Posts Tagged ‘Hz. Bediüzzaman’

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: KISIK SESLER

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Varlığa duyulan muhabbet ve ünsiyetin sebebi de menbaı da Allah’tır (celle celâluhu). O, hem yanık sinelerin Maksud’u, hem de Zat’ının inayeti bulunmadan Zat’ına vuslatın dahi mümkün olmadığı Rehber-i Mutlak’tır (celle celâluhu). Kimi zaman meayibi mestur kılan bir Settâr, kimi zaman günahları yarlığayan bir Gaffâr olarak sunar varlığını varlığımızın idrakine. Vardan öte bir “Var”dır O’nun varlığı. Yok, var kılmasıyla bulur varlığı.

O, kuluna en büyük armağanı “Zat’ına kulluk” olandır. O, ancak ağyardan geçilerek Zat’ına yaklaşılandır. O, sonsuzluğun sonsuz oluşunu, O’nun zatî sonsuzluğuna muhtaç olduğu Mutlak Sonsuz. O, ezelin Var Eden’i ve fenaya müptela fanileri, faniye sevk eden Yegâne Ezelî. O, “havl”ine dayanmadan günaha kapaklanmaktan beri duramayacağımız, “Kudret”ine sığınmadan birr ü hayra mecal bulamayacağımız bir Sahib-i Havl ve Kudret. O, ariflerin gönlündeki irfanın hakikati, zakirlerin kalbindeki lisanın kuvveti.

O’nun “şua-ı âfitabıdır yakan bil-cümle uşşakı”[1]. O’nun “kuluna kuldan yakınlığıdır”[2] yakın eden ırakı. “O’nun bilinmesi, yaratılışın hedefi, fıtratın gayesi.”[3] O’na iman kevserin mayesi, ahiretin zümrütten sermayesi…

O’nun Yüce Zat’ıdır, Zat’ının en güzel senasını, en bedi, en fasih, en selis ve mûciznûma bir surette zîşuura talim buyuran. Bu Rahmanî nefesin en gür sadâlı Hatîbi ise; Kamer-i Münir, Hazreti Resul-i Zîşan.

İşte O’dur (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Allah’ın Nam-ı Celil’i anılmadan kâinatın bekasının mümkün olmadığını” talim ve beyan buyuran:

أَخْبَرَنَا ثَابِتٌ، عَنْ أَنَسٍ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى لَا يُقَالَ فِي الْأَرْضِ: اللهُ، اللهُ

Hz. Sabit, Hz. Enes’ten (radıyallâhu anhüma) rivayet ediyor:

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“Yeryüzünde ‘Allah, Allah’ diyen var oldukça kıyamet kopmayacaktır.” [4]

***

Evet, her ne kadar hadis-i şerifin evvel emirde muradı “kıyamet alametlerinin ihbarı” olsa da, lafızların çehresindeki nikap biraz aralandığında “Allah” lafzının mana, mefhum ve muktezasıyla kâinatın temadisi adına ifade ettiği ehemmiyet görülecektir.

Hadis-i şerif’i, balâda geçen veçhesiyle bir değerlendirmeye tabi tutmadan önce, bu hadis adına ulema tarafından söylenegelenlere kısaca temas etmek istiyoruz.

Hadis-i şerif, ulema tarafından daha ziyade; “kıyamete kadar yeryüzünde Allah’a ibadet edenlerin eksik olmayacağını” [5] ifade eden sair hadis-i şeriflerle arasında bir tearuzun olup olmadığı noktasında değerlendirilmiştir. Hatta bu mevzuda, yani kıyametin kimin üzerine kopacağı mevzuunda, Müslim-i Şerifte yine 234. hadis-i şerif olarak naklolunan “Allah Allah diyen hiçbir kimsenin üzerine kıyamet kopmaz” hadisi de tartışmaların neticesine doğrudan tesiri olan bir rivayettir. Şöyle ki;

Mevzumuza temel aldığımız hadis-i şerifte Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyen var oldukça kıyamet kopmaz” buyurmaktadırlar. Oysa Müslim-i şerifte, aynı başlık altındaki bir sonraki hadiste ise “Allah Allah diyen hiçbir kimsenin üzerine kıyamet kopmaz” buyrulmaktadır. Meseleye yalnızca mevzumuza temel aldığımız hadis zaviyesinden yaklaşacak olursak; “Yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyenler var oldukça kıyamet kopmayacaktır” kanaati hâsıl olmaktadır. Kıyametin mutlaka kopacağı hakikati nazara alındığında ise şu sonuca ulaşmaktayız: Demek ki “kıyamet kopmazdan evvel yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyen insan kalmayacaktır”. Oysa Müslim’deki aynı numaralı hadisin devamında ve beşinci dipnotta işaret ettiğimiz kaynaklar ve daha pek çok eserde “kıyamete kadar yeryüzünde Allah’a ibadet edenlerin eksik olmayacağı ifadesi ve işaretleri” vardır.

Aralarında zahiren tearuz varmış gibi gözüken bu hadisler arasında aslında bir tearuzun olmadığını ifade adına İmam Nevevi hazretleri şu hususlara temas etmiştir:

“Bu hadis-i şerifler zahiri manaları üzerine bırakılmışlardır. Dolayısıyla te’vile lüzum yoktur. Vakıa; bir hadis-i şerifte ‘ümmetimden bir taife kıyamete kadar Hakk’a muzahir olmaya devam edecektir’ buyrulmuşsa da bu hadis-i şerif yukarıda zikri geçen hadislere muhalif değildir. Çünkü bu hadis-i şerifin manası ‘ümmetimden bazıları kıyamet alametleri zuhur edinceye kadar Hak dinin müdafii olacaklardır’ demektir. Hadis-i şerifte her ne kadar ‘kıyamete kadar’ denilmiş olsa da bunun manası ‘kıyamet alametleri zuhur edinceye kadar’ demektir.”[6]

Hadis-i şeriflerin arasını tevil adına ortaya konan yaklaşımlardan biri de; kıyametin kopmasından murad, “Yemen taraflarından eseceği ve inananların ruhunun tatlı bir şekilde kabzedilip kıyametin inanmayan şerirlerin üzerine kopacağını[7] ifade eden hadis-i şerifteki mezkûr rüzgârın gelme zamanıdır” diyenlerin yaklaşımıdır. Bu rüzgârın esmesi ile Allah diyen yahut o zamana kadar Hak dine muzahir olmuş bütün inananların ruhları hafifçe kabzedilecek ve kıyamet geriye kalan şerirlerin tepesinde kopacaktır.

Hazreti Bediüzzaman Yaklaşımı

Hz. Üstad -ulaşabildiğimiz kadarıyla- bu mevzuya Mektubat ve Şualar olmak üzere iki eserde temas etmektedir:

Şualardaki “ahir zamanda, Allah Allah diyecek kalmaz” hadis-i şerifinin tevili sadedinde:

“(Gaybı ancak Allah bilir) ‘Allah Allah’ deyip zikreden tekyeler, zikirhaneler, medreseler kapanacak ve ezan ve kamet gibi şeâirde Allah’ın ismi yerine başka isim konulacak, demektir. Yoksa umum insanlar küfr-ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünkü Allah’ı inkâr etmek, kâinatı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vuku’unu akıl kabul etmez. Kâfirler Allah’ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hata ediyorlar. Diğer bir te’vili şudur ki: Kıyamet kopmasının dehşetini görmemek için, mü’minlerin ruhları bir parça evvel kabzedilir. Kıyamet, kâfirlerin başında patlar”[8] şeklinde bir yaklaşım ortaya koymaktadırlar.

Mektubatta ise bu mevzuya ayrı bir derinlik kazandırılmış ve şöyle denilmiş:

“…İşte İsevîliğin din-i hakikîsi zuhur ile ve İslamiyet’e inkılap etmesiyle, çendan âlemde ekseriyet-i mutlakaya nurunu neşreder. Fakat yine kıyamet kopmasına yakın tekrar bir dinsizlik cereyanı baş gösterir, galebe eder ve “El-hükmü lil-ekser” kaidesince, yeryüzünde “Allah Allah” diyecek kalmayacak, ‘yani ehemmiyetli bir cemaat, Küre-i Arz’da mühim bir mevkie sahip olacak bir surette “Allah Allah” denilmeyecek’ demektir. Yoksa ekalliyette kalan veyahut mağlup düşen ehl-i hak, kıyamete kadar bâki kalacak; yalnız, kıyametin kopacağı anında, kıyametin dehşetlerini görmemek için, bir eser-i rahmet olarak, ehl-i imanın ruhları daha evvel kabzedilecek, kıyamet kâfirlerin başına kopacaktır.[9]

Şüphesiz Üstad Hazretlerinin mevzunun izahı adına ifade buyurduğu her söz son derece ehemmiyetli. Fakat bu cümleler arasında; “yani ehemmiyetli bir cemaat, Küre-i Arz’da mühim bir mevkie sahip olacak bir surette ‘Allah Allah’ denilmeyecek” şeklindeki cümlesi onun ne denli hakîm bir bakış açısına sahip olduğunun bir ifadesidir. Zira Üstad Hazretleri “yeryüzünde Allah Allah diyecek kalmayacak” rivayetini “ahir zamanda Allah’ın adını duyurma misyonu ile vazifeli olan insanların seslerinin cılız çıkacağı, bu manada yapılan faaliyetlerin ses getirmeyeceği, hadiselere yön tayin edecek bir makamı ihraz etmekten uzak olacakları” şeklinde anlamış ve hadis-i şerife zamanın yorumunu itiraz kabul etmez bir tarzda iliştirmiştir.

Son sözler olarak ise, belki şu hususlar ifade edilebilir:

Üstad Hazretleri yine Mektubat’ta “Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm Deccal’ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler. Hâlbuki rivayetlerde gelmiştir ki: “Yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyenler bulundukça kıyamet kopmaz.” Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?”[10] şeklinde sorulan bir sorunun cevabına geçmeden önce, böylesi umumi bir irtidatın vukuunda başat rol üstlenecek olan iki temel saikı nazara vermektedir.

Birinci Saik: Nifak perdesi altındaki Süfyaniyet.

İkinci Saik: Tabiiyyun ve Maddiyyun felsefelerinin tesirleri.

Nifak ve Süfyaniyet Açısından: Demek ki, ahir zamanda müminler çok büyük bir nifak fitnesi ile imtihan olacak, Süfyan namında bir şahıs bu ehl-i nifakın serkârlığını yapacaktır. İnsanlar kime ve hangi amacın muzafferiyeti adına gayret gösterdiklerinin farkına varamayacak ve neticede de Allah’ın adının bayraklaştırılacağı iddiasına hizmet eden insanlarla birlikte olduğunu zannedip, bilmeden Hakk’ın ses ve soluğunun kısılmasına kendini adamış bir takım murdar ruhlularca kullanılmış olacaklardır.

Tabiiyyun Ve Maddiyyun Felsefelerinin Tesirleri Açısından: Demek oluyor ki böylesi bir meş’um dönemde, insanlar etraflarında cereyan eden hadiselere, Cenab-ı Hakk’ın bakılmasını murad buyurduğu pencereden değil de kendilerini zebun eden o şey her ne ise, o zaviyeden bakacak ve sadece o bakış açısının dayattığı kadarıyla bir fikir sahibi olacaklardır. Bu, kimilerinde köhne felsefi düşüncelerin tesiri, kimilerinde sözün sihri, kimilerinde makamın gücü, kimilerinde de para ve şöhretin etkisi vs. şeklinde varlık izhar edecektir. İşte böylesi bir dönemde de; ümmetten bir taifenin Hakk’a ve Hakk’ın bakış açısına muzahir olması son derece ehemmiyet arz etmektedir.

O, (celle celaluhu) her şeyin en doğrusunu bilen yegâne Alîm’dir!

Sefa Salman

[1]. Esad Erbili Hazretleri

[2]. Kaf Sûresi 50/16.

[3]. M. Fethullah Gülen, Prizma III

[4]. Sahih-i Müslim, İman 234.

[5]. Buhari, Fiten, 13; Rikak, 9;

[6]. Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi

[7]. Sahih-i Müslim, İman, 185.

[8]. Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, s.584

[9]. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat s.58

[10]. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat. S.56

Kırık Testi: Her Şey O’ndan

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Şimdiye kadarki hizmetlerin gerçekleşebilmesi için binlerce vesilenin bir araya gelmiş olması gerektiği ve bunu bütün sebeplerin yaratıcısı ve sahibi Allah’tan başkasının yapamayacağı, dolayısıyla muvaffakiyetleri sahiplenmenin akıl dışı bir davranış olduğu ifade ediliyor. İzah eder misiniz?

Cevap: Evvelâ şunu belirtmek gerekir ki elde edilen mazhariyetlerin Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’ın lütuf ve ihsanıyla gerçekleştiği hususu, sadece bizimle alâkalı bir mesele değil, her devir için geçerli bir prensiptir. Mesela Hazreti Nuh (aleyhisselâm), -tefsirlerdeki yaklaşımla- tufandan Allah’ın izni ve inayetiyle kurtulduktan sonra bir süre daha insanlara hak ve hakikati anlatmıştır. O, bu süre zarfında ümmetini hayvaniyetten çıkarıp cismaniyetin dar mahbesinden kurtararak, kalb ve ruhun hayat derecesine yönlendirmiş; onlar da Allah’a yönelerek kulluklarının gereğini yerine getirmeye çalışmışlardır. Dolayısıyla Hazreti Nuh’un (aleyhisselâm) mücadelelerle dolu hayatına bakıldığında ilâhî inayet apaçık görülür. Zira sebeplere verildiği zaman, ne onun tufandan kurtuluşunu ne de tufandan sonra halka müessiriyetini izah etmek mümkündür. Zaten Kur’ân-ı Kerim de, بِسْمِ اللهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَاGeminin hareket etmesi de, durması da/demir atması da Allah’ın adıyladır.” (Hûd sûresi, 11//41) demek suretiyle Hazreti Nuh’un gemisinin hareket etmesinin de, durmasının da ilâhî inayetle gerçekleştiğini beyan buyurmuyor mu?

Yine sebeplere bina edildiği takdirde Seyyidina Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm), Firavun’un zulmünden kurtuluşunu, İsrailoğullarını alıp Mısır’dan çıkararak Tih’te tutmasını, belli bir süre sonra Hazreti Yûşâ İbn Nûn’la (aleyhisselâm) Filistin’e girmelerini düşünmek mümkün değildir. Zira sebepler açısından bakıldığında bu hâdiselerin gerçekleşmesi ancak iki milyonda bir ihtimalle mümkün olabilir.

İlâhî Riayet ve Boşa Düşen Komplolar

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi ekmelüttehâyâ) mübarek hayatlarına bakıldığında da apaçık ilâhî inayet ve riayet müşahede edilir. Zira müşrikler, her köşe başında âdeta bir gulyabani gibi O’nun ve Müslümanların üstüne gelip tepelerine binerek, her gün türlü türlü eziyetler ederek, hatta bazılarını öldürerek ümitlerini yıkmaya çalışıyorlardı. Ancak O Âbide Şahsiyet’te hiçbir zaman bir ümit kırılması yaşanmıyordu. Sanki Süleyman Nazif, “Ruhum benim oldukça bu imanla beraber / Üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bekler.” mısralarıyla O’nun ruh hâletini seslendirir.

Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar yahut öldürsünler mi yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı…” (Enfâl sûresi, 8/30) âyetinde de ifade edildiği gibi Mekkeli müşrikler, Nebiler Serveri’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) hakkında türlü türlü komplolar kuruyorlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) evinin etrafı sarılıp esbap açısından kurtulma imkânı kalmadığında da, Uhud’da mübarek yanağı yarılıp mübarek dişinin kırılması neticesinde başından aşağıya kanlar aktığında da aynı ortak kader yaşanıyordu. Bu hâdiselerin hiçbirinde sebepler açısından bir çıkış bulmak mümkün değildir. Ama Allah (celle celâluhu), Sevgili Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) her seferinde mu’cizevî bir şekilde koruyup kurtarmıştı. Öyle ki evi muhasara edildiğinde, kâfirlerin ve fâcirlerin içinden O’nu çok rahat bir şekilde çıkarmış, sonrasında öyle bir yola sevk etmişti ki dört yüz küsur kilometrelik yolu hiç kimsenin O’nu yakalayamayacağı şekilde kat ettirmişti. Arkasından O’nu yakalamak için takip eden Sürâka İbn Mâlik bile dize gelip geriye dönmüş ve O’nu takip edenleri başka tarafa yönlendirmişti. (Bkz.: Buhârî, menâkıb 25, fezâilü ashâb 2, menâkıbü’l-ensâr 45; Müslim, zühd 75)

Aslında dikkatli bir nazarla bakıldığında, Allah yolunda mücahede edenlerin hepsinin hayatında ilâhî inayet tablolarını görmek mümkündür. Mesela Târık İbn Ziyad, Ukbe İbn Nâfi gibi devâsa kâmetler bunlardandır. Bildiğiniz gibi Ukbe İbn Nâfi, Kuzey Afrika’yı baştanbaşa fethetmiş, Atlas Okyanusu’na kadar atını sürmüş, sonra da, “Allah’ım! Bu karanlık deniz önüme çıkmasaydı, Senin nâm-ı celîlini denizler ötesi âlemlere götürecektim.” (İbnü’l-Esîr, el-Kâmîl fi’t-tarih 3/451) demişti. Şimdi bu harika insanların örnek hayatlarına bakıldığında onlara bahşedilen bu lütufların, hakikaten ancak birçok ihtimalin bir araya gelmesiyle gerçekleştiği görülür. Bu misallere, Osmanlı’nın yükselişi, İstanbul’un fethi ve Hazreti Pîr’le başlayıp günümüzde devam eden adanmışlar hizmeti de dâhil edilebilir. Mesela başlangıç itibarıyla, Hazreti Pîr’in şu an ortaya çıkan seviyede bir açılım ortaya koymasına ihtimal verilemezdi. Çünkü o, sürekli gözetim altında tutulmuş, âdeta adım adım yakın takibe alınmış, oradan oraya sürgüne gönderilmişti. Fakat bütün bu olumsuzluklara rağmen Allah’ın izni ve inayetiyle onun tarafından ortaya konulan Kur’ân ve iman nurları her tarafa yayılmıştır. Bir ümit insanı olan Üstad Bediüzzaman, en olumsuz atmosferde bile “Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbatı içinde, en yüksek ve gür sadâ İslâm’ın sadâsı olacaktır!” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s.126) deyip ümitle gürlemiş;  “Yakinim var ki; istikbal semâvât u zemîn-i Asya-bâ / Hem olur teslim, yed-i beyzâ-yı İslâm’a.” (Bediüzzaman, Sözler, s.755 (ed-Dâî); Şuâlar, s.739.) sözleriyle çevresine hep ümit aşılamıştır. O günkü konjonktürü düşündüğümüzde bütün bunlar, normal şartlar altında olacak işler değildir fakat belki şimdi olanlar da bir yönüyle o gün verilen müjdelerin tezahürüdür.

Milyonda Bir İhtimal

Günümüzdeki eğitim gönüllüleri de “Bir mum, diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez.” diyen Hazreti Mevlânâ’nın mesajını alarak, ellerindeki ışık kaynağıyla bütün dünyayı aydınlatmak için yeryüzünün dört bir yanına açılıyor, Allah’ın izni ve inayetiyle gittikleri yerlerde hüsn-ü kabul görüyorlar. Önceki dönemlerde ortaya konan hizmetler gibi bugünküler de ancak pek çok şartın bir araya gelmesiyle mümkün olabilecek bir hâdisedir. Mesela 1990’lı yıllardaki o ilk açılım için, dönemin süper güçlerinden birini oluşturan birliğin çözülüp dağılması, tam bu çözülmenin yaşandığı dönemde, oralara gönüllü olarak gidebilecek evsafta çiçeği burnunda genç öğretmen ve belletmenlerin bulunması, bu genç eğitimcilerin adlarını yeni duydukları, dünya haritasındaki yerini bile bulmakta zorlanacakları ülkelere -kendilerini bekleyen zor şartlara rağmen- gitme arzularının olması gerekiyordu. Çoğu itibarıyla yeni mezun bu insanların kendi ülkelerinde kalıp hizmet etme gibi bir arzuları olabilirdi. Zira dâussıla çok zordur. Fakat kadınıyla erkeğiyle bu gençler hayatlarının baharında olmalarına rağmen kendilerine engel olabilecek bu duyguları aşarak örf, âdet, gelenek ve dillerini bilmedikleri ülkelere dahi herhangi bir panik yaşamadan ve tereddüt göstermeden gittiler. Yine unutmamak gerekir ki okullarından henüz mezun olan bu adanmışların da onları büyütüp okutan anne-babalarının da bazı beklentileri vardı. Fakat hayatlarını yaşatmaya adamış bu eğitim gönüllüleri, anne-babalarını nasıl yumuşatıp ikna ettiler? O anne-babalar da nasıl razı olup evlâtlarından ayrılabildiler? Bu da ayrı bir meseledir. Aynı zamanda çeşitli ülkelere giden bu fedakâr insanların bir kısmı nişanlı olmasına rağmen nişanlılarını arkada bırakıp gitmek zorunda kaldı. Ne giden, ne de geride kalıp gidenin yolunu gözleyen, bu hasret ve hicranı yapılacak hizmetlere engel görmedi; “Şu an milletimiz ve insanlık adına yapılması gereken bu!” deyip göz yaşartıcı bir fedakârlık sergiledi. İşte bütün bunları bir arada düşününce, sebepler dairesinde bunların hepsinin aynı anda bir araya gelme ihtimali âdeta imkânsız gibidir.

Kaldı ki, insanlık adına ortaya konan bu güzel faaliyetler için gerekli sebepler, bunlarla da sınırlı değildi. Bir de eğitim hizmetlerinin doğruluğuna ve gerekliliğine inanmış fedakâr finansörlere ihtiyaç vardı. Bu finansörleri bulmak, ikna etmek ve onlardan gönüllü olarak bu ihtiyaçları karşılamaları için talepte bulunmak oldukça zordu. Burada bir hatıramı arz ederek yaşanmış bir hâdiseyle konuya açıklık getirmek istiyorum. İzmir’de inşa edilecek olan Yüksek İslâm Enstitüsü için varlıklı iki insanla birlikte fabrikaları gezip sahiplerinden yardım istiyorduk. Onlar, insanlara meselenin ehemmiyetini anlatmak ve daha kolay inandırıp ikna edebilmek için bir vaiz olarak yanlarında beni de götürüyorlardı. Bu maksatla gittiğimiz bir tuğla fabrikasında meselenin önemini anlattıktan sonra fabrikanın sahibi, cebinden -hilâf-ı vâki olmasın- sadece elli lira çıkarıp vermişti. Takdir edersiniz ki bu küçük rakamlarla Yüksek İslâm Enstitüsü’nün kurulması, imkânsız denecek kadar zordu. Bu durum karşısında, ilgili arkadaşlarla aramızda yaptığımız istişare neticesinde çağrılabilecek durumda, imkânı iyi olan insanların bir mekâna davet edilmesi ve böylelikle onların himmetlerine başvurulmasına karar verildi. Hatırlayabildiğim kadarıyla ancak bir masanın dört tarafını dolduracak kadar insan gelmişti. Orada bir konuşma yaptım. Davete icabet edip gelen insanlar, yüz bin lira, elli bin lira, kırk bin lira, otuz bin lira gibi çeşitli miktarlarda yardım taahhüdünde bulundular. Fakat oradakilerden birisi, “Herkes bir meseleye inandığı kadar verir, ben iki bin beş yüz lira veriyorum.” diyerek âdeta ordu bozanlık yaptı. Fakat gün geldi ülkenin değişik yerlerinde onlarca insan, bu tür hayır faaliyetleri için birbirini teşvik etti; öyle ki, himmetlerine müracaat edilecek bir toplantıdan haberdar olmadıklarında, “Ben niye çağırılmadım?” diye sitem ettiler. Hatta aynı maksat için bir araya gelinen başka bir mecliste konuşmayı yaptıktan sonra bir odaya çekildiğimde astsubay emeklisi bir insan elinde anahtarlar olduğu hâlde odaya girdi, duygulu bir şekilde “Az önce herkes himmet etti, benimse verecek bir şeyim yoktu, onun için size evimin anahtarlarını getirdim.” dedi. Tabiî ki benim böyle bir teklifi kabul etmem mümkün değildi, teşekkür edip uygun bir dille geri çevirdim.

İşte 90’lı yıllardaki o ilk yurt dışı açılım günlerine gelindiğinde artık insanımızda bu ruh oluşmuştu. Dolayısıyla mesele sadece öğretmen ve belletmen meselesi değildi. Anne-babanın razı olması, gidilecek yerlerin ve konjonktürün müsait olması, gidecek insanlara civanmert Anadolu insanının finans desteğinin olması gibi pek çok ihtimalin bir araya gelmesiyle dünya çapındaki bu eğitim faaliyetleri tahakkuk edebilirdi ki ihtimal hesaplarına göre bu, milyonda bir ihtimaldi. O hâlde milyonda bir ihtimalle gerçekleşen bir meseleyi, hiç kimse kendi dehasına, fetanetine, kiyasetine, yüksek aklına, mantığına, muhakemesine veya stratejik gücüne bağlayamaz; bağlamaya kalktığında büyük bir zulüm ve saygısızlığa girmiş olur.

“Bu Zaferleri Bize İhsan Eden Allah’tır!”

Esasında, her güzel iş ve muvaffakiyette her şeyin Allah’tan bilinmesi Müslüman inanç ve ahlâkında hassasiyetle üzerinde durulan bir konudur. Mesela Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), bu mülâhazayla Yermûk gibi çok ciddî bir savaşta ordu kumandanı Hazreti Halid’i (radıyallâhu anh) vazifeden almıştır. (Bkz.: et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/491) Suriye’de Bizans hakimiyetini sona erdiren ve Müslümanların bölgeye hâkim olmasını sağlayan bu savaşta düşman kuvvetler Müslümanların en az 7-8 katı idi. Ama Allah’ın izniyle Müslümanlar savaş sonunda büyük bir zafer elde etmişlerdi. Orduya komutanlık eden Hazreti Halid’in bu savaşta ilk defa uyguladığı harp stratejileri, askerî dehası, aynı zamanda cesaret ve yiğitliği herkes tarafından takdir ediliyordu. Ve işte böyle bir savaş devam ederken Hazreti Ömer, Hazreti Halid’i vazifeden almış ve Koca Halid (radıyallâhu anh) sarığı boynunda halifenin karşısına çıkmıştı. O ki, Sâsâniler’in ve Bizans’ın başına bir balyoz gibi inmişti. Hazreti Ebû Bekir Efendimiz’in (radıyallâhu anh) ifadesiyle, “Halid gibisini analar doğurmamıştır.” (et-Taberî, Tarihü’l-ümem ve’l-mülûk 2/315) Bir Batılının dediği gibi “Biz, Anibal gibi komutanları Halid’in kapısında kumandanlık dilenirken görüyoruz.” İşte herkesin takdir ettiği böyle yüce bir kamet olmasına rağmen artık o, Halife-i Rûy-i Zemin’in önünde, sarığı boynunda, kumandanlıktan azledilmiş sıradan bir neferdir. Hazreti Halid, Hazreti Ömer’in yanına geldiğinde -ruhum ikisine de feda olsun- Hazreti Ömer ona, “Halid! Biliyorsun seni çok severim. Fakat halk, elde edilen zaferleri senin şahsından biliyor. Hâlbuki ben biliyorum ki bunları bize ihsan eden Allah’tır. Senin bir mit hâline gelmenden, putlaştırılmandan endişe duyuyorum. Azlediş nedenim bu…” demişti. (Bkz.: et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/491) Bu durum karşısında Hazreti Halid (radıyallâhu anh), büyüklüğüne baş döndürücü ayrı bir büyüklük katar, o güne kadar emrinde bir nefer  olan Hazreti Ebû Ubeyde İbn Cerrâh’ın (radıyallâhu anh) emri altına girer.. girer ve hayatının sonuna kadar da bir nefer olarak İslâm ordusunun parlak bir kılıcı olarak mücadele eder.

Hâsılı, Allah’ın kudret ve inayeti işin içinde olmayınca, herhangi bir meselenin realize edilmesine imkân ve ihtimal bulunmadığının hiçbir zaman hatırdan çıkarılmaması gerekir. Evet, olan her güzellik ancak Allah’ın izni, inayeti ve riayetiyle olmaktadır. Onun için bugüne kadar gerçekleşen faaliyetleri Cenâb-ı Hakk’ın riayetinin bir tezahürü, inayetinin ve teveccühünün değişik dalga boyunda bir tecellîsi şeklinde değerlendirmek lâzımdır. Aynı zamanda bunlar, bizim hamd ve şükür duygularımızı tetiklemelidir ki bugüne kadar olan nimetler, yapacağımız şükürlerle artarak devam etsin. Yoksa elde edilen başarıları -Allah muhafaza!- kendimizden bilirsek, Allah da bizi kendi dar güç, kuvvet ve irademizle baş başa bırakır; bırakır da bize kadar çok hâlisane ellerde gelen bu mübarek emanete hıyanet etmiş oluruz. Oysaki Kur’ân hakikatlerinin kâinat üzerinde hakkıyla dalgalandırılması ancak her anımızda tevhid hakikatine bağlı kalmamız, O’nun inayeti olmadan bir yaprağın dahi kımıldamasının mümkün olmadığına inanmamız ve bu inanca bağlı kalarak yaşamamızla mümkündür.

Kırık Testi: Miskinliğin Doğru Anlaşılması

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir duasında şöyle buyuruyor:

اَللّٰهمَّ أَحْيِنِي مِسْكِينًا وَأَمِتْنِي مِسْكِينًا وَاحْشُرْنِي فِي زُمْرَةِ الْمَسَاكِينِ

“Allah’ım, beni miskin olarak yaşat, miskin olarak öldür ve miskinler zümresi içinde haşreyle!” (İbn Mâce, zühd 7) Efendimiz’in bu isteği nasıl anlaşılmalı ve bundan ne tür dersler çıkarılmalıdır?

Cevap: Arapça bir kelime olan “miskin”, “se-ke-ne” kökünden gelir ve lügavî mânâsı itibarıyla kendisini durgunluğa salmış, aktivitesini yitirmiş, çalışmayan, üretmeyen insan anlamına gelir. Şer’î ıstılahta ise “miskin” denildiğinde, hiçbir malı olmayan, bir yönüyle yatağı kum, yorganı da gök kubbe olan kimse demektir. Bu açıdan miskinin maddî durumu, fakirin daha altındadır. Zira fakir nisap miktarına (80 gram altın değeri) ulaşacak ölçüde malı olmayan kimse demektir. Yani fakirin az da olsa bir miktar malı vardır. “Miskin” ise buna dahi sahip değildir. Dolayısıyla miskin, zekât kabul eden, sadaka alan, ancak başkalarının yardımıyla geçinebilen insan demektir.

Kınanan ve Sakınılması Gereken Miskinlik

Öncelikle ifade etmek gerekir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), durağanlığı, pasif bir hayat yaşamayı, amelmanda olmayı ve elin-âlemin eline bakmayı asla istemez, böyle bir duruma rıza göstermez. Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem), dilenciliğe savaş açmış, pek çok hadis-i şerifte onu zemmetmiş, ümmetini de dilencilik yapmaktan sakındırmıştır. Mesela bir gün fakir bir adam Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek bir şeyler istediğinde, o adama evindeki bazı eşyaları sattırmış, sonra bu parayla bir balta satın aldırarak onu ormana göndermiş, kesip topladığı odunları satmasını istemiştir. Adam, bir süre sonra alma durumundan verme durumuna yükselip kazandığı paralarla Efendimiz’in huzuruna geldiğinde, ona şöyle demiştir: “Bu, senin için kıyamet gününde yüzünde bir dilencilik lekesi ile gelmenden daha hayırlıdır.” (Ebû Dâvûd, zekât 26; İbn Mâce, ticârât 25)

Aynı şekilde Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem);

اَلْيَدُ الْعُلْيَا خَيْرٌ مِنَ الْيَدِ السُّفْلَى

“Yüksek el, aşağı elden daha hayırlıdır.” (Buhârî, zekât 18; Müslim, zekât 94-97) buyurmak suretiyle kinayeli bir tabir kullanmış, bununla veren elin alan elden daha hayırlı olduğuna işaret etmiş, “Başkalarına temennada bulunmak suretiyle insanî şeref ve haysiyetinizi aşağı düşürmeyin. Eliniz, ayağınız tuttuğu sürece çalışarak kendi maişetinizi kendiniz temin etmeye çalışın ve kimsenin eline bakmayın.” imasında bulunmuş, mü’minleri üst el olmaya teşvik etmiştir. Bununla birlikte insan hayatını tehlikeye atacak ölçüde açlık, susuzluk gibi bir zaruret durumunda ise dilenmeye cevaz verilmiştir. Zira Kur’ân-ı Kerim, hayatî tehlikeye maruz kalan kimsenin, hayatını devam ettirecek kadar domuz eti yemesine bile müsaade etmiştir. (Bakara Sûresi, 2/173)

Hadis-i şerifte anlatılan bu espriyi iyi kavrayan seleflerimiz, başkalarına zekât veya sadaka verirken ellerini aşağıda tutmak suretiyle, fakirin onurunu zedelememeye dikkat etmişlerdir. Osmanlı Devleti’nde ortaya çıkan sadaka taşları da fakirlerin izzet ve onurunu koruması açısından çok önemlidir. Zenginler, vereceği sadakayı bu taşlara koymuşlar, fakirler de sadece ihtiyacı olan miktarı buradan almışlardır. Bu uygulama aynı zamanda toplumun nasıl bir gönül saffetine sahip olduğunu, insanlar arasında ne ölçüde yardımlaşma ve dayanışma duygusunun hâkim bulunduğunu göstermektedir. Denilebilir ki, o dönemde âdeta gökteki meleklere eş bir toplum vücuda gelmiştir. Günümüzde onca polis, jandarma ve zabıta güçlerine rağmen bir yerde bile bu ölçüde bir asayiş temin edilemediğini acı acı müşahede ediyoruz. Çünkü kalblerde olması gereken yasakçı yok, ahiret nazarlardan silinmiş, hesap verme duygusu insanların içinde öldürülmüştür. Tabii bu arada asıl ölen de insanın kalbi ve vicdanı olmuştur.

İradî Miskinlik veya “Kul Peygamber” İsteği

Bütün bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) başkalarına el açıp dilenme mânâsında bir miskinliği istememiştir. O hâlde burada miskinlikten kastedilen, mütevazi bir hayat yaşamak veya acz u fakr şuuruna sahip olmaktır. Hazreti Bediüzzaman’ın da mesleğinin esası olarak zikrettiği fakr, hakikatte hiçbir şeye malik olmadığının farkına varma, Allah’a karşı ihtiyacını hissetme demektir. Bu duyguya sahip olan insan,

 يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلَا تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ

“Yâ Hayyu, yâ Kayyûm! (Ey gerçek hayat sahibi ve kâinatı ayakta tutan Yüceler Yücesi Zat), rahmetin hürmetine Sen’den yardım diliyorum; her hâlimi ıslah et ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimle baş başa bırakma!” (Ebû Dâvûd, edeb 101; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/42) diyerek sürekli Allah’ın himaye ve görüp gözetmesine sığınır.

İşte Nebiler Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu duygularla yaşamayı, bu duygularla ruhunun ufkuna yürümeyi ve ötede de acz ve fakr kanatlarıyla kanatlanan, sürekli Allah’a iltica eden insanların içinde haşrolmayı diliyor. Bir başka ifadeyle, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ahirette de bu duyguya sahip olan insanların rehber ve öncüsü olacaktır; olacaktır çünkü O (aleyhissalâtü vesselâm), hayatı boyunca hep insanlardan bir insan olarak yaşamış, hiçbir zaman mahviyet ve tevazudan ayrılmamıştır. Hazreti Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) ifadesiyle, bazen o kutlu hanenin üzerinden iki ay geçmiş üçüncü ay girmiştir de hâlâ orada ocak yanmamış, bir çorba bile pişmemiştir. (Buhârî, hibe 1,  rikâk 17; Müslim, zühd 26, 28) Kim bilir belki de bir ara Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) içinden biraz da sorumlu olduğu kişilerin hukukunu koruma endişesiyle, bu konuda bazı mülahazalar geçmiş olabilir. İhtimal ki işte böyle bir zamanda O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Cebrail’in yanında bulunurken bir ses duyulmuş, yanlarına farklı bir melek inmiş ve şöyle demiştir: “Allah sormaktadır: Melik bir peygamber mi yoksa kul bir peygamber mi olmak istersin?” Böyle bir sual karşısında Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) zaten tercihini doğru yapacaktır. Fakat Hazreti Cebrail, meselenin yanılmaya hiç tahammülü olmadığından, “Ey Allah’ın Resûlü! Rabbine karşı mütevazi ol!” demiştir. Bunun üzerine Efendimiz de, “Kul bir peygamber olmayı isterim!” buyurmuştur. (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/231; Abdürrezzak, el-Musannef 3/183-184)

Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), fakir olarak yaşamış ve ruhunun ufkuna yürüdüğü esnada da arkasında hesabını veremeyeceği bir mal bırakmamıştır. O, elde ettiği bütün nimetlerin hakkını vermiş, Allah’ın kendisine ihsan buyurduğu malları yine O’nun yolunda harcamış, böylece de alnı açık yüzü ak olarak Huzur-u Kibriya’ya yürümüştür.

İffet Âbidesi ve İffet Kahramanları

Bununla birlikte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), hayatı boyunca kendini hiç atalete salmamış, yaşadığı sıkıntılarla ilgili kimseye dert yanmamış, kimsenin eline bakmamış, dilenmemiş, kimseden sadaka ve zekât kabul etmemiştir. Zaten O’nun sadaka ve zekât alması haram kılınmıştı. (Buhârî, zekât 60, cihâd 188; Müslim, zekât 161) O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine gelen hediyeleri de hep başkalarına dağıtmıştır. (Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-vahy 5-6, zekât 50, rikak 20, savm 7; Müslim, zekât 124, fezâil 50) Efendimiz, aile fertlerinin iaşesini karşılayabilmek için bir Yahudi’den veresiye yiyecek satın almış, karşılığında da ona mübarek kalkanını rehin bırakmıştı. O, kalkanı rehin olduğu hâlde ruhunun ufkuna yürümüştür. (Buhârî, cihâd 89; Tirmizî, büyû’ 7; İbn Mâce, rühûn 1) Muhtemelen böyle bir hâdiseden sahabe-i kiramın haberi bile olmamıştır; olsaydı onlar bu konuda ne yapacaklarını çok iyi bilirlerdi. İşte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sürekli infakta bulunarak elinde avucunda ne varsa Allah yolunda harcamış, iradî olarak ümmetinin en fakiri gibi hayatını yaşamış ama asla kimseye el açmamış, bu konuda en küçük imada dahi bulunmamıştır. İşte O’nun talep ettiği miskinliği, bir taraftan cömertlik ve civanmertlik sergileyerek en basit ve sade bir hayatı tercih etmek, diğer taraftan da bir iffet âbidesi olarak başkalarından en küçük bir beklentiye girmemek şeklinde anlamak gerekir.

O (aleyhissalâtü vesselâm) eşsiz bir iffet âbidesi olduğu gibi, adım adım O’nu takip eden ashab-ı kiram efendilerimiz de iffet kahramanları olarak hayatlarını geçirmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim, fakirlik ve zaruret içinde kıvranıp durdukları hâlde tekeffüf ve tese’ülde bulunmayan, elin âlemin eline bakmayan ve kendini dilenmeye salmayan İslâm’ın o ilk kahramanlarını,

 يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاءَ مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُمْ بِسِيمَاهُمْ لَا يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا

“Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hâllerini bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Ey Resûlüm, Sen onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler.” (Bakara sûresi, 2/273) buyurmak suretiyle takdir ve tebcil etmiştir.

Evet, sahabe-i kiramın hayatlarına baktığımızda onların, ciddî bir hassasiyet içinde başkalarından bir şey istemekten kaçındıklarını ve geçimlerini kendi el emekleriyle çalışarak karşıladıklarını görürüz. Mesela Aşer-i Mübeşşere’den Abdurrahman İbn Avf (radıyallahu anh) bütün servetini Mekke’de bırakmak zorunda kalarak Medine’ye hicret etmiştir. Fakat Medine’ye geldiğinde, eline bir ip alıp pazarın yolunu tutmuş, işe hamallıkla başlamış (Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 3) ama Allah’ın izni ve inayetiyle bir süre sonra yedi yüz deveyi infak edebilecek bir zenginliğe ulaşmıştır. (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/115; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/129) Evet, dilenmenin çok ayıp bir davranış olduğunu bilen sahabe-i kiram efendilerimiz, ciddî fakr u zarurete rağmen hep kendi el emekleriyle geçinme ve helâlinden kazanma yollarını aramışlardır. Bu açıdan vaktini Allah yolunda harcayan, Allah yolunda hizmet eden insanların bile kanaatimce, başkalarından burs ve yardım beklemesi ayıptır. Keşke imkân olsa taş kırsak, apartmanlarda temizlik yapsak ama her zaman alnımızın teriyle kazandığımız parayı yesek. Fakat bazı konumlar, meşgul olunan bazı hizmetler vardır ki, insanın başka bir iş yapmasına müsaade etmez. İşte ancak bu durumlarda, o konumda bulunan insanın zaruret ölçüsündeki ihtiyaçlarının karşılanabileceği ruhsatı verilebilir.

Şahsen, kendi hayatımı da bu konuda sürekli sorgulama lüzumu duyuyorum. Mesela askerlikten önce üç sene imamlık yaptım ve maaş aldım. Gerçi aldığım maaşla -çoğunu kitaplara ve hizmetlere harcadığımdan- günde bir öğün karnımı ancak doyurabiliyordum. Daha sonra vaizlik görevi söz konusu olduğunda, emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker vazifesini para karşılığında yapmanın caiz olup olmadığını birine sorma ihtiyacı duydum. Hazreti Pîr’in en yakın talebelerinden birine bu meseleyi sordum. O büyük zat, aynı sorunun Hazreti Pîr’e sorulduğunu, onun da, “Eğer seni vaiz tayin etmediklerinde sana vaaz ettirmeyeceklerse, bu vazifeyi kabul et. Eğer bu paraya ihtiyacın yoksa onu birisine verirsin. Fakat ihtiyacın varsa, ihtiyaç ölçüsünde onu kendin kullanırsın.” şeklinde cevap verdiğini nakletti. Ben de bunun üzerine vaizliğe intisap ettim. Vaizlik dolayısıyla takdir edilen maaştan ise sadece zaruri ihtiyaçlarımı karşılayacak ölçüdeki kısmını aldım, geri kalanını Allah rızası için ihtiyaç sahiplerine verdim. Kitaplardan gelen telif ücreti söz konusu olunca da, maaşa elimi sürmeden bir ihtiyaç sahibine verilmesini istedim.

Günümüzün hizmet erleri de, başkalarına el açmaktan kaçınmalıdırlar. Öyle ki, zarurî ihtiyaçlarının karşılanması için başkaları onların arkasından koşturmalı ve “Sizin başka alanlarda inkişaf etmeniz ve toplum için yararlı birer unsur hâline gelebilmeniz için buna ihtiyaç var.” demeliler. İşte böyle bir durumda siz de, onların takdir ettiği burs ölçüsündeki meblağı kerhen kabul edebilirsiniz. Bunun dışında bir kişinin, insanlardan gelen şeye bağlı olarak hayatını sürdürmesi kanaatimce, Kur’ân ve Sünnet’te ayıplanan miskinlik kategorisine girer.

İnsan Parayla Alınıp Satılacak Hakir Bir Varlık Değildir

Çağımızın inanan gönülleri bu konuda daha bir hassas olmalı ve hayatları boyunca onurlu ve izzetli yaşamaya çok dikkat etmelidirler. Onlar, hiç kimseden tek bir kuruş dahi olsa beklenti içine girmemeli ve hiç kimseye karşı diyet ödeme mecburiyetinde kalmamalıdırlar. Evet, onlar, iffet kahramanları olarak her zaman dimdik durmasını bilmelidirler. Aksi takdirde değişik menfaat şebekeleri, din yolunda koşturan bu insanları kendilerine kul köle hâline getirirler, gün gelir onları dininden taviz vermek zorunda bırakırlar.

Maalesef günümüzde bunun çok acı misallerini müşahede ediyoruz. Evet, acı acı görüyoruz ki niceleri satın alınıyor, sonra da onlar değişik şekilde kullanılıyor. Hâlbuki insan, asla parayla alınıp satılacak bir varlık değildir, olmamalıdır. Onun fiatı, Cennet’tir, cemalullahtır, Allah’ın rızasıdır. Bunların dışında kalan hiçbir şey insana bedel olamaz. Evet, bedel olarak İstanbul’un fethi bile takdir edilse, insanın kendisini satması konusunda bu bir bedel olamaz. Yani birisi satıldığında İstanbul fethedilecek olsa, insan yine de buna razı olmamalıdır. Çünkü insanın izzet, haysiyet ve şerefi onların hepsinden daha yüksektir.

Bu kudsî daire içinde bazı kimselerin bu ölçüde bir ruh saffetine ulaştıklarını söylemezsek, nankörlük olur. Fakat biz, herkesi böyle bir ruh haletine ulaştırmaya çalışmalıyız. İnsanlara, el emeğiyle geçinmenin, itibarı korumanın, izzetli yaşamanın değerini anlatmalıyız. Çünkü Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), kul bir peygamber olmayı seçmesi, peygamberlik mesleğinin temsili olan bir hizmet yolunun her zaman aynı ruh haletiyle temsil edilebileceğini gösterir.

Dar-ı bekaya irtihalinden sonraki dönemde, Hazreti Pîr’in öndeki talebelerinin çoğunu gördüm. O günlerde Türkiye genelinde sadece birkaç ev vardı. Bu evlerde, sadelik hâkimdi. Oralarda çoğu zaman çorba pişerdi, onun da yağı olmazdı. Çayın yanında bir ekmek ve peynirle iktifa edilirdi. Fakat onlar, hakka hizmet adına ciddî bir şevk u tarab içindeydiler. Onların her biri hizmet aşkıyla bir küheylan gibi şahlanmıştı. Bu açıdan denilebilir ki, asıl hizmeti onlar yaptı, bugünkü zemini size onlar hazırladı. Toprağı sürdüler, tohumu saçtılar, sonra da onu tımar ettiler. Ardından hasat mevsiminde iş size düştü.

Bu ölçüde bir istiğna ve iffet içinde yaşamak bazıları için ağır gelebilir. Fakat ulvî bir düşünceye gönül vermiş mefkûre muhacirleri hep bu ufku yakalama gayreti içinde olmalıdır.

Asla unutulmamalı ki, bu yüce mefkûre devam ederse, ancak bu ahlâkla devam eder. Çünkü -Allah korusun- şatafatlı bir hayat içine girerseniz insanların size olan güvenleri sarsılır; sarsılır da sizi himaye eden ellerini üzerinizden çekerler. O zaman da, geniş bir coğrafyaya yayılmış çok güzel faaliyetler -Allah korusun- durur. Evet, bütün insanlığa öyle hizmetler sunuluyor ki, sayısız gönüllünün sayısız fedakârlıkları olmasa bu faaliyetlerin devam etmesi söz konusu olmaz. Günümüzde kimisi cehaletten, kimisi de çok iyi bildiği hâlde sırf kıskançlık ve hasedinden dolayı “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” diye itham edici sorular ortaya atabilir. Şurası muhakkak ki, bu değirmenin çarkları suyla veya rüzgârla değil; İstiklâl mücadelesinde baş döndürücü bir fedakârlık ortaya koyan civanmert Anadolu insanının bir kez daha fedakârlıkla şahlanmasıyla dönüyor. O hâlde bu civanmert insanların zihnini bulandıracak, onları suizanna sevk edecek en küçük bir yanlışlık içine girilmemelidir. Bu, altından kalkılamayacak bir vebaldir ve Allah bunun hesabını sorar.

Elbette ki bir iş adamı, bir tüccar ticarî hayata atılacak, çalışıp kazanacaktır. Rabbim onların ticaretlerine bin bereket versin. Onlar da çalışıp kazanmaya devam etsinler. Ancak konumu itibarıyla sade bir hayat yaşama mecburiyetinde olan hakka adanmış ruhlar, mefkûre muhacirleri son nefeslerini verinceye dek zâhidâne hayatı tercih etmeli, dünyaya karşı müstağni davranmalı ve duyguları, düşünceleri, akılları ve kalbleriyle kendilerini tamamen iman ve Kur’ân hizmetine adamalıdırlar.

468. Nağme: Ötede “Keşke” Dememek İçin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, sohbetine günümüzün insanlarının en önemli problemlerinden biri olan “iç bulanıklığı” marazına dikkat çekerek başladı. İç-dış bütünlüğüne mani olan bu bulanıklıktan dolayı bazı kimselerin düalizmden bir türlü kurtulamadıklarını belirtti.

Hazreti Mevlânâ’nın “Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol. / Şefkat ve merhamette güneş gibi ol. / Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi ol. / Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol. / Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol. / Hoşgörülülükte deniz gibi ol. / Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!..” şeklindeki nasihatini hatırlatan Hocaefendi, bugün bazılarının bir taraftan derin mü’minlermiş gibi göründüklerini fakat diğer yandan münafıkların pabucunu dama attıracak ve şeytanları bile tiksindirecek işler yaptıklarını ifade etti. Daha sonra özellikle şu konular üzerinde durdu:

*Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَأَوْفُوا بِعَهْدِۤي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ

“Bana verdiğiniz sözü tutun ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim ve yalnız Ben’den korkun!” (Bakara, 2/40) Bu beyanda bir tenezzülât-ı ilahiyye ve bir mukabele söz konusudur; Cenâb-ı Hak, insana verdiği değeri adeta onunla bir anlaşma yaparak göstermektedir ki, insana düşen de o mukavelenin şartlarına riayet etmektir. İnsan, kendisine düşen yanıyla o mukaveleyi bozmazsa, Allah Teâlâ onu kat’iyen nakzetmeyecektir.

*Kur’an-ı Kerim tevehhüm-ü ebediyete müptela, gafil insanların bir özelliği olarak şu hususu nazara verir:

اَلَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ

“Onlar dünya hayatını bile bile âhirete tercih ederler…” (İbrahim, 14/3) Hazreti Üstad, mezkûr ayetin bu çağa baktığını da ifade ederek şöyle diyor: “Bu asrın bir hassası şudur ki, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani, kırılacak bir cam parçasını baki elmaslara, bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.”

*Aliyyu’l-Kârî’nin ifadesiyle “Mü’minler keyfiyetsiz, idraksiz, ihatasız ve misalsiz olarak, her türlü tarifin üstünde “bî kem u keyf” O’nu müşahede edeceklerdir. O’nu görünce, artık Cennet’te olduklarını ve Cennet nimetlerini de unutacaklardır. Yazık o inanmayanlara, onlar öyle büyük hüsran içindedirler ki, mü’minler Cenâb-ı Hakk’ın cemaliyle sermest olarak Cennet nimetlerini bile unuturken, onlar pişmanlık ve hasretle vurunup dövüneceklerdir.” Evet, Cenâb-ı Hakk’ın cemalini görenler Cennet nimetlerini dahi unuturlar. Zira yine Üstad’ın ifadeleri içinde, dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, Cennetin bir saatine mukabil gelmez. Cennetin de binlerce sene mesudâne hayatı, Cenâb-ı Hakk’ın Cemâli’ni bir dakika görmeye karşılık olamaz. Hele bir de, O’nun bizzat “Ben sizden hoşnutum!” demesi vardır ki, o hiçbir nimetle kıyas edilemez. Fakat, maalesef, işte bu büyük nimetleri görmezden gelip peşin dünya güzelliklerine gönlünü kaptıran nice insan var!..

*Merhum Mehmet Akif “Durmayalım” şiirinde der ki:

“Yazık ki yolda böyle düşen uyku derdine / Hep yolcular gider de kalır kendi kendine!” Evet, yol yorgunluğuna ve uyku derdine asla düşmemek lazım.

*Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلاً يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَاناً خَلِيلاً لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنسَانِ خَذُولاً

“O gün zalim, parmaklarını ısırır der ki: Eyvah! Keşke o Peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ân’dan) beni o uzaklaştırdı. Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” (Furkan, 25/27-29)

*Önemli bir hakikatin ifadesi ne güzel bir söz:

لَوْ كَانَتِ الدُّنْيَا تَدُومُ لِوَاحِدٍ  –  لَكَانَ رَسُولُ اللهِ فِيهَا مُخَلَّدَا

“Şayet bu dünya tek bir kişi için hiç bitmeden sürüp gidecek olsaydı, muhakkak Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onda ebedi kalırdı.” Bir insan dünyada baki kalsaydı, dünya bir insana ebedî olsaydı, İnsanlığın İftihar Tablosu için söz konusu olurdu. O da bu güzergahtan gelip geçtiğine göre hiç kimse aldanmasın!..

*Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hasır üzerinde istirahat buyurması ve hasırın da vücudunda iz bırakması sebebiyle Hazreti Ömer’in gözleri dolu dolu, “Yâ Rasûlallah! Sasaniler şöyle, Romalılar böyle…” diyerek O’nun da dünya nimetlerinden biraz istifade etmesi gerektiğini ima etmesi üzerine Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “İstemez misin, yâ Ömer! Dünya onların, ahiret de bizim olsun!” Ayrıca Efendimiz şunu söyler:

مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا

“Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki! Benim dünyadaki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden bir yolcunun hâline benzer.” (Tirmizî, Zühd 44)

*Hadisçiler arasında “Bitâka” (üzerinde bir not yazılı olan küçük kâğıt ya da kart) hadîsi olarak bilinen bir nebevî ihbarda Cenâb-ı Hakk’ın merhameti şöyle nazara verilmektedir: Bir insan (kıyamet günü) getirilir. (Terazinin) bir kefesine onun amellerinin yazıldığı doksan dokuz defter konulur; her biri göz alabildiğine uzundur. Diğer taraftan üzerinde kelime-i tevhid yazılı bitâka da getirilir. O kimse sorar: Ey Rabbim, bu defterlerle birlikte bu kâğıt nedir? Allah Teâlâ buyurur: Muhakkak ki sen haksızlığa uğratılmayacaksın! Sonra, o bitâka, terazinin bir kefesine konulur. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) buyurur ki: O kâğıdın karşısında defterler çok hafif kaldı.

Bamteli: Yakın Körlüğü ve Ebû Leheb

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde açık ifadelerle ya da ima ve işaretlerle özellikle şu konular üzerinde duruyor:

Allah’ı ve Rasûlü’nü Sevmek ve Sevdirmek

*Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) fazileti ve üstünlüğü için bir had, bir sınır yoktur. Olmadığından dolayı hiçbir nâtık kimse O’nu gerektiği gibi dillendiremez, ifade edemez; “Sen şu konumun insanısın!” diyemez. O, Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı en mümtaz varlık ve insan-ı kâmildir.

*Bize düşen de O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdirmek, dünyanın dört bir yanında takdirle yâd edilmesini sağlamaktır.

*Hadis-i şerifte, “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.” buyurulmaktadır. Meseleyi İnsanlığın İftihar Tablosu’na bağlayarak şöyle de diyebiliriz: “Peygamberi ümmetine/insanlığa sevdirin ki O da sizi sevsin.” O’nun sevdikleri hiçbir zaman dağidar ve perişan olmaz, dökülüp yollarda kalmaz ve katiyen derbederlik yaşamaz.

Zift Vadileri

*Hayatınızı tamamen sevgi atkıları içinde, göz kamaştırıcı bir dantela gibi işlemek mümkünken nefret, kin, intikam, hemz u lemz (insanları çekiştirip dille yaralamak ve kaş-göz, el-kol hareketleriyle onlarla alay etmek) ve gayz vadilerinde dolaşmak çok büyük hüsrandır. Bütün bunlar birer zift vadisidir; kin bir zift vadisi, nefret bir zift vadisi, haset bir zift vadisi, adavet bir zift vadisi, korkunç rekabet bir zift vadisi, intikam bir zift vadisi, ibâde (herkesi kökten kazıma, yok etme) duygusu bir zift vadisi, tehcir bir zift vadisi, insanların mahkûm edilmesini istemek bir zift vadisi, istintâka ve tevkife (sorgulamaya ve tutuklamaya) zorlamak bir zift vadisi… Tamamen sevgiye kilitlenmiş insanlar, gönüllerini bu tür ziftlerle kirletmemelidirler. Hatta başkaları böyle bir kirlenme ve kirletme içinde bocalayıp dursalar bile onlar onun zerresini dahi yapmamalı ve mukabelenin en küçüğüyle dahi mukabelede bulunmamalıdırlar.

*Çok uzun vadede içten dıştan engellemeler olacaktır. Bir taraftan dış, kuşkuyla karşılayacak; temsil ve hal diliyle o kuşkuları gidermeye çalışacağız. Bir taraftan da içtekiler şimdiye kadar kendileri beceremediklerinden, gelip gelip dünyevîliklerine takıldıklarından, yapacakları her şeyde dünyevi bir beklentiye girdiklerinden ve yüzlerine gözlerine bulaştırdıklarından dolayı hazımsızlıkla çelme takmaya çalışacaklar. Dünyevî beklentilere bağlanmış en büyük fedakârlıkların bile fiyaskoyla neticelenmesi kaçınılmazdır; onlar da fiyasko yaşadıkça efkârı ifsat etmeye çalışacaklar.

“O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok!..”

*Fakat yalancının mumu yatsıya kadar yanar; zannediyorum yatsıya kadar da yanmayacak, akşam güneşin batmasıyla tam muma ihtiyaç duyulduğu zaman sönecektir o. Şimdi, kendi kendine sönecek olan şeyleri söndürme gayretine girmemek lazım. Bitmiş, yapıştığı tahtaya gelip dayanmış, artık ne fitili kalmış ne mumu!.. Tepetaklak gidecek insanlarla hiç meşgul olmamalı ve kendi meselelerimize yoğunlaşmalıyız.

*Yüce bir mefkûreye dilbeste olmuş ve başka mülahazalardan belli ölçüde tecerrüd etmiş, sıyrılmışsınız. Varsın bazıları sizi hayattan tecrid etmeye çalışsınlar!.. Siz mâsivadan alâkanızı kesip Allah’a ve hakka hizmete öyle müteveccih olmuşsunuz ki, böyle bir tecerrüd karşısında onların tecridleri ne yazar Allah aşkına?!. Allah’la irtibatınızı pekiştirmişseniz, onların tecridleri ne yazar?!. O’nun maiyyetiyle beraber başka maiyyetlerin ne kıymeti olur?!. Hazreti Pir’in İhlas Risalesi’nde dediği gibi: “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.”

Böylelerine sadece acınır.. acınır.. ve yine acınır!..

*Yıkılıp tepetaklak gidecek insanların defolup gitmeleri için gayretlere girmemeli; aksine size kötülük yapanlara acımalısınız ki asıl yiğitlik de odur. Hazreti Mesih der ki: İyilik sana karşı iyilik yapana iyilik yapmak değildir. Sürekli başından aşağıya kötülük yağdırana iyilik yapmak, işte asıl iyilik odur.”

*“Koğuculuk yapanlar, söz götürüp getirenler, insanları dedi-koduyla birbirine düşürenler katiyen cennete giremezler!” buyuruyor Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Jurnallere bakın, neler yapılıyor!.. Bence Cennet’e giremeyecek kimseye acımak lazım. Siz öyle birini Sırat’tan tam dökülecekken görüyorsunuz, siz de yanından geçiyorsunuz; bir tekme vurup “Bir an evvel düş!” mü dersiniz, yoksa “Yahu bu adam bir müddet bizimle beraber yürümüştü, elinden tutayım!” diye mi düşünürsünüz?!. Sonra nazarınızı da O’na, Her Şeyin Sahibi’ne çevirirsiniz, “Müsaade buyuruyor musun Allahım?!.” dersiniz.

*Bizim mesleğimiz: Düşene tekme vurmak değil, düşenin elinden tutup kaldırmak. Düşmüşler.. düşünceleriyle düşmüşler.. beyanlarıyla düşmüşler.. ettikleri şeylerle düşmüşler… Zahiren düşmeleri de mukadder, kaçınılmaz, en yakın zamanda. Böylelerine sadece acınır.. acınır.. ve yine acınır!..

Bir Yakın Körü Prototipi: Ebû Leheb

Soru: Muhterem efendim! Müşrik ve münkir onca şahıs varken Ebû Leheb ve hanımı hakkında müstakil bir sûre indirilmiş olmasının hikmetleri nelerdir? Bu sûre-i celile ile verilmek istenen mesajlar sadedinde neler söylenebilir?

*Ebû Leheb’in asıl adı Abduluzza’dır. “Ebû Leheb” sözlük itibarıyla alevli, kızgın ateşin babası demektir. Bu türlü lakaplar aslında Araplar’da özel tabir ve bir üsluptur; birinin bir şeye iltisakından, fevkalade münasebetinden dolayı öyle derler. Mesela, bir defasında Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Ali’yi mescidde kumun üzerinde yatarken görünce, ona Ebû Turab (toprak babası) şeklinde hitap etmiştir. Bu itibarla da Kur’an-ı Kerim, kötü akıbeti ve alevli ateşe girmesi açısından Abduluzza adındaki şahsı “Ebû Leheb” lakabıyla zikretmiştir. Bir de zayıf rivayetlerde yüzü ve yanağı kırmızı olduğundan dolayı Ebû Leheb dendiği de söylenmiştir.

*Rasûl-ü Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) amcası olmasına, O’nun ne kadar nezih yetiştiğine şahitlik etmesine, O’nu çoklarından daha iyi tanımasına ve tanıyan herkes gibi “emin” bilmesine rağmen Ebû Leheb, o Nur’dan istifade edememişti. Dahası, en azılı düşman kesilmişti. Çünkü onda çok ciddi bir yakın körlüğü vardı.

*Aynı çağda, aynı toplum içinde, aynı muhitte, bazen de aynı ailede neşet eden insanı görmezlikten gelme, beşerin tabiatında vardır ki buna yakın körlüğü diyoruz. Bu yakın körlüğü en temiz, en nezih ruhlarda bile olabilir. “Emsal arasında tenâfüs olur!” sözü de bir açıdan bunu anlatmaktadır; yani birbirlerine yakın olan insanların yarışmada birbirlerine dirsek vurmaları gibi hafif bir hazımsızlık bulunabilir. Fakat bu tenafüs hissinin önü alınmazsa ve o duygu dengelenmezse, tehlikeli bir rekabete ve körlüğe dönüşebilir. İşte Ebû Leheb’de de Efendimiz’e karşı bir tenafüs hissi vardı; “Bizim Muhammed” diyordu. Böyle bir bakış onu kör etmişti ki bu yakın körlüğü dediğimiz marazdı.

*Bir de -daha önce değişik vesilelerle ifade edildiği gibi- kibir, bakış zaviyesindeki inhiraf ve ataları/öndekileri körü körüne taklit, imana girmeye mani ve imandan çıkmaya sebep olan virüslerdir ki bunların üçü de Ebû Leheb’de vardı.

*O mütekebbir, mağrur ve neye nasıl bakacağını bilemeyen Ebû Leheb, servetiyle sarhoş olmuş; sarayıyla, villasıyla, yalısıyla zehirlenmiş bir insandı.

Kolu Kanadı Kırılsın Ebû Leheb’in, Kırıldı da!..

*Cenâb-ı Hak, en büyük vazife olan tebliğ hususunda, “Önce en yakın akrabalarını uyar.” (Şuarâ, 26/214) buyurarak, Allah Rasûlü’nün evvela yakınlarından başlamasını emretmişti. Bu ayet indirildiğinde Peygamber Efendimiz ailesinin bütün fertlerini, akraba ve yakın komşularını Ebû Kubeys tepesinde toplamış ve “Ey Abdulmuttalip oğulları! Ey Fih oğulları! Ey Lüeyy oğulları! Ben şimdi şu dağın öbür yamacında düşman süvarilerinin bulunduğunu ve size saldırmak üzere olduklarını söylesem bana inanır mısınız?” diye sormuştu. Onlar, “evet inanırız” deyince Efendimiz sözlerine şöyle devam etmişti: “Ben şiddetli bir azaptan önce size gönderilmiş bir uyarıcıyım.” Bunun üzerine, Ebû Leheb öfkeden yerinde duramaz hâle gelmiş, –hâşâ ve kellâ– “Ağzın kurusun. Sırf bunun için mi bizi buraya çağırdın?” deme ve “tebben leke” sözünü tekrar etme küstahlığında bulunmuştu. “Tebben leke” helak olasın, kolun kanadın kırılsın manasına geliyordu. Bunun üzerine Tebbet (Mesed) Sûresi nazil olmuş ve Kur’an-ı Kerim ona kolu kanadı kırılası, helak olası, hüsrana uğrayası, mahv u perişan olası, tepetaklak gidesi, gayyaya yuvarlanası, ateş babası demişti: “Elleri kurusun (kolu kanadı kırılsın) Ebû Leheb’in ve kurudu (kırıldı) da. Malı da kazandıkları da hiçbir işe yaramadı. Alevli bir ateşe gidip yaslanacak.. karısı da.. odun taşıyıcı olarak.. hem boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu hâlde.”

*Ebû Leheb, Bedir’e iştirak edememişti. Bedir’de Müslümanların zaferi Mekke’ye ulaşınca, sinir krizleri geçirmeye başladı. Gelen haberci, hiç beklenmedik bir hâdiseden, Müslümanlara yardım eden sarıklı askerlerden bahsediyordu. O güne kadar imanını gizlemiş olan Ebû Râfi de denilenleri dinleyenler arasındaydı. Bu sözü duyunca dayanamadı ve “Vallahi bunlar melekler!” dedi. Bunun üzerine Ebû Leheb çıldıracak hâle geldi ve Ebû Râfi’nin üzerine yürüyerek onu ayaklarının altına aldı ve çiğnemeye başladı. Ebû Râfi, Hazreti Abbas’ın kölesiydi. Hazreti Abbas’ın hanımı Ümmü Fadl, koşarak geldi ve Ebû Leheb’in başına elindeki sopayı indiriverdi. “Efendisi yok diye bir köleyi dövüyorsun değil mi?” dedi. Ebû Leheb kardeşinin karısına seslenmedi. Başından akan kanla evine gitti ve bir daha dışarıya çıkamadı. Bu darbenin tesiri, aldığı haberin elemiyle birleşince veya başka bir sebeple “Adese” denilen bir hastalığa yakalanmıştı. O gün, bu hastalık vebadan daha tehlikeli kabul ediliyordu. Malı vardı, evlâtları vardı; fakat hiçbirinin Ebû Leheb’e faydası olmuyordu. Yedi gün kıvrandı durdu. Tek başına kaldı. Öldüğü zaman başucunda kimsecikler yoktu. Ölüsünü almaya dahi giren olmuyordu. Nihayet utandılar. Çölden birkaç bedevî tuttular ve kokuşmuş cesedi bir çukura atarak üzerine taş yığdılar.

Kazanma Kuşağında Büyük Kayıp ve Odun Taşıyıcısı Ümmü Cemil

*Kabile ve soy olarak en uzak kimseler en erken gelip Allah Rasûlü’ne karabet ve yakınlık kurmaya gayret ederken, Ebû Leheb aksine uzaklaşmayı âdeta kendine bir vazife bilmişti. Nasıl bir kördü ki, yanında doğan ve yükselen Nur Menbaı bir Güneşi görmüyordu. Talih kuşu başındayken onu uçurmuş, kendisini talihsizliğe mahkûm etmişti. O’nun eteğinden tutsaydı, Hazreti Abbas ve “Allah’ın Arslanı” Hazreti Hamza gibi arş-ı kemalât-ı insaniyete çıkması mukadderdi. Fakat o, büyük kazancı ayağının ucuyla itti, aslında böylece kendisini cehenneme itti.

*Kur’an-ı Kerim, Ebû Leheb’in hanımı Ümmü Cemil için de “hammâlete’l-hatab – odun taşıyıcısı” diyor ve onun da kocasıyla beraber Cehennem’e yuvarlanacağını bildiriyor. Onlar “Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” denecek türdendi; biri diğerini destekliyordu; ikisi de küfürde yarışırcasına koşuyor ve aralarında kin, nefret, intikam, gayz, küfür sinerjisi oluşturuyorlardı. Kadın, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) geçeceği yollara diken atıyordu ayağına batsın diye. Bu çok kavi, sahih rivayetlerde olmasa da menkıbe kitaplarında naklediliyor. Bu açıdan “odun taşıyıcısı” denmesi, Efendimiz’in geçeceği yollara odun, çalı çırpı taşıması dolayısıyla olabilir. Bir diğer yandan da yaptığı şeyler itibarıyla sırtında cehennem ateşini tutuşturacak odunları taşıması cihetiyle odun taşıyıcısı denmesi muhtemeldir.

*Diğer taraftan, Peygamber Efendimiz’in öz amcası ve onun eşi olan iki şahsın, açık açık Kur’ân’ın tehditlerinden nasibini alması, Nebiler Serveri’nin her yönüyle vahye/risalete dayandığını ve kendisine vahyedileni aynıyla insanlara bildirdiğini de göstermektedir.

Cehennem’de Şeker Şerbet Musluğu Nasıl Olur?

*Ayrıca, Cenâb-ı Hakk’ın, Tebbet Sûresi’yle gayet açık bir şekilde, Ebû Leheb ve hanımının Cehennem’e gireceklerini ilan etmesi gaybî bir mucizedir. Çünkü, Kur’ân’ın, Ebû Leheb’in bu kötü sonunu haber verdiği dönemde, ufuklarda bu neticeye emare sayılabilecek en küçük bir iz dahi yoktu. Bu âyetlerin nazil olmasından –yaklaşık– on sene sonra Müslümanların Bedir’de galibiyeti ve müşriklerin mağlubiyeti karşısında küfrü, gayzı, nefreti ve hasedi içinde, tam Kur’ân’ın haber verdiği gibi imansız olarak ölmüş ve bu şekil ölümüyle o da Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu doğrulamıştı.

*Bazı menkıbe kitaplarında hiçbir iyiliğin boşa gitmeyeceği anlatılırken şu rivayete de yer verilir: Ebû Leheb, Cariyesi Süveybe tarafından Rasûlullah Efendimiz’in dünyaya geldiği müjdesini alınca sevincinden onu azat etmişti. Bunun için, her yıl, Rebiu’l-evvel ayının 12. gecesi, azabı hafifler. İki parmağı arasından çıkan serin suyu emerek ferahlar; adeta iki musluktan ağzına şeker şerbet akıtılır. Bir rivayete göre de Hazreti Abbas (radiyallahu anh) şunu söylemiştir: “Ebû Leheb öldükten bir yıl sonra, rüyada kendisini çok kötü bir durumda gördüm. Dedi ki: ‘Ben sizden (ayrıldıktan/öldükten) sonra rahat yüzü görmedim. Şu var ki, her pazartesi günü azabım hafifletiliyor.’ Bunun sebebi de şudur: Hazreti Peygamber pazartesi günü doğmuştu. Süveybe bunu Ebû Leheb’e müjde vermişti. Ebû Leheb de verdiği bu müjdeden dolayı Süveybe’yi azat etmişti.” (İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, 9/145)

*Allah, Ebû Leheb ve Ümmü Cemil gibi kin, nefret ve intikamının kurbanı, kendini tahribe vermiş, en olumlu şeyleri yıkmayı kendisi için vazife edinmiş çağın/çağların Ebû Leheblerini, Ümmü Cemillerini -murad-ı sübhanisi o istikamette ise- hidayet eylesin. Yoksa şerlerinden ümmet-i Muhammedi ve sizi (Hizmet hareketinin insanlarını) masun ve mahfuz buyursun! Vesselam…

Kırık Testi: İslâm’ın İnsan Tabiatı İle Bütünleşmesi

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: İslâm’ın, insan tabiatının bir yanı ve derinliği hâline gelmesi hangi hususlara bağlıdır?

Cevap: İslâm’a ait nazarî bilgilerin, insan vicdanında mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun şekilde duyulup hissedilebilmesi ve onların zamanla insan tabiatının bir derinliği hâline gelmesi öncelikle nazarî bilginin amele dökülmesinin olmazsa olmaz bir şart olduğunun bilinmesine bağlıdır. Bazı felsefeciler “amelî akıl” ve benzeri mefhumlarla esasında bu meseleye dikkat çekmiş, sofiler de “seyr u sülûk-i ruhânî” gibi yol ve sistemlerle bu konu üzerinde durmuşlardır.

Mesela felsefecilerden Bergson, hakikatin ancak vicdanî duyuş ve sezişle bulunabileceğini ifade ederken; Kant da, Allah’ın amelî akılla bilinebileceği üzerinde durmuştur. Batı kültürü içinde yetişmiş bu filozofların hakikate ne kadar aşina olduğunun ve bizi ne ölçüde hakikate aşina kılacağının münakaşası her zaman yapılabilir. Bu, ayrı bir meseledir. Fakat şurası bir gerçek ki, Allah’ın bilinmesi mevzuunda çoğu zaman sizin ortaya döktüğünüz deliller sadece nazarî bilgi olarak kaldığında iman ve İslâm’a ait esasların koruma altına alınmasında bu durum yeterli olmayabilir. Evet, nazariyatta kalmış her türlü bilgiyi ve delili bir muhalif rüzgâr alıp götürebilir. Bu açıdan nazarî bilgilerin mutlaka amel blokajı üzerine oturtulması gerekir.

Kurtuluş Yolu: İman ve Salih Amel

Aslında Kur’ân-ı Kerim,

 لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ إِلَّا الَّذِينَ أٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

Andolsun biz insanı ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattık. Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük. Ancak iman edip salih amel işleyenler müstesna…” (Tîn sûresi, 95/4-6) ifadeleriyle insanın hüsrandan ve esfel-i safiline gitmekten kurtuluşunu, iman ve salih amele bağlamıştır.

Âyette hem iman, hem de amel için fiil kalıbının kullanılması, kurtuluş için iman ve ameldeki sürekliliğe işaret etmektedir. Bu açıdan insan, hiçbir zaman dünkü imanını yeterli görmemeli ve tıpkı sahabe efendilerimiz gibi yanındakilere, “Hele bir gelin de Allah’a yeniden iman edelim.” (Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/265) diyerek imanını sürekli yenileme gayreti içinde olmalıdır. Siz, daha önce imansızlığa ait bütün problemleri halletmiş ve onları idama mahkûm etmiş olabilirsiniz. Fakat iman adına elde ettiğiniz bu kazanımları kaybetmemek için hiçbir zaman ulaştığınız noktayı yeterli görmemeli ve imanınızı her gün bir kere daha yenilemenin yollarını aramalısınız.

İmanın ardından, arızasız, kusursuz, riyasız, süm’asız, süreklilik arz eden salih amel üzerinde durulmuştur. Salih amelin kapsamı çok geniştir. Allah’a imandan ibadet ü taate, ondan anne baba hukukuna riayete, ondan da mü’minlerin haklarının korunmasına kadar yapılması gereken bütün ameller, salihât kategorisi içinde mütalaa edilir. Salih amel için de fiil kipinin kullanılması, insanın bir kere salih amel yapmakla yetinmemesi, âdeta kendisini salih amel çağlayanına salması ve hayatını hep bu akıntı içinde sürdürmesi gerektiğini ifade etmektedir.

Aynı mazmunu Asr Sûresi’nde de görebilirsiniz. Bu sûrede de, insanın hüsranda olduğu ifade edildikten hemen sonra, bundan kurtuluşu, iman ve salih amele bağlanmıştır. İnsan mahiyetinde “kuvve-i şeheviye”, “kuvve-i gadabiye” ve “kuvve-i akliye” gibi menfiliğe de açık bir kısım güç ve duygular bulunmaktadır ki, bunlar her zaman insanı hüsrana sürükleyip batırabilir. İşte zikredilen bu iki sûrede Cenâb-ı Hak, insanı zehirleyecek bu tehlikelere karşı panzehir olabilecek reçeteyi bizlere göstermiştir. Bu hakikati anlatma sadedinde İmam Şafiî, “İnsanlar, Asr sûresini, önünü, arkasını düşünüp değerlendirerek “tedebbür” etseler bu, onlara yeterdi.” (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 1/3) demiştir.

Acz u Fakr Şevk u Şükür

Sofîler de, Müslüman şahsiyetinin oluşması ve insanın yeni bir fıtrat kazanması adına seyr u sülûk-i ruhânîyi tavsiye etmişlerdir. Fakat bunun da kendine göre değişik yol ve yöntemleri vardır. Büyük zatlar, biraz da kendi yaşadıkları dönemde Müslümanları baskı altına alan faktörleri göz önünde bulundurmuş ve bunlara karşı mücadele etmeye müsait sistemler kurmuşlardır. Kimisi sistemini yedi nefis mertebesine bağlarken kimisi de sistemini letâif-i aşere (on latîfe) üzerine tesis etmiştir.

Hazreti Pîr ise, vaz’ ettiği sistemi, acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak ve şükr-ü mutlak olmak üzere dört esasa bağlamış ve bir de bunların mütemmimi olabilecek iki esastan bahsetmiştir ki, bunlar da şefkat ve tefekkürdür. (Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.17 (Dördüncü Mektup); Sözler s.518 (Yirmi Altıncı Söz, Zeyl)). Bu sistem, potansiyel insanın hakikî insan olabilmesi ve kemale erebilmesi için takip edilmesi gereken bir yoldur. Fakat bir insanın bu esasları kabullenmesi ve içine sindirmesi ciddî bir cehd u gayrete vabestedir.

Bu esasların birincisi olan acz-i mutlak, insanın arzu ettiği her şeyi yapamamasının şuurunda olması demektir. Hâdiseler, Cenâb-ı Hakk’ın belirlemiş olduğu plan ve programa göre meydana geliyor ve biz çoğu zaman bunlara müdahale edemiyoruz. Bu konuda iradenin fonksiyonunu inkâr etmesek de, neticeleri yaratanın Allah olduğu da muhakkak. Öyleyse insan, Sonsuz Kudret ve Sonsuz İrade karşısında kendisini deryada damla gibi görmeli ve O’nun karşısındaki yerini ve konumunu kabul etmelidir.

Fakr-ı mutlak ise insanın, her nesne ve her varlığın hakikî sahibi, maliki Allah olduğu gerçeğini kavraması demektir. Sahip olduğumuz her şey O’ndan. Bizi varlığa erdiren, belli imkânlara mazhar kılan, Müslüman yapan, Nebiler Sultanı’nı (sallallahu aleyhi ve sellem) tanıtan, hiçbir liyakatimiz olmadığı hâlde bize yüksek ufukları gösteren, bizi yüksek ideallere bağlayan ve bunları realize etmeye bizi sevk eden O’dur. Biz, Rabbimizin üzerimizdeki nimetlerini bir kenara bırakarak kendimiz adına bir tekmil vermeye kalksak, elimizde hiçbir şey kalmayacaktır. O hâlde bedenimiz, aklımız, hissimiz, fikrimiz ve sahip olduğumuz daha başka şeylerin hepsi O’ndansa, biz neyiz? Biz, Hazreti Pîr’in ifadesiyle, O’nun varlığının ziyasının gölgesinin gölgesinin gölgesi, zıllî birer varlığız. O’nun karşısında bize, deryada damla bile denemez. (Bediüzzaman, Mektubat s.61-62 (On Beşinci Mektup, Altıncı Sual))

Tefekkür ve Şefkat

Zikredilen bu esaslar çok önemli olsa da, onlar sadece birkaç kez okuma ve üzerinde düşünmekle tam mânâsıyla insan tabiatıyla bütünleşemez. Bunların insanın tabiatının bir derinliği haline gelmesi, ciddî