizi koruyun!.. Zalim, zulmünü yapsın; hâin, hıyaneti ile otursun kalksın; fâsık, fıskını mırıldansın dursun!.. Size düşen şey, güzel düşünmek, güzel görmek, güzel konuşmak, hep güzellikler ile oturup kalkmak, güzel rüyalar görmek, güzel şeyin hülyaları ile yaşamak ve güzel hedeflerin -bir yönüyle- mest ediciliği ile sermest yaşamaktır. Cenâb-ı Hak, öyle yaşamaya muvaffak kılsın!..

“Sayende yolumuza su serpmiş idi kader / Ruhlar, o Gül Devri’ni yâd ediyor, her seher // Ve bekliyorlar sürpriz matla’ından bir haber / Gönüller heyecan içinde, alınlarda ter.”

Allah, inayetini üzerimizden eksik etmesin!..

İnanan Sarsılsa da Devrilmez

Herkul | | HERKUL NAGME

             “Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın;

             Eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.”[1]

Hâlihazırdaki tablo oldukça ürpertici; ancak iman, ümit ve Allah’a teveccüh sayesinde aşılmayacak gibi de değil. Eğer insan, güneşe doğru yürür veya uçarsa, gölgesini arkasına almış olur; sırtını güneşe dönerse bu defa da gölgesinin arkasında kalmış olur. Bu itibarla gözlerimiz hep sonsuz ışık kaynağında olmalıdır. Evet her şey, Âkifçe ifadesiyle: Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmaktan geçmektedir. Ülkede iç içe kriz yaşandığı bir gerçek; ancak, sebepleri bilinip, iman, ümit ve azimle karşı çıkıldığında, bu kabîl krizler hemen her zaman aşılmış; aksine problemler vehim ve hayallerle köpürtülüp ya da onlar üzerinde politika yapıldığında şişmiş, büyümüş, olduğunun üstünde bir görünüme ulaşmış ve psikolojik tahribatıyla içinden çıkılmaz hâle gelmiştir.

Günümüzde, tarihî tekerrürler devr-i dâimlerinden biriyle daha karşı karşıya bulunuyoruz; her tarafta üst üste felâketler, her yerde toplumu sarsan musibetler; depremler, seller, yangınlar, trafik faciaları ve bilmem daha ne belâlar.! Sonra değişik türden zulümler, istibdatlar, komplolar, cinayetler, vicdanlara baskılar.. ve onca mazlumiyetlere, mağduriyetlere rağmen “belâ-yı dertten” ah etmeyen iradesizler,sessizler.. buna karşılık insanlara zulüm ve gadirde bulunan, zulmederken de ağlayıp-sızlayıp mazlumu haksız göstermeye çalışan şarlatan zalimler.. değişik sâiklerden ötürü her zaman öfkeyle oturup-kalkan muvazenesiz yığınlar; onları her an biraz daha şiddete, hiddete iten farklı çevreler: Mütegallipler, vurdumduymazlar, idare bilmezler ve tahrikçiler.. aldatmayı akıllılık, hırsızlığı mârifet sayan hortumcular; hortumculardan pay alan fırsatçılar.. teşriî masûniyete sığınan haramhor ahlâkzedeler.. tekvînî masûniyet (!) gücünü “Hak kuvvettedir.” deyip sonuna kadar kullanan Yezid ve Şimirzâdeler.. rüşvetçiler, irtikapçılar, ihtilâsçılar, silah kaçakçıları, uyuşturucu şebekeleri ve uyuşturucular.. ve daha adı konmamış ne mel’un organizasyonlar..!

