Posts Tagged ‘iftira’

Bamteli: İÇERİDEKİ MAZLUMLAR VE CEBRÎ MUHÂCİRLER

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Elimden gelseydi, her birinizin gönlüne ızdırap ekerdim; ilim, irfan, araştırma zevki, çağın dilini kavrama, fen ve tekniğe açılma gibi hususların yanı başında sinelerde ızdırap olmasını da isterdim.

Çok defa düşünüp dediğim gibi; elimden gelse, ümmet-i Muhammed’in derdi, hususiyle de muzdariplerin, mutazarrırların (zarara uğramış ve zarar görmüşlerin), münkesiratü’l-kulûb (kalbi kırılmış) olanların elemi adına herkesin sinesine avuç avuç ızdırap atardım. Ta ki hepsi, kardeşleri için ızdırap duygusuyla kıvranıp dursunlar; her kıvranışlarında da يَا صَاحِبَ الْغُرَبَاءِ، يَا صَاحِبَ الْمَظْلُومِينَ وَالْمَغْدُورِينَ، يَا صَاحِبَنَا، يَا مَالِكَنَا، يَا حَفِيظَنَا “Ey Gariplerin Sahibi, Mazlumların ve mağdurların Sahibi, ey bizim de Sahib’imiz, ey Mâlik’imiz, ey koruyup kollayan olarak sadece Kendisine sığındığımız Hafîz’imiz!..” deyip inlesinler.

Evet, çözülmez gibi görünen problemleri, Cenâb-ı Hakk’a bu ölçüde yaklaşma çözer; kapısının tokmağına bu duygular ile dokunma çözer. O kapılar, insanın sinesi o heyecan ile atıyorsa, kale kapıları gibi açılır, ardına kadar. Bütün mağmumların, mahzunların, mükedderlerin yüzlerindeki ekşilik zâil olur, kederler gider; etrafa tebessüm yağdırmaya dururlar, Allah’ın izniyle. İnancım, tam!..

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Bi-zahri’l-gayb dua, makbuldür.” buyuruyor. Türkçemizdeki ifadesiyle, dua edilen kişinin gıyabında ve yokluğunda demek olan بِظَهْرِ الْغَيْبِ (bi-zahri’l-gayb) tabirini Hazret-i Pîr de kullanır. Mü’minin mü’mine gıyabında, arkasından, onun haberi olmadan yaptığı dua kabul olur, hüsn-ü kabul görür. Bir, bu mesele… Bir de çok iyi bildiğiniz Süfyân İbn Uyeyne’nin dile getirdiği o ifade içinde: “Bazen, bir muzdaribin inlemesi ile, Allah, bütün bir ümmeti bağışlar!”

Evet, “Dua, Cenâb-ı Hakk’a sebepler üstü teveccühün unvanıdır.” Dua ile başladık mı?!. İçinize ızdırap saçmak, başkaları için inlemenizi sağlamak isterdim elimden gelse!.. Benim elimden gelmez ama Birinin (Allah’ın) muradı olunca, olur bu. Olur da yatarken bile sağdan sola, soldan sağa dönersiniz insanların ızdırabıyla.

Şimdi, yirmi bin tane, otuz bin tane, kırk bin tane, elli bin tane insan… Bunlar, yurt içinde zindanlarda.. eşler, eşsiz; annesiz-babasız.. babalar ve anneler, evlatsız… Onun birkaç katı, yurt dışında; onlar da cüdâ düşmüş kendi yurtlarından, anne-babalarından, evlâd ü ıyâllerinden… Her ne kadar, رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Rabbimiz, Sana güvenip dayandık, bütün varlığımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) deseler, Allah’a “tevekkül” ve “teslimiyet”te, hatta “tefviz” ve “sika”da bulunsalar bile, insan olarak yine yürekleri yanar, yine de sarsıntı yaşarlar, yine de burunlarının kemiği sızlar.

İşte bu duyguları onlarla paylaşmak… Sanki onlarla beraber, o parmaklıkların arkasında kalıyormuş gibi ızdıraplarını duymak… Bazen namaz kılma imkânı bile vermiyorlar; abdest alma imkânı bile vermiyorlar. Bazen, en onurlu insanları, zirve yapmış insanları hırpalıyorlar orada; hoyratça dövüyorlar. Mesela, son içeriye aldıkları bir insan -oradaki avukatın gönderdiği habere göre- dışarıya çıktığında, yüzünde üst üste çizikler, yaralar-bereler oluşmuş; “İlle de dediğimizi diyeceksin; yazdığımız kâğıda imza atacaksın; hiç olmamış şeylere biz nasıl ‘Oldu!’ nazarıyla bakıyorsak, sen de onları ‘Oldu!’ şeklinde ifade edeceksin!” diye işkence görmüş.

   Mazlum ve mağdurların ızdıraplarını paylaşıp onların elemiyle inlemek öyle keskin bir duadır ki, el-Kulûbu’d-Dariâ’yı bütünüyle okusanız o ölçüde keskin olmaz.

Bu durumda olan insanları nazar-ı itibara alarak, insanın içine kan damlaması.. kalbinin ritminin ona göre atmaya başlaması.. insanın, kendini tepeden tırnağa bir heyecan yumağı içinde veya âdetâ bir iğneli fıçı içinde hissetmesi… Bu öyle keskin bir duadır ki, “el-Kulûbu’d-Dâria”yı baştan aşağıya okusanız, “Mecmuatü’l-Ahzâb”ı baştan aşağıya okusanız, bu dua ölçüsünde keskin olamaz.

Onların ızdırabını paylaşma… Onlar ile beraber o eza ve cefayı yaşıyor gibi olma… Bu arada, kimseye de kızmama!.. Canınız sıkılabilir; fakat zâlim, zalimliğini yapıyor; fâsık, fâsıklığını yapıyor; münafık, münafıklığını yapıyor.

Hiç duydunuz mu, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in, çok iyi bilinen, Ebu Cehil kadar zararlı Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl’e beddua ettiğini?!. Ben duymadım. İlahiyatçılar var!.. Değil beddua etmek, Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl’ün oğlu gelip, “Gel yâ Rasûlallah, babamın cenaze namazını kıldır!” dediğinde, Efendimiz bir de sırtındaki hırkayı veriyor; “Buna sarsınlar!” diyor. Bir dönemde O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) vermiş, iade ediyor; mezara giderken, yine kendine ait şeye, kefen gibi sarılsın, öyle gitsin, diye. Ama o namaza yürürken, Allah (celle celâluhu), وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا “Onlardan (münafıklardan) ölen hiçbir kimse için sakın cenaze namazı kılma!..” (Tevbe, 9/84) buyuruyor. Ebedî ölüm ile ölmüş, ebediyetini yitirmiş, ebediyet onun için yok olmuş… Yaşadığı sadece şu kapkaranlık dünya… Ve öbür tarafta o karanlığın müzâafı bir dünya… Oraya gidiyor. Onun namazını kılma. وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا وَلاَ تَقُمْ عَلَى قَبْرِهِ “Onlardan (münafıklardan) ölen hiçbir kimse için sakın cenaze namazı kılma ve hakkında dua etmek maksadıyla asla kabri başında da durma!..” (Tevbe, 9/84) Kabri üzerinde de ayakta durma, kıyamda bulunma!..

Hani dururlar ya orada, Türk törelerinde var; (telkin olarak) şöyle derler: اُذْكُرِ الْعَهْدَ الَّذى خَرَجْتَ عَلَيْهِ مِنَ الدُّنْيا شَهَادَةَ اَنْ لا اِلَهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَريكَ لَهُ وَاَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ وَاَنَّ السَّاعَةَ اتِيَةٌ لاَ رَيْبَ فيهَا وَاَنَّ اللّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِى الْقُبُورِ قُلْ رَضيتُ بِاللّهِ رَبًّا وَبِاْلاِسْلامِ دينًا وَبِمُحَمَّدٍ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَبِيًّا وَبِالْقُرْانِ اِمَامًا وَبِالْكَعْبَةِ قِبْلَةً وَبِالْمُسْلِمينَ اِخْوَانًا رَبِّىَ اللّهُ لا اِلهَ اِلاَّ هُوَ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظيمِ “Ey falan oğlu falan!.. Dünya hayatından ayrılırken üzerinde bulunduğun şu ahdi/sözü hatırla: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur; yalnız O vardır; O’nun ortağı yoktur; Hazreti Muhammed O’nun kuludur ve O’nun Peygamberidir. Kıyamet gelecektir, onda şüphe yoktur. Allah, kabirlerde olan kimseleri diriltecektir. Bu ahdini hatırla ve de ki: Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den, kıble olarak Kâbe’den, imam olarak Kur’ân’dan ve kardeş olarak Müslümanlardan razı oldum. Rabbim, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır; O, büyük Arş’ın Rabbidir.”

Bizim geleneğimizde var, Türk milletinin geleneğinde var. Kitap’ta, Sünnet’te öyle bir şey yok ama olsun, fena bir şey değil. Öbür tarafta olup-biten şeylere inanmanın, Hazreti Münker ve Nekir’e inanmanın, onların gelip orada vefat eden insana, مَنْ رَبُّكَ؟ وَمَنْ نَبِيُّكَ؟ وَمَا دِينُكَ؟ “Rabbin kim? Peygamberin kim? Dinin nedir?” diye sualler tevcih etmesine inanmanın ifadesi olarak, mezarın başında onu hatırlatması, en azından geride kalanlara -mezarın başında onun dediği şeyleri duyanlara- bir ders-i ibrettir. Bir göz açma ameliyesidir, “Gideceğiniz yer burasıdır! Münker-Nekir gelecek; bütün sergüzeşt-i hayatınızın hesabını soracak sizden: ‘Şu işte ne halt karıştırdınız? Şu işte ne halt karıştırdınız?’ diyecek.” tembihidir. “Hele bir لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ de; bu, bütün kilitli kapıları açacak bir anahtardır. İhtimal ki buna binaen Cenâb-ı Hak, seni de bağışlar.” hüsnüzannının, recâ duygusunun ifadesidir.

Evet, asıl mesele, sinelere ızdırabın tohum gibi ekilmesi.. sonra o ızdırabın başağa yürüyor gibi katlanarak büyümesi.. bir fide gibi dal-budak salması, ser çekmesi.. ve insanın, hayatını tamamen o inkisar, o teessür içinde sürdürmesi… Aklına zindanlar geldikçe, kardeşlerinin, dostlarının, taraftarlarının, sempatizanlarının orada inlediklerini duyuyor gibi olması… Onlar, orada o meseleye razı olmuş, çok ciddi bir teslimiyet, tefviz ve sika duygusu içindedirler; fakat bu meselenin ayrı bir yanıdır.

Cenâb-ı Hak, gözlerimizi O’na açsın!.. Gözler O’na açılınca, görülmedik şey kalmaz; doğrular, doğru olarak doğruluk zeminine oturur; yalanlar da kuyruklarını kısar, çekilir, inlerine girerler. Günümüzde en rayiç olan şeyler (yalanlar) -yarasalar gibi- ışık etrafı sarınca gider, karanlıklarda tünerler.

   Ah, insanlar cebrî de olsa hicretle kendilerine ne güzellikler hazırlandığını ve onun ahiretteki mükafatını bir bilselerdi!..

Cenâb-ı Hak, şöyle buyurmaktadır: وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ “(Bulundukları yerde inançlarından dolayı) zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri elbette dünyada güzel bir şekilde yerleştirir, onlara güzellikler hazırlarız. Âhiret’te verilecek mükâfat ise şüphesiz daha büyüktür. Ah, (insanlar) bunu bir bilselerdi!..” (Nahl, 16/41) Benim dar anlayışıma göre meal-i münîfi şu: “Onlar ki..” diyor, ism-i mevsûl. Evet, “O belli şahıslar..” هَاجَرُوا Bu da fiil olduğundan, teceddüde delalet eder: Hiç tereddüt etmeden hicretlerini hicret ile derinleştirdiler; hicret üzerine hicret ettiler, habire hicret, habire hicret!.. Hicret üstüne hicret ettiler ama esas فِي اللهِ “Allah için” yaptılar. O mevzuda “fî” (“harf-i cerr”i), zarf için görünüyor. Fakat Allah için yapmada meseleyi öyle derinleştirdiler ki, بِاللهِ، للهِ، إِلَى اللهِ “Billâh, lillâh, ilallâh” değil de فِي اللهِ “fillâhi” deniyor; yani, derinlemesine, o hicrete kendilerini saldılar; “Ne güzel şey bu hicret! Allah için hicret yapıyoruz!” dediler. Evet, dilin hususiyeti açısından, her şeyin, seçilen harf-i cerrin ifade ettiği bir mana vardır; Kıtmîr’in mülahazalarına göre.

Hicret ettiler, مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا “Çeşit çeşit zulümlere maruz kaldıktan sonra…” Mazlumlar, onlar. Birileri zulmetmiş onlara; fakat zalimleri söylemiyor burada. Evet, burada işârî olarak şöyle bir mana da çıkarabilir insan: “Zalimleri hep yâd edip durmakla zihninizi kirletmeyin; onların isimlerini yâd etmek suretiyle nöronlarınızı kirletmeye değmez. Sonra onları yıkamakta zorluk çekersiniz.” Onun için burada zulmedenleri söylemiyor. Mesela, مِنْ بَعْدِ مَا ظَلَمَ السِّيَاسِيُّونَ، وَالْفَاسِقُونَ، وَالْجَبَّارُونَ، وَالْخَطَّارُونَ، وَالْخَائِنُونَ، وَالْمُفْسِدُونَ “Siyasîler, fâsıklar, zorbalar, hileci düzenbazlar, hainler, fesada kilitlenmiş kimseler zulmettikten sonra…” demiyor. İfade, meçhul fiil ile serdediliyor; dolayısıyla oradaki fâil sarîhen zikredilmiyor. Bu itibarla, siz de o kirli insanları yâd etmek suretiyle, zihninizi kirletmeyin, düşüncelerinizi dağıtmayın!.. Bâtılın -fazla- tasviri, sâfî zihinleri idlâl eder; doğruda konsantrasyonunuza engel olur; “Ona şunu mu desem, bunu mu desem?” sevdasına tutulursunuz. Oysaki zaten siz, sevdalısınız, bir şeye gönlünüzü kaptırmışsınız; öyle bir Güzel’e gönül kaptırmışsınız ki, sizi, O’ndan koparacak şeyler, kendinize karşı saygısızlık olur; O’na karşı da saygısızlık olur.

Evet, مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا Sonra, burada, “lâm-ı te’kid” ile bir şey diyor: لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً “Kasem olsun!” diyor Allah. Allah “Yemin olsun!” buyuruyor; yani, “Vallahi, billahi, tallahi!” der gibi. لَنُبَوِّئَنَّهُمْ “Kasem olsun…” لَنُبَوِّئَنَّهُمْ “Onlara hazırlayacağım Ben!..” فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً “Dünyada güzellik…” Bugün olmazsa, yarın!.. Burada istikbale de havale etmiyor; لَنُبَوِّئَنَّهُمْ “hazırlarız/yerleştiririz” buyuruyor da سَنُبَوِّئَنَّهُمْ “ileride hazırlayacağım/yerleştireceğim” demiyor; سَوْفَ نُبَوِّئَنَّهُمْ şeklinde uzak geleceğe de işaret etmiyor. لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً buyuruyor: “Dünyada, inşaallah, çok yakın bir zamanda hazırlayacağım!..”

