Posts Tagged ‘ihsan’

Bamteli: KARASEVDALILAR VE ZAMANIN RUHU

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Âşık u sâdıkların dileği, ne helva ne de selva, illa rü’yet-i Mevlâ, illa rü’yet-i Mevlâ!..

“Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin / İnsân‐ı Kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş.” diyor Niyazî-i Mısrî. Aynı şiirinde önce, “Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü / Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş.” sözlerine yer veriyor; “İşit Niyâzî’nin sözün, bir nesne örtmez Hakk yüzün / Hak’tan ayân bir nesne yok, gözsüzlere pinhân imiş.” diyerek nazmını noktalıyor. Şiddet-i zuhurundan muhtefî, zıddı olmadığından dolayı. Yoksa ayânlardan ayân; beyanı, beyanlardan daha ebyen.

“Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin.” diyor. “Zâhid”e sesleniyor; zâhid, kalben dünyayı terk eden, kalben hep âhirete müteveccih yaşayan; kesp ederken bile, ne kazandığının farkına varmayan; Allah’ta bu kadar fâni olmuş insan… Fakat onu bile Hazret sorguluyor: “Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin / İnsân‐ı Kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş.” İrfân’a, bir kelime Türkçe, bir kelime Frenkçe ile “vicdan kültürü” denebilir. İzahı; (iman ve ilmi) “tabiata/fıtrata mal etme; iç dünyamızın, mânevî anatomimizin bir derinliği haline getirme”; marifet, irfân.

Öyle bir şey insanın tabiatında hâsıl olunca, hâliyle Allah’a karşı ciddî bir sevgi meydana geliyor. Artık, فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ “Sen O’nu görmesen de O seni görüyor.” O (celle celâluhu), seni görüyor; sen de O’nu görebilirsin; âsârında, ef’âlinde, esmâ-i İlâhiye’nin cilvelerinde, sıfât-ı Sübhâniye’nin tezahürlerinde, Zât-ı Baht’ın idrak edilmezliğinde O’nu görebilirsin. Ama sen O’nu (celle celâluhu) görmesen de O seni görüyor ya!..

Cibrîl hadisinde, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “İman”, “İslam” dedikten sonra, bu manalara gelen “İhsan”dan bahsediyor. الإحْسَانِ: أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ “İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmendir; sen O’nu görmesen de şüphesiz O seni görüyor.” Gerçek marifet, bu; demek Allah nezdinde -esas- halk ifadesiyle “hora geçen” şey, o marifet. Çünkü doğurgan olan o; “muhabbet”i o doğuruyor; marifetin bağrında doğan şey, muhabbet. Muhabbet, “aşk” zirvesine varınca, insan deli gibi “İştiyâk!” diyor, “İştiyak!..”

“Ne helva, ne selva, illa rü’yet-i Mevlâ!” Râbia Adeviyye’nin sözü. O, “Münacât-ı Seheriyye” adıyla meşhur duasında da görüldüğü üzere şöyle nida edermiş: إِلهِي، لَسْتُ فِي الْبَلْوَى، وَلَا أَشْكُو مِنَ الْبَلْوَى، مُرَادِي مِنْكَ يَا سُؤْلِى بِلَا مَنٍّ وَلَا سَلْوَى، وَإِنْ أَعْطَيْتَنِي الدُّنْيَا وَإِنْ اَعْطَيْتَنِي الْعُقْبَى، فَلَا أَرْضَى مِنَ الدَّارَيْنِ إِلَّا رُؤْيَةَ الْمَوْلَى “Allahım! Hamd ü senâ olsun ki, belâlar içinde değilim ve Sana belâlardan şikâyet etmeyeceğim. Ey muradımı gerçekleştirmeye kâdir yüce Rabbim; Senden istediğim ne “kudret helvası”dır ve ne de bıldırcın eti. Bana dünyayı da versen âhireti de, her iki âlemi bağışlasan bile, yine razı olmam; ben Seni dilerim Rabbim, ancak rüyetinle hoşnutluğa ererim.” Ne dünyanın şu tadı, şu lezzeti, ne başka şey; ne Cennet, ne Huri, ne Gılman; ne köşk, ne villa, ne şeker-şerbet akan ırmaklar… İlla rü’yet-i Mevlâ.. illa rü’yet-i Mevlâ.. illa rü’yet-i Mevlâ!.. İşte iştiyâk, bu; zirvede gerçek kulluk da bu!.. Diğerleri o yolda taklit emekçileri demek, e-mek-çi.. veya isterseniz “taklit emekleyenleri” de diyebilirsiniz.

Cenâb-ı Hak, marifetle kalblerimizi mamur eylesin!.. Vicdanlarımızda marifete kapılar açsın!.. Muhabbet ufkunu temâşa ile serfirâz kılsın! Aşk u iştiyâk gaye-i hayali ile, mefkuresi ile bizi kalb ve ruh hayatının üstünde daha ötelere müteveccih kılsın!.. Vesselam.

   Her dönemin -çağa göre hizmet eden- karasevdalıları vardır; onların ortak vasıfları enbiya yolunda yürümeleri ve sahabe-i kirâmı adım adım takip etmeleridir.

“Karasevdalılar” mevzuu… “Babayiğitlerin destanı” demektir esasen bu. Belki tabir-i diğerle, esas “enbiya yolunda yürüme” demektir. Bir başka ifade ile de “sahabe-i kiram efendilerimizi adım adım takip etmektir.” رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ، وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (Allah bütün Ashâb-ı kirâmdan razı olsun; Allah’ın salât ve selâmı da efendimiz, dayanağımız, günahlarımıza karşı şefaatçimiz ve her zaman elimizden tutan dostumuz Hazreti Muhammed’in üzerine olsun.)

“Peygamberler yolu”, bir yönüyle “sahabîlerin hayat tarzı”; seviye farklılığı mahfuz, fakat çok fasl-ı müştereklerde bir araya gelmiş, kilitlenmiş insanların güzergâhı. Hiçbir sahabî, Hazreti Ebu Bekir’in seviyesinde değildir; birileri bundan rahatsızlık duysa bile; Hazreti Ömer’in seviyesinde, Hazreti Osman efendimizin seviyesinde, Hazreti Ali efendimizin seviyesinde değildir. Hasan efendimizin, Hüseyin efendimizin, Aşere-i Mübeşşere’den diğerlerinin… Diğer altı insan var o dört halifenin dışında; dört halife de Aşere-i Mübeşşere içinde. Abdullah İbn Selam’ı da bazıları saymak suretiyle, “on bir tane” diyorlar; Aşere-i Mübeşşere, “hayatta iken Cennet ile müjdelenenler”. Bir yerde, bir kuyunun başında, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) otururken, kapı tıklatılıyor; “Aç kapıyı, Cennetle müjdele!..” diyor; geliyor Hazreti Ebu Bekir. Arkadan aynı şey; geliyor Hazreti Ömer. Arkadan aynı şey; geliyor Hazreti Osman. Hazreti Ali de hadislerde o on kutlunun dördüncüsü olarak zikrediliyor.

Ezbere konuşulan bir şey değil; semaların dilini, mâverâların dilini dillendiren Zât (aleyhi ekmelüttehâyâ) ifade buyuruyor. -O dile canlarımız kurban olsun!..- Dillendirdiği şeylerde lâl ü güher saçan söylüyor. -O lâl ü güherlere canımız kurban olsun!..- O, senin ifaden, benim ifadem değil; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ifadesi, bunlar.

Yol, onların yolu; yöntem, onların yöntemi. Kendi nefsimden bu mevzuda bir şey katarak söylüyor değilim. Bir taraftan umum ashabını kastederken; أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ، بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمُ اهْتَدَيْتُمْ “Benim ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız, hidayeti bulursunuz.” buyuran O (sallallâhu aleyhi ve sellem). “Benim sahabîlerim yıldızlar gibidir, tıpkı. Hangisine tutunursanız, gözünüzle hangisine takılırsanız, mutlaka Bana ulaşırsınız!” diyor. Doğru yola, sırat-ı müstakîme ulaşırsınız. Ve dolayısıyla biraz evvel bahsedilen, o “iman-ı billah”a, o “marifetullah”a, o “muhabbetullah”a.. ve ufkunuzu yükseltme, daha ileriye götürme, gaye-i hayalinizde daha fazla derinleşme arzunuz, iştiyakınız varsa, daha ötesine ulaşırsınız. Şart-ı âdî planında iradeye yüklenen yüklerdir bunlar. Daha ötesine iştiyâkınız varsa, Hazreti Pîr-i Mugân’ın Ayetü’l-Kübra’da dediği gibi, “Hel min mezîd! Hel min mezîd! Hel min mezîd!” diyorsanız…

Hak yolcusu ciddî doyma bilmezlik içinde, sürekli ulaştığı her fevkalade menzilin üstünde “Daha yok mu yâ Rabbi!.. Daha yok mu, daha yok mu?!.” diyor. “Seyr ilallah”, “seyr fillah”, “seyr maallah”, tasavvuftaki ifadeleriyle. O, o ufka ulaştığı zaman bile, “Hel min mezîd!..” diyor: “Daha yok mu?!.”  Efendim, Gedâî’nin ifade ettiği gibi;

“Ol suyu kim içse hemân,

Kalbe doğar şems-i cihan,

Verir hayat-ı câvidân,

Yandıkça yandım bir su ver!..”

“Bak bu gedânın haline,

Bend olmuş zülfün teline

Parmağı aşkın balına

Bandıkça bandım, bir su ver!..”

Hel min mezîd?!. Daha yok mu?!. Veren’in (celle celâluhu) hazineleri nâ-mütenâhi. Sen de tattıkça, o mevzuda her tatma aynı zamanda yeni, daha derin bir iştiyâk uyarıyor ve sen daha ötesindeki şeylere talip oluyorsun. Sürekli marifette öyle bir sâlih daire içinde bulunuyorsun. Fâsit daire karşısında, “kısır döngü” karşısında, onu da Türkçe’ye çevirirsek, “doğurgan döngü” diyebilirsiniz. Öbürü kısır döngü, “fâsit daire”; bu da doğurgan döngü, “sâlih daire”. Hayır, hayır doğuruyor; inkişaf, inkişaf doğuruyor; marifet, marifet doğuruyor; muhabbet, muhabbet doğuruyor; aşk u iştiyak, aşk u iştiyak doğuruyor… Ve sen sürekli “Daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!.” diyorsun, doyma bilmeyen bir iştiyakla. Biraz evvel Râbia Adeviyye’nin sözünü ifade ettim: Cennet, huri filan… Parmağınla gösterdiğin zaman, “Ne yapayım ben onları!” diyor; “İlla rü’yet-i Mevlâ! İlla rü’yet-i Mevlâ!..”

Evet, Cenâb-ı Hak, önemli bir hizmete muvaffak kıldı arkadaşlarınızı, bir manada sizin seleflerinizi. Belki aynı nesil içindesiniz; belki bir neslin sona ermesiyle, siz devreye girmiş oluyorsunuz. Bir manada -belki- iki-üç neslin sa’yi ve gayretinin neticesinde, onların müktesebatlarını, onların kullandıkları argümanları kullanmak suretiyle, bir yola devam ediyorsunuz; nâmütenâhîlik istikametinde bir yolda yürüyorsunuz, nâmütenâhîlik istikametinde. Ama siz, yeni bir espriye bağlı olarak, daha farklı bir mülahazaya bağlı olarak yürüyorsunuz.