Evet, bugün hemen her bucakta ürperten bir hazan ve her yerde insanî değerler ayaklar altında; ne insana saygı var ne de evrensel değerlere. Üç-beş tane saygılı gibi davranan bulunsa da, onlar da gösterdikleri saygıya ücret peşinde. Kitleler, her kesimiyle hemen her yerde yığın telâkki edilmekte; yığınların hâli ise en acı şekliyle gelip yüreklere oturmakta. İş-aş-ekmek vaadi seçim zamanlarında sıkça duyulan sözlerden. Bugüne kadar onunla da yüz yüze görüşüp tanışma imkânı olmadığından şimdilerde o türlü vaadlere de kimse itibar etmiyor. Her yerde ilim Allah’a emanet!. Mârifet Kafdağı’nın arkasında.. sanat ideolojilere kavaslık yapıyor.. pek çoğu itibarıyla ilim yuvaları taklide teslim.. hakikat aşkı, ilim tutkusu, araştırma şevki iltifat görmeyen gayretler.. iltifat görmeyen bir kısım gayretler de ihtimal birer hobiden ibaret.. bugünümüzü-yarınımızı emanet edeceğimiz hayatî müesseselerde hayattan eser yok.. propagandalara bakınca, dünyalara yetecek kadar bir güce sahip gibiyiz; oysaki realiteler bir kasabaya bile yetmediğimizi haykırıyor. Ahlâkî değerler, sorumluluk duygusu, hak düşüncesi, adalet mülâhazası açısından dünya standartlarının çok çok altında olduğumuz apaçık: Çoğumuz itibarıyla ne ar, ne hayâ, ne hakka saygı ne de düşünceye hürmetimiz var.. Allah korkusu, fazilet hissi çoktan unutulmuş.. kuldan utanma ise şimdilerde o can sıkan duygudan da (!) kurtulma peşindeyiz.. bir yığın kalbsizler, ruhsuzlar hâline geldiğimiz yüzlerimizden okunuyor; çoğumuzda ne merhamet ve şefkat hissi ne de hürmet duygusu kaldı. Dini, diyaneti eski-püskü, partal bir müessese kabul edenlerin sayısı hiç de az değil.. her yerde dinî duygular harap, dindarlık makhur; her tarafta lâubâlîlik ve ahlâkî çöküntü; her yanda iç içe hıyanet ve her bucakta âh u efgân.. insanî duygular açısından erozyona uğramış ruhlarda hissizlik, hareketsizlik.. veya “Âlemi ben mi kurtaracağım?” mazeretleri.. müteessir gönüller heyecanlarının esiri ve muvazenesiz.. “Gün bugündür, dem bu demdir.” diyenlerin sayısı belli değil.. hayatını köşe dönmeye veya köşe kapmaya bağlamışların adedini Allah bilir. Bütün bunlara karşılık azıcık duyan ve düşünen kafalar ise, kaba kuvvetin balyozları altında inim inim.. millete hizmet edenlerin kaderi ezilmek ve samimiyetle çarpan sinelere karşı her köşe başında ayrı bir şeytanî tuzak.. şimdilik sessiz duranlara bir şey diyen yok.. yarın, öbür gün ne olacak, onu da bekleyip göreceğiz…

Hemen her fırsatta iman, İslâm ve insanî değerlerin karşısına çıkan marjinal fakat çığırtkan bir kesim var ki dine, imana düşman oldukları kadar hür düşünceye, gerçek demokrasiye, insan haklarına karşı da fevkalâde saygısızlar. Bunlar, kendilerine ters gelen her düşünce, her görüşe karşı hemen savaş ilân etmekte; farklı görüş taşıyan hemen herkesi karalamakta; haysiyetleriyle, şerefleriyle oynamakta, hatta baş edemedikleri düşünceleri kontrgerillâlarla ortadan kaldırarak muhalif her sesi kesmekteler. Hele bunların içinde öyle tipler var ki ne fikir namusu tanırlar ne de ruh iffeti. Bugün doğru dediklerine yarın rahatlıkla yalan diyebilir; bugün alkışlayıp göklere çıkardıklarını yarın yerin dibine batırabilirler. İki yüzlü bu fıtrat garibelerinin hiç değişmeyen bir yanları varsa o da, her zaman yüzüp gezmeleri ve her zaman yılan gibi zehirlemekten lezzet almalarıdır. Hele bazılarında bir küfür yobazlığı var ki hiç sorma!. Ne Allah bilir ne de Peygamber tanırlar.. bunlar basiretleri açısından kördürler görmezler, kulakları sağırdır işitmezler. Ne ruhla münasebetleri vardır, ne de beyinle ciddî bir alâkaları, ne Allah’a karşı saygı taşırlar, ne de Peygamber hürmeti bilirler.. çoğu öyle mük’ap cahildir ki; bilmezler, bilmediklerini de bilmezler, ama kendilerini bilir sanırlar.

Hâsılı, bugün, olmamasını arzu ettiğimiz ne kadar menfilik varsa, her yerde diz boyu, hatta ondan da öte; yıllardan beri milletçe beklediğimiz şeylere gelince onlardan da hiç mi hiç haber yok. Manzara bu olunca, ümitten, azimden söz etmek de oldukça zor; ama biz milletçe bu zoru aşma mecburiyetindeyiz. Bugün başımıza gelenler, gelecekte de katlanarak karşımıza çıkabilir.. ülke bir baştan bir başa mezaristan hâlini alabilir.. milletin azmi, ümidi tıpkı bir kefen gibi onun başına geçirilebilir.. ırmaklar Revân Nehri’ne, çöller Kerbelâ’ya, düşmanlar Şimir’e, aylar muharreme dönüşebilir.. kundaklamayı kundaklamalar takip edebilir.. dev yangınlar olabilir, yangınlar evlerimizin-barklarımızın yanında, beklentilerimizi, plânlarımızı da kül edebilir.. dost-düşman herkes bizi yalnız bırakabilir; yalnız bırakmaktan da öte hiç ummadığımız kimselerce arkadan hançerlenebiliriz. Evet, işte düşmanların böyle esirip köpürdüğü, dostların vefasızlık gösterip bizi bütün bütün terk ettiği durumlarda dahi kat’iyen teslim olmamalı, eğilmemeli; iman ve ümitlerimize dayanarak dimdik ayakta durmalı ve bir küheylan gibi hız kesmeden çatlayıncaya kadar koşmasını bilmeliyiz.