“Hasene”deki tenvîn, “tenvîn-i tenkîr”dir; “çok sürpriz şekilde” manasına gelir. Bir hadis-i şerifin ifadesiyle, مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Göz görmemiş, kulak işitmemiş ve beşer tasavvurlarını aşkın, Şânına yakışır bir iltifat-ı Sübhâniye şeklinde…” Hiçbirinizin tasavvur edemeyeceği şekilde, birden bire bir sürpriz ile karşılaşacaksınız ki, başınız dönecek!.. Şimdiye kadar yapılan o mezâlimi, o denaetleri, o şenaatleri unutacaksınız. Sonra size sorulunca, “Yahu öyle bir şey olmuş muydu?!.” diyeceksiniz. Ve anlatırsanız, fıkra gibi anlatacaksınız. Zaten adamlar, fıkralık işler yapıyorlar, çok komik!.. Gelecekte karikatürize edildiği zaman, onlar, iki büklüm olup yere bakacaklar; sizin de tebessümünüz gelecek ama edebinizden dolayı “Yahu ayıp olur bir insana karşı!” deyip yutacaksınız tebessümünüzü. Bu, sizin karakteriniz; o da onların karakteri: كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “Herkes, karakterinin gereğini yerine getirir!” (İsrâ, 17/84)

Bakınız, sonra: وَلَأَجْرُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ “Dünyada hasene ihsan edecek fakat iyi bilin ki…” Yine “lâm-ı te’kid” ile diyor; “Ahiretteki mükâfat, ondan çok daha büyük!” Burada “ekber” kelimesi, ism-i tafdîldir; “büyüklerden daha büyük” demektir. Ahiretteki mükâfat daha büyük, en büyük. Dünyanın binlerce senelik mesûdâne hayatı, bir dakika Cennet hayatına mukabil gelmiyor. Size öyle bir şey verecek. Ve Cennet hayatının da binlerce mesûdâne senesi, bir dakika rü’yet-i Cemâl’ine mukabil gelmeyen Zat (celle celâluhu) size bir şey hazırlıyor. وَلَأَجْرُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ “O kimseler, ah bir bilseler!” Eğer biliyorsanız… Ee Kur’an, bildiriyor. Hazreti Sâhib-i Zî-Şân da bildiriyor. Hadiseler de onu gösteriyor. Bin tane şahit de ona şehadet ediyor. Ne olur, Allah aşkına, siz de bilin!..

   “Şüphesiz ki senin Rabbin, imanlarından dolayı zulüm, mihnet ve işkenceye maruz kalan ve nihayet hicret eden, ardından Allah yolunda mücâhede eden ve sabredenlerle beraberdir.”

Bir diğer ayet de şu: ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ “Buna karşılık, şüphesiz ki senin Rabbin, imanlarından dolayı mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya maruz kalan ve nihayet hicret eden, ardından Allah yolunda mücâhede eden, çalışıp didinen ve sabredenlerle beraberdir. Evet, Rabbin, onların bütün bu güzel hareketlerine karşılık elbette onları bağışlayıp ihsanda bulunacaktır. Çünkü O gafûrdur, rahîmdir.” (Nahl, 16/110)

Evet, ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ “Sonra, Sen’in o Rabb-i Kerîm’in var ya…” لِلَّذِينَ هَاجَرُوا Yine “ism-i mevsûl” var orada, bakın. “Lam”, “ta’lîl” için olunca, “O hicret edenler (hicret ettikleri) için.” demektir; “tahsîs” için olunca ise -ki “lam” ikisi için de olabilir- “Özellikle hicret edenler için!” demektir, “Onlara mahsus olmak üzere” manasına gelir. لِلَّذِينَ هَاجَرُوا Yine “hâcerû”; biraz evvelki manada diyeceksiniz; fiil, teceddüde delalet ediyor: “Hicret üzere hicret!” Hicret sâlih dairesi içine girmişler. Bir hicret, bir hicret daha; bir hicret, bir hicret daha; bir hicret, bir hicret daha… Âdetâ dönüp sonra bakıyorlar: “Yahu gidecek başka yer yok mu, oraya da gidelim! Oraya da gidelim! Duygu ve düşüncelerimizde, esasen Kitap’tan ve Sünnet’ten kazandığımız şeyleri, orada da temsîlen ve hâlen gösterelim! Millî kültürümüzdeki güzellikleri, örf, an’ane ve geleneklerimizdeki güzellikleri başkalarına da gösterelim. İnsan olarak başkalarında da çok güzel şeyler vardır; onlardan da onları almaya bakalım. Dolayısıyla bir güzellikler macunu yapalım. Ve bunu -bir yönüyle- kendi hayatımıza bir fırça ile çalalım. Dolayısıyla güzellikler âbidesi haline gelelim!” diyorlar; hicret üzerine hicret yapıyorlar.

Bu ayette, مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا diyor; öncekinde مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا şeklindeydi. Evet, burada مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا “Fitneye uğradıktan sonra…” Fakat fiil, yine meçhul kipiyle, “fiil-i mâzi, cem’i müzekker” sigası. Fitneye uğratanlar söylenmiyor burada; öyle ise siz de onları yâd etmeyin, fitneleri ile başbaşa kalsınlar. Maruz kalacakları fitneler, kabirden başlayarak, berzahta nasıl olsa devam edecek. Sizin onlar için bir şeyler söylemeniz, onların maruz kalacağı şeylerin yanında deryada damla kalmaz, güneşin yanında zerre yapmaz. مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا “Fitne” diyor. Orada “zulimû” deniyordu, “zulüm” nazara veriliyordu; burada “futinû” ile “fitneye maruz kılınma, imtihana tabi tutulma” öne çıkarılıyor.

   “İtiraf” adı altında iftirada bulunarak tertemiz kardeşlerini karalayanlar, aslında kendi dünyalarını karartıyor ve ahiretlerini de kapkara hale getiriyorlar.

İmtihan olunca, bazıları kaybederler. Önlerine yazılı bir kâğıt, bir de kalem koyarlar; orada “At şuna, bizim yazdığımız şeylere, imzanı. ‘Bu işin içinde falan, falan da vardı! Darbe yapacaktık; falanı devirecektik, filanları yıkacaktık! Böyle yollar, yöntemler araştırıyorduk…’ falan. At buna bir imza!” derler. “Atmam!..” “Atacaksın!..” “Atmam!..” Tokat, tekme… İmtihanda dayanamaz, immün sistemi ona göredir; yalana imza atar orada, onun için, o fitnede, o imtihanda kaybeder o zavallı.

Birilerini de döverler, öldüresiye döverler; öldürdükleri de vardır, ölenler de var orada. Fakat sadece ölmek değil, teker teker dişlerini de sökseler onların, “Ben, öyle bir şey bilmiyorum. Ben, öyle bir şey bilmiyorum!” diyecekler de vardır. Bilal-i Habeşî gibi… Taşlar, üzerine konduğu halde, güneşte, beyin kaynatan sıcağın altında, onlar darbeledikçe, o (radıyallahu anh) yine “Ehad! Ehad!” “Allah birdir, Allah birdir!” der. Ne zaman diyor bunu? Kur’an-ı Kerim’den üç-beş ayet nazil olduğu, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) âlemşümul peygamberliğine delalet eden şeylerin semadan henüz inmediği dönemde. İnen şeyler ile kanaat eden, o inen şeyler ile imanda şahlanan Yâsir, aynı şeyi söylüyor; Sümeyye, aynı şeyi söylüyor; Ammâr, aynı şeyi söylüyor. Sadece Ammâr İbn-i Yâsir (radıyallahu anh) sonunda bir kelimeyi kaçırıyor. Baba, gözünün önünde öldürülüyor, çok vahşice; anne, gözünün önünde öldürülüyor. “Sana da aynı şeyi yapacağız!” dediklerinde, orada dilinden kaçırıyor, onların dediği şeyleri. Fakat zincirler çözülür çözülmez -Promete gibi zincire vurmuşlar- Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına koşuyor, âdetâ “Mahvoldum yâ Rasûlallah! İstediklerini söyledim ben!” diyor. Efendimiz buyuruyor ki, إِنْ عَادُوا، فَعُدْ “Yine o ölçüde tazyik yaparlarsa, sen de onların dediğini de!” Ruhsat yolunu gösteriyor İnsanlığın İftihar Tablosu.

Evet, “teysîr” (kolaylaştırma) peygamberi… يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا، وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin!” buyuran Rehber-i Ekmel, bazılarına ruhsat yolunu işaret ediyor. Ama diğer sahabiler, “azimet” ile amel ederek, o güneşin altında, ya çarmıha gerilmiş veya kumda üzerlerine taşlar konmuş olarak, işkenceler altında, “Ehad, Samed, Hayy, Kayyum!” diyerek, iniltilerini bu şekilde dillendiriyorlar.

Şimdi, مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا Kimisinin immün sistemi ona göre; o orada dayanamıyor, ordu-bozanlık yapıyor. Masum arkadaşları adına yalana imza atıyor; “itiraf” adı altında iftirada bulunuyor. Tertemiz, melek gibi kardeşlerini karalıyor; böylece kendi dünyasını karartıyor, ahiretini kapkara hale getiriyor.

   Hepimiz imtihan oluyoruz; kimimiz zindanda, kimimiz ihtifada, kimimiz göç yollarında ve kimimiz de vicdanî sorumluluklarla karşı karşıya bulunmakla beraber kısmen rahatta elekten geçiriliyoruz.

Evet, ثُمَّ جَاهَدُوا Fitneye uğradıktan sonra, onlar, kazanmışlar; sonra mücâhede ediyorlar. وَصَبَرُوا Çekecekleri şeylere de katlanıyorlar. Bazıları, ihtifâ ediyor, bir evde duruyorlar; fakat her gün “Evim basılacak!” sancısı var, şakakları onun ile zonkluyor: SS’ler ne zaman gelecek, kapının ziline basacaklar? Hitler’in ferman-ı nâ-sezâsı, nâ-şâhânesi gibi olan zamanın SS’leri ne zaman gelecek? “Sizi derdest etmeye geldik!” “Suçumuz ne?” “Valla suçu bilmiyoruz fakat bize dediler ki: Onları derdest edin, götürün!..” Savcıya götürecekler. “Savcı bey, suçum ne?” “Valla bilmiyorum; bana dediler ki: Onları ne yapıp yapıp bir uydurma iddianame ile tutukla. Mesela, de ki: Cihanı yıkmaya, fayları kırmaya, zelzele yapmaya hazırlanıyorlarmış! Cinleri kullanarak bir kısım meteorları bizim saraylarımızın başına yağdıracaklarmış!” Birisi buna benzer şeyler söyledi hani!.. Şirin görünmek için böyle diyenler, maalesef şirin de görünemediler ya!..

Evet, bazıları orada kaldılar; ثُمَّ جَاهَدُوا ama mücâhede için kaldılar. وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ “Bizim uğrumuzda (iyi birer mü’min olabilmek için) gerekli gayreti gösterenlere elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz. Elbette Allah, O’nu görürcesine iyiliğe adanmış olanlarla beraberdir.” (Ankebût, 29/69) Bu da başka bir ayet, Ankebût Sûresi’nin son ayeti: وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا “Bizim için, tamamen derinleşerek mücâhedelerini sürdürenler var ya, kasem olsun, onlara muvaffakiyet yollarımızı gösteririz.” لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا Ne yollara, ne yollara onları hidayet ederiz! Öyle yollar açarız ki onlara, sürpriz olur o yollar; yürür giderler Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), müşriklerin içinden وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ “Ayrıca, önlerine bir set ve arkalarına bir set koyduk, böylece onları her taraftan kuşattık; dolayısıyla hiçbir şey görememektedirler.” (Yâsîn, 36/9) ayetini okuyarak sıyrıldığı gibi.

Tam O (sallallâhu aleyhi ve sellem) çıkacağı zaman -Siyer ve Menkıbe kitaplarına göre- öbürlerine uyku geliyor, mürgülemeye başlıyorlar. Ve Efendimiz de وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ diyor, çıkıyor oradan. Bir güzergâh takip ediyor, Sevr sultanlığına ulaşıyor. İradî olarak… O (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi iradesinin hakkını veriyor. Allah’ın dediğini diyor, Allah’ın gösterdiği yolda yürüyor, Allah’ın “Gir!” dediği yere giriyor. “Mağara” (Sevr mağarası) değil, “Sevr sultanlığı”; saraylarla değiştirmeyeceğiniz Sevr sultanlığı. O, birkaç saat mi, bir-iki gün mü, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bağrında misafir etmiş. Toprağını, gözünüze sürme diye çekseniz, değer!.. Hani, “O Medine izi-tozu, bu Kuddûsî yüzüne tûtiyâdır” diyor ya!.. Evet, o Sevr’in, o Sevir sultanlığının bir avuç toprağı, bu Kıtmîr’in gözüne tûtiyâdır.

Sevr sultanlığı… Şimdi oraya gittiler. Allah (celle celâluhu) -adeta, hadiselerin diliyle- buyurdu ki: “Siz, şart-ı adi planında iradenin hakkını verdiniz. Şimdi bakın, Ben o serserileri/haydutları nasıl geriye çevireceğim!..” Birden bire örümcek çıkıyor oradan. O anda, seri, “Benim işim bu, vazifem bu!” diyor; bir örümcek ağı örüyor ki, âdetâ baksalar, örümcek ağının arkasını göremeyecek şekilde. İki tane de güvercin geliyor, hemen oraya konuyor; biri bir tarafa, biri bir tarafa konuyor. Müşrikler geliyorlar, izi oraya kadar sürmüşler. İz sürmekte çok şeytandırlar; aynen günümüzün SS’leri gibi; nerede saklanırsanız, gelir bulurlar. Oraya kadar iz sürmüş, gelmişler; fakat orada Cenâb-ı Hakk’ın takdirine çarpıyor, tersyüz oluyorlar. Bakıyorlar, birbirlerine, “Allah, Allah! Bu örümcek ağı, senelerce evvel örülmüşe benziyor. İçeride insan olsa, güvercinlerin işi ne burada?!. Burada değil O (sallallâhu aleyhi ve sellem), demek başka yerde!” diyorlar. Orada da Allah (celle celâluhu) koruyor, himaye buyuruyor. Evet, وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا “Öyle yollar, öyle yöntemler önlerine koyarım ki; onlar patikada yürüyorken, birden bire bir şehrâhta yürüyor gibi olurlar.” Kendilerine tahsis edilmiş bir şeritte yürürler, ne trafik olur, ne trafik polisi karşılarına çıkar, ne de SS’ler ile karşılaşırlar.

   Zalimler bir sızıntının önünü kesmiş olsalar bile, Allah, aktif sabırla mücâhedeye devam eden Hizmet gönüllülerine çağlayanlar lütfedecektir.

Diğer ayete dönelim: ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا Sonra, mücâhede ederler. O esnada belli şeylere maruz kalacaklardır ama dişlerini sıkar onlara da sabrederler. Sabır, sizin terminolojinizde “aktif sabır”dır; kıpırdanma sabrıdır, durağan sabır değil. Durağanlığa girdiğiniz zaman, fizikteki atalet kanununda olduğu gibi, sağa-sola savrulursunuz; hareket edeceksiniz ki, dağılmayasınız.

Aktif sabır… Tamam, bunlar, bela, musibet ve Allah’ın şerirleri olarak üzerimize geldiler; salya ata ata, diş göstere göstere geldiler. Pekâlâ, bu konum itibarıyla ne yapılabilir burada? Şimdi ne yapabiliriz? Dün, yollar açık iken, her taraf şehrâh iken, her tarafta vaz’ edilmiş hüsnü kabul ile karşılaşırken, herkes sinesini bize açar ve bizleri kucaklarken -doğru- rahat yürüyorduk. Gittiğimiz her yerde de -bir yönüyle- “nur ocakları” açıyorduk; ışıksız mumları tutuşturuyorduk; âlemin gözünü açıyorduk Allah’ın izniyle. Fakat şimdi hâin bir kısım nefesler, o mumları söndürmeye durdu. Şimdi ne yapacağız burada? O zaman kolektif şuura, meşverete müracaat ederek, “Bu konjonktürde, bu şartlar altında, şu anda, böyle bir zamanda, şu yapılabilir.” diyecek ve onu yapacağız.

Yaptığınız bir şey ile sonuç alıyorsanız, “Yahu demek ki oluyormuş!” dersiniz; birden bire o, sizin için işleyen bir şehrâh haline gelir. “Yahu şöyle bir şey de var, yahu şöyle bir şey de var!” Nasıl değişik ses ve soluğu Kapadokya’ya ulaştırmak için belli kanalları deniyorsunuz; onu tıkıyorlar, sonra ızdırarların, ızdırapların, derince düşünmelerin sayesinde alternatif yollar oluşturuyorsunuz. “Yahu şu yol da olabilir!” diyorsunuz, bir başka yolla ulaşıyorsunuz, ulaşabildiğinize. Belki eskiden insanların yüzde kırkına, yüzde ellisine, yüzde altmışına ulaşıyordunuz…

Ama hep öyle başladı. Sızıntı, ilk basıldığı zaman, üç bin mi, dört bin mi basıldı. Fakat bir gün geldi, on beş, yirmi sene sonra sekiz yüz bine ulaştı. Kendi mevzuu/konumu itibarıyla belki dünyada o seviyeye ulaşan ilk mecmuadır. Ee o zaman… “Yahu madem o zaman üç bin ile, beş bin ile başladık.. madem aka aka göl olur.. sonra daha akar, derya olur.. sonra daha akar, o derya tebahhur eder, bulutlar haline gelir.. sonra rahmet olur yerin bağrına yağar.. sonra çaylar haline gelir, çağlar.. sonra yeniden deryanın bağrına akar!.. Öyleyse, madem böyle çağlayana doğru gidiyor, en iyisi biz şimdi bir “Çağlayan” çıkaralım; aynı duygu ve düşüncelerimizi bu defa onun sayfalarına saçalım!” Onlar minik bir Sızıntı’nın önünü aldılar; fakat Çağlayan ile karşı karşıya kaldıkları zaman, o uzun dillerini yutacaklar, kuyruklarını da kısacaklar.

Evet, وَصَبَرُوا beyanından hareketle, “aktif sabır”dan geçtik buraya. ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ “…Ardından Allah yolunda mücâhede eden, çalışıp didinen ve sabredenlerle beraberdir. Evet, Rabbin, onların bütün bu güzel hareketlerine karşılık elbette onları bağışlayıp ihsanda bulunacaktır. Çünkü O gafûrdur, rahîmdir.” (Nahl, 16/110) Burada bir hususa da işaret ediliyor: Bir yönüyle, bazıları az yamuk-yumuk davranabilir, gevşekliğe düşebilirler. Fakat onlar da ümitlerini yitirmesinler!.. Bütün bunlardan sonra unutmasınlar ki, إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ Yine “lâm-ı te’kid” ile, “Allah, mutlaka günahları çok iyi yarlıgayandır ve aynı zamanda Rahîm’dir!” Rahîm, büyük ölçüde ahirete bakar; رَحْمَنُ الدُّنْيَا وَرَحِيمُ اْلآخِرَةِ denir. Fakat her ikisinin de dünyaya bakan yanı da, ahirete bakan yanı da var.

Belki ayetlerin manaları, bize hatırlamamız gereken şeyleri hatırlatıyor. Bu açıdan, ayetlerin meali bana diyecek şey bırakmadı. Evet, ben de diyeceklerimi, onlara, Allah’ın kelamına, mübarek beyanına emanet etmek istiyorum.

Bamteli: İTİRAFÇI KILIKLI MÜFTERÎLER VE MEDRESE-İ YÛSUFİYE

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kırılmış kalblerinizi Kudret eli tamir edecek ve nurlandıracaktır!..

Yıkılmış kalbleri, O (celle celâluhu) tamir edecek. Onlar, kaybetmiyorlar; ehl-i dünyanın kirli eliyle yıkılıyorlar ama yed-i Kudret ile, nurlandıracak şekilde, imar ediliyorlar. Şu halde, kazanıyorlar mı, kayıp mı ediyorlar? Kirli elleriyle kalbleri yıkanlar, esas kaybedenler onlar oluyor.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: لاَ حَوْلَا وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” O’nun havl ve kuvvetine dayanarak yürüyen insanlar, hiçbir dönemde, hiçbir şart altında takılıp yollarda kalmamışlardır. Baskı gördükçe; hızlarını artırmış, ihlasta derinleşmiş, kendilerini nefyetme/sıfırlama mevzuunda daha bir şuurlu hale gelmiş, kalb ve ruhun hayatına merdivenler koymuş, asansörler bağlamış; cismâniyetten uzaklaşma, hayvaniyeti terk etme, beşerî garîzelere ebedî veda etme mülahazasıyla kendilerini âdeta unutmuş ve unutulmaması gerekli olan şeye tutunmuşlardır. Evet, sizin yolunuz bu…

Yerinde sâbit-kadem kalanlar, bu hususta kazandıkları şeyleri kazanmışlardır. Belli baskılar altında -immün sistemleri o kadarmış- dayanamayıp zâlimlerin elini öpenler, önlerine konan iftira kağıtlarına “itiraf” adı altında imza atanlar ise, muvakkaten belki iki üç yudum oksijen yudumlayabilirler; fakat Cenâb-ı Hak tarafından öyle bir tokat yerler ki!.. “Benim yolumda yürümenin ne kötülüğünü gördünüz de zâlimlere ‘eyvallah!’ çekmeye durdunuz?!” der.

   Özellikle İslam dünyası nifak sisteminin, diğer bir tabirle Makyavelist anlayışın paletleri altında inim inim inliyor!..

Daha evvel kullanıldığını hatırlamıyorum, “tarihî tekerrürler devr-i dâimi” tabiri terminolojiye sizin döneminizde girdi. Artık yaygınca kullanılıyor ve ne manaya geldiğini de biliyorsunuz. Dünden bugüne hiç değişmemiş âdet-i İlahî.. لاَ تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللهِ İlahî âdet, hep öyle cereyan edegelmiş. Goethe’nin ifadesiyle, Faust ile Mefisto kavgası hep süregelmiş. Tâ seyyidinâ Safiyullah Hazreti Âdem’den bu yana, birileri güç ve kuvvet ile zehirlenince, iktidar ile zehirlenince, dünyaya tapmak ile zehirlenince olmadık zulümler irtikâp etmişler/ediyorlar.

O mevzuda, o gün ellerinde “Tevrat” varsa, onu o arzuları istikametinde basit bir vasıta gibi kullanıyorlar; gâye-i hayallerini -Makyavelist mülahaza ile- onunla realize etmeye çalışıyorlar. Ellerinde “Ahd-i Cedîd” varsa şayet, onu değerlendiriyor; bir yönüyle, yapacakları zulümleri ona göre yapıyorlar. Atalarından kalma (Hazreti Nuh dönemindeki) “Vedd, Yağûs, Ya’ûk, Nasr” gibi putları varsa veya Efendimiz dönemindeki “Lat, Menat, Uzza, Isaf, Nâile” ve daha bilmem kaç yüz tane put varsa, onları kullanıyorlar. Belli dönemde hangi uğursuz mülahazalarla ortaya çıkmış ve böylece insanların mihrabı haline gelmiş, teveccühgâhı haline gelmiş (ne ya da kim varsa) onlara bağlılık adına öyle olmayan insanlara akla hayale gelmedik şeyleri yapıyorlar. Bundan dolayıdır ki, mü’minler her defasında çok farklı kategorilerde ezâya, bazen cefâya, bazen de belâya maruz kalmışlardır. Şair Eşref’in sözü:

“Cihâna geldiğim günden beri pek çok cefâ gördüm.

Ezildim bâr-ı gam altında bin türlü ezâ gördüm.

Değil bigânelerden, âşinâlardan belâ gördüm.

Vücudum âlem-i sıhhatte bîmâre dönmüştür.”

“Taklit”, imana girmeye mâni olan şeylerden birisidir, muhakkikînin mülahazasına göre. حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا “Biz, atalarımızı neye inanıp neyi uygular halde bulmuşsak, o bize yeter!” (Mâide, 5/104); بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” (Bakara, 2/170) Bu mülahazada olan insanlar tarafından.. bazen putlara tapanlar tarafından.. bazen ilhad ve küfür ehli tarafından samimi mü’minler zulme maruz kalmışlardır. Ulûhiyet kabul etmeme, peygamber tanımama, haşr ü neşir bilmeme… Bazen de inanıyor gibi göründükleri halde münafıkça davranmak suretiyle İslamî değerleri, İslamî argümanları dünyevî saltanatları adına birer paspas gibi kullanma, süpürge gibi kullanma, -hafizanallah- öyle görünme… Atalar ile, mazi ile irtibatlarını sık sık vurgulama… Hatta geçmişten adlar ve unvanlarla yeni organizasyonlar tesis etme ve böylece şuursuz sürülere kendilerini kabul ettirme adına İslamî değerleri basit birer partal eşya gibi kullanma… Öteden beri münafıkların yapageldiği şeylerdir. Buna, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i sahîhada “münâfıklık” deniyor. Makyavel bir sistem ortaya koymuş; “Hedefe ulaşmak için her vesileyi kullanmak, meşrudur!” Buna da Makyavelizm deniyor. Onu alıp kendi dünyanızda değerlendirdiğiniz zaman, “Übeyy İbn Selûl”izm diyebilirsiniz.

Hemen her dönemde, İslam dünyasında da bu nifak düşüncesi rol oynamış. Hususiyle enâniyetin çılgınlaştığı, dünya muhabbetinin bütün insanları sarhoş ve sürü haline getirdiği asrımızda… Ehlullahtan büyük bir zatın beyanına göre, الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ ayet-i kerimesi “bilerek ve severek hayat-ı dünyeviyeyi dine ve âhirete tercih eden” kimselere işaret etmektedir. Evet, bir taraftan enâniyetin, egoizmanın, egosantrizmanın, narsizmin çılgınlaştırılması.. bir diğer taraftan da “bilerek dünya hayatının ahiret hayatına tercih edilmesi” gibi kanserden daha kötü bir hastalığa müptela olma…

Ara sıra bunların yolu, camiye uğrayabilir, oruç tuttuklarını da gösterebilirler, bazen dinî argümanları da kullanabilirler; fakat bütün dertleri saltanatlarını devam ettirmektir. Dinî terminolojiye göre bunlara “münâfık” denir. Ve Münâfık, kâfirden daha tehlikelidir. Çünkü kâfirin ne yapacağına dair belli çizgiler vardır, belli argümanlar vardır; bilirsin, tanırsın, kendi çizgilerini ortaya koyarsın, tavır alırsın. Fakat münâfığın ne yaptığı belli değildir. مُذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذَلِكَ لاَ إِلَى هَؤُلاَءِ وَلاَ إِلَى هَؤُلاَءِ “Onlar (mü’minlerle kâfirler) arasında bocalayıp dururlar” (Nisa, 4/143) Üstad Necip Fazıl, bu ayete kendince lâzımî mana gibi bir meal verirken “Zıp orada, zıp burada!” derdi. Böyle yüzen-gezen, ne olduğu belli olmayan, gerçek rengini belli etmeyen veya duruma göre renk alan, bukalemun gibi… Fakat bütün derdi, insanları aldatmak, esas kendi saltanatını, debdebesini, hâkimiyetini devam ettirmek… Kâfir sıfatıdır bu… Bu kâfir sıfatıyla ittisaf eden insanlar içinde, bazen oruç tutan, namaz kılanlar da olabilir. Yirminci asırda İslam dünyasında da emsallerinin çokluğuyla karşı karşıya kalabilirsiniz bunların. Bunlardan, gerçeğe inananlara ezâ gelebilir, cefâ gelebilir. Dişini sıkıp sabretmek lazım!..

   Dün olduğu gibi bugün de mazlum kazanıyor, mağdur kazanıyor, mahpus kazanıyor; kaybeden, zâlimler oluyor!..

Ashâb-ı Uhdûd’u, zannediyorum bilmeyen yoktur. Camilerde hocalardan şimdiye kadar dinlemişsinizdir. Cenâb-ı Hak, konuştukları şeylere inanmayı da lütfeylesin! Konuştuğumuz şeylere inanmayı da lütfeylesin!.. O devirde de inanan insanları sırf inandıklarından dolayı, uçurumlardan aşağıya atma, öldürme, diri diri gömme, hendeklere atma… قُتِلَ أَصْحَابُ الأُخْدُودِ النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ إِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ وَهُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلاَّ أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ “Ayât ve mucizeler zâhir ve bâhir iken, hazırladıkları çukurları, tutuşturulmuş ateşle doldurarak inanmış kimseleri içine atıp yakan, bu esnada hendeklerin çevresinde oturup dinlerinden dönmeleri için müminlere yaptıkları işkenceleri zevkle seyreden o zalimler kahrolsunlar. Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin göklerin ve yerin yegâne hâkimi, Azîz ve Hamîd (mutlak galip ve bütün övgülere lâyık) Allah’a iman etmeleriydi.” (Burûc, 85/4-7) İlahî beyan, iç musikisiyle de esasen, oradaki o gümbürtüyü, o patırtıyı, o bi-gayr-i hakkın yapılan irtikâbâtı, zulmü, tagallübü, tahakkümü, tasallutu ifade ediyor. Günümüzde olduğu gibi, temellükü (alın teriyle kazanılan şeylere kâfirce bir sıfat olarak gidip konmayı), canlara kıymayı, kadını çocuğu ile beraber ateşe/uçuruma atmayı, babasını oraya atmayı, çocuğu ağlatmayı, çocuğu atıp babasını-annesini ağlatmayı adeta seslendiriyor.

Ashâb-ı Uhdûd… Akla hayale gelmedik zulüm irtikâp ediyor. Malum tefsirlerde orada dininde sâbit-kadem bir kadın da anlatılıyor. Bugün de o dindeki sebatlarını yiğitçe gösteren bacılarımız var, annelerimiz var, kardeşlerimiz var. Yaş itibariyle, (benim dünya ile alakam olmadı pek) “evlatlarım” diyebileceğim mübarek insanlar var. Hiç umursamadılar, giderken gülerek gittiler. Ve gittikleri o yeri de İbn-i Beşiş gibi veya Hacı Bayram Veli hazretleri gibi, birer halvethane olarak tasavvur ettiler. “Yarım yamalak kıldığımız namazlar varsa, kaçırdığımız namazlar varsa, -Allah’a hamd olsun- onları burada kılarız!” dediler, “Oruç tutarız! Evrâd u ezkâr ile iştigal ederiz. Birlerimizi bin yapmaya çalışırız, Allah’ın izniyle!..”

İşte bugünün kahramanları gibi, o gün kahraman bir kadın… Onu da atmak istedikleri zaman, dönüyor, dönüyor, bir de yanındaki çocuğuna bakıyor. Çocuk konuşacak yaşta değil. Sahih hadis-i şeriflerde konuşan üç tane çocuk var, onlardan birisi de bu, bu çocuk. Anne, tereddüt ediyor, “Bu çocuğu kime bırakıp da gideceğim!”

Bugün de öyle çocuklarını arkada gözyaşıyla bırakan ama tebessümle giden kahramanlar var. رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا، وَبِاْلإِسْلاَمِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, rasûl olarak da Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olduk.” diyerek, hiç görmedikleri ve hiç maruz kalmadıkları, onurlarıyla telif edilemeyecek şekilde hücrelere atıldıkları, namaz kılmalarına engel olundukları yerlere giderken, etrafa tebessüm yağdırarak gidiyorlar, o bacılar, o anneler, o evlatlar.

O da çocuğuna bakıyor, ağlayan çocuğuna. Çocuk dile geliyor, “At anne, kendini!” diyor. Çünkü o, bir çukura kendini atıyor, zalimlerin eliyle ama “cuppp” diye Cennete gidiyor. Fakat o zâlim eller, onu atanlar, onlar da “cuppp” diye Cehennemin gayyasına yuvarlanıyorlar. Mazlum, kazanıyor; mağdur, kazanıyor; mahpus, kazanıyor; mescûn, kazanıyor; muzdarr, kazanıyor.. Kaybeden, zâlim oluyor, mütegallib, mütehakkim, mütesallit, mütemellik oluyor. Milletin tepesine binen, malını elinden alan, değişik yerlerdeki imkânlarını bloke eden, onlara da el koyan, haramî gibi davranan insanlar, farkına varmadan âhiretlerini şimdiden kapkara hale getiriyorlar. Bembeyaz saraylarda oturuyor olsalar bile, bembeyaz villaları olsa bile, dünyalarını kapkara hale getiriyorlar; Ahiret ise zaten zindana dönüyor, hafizanallah.

   İtirafçı kılıklı müfteriler, ehl-i dünyaya şirin görünmekle yakalarını kurtarabileceklerini zannedip masumlara iftira atıyor ve ahiretlerini karartıyorlar!..

Bu arada immün sistemi bütün bu şeylere mukavemet edemeyecek ölçüde zayıf olan insanlar da var. Bazı tehditlere dayanamıyorlar. Tekme yiyor, tokat yiyor ama şâir-i şehirimizin dediği gibi “Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim / Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.” diyemiyorlar. “Tekme yerim, tokat yerim ama durduğum yer, durmam gereken yer ise ve dediğim şeyler, demem gereken şeyler ise şayet, orada her şeye katlanırım!.. Bilal-i Habeşî gibi katlanırım, üzerime kendimden on kat ağırlıkta taşlar konmasına rağmen!.. Yâsir gibi katlanırım.. Sümeyye gibi katlanırım.. Ammâr gibi katlanırım… Daha yüzlerce sahabe-i kiram (rıdvanullahi aleyhim ecmaîn) hazerâtı gibi katlanırım. O yetmiyor gibi, bir de boykot… Ona da katlanırım!” Üç sene çölde, âdeta suya da muhtaç, ekmeğe de muhtaç, gölgelenmeye de muhtaç. Hem öyle bir ihtiyaç ki, o ihtiyaç içinde o ağır şartlara dayanamayan Hatice validemiz, o işin bitmesiyle ruhunun ufkuna yürür, ruhum/ruhumuz ona fedâ olsun.

Evet, immün sistemi o ölçüde güçlü olmayan insanların önlerine yazılı bir kâğıt konuyor; “Sen şunu, şunu, şunu yaptın; şunlar şunu yapıyorlardı, şunlar şunu yapıyorlardı, şunlar şunu yapıyorlardı!..” ifadesine imza attırılıyor. Daha evvel Nur okuduğundan dolayı, bir araya gelip Kur’an-ı Kerim mütalaa ettiklerinden dolayı, bir araya gelip Hadis okuduklarından dolayı içeriye alınan insanlar, “Dini getirecekler!” diye zulüm görüyorlardı. Şimdi de din etrafında kümelenen insanlara gadrediliyor: “Bunlar, bizim istikbalimizi tehdit edebilirler. En iyisi mi, biz bunların başlarını baştan alalım da, muhtemel tehlikeyi savalım. Yüzde bir ihtimal, ihtimal hesaplarına göre, binde bir ihtimal; karşı çıkma ihtimalleri var. Geleceğimizi karartmayalım; en iyisi mi, bunların dünyalarını karartalım. Bütün engelleri bertaraf edelim. Şeytanî güzergâhta, güzergâh emniyetini tastamam sağlamış olalım. Şeytanca yürüyelim fakat karşımıza melek gibi biri hiç çıkmasın, bizi engellemesin!..” Böyle bir mülahaza ile…

Tehdide dayanamayan insanlar oluyor. Ona, o iftiraya, “itiraf” diyorlar. O düpedüz “iftira”. Ve iftira da “günah-ı kebâir”den. Kebâir işliyorlar. Onu mahzursuz görüyorlarsa, kâfir oluyorlar; ahiret kararıyor. Bir de Hazreti Pîr’in dediği gibi, “Ehl-i dünyanın baskıları altında, bazı kimseler, onlara mümâşât yapmak suretiyle, yakalarını kurtaracaklarını zannediyorlar!” Ehl-i dünya, çok şeytan gibidir; onlar, onların kalblerini okurlar. Ve nitekim hâl-i hazırda böyle kalb okuyanlar var. “Sakın o itiraf edenlere de (yani müfterilere de) inanmayın! Onları biz biliriz. Öyle derler ama onların gelecek adına -milyonda bir bile olsa- bizim şeytanî yolda güzergâh emniyetimizi tehlikeye atma ihtimali var. Öyle ise en iyisi mi, onların o bir milyonda bir ihtimal bir tehlike ile karşımıza çıkmalarından evvel, biz, onların haklarından gelelim!” Evet, bugünkü hukukî mantık bu; muhakeme mantığı bu; adalet felsefesi, bu. Böyle adalet felsefesi, böyle hukuk mantığı ve bunu uygulayanlar, yerin dibine batsınlar!.. Çünkü sistem, nifak sistemi, Makyavelizm.

   Durması gerekli olan yerde duran ve hep sâbit-kadem olanlar sonunda mutlaka kazanacaklardır!..

Bazıları böyle sarsılabilirler ama sâbit-kadem olanlar kazanacaktır. Kur’an-ı Kerim beyhude demiyor: رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8) “Ey Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra, zeyğ’e uğratma, kalbimizi kaydırma, hidayette sâbit-kadem eyle!” demenin yanı sıra, günde nafilelerle kırk defa, teheccüd namazıyla kırk sekiz defa, evvâbîn namazıyla elli küsur defa, kuşluk namazıyla altmış defa, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَAllah’ım, bizi, dosdoğru yola (nebîlerin, sıddîklerin, şehitlerin, salihlerin yoluna) hidayet eyle! O yolda sabitkadem eyle! O yolda derinleşmeye muvaffak eyle!” niyazını tekrarlıyoruz. O hidayetin değişik konumda olan insanlara göre manaları bunlar: “Hidayet eyle! Hidayette sâbit-kadem eyle! Hidayette derinleştir! Muzaaf hidayetten mük’ab hidayete, mük’ab hidayetten mük’ab der mük’ab hidayete ulaştır! Huzuruna kirlenmiş olarak çıkma fırsatı verme bize!..” اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ Günde elli defa, altmış defa böyle diyen bir insan, onda sâbit-kadim olmalı ve başa gelen o şeylere de katlanmalı!.. Ashâb-ı Uhdûd, katlanmış. Benim canım Efendim, Hazreti Ruhu Seyyidi’l-enâm, en-Nuru’l-Hâlid katlanmış.

Kâinat, O’nun yüzü suyu hürmetine yaratılmış. Biz bunu söylerken, bazıları, bazı densizler buna itiraz edebilirler. Hadis olur-olmaz, ayrı mesele fakat manası, mazmunu doğrudur onun. أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı, benim ruhumdur (veya nurumdur).” diyor. Bir yönüyle, أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ الْعَقْلُ “Allah’ın ilk yarattığı, akıldır.” “Akl-ı küll”, O (sallallâhu aleyhi ve sellem). İlm-i İlahîde ilk defa, taayyüne eren esasen, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhudur. Dolayısıyla O’nun varlığı, bir “ille-i gâiyye”dir. Nizamî ifadesiyle, “Peygamberlik manzumesi, O’nun adına bestelenmiştir; hükmü, -kafiye gibi- sonunda gelmiştir.” Taayyün-i evveldeki durumu itibariyle, seyyidina Hazreti Mesih’in ifadesine göre, يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ “…benden sonra gelecek ve ismi Ahmed olan… “ (Saff, 61/6) Sallallâhu aleyhi ve sellem. Bin canımız kurban olsun. “Ahmed” kelimesi, “gayr-ı munsarıf”; aktivitesini henüz icrâ buyurmuyor, dolayısıyla “tenvin”den münezzeh. Tenvinden münezzehiyet, bir yönüyle henüz aksiyon durumuna geçmemiş demektir. Ama “Muhammedun”, o munsarıf bir kelime; dünyaya geldikten sonra dedesi, farkına varmadan belki, O’na “Muhammed” ismini koyuyor. مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) artık gökten gelen mesajları temsil eden, imandan sonra aksiyonun bir numaralı temsilcisi, bir numaralı “hâl kahramanı”dır. Peygambere “kahraman” denmez fakat bir evsaf olarak söylenebilir.

Maruz bırakılmadığı işkence kalmıyor. Her şeyi yapıyorlar. Boğazını sıkıyorlar mı, sıkmıyorlar mı?!. Üzerine pis işkembeyi -başını yere koymuş secde ederken- koyuyorlar mı koymuyorlar mı?!. İbn-i Erkam’ın evini gözetim altına alıyorlar mı, almıyorlar mı?!. “Muhammedun Rasûlullah!” diyen insanlara çölde, sıcak kumda, üzerlerine taşlar koyarak eza ediyorlar mı, etmiyorlar mı?!.

Fakat dönmüyor kimse, dönmüyor… Hazreti Ammâr, dilinin ucuyla bir şey söylüyor. Daha Kur’an-ı Kerim adına üç-beş tane ayet nâzil olmuş; İslam adına bildiği şey, ondan ibaret. Fakat, onlar bırakınca, soluğu Efendimiz’in yanında alıyor, gözyaşlarıyla.. yüreği çarpa çarpa.. kalb, aritmiye girmiş, duracak gibi… “Yâ Rasûlallah, gözümün önünde babama kıydılar, anneme kıydılar, bana da böyle yaptılar, dil ucuyla böyle dedim!.. إِنْ عَادُوا فَعُدْ buyuruyor; kurban olayım… “Eğer aynı tazyiki yaparlarsa, döner aynı şeyi yaparlarsa, sen de aynı şeyi söyle!” buyuruyor; ruhsat yolunu gösteriyor, Allah Rasûlü. Fakat Ammâr, hiçbir zaman öyle demiyor. İlk günden itibaren, nasıl dimdik ayakta ise, İnsanlığın İftihar Tablosu ruhunun ufkuna yürüdükten sonra da o istikametini ve öyle sâbit-kadem olmasını devam ettiriyor. Öyle devam ettirenler, kazanıyorlar. Onlara o türlü ezayı ve cefayı reva görenler de hiç farkına varmadan kaybediyorlar.

Ey mu’terifler… Veya itiraf adı altında, müfteriler!.. Korkudan, baskıdan dolayı, yalancıların, esas Makyavelistlerin önünüze koydukları kâğıtlara imza atmak suretiyle mâsum, tertemiz bir kısım Anadolu insanına zulmediyorsunuz. Dini değerlerimizi, tarihî değerlerimizi, millî mefkuremizi dünyanın dört bir yanına götürme iktihamında bulunan, o ağır işlere katlanan kahramanları gammazlamak öyle bir vebaldir ki, öyle bir iftiradır ki, öyle bir küfür sıfatıdır ki, siz -bir yönüyle- öyle demekle ahiretinizi kaybediyorsunuz!.. Ve aynı zamanda ehl-i dünya da kat’iyen buna inanmayacaktır!..

Çünkü ehl-i dünya paranoya yaşıyor. Hatta günümüzde İslam dünyasında, diktatörlüklerini, tiranlıklarını devam ettirenlerinkine “paranoya” da denmez; bunlara “mutlak cinnet” denir. Bunlar, deli gibi hayatlarını sürdürüyorlardır. Zannediyorum, hep kâbus görüyorlardır uykularında. Tavanlarında tıkırtı duydukları zaman “Acaba oradan mı geliyorlar!” diyorlardır. Pencerelerine bir kuş konduğu zaman “Acaba bomba mı atıldı” falan, diye tir tir titriyorlardır. إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ “Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da tıpkı sizin gibi acı çekiyorlar.” (Nisa, 4/104) Siz acı çekiyorsanız, müzaafını çekiyor onlar. Çünkü dünyaya tapıyorlar. Ahiret ile irtibatları, onu bir kısım argümanlar olarak kullanıp dünyayı imar etmeye matuf. Dinin ve diyanetin zebercetten argümanlarını, moleküllerini, atomlarını, elektronlarını o pis binalarının sıvası gibi kullanıyorlar; pis, dünyevî binalarının sıvası gibi kullanıyorlar. Dine en büyük saygısızlığı yapıyorlar. Onları dinlemek, onların dediğini yapmak, ne kadar büyük bir cinayet olduğunu bununla değerlendirebilirsiniz.

Sabır, kurtuluşa ermenin sırlı anahtarıdır. اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ Dişinizi sıkın, Şi’b-i Ebî Talib’de boykota katlananlar gibi.. kumlar üzerinde yatıp dininden diyanetinden dönmeyen babayiğitler gibi.. Ashâb-ı Uhdûd gibi.. Hazreti Nuh gibi.. ateşe atılırken gözünü kırpmadan oraya atılan Hazreti İbrahim gibi.. arkasından canavarlar gibi diş gösteren, salya atan kafirler karşısında ülkesinden ayrılan Hazreti Lût gibi, Hazreti Hûd gibi, Hazreti Sâlih gibi… Yiğitçe, dimdik, sarsılmadan, gideceğiniz yere gitmeniz lazım. Tevakkufa meydan vermeden, durmadan, gitmeniz lazım.

Bu meselenin bir yanı… Döneklik, insana hiçbir şey kazandırmaz. Bırakın o dönekliği ehl-i dünya yapsın. Hayatlarını villaya, filoya, yalıya, saraya kaptırmış, bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih eden, adına da “Müslümanlık” diyen, gaflet der gaflet içinde bulunan nâdanlar… Bırakın onu, onlar yaşasın!..

   Medrese-i Yûsufiyenin sabırlı kahramanları her gün yeni bir kurbet zirvesine dikey yükseliyorlar.

Meselenin ikincisine gelince… O gidilen yerler, “medrese-i Yûsufiye”. Bir gün “medrese-i Yûsufiye” deyince, onlardan bir tanesi, “Madem medrese-i Yûsufiye, sen de gelip girsene oraya!” demişti. Ben çok girdim, çok girdim; 60’tan itibaren, 70’te de, 80’de de, askerliğimde de girdim, tattım, gördüm. Oradaki o psikozlara şahit oldum. O zamanlar, “din” dediğinden dolayı masumlar dine karşı olanlardan zulüm görüyordu. “Neden sen ism-i Kuddûs’ün cilvelerini okudun, bir yerde, insanlara, Nûr Risaleleleri’nden!” Esasen mahkûmiyete/mahkemeye sebebiyet veren de bu idi. Allah, hepsinden sıyrılmaya muvaffak kıldı. Öbür tarafta da, “muhâkeme-i kübrâ”da, “ma’dele-i ulyâ”da, Erhamü’r-Rahimîn, Ekremü’l-Ekremîn, A’delü’l-Âdilîn, Asdaku’s-Sâdikîn (celle celâluhu) böyle sıyrılmaya sizi-bizi muvaffak eylesin!..

Medrese-i Yûsufiye… Orada sabretmek, çok önemli bir şey. Hani, sabır anlatılırken bir taksim yapılıyor. Bu taksimin mebdeini ta Eflatun’a götürüyorlar ama bizim bildiğimiz İbn Miskeveyh; değerlendiren ise Hazreti Pîr-i Mugan. “Üç şeye karşı sabır…” diyor. Bir, belalara karşı sabır; bir, ibadet u tâate karşı sabır; bir de,  günahlara karşı sabır.

İbadet ü tâate karşı sabır, kulluğun zorluklarına karşı dişini sıkıp katlanmak. إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ فِي الْمَكَارِهِ buyuruyor bir yerde, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Şartların nâmüsait olduğu bir dönemde, hava soğuk, doğru dürüst abdest alma imkanı yok; şartlar çok zor.. o şartlara rağmen abdestini tastamam almak, öyle bir fazilet ki!.. Onda sebat… Her şeye rağmen, sana bir seccade bile vermedikleri bir yerde bile namaz kılmak… Gördük bunları; on metrelik bir yere otuz tane insanın doldurulduğuna şahit olduk. Şu kadarcık, bir yer ayırma arkadaşlara, diğerlerine sorarak; çünkü orada sosyal demokrat insanlar da var. Herkesi hoş görmek lazım. Bazıları namaz kılmıyorlar. Fakat koğuş, onların da bizim de. Bu kadarcık bir yer kazanıp orada namazı kılmaya çalışmak… Hepimiz birden kılamıyorsak, parçalanarak kılma, iki fasılda kılma, orada… Bunlar, ağır şartlar altında bu işi devam ettirme demektir. İbâdet ü tâati, bütün ağırlığına rağmen, yerine getirmede sabretmek. Sabrın birisi bu, esasen.

İkincisi; günahlara karşı sabır. Çarşıda-pazarda insan, günah işleyebilir, hafizanallah. Belki de çok defa konumumuz itibariyle göstermemiz/sergilememiz gerekli olan o ismet, o iffet hassasiyetini gösterememiş olabiliriz. Çarşıda-pazarda işimiz vardır, memuriyet alanında işimiz vardır; göz, kaymış olabilir; kulak, dinlememesi gerekli olan şeylere kulak kabartmış olabilir; dil, olmayacak şeyleri mırıldanmış olabilir; kafa, olmayacak kirli tasavvurlara kendini salmış olabilir… Bunların hepsi -bir yönüyle- insanın kalb ve ruh dünyasını kirleten şeyler. Şimdi bunlara karşı sabretmek, çok önemli bir ibadettir. Aksine bu mevzuda sabretmeme, bohemliktir; bağışlayın, daha açık, net ifadesiyle “hayvanca yaşama”dır. Gözün, her şeye açık olması, haram-helal bilmeden; kulağın, bütün muharremâta açık bulunması… Oysaki o, “mesmûât”a karşı açık olsun diye; öbürü “mübserât”a karşı, tekvinî emirlere karşı açık olsun diye; ağız, doğru şeylere tercüman olması için verilmiş. Kalb, doğru şeylerin heyecanıyla çarpmak için verilmiş. Dimağ, doğru şeylerin muhakemesini, mantığını yapmak için verilmiş… Eskiler “mâ hulika leh’inde kullanma” derlerdi; her uzuv, ne için yaratılmışsa, onu o istikamette kullanma ve o istikamette kullanma mevzuunda sabretme.. o çerçeveye riayet etme, onu kırmızı çizgi olarak kabul etme ve onun dışına çıkmamaya çalışma… Bu da sabrın önemlilerinden bir tanesi.

Şimdi dışta bunu iradî olarak yapacaksınız. A kurban olayım, biraz zorlanacaksınız bu mevzuda; dükkânda iseniz zorlanacaksınız; eczanede iseniz, zorlanacaksınız; bir vazifede, bir hayatî birimde iseniz, zorlanacaksınız biraz bu mevzuda. Haram görmeme, haram dinlememe, haram konuşmama, haram düşünmeme ve Allah’ın yasak ettiği daire içine girmemede zorlanacaksınız. Ama zorlanır da sabrederseniz, amudî (dikey) olarak yükselirsiniz.

Şimdi benim o mevkuf, o muzdarr, o mescûn kardeşlerimin iradî olarak sabredecekleri şeyler, bir yönüyle artık ellerinden alınmış. Ne göz fena şeyleri görebilecek durumda; ne kulak, fena şeylere açılabilecek durumda; ne ağız, fena şeyleri dırdır edebilecek durumda; ne kalb, fena şeylerin heyecanıyla çarpabilecek durumda; ne de zihin, fena şeyleri mülahazaya almak suretiyle nöronları kirletme durumunda… Bakın, ayrı bir kazanım oluyor burada, zorlanmadan. Sabra terettüp eden şey, bu defa, orada hapishane şartları. Allah (celle celâluhu) içeriye koyuyor, hürriyetini sağdan soldan makaslıyorlar senin; haysiyetini makaslıyorlar, şerefini-onurunu makaslıyorlar, bir yönüyle. Biraz zorlanıyorsun burada fakat aynı zamanda iradî zorlanacağın şeylere karşılık, yine burada sen, amudî olarak yükseliyorsun.

   Zalimin zulmünü kolaylaştırmak da bir çeşit zulümdür.

Bela ve musibetlere karşı sabra gelince: El-âlem, sizi bir yönüyle, değişik şeylere müptela ediyor. Biraz evvel dediğim gibi; “Cihana geldiğim günden beri, pek çok ezâ gördüm.” “Ne dünyadan safa bulduk, ne ehlinden recâmız var / Ne dergâh-ı Hûdâ’dan ma’âda bir ilticamız var.” (Nef’î) Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) buyuruyor: أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَاْلأَمْثَلُBelânın en çetini, en zorlusu, üstesinden gelinmezi, Enbiyâ-i izâma; sonra derecesine göre mü’minlere…” Bazen, dil ile ilişecekler size, salya atacaklar; bazen bakışlarıyla, bir yönüyle, sizi çarpacaklar; bazen kulağa gelip çarpan şeyler ile kalbinizi rencide edecekler… İnsansınız nihayet… Değişik şeyler karşısında teessür duyuyorsunuz. “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan amma / Ne kadar olsa, cefadan usanır, candır bu.” (Keçecizade) Hepsi candır o insanların, cefadan usanırlar. Sürekli bela yağdırıyorlar; dolu gibi, kaya gibi, taş gibi bela yağdırıyorlar. Bunlar karşısında dişini sıkıp sabretmek…

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: “Sabreden kimse zaferyâb olur.” مَنْ صَبَرَ ظَفِرَKim dişini sıkar, aktif sabra girerse, o, er geç zaferyâb olur!” “Aktif sabır” nedir? Durağanlığa girmeden, yürüdüğü yolda devam ederek, zorluklara tahammül göstermektir. Sağdan-soldan saldırmalar olmasına ve esirmiş develer gibi, çıldırmış filler gibi, saldıran gulyabaniler gibi, her köşe başında saldıranlar bulunmasına rağmen durmamak; sadece bir vites değiştirerek yola devam etmektir. Kat’iyyen durmamalı!.. Eşyadaki “atalet” kanunu, bir gerçektir; duran, savrulur!.. Hareket eden, mutlaka bir yörüngede hep hareket eder durur! “Güneş, silkinir, tâ etrafındaki meyveleri sağa-sola saçılmasın.” Silkinip durmak lazım. Hacda, metâfta, izdiham anında koşma (remel) veya sa’yde hervele imkânı olmadığı zaman “yerinizde zıplayıp duracaksınız” buyuruyor Peygamber Efendimiz, sallallâhu aleyhi ve sellem. Durduğunuz zaman, yeniden harekete geçmek zor olur. Durmadan, sadece vites ile oynayarak yolunuza devam etmelisiniz.

Yürüdüğünüz yol, Peygamber yolu; Cenâb-ı Hakk’ın hoşnut olduğu bir yol. Bu yolda yürümeye sabredeceksiniz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bazen zindanda olabilir, mescûn, mevkûf, müstantak… Bazen ihtifâ şeklinde olabilir. O da ayıp değil!.. Niye saklanıyorsunuz?!. Ee seyyidina Hazreti Musa, Amnofis’ten ayrıldı gitti Medyen’e. İnsanlığın İftihar Tablosu, Mekkeli müşriklerin zulmünden ayrıldı, gitti; önce Sevr Sultanlığına sığındı, ondan sonra da Yesrib’i Medineleştirmek, medeniyet merkezi haline getirmek üzere Yesrib’e azm-i râh etti. İnsanlığın İftihar Tablosu da yaptı. Hazreti Nuh yaptı.. Hazreti Hud yaptı.. Hazreti Sâlih yaptı.. Hazreti Lût yaptı.. Hazreti İbrahim yaptı… Peygamberler yolu.

Dininden-diyanetinden dolayı baskı gördüğü için gidip zalimlerden özür dileyen bu büyük insanlardan bir tanesi var mı?! Bir tane gösterebilir misiniz?!. “Özür dilerim ey Ebu Cehil, ey Utbe, ey Şeybe, ey Amnofis, ey Ramses, ey İbnu’ş-Şems, ey Jul Sezar, ey Saddam, ey Kaddafî… Özür dilerim, ben sizin şerrinizden kaçmış, bir yerde saklanmıştım; beni düşündünüz, size zahmet oldu, beyin yorgunluğu yaşadınız, kusura bakmayın, geldim ben!..” falan… Yok, böyle bir şey.

Zalimin zulmünü kolaylaştırmak da bir yönüyle zulüm sayılır. Size haksızlık yapan insanın size karşı yaptığı haksızlığı kolaylıkla yapmasına fırsat vermeme, ayrı bir ibadettir. Zalimin eline geçmeme mevzuunda göstereceğiniz her gayret, o da ayrı bir ibadet sayılır. Bu ibadeti de ihmal etmeyin.

Bazılarına öyle ayrılma, “fârrîn”.. bazılarına saklanma, “muhtefîn”.. bazılarına bir yerde kendini anlatma, “nâtıkîn”… Herkes durumuna göre, konumuna göre, bu hadiselerin cereyan ettiği anda yapması gerekli olan şeyi yapacak ama kat’iyyen durağanlığa düşmeyecek, Allah’ın izni ve inayetiyle.

   Hizmet gönüllülerine “terörist” diyen, teröristin ta kendisidir; onları “firak-ı dâlle” gösterenin kendisi dalalete düşmüş bir zavallıdır.

Bir gün o zindandakiler, Yusuf gibi çıkacaklar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Çünkü onlar, anarşistlerin, teröristlerin (!)… Hani “terörist” de dediler. Bir vandal yazdı, başka vandallar da imza attılar. Karıncaya basmayan insanlara “terörist” dediler. İnsan, Allah’tan korkmuyorsa, hiç olmazsa insanlardan utanır. Yahu, Allah aşkına, haramiler gibi tepelerine bindiğiniz zaman, gidip mallarının üzerine konduğunuz zaman, alın teriyle kazandıkları mallarına konduğunuz zaman, yurt dışında olan paralarını bile bloke ettiğiniz zaman, Allah aşkına söyleyin, birisi size karşı tükürük attı mı?!. Yumruğunu sıktı mı?!. “Allah’tan korkun!” dedi mi?!. Demedi!.. Çünkü hakiki mü’min.. çünkü efendi.. çünkü centilmen.. çünkü karakterinin gereğini sergiliyor. قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “De ki; herkes, kendi karakterini sergiler!” Sen bu karakterde olan insana “terörist” diyorsan, teröristin teki senin kendindir. Sen, bu karakterde olan insana “firak-ı dâlle!” diyorsan, sen firak-ı dâllenin tâ kendisisin. Sen, bu karakterde olan insanlara “yeni bir din…” falan diyorsan, hayatında namazın sünnetini bile kaçırmamış, ağzına bir arpa kadar haram koymamış…

Bunları söylemekte mahsur var mı? Fakir, altı sene idarecilik yaptım Kestanepazarı’nda. Orada talebelik yapan insanlar var, şu anda da içinizde varlar. Çıksın birisi bana desin ki, “Talebe için pişen yemekten bir kaşık aldın!” Aldımsa, Allah canımı alsın. Almadım. Çünkü vakıf idi o. Ben, kendi maaşım ile geçindim. Altı sene, orada, günde altı saat derse girdim. Mütalaada başlarında bulundum, yedi-sekiz saat. O günün talebeleri var içinizde bugün. Mesai yaptım. Fakat bir kuruş almadım. Çünkü oraya yardım edenler, vakfa yardım ediyorlardı. Milletin malından arpa kadar şey, ağzıma koyamam. Kıtmir’in levhalarda gezen sözüdür: “Allah’ım, Sana, ağzıma bir arpa kadar haramdan koymuş olarak gelmeme fırsat verme!..

Ben, hiç birinizi, bu anlayışın iki adım gerisinde görmüyorum. Hayatınızı bu çizgide sürdürdüğünüze dair, bütün kalbimi -Allah’ın izni ve inayetiyle- ortaya koyarım. Hayatını bu anlayış, bu mantık ve bu felsefeye bağlı olarak götüren insanlara, “terörist” diyen insan, dünyada en aşağı insandır. “Firak-ı dâlle!” diyen, bir vandal, mahlûktur. “Farklı bir din ortaya koymaya çalışıyorlar!” diyen…

Nafileleri bile kaçırmayan.. hatta yirmi yaşına kadar kıldığı namazlarını kaza eden.. dört yaşından itibaren namaz kılan ama “Bazılarında belki istibraya dikkat etmemişimdir” diye yirmi yaşına kadar olanları kaza eden… Oysaki dört yaşında namaz zaten farz değil. Büyük çoğunluğa göre on beş yaşında namaz farz oluyor. Ama kendi kendine “Madem sen yaptın onu, belki dikkatli yapmamışsındır” diyerek, o süre zarfında kıldığı namazları bile, her gün kırk rekât ilave ederek yeniden kılan… Böyle bir insana sen “terörist” diyorsan, “firak-ı dâlle” diyorsan, dünyada senden daha alçak insan yoktur. O alçaklığınla haşrolacaksın. Evvela tarihe geçeceksin, tarihin sayfalarında, paragraflarında okuyanlar, o paragrafta senin yüzüne tükürecekler; sana, Ziya Paşa gibi, “Yufff!..” çekecekler. Vesselam..

Onun için ister “fârrîn”, ister “muhtefîn”, ister “mescûnîn”, ister “mevkûfîn”… Dişini sıkıp herkesin sabretmesi lazım, Allah’ın izni ve inayetiyle..

Bugünün yarını var, yarın Hakk’ın divanı var. Hakk’ın divanına varalım, Allah deyü deyü. Biraz değiştirdim, Yunus Emre’nin sözünü: “Miskin Yunus var dostuna / Koma bugünü yarına / Yarın Hakk’ın divanına / Varam Allah deyü deyü.”

Diğerlerine, zalimler gelince; şahsî hakkımı helal ediyorum. Kime? “Terörist!” diyene, şahsî hakkımı helal ediyorum. Ama bir zümreye, bir cemaate, geçmişiyle-geleceğiyle “terörist” diyene, o hakkı helal etmek, benim haddim değil, Allah’a karşı terbiyesizlik olur. O terbiyesizliği irtikâp edemem ben. “Firak-ı dâlle!” diyen o zavallıya, şahsi hakkımı helal ediyorum ama bir zümreye “firak-ı dâlle” diyorsa, teker teker hepsinin elini öpüp “Hakkını helal et!” demedikten sonra, o hakkın helal edilmesi mümkün değil; o, “cuppp” diye Cehenneme düşecektir. Sürü halinde bunların arkasından sürüklenenler de, o gün yürekleri “cızzz” diye inleyecektir. Şahsî haklarımı helal ediyorum, kim olursa olsun.

Dua ile noktalayalım: رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” İnsanlığın İftihar Tablosu ifadesiyle, يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَEy kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi İslamiyet’te sabit kıl! يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَEy kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbilerimizi dininde sabitleyip perçinle!.. يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ  “Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!” وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

Kırık Testi: İmanın Yenilmez Gücü

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Ruhlarının ilhamlarını, inandığı değerlerin güzelliklerini başka gönüllere de duyurmak isteyen insanların karşılaşacağı en büyük engeller nelerdir?

Cevap: Dünyevî istek ve arzular beşer için en büyük imtihan unsurlarıdır. Bu unsurların, fertlerin duygu ve düşüncelerini sarıp sarmaladığı, çepeçevre kuşattığı toplumlarda nice zulümler işlenmiş, nice sıkıntılar yaşanmış, peygamberler başta olmak üzere nice hak ve hakikat eri amansız ve imansız saldırılara, çeşit çeşit hakaret ve iftiralara, hatta suikast ve katliamlara maruz kalmıştır. Nitekim ciğerleri dağlayan ilk hâdise, sağanak sağanak vahyin yağdığı Seyyidina Hazreti Âdem’in (aleyhisselâm) evinde cereyan etmiş; böyle bir atmosferde neş’et etmiş olmasına rağmen Kabil, dünyalık isteklerine ulaşma adına kardeşi Habil’in kanına girerek onu öldürmüştür. (Bkz.: Mâide sûresi, 5/27-32) Şeytanın aldatmasıyla ilk macera böylece başlamış bir daha da aldanışların sonu gelmemiştir.

Kitab-ı Mukaddes’te anlatıldığına göre -Allah’ın izni ve inayetiyle- ezilmekten kurtarıp yeniden ikbale yürüttüğü kavmi tarafından Hazreti Davut (aleyhisselâm), -haşa ve kella- zina ve adam öldürtme gibi sıradan insanlara bile isnat edilmeyecek iftiralara maruz kalmıştı. O, kavmi tarafından Tâbut’a (sandık)  el basıp yemin etmeye zorlanmış, iki ayağı bir papuca sokulmak istenmiştir. İnsanlığın İftihar Tablosu da (sallallâhu aleyhi ve sellem), düşmanları tarafından -hâşâ, yüz bin kere hâşâ- sihirbaz (Bkz.: Yûnus sûresi, 10/2; Sâd sûresi, 38/4), şâir (Bkz.: Enbiyâ sûresi, 21/5; Sâffât sûresi, 37/36) ve kâhin (Bkz.: el-Hâkim, el-Müstedrek 2/550; Abdurrezzak, Tefsîru’s-San’ânî 3/328) gibi iftiralara maruz kalmış, anlatacağı hakikatlerin gönüllerle buluşması engellenmeye çalışılmıştır.

Ebedî Olanı Burada Yok Etme!

Benzer hâdiseler bugün de olabilir ve bundan sonra da eksik olmayacaktır. Önemli olan, bazı şairlerin yaptığı gibi, dertlere destan kesmemek, onları sonraki nesillere birer şikâyetname olarak aktarmamaktır. Evet önemli olan, başa gelen bütün bu sıkıntıları gönül rızasıyla kabullenmek, halka şikâyette bulunmamak, tenha yer ve zaman dilimlerini kollayıp içini Allah’a dökmek ama feryadından kimseyi haberdar etmemektir. Zaman ve mekânın yegâne sahibi Allah’tır (celle celâluhu). Hüküm de O’na aittir. O hâlde neticeye karışmak bizim işimiz değildir. O’nun hakkımızdaki hükümlerini takdirle karşılamalı;

“Gelse celâlinden cefâ,

Yahut cemâlinden vefa;

İkisi de câna safâ,

Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” (İbrahim Tennûrî)

anlayışıyla hareket edilmelidir.

Bazen celâlden cefa, bazen de cemâlden safa gelebilir; bunların ikisini de bir bilmeli, ne safa ile sevinmeli ne de cefa ile yerinmelidir. İnsan, “Ne yaptım da bunlar başıma geldi? Bu ıztıraplar, sıkıntılar, dedikodular, çekememezlikler, hazımsızlıklar neden hep beni buluyor?” dememelidir. Bu konuda Alvar İmamı’nın inciden daha parlak şu ifadeleri ne kadar güzeldir:

“Âşık der inci tenden,

İncinme incitenden,

Kemâlde noksan imiş,

İncinen incitenden.”

Evet ille de ötede bir kemâl beklentiniz varsa, dünyevî şeyler açısından burada kemâle talip olmak, kemâlsizlik emaresidir; halkın alkış ve takdirini bekleme gibi arzular, ahiret adına birer iflâs ve kayıp yatırımıdır. Kur’ân-ı Kerim, bizleri bu konuda uyarır ve أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَاDünyadaki hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. (Ahkâf sûresi, 46/20) buyurur. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın lütfedeceği bütün lütufları öteye bırakmalı, ahiret adına vaat ettiği bütün güzellikleri dünyada yiyip bitirmemelidir.

Konuyla ilgili ibretlik şöyle bir kıssa zikredilir: Allah’ın salih kullarından birisinin hanımı, maişet darlığı yüzünden kocasına dert yanar. Ondan, bu hâlden kurtulmaları için dua etmesini ister. Salih zat da hanımını kırmaz, dua eder ve duası kabul olur. Birden yanlarında altından bir kerpiç belirir. Salih zat, hanımına, “İşte,” der. “Bu, bizim Cennet’teki köşkümüzün bir kerpicidir.” Bunun üzerine söylediklerine pişman olan o mübarek hanım, kocasına, “Gerçi çok muhtacız ve âhirette de inşaallah böyle çok kerpiçlerimiz olacak. Fakat bâkî bir âlem olan âhirette elde edeceğimiz bir mükâfat, bu fânî dünyada zâyi olup gitmesin, Cennet’teki köşkümüzden bir kerpiç noksan olmasın. Onun için sen dua et, bu kerpiç yerine gitsin.” der. Hanımının bu samimî isteği üzerine o salih zat tekrar dua eder, birden o altından kerpiç gözden kaybolup yerine gider.

Evet kendisini hakka adamış, bir mefkûreye gönül bağlamış, milletinin ikbal yıldızını yeniden parlatmayı kendisine hedef hâline getirmiş insanların yenilmez gücü; dünyayla aralarına mesafe koymaları, istiğna ruhuyla hareket etmeleri ve kendilerini tamamen başkalarının mutluluğuna adamalarıdır. Vâkıa, hayatlarını ticaretle sürdüren ve kazandıklarıyla da iman ve Kur’ân hizmetine sahip çıkan bazı insanların, kalben dünyayı terk etmek şartıyla kesben ona talip olmalarında bir mahzur olmasa gerektir. Fakat temsil konumunda bulunup da kendilerini bu işe adamış hizmet erleri, dünyaya karşı net tavır almalı, hep müstağni davranmalıdırlar. Zira onların en büyük kredileri istiğnalarıdır. Onlar müstağni davrandıkça, insanlar onların ağızlarından çıkacak sözlere kulak kesilecek, işaret ettikleri her meseleye gönül rahatlığıyla “evet” diyecek ve zerre kadar şüphe ve tereddüt yaşamadan yapmaları gereken vazifeleri yerine getireceklerdir.

Olması gereken bu iken, maalesef görünen o ki, adanmışlık ruhuyla yola çıktığı hâlde, başlangıçta “biraz istifadeden bir şey olmaz” deyip dünyaya meyletmiş ama sonra derinlemesine dalmış ve belini doğrultamamış, ona yenik düşmüş insan sayısı az değildir. Alvar İmamı’nın ifadeleriyle “Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar / Nice Hüsrev gibi hanlar / Ve nice tâcdarlar.” bir bir gelmiş ve maalesef bir bir yıkılıp gitmişlerdir. Hak erlerinin bu şeytanî telâkkilere kendilerini kaptırmaları, “Ben de kazanıp onlar gibi yaşayayım; benim de evim, servetim olsun…” demeleri, kendi elleriyle kendi kredilerini bitirmeleri demektir. Kader, onların sahip oldukları nimetlerin de ellerinden alınmasına ve nihayet ayaklarının kayıp devrilmelerine fetva verir. İşte o zaman da Allah (celle celâluhu), pörsümüş, cansız cesetler hâline gelmiş olanları götürür, onların yerine Kur’ân’ın ifadesiyle yepyeni, yıpranmamış, dünya karşısında diş kırmamış bir topluluğu getirir. (Bkz.: Mâide sûresi, 5/54)

Mütekebbirleri Dize Getirmenin Yolu

O hâlde adanmışlığın haysiyet ve şerefi, her hâlükârda korunmalıdır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), her konuda olduğu gibi bu konuda da zirveyi temsil eden baş adanmıştır. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman zırhı, misafirlerini ağırlayabilmek için aldığı bir ölçek arpaya mukabil bir Yahudi’de rehin bulunuyordu. (Buhârî, rikak 17; Müslim, libâs 37)  Ruhunun ufkuna yürüyüp ötelere ulaştığında bu durum öğrenilmiş ve ipotek çözülmüştü. (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 8/359)

Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) anlayışı Allah Resûlü’nden farklı değildir. Nitekim ruhunun ufkuna yürürken kendisinden sonraki halifeye teslim edilmek üzere bir testi bırakmıştı. Vefatının ardından emanet, İkinci Halife Hazreti Ömer’e (radıyallâhu anh) teslim edilmiş, merakla kırılan testinin içinden hilâfet müddetince ihtiyacından artan paralar ve kısa bir mektup çıkmıştı. Mektupta şöyle denilmekteydi: “Bana tahsis ettiğiniz maaş bazı günler fazla geldi. Bunu harcamaktan Allah’a karşı haya ettim; zira bu, halkın malıdır, devletin hazinesine katılmalıdır.” Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) bu hitabı, Hazreti Ömer’i (radıyallâhu anh) duygulandırmış ve gözyaşları içinde şöyle demiştir: “Allah, Ebû Bekir’e merhamet etsin! Arkada kalanlara, yaşanması ne kadar da güç bir hayat bırakıp gitti!” (Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/186)

Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), halifeliğini aynı anlayışla devam ettirir. Hiçbir zaman bir tahtı olmamış; mescitte oturmuş ve işlerini orada yürütmüştür. “Mütekebbire karşı tekebbür; gururlu ve kibirli kişiye karşı mağrurane hareket etmek esastır.” anlayışını, lüks, şatafat ve debdebe içinde yaşamak için bir bahane yapmamış, aksine mütevazi hâliyle o günün dünya devletlerini dize getirmiştir. Nitekim Mescid-i Aksâ’nın anahtarlarını teslim almaya giderken oranın yöneticilerinin onu gösterişli elbiseler içinde karşılamalarına mukabil o, aynı bineğe kölesiyle nöbetleşe binişi, üzerinde yamalı elbiseyle gelişi ve genel duruşu itibarıyla son derecede mütevazi idi. (Bkz.: Mevlânâ Şiblî, Hz. Ömer ve Devlet İdaresi 1/233-238) Bu hâdiseden de açık bir şekilde anlaşılacağı üzere devrin mütekebbirlerini dize getirmenin yolu, mahviyet ve tevazudur. Bu hâl ve bu tavır, kibrin bin bir türünü yerin dibine gömecektir. Evet, Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) ömür boyu anlayışı bu idi. Nitekim hiçbir zaman,  çocuklarıma, torunlarıma bir miras bırakayım düşüncesi içinde olmadı. Çocuklarını sahabe-i kiramın vefalı anlayışlarına emanet etti ve ruhunun ufkuna öyle yürüdü.

Hazreti Osman (radıyallâhu anh), çok zengindi, ticaretle uğraşıyordu. Ancak o, Hazreti Pir’in ifadesiyle, dünyayı kesben değil kalben terk etmişti. (Bkz.: Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye s.113 (Habbe).) Nitekim Tebûk Seferi’ne gidecek ordunun ihtiyacı söz konusu olduğunda, yüzlerce deveyi yüküyle birlikte, hem de kalbinde en küçük bir pişmanlık hissi duymadan sırf Allah rızası için infak etmişti. (Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 18/231; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 39/63) Eğer Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Senin her şeyini vermen gerekir.” buyursalardı, hiç tereddüt etmeden getirip hepsini verirdi.

Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) hayatı da aynıydı. Bugünkü Türkiye topraklarının belki yirmi katı büyüklüğünde bir ülkeye hâkimdi. Sahip olduğu devletin sınırları, bir kısım siyasî çekişmeler, hır gürler olmasına rağmen, o günkü Pers ve Roma imparatorluklarının bütününü içine alabilecek genişlikteydi. Ne var ki Hazreti Ali, bazen yaz döneminde sadece kışlık elbisesi olduğu için o elbiseyle buram buram terliyor, bazen de kış mevsiminde yazlık eski elbisesi içinde tir tir titriyordu. Neden böyle giyindiği sorulunca da, “Ben, kendi imkânlarımla ancak bu kadarını temin edebiliyorum.” cevabını veriyordu. (Bkz.: İbn Mâce, mukaddime 11; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/99)

Müslümanlık Buysa Biz Neredeyiz?

Bugün, “Biz de onların yolundayız.” deyip hayatlarını yazlıklardan kışlıklara seyahatle geçirenlere, “Çoluk çocuğumun, torunlarımın istikbali ne olacak?” diyenlere, “Devletin parası deniz…” anlayışıyla hareket edenlere sormak lazım: Sizin örneğiniz kim? Bir mü’min olarak Karunlara, Ramseslere, Amnofislere ait olan böylesi düşüncelerden bütün bütün uzak durmak ve Allah’tan hicap etmek gerekmez mi? Yüce Allah’tan dileğim odur ki, yüksek bir mefkûreye gönül vermiş insanlar, bu hicap hislerini hep korusunlar; dünyanın çelmesine gelmesin, bir el-enseyle devrilmesin, bir kündeyle yıkılıp gitmesinler. “Biz burada dişimizi sıkar, sabrederiz, yeter ki ötede hiçbir şeyimiz eksik olmasın.” desinler. Evet onlar, “Cahil geziyor zevrak-ı ikbal-i safada / Arif yüzüyor merkez-i girdab-ı belâda.” (Ziya Paşa) anlayışıyla, kahr u belâlara razı olsunlar ama başkalarının şatafatlı hayatına imrenmesinler. Dünyalık şeyleri, ayaklarının ucuna bulaşmış bir pislik olarak görsünler. Huzura varırken de, kendilerine sorulacak “Ne bıraktın dünyada?” sorusuna; “aklıma bir şey gelmiyor” cevabını verecek kadar ötelere yiğitçe yürüsünler. Zira mesleğimizin esası istiğna, mahviyet ve tevazudur. Kendilerini, yıkılmış bir âbideyi yeniden ikame etmeye adamış mefkûre erlerinin başka türlü davranışları, halk nazarında kendilerine olan güven duygusunu sarsacağı gibi Hak nezdinde de itibar kaybına sebep olacaktır. Tarihte örneklerine çokça rastlandığı üzere haktan haksızlığa, yoldan yolsuzluğa savrulanlar, Hazreti Harun (aleyhisselâm) gibi ortaya çıkmış olsalar da -hafizanallah- Karun gibi yuvarlanır giderler.

Evet adanmışlık düşüncesi, karşılığında İstanbul’un, Viyana’nın hatta Roma’nın fatihi olma gibi bir paye bile teklif edilse o, hiçbir şeye feda edilmemelidir. Dünyaya gelirken nasıl hiçbir şeye sahip değilsek, öbür âleme yürürken de bir “sıfır” olarak yürünmelidir. Tıpkı yukarıda zikredilen örneklerde olduğu gibi. O örnekleri gören görsün ve takdir etsin; zira takdirleri ahirette kendileri adına şefaate dönüşecektir. Takdir edemeyenlerin takdirsizlikleri ise, kendi başlarına bir balyoz gibi inecektir.

“Onlar Kınayanın Kınamasından Korkmazlar!” 

 “Gül hâre düştü, sînefigâr oldu andelib,

Bir hâre baktı bir güle, zâr oldu andelib” (Nâilî-i Kadîm)

beytinde ifade edildiği gibi, bugüne kadar nice güller hâre düştü, nice bülbüller feryad ü figan etti. Bugün de feryad ü figan etmek mefkûre kahramanlarına düştü. Atılan iftiralar, kınanıp yerilmeler, alay ve istihzalar, nice entrika ve komplolar… Bütün bunlara karşı, “Ne dünyadan safa bulduk, ne ehlinden recâmız var /  Ne dergâh-ı Huda’dan mâadâ bir ilticamız var.” (Nef’î) anlayışıyla hareket edilmeli ve vakarlı bir duruş sergilenmelidir. Sa’dî’nin ifadeleriyle, “Kazara bir sapan taşı, bir altın kâseye değse / Ne kıymeti artar taşın, ne kıymetten düşer kâse.” Dolayısıyla eğer siz altın kâse iseniz, varsın taşlasınlar; Allah’ın izni ve inayetiyle size kimse zarar veremeyecektir.

Kur’ân-ı Kerim, وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَۤائِمٍ  “Onlar kınayanın kınamasından korkmazlar.”  (Mâide sûresi, 5/54) buyurur ve bize böyle durumlarda sergilenecek tavrı işaret eder. Diğer taraftan başa gelen her şeyin Hazreti Mahbub’un kurbetine vesile birer imtihan olduğunun şuuruyla zâhirî sebepleri aşan bir nazarla hâdiselere bakabilmeli. Nitekim bu ufkun kahramanı asrın dertlisi, “Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar ve mâruz kaldığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.” (Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s. 75) diyor. Kendilerini aynı yolun yolcusu bilenler de, Nesimî gibi,

“Bir cefâkeş aşıkem ey Yâr Sen’den dönmezem

Hançer ile yüreğimi yar Sen’den dönmezem

Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar

Başıma koy erre Neccâr Sen’den dönmezem

Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar

Külüm oddan çağırsalar Settâr Sen’den dönmezem.”

demeli ve söylenen kem sözlere takılıp kalmadan ve zihinlerini onlarla meşgul etmeden bütün himmetlerini yapmaları gerekli olan işe yoğunluşturarak hak bildikleri yolda dimdik yürümelidirler.  

Hiç şüpheniz olmasın, adanmış gönüller, “Mevlâ görelim neyler, / Neylerse güzel eyler.” deyip yürüyüşlerine bu anlayışla devam ettikleri müddetçe, Allah’ın izni ve inayetiyle, O’nun sıyanet kanatları altında hizmetlerine devam edecekler ve hiç kimse de onlara engel olamayacaktır.

472. Nağme: Savaş ve Hile

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) şefkatini ve bu konuda önümüze ışık tutan davranışlarını hatırlatarak sözlerine başladı.

İftira günahtır; onu umursamama ya da onda ısrar ise, küfürdür!..

Yalan söylemenin günah olduğunu, bununla beraber yalan söylemede bir mahzur görmemenin insanı küfre düşüreceğini vurgulayan Hocaefendi, bu ölçünün diğer günahlar içinde geçerli olduğunu belirtti:

“İftira, bir günah-ı kebâirdir; istiğfar edilirse, Allah Teâlâ affeder. Fakat insan umursamaz ve iftirada hep ısrar ederse, kâfir olur. Karalama bir kâfir sıfatıdır; önemsemez ve onda ısrar ederse, kâfir olur.”

Mü’minlerin bu konularda hassas olmaları lazım geldiğini söyleyen kıymetli Hocamız, bu türlü kötülüklere maruz kalanların da Cenâb-ı Hakk’a ve gayretullaha havale edeceklerse bile önce hidayet dileğinde bulunmaları ve çaresiz kaldıklarında “Sen bilirsin!” demekle yetinmeleri gerektiğini ifade etti.

İyi ki İdam ve 163. Madde kaldırılmış; yoksa onları da istimal eder ve ahiretlerini bütünüyle karartırlardı!..

Günümüzde ortaya konan zulümlerin nerelere dayandığına değinen Hocaefendi şunları söyledi:

“Bir tanesinin de telaffuz buyurdukları gibi, ‘Zaten bizim kültürümüzde var!’ Az muhalif olunca onu berdar etmek lazım!.. Oysa Devlet-i Aliyye’de nizam-ı âlem adına adalet-i izafiye açısından yapılanı tasvip etmek mümkün değildir. O insanlar, konjonktürel olarak, şartlar ve zamanın yorumuyla içtihatta bulunarak, sorarak öyle yapmışlardır. Fakat o gün cereyan eden hadiseleri ve zamanı nazar-ı itibara almadan ‘Onda bir mahzur yok!’ derseniz, dalalete düşmüş olursunuz, hafizanallah. Nizam-ı âlem mülahazası bile mutlak şekilde ele alındığı zaman o bir dalalettir, sapıklıktır. Adalet-i mahzayı istimal etmek, ona dayanmak, ona güvenmek, onu hayata hayat kılmak mümkün olduğu sürece, adalet-i mahzadan, sırf adaletten, istikametten, hukuktan ayrılmamak farz-ı ayndır. Öbürüne gelince, konjonktüreldir o, şartların gereğine göre yapılmış; o mevzuda fetva veren insanlar Allah indinde hesap verirler mi vermezler mi, o bizi aşar. O meselenin getirdiği hayırla sebebiyet verdiği şer mukayesesi yapılır orada, terazinin kefelerine konur; Allah affeder veya affetmez, onlar bizi alakadar etmez.”

Nizam-ı âlem ve adalet-i izafiye yorumuyla yapılanları günümüze kıyaslayan bazı kimselerin şayet idam ve 163. Madde gibi kanun maddeleri yürürlükte olsa, onları da istimal edecekmişçesine bir tavır sergilediklerini dile getiren Hocaefendi şöyle dedi:

“Cenâb-ı Hak yine herkese merhametinin gereği olarak o dayanakları onların ellerinden aldırmış da o türlü şeyleri kullanmak suretiyle ebedî hayatlarını mahvettirmiyor. Bu da Allah’ın rahmetinin vüs’atinin bir ifadesidir.”

Onca fiyaskoya rağmen kalbleri durmadığına göre fizikî yapıları itibarıyla immün sistemleri sağlammış!..

Muhterem Hocaefendi, Hizmet erlerinin yaşadıkları tazyiklerin rahmet yanlarına da temas ederek, bu süreçte dünyanın değişik yerlerinde adanmış ruhlar için hüsn-ü kabul kapılarının açıldığını; onların siyasilere ait bazı yanlış düşünceleri paylaşmadıklarının herkes tarafından anlaşıldığını söyledi. Bu konuda bir misal olarak, öz vatanından sürgün edilen ve hicrete zorlanan Türkçe Olimpiyatları’nın bütün dünyayı kucaklayacak şekilde yirmi küsur merkezde yapıldığını anlattı. Hizmet Hareketi’nin hayırlı faaliyetlerini baltalamak için çırpınıp duran kimselerin hemen her teşebbüslerinin fiyaskoyla neticelendiğini belirtip şöyle dedi.

“Böyle bir fiyasko ve ters yüz edilmeyle karşı karşıya kalma mevzuunda zannediyorum üzüntüden kalbim dururdu. Bu açıdan da bunca fiyaskoya maruz kalmalarına rağmen kalblerinin durmaması meselesi fiziki yapıları itibarıyla immün sistemlerinin çok güçlü olduğuna delalet ediyor.”

Bir insanın kendi ülkesinde herhangi bir hayatî birim içine girmesine ve orada vazife almasına “sızma” denemeyeceği üzerinde de duran Hocaefendi daha sonra şu soruya aşağıda özetlenen ifadelerle cevap verdi.

Soru: Bazı kimseler “el-Harbu hud’atun” hadisini “Savaş hiledir!” şeklinde tercüme edip yorumlayarak hasım saydıkları mü’minlere karşı dahi gıybet, yalan ve iftira gibi her halükarda haram olan kötülüklere bile başvurabiliyorlar. Mezkûr hadis-i şerifi son dönemde yaşananlar zaviyesinden değerlendirir misiniz?

*Bu hadisin manası yalan söylemek ve karşı tarafı aldatmak demek değildir; bu Müslümanlık adına, Müslümanlığın itibarıyla telif edilebilecek şey değildir. İnsanlığın İftihar Tablosu, Mekke’nin üzerine gidecekken “Ben gitmiyorum; bak inanın, emin olun, ben gelmiyorum!” desin, sonra da kalksın gitsin. Neûzu billah, bu, Peygambere kezib isnat etme demektir. Bunun küfür olduğunda hiç şüphe yoktur.

Hud’a, husumetin en az zayiatla neticelenmesi için gereken strateji ve taktik olarak anlaşılmalıdır

*Hud’a; strateji, taktik, savaşta tabye (ta’biye) demektir; her defasında farklı stratejiler uygulamaktır. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bizzat başında bulunduğu on yedi tane hareket var; O, bunların hiçbirinde aynı stratejileri takip etmemiştir. İşte hud’a budur. Bir yönüyle karşı tarafı şaşırtmaktır. Mesela; Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke’nin üzerine gittiğini saklamıştır. Oraya dört-beş kilometre kalıncaya, ışıklar Mekke’den görüleceği bir noktaya varıncaya kadar işi gizli tutmuştur. Oraya ulaşılınca da artık karşı tarafın yapacağı bir şey kalmamıştır. Burada O’nun mülahazası şudur: Karşı tarafı psikoloji açısından mağlup etmek. Bu aynı zamanda kan dökülmesine meydan vermeme demektir. Düşmanlıkların gelecek nesiller tarafından tevârüs edilmesine meydan vermeme demektir.

*Onuruna dokunacak şekilde hadiselerin cereyan ettiği Hudeybiye’de bile Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ahitnameye imza atmış ve ayrılmıştır oradan. Neden? Çünkü bir dönemde insanları yaraladığınız zaman, nesilden nesile tevârüs edilir o. Arkadan gelen nesiller, atalarından aldıkları o kini ve nefreti devam ettirirler. Bu Müslümanlığın aleyhinde olur. İnsanlığın İftihar Tablosu, tek bir hareketiyle esasen bu meselelerin bütününü birden mülahazaya alıyor. Kan dökülmesin, onların yapacağı bir şey kalmasın. Tepelerine öyle bineceksin ki, hiç kimsenin kâkül-ü gülberglerinden bir tüye bile dokunmayacaksın. Hazreti Halid’in girdiği bir kapının dışında orada herhangi bir hadiseyle karşılaşma olmadı. Halk ifadesiyle pes ettiler onlar, teslim-i silah ettiler. Sonra da o Müşfik Peygamber’in (aleyhissalâtü vesselam) hiçbir şey yapmadığını gördüler. İnsan ölmemişti, kan dökülmemişti, insanlar rencide olmamışlardı, dolayısıyla da İslamiyet’e fevc fevc dehalet ettiler.

*Bütün savaşlarda farklı birer strateji uygulamıştır, hiçbiri bir diğerine benzemez. Bunların hepsine hud’a mülahazasıyla bakabilirsiniz. Yoksa hafizanallah, bir şey yapacak, onun hilafını söyleyecek.. birine iftira edecek, sonra o iftirayı değerlendirecek, “Bunlar öldürülmeyi, ifna edilmeyi, ibâdeye maruz kalmayı, tenkile, tehcire maruz kalmayı hak ettiler!” diyecek, Hafizanallah… Bunlar kafirce davranışlardır.

Hangi Savaş, Nasıl Bir Hile?!.

*Bir de o hud’a esasen Müslümanlar arasında da yapılmaz, ayak oyunu yapılmaz. İnsanlığın İftihar Tablosu, kâfirlere karşı savaşta kullanıyor onu. Raşit Halifeler de onu öyle kullanıyorlar. Mü’mine karşı hud’aya başvurmak, iftira etmek, onu karalamak, halk nazarında onun itibarıyla oynamak, günümüzde çok yaygınca kullanılan algı operasyonlarıyla halk nazarında itibarsızlaştırmak… Hafizanallah, bunları yapan kâfir olur demiyoruz ama bu onların hiffetine denk bir hiffet olur.

*Bu açıdan hud’a tabirinde de zannediyorum, meseleyi çarpıtıyorlar. Şimdiye kadar arkadaşlar üç-dört yüz kadar yalan ve iftirayı toplamışlardı. Bir gün tarih, gazetelerinde ve televizyonlarında olan sesleriyle neşredecek ve bütün dünya duyacak onları. İnsanlar onların altına atacakları imzaları şu sözlerle atacaklar; “Sizin gibi düşünen insanların Allah belasını versin!” Böyle diyecekler. Ben demiyorum, biz de demeyelim ve dememe kararında olalım. Fakat tarih çok defa doğru söyler. Tarihin sayfalarına dökülen şeyler realiteleri aksettirir.

*Şimdiye kadar yalanıyla, iftirasıyla, bühtanıyla, ademe mahkum etmesiyle, tehciriyle, tehdidiyle, tenkiliyle, “Zaten bunlar Müslüman değil ki, ben onların dininden bile şüphe ediyorum, kafirdir, dolayısıyla bunlara karşı her şeyi yapmak caizdir!” mülahazasını aksettiren beyan ve davranışlarıyla.. bir de onların arkasından adeta kitle psikolojisiyle sürüklenen insanlar bunlara inanıyorlarsa, onlar da öyle diyorlarsa.. bu öyle bir vebaldir ki, Amnofis’in yaptığı küfürden daha büyüktür, hafizanallah. Bunlar bir gün tarihin sayfalarına dökülecek ve o nesiller bunları gördükçe, “Allah, sizi yerin dibine batırsın!” diyeceklerdir. Öyle bir şeye maruz kalmamak için, bence aynı silahı kullanmamak lazım. Aynı şeylerin onda birini bile -kim olursa olsun- onlara karşı söylememek lazım.

Damat Efendi burada misafir oldu, binaları gördü, hatta o daracık odada ağırlandı ama…

*O mesele bir densizliktir, fakat ben dememiş olayım: Gelip helikopterle burada -bu umuma ait, vakfa ait bir bina- bunun üzerinde, buranın resmini çekme, buraya mâlikâne deme filan… Burayı bir dönemde kendilerine de yakın birisi, Allah rızası için yaptı, Altın Nesil Vakfı’na bağışladı. Bu vakıf biz buraya gelmeden kurulmuş. Arazi o dönemde alınmış. Burada yedi-sekiz tane kulübecik vardı. O günden bugüne, o vakıf kendi imkânlarıyla yapa yapa yapa, bugün o sekiz tane kulübenin yerinde sekiz tane bina var. Bu büyük binayı da o arkadaş elindeki imkânları kullanmak suretiyle, kendi imkânlarıyla yaptı ve Altın Nesil Vakfı’na bağışladı. Buranın iki tane namaz kılınan salonu, altta konferans salonu gibi bir şey var, yemekhane gibi bir şey yapmışlar. Diğer birkaç tane odası var. Geldiğimiz zaman biz de burada kalıyoruz. Öbür taraftaki binaya gelince, defaatle röportaj yapanlar girdiler, Kıtmir’in odasını gördüler; orada bir yatağım var, bir de iki metrelik içinde namaz kıldığım yer var.

*O serkârlardan birisinin damadı geldiğinde ben orada misafir ettim onu. Bağışlayın, vaktinde izdivaç yapsaydım, benim o yaşta torunum olurdu. Ben insan gibi onu o odamda özel mahiyette, başkalarıyla görüşmüyorum mülahazasına binaen misafir ettim; izâz u ikramda hiç kusur etmedim. Yattığım o yeri de, fakirâne yeri de, kulübe gibi yeri de gördü; çalıştığım masamı da gördü. Bütün bunlara rağmen hâlâ “mâlikâne” diyor, o iftira ve isnatlarda bulunuyorlarsa, bence, bunlar akıllarını yitirmiş, vicdanlarını tamamen kaybetmiş, dinden uzaklaşmış öyle insanlardır ki, bunlara söyleyeceğiniz sözlerin hepsi malumu i’lam olur ve zâid olur. Bunu yaparken bunlara hud’a diyorlarsa, adeta kâfire karşı savaş ilan etmiş gibi kendilerini görüyorlarsa, o onların kaybına sebebiyet verir. Dünyada da bir gün kayıplarına sebebiyet verecek.

*Yalan ahireti kaybettirir, iftira ahireti kaybettirir, hud’a ahireti kaybettirir. Allah o yanlış yolda yürüyenlere hidayet-i sübhaniyesi ile hidayet eylesin. O mahvedici, batırıcı yolda yürümekten onları halas eylesin.

466. Nağme: Sen Bilirsin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Yaklaşık iki senedir artarak devam edegelen hakaretlere ilaveten, hayatını iman, din, Kur’an ve insanlık hizmetine adamış ruhları yılana/kertenkeleye benzetme talihsizliğine düşen edep mahrumu zavallılar ve “Ya biat, ya bitiririz!..” tehditleri savuran irili ufaklı gaddarlar karşısında belki bazen gerekli sabrı gösteremiyor ve hata edip kendi üslubumuza aykırı sözler söylüyoruz. Onların seviyesizliğine asla inmesek de bağlı kalmamız icap eden nezahet ufkundan da ayrılmış oluyoruz.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dünkü sohbetinden hemen önce bazılarımızın bahsettiğimiz türden birkaç cümlesine muttali oldu. Bunun üzerine, ikindi namazını müteakip yaptığı hasbihalde bu konudaki mülahazalarını dile getirdi. Sözleri arasında şu cümlelere de yer verdi:

*Allah herkesi belli bir donanımda yaratmış; kimisi yılan, kimisi çıyan, kimisi sırtlan tabiatlı.. arkalarındaki Hâlık’a bakarak “yaratılış hikmeti” demeli ve bunların hepsini hoş görmeli.. hoş görmeseniz bile nahoş görmemeli.. aşamayıp nahoş görürseniz, o zaman da fâş etmemeli, yutkunmalı.. o bile sevaptır. “Yılan niye ısırdı?” diye öfkelenmemek lazım, tabiatının gereğini yapıyor. “Falan neden diş gösterdi?” diye kızmayın, karakterinin gereğini sergiliyor. Kur’an ferman buyuruyor: “Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler!..”

*Bağırıp çağırmaya karşı bağırıp çağırmayla, çığırtkanlığa karşı çığırtkanlıkla, terbiyesizliğe karşı terbiyesizlikle mukabelede bulunmamalı.

*Her dönemde böyle terbiyesizler, hatta terbiyesizliği zirve yapan kimseler olmuştur. Hazreti Musa (aleyhisselam) döneminde Firavun onlardan biridir. Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa ve Hazreti Harun’a hitaben, “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin. Olur ki aklını başına alıp düşünür, öğüt dinler yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâ Hâ, 20/44) buyurarak her şeyden önce peygamberâne bir üslubu nazara vermiş; muhatap, Firavun gibi kalb ve kafası imana kapalı bir insan bile olsa, yine de hak ve hakikati “kavl-i leyyin” ile anlatmak gerektiğine işaret etmiştir.

*Bir kere yalan söylemek günah-ı kebâirdir ve münafıklığın ilk sıfatıdır. Fakat umursamadan sürekli yalan söylemek küfürdür. İftira günah-ı kebâirdir; “Bundan bir şey olmaz!” diyerek iftira eden bir kimse kâfir olur. Ve böylelerinin zulüm ve küfürlerini görmeyen insanlar da onlara iştirak etmiş olurlar.

*Cezalarını Allah’ın vereceği insanlara mukabelede bulunmamak lazımdır. Siz mukabelede bulundukça Cenâb-ı Hakk’ın iki türlü muamelesi gecikir.

*Allah hidayet etsin, kalblerini yumuşatsın; gerçek insanî ufku onlara göstersin. Kime? Yılan dilini uzatıp sizi ısıranlara.. salya atanlara.. diş gösterenlere.. haşhaşî, yılan, çıyan, akrep diyenlere.. Allah kalblerine iman ilkâ etmek suretiyle, gerçek imanı, imanda itminanı ve iz’anı duyursun; hakiki mü’min olmaya muvaffak eylesin. Onun ötesinde, Allah bunu murat buyurmamışsa, başlarına bir taş mı vurur semadan, yerin dibine mi batırır… Ne var ki, böyle bir ceza geldiği zaman sadece zalimlerle sınırlı kalmaz. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfâl, 8/25) buyurulmaktadır.

*Allah’ın tecziye edeceği insanlarla uğraşmamak lazım. Yiğitçe tavır ve davranış, düşen insana tekme sallamamaktır. Hakiki mü’minlere, bütün dünyada iman, İslam ve millet ruhunu temsil edenlere, ruh ve mana köklerini her yana duyurmaya çalışanlara dünyanın her yanında kötülük yapmak isteyen ve “Ya biat, ya bitiririz!..” diyenler, bütün bütün mü’min olma kabiliyetlerini yitirmişlerse -hafizanallah- cezalarını Allah verecektir. Ceza vermeye kalkmayın siz. O sizin için bir günah, bir cürüm olur.

*İlle de bir şey diyecekseniz, evvela, haklarında hidayet dilek ve temennisinde bulunmalı; kalblerine Allah’ın lüyunet (yumuşaklık) atmasını dilemeli; hak, adalet, istikamet ve insana saygıya hidayet etmesini istemelisiniz. Cenâb-ı Hak bunu yapmayacaksa, Anadolu’da bazı yerlerin kullandığı ifadeyle diyeyim: Allahım Sen bilin!..

*Bize düşen vazife: Allah’ın huzuruna giderken insanî değerlere sımsıkı bağlı olarak, insanî değerleri yıpratmadan, aşındırmadan, kırmadan, onları mukaddes birer emanet olarak koruyup o hamuleyle gitmektir. Tevazu, mahviyet ve hacâlete bağlı kalmaktır.

*Beyazıd-i Bistami Hazretleri buyurur ki: “Bütün iç dinamizmimi kullanarak Cenâb-ı Hakk’a tam otuz sene ibadet ettim. Sonra gaybdan, ‘Ey Bâyezid, Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetle doludur. Eğer gayen O’na ulaşmaksa, Hak kapısında kendini küçük gör ve amelinde ihlâslı ol!’ sesini duydum ve tembihini aldım.”

*Kibir, bakış zaviyesindeki inhiraf ve ataları/öndekileri körü körüne taklit imana girmeye mani ve imandan çıkmaya sebep olan virüslerdir.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, o büyüklüğüne rağmen, “Allahım beni kendi gözümde küçük, insanlar nazarında ise (yüklediğin misyona uygun şekilde) büyük göster!” diye dua ediyordu.

*Bir keresinde, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), en sadık dostu, sema ve zeminin emini Cebrâil (aleyhisselam) ile beraberken “Üç günden beri Muhammed ağzına bir lokma bile koymadı.” der. Tam o esnada semadan bir melek iner. Cibril-i Emin, inen melek hakkında Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bu, arz ve sema yaratıldığı günden şimdiye kadar ilk defa yeryüzüne inen bir melektir.” der. Melek, Allah Rasûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) yönelir ve O’na şöyle seslenir: “Ey Allah’ın Rasûlü! Kul peygamber mi, melik peygamber mi olmak istersin?” Cibril (aleyhisselâm), Efendimiz’e “Rabb’ine karşı mütevazi ol!” manasına işarette bulunur. Bunun üzerine O (sallallâhu aleyhi ve sellem) da, “Bir gün aç yatıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden bir kul peygamber olmak isterim…” cevabını verir.

458. Nağme: Tevbe Etmek Varken…

Herkul | | HERKUL NAGME

“Günah bir Allah belasıdır. İmanı iz’anı olan, gerçek yiğit insan, günahı ne seviyede olursa olsun, hakikaten mü’minse, öbür tarafa inanıyorsa, yapılan her şeyin yazıldığına inanıyorsa, Kirâmen Kâtibîn’e inanıyorsa, Allâmü’l-guyub’a inanıyorsa, defterlerin orada açılacağına inanıyorsa ve insanın mazhar olacağı veya maruz kalacağı şeylerin o defterin deşifre edilmesine göre ortaya döküleceğine inanıyorsa, ne yapar biliyor musunuz? Bir hata, bir günah işlemişse, yiğitçe halkın karşısında çıkar, der ki: ‘Ben çaldım, ben çırptım; ben harama el uzattım, ben harama baktım; ben kendi yakınlarımı korudum; ben bazı kimseleri vesayetim altına aldım, onları halayık (kapıkulu) gibi kullandım, aynen Firavun’un kendi kavmini kullandığı gibi kullandım. Ben bütün bunları yaptım, hata ettim; tevbeler tevbesi bir daha günaha girmeye. İtiraf ediyorum bunu!..’ Böyle derse, inanın, çok ağır bir şeydir bu fakat nezd-i uluhiyette hora geçen öyle bir itiraftır ki, Allah siler süpürür götürür.”

Kıymetli arkadaşlar,

İşte bu yürek yakıcı sözlerin de yer aldığı sohbetinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, günahta ısrar etmenin çirkinliğini ve tevbenin temizleyiciliğini anlattı.

Hocaefendi şöyle dedi:

“Günahlarına kılıf arayan ve algı operasyonlarıyla perdeler oluşturan; ‘Esas günahkâr başkası, zinhar onu bizim kudsî ve münezzeh cephemizde aramayın, çarpılırsınız; çünkü aslında değil bize günah isnadı, bize dokunmak bile ibadettir!’ mülahazasını taşıyan; günah ve haramın nasıl şeytanî bir iş olduğunu, yalan ve iftiranın nasıl şeytanî bir ayak oyunu olduğunu bilemeyen gafiller, başkalarını suçlamak suretiyle onları örtmeye çalışırlar. Çalışırlar ama işledikleri o kocaman günah yırtığını âlemi suçlamak suretiyle yapacakları bu yama kapamaz. O koskocaman yırtığı bu türlü mazeret yaması vallahi, billahi, tallahi kapamaz. Nerede kapamaz? Nezd-i uluhiyette hiç kapamaz.. defterde hiç kapamaz.. ma’şeri vicdanda hiç kapamaz.. tarihin sayfalarında, satırlarında, paragraflarında da hiç kapamaz!..”

Günahlarına mazeretler uydurup bir türlü tevbeye yanaşmayan kimselerin akıbetine de değinen Hocaefendi, bu konuda özellikle şu hususu vurguladı:

“Yâd-ı cemil olacakken bir insan, başkaları tarafından hayırla yâd edilecekken, yâd-ı kabih olur; gelenler ‘Hay Allah cezanı versin; meğer sen bir mel’un adammışsın, biz de aldanmışız!’ derler. Öyle dedirtme yerine, en küçük bir günah karşısında dahi dağlar cesametinde bile olsa günahları eritecek bir teveccüh-ü tâmla o günahın üzerine gitmek ve günah aysberglerini Allah’ın rahmetinin genişliği içinde eritip tuz buz etmek gerekmez mi?!.”

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in dualarından ve rehberliğinden misaller veren Hocamız, hasbihalinin sonunda, bile bile günaha dalmakta ısrar eden insanların acı hallerini şu ayeti açıklayarak anlattı:

وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ

“Kim Rahman’ın zikrini, hikmetlerle dolu ders olarak gönderdiği Kur’ân’ı göz ardı ederse, gördüğü halde görmezlikten gelirse, Biz de ona bir şeytan sardırırız; artık o, ona arkadaş olur.” (Zuhruf, 43/36)

İçeriğine işaret ettiğimiz sohbeti 29:21 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

 

397. Nağme: Kara Propaganda ve Nefis Muhasebesi

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç saat önce yaptığı sohbetinde, Hizmet erlerinin, maruz kaldıkları kara propaganda karşısında nasıl davranmaları gerektiğini anlatarak sözlerine başladı.

Yapılacak işlerde mazi, hal ve müstakbelin beraberce ele alınması lazım geldiğini ifade eden Hocaefendi, her zaman ahiretin ve hesabın hatırda tutulmasının önemine değindi. Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa “Selametle!” derler.” (Furkan, 25/63) veBoş söz ve işlere rastladıklarında vakarla oradan geçip giderler.” (Furkan, 25/72) mealindeki ayet-i kerimeleri hatırlatarak, kötülüklere aynıyla mukabele etmemek gerektiğini vurguladı. Bu cümleden olarak, “furuât” sözünü tenkit edenlerin yanlışlıklarına imada bulundu, “usûl” ve “furuât” kavramlarını açıkladı. Ayrıca, “mâlikâne” iftiralarına temas etti.

Mü’minlerin farklı içtihatlarda bulunabileceklerini ama katiyen hakperestlikten ayrılmamaları gerektiğini belirten Hocaefendi, Ashab-ı kiram efendilerimizin karşı karşıya geldikleri zaman bile çok hakperest davrandıklarını söyledi. Hazreti Ali ile Hazreti Zübeyr’i misal olarak serdeden Hocaefendi şu hadiseyi anlattı: Hazreti Zübeyr, Hazreti Ali’nin karşısına atını sürüp çıktıktan sonra bir bahtsız adam onu şehit etmişti. Hazreti Zübeyr’i şehit eden kişi, daha sonra Hazreti Ali’ye yaranmak ve ondan bir pâye koparmak için huzuruna gelmiş ve “Safiyye’nin oğlunu, senin hasmını öldürdüm.” deyivermişti. Buna karşılık Hazreti Ali, “Ben bu kulaklarımla Rasûl-ü Ekrem’den şöyle işittim: Safiyye’nin oğlu Zübeyr’in kâtilini Cehennem’le tebşir ederim!” demişti.

İnsanların hatalarını arama, gizli hallerini araştırma, kabahatlerin izini sürme, kulağı olumsuz sözler için kullanma ve dili gıybetle, iftirayla kirletme gibi çirkin günahların, kuyruğunu dikip bir köşede sinsi sinsi bekleyen bir akrep gibi bazı mü’minlerin gönül hayatına nasıl zehir akıttığına sözü getiren Hocaefendi, kimsenin günahının takipçisi olmamak, başkalarının hatalarını araştırmamak ve onların –amme hukukuna girmeyen– kusurlarına göz yummak gerektiğini ifade etti.

Muhterem Hocaefendi, başkalarının günahlarını teşhir etmemek ve hiç kimseyi utandırmamak lazım geldiğini şerh ederken hiç unutamadığı üç hadiseyi ilk defa anlattı.

Hakkın hangi kriterlere göre tesbit edilebileceği üzerinde duran Hocaefendi, hak bildiğimiz mevzuya sahip çıkarken kendi muhasebemizi yapmaktan da dûr olmamamız icap ettiğini belirtti. Özellikle Hazreti Üstad’ın “Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakiki sebebini şimdi anladım. Ben kemal-i teessürle söylüyorum ki, benim suçum, hizmet-i Kur’aniyemi maddî ve mânevî terakkiyatıma, kemalâtıma alet yapmaklığımmış.” şeklindeki mülahazasını hatırlattı. İman ve Kur’an’a yapılan hizmetin, maddi beklentiler bir yana, varidat ve mevhibelere mazhar olma, velilik mertebesine erme gibi maksatlara da alet yapılmaması; hatta cennete girme, cehennemden uzak kalma gibi ulvî gayelere dahi vasıta kılınmaması; evvelen ve bizzat talebin ihlâs ve rıza-yı ilahi olması lazım geldiğini dile getirdi.

Muhtevasına sadece küçük bir işarette bulunduğumuz bu önemli sohbeti istifadeye medar olması recasıyla arz ediyoruz.

329. Nağme: Bari Biz Gıybet, İftira, Kavga ve Fitnelere Geçit Vermeyelim!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dün mutad olduğu üzere sohbet etmişti ve biz de Bamteli kaydı yapmıştık. Konu günümüzle çok alakalı olduğu için hafta başını beklemeden bir bölümünü bugün yayınlamayı düşünüyorduk. Fakat, muhterem Hocamız bir saat önce namaz akabinde yine hasbihalde bulundu ve çok hayati mevzulardan bahsetti.

Size en son sohbetlerden evvelkilere doğru sırayla aktarma sözümüzü tutarak o bir saat önceki sohbeti hemen arz edeceğiz. İnşaallah, dünkü kaydımızı da yarın paylaşmayı düşünüyoruz.

20 dakikalık bu çok yeni hasbihali ses dosyası olarak arz ediyoruz.

Hürmetle…