O işin mimarları, bu çağdaki mimarları da meseleleri ortaya koyarken, şartlar ve konjonktürler, o dönemde işin nereye kadar olmasına müsaitse, o kadar olmuş. Yani evlerde iki-üç insan bir araya gelirler. “Amanın! Dikkat edin! Ehl-i dünya, ehl-i dalalet, ehl-i gaflet sizi görmesin! Üç insanın bile bir araya geldiklerini görürlerse, vehme kapılırlar. Çoğu, paranoya yaşıyorlar; gelir, tepenize binerler!” Onun için yirmi-otuz insanı bir araya getirmek, bir yerde bir üniversiteye hazırlık kursu açmak, bir yerde insanlara bir lisan kursu açmak, bir yerde bir okul açmak, bir yerde bir üniversite açmak… O gün, o günkü mantığa, o günkü felsefeye göre, o günkü şartlara göre bunları yapmak mümkün değil. O gün yapılması gerekli olan şeyler, en zoru onlardı ve en zoruna kadar yapılıyordu. Kitap, elden düşürülmüyordu; müzakere, ihmale maruz bırakılmıyordu, ihmale feda edilmiyordu; mutlaka o iş hangi ölçüde devam edecekse, o ölçüde ele alınıyordu. Yol, yolun müsaadesi ölçüsünde yürünüyordu. Yollar, bazen sarpa sarıyordu; bazen patika şeklinde oluyordu; Yunus ifadesiyle;

“Bu yol, uzaktır,

Menzili çoktur,

Geçidi yoktur,

Derin sular var…”

Yol, bazen geçitsizliğe uğruyordu; bazen derin sulara, bazen kandan irinden deryalara, bazen aşılmaz tepelere ve uçurumlara uğruyordu. Fakat onlar, o şartlar altında, urganlar ile, halatlar ile, o tepeleri aşmaya çalışıyorlar; bir yönüyle, geçilmez gibi olan köprülerden geçiyor; bazen o sulara dalıyor, kandan irinden deryalara dalıyor, götürüyorlardı.

   “Geçmişlerinizin kötü yanlarını zikredip durmayın; onları iyilikleriyle anın!..” Anın ve sâlih amellerini, güzel hizmetlerini siz de uygulayın!..

Bir esastır; وَلاَ تَذْكُرُوا مَسَاوِي مَوْتَاكُمْ، اُذْكُرُوا مَحَاسِنَهُمْ “Geçmişlerinizin kötü yanlarını zikredip durmayın; onları iyilikleriyle anın!..” (Hadis-i şerifte; اُذْكروا مَحَاسِنَ مَوْتَاكُمْ، وَكُفُّوا عَنْ مَسَاوِئِهِمْ “Ölüp giden geçmişlerinizi iyi yanlarıyla zikredin; onların eksiklik ve kötülüklerini sayıp dökmekten uzak durun/dilinizi tutun!..” buyurulmaktadır.) Onlara bakarken hep “mehâsin”leri, saçtıkları, serpiştirdikleri iyilikleri, güzel yanları ile bakmak lazım. En ağır şartlar altında, meselelerde zerre kadar kusur yapmadan hizmet etmişler. Onlar, zindanların birinden boşalıyor, diğerine giriyorlardı; birinden boşalıyor, diğerine giriyorlardı. Çağımızın zalimleri/gaddarları onları arattırmayacak şekilde yapacaklarını yapıyorlar, onlar da misyonlarını son kertesine kadar edâ ediyorlar! O gün de, o günün zalimleri, aynı şeyleri yapıyorlardı. Fakat o yapmalar, katiyen o yolda yürümekten onları alıkoymuyordu.

Bir insan… Bahsetmiştim size, Kıtmîr’e de o hakikatlerden böyle damla sunan bir insan; makamı cennet olsun. Elli yedili yıllarda zannediyorum, Hazreti Pîr-i Mugân’ın yanından gelmişti. Çok önemli, zirve zatlardan birisinden bahsetmişti; yanında, bî-hemtâ bir zat. Odasının kapısını da kapamış; sadece yemeğinin verilebileceği bir menfez var. Ben öyle anladım onu. Orada ihtiyaç yeri de var, bir de su var orada ve aynı zamanda bir de bir delik var, dışarıya doğru. On beş sene dışarıya çıkmadan, orada sürekli eserleri yazmış. Matbaa imkânı yok. Ne günümüzde olduğu gibi böyle modern matbaa makinaları ne de o iptidâî baskı makinaları… İlk defa bir yerde kolla çevirdikleri bir teksir makinası bulunca, dünyalar onların olmuş gibi seviniyorlar. Atıf Ural’dan bahsederken, çeviriyor böyle, efendim, لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ * سُبْحَانَ اللهِ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ، وَلاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ diyor, çeviriyor makinanın kolunu. O zat, on beş sene orada yazıyor. Yemeğini sunuyorlar, ihtiyaçlarını görüyor; sonra o delikten, yazdığı şeyleri röleler halinde dışarıya uzatıyor. Biri geliyor, gizlice elini sokuyor, alıyor o röleyi. Götürüyor, başka bir yerde, onunla birleştirilmesi gerekli olan şey ile birleştiriyor; “Bu falan yerin lem’asıdır; bu falan yerin mektubudur; bu falan yerin sözleridir!..” Bu kadar ağır şartlar altında… Aynen devr-i risalet-penâhîdeki zorluklar altında… Dedikleri şeyden vazgeçmeyerek fevkalade fedakârlık içinde o işi götürüyorlar.

Günümüzün şartları, daha farklı şeyler yapmaya müsait hale geliyor. Bir gün geliyor ki, siz, kurslar açabiliyorsunuz, okullar açabiliyorsunuz. Evet, burada bir sevk-i İlahî var; fakat -şart-ı adi planında- sâfiyâne bir gayret de var. Hani ilk defa taklitle başlıyor. “Taklit”, “tahkik”in en önemli unsurudur. Zâtında makbûliyeti yoktur taklidin, zatında makbul değildir, o; fakat tahkike bir basamak olması itibarıyla, usûliddin uleması, “Taklit de makbuldür!” demişler “iman hakikatleri”nde, “İslam hakikatleri”nde, bir de isterseniz buna ilave edelim, “hizmet hakikatlerinde”. Birileri hizmet yapmış; nasıl, hangi şartlar altında yapmışlar? Bir nesle, âdetâ menkıbe şeklinde intikal etmiş.

İşte menkıbe gibi bir şey anlattım. Siz, zannediyorum, bunu söyleseniz çoklarına, “Acaba, yahu, böyle insan da oluyor mu?!.” derler. Yahu oluyor; işte Bilal-i Habeşî’nin göğsüne taşları koyuyorlar. Sıcakta, kum sıcağında… Orada kum sıcağında, öyle o taşların altına yatma değil, şemsiyesiz gezdiğiniz zaman, beyniniz kaynıyor. Burada benim şahidim var; amcasının beyni orada böyle bir şeyden kaynadığından dolayı, hayatının sonuna kadar arızalı yaşadı. Güneşin beyin kaynattığı bir dönemde… Ama bildiğiniz gibi, “er-Risâle” ve “Çağrı”da da gördüğünüz gibi, onca eziyete maruz kalmasına rağmen, Bilal-i Habeşî hazretlerinin dilinden dökülen şey, onun vird-i zebânı; “Ehad! Ehad! Ehad!..” قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ “Eşi, menendi, zıddı, niddi olmayan, yegâne tek, Sensin Allah’ım!” diyor. Döndüremiyorlar onu, döndüremiyorlar.

O insanlar içinden hiçbiri dönmüyor. Bildiğiniz gibi Ammâr İbn-i Yâsir’in (radıyallahu anh) gözünün önünde annesini öldürüyorlar, babasını öldürüyorlar. “Sıra sana geldi!” deyince, o, bir yönüyle, “Lât, Menât!” mı diyor, ne diyorsa diyor. Sonra ipini çözünce, Rasûlullah’a koşuyor, “O haltı yaptım yâ Rasûlallah!” diyor. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhsat yolunu gösteriyor, إِنْ عَادُوا فَعُدْ “Onlar sana aynı şeyleri yaparlarsa, sen de sıyrılmak için aynı şeyi yap!” buyuruyor. Bu kadar ağır şartlar altında…

   Selef-i sâlihîn, Kur’an’ın tek bir meselesi için aylarca zindan işkencelerine katlanmış; hiç şekva etmeyerek, kemal-i sabır ile sebat ortaya koymuşlar.

Meselenin o ağır şartlar altında yerine getirilmesini tevârüs eden, arkadan gelen müçtehidîn-i ızâm, müceddidîn-i fihâm aynı şekilde davranıyorlar. Hazreti Pîr de ifade ediyor, Ahmed İbn-i Hanbel, “Kur’an mahlûk mu, değil mi?” mevzuunda, “Kur’an mahlûk değildir!” diyor. Abbasî döneminde… Yine Müslüman, onlar “Biz Müslümanız!” diyorlar; “Hilafeti biz temsil ediyoruz!” diyorlar; “Yeryüzünde Müslümanların haysiyet, şeref ve onurunun müdafisiyiz!” diyorlar. Ama bir meselede, İyonya’dan gelen bir felsefenin tesirinde, bir Grek felsefesinin tesirinde “Kur’an, mahlûktur!” da diyorlar. “Değildir!” diyor Ahmed İbn-i Hanbel hazretleri. Zindana koyuyor, kamçılıyorlar. Sırtına inen her kamçı karşısında “Değildir!” diyor. Kamçılar, onu inletirken, inlemeleri “Değildir!.. Değildir!.. Değildir!..” şeklinde oluyor. Buharî’nin şeyhi Yahya İbn Ma’în; “Kelam-ı lafzî olarak Kur’an, mahlûktur; kelam-ı nefsî olarak ise Kur’an, mahlûk değildir!” deyince, Hazret, o kamçılar altındaki inlemesinden daha fazla inliyor; “Yazık etti benim arkadaşım!” diyor.

O Yahya İbn Ma’în’e de benim canım kurban olsun!.. Hadîs ricâli arasında dev bir insan; Everest tepesi… Fakat bir yerde, o mevzuda, hem bir disiplin ortaya koyuyor; hem de bazıları o işten sıyrılsınlar, kamçı yemesinler diye, “Bizim ağzımızdan çıkan şey itibarıyla, biz telaffuz ettiğimizden dolayı, okuduğumuz Kur’an mahlûk!.. Kalemimizden çıktığından dolayı, Kur’an’ın satırları da mahlûk! Kur’an’ın içinde şekillenmesi itibariyle, mahlûk! Ama ruhu, özü, manası, muhtevası, Allah’a ait yanı itibarıyla -ki buna ‘kelâm-ı nefsî’ deniyor- mahlûk değil!..” diyor. Ama Ahmed İbn-i Hanbel hazretleri, bu kadar tavize bile, kamçılar altında inlemekten daha fazla inliyor, “Yazık ona!..” diyor. Arkadaşı, aynı halkanın insanları…

Şimdi söz konusu olan, Kur’an… Hazreti Pîr, Ahmed İbn-i Hanbel’in Kur’an’ın bir tek meselesi için, bu kadar işkenceye katlandığını anlatıyor. Diyor ki: “Hem kalbime geldi ki: Madem İmam-ı A’zam gibi eâzım-ı müçtehidîn hapis çekmiş ve İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel gibi bir mücahid-i ekbere, Kur’an’ın bir tek meselesi için hapiste pek çok azap verilmiş. Ve şekva etmeyerek kemal-i sabır ile sebat edip o meselelerde sükût etmemiş. Ve pek çok imamlar ve allâmeler, sizlerden pek çok ziyade azap verildiği halde, kemal-i sabır içinde şükredip sarsılmamışlar. Elbette sizler Kur’an’ın müteaddit hakikatleri için pek büyük sevap ve kazanç aldığınız halde, pek az zahmet çektiğinize binler teşekkür etmek borcunuzdur.”

Şimdi bunlar, aklı o dönemlerde olan, mantığı o dönemlerde dönüp duran, aynı zamanda dinî duygusu, dinî felsefesi, dinî düşüncesi o dönemlerde dönüp duran, çağını aşkın insanlar… Bu dönemde duruyor ama adam sanki Efendimiz’in etrafında hâle gibi… Böyle, Hazreti Ebu Bekir’in ayaklarının dibinde, Hazreti Ömer’in ayaklarının dibinde yaşıyor gibi… Onlar meseleyi öyle tevarüs ediyorlar; öyle tevârüs etmişler. Kim? Şâh-ı Geylânîler, Muhammed Bahâuddin Nakşîbendiler, Mustafa Bekrî es-Sıddîkîler, Hoca Yesevîler, Necmeddin-i Kübrâlar, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmîler, Sultanü’l-Evliyalar ve daha niceleri, daha niceleri, daha niceleri… O dönemde yaşamışlar; aynı zamanda o dönemi -bütün hususiyetleriyle- kendi dönemlerine çekmiş getirmişler; o ağır şartlara rağmen, taviz vermeden yaşamışlar. Bu çağda yaşayan, o hakikatlere tercüman olan zât da öyle.

   Şart-ı âdî planındaki damlalarınıza Allah derya lütfetti; eltâf-ı ilâhiye olarak, ak cihangirlerin elde edemedikleri başarıları Mevlâ size bahş eyledi.

Siz de bir yönüyle öyle ikili, üçlü, dörtlü, beşli, altılı, yedili evler tutarak, o yolda onların yaşadığı o ağır şartlar altında yaşadıkları şeyleri yaşayarak, “Ha bu böyle yaşanması lazımmış!” filan dediniz. Şart-ı âdî planında… O kendisi de diyor: Bir dönemde -böyle- iman meselesi… Yazılacak, çizilecek, müzakere edilecek; bir kere iman-ı billah, vicdanlarda hâsıl edilecek. İmân-ı billah hâsıl edilecek ki, marifetullah da hâsıl edilsin. Marifetullah hâsıl olacak ki, muhabbetullah da hâsıl olsun! Bir gün gelecek, mesele “hayat” meselesi haline gelecek; meselenin tabiî seyri. Hayatın bütün birimlerinde aynı şeyler, vird-i zebân edilecek. Bir de bakacaksınız ki, size hiçbir zaman açılmaya niyeti olmayan kale kapıları bile size açılacak; okul kapıları açılacak, üniversiteye hazırlık kursu kapıları açılacak… Ve nitekim bir dönemde, Cenâb-ı Hakk fırsat verdiğinden, yirmi, otuz, kırk tane, yurt içinde/yurt dışında üniversite açıldı; açma imkânı verdi, kapılar açıldı. Dünyanın değişik yerlerinde de oldu; oralarda da kültür ve eğitim seviyesi çok yüksek, çok kadîm üniversitelerin önüne geçecek şekilde eğitim veren üniversiteler oluştu.

Şartlar, böylesine gelişince, “Ha, şimdi yapılması gerekli olan şey, bu imiş!..” Mesele sadece konumun muktezasını orada tayin etme ve belirlemeye kalıyor. Şimdi beni mihraba ittiklerine göre, bu mihrapta galiba benim cemaatten evvel tekbir almam lazım.. “Allahu Ekber!” demem lazım.. sonra Fatiha okumam lazım.. Fatiha’dan sonra zammı sure okumam lazım.. sonra rükûa gitmem lazım… Bir yönüyle, konumun gerektirdiği şeyi, konjonktürün gerektirdiği şeyi, esasen, yerine getirme!.. Şart-ı âdî planında… Meyelân/meyelândaki tasarruftan farkı yok bunun. Sadece bulunduğu konumun hakkını vermeye çalışma… Cenâb-ı Hak, o basireti ihsan eylesin!..

Allah, belli bir dönemde, ne kadarını ihsan etti, bilemem; ben Cenâb-ı Hakk’ın büyük bir lütfu olarak, tahdîs-i nimet nev’inden, arkadaşlarımızı bu işte istihdam buyuran Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd ü senâ ediyorum. Ama daha büyüğü yapılabilir miydi? Hani bir yönüyle, sadece kendi hesabıma olsa diyebilirim: “Benim yerimde, böyle, arkadaşların beşine, onuna, yirmisine, otuzuna, sözü geçen bir insan olsaydı.. liyâkati olmadığı halde, fazileti dinleyenlere ait, meziyeti dinleyenlere ait benim yerimde, aklı başında, vicdanı derin, kalbî ve ruhî hayat yaşayan, sağlam karakterli bir insan olsaydı, bu mesele ikiye, üçe, dörde, beşe katlanmış olurdu!..” Kendime bakarken, böyle bakarım.

Kendimizi sorgularken de şöyle düşünürüm: Allah’a hamd olsun, zaman geldi, adet, milyonlara ulaştı ve dünyanın yüz yetmiş, yüz seksen ülkesine yakın yerde okullar açıldı. Şimdi meselenin büyüklüğüne bakılınca, bizim o mevzuda tecrübesizliğimize bakılınca, belli ki katkımız, meyelân/meyelândaki tasarruftan ibaret.. tesâvi-i tarafeynde (veya “mütesâvi’üt-tarafeyn”de; yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebep bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Böyle varlığı ve yokluğu mümkün olanda) bir tercihte bulunmaktan ibaret. Bir de daha yalın bir Türkçe ile “kader-denk” hususunu kullanma istikametinde. Kader-denk; “Yahu böyle de yapılabilir, böyle de yapılabilir! Haydi, şunu yaptık!” Bir de bakıyorsunuz, isabetli bir şey yapmışsınız. Kendinize mal edemezsiniz onu.

Bir tek derdimiz var bizim; bir taraftan “edille-i şer’iyye-i asliye” diyebileceğimiz, usûl ü ümmehâtın, diğer taraftan “edille-i şer’iyye-i asliye” ile -bir yönüyle- refere edilmiş “edille-i şer’iyye-i tâliye”nin, geleneklerimiz, an’anelerimiz, örflerimiz ve âdetlerimizin tanıtılması. Bunların güzelliklerine inanarak, bugüne kadar yaşamışız; “İnsanlık, bu güzellikleri görsün!” diyoruz. Ayrıca, -bir yönüyle- aklın ve vicdanın kendine göre bir fonksiyonu vardır, dolayısıyla onların da ürettikleri güzellikler vardır. Bizim de onları almamız gerektiğini düşünüyoruz.

Bakın şimdi; Türkiye’den kaçıp gelen insanlar var Amerika’ya, İngiltere’ye, Hollanda’ya, Fransa’ya, daha Avrupa’nın değişik ülkelerine, Afrika’ya, Mısır’a, İslam dünyasına… Oralarda bir Ensar-Muhacir kardeşliği oluşturuyorlar ki!.. Arkadaşlar anlatıyorlar; kaç arkadaş anlattı burada; diyorlar ki: “Biri geldi dedi ki bana: Benim falan yerde bir evim var; o evde bedava, kira vermeden oturabilirsin!” Al sana bir Ensâr ve Muhacir kardeşliği… “Ha, aynı zamanda benim imkânlarım geniş; eğer para sıkıntısı, imkân sıkıntısı olursa, onu da yaparım!..” رَغْمًا عَلَى قَبَادُوقْيَا Kapadokya’ya rağmen!..

Evet, şimdi bütün bunlara bakınca, Allah’ın izni ve inayetiyle görüyorsunuz ki, şart-ı âdî planında ortaya koyduğunuz o meyelân, eğilim, eğilimdeki tasarruf, her iki yanı müsâvî olan hususlar arasında, şöyle-böyle bir tercihte bulunma işi, seni alıp bir yere götürmüş.

İşte, koskocaman Devlet-i Âliye!.. Ona canlar kurban!.. Bayraktar, aynı zamanda “cephedâr”. Bu tabiri hiç kullanmadılar ama biz kullandık, câiz. İslam dünyasının şimalinde, Müslümanlara zarar gelmemesi için sur oluşturan bir millet. Evet, cepheyi sağlam tutan, uyûn-ı sâhire, âdeta nöbetçi; “Sızdırmam! Kötü şeylerin içine sızmasına fırsat vermem!” diyen âlî, mübarek bir millet. Anadolu insanı… Evet, ırk değil, Anadolu insanı. Cenâb-ı Hakk, onu, o eski hüviyetine yeniden ircâ eylesin! Densizlere maruz bırakmasın!.. Evet, onlar, o dönemde -düşünün- onda birini yapamamışlar; o yapamadıkları şeyleri Allah bugün lütfetmiş. Fakat onların yaptıkları şey, sizin yaptığınızın on katı; ayrı bir mesele o. Ama o mevzuda, o eğitim mevzuunda, değerlerinizi -bir yönüyle- dünyaya transfer etme ve dünyadan alacaklarınızı alma mevzuunda, Allah size lütfetmiş. Dünyanın bir köy haline geldiği dönemde, evrensel değerler fasl-ı müşterekleri -şimdi “ortak paydaları” diyorlar- evrensel değerler ortak paydaları etrafında anlaşma imkânı veriyor Allah (celle celâluhu). Siz de bir ölçüde onu değerlendiriyorsunuz, o kadar. Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd ü senâ olsun!..

   Yalan ve iftira, iflas etmiş mantığın sermayesi; dün zulümlerine ByLock’u bahane ettiler, yarın da kalkıp “Bunlar IŞİD’çi!..” bile diyebilirler.

Buraya kadar sizi, böyle selametle getiren, Allah (celle celâluhu). Şimdi önünüze bazı yerlerde -her yerde değil- Yunus’un baştaki ifadesiyle, yine sarp kayalıklar çıkabilir, uçurumlar çıkabilir, kandan-irinden deryalar çıkabilir. Bir şakî gibi takip edilebilirsiniz. Hani Sefiller’de adam bir şakî gibi sürekli takip edilir; yok bir kusuru, zerre kadar bir kusuru yok ama bazıları, kafalarına takmışlar, kafalarında da akıl olmadığından dolayı, o meseleye takılmışlar. Efendim, bu ilk dönemlerin iptidâî paranoyası. Tabiî iptidâî dönemlerin paranoyası başka, modern dönemlerin paranoyası başka. Modern dönemlerde paranoya değerlendirilirken, bütün o modern dönemin tüm vâridatı da, telekomünikasyonu da, imkânları da, televizyonu da, telefonu da, dinleme hatları da değerlendirilir. İz sürme işi öyle kolaylaşır ki!..

Mesela bir gün… Ne idi o? “Bal-yok!..” Ha, “ByLock”. -Özür dilerim.- Allah Allah!.. Ne demekse o meret şey?!. Birisi ezkaza bin tane insanın kullandığı o şeye girmiş. Onların takiplerinde hedef olanlardan da onun içinde on tane varmış. O diğer dokuz yüz doksana ilişme yok; belki bazen onlara da ilişiyorlar, sonra salıyorlar. İnsanlar, “Siz, niye bu sistemi kullandınız!” falan diye, sorgusuz-sualsiz içeriye alınıyorlar orada. Telefon kullanmaktan dolayı da zannediyorum -gazetede yazı yazmaktan dolayı, üç defa kesinleşmiş- müebbet hapis!.. Evet, böyle!.. Buna, “adalet-i mahzâ” (!) denir; yani, adalet düşüncesini kılı kırk yararcasına uygulama. “Amanın zulme düşerim!” diye, meseleyi kırk defa, belki -ne diyeyim ona- kalibrasyondan geçirme, “bir yanlışlığa düşerim!” diye… Evet, böyle adalet, bayılırım!..

Ne ise, burada antrparantez arz edeyim: Hayret ettiğim bir husus var: Üç beş tane sergerdan böyle düşünüyor; fakat bu serkerlerin arkasında yığınlar da tereddüt etmeden aynı şeyi yapıyor; mezâlime “Off!..” diyeceğine -ki bu, insan olmanın gereği- “Ohh!..” diyor.

Millete Cenâb-ı Hak, öyle bir hizmet ettirdi ki, Allah’ın izni ve inayetiyle, hani Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) -O’na canımız kurban olsun!- Mâiz için ve Gâmidiyeli kadın için buyurmuşlardı: “Öyle bir tevbe etti ki, lâbeteyn arasında bütün insanlara taksim edilseydi, yeterdi!” Bütün millete, yapılan hizmetlerin sevabı taksim edilse, yeter. Bakmayın şimdiki şom ağızlı kimselerin Hizmet’i karalamalarına!..

Geçen sohbette -min gayri haddin- ifade ettiğim gibi; hani siz öteden beri terörü lanetlediniz. IŞİD gibi, Boko Haram gibi, el-Kâide gibi, Murâbıtîn gibi -ve daha adı-unvanı duyulmamış- değişik terör örgütleri hakkında, belki elli defa “terör örgütü” dediniz. Buna rağmen.. “Terörist, Müslüman olamaz!” demenize rağmen.. “Müslüman, katiyen terörizme girmez!” demenize rağmen… “Yahu bunları karalamak istedik; karalamak istedik ama bir türlü karalayamadık! Acaba bir de IŞİD’çi desek nasıl olur?!.” falan, gibi hesaplarının ve planlarının karşınıza çıkması karşısında da -rica ederim- sakın şaşırmayın!.. O mantığın normal gördüğü şeylerdendir bunlar. Öyle bir mantık ki, mantık açısından iflas etmiş bir mantık!.. Böyle bir hesabın da iflas etmiş bir mantığın nesebi gayr-ı sahih düşüncelerinden biri olduğunda, bence, şüpheniz olmasın!.. Bu açıdan, yol bu, devran bu, gerisi angarya!.. Şâir-i şehîrin sözü: “Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya / Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..”

Ha, ızdırap çekiyorsunuz. “Izdırap, en makbul bir duadan daha makbul bir duadır! Izdırapsız sineler, köpeklere atılacak bir lokma et kadar değersizdir!..” Bu, birinin söylediği bir söz, kaldırın atın onu!.. Süfyân İbn-i Uyeyne; o, Tebe-i tâbiînin veya Tâbiînin serkârlarından birisidir. Evet, üç tane “Süfyân” var; fakat ikisi çok meşhur, mezhep sahibi: Süfyân-ı Sevrî ve Süfyân İbn-i Uyeyne. Hazreti Pîr’in de bundan bahsederken belirttiği üzere; o, on beş yaşında iken, müçtehitler meclisinde oturuyor, fikrine müracaat ediyorlar. On beş yaşında iken, içtihat edecek seviyeye geliyor. İşte o Süfyân hazretlerinin mübarek sözü şu; diyor ki: “Bazen bir muzdaribin inlemesiyle Allah bütün bir ümmeti bağışlar!”

Izdıraplı inleme, çok önemli bir duadır. Bu açıdan da bir yönüyle ayak oyuncularının, kündecilerin, önünüzü kesip sizi devirmeye çalışmalarıyla karşı karşıya bulunduğunuz şu dönemde, ciddî bir gönül ızdırabıyla dua etmek lazım. “Allah’ım, peygamberler yolundaki bu Hizmet’i; Ebu Bekir u Ömer u Osman u Ali yolundaki bu Hizmet’i durdurmak isteyenlere fırsat verme! Allah’ım, bizleri bu Hizmet’te sabit-kadem eyle!” diye, ızdırapla içten dua etmek, Allah’ın izni ve inayetiyle, o kandan-irinden deryaları görmeden geçmeye vesile olacaktır. Everest Tepesi’nin, tepesine çıkılmıyor; o tepeyi düz yolda geçiyor/aşıyor gibi aşmaya vesile olacaktır, Allah’ın izni ve inayetiyle. Elverir ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, bazı bela ve musibetlerin def’inde ellerini böyle kaldırdığı -Müslim-i Şerif’teki hadis-i şeriflerin ifade ettiği üzere- “koltuk altlarının beyazının görüneceği şekilde, ellerini böyle kaldırdığı” gibi, yer yer ellerinizi kaldırın!..

يَا قَاضِيَ الْحَاجَاتِ، يَا دَافِعَ الْبَلِيَّاتِ، اِقْضِ حَوَائِجَنَا كُلَّهَا، وَادْفَعْ عَنَّا الْبَلاَيَا كُلَّهَا، وَاسْتَجِبْ دَعَوَاتِنَا، وَلاَ تُخَيِّبْ رَجَاءَنَا، وَلاَ تَرُدَّنَا خَائِبِينَ؛ وَخَيِّبْ رَجَاءَ أَعْدَائِنَا، فِي كُلِّ رَجَائِهِمْ، وَفِي كُلِّ غَيْرَتِهِمْ، وَفِي كُلِّ هِمَّتِهِمْ، وَفِي كُلِّ حَوْلِهِمْ، وَفِي كُلِّ قُوَّتِهِمْ، يَا عَزِيزُ يَا جَبَّارُ، يَا جَلِيلُ يَا قَهَّارُ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ؛ بِحَقِّ ذَاتِكَ، بِحَقِّ عَظَمَتِكَ، بِحَقِّ كِبْرِيَائِكَ، بِحَقِّ أُلُوهِيَّتِكَ، بِحَقِّ رُبُوبِيَّتِكَ، بِحَقِّ صِفَاتِكَ، بِحَقِّ أَسْمَائِكَ الْحُسْنَى، بِحَقِّ وَحُرْمَةِ اِسْمِكَ الْعَظِيمِ اْلأَعْظَمِ، بِحَقِّ وَحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُصْطَفَى، صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، آمِينَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

“Ey ihtiyaç ve hâcetleri gideren Rabbimiz, bizim bütün ihtiyaçlarımızı gider; ey belâları def’ u ref’ eden Sultanımız, başımıza gelmesi muhtemel bütün belâları def’ eyle. Dualarımıza icâbet buyur; bize ümit ve beklentilerimizde inkisâr yaşatma; ellerimizi boş ve hüsrâna uğramış olarak indirtme!.. Bizi düşman sayanlara ve bize husumet güdenlere gelince; onları ümit ve beklentilerinde hüsrana uğrat; bütün emel ve dileklerinde, umum gayretlerinde, topyekûn himmetlerinde, her türlü güç ve kuvvetlerinde onları haybete düşür, mahrum ve me’yus kıl!.. Ey Azîz, ey Cebbâr, ey Celîl, ey Kahhâr, ey Celâl ve İkrâm Sahibi!.. Zât’ının hakkına, azamet ve ululuğun hakkına, Ulûhiyet ve Rubûbiyetin hakkına, sıfât-ı Sübhâniyen ve esmâ-i hüsnân hakkına, en yüce ismin, İsm-i A’zam’ın hakkına ve hürmetine.. ve Efendimiz Muhammed Mustafa hakkı, hürmeti ve şefaatine dualarımızı kabul buyur. O’na salât ü selam dileyerek bunu Sen’den dileniyoruz, ey Erhamürrâhimîn Rabbimiz!.. Âmin.”

Bamteli: VUSLAT İŞTİYÂKI VE TEMİZ KALBLERİN NİYAZI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  İslam dünyasının gerçek problemi, Müslümanların şekle takılıp kalmaları ve imandan ihsana, ondan da aşk u iştiyâka yürüyememiş olmalarıdır.

Bizim toplumun marazı, iman mevzuundaki problemleridir. “Bizim” derken, topyekün “İslam Dünyası”nı kastediyorum. Biz gerçek imanı, Allah’ın istediği manada imanı yitirdik. İlk mektepte, elif-be cüzlerinde olan آمَنْتُ بِاللهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ telkin edildi, “Çocuklar, böyle söyleyin!” dendi; biz de ona kakıldık kaldık, onda derinleşemedik. İmanı, tabiatımızın bir derinliği haline getiremedik. Bu da hayatın her bir faslında, her yaşta, her başta çok olumsuz şekilde farklı tesirler gösterdi. İmanı, İslam ile esas taçlandıramadık. Kaldı ki mesele o iman-ı billah ile, o İslam ile de bitmiyor. Sonrasında Allah’ı görüyor gibi Allah’a kulluk yapma geliyor. Şayet atılan her adım, atfedilen her nazar, kabartılan her kulak, uzatılan her el, kıpırdayan her dudak, Allah’ın görüyor olduğu mülahazasıyla yapılmıyorsa şayet, o mevzuda nasibimiz işte o kadardır. Evet, bizim problemimiz, iman problemidir. Meseleyi dipten ele alıp yeni yetişen nesillerde bu problemi çözeceğimiz âna kadar, âlem-i İslam, bu “dâu’l-‘udâl”dan (tedavisinden aciz kalınan hastalıktan) kurtulamayacaktır.

Kur’an-ı Kerim, kaç yerde “iman”ı zikrettikten sonra “amel”e vurguda bulunmuştur; الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ şeklindeki beyanlarıyla imanı müteakiben amele dikkatleri çekmiştir. Necip Fazıl, “iman” ve Fransızca’dan aldığı “aksiyon” sözüyle meseleyi özetlerdi: “İman ve aksiyon.” O aksiyonda da derinleşme, alabildiğine derinleşme. Bir yönüyle, küfürde derinleşen insanlara karşı sarsılmamak için, pes etmemek için, satılmamak için, peylenmemek için o “iman” mevzuunda, “İslam” mevzuunda, “ihsan” ufkunu yakalama.

İkinci ufuk, biraz uzak ve biraz zor; keyfiyeti bizim için biraz meçhul; enbiyâya açık. Bununla beraber, bazı Hak dostları, kendilerine öyle bir menfezin açıldığından da bahsediyorlar; o da “Allah’ı görüyor gibi kulluk yapma” şahikası. “Allah (celle celâluhu) tarafından görülüyor olma”, bir kademedir, (“basamak” demeyeyim) bir “zirve”dir. Fakat zirveler üstü bir zirve vardır: “O’nu (celle celâluhu) görüyor gibi olma.” Bu, şahsın “iman”ı içtenleştirmesi, “İslamiyet”i içtenleştirmesi ve “ihsan”da adım adım ileriye gitmesi sayesinde kendisine açılan bir menfezden, “kalb” menfezinden, “latife-i Rabbaniye” menfezinde, “sır” menfezinden veya “hafâ” ya da “ahfâ” menfezinden meseleyi temâşa etmesi demektir. Rasathanesi odur onun; ancak oradan baktığın zaman O’nu görebilirsin, duyabilirsin. Bu da çok aza mukadder olmuştur.

İnsan, bir kere “iman”da kemâle ermeyince, “İslam”ı hayatının en büyük meselesi haline getirmeyince, ibadet u tâati kusursuz yerine getirme mevzuunda ölesiye bir ciddiyet göstermeyince “ihsan” kapıları açılmaz ona. “İhsan” kapısı açılınca da o birinci mertebenin hakkı verilmeyince, ikinci mertebenin kapısı açılmaz. Ve işte öyle bir “îmân-ı billah” ve öyle bir “marifetullah”, insanın içinde bir “muhabbetullah”a vesile olur. İnsan, Allah’ı dünyada sevdiği her şeyden daha fazla sever. Peygamberimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem), sevdiği her şeyden fazla sever.

  “Benim bayramım Sana kavuştuğum gündür!..

Hazreti Ömer (radıyallahu anh), bir gün coşup O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı sevgisini ifade ettiğinde, “Yâ Rasûlallah, Sen’i, kendimden başka her şeyden fazla seviyorum!” demişti. Gerçekten öyledir. Fakat meseleyi o andaki ufka bağlı, o andaki kalbin tarassuduna bağlı olarak anlamak lazımdır ki bunun manası şudur: “Çok rahatlıkla ben eşimi, çoluk-çocuğumu, evlatlarımı Sana kurban edebilirim!” Hazreti Ömer, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı dile getirdiği böyle bir ifadeye, böyle bir itirafa mukabil beklediği cevabı almıyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kemâl-i ciddiyetle meselenin hakikatini vurguluyor; “Yâ Ömer! Beni kendinden de artık sevmedikçe hakiki imanı elde etmiş olamazsın!..” diyor.

Var mı bu mevzuda “ben!” diyen?!. “Ben, Seni aile efradımdan, dünyamdan, mal u menâlimden çok daha fazla seviyorum! Öyle ki ölümü, bir şeb-i arûs gibi bekliyorum. Ama izin henüz Sen’in tarafından çıkmadığından dolayı, ‘emre itaatteki incelik’e bağlılık içinde Sen’den ferman geleceği âna kadar bu zehir-zemberek firkate, bu dâüssılaya katlanmaya çalışıyorum. Yoksa, derdim Sen’sin. Benim bayramım Sana kavuştuğum gündür!..” Kaç insan gösterebilirsiniz böyle söyleyebilecek olan?!. Kendi dünyanızda.. serkârlarınızda.. zâviyeleri tutanlarınızda…

Hazreti Ömer, o zaman kükrüyor; “Yâ Rasûlallah! Şu andan itibaren, içimin sesi, Sen’i nefsimden de artık seviyorum!..” diyor. O nasıl bir tabiat ve nasıl bir fıtrat ise, hemen, birden bire bir amudî yükseliş ortaya koyuyor. Dikey yükseliş demek; kavsî değil, ufkî değil, amudî yükseliş; birden bire. Bu, Hazreti Ebu Bekir gibi kimselerde, Hazreti Ömer gibi kimselerde, Hazreti Ali gibi kimselerde, Hazreti Osman gibi kimselerde, Hazreti Hâlid gibi kimselerde (radıyallahu anhüm ecmaîn) görülüyor.

  Birkaç senede ihsan ufkuna erenler olduğu gibi yıllarca kâmil imandan nasipsiz gezenler de var.

Hazreti Hâlid’in Peygamber Efendimiz’le mevcudiyeti üç sene. O ne kazanımdır?!. Cennetleri peyleyebilecek bir ufku ihraz ediyor. Evet, vefat ederken arkada bıraktığı şey, sadece sırtına binip savaştığı atı, kullandığı kırılmadık kılıcı. (Elinde yalnızca Yermük’te on beş tane kılıcın kırıldığından bahsederler.) Ve bir de oku ile yayı. Onun için, Hazreti Halid ruhunun ufkuna yürürken başında bulunan Sa’d b. Zeyd hazretleri diyor ki: عَاشَ حَمِيدًا، مَاتَ فَقِيدًا “Hazreti Halid, herkesin övdüğü bir kumandan olarak yaşadı, İslam’ın bir yitiği olarak gitti.”

Bazen insan, yüz sene câmiye gelir-gider; gelir-gider fakat utanmadan yalan söyler; mü’mine “mürted” der, gerçek mü’mine “terörist!” der, gerçek mü’mine “paralelci” der. Çünkü gidip gelmiş ama zerre kadar istifade edememiştir, dinden nasibi o kadar olmuştur onun. Duymamış Allah’ı hiçbir zaman; içtenleştirememiş Hazreti Muhammed sevgisini (sallallâhu aleyhi ve sellem); Râşid halifelerin yolunu sindirememiş.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sıhah’ta geçen bir hadisinde ifade edildiği gibi: رُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلاَّ السَّهَرُ وَالْعَطَبُ (Bazı rivayetlerde son kelime النَّصَبُ ve التَّعَبُ şeklinde geçmektedir.) “Nice namaz kılanlar vardır ki, nasipleri sadece yorgunluk ve zahmettir.” Evet, nice ayakta duranlar vardır ki, kemerbeste-i ubudiyet gibi, el-pençe divan durma gibi, rükû gibi, sücûd gibi, ka’de gibi, teşehhüd gibi şeklî şeyleri edâ etmişler fakat utanmadan yalan söylemiş, başkalarına iftira atmış ve haram yemekte beis görmemişlerdir. Kalkmış bir başkası da alınan o rüşvetlere, o paçlara, o harçlara, “Bunlar armağandır!” deme denâet ve şenâetini göstermiştir. Ve bu müfsitlerden, bu müfsitlerin müfsidâne fetvalarından kuvvet alan, kuvvet kazanan o serkerler de bu mevzuda daha rahat hareket etmeye başlamışlar, yemişler, yutmuşlardır. O işin aracısı olan evlatlarına telefon ederken “Falan şu kadar yerin ihalesini istiyor, fakat 10 milyon veriyor!” sözüne mukabil -tapelere düşen şeyler bunlar- “Oğlum, 15’ten aşağı olmaz o, 15’ten aşağı olmaz!” demişlerdir.

Böyleleri, namaz kılsalar da, oruç tutsalar da, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı içinde, رُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلاَّ السَّهَرُ وَالْعَطَب “Nice namaz kılanlar vardır ki, nasipleri sadece yorgunluk ve zahmettir.” رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلاَّ الْجُوعُ وَالْعَطَشُNice oruç tutanlar vardır ki, yanlarına sadece açlıkları ve susuzlukları kâr kalmıştır.

Meseleyi içtenleştirme.. imanı İslam ile taçlandırma.. İslam’ı ihsan ile taçlandırma… “Cibril Hadîsi”nde bunlar peşi peşine kendi mertebeleri itibariyle ifade buyuruluyor: “İman nedir yâ Rasûlallah?” “Şudur…” “İslam nedir yâ Rasûlallah?” “Şudur…” “İhsan nedir yâ Rasûlallah?” اَلْإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ الّٰلهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ  تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ  “İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmendir; sen O’nu görmesen de O seni görüyordur.”

  Vuslat İştiyâkı ile Emre İtaatteki İncelik Arasında “Şeb-i Arûs” İntizarı

Buradan bir kadem ileriye adımınızı attığınız zaman, içiniz muhabbet-i İlahî ile coşuyor. “Acaba Sana ne zaman kavuşurum?!. Şayet kendimi öldürmeyi yasak etmeseydin, Sana kavuşmak için o meşru olsaydı, şehitlik gibi bir şey olsaydı, hiç tereddüt etmeden Sana kavuşmak için hançeri sineme saplardım!..” Bi’r-i Maûne’de şehit olan sahabî gibi: Gadre uğruyorlar; Hudeybiye’deki ahd ü peyman bozuluyor. Orada sadece din adına, irşad vazifesi gören masum, mübarek bir heyet, bir şekavet gürûhu tarafından gadre uğratılıyor. Başlarındaki insan, bir hâinin attığı mızrak sinesine saplanınca, âdetâ tebessümler yağdırarak, فُزْتُ وَرَبِّ الْكَعْبَةِKurtuldum, Kâbe’nin Rabbi’ne kasem olsun ki!..” diyor.

Şehadeti böyle karşılama.. Allah yolunda yaşarken, öldürülmeyi böyle karşılama. Bu, kendini ölüme atma demek değildir; yerinde ölmektir esasen. Öbürü deliliktir, cinnettir. İ’lâ edeceğin şeyi i’lâ etme istikametinde yaşarken, bir kobra sokmuş seni, bir akrep sokmuş seni. Bir yılanın sokmasına, bir sırtlanın ısırmasına, bir panterin parçalamasına, bir kurdun, bir kuduz köpeğin saldırganlığına maruz kalmışsın. Ve dolayısıyla ruhunun ufkuna yürümüşsün. İşte ölüm ona derler; o, “vuslat”tır. Hazreti Mevlâna’ya nispet edilir ama büyüğüyle-küçüğüyle bütün Hak dostları o gidişe öyle bakmışlar ve “şeb-i arûs” demişlerdir.

Bugün o “şeb-i arûs”u tes’îd eden insanlar, folklor olarak tes’îd ediyorlar. Mevlânâ’nın ufkuyla alakaları yok onların. O, hayatını O’nun için kendinden geçerek, deli gibi, namazın, ibadetin ve sâir mükellefiyetlerin dışında sürekli “semâ” yaparak geçirmiş. Kendinden geçerek… Ebu’l-Hasan el-Harakânî’ye “Sen semâ yapmıyor musun?” denince, ihtimal Hazreti Mevlânâ’nın ruh hâletini ve temâşa ufkunu nazar-ı itibara alarak diyor ki: “Ayağını yere vurduğun zaman, arş-ı âzâmı temâşa ediyorsan şayet, o zaman dönme senin hakkındır; öbürü riyâ olur, şekil olur!” Bugünküler folklor, kültür; seyretme de folkloru, kültürü seyretme; eğlenme yani, her sene bir eğlenmeye gitme. Önemli olan, o Hazret’in ufkunu paylaşma; o yol da açık insana.

Bildiğiniz gibi, o yol, “imân-ı billah”, “İslam”, “marifetullah”, “muhabbetullah”, “zevk-i ruhânî” ve “aşk u iştiyak-ı likâullah”tan geçiyor. Bu ufku ihraz ettiğin zaman, o senin içinin öz malı haline geliyor. Artık sen bir yönüyle O’nun tenbihleriyle hareket ediyorsun; gözün hep öbür âlemde: Acaba kapı ne zaman açılacak? Fakat O’ndan emir gelmeden o kapının düğmesine dokunmam, o kapıyı açmam. Azrail’i gönderir bana, “Emanetini ver!” der; ben de seve seve “Hoş geldin, safâ geldin!” derim. Buna mü’minin tenakuzu/çelişkisi diyebilirsiniz. Nedir çelişki? Çelişkinin bir yanı, “ölesiye iştiyak”; burnunun kemiklerinin sızlaması Allah’ı düşündüğün zaman, Rasûlullah’ı düşündüğün zaman… Hatta değil Rasûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) -bilmem, O’na “değil” demek de ayıp mı oldu!- Ebu Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı, Ali’yi (radıyallahu anhüm ecmaîn) düşündüğün zaman… Hayır, onları da değil, Ashâb-ı kiramdan adını bilmediğim birisini ya da bir Hanzala’yı düşündüğün zaman… Bırak Hanzala’yı… Hâşâ, Hazreti Hanzala bırakılır mı, Hanzala bırakılacak adam değil ki… Fakat mesela Hazreti Vahşî’yi, Müseylemetü’l-kezzâb’ın sinesine mızrağını saplayan adamı düşündüğün zaman burnunun kemiklerinin sızlaması!..

  “Yâ Rasûlallah, artık Sana görünebilir miyim?!.”

Allah Rasûlü, “Bana sık görünme; amcam Hamza’yı hatırlarım, içimde -elimde olmayarak- sana karşı bir rahatsızlık hâsıl olur!” demiş ona. Bir insan… Allah Rasûlü’nün inceliği açısından bunu düşüneceksiniz.. Hamza’nın fedakârlığı açısından düşüneceksiniz. Amca olması açısından düşüneceksiniz. Çocukluklarını beraber yaşamaları açısından düşüneceksiniz. Amcanın, yeğeninin dinine girmesinin çok zor olmasına rağmen, seve seve o dine girmesi açısından düşüneceksiniz. Bedir’in âbide şahsiyeti olması açısından düşüneceksiniz. Seve seve yurdunu-yuvasını terk edip Medine’ye hicreti açısından düşüneceksiniz. Ve Uhud’da şehâdeti açısından düşüneceksiniz. Allah Rasûlü, bütün bu mülahazalar ve daha niceleri zaviyesinden, “Bana sık görünme; amcam Hamza’yı hatırlarım…” (radıyallahu anhu elfe merrâtin) diyor.

Ne kadar seviyorum bilemezsiniz onu, ne kadar, ne kadar… Ama bilmem, köpeğin sevmesi onun nezdinde bir kıymet ifade eder mi? Ashâb-ı Bedir’i okurken, her adı geldiğinde, “Sana kurban olayım!” geçiyor içimden, “Sana kurban olayım!” İşte Allah Râsulü de o mülahazalar ile, “Böyle çok sık görünme, hatırlarım, elimde olmayarak!..” diyor.

Siyer ve menkıbe kitaplarında deniyor ki: O da bir fırsat yakalıyor, Hazreti Ebu Bekir döneminde. Yemâme şeytanı Müseylemetü’l-kezzâb, ilk fitne çıkaran insanlardan. Kitabü’l-fiten’de bahsedilen fitneleri, o dönem açısından, o dönem zaviyesinden, o döneme ait hususiyetleriyle, renkleriyle, desenleriyle temsil eden gaddâr u hattâr. “Kezzâb!” denmiş ona. Evet, Hazreti Vahşî tam bir fırsatını kolluyor. Kezzâb’ın saklanmak isteyip sığındığı bir yerde kendisini müdafaa ettiğini görüyor. Mızrağını -ki Hazreti Hamza’nın bağrına sapladığı mızrak diyorlar- Müseyleme’nin bağrına saplıyor. Sonra hemen orada yere kapanıyor. O zaman artık Efendimiz yeryüzünde yok. -Canım çıksın.- “Yâ Rasûlallah, artık görünebilir miyim Sana!” diyor. Hayatı böyle yaşama, böyle derin yaşama…

  Tûl-i emel ve tevehhüm-i ebediyyet, nice Harun görünümlüleri Kârun’laştırmıştır.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الآخِرَةَAllah’ın sana verdiği şey ile âhiret yurdunun arkasına düş!” (Kasas, 28/77) “İbtiğâ” kelimesi, “talep” kelimesinin çok önünde, çok üstündedir. “Talep etmek”, bir şeyi istemek, şöyle-böyle istemektir. “İbtiğâ” kelimesine gelince, o öyle bir talep ki, olmazsa olmaz mülahazasıyla istemek demektir. İşte “Âhiret yurdunu, böyle olmazsa olmaz mülahazasıyla iste, onun arkasında ol, gözün hep onda olsun! وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَاEh dünyadan nasibini de unutma!” (Kasas, 28/77) Unutsan da olur ama…

Kur’an-ı Kerim, bir mü’min karakteri ortaya koyuyor. Diyor ki: Gerçek bir mü’min, dünyayı unutabilir bazen. Diyor ki: Ben tenbih ediyorum, dünyayı bütün bütün unutmayın. Neden unutmayın? Çünkü “Esmâ-i İlahî’nin mecâlisi” diyor; çünkü “sıfât-ı sübhaniyenin mezâhiri” diyor; çünkü “ahiretin koridoru” diyor; çünkü “cennetin mezraası, burada ektiğiniz şeyleri orada biçeceksiniz” diyor. Dünya için “unutma” diyor; ahiret için de “Zinhar, elini gevşetme, hep arkasında ol o meselenin!” diyor. Yoksa Kârun’luk açılır sana, hiç farkına varmadan. Camiye gelirsin ama katmerli Kârun’sun.. dünyada ebedî kalacak gibi yaşıyorsun.. tûl-i emelin kahredici pençesi içinde zavallı bir esirsin, bir zebunsun!..

Tûl-i emelin (sonu gelmez isteklerin, bitmez tükenmez arzuların, önü alınamaz hırsların ve tamahın peşine düşmenin) menşei nedir? “Tevehhüm-i ebediyyet”tir; insanın kendisini ebedî ve lâyemût (ölmeyecek) zannetmesi, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmasıdır. Bu vehmîdir; sanki dünyada ebedî kalacakmış gibi… Hiç kimse için böyle bir şey mukadder değildir. Ne güzel bir sözdür: لَوْ كَانَتِ الدُّنْيَا تَدُومُ لِوَاحِدٍ – لَكَانَ رَسُولَ اللهِ فِيهَا مُخَلَّدَا “Şayet dünyada birinin ebedîliği söz konusu olsaydı, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) onda ebedî kalırdı!

Peygamber… Kurban olayım!.. Seve seve, öbür tarafa yürüdü. Hazreti Âişe validemiz, Efendimiz’in her rahatsızlığında, başı ağrıdığında, bir yerinde ızdırap duyduğunda, O’na yine O’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) öğrendiği bir şeyleri okurdu. Sahih hadis kitaplarında anlatıldığı üzere, Hazreti Âişe buyuruyor ki, Efendimiz’in ruhunun ufkuna yürümesine dakikalar kala, “Elini tuttum, dua etmek istedim. Mübarek elini çekti ve dudaklarından şu lâlügüher sözler döküldü: (Zâten dudaklarından dökülen her şey lâlügüher idi). اَللَّهُمَّ اَلرَّفِيقَ اْلأَعْلَىAllah’ım, Refîk-i A’la!..” dedi. Sen de refiksin, sen de refiksin, sen de… O mübarek anam da refik O’na, Hafsa da refik O’na, Ümmü Seleme de refik O’na, kızı Fatıma validemiz gibi büyük kadın da -bir yönüyle- refik O’na… Nice refikler var fakat Refiklerin A’lâsı’nı diliyor; اَللَّهُمَّ اَلرَّفِيقَ اْلأَعْلَى diyor ve ruhunun ufkuna yürüyor.

Ölümü gülerek karşılamak ve onu gönülden bir iştiyakla intizar etmek lazım. Bu, meselenin bir yanı. “Tenâkuz” dedim. Diğer yanına gelince: Ey Rabb!.. Beni asker olarak bu talimgâha Sen gönderdin. Tezkeremi Sen doldurmayınca, Azrail ile göndermeyince, “Seninki buraya kadardı!” demeyince, ben Sen’in emrine muhalefet ederek onu isteyemem; zira emre itaatteki inceliğin ne demek olduğunu biliyorum! Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun.

Dünyayı ebedî zanneden ve tevehhüm-i ebediyet ile yaşayan kimseler, hiç farkına varmadan, kendilerine ediyorlar. O dünya sadece kendilerinin olsun diye, kendilerinden başkalarını yok etme mevzuunda, Şeytan’ın Hazreti Âdem’e olan şeytanlığından daha fazla bir düşmanlıkla, rakip olarak gördükleri insanların üzerine kuduz köpek gibi yürüyorlar.

   “Ey Rabbimiz, ey Rabbimiz, kalblerimizi temizle ve bizi kurtuluşa erdir!..”

  Soru: Efendim, tam ifade edebilir miyim, bilemiyorum ama.. يَا رَبَّنَا يَا رَبَّنَا، طَهِّرْ قُلُوبَنَا، نَجِّنَاEy Rabbimiz, ey Rabbimiz, kalblerimizi temizle ve bizi kurtuluşa erdir!..” duasını yaparken, son zamanlarda, يَا رَبَّنَا يَا رَبَّنَا، طَهِّرْ، نَقِّ خِدْمَتَنَا وَنَجِّنَا Ey Rabbimiz, ey Rabbimiz, Hizmet’imizi kirlilerden temizle, arındır ve bizi kurtuluşa erdir!..” niyazını da ilave ediyorum. Çünkü aynı gemide yol alıyoruz. Çok samimi insanlar gönülden dua ediyorlar. Allah duaları kabul buyurur. Fakat acaba kimimiz kirli miyiz?!. Ben kendi nefsimi başta hesaba katıp bunu söylüyorum?!.

  Cevap: Kendimizi hep böyle görmemiz lazım; hep يَا رَبَّنَا يَا رَبَّنَا، طَهِّرْ قُلُوبَنَا، نَجِّنَا demeliyiz. Böyle kardeşlerimiz hakkında da olabilir. Çünkü farkına varmadan, Cenâb-ı Hakk’ın ihsanları ölçüsünde, o ihsanlara göre bir tavır belirleyememe olabilir. Bu da esasen, bir nevi münasebetsizlik ve saygısızlık olur. Hani nasıl Ezvâc-ı tâhirât için de deniyor: يَا نِسَاءَ النَّبِيِّ مَنْ يَأْتِ مِنْكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِ “Ey Peygamber hanımları! İçinizden kim (Rasûlullah’a eza etme, gıybette bulunma, birine iftira atma vb.) çirkinliği aşikâr bir günah işlerse, onun cezası iki kat verilir.” (Ahzâb, 33/30) Mecelle’deki disipline göre بِحَسَبِ الْمَغْنَمِ اَلْمَغْرَمُ “Elde edilen ganimet ölçüsünde altına girilen risk ve meşakkat de artar veya azalır.” Peygamber hânesi, vahyin sağanak sağanak yağdığı bir yer. Öbür tarafta da beraber olacaksınız. O’nun mübarek mahiyeti, bakışı, insanın içindeki buz dağlarını eritiyor… Dolayısıyla, bir yönüyle, “Bu kadar avantajlara karşılık, siz hâlâ o mevzuda çok küçük bir inhirafta bulunursanız, bilmelisiniz ki onun kat kat cezasını çekersiniz!” deniliyor.

Şimdi, kardeşlerimiz içinde de, hakikaten nezâhet-i kalbiyelerini, ruhiyelerini, hissiyelerini, sırriyelerini koruyan insanlar çoktur. Fakat hani حَسَنَاتُ اْلأَبْرَارِ، سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ “Ebrâr adına iyilik kabul edilen bir fiil, daha ileri seviyede bulunan mukarrabîn için günah sayılabilir.” hakikati açısından, acaba Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı sübhaniyesi ölçüsünde, tam ona denk, ona mukabil, gerekli olan hassasiyeti göstermişler midir? Sen kendin için dedin, ben de kendim için diyeyim. Her zaman da diyorum: Benim yerimde, bu Hizmet’te, bunca arkadaşın içinde, bir başkası olsaydı, kim bilir bu Hizmet kaça katlanırdı?!.

Evet, insan kendine öyle bakmalı. Fakat öbürleri için, kardeşlerimiz için “Kalbleri kirlenmiş bunların, levsiyâtla mâlemâl, onların kalblerini de bu türlü şeylerden temizle!..” gibi mülahazalara girdiğimiz zaman, hiç farkına varmadan suizanna girmiş oluruz. Belki elimizde olmayarak, beklediğimiz canlılığı göremediğimizden, heyecanı göremediğinizden, hafakanı göremediğimizden dolayı, bazen böyle suizan esintileri esebilir kafamızda. Böyle kızıl kıyamet kopuyor, yangınları yangınlar takip ediyor; insanlar bir çağlayana salmışlar kendilerini, nereye gittikleri belli değil; böyle, hedefsiz yürünüyor, pusulasız yürünüyor… Bunlar karşısında, bir insanda hâlâ biraz insanî heyecan, kardeşlik şefkati, insanlık mürüvveti harekete geçmiyorsa, hâlâ insanlar canlı cenâzeler gibi davranıyorlarsa, elimizde olmayarak, kafamızda bir kısım suizan esintileri olabilir. Belki o zaman da hemen geriye bir adım atıp “Belki ben yanılıyorum ya Rabbî!” demek gerekir.

“Keşke bu kardeşlerim de benim şöyle-böyle, bir yangın karşısında durup duyduğum şeyleri onlar da duysalar! Ve dilleri her zaman onunla alakalı bir şey mırıldansa!..” İnsanın içinden geçebilir bu; paylaşmadır bu. Onca insan bir şeyi paylaşınca, farkına varmadan o heyet içinde çok ciddi bir sinerji meydana gelir. Onun için Hazreti Pîr demiyor mu: “Umumun duası da, ferec-i umumîye sebebiyet verir, sadaka belayı defettiği gibi…” Umumun duası da… Düşünün; bir camide… O bir dönemde vaaz u nasihatte siz de bulunmuştunuz, Türkiye’de. Hani Süleymaniye’yi lebâleb dolduran o çocuklar, delikanlılar… Esasen benim gibi katı kalbli insanın orada kendini salmasına sebebiyet veren de onların dupduru heyecanları, aşkları ve ağlamalarıydı.

  Âşıklar, gönül yangınlarını gözyaşlarıyla söndürmeye çalışırlar; sâdıklar ise, ocaklar gibi yansalar da gam izhar etmemeye bakarlar.

Şimdi bu türlü şeylerde insan bazen hafif bir suizanna kayıyor gibi olur: “Neden bunca dert, bela, mesâib, mühlikat ve mûbikat karşısında, bu insanlarda böyle ciddî bir ses yok, kalblerde bir heyecan yok; başını yere koyup kalktığı zaman seccadesi ıslanmıyor!..” falan, hemen gelebilir aklına. O zaman ben şunu diyeyim, anahtar bir şey bu: Efendim, âşıkların his dünyaları, heyecan dünyaları biraz gözyaşlarıyla dışa vurur. Sâdıkların sadakati de onların gönüllerinde bir derinliktir. Onların kalbleri de duracak gibi olur fakat “Sâdıkım, dersen derdinden kimseyi haberdar eyleme!” mülahazasına bağlı yanıyorlardır; cayır cayır yanıyorlardır, ocaklar gibi. Ketencizâde’nin dediği gibi: “Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhar / Yakma beni nâr-ı ağyâra, ey Gaffâr u Settâr!..” Son mısrayı biraz değiştiriyorum, öylesi daha çok hoşuma gidiyor: “Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhar / Yakma beni nâr-ı ağyâra, ey Gaffâr u Settâr!..” Cayır cayır yanıyorlardır ama dışarıya vurdurmuyorlardır.

İşte başkalarına bakarken, o durağanlığı, böyle pozitif bir yorumla kendi zihnimizde ta’dil etmeliyiz. Aksi halde, insanlar hakkından “Bunların da maşallahı var; aysbergler gibi, altlarında dünyanın bütün odunlarını yaksanız yine erimeyecekler!” şeklinde düşünmek, suizan olur. Belki öyle değillerdir o insanlar; hakikaten içlerinde bir şey vardır. Bir de bazen bir riya (gösteriş) korkusu, bir süm’a (duyurma) korkusu ile hakikaten dillerini ısırırlar bunlar; sır vermemeye çalışırlar o mevzuda; heyecanları onlar için “sır serası” arkasında kalır.

Evet, elden geldiğince başkalarına böyle hüsnüzanla bakmak lazım. Fakat her şeye rağmen, Kıtmir’in aklına gelen şey, bu heyecanın herkes tarafından aynı derinlikte duyulması. Bu, insan olmanın, Anadolu insanı olmanın gereği gibi geliyor bana. Böyle, ferâinenin cirit attığı, münafıkların at oynattığı bir dönemde, gayza, nefrete, kine doyma bilmeyen insanların, akla değil de şeytanların dürtü halinde hâsıl ettiği şeylere uyup hep onun güdümünde en çirkin şeyleri yapmaları karşısında, hâlâ sinelerde bir ürperti yoksa, bence o türlü sineler, bir bıçakla kesilip köpeklere atılacak bir et parçasından farksızdır. Vesselam.

477. Nağme: Pennsylvania’da Ramazan Mukabelesi (2)

Herkul | | HERKUL NAGME

Mukabelenin 75 dakika süren akşam faslı.. dualarla karşılanan iftar.. ellerde hurma, kıpır kıpır dudakların eşlik ettiği ezan.. bir oruç vazifesini daha tamamlamanın huzuruyla eda edilen namaz.. her yiyeceğin ve nimetin kıymetinin idrak edildiği sofra.. iki rekatta bir dualar ve salavatlarla ikâme edilen teravih.. kitap okuma, derse hazırlık, gece ibadeti, hacet namazı.. bereketini derinden hissettiren sahur.. ruhları kanatlandıran atmosferde salât-ı fecr.. mukabelenin 80 dakikalık sabah faslı.. iç salonda muhterem Hocaefendi’nin duygu yüklü hasbihali.

İşte bu programın akabinde odalarımıza çekileli henüz on on beş dakika oldu. “Nağme” neşretmek için bilgisayarın başındayız.

Allah Teâlâ’ya kulluğu hissetmek ne azim bahtiyarlık!..

İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet olmak ne büyük talihlilik!..

İslam’la şereflenmek ne eşsiz nimet!..

Ramazan ne sevimli.. oruç ne iyi.. Kur’an ne güzel!..

Allah’ın rızasından başka muradı olmayan ve hayatını insanlığın saadetine adamış bulunan Hocaefendi’yi tanımak ne bihemta bir nasip!..

Gelecek nesiller için yaşayan hasbî ağabeyler ne hoş.. onlara benzemeye çalışan halis kardeşler ne şirin!..

Bir ders halkasında Ganj esintilerinin Nil meltemleriyle buluşması ve beraberce Sakarya nefhasına karışması ne tatlı!..

Haşyetle atan yürekler.. muhabbetle bakan gözler.. sevgiyle uzatılan eller.. ve şefkat konuşan diller ne latif!..

Bir de dünyanın hemen her yerinde bu duyguları paylaşabileceğiniz dost, arkadaş ve kardeşlerin bulunması ne lütuf!..

Evet, ekseriyetle hata, kusur ve günahlarımızın hacâletini taşıyoruz. Ümmet-i Muhammed’in (aleyhisselam) içler acısı haline ve iniltileri yürekler dağlayan mazlumların ahvaline ağlıyoruz. Sanki kapkaranlık bir asırda yaşıyoruz.

Fakat bütün olumsuzluklara rağmen hala şehr-i Ramazan’ın nazlı ikliminde neler neler duyup tadıyoruz.

Ya Rabbenâ!.. Sen cemîlsin; ne çok cemal cilvesi var etmişsin!..

Sana hakkıyla hamd ü sena etmekten ve usulünce tahdis-i nimetten aciziz. Aczimizi itiraf ediyor; “Ey her dilde meşkûr olan Rabbimiz, Sana hakkıyla şükredemedik.” diyoruz. Bununla beraber, bilhassa şu mübarek günlerde minnet ve şükran hisleriyle dopdolu bulunduğumuzu Senin her şeyi kuşatan ilmine havale ederek, Söz Sultanı’nın beyanlarıyla Sen’den dileniyoruz:

اَللَّهُمَّ زِدْناَ وَلاَ تَنْقُصْناَ، وَأَكْرِمْناَ وَلاَ تُهِنَّا، وَأَعْطِناَ وَلاَ تَحْرِمْناَ، وَآثِرْناَ وَلاَ تُؤْثِرْ عَلَيْناَ، وَارْضَ عَنَّا وَأَرْضِناَ.

“Allahım, üzerimizdeki nimetlerini artır, bizi noksanlığa maruz bırakma! İkramlarınla değerimizi yükselt, bizi zillete düşürme! Bol bol vererek bize ihsanda bulun, mahrumiyet yüzü gösterme! Bizi tercih et, başkalarını üzerimize tercih eyleme! Bizden razı ol ve bizi razı kıl!..”

***

Kıymetli arkadaşlar,

“Pennsylvania’da Ramazan Mukabelesi” başlıklı “nağme”ye gösterdiğiniz ilgi ve ziyadesine olan talebiniz üzerine bugün bir bölüm daha arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Bamteli: Dirilişin Esasları ve Sevgi İksiri

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şu sorumuza cevap sadedinde aşağıda özetlediğimiz konuları anlattı:

Soru:

Hakiki dirilişin, hemen her meselede kalıptan sıyrılıp ruha yönelerek, inançta yakîn, amelde ihlas ve duyguda düşüncede ihsan ufkuna ulaşmakla gerçekleşebileceği ifade ediliyor. Bu mücmel hususların izahını lütfeder misiniz?

Ebedî Dirilik Dünyadaki Diriliş Vesilesiyle Elde Edilir

*Diriliş, hakiki manada öldükten sonra dirilmeye denir. Fakat orada dosdoğru, ayaklarının üzerine dirilme, burada din adına dirilmeye bağlıdır. Şayet insan burada dinî düşünce adına ba’sü ba’de’l-mevte mazhar değilse, öyle bir diriliş yaşamıyorsa, öbür taraftaki dirilişine diriliş denmez. Ona sadece yaptığı mesâvinin cezasını görmek üzere boynuna zincir vurulmuş, idama mahkûm edilmiş bir varlık denir. Onun için diriliş bir yönüyle burada başlıyor. Burada dirilenler, gerçek manada diriliş diyebileceğimiz şeyi orada da hakikatiyle yaşayacaklar. Allah burada öyle diriltsin, öyle bir ba’sü ba’de’l-mevte mazhar kılsın. Öbür tarafta da bizi “Hakikaten bu bir dirilişmiş!” dedirtecek şekilde, neşve ile ebedî hayata uyarsın.

*Diriliş, her meselede kalıptan sıyrılıp ruha yönelmekle başlar. Hazreti Pîr-i Mugan da, “Madem hakikat budur; hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel” diyor. Demek insan cismaniyete takıldığı; yeme, içme, uyuma ve hayvanî duygularla oturup kalkmaya bağlı şekilde dünyada adeta ölümsüzmüş gibi yaşadığı sürece kalb ve ruh ufkuna yükselemez.

“Vallahi, billahi, tallahi mızrap yemiş bir tel gibi onu her an tın tın vicdanımda duyuyorum!”

*Evet, hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel. O zaman insanca hayatın ne demek olduğunu duyacaksın. O zaman Allah ile arandaki muâhedeyi de duyacaksın. “Elest bezmi”ni, yani, Cenâb-ı Hakk’ın, ruhlara; أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna ruhların, بَلٰى “Evet, Rabbimizsin.” (A’râf, 7/172) diye cevap verdiği anı duyacaksın. “Kalû belâ” (Evet, Rabbimizsin dediler) beyanındaki sırrı vicdanında tın tın duyacaksın. Belki başkaları diyecek: “Benim böyle bir ahd-u misaktan haberim yok!” Fakat sen, “Vallahi, billahi, tallahi ben her an tın tın, mızrap yemiş bir tel gibi onu hep vicdanımda duyuyorum!” diyeceksin. Mahiyetin itibarıyla duyacaksın! Öyle bir “latîfe-i rabbâniye ufku” hedef olarak gösteriliyor.

*Kalb ufkunun üstünde -sofiler de öyle görmüşler- ruh ufku var. Nefha-yı ilâhî. Bir yönüyle doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfâtına teveccüh ediyor. Neden? Allah (celle celâluhu) Hazreti Adem’e (ala seyyidina ve aleyhisselam) Kendi ruhunu nefhettiğini bildiriyor. O zaman bütün insanlardaki ruh da nefh-i ilâhîdir. Embriyolojik süreç içinde belli bir fasla geldikten sonra, hayvânî ruhun, canlılığın yanı başında, ilâhî nefha olarak insanî ruh üfleniyor. Bu defa sen, dünyaya geldiğin andan itibaren, insan olarak kendini duyuyorsun. Çok farklı, daha mürekkep düşünüyorsun, daha engin bakıyorsun, hadiseleri daha mahrûtî (bütüncül) şekilde ele alıyorsun; sebep sonuç arasında, bir yönüyle tığını oynatmak suretiyle çok farklı gergefler örgülüyorsun. Bu da belki bir yönüyle “ruh ufku” oluyor.

*Bunlar güzergâhın gerekli esasları.. yolun erkân ve  âdâbı.. hatta âdâb ötesi ferâizidir. İnsan bunları vicdanında derinlemesine duymadan dünyada gerçek dirilişi söz konusu değildir. Hazreti Pîr böylelerine, “Ey mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz, tâ ki, hakikat-ı İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!..” diyor. Demek ki hâlihazırdaki müteharrik cesetler, esasen o dirilişi temsil edecek mahiyette değiller.

Mevlâ razı ise, bütün dünya küsse ehemmiyeti yoktur!..

*Yakîn; şekten, şüpheden kurtulmak; doğru, sağlam ve kesinlerden kesin bir bilgiye, hem de herhangi bir tereddüt ve kuşkuya düşmeyecek şekilde ulaşmak ve o bilgiyi ruha mâl etmek manalarına gelir. Hakikat ehlince yakîn; iman esaslarını ve bilhassa, imanın kutb-u âzamını, aksine ihtimal vermeyecek şekilde bilmek, kabullenmek, duyup hissetmek ve onun insan benliğiyle bütünleştiği irfan ufkuna ulaşmak demektir. Bir insanın, ilmî istidlâl yoluyla herhangi bir mevzuda elde ettiği kesin bilgiye ilme’l-yakîn, gözüyle, kulağıyla ve diğer salim duygularıyla ulaştığı mârifete ayne’l-yakîn, istidlâl ve müşâhede üstü ve doğrudan doğruya onun vicdanına gelen, vicdanından fışkıran ve bütün zâhir-bâtın duygularının ufkunu saran irfana da hakka’l-yakîn denir.

*Bütün bu hususlara ulaşma adına çok önemli bir kanat da “ihlas”tır. Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. buyuran Hazreti Bediüzzaman ihlasın ehemmiyetine dikkat çekiyor: Medar-ı necat ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır. İhlas öyle bir iksirdir. Onun için amel ederken sadece rıza hedefli olmak ve ihlaslı davranmak lazım. Bu açıdan, günde bin defa “Allahümme el-ihlâse ve rıdâke – Allahım ihlaslı olmayı ve rızana ermeyi lütfet!” deseniz, yine de bu mevzudaki talebin hakkını vermiş sayılmazsınız. Talebin kıymeti, tâlibin kıymetini aksettirir. Evet, hayatınızın her saniyesini nurani, pırıl pırıl birer yıldız haline getirmeyi düşünüyorsanız “el-ihlase ve rıdâke” deyin, günde belki bin defa O’ndan ihlas ve rıza dileyin.

*Duygu ve düşüncede ihsan. Allah’ı görüyor gibi ya da en azından Allah tarafından görülüyor olma şuuruyla kulluk yapmak.. hareketini hep ona göre tanzim etmek. Rica ederim, Allah tarafından görülüyor olma mülahazasına kendinizi bağlamamış veya Allah’ı görüyor gibi değişik işlere koyulmamış iseniz, eğrilik büğrülükten sıyrılamazsınız.. villadan, yalıdan kurtulamazsınız.. yattan, gemiden kurtulamazsınız.. makamdan, koltuktan kurtulamazsınız.. parmakla işaret edilme arzusundan sıyrılamazsınız.. Allah belası bu gâileler sarmalı içinde hayatınızı sürdürür, toprağa öyle girer ve oraya sadece çürümüş kemikler bırakırsınız!

Dinin ruhunu öldürdüler!..

*Diriliş yolunun “elif-bâ”sı iman-ı billah.. bir üst faslı marifetullah.. daha bir üst faslı muhabbetullah.. sonra da onun tarafından esip gelen bir bâd-ı saba gibi aşk ve “iştiyak ilâ likâillah”. Zirveye talip olmalı; fakat yol adabını ve geçilmesi gerekli olan köprüleri de göz ardı etmemeli.

*Belki üstûredir ancak Mecnun’un Leyla’ya alakasından bahsedilir. Ferhat’ın Şirin’e delice sevgisi anlatılır; Şirin için hayatını vermiş; dağı delecek, su götürecek; mahbubuna, matlubuna ulaşacak, onu elde edecek. Kalbde ve ruhta diriliş yolunda da en azından öyle bir aşk delisi olmak hedeflenmeli. “Allahım oraya ulaşmam için daha ne yapmalıyım?” heyecanız. Halbuki hedeflenmesi gereken zirve O’na karşı delice aşk u alaka…

*Aslında böyle bir aşk u alakaya talip olursanız, Allah’ın izniyle sonunda ona ulaşırsınız. Bir insan bir şeyin arkasına ciddi, yürekten düşerse, o mevzuda ciddiyet sergilerse, işi şakaya boğmazsa, mutlaka talip olduğu şeyi elde eder. O’nu yürekten sevebilmek için böyle bir azim, böyle bir cehd lazım ki bizim en çok ihtiyacımız olan şey de budur. Bizi bizden uzaklaştıranlar bizi bu duygulardan ve dinin ruhundan ettiler. Bizi dinin şekliyle teselliye ittiler ve dinin ruhundan ettiler. Dinin ruhunu öldürdüler.

Ya Rabb, bu ne tatlı pazarlık!..

*Hakiki mü’min, kendisine teveccüh edenlerin sinelerinde iman, mârifet ve muhabbet duygularını coşturur; semtine uğrayan herkese sevdiğini sevdirir..

حَبِّبُوا اللهَ إِلٰى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهُ

“Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.” İşte bu yüce ufka talip olmak lazım.

*Siz Mevla’yı severseniz, Allah da (celle celâluhu) sizi bırakmaz; fakat ısrar etmek lazım. “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.” Sen seveceksin. Sen sevmezsen başkalarına nasıl sevdireceksin ki?!. Sen sevmeyince, o muhabbeti içinde duymayınca, O’nun başkaları tarafından da delice sevilmesi arzusu olmaz ki içinde. Evvela sen delice seveceksin O’nu.

*“Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.” Buna isterseniz bir mukavele diyebilirsiniz. Cenab-ı Hakk -bir yönüyle- rahmet ve tenezzül tecelli dalga boyunda size diyor ki: “Bakın kullarım! Siz Beni kullarıma sevdirirseniz -anlaşalım sizinle- Ben de sizi severim.”

*Hadis-i şerifteki fiil-i muzari kipinden de anlaşılacağı üzere, Allah’ın sevmesi bir kereye mahsus kalmaz. O hayatı sizin için bir cennet hayatı haline getirir. Dünya mü’minin nazarında bir cennet koridorudur; Esma-i ilahiyenin mecâlisi ve Sıfat-ı sübhaniyenin mezâhiridir. Sen cennete doğru yürüyor gibi bir neşve içinde yürürsün; dünya bile bir cennet haline gelir. “İman bir manevi Tuba-i Cennet çekirdeği taşıyor.” diyor Hazreti Pir-i Mugan Şem-i Tâbân. Kalbinde o iman varsa, senin içinde sürekli bir cennet var demektir.

Aşk gözyaşları cehennem ateşini dahi söndürür!..

*Evet, Allah’ın sevmesi, her fasılda bir başka güzellikte tecelli eder. Mesela, berzah hayatına girersiniz, sanki tatlı rüya iklimlerine açılıyor gibi bir hayat sürersiniz. Sevgisini bu defa önünüze öyle serer. Mizana gittiğiniz zaman herkesin korktuğu bir dönemde bişaretlerle sizi öyle bir sevindirir ki böylece sevgisini yine ortaya koyar. Sırattan geçerken herkes korkuyla titrer. Kimileri takılır çengellerde kalır. Kimileri aşağı yuvarlanır. Fakat siz oradan geçerken cehennemin alttan bağırdığını duyarsınız; hadisin ifadesiyle “Çabuk geçin, ateşimi söndürüyorsunuz!..”

*Muhabbet, cehennem ateşini söndüren bir iksirdir. Sevmiş ve O’nun için gözyaşı dökmüşseniz… Yine bir hadis-i şerifte ifade buyuruluyor: Cibril’in (aleyhisselam) elinde kâse gibi bir şey, içinde bir mâî (sıvı). Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) soruyor, “Bu nedir?” diye. O da, “Bu mü’minlerin gözyaşlarıdır!..” diyor. Herhalde aşk ile dökülen gözyaşından daha kutsal bir gözyaşı yoktur. Cehennemin dağlar veya aysbergler cesametindeki o kıvılcımlarını söndürecek iksir de budur.

İmanın Tadını Duymanın Üç Şartı

*Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde,

ثَلاَثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ بِهِنَّ حَلاَوَةَ اْلإِيمَانِ: أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُما، وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لاَ يُحِبُّهُ إِلاَّ لِلَّهِ، وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ بَعْدَ أَنْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ

“Üç haslet vardır, bunlar kimde bulunursa, o, imanın tadını duyar: Allah’ı ve Rasûlünü her şeyden ve herkesten daha çok sevmek; bir kulu sırf Allah rızası için sevmek; Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm’ı nasip ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” buyurmaktadır.

*Allah ve Rasûlü’nun dünyada her şeyden daha sevimli hale gelmesi… Onları öyle seveceksin ki, onların söz konusu olduğu her yerde, her şey, karşında bir anda siluete dönüşecek. Tabiî karşındakinin hakkına da tecavüz etmeyeceksin. Erkek kadının hakkına, kadın erkeğin hakkına, baba evladının, evlat babanın hukukuna tecavüz etmeyecek. Çünkü onlar senin Allah ile münasebetini pekiştirmende birer unsurdurlar. O hukuka da riayet edeceksin. Kendini zorlayacaksın. “Allah bir de eşimin, evladımın hesabını bana sormasın!..” diye tir tir titreyeceksin. Bu hukuka riayetin yanı başında, Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden artık seveceksin.

Nerede Hazreti Ömer’in Peygamber sevgisi ve nerede bizim alakamız?

*Diğer peygamberler de nur neşreden birer yıldızdılar ama güneşi görünce, ışıklarını toparlayıp sinelerinde sakladılar. Çünkü gelen güneşler güneşi ve varlığın ilk mâyesi olan gerçek nurun sahibiydi. Bûsîrî ne güzel der:

فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا             يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ

“O bir fazilet güneşi, diğerleri ise yıldızdır / Yıldızlar insanlara ışıklarını ancak geceleri sızdırırlar.” İşte, hakikat güneşinin zuhur etmesiyle nasıl ki yıldızlar görünmez olurlar, onlar yok değildir, vardır ama görünme hakları güneş zuhur edinceye kadardır; aynen öyle de Allah ve Rasûlü’nün sevgisi söz konusu olduğunda diğer bütün alaka ve muhabbetler görünmez olur. Bu açıdan, neyi nereye koyacaksınız, bunu iyi bilmelisiniz!..

*Hazreti Ömer (radıyallahu anh) bir gün, “Yâ Rasûlallah! Seni nefsimden başka her şeyden daha çok seviyorum!..” der. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Ömer’in elini tutar ve “Beni nefsinden/canından çok sevmedikçe kâmil iman etmiş olamazsın ey Ömer!” buyurur. O da hemen, “Seni canımdan da çok seviyorum yâ Rasûlallah!” der. Bunun üzerine Sâdık u Masdûk Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Şimdi oldu.” buyurur. Nerede bu hakikat ve biz nerede duruyoruz?!.

Bu öz değerlerimizi yitirdiğimizdendir ki şeklî insanlığa takılıp kaldık!..

*Biz bunları yitirdik. İçinizde bunları derinlemesine yaşayan insanlar vardır. Fakat yeryüzündeki İslam toplumlarına ve zavallı Türk toplumuna baktığınız zaman bu duyguların yitik olduğunu göreceksiniz. Bir zamanlar önemli bir misyon eda eden o mübarek Devlet-i Aliyye’nin âlî fertleri o uğurda nasıl hırz u can ediyorlardı?!. Birileri bizdeki o aşkı, o heyecanı, o ruhu çaldılar. Onu mevcut sistemlerin, siyasi idarelerin vesayeti altına verdiler; meseleyi onların güdümünde götürdüler ve işin doğrusu dini üç-beş kuruşluk dünyaya sattılar.

*“Kişiyi, herhangi bir insanı, Allah’tan dolayı sevmedikçe, imanın tadını tatmış olamazsınız!..” Herkese seviyesine göre, Allah’tan ötürü bir kalbî alaka duyma. Hazreti Üstad’ın ifadesiyle, “Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer.” Saniyeyi sene yapmak istiyorsanız, bu her şeyi Allah sevgisine ve Rasûlullah muhabbetine bağlamaktan geçer.

*“Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm’ı nasip ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” İnsan, Allah onu imana hidayet buyurduktan sonra, küfürden, dalaletten sıyrıldıktan sonra, yeniden küfre dönmeyi, cehenneme atılıyor gibi kerih görmedikçe, imanın tadını tatmış olmaz. Küfürden, dalaletten, nifaktan, yalandan, şikaktan, iftiradan, gıybetten, bühtandan, dünyaperestlikten, ikbal sevdasından, hakimiyet sevdasından vazgeçmedikten sonra imanın tadını tatmış sayılmazsın. Başka tat seylaplarına, akıntılarına kendini salmışsan ve geriye dönmeye de fırsat bulamıyorsan, senin Allah’ı sevdiğinden, Peygamberi sevdiğinden de söz edilemez.

*Gerçek insanlık bu duyguları hayata hayat kılmaktan geçer. Yoksa insan, şeklî insanlıktan -Müslümanlık demiyorum, zaten ondan fersah fersah uzaktır- kurtulamaz.