Hatta hâlihazırdaki fecâyi ve fezâyi şimdikinin kat katına ulaşsa.. etrafımız âh u efgân ile inlese.. çevremizdeki çığlıklar gidip tâ âsumana dayansa.. yaşanan ızdıraplar magmalar gibi köpürüp yüreklere vursa ve bütün bir millet çaresizlikle kıvranıp dursa.. düşünen başlar üzerinde kılıçlar kavisler çizse, beyinler balyozlarla ezilse.. dört bir yanda sadece zalimlerin “hayhuy”u duyulsa.. en canlı, en temiz vicdanları simsiyah bir yeis sarsa.. hanlar devrilip hânümanlar yerle bir olsa.. ay batsa, güneş sönse, nazarlarla beraber gönüller de karanlığa gömülse.. kuvvet gemi azıya alsa, hak kaba kuvvetin paletleri altında kalıp ezilse.. her yerde dişli dişini gösterip gezse, zayıf dilini tutup sessizlik murâkabesine dalsa.. bütün mukavemetsiz ruhlar bir bir yıkılsa ve kalbzedeler üst üste devrilse…

Her şeye rağmen biz duruşumuzu, tavrımızı değiştirmeden konumumuzun hakkını vermeli, yerimizde durmalı, herkesin başvuracağı bir güç, bir ümit kaynağı olmalı ve sönmeye yüz tutan bütün meş’aleleri yeniden tutuşturmaya çalışmalıyız.

Allah’a inancımız tam ise, ümit, azim, kararlılık şiarımız olmalı; millete hizmet de vazifemiz. O kadar Hakk’a saygı duymalı ve o denli hayatımızı başkalarının mutluluğu içinde görmeliyiz ki, yemeyip yedirdiğimizi, giymeyip giydirdiğimizi ve kendimize rağmen yaşadığımızı görenler, emanette emin bir kısım kimselerle karşılaşmanın mutluluğunu yaşasınlar. Biz o denli nezih yaşamalıyız ki; haramlar, gayri meşrular değil hayatımızı, rüyalarımızın ufkunu bile kirletmemeli.. aslında böyle bir kirlenme, kim bilir belki de hiç beklenmedik şekilde ne irtifa kayıplarına sebebiyet veriyordur..! Konumunun hakkını veremeyip bulunduğu noktadan kayanların iflâh olduğu hiç görülmemiştir. Kaldı ki biz, değil bir kısım dünyevî mülâhazalar, yaşama sevdasını ya da menfaat ve çıkar düşüncesini dahi intihar sayma konumundayız. Dahası biz Cennet’i bile kulluğumuza gaye yapmaktan kaçınmalı ve bütün gönlümüzü Hak rızasının engin vâridâtına bağlayarak şahsî isteklerimize karşı kat’î bir tavır alma durumundayız. Hiçbir zaman almayı düşünmeden hep vermeli, geriye döneceğini beklemeden de sürekli ihsanda bulunmalıyız.. ve “Cânan” deyip sefere azmettiğimiz bu kutlular yolunda hiç ama hiç mi hiç “can” sevdasına düşmemeliyiz.

Dünden bugüne bu kutlular yoluna baş koyanlar dört bir yanda düşmanlık duygularının körüklendiği, dost gönüllerin bile vefasızlık edip hasımları sevindirdiği, varlığını kine, nefrete bağlamış ruhların diş gıcırdatıp hiddetle üzerlerine geldikleri durumlarda bile ne yeis, ne sarsıntı, ne öfke ne de düşmanca duygularla onlara karşılık vermeyi düşünmemiş; kötülükleri hep iyilikle savmış; fena muameleleri hüsnühâl, yumuşak beyan ve farklı ihsanlarla rehabilite ederek, âdeta bütün kırılmaları ve tahribatı tamire çevirmiş ve yıkma düşüncelerine yapma hamleleriyle mukabelede bulunmuşlardır. Bu itibarla da –maâzallah– bir gün ülkede her şey alt-üst olsa, yığınlar gidip karanlıklara gömülse, yollar harap olup köprüler yıkılsa; bu insanlar paniklemeyi inanç ve iradelerine karşı saygısızlık sayarak yeis ve durgunluk içinde ölüm görüntüleri sergilemektense, başkalarının yaşama hislerini harekete geçirmek için uçma gayretlerinde bulunacak ve her hâlleriyle, yürüyebilene yolların açık olduğunu haykıracaklardır.

Ben inanıyorum ki, bu azim kahramanlarına, bugün olmasa da yarın mutlaka bir inayet eli uzanacak.. yollarını kesen tipi-boran dinecek.. kar-buz eriyip gidecek ve çevrelerindeki birkaç asırlık o kupkuru çöller Cennetlere dönecek ve mutlaka talih onlara da gülecektir.

Yeis, yol kesen bir gulyabanî, acz ve çaresizlik düşüncesi ise ruhu öldüren birer hastalıktır. Şanlı geçmişimizde yol alanlar, hep imanla, ümitle yol almışlardır. Kendini acz ve ümitsizliğe salanlar da yollarda kalmışlardır. Hissizler, hareketsizler yol alamazlar.. uyuyanlar hedefe ulaşamazlar.. hele azmini, iradesini yitirenler asla uzun zaman ayakta kalamazlar.

Şimdi eğer, yarınlarımızı düşünüyor ve dipdiri geleceğe varmayı düşlüyorsak, yolların yürünerek alınabileceğini ve zirvelere azim, irade ve plânlarla ulaşılabileceğini asla hatırdan çıkarmamalıyız. Ulaşılmaz gibi görünen zirveler şimdiye kadar defaatle aşıldı; defaatle yüksek tepeler azmin, iradenin ayaklarına yüz sürdü ve onlarda ulaşılmaz şahikalara ulaşma azmini coşturdu. Aslında hangi devirde olursa olsun yürüdüğü yolun, yöneldiği gayenin ve dayanıp bel bağladığı kuvvetin farkında olanlar bu şuur ve kendi iç dinamikleri sayesinde tekrar tekrar o zirveleri aşmış ve o şahikalara ulaşmışlardır. Arz onların ayaklarının altında küçüldükçe küçülmüş, gökler onların irfanlarına sine açmış, mesafeler onların gayretlerine selâm durmuş ve karşılarına çıkan engeller de onları hedefe taşıyan birer köprü hâline gelmiştir.. evet bu babayiğitler karşısında karanlıklar her zaman bozgun yaşamış, musibetler rahmete inkılâp etmiş, sıkıntılar kurtuluş yolu olmuş, tazyikler de birer terakki rampası…

İşte böyle birinin bugününü bütün bütün yıksalar, o yönelir yarınlara ve yoluna o kulvarda devam eder; yarınlarını da yok etseler atını mahmuzlar ve öbür günlere koşar. Baş edemezler böyle biriyle ve edememeliler de. Zira o imanı, azmi, ümidi sayesinde, bozgunlar yaşadığı ya da yıkıldığı durumlarda bile hep bir başka muvaffakiyet ve zaferin projeleriyle serinlemiştir. Ve yine böyle biri, önünde kinlerin, nefretlerin kudurup durduğu, ufkunu üst üste karanlıkların sardığı anlarda bile asla ümitsizliğe düşmemiş ve paniğe kapılmamıştır. Zira o, ne sadece dün, ne bugün ne de yarındır. O bütün bu zamanların hepsine sözünü geçirme konumunda bir “sahibülvakt” ve bir “ibnüzzaman”dır.[2]Bilir yaşadığı zamanın dilini, bildiği gibi dinin ruhunu, Kitab’ının esrarını. Görüldüğü ve hissedildiği her yerde hatırlatır Saadet Çağı’nın insanlarını. O, duyguları, düşünceleri, iffeti, ismeti, vefası, sadakati ve eğilip bükülme bilmeyen sağlam karakteriyle âdeta granitten bir âbide gibidir; çevresinde her şey üst üste devrilse –alimallah– tırnak kadar bir parçası dahi kopup düşmez.

Öyle ümit ediyoruz ki; işte bu sağlam karakter sayesinde, bugün olmasa da yarın mutlaka, hicranla yanan sinelerin hicranı dinecek, asırlardan beri iki büklüm yaşayanlar bellerini doğrultarak var olduklarını haykıracak, zulmetlere yenik ruhlar dirilip çevrelerini saran karanlıkları kovacak ve herkes olağanüstü bir gayret ve performansla kendi ruh ve mânâ köklerinin kılavuzluğunda bütün engelleri aşarak, özüyle bütünleşip talihinin zirvesine ulaşacaktır.

***

[1]   Âl-i İmrân sûresi, 3/139.

[2]   Tasavvufta bu kelimelere yüklenen farklı mânâlar mahfuz, “sahibülvakt” içinde bulunduğu dönemin hâkimi, “ibnüzzaman” da kendi çağının çocuğu, demektir.

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi 2001-Mayıs sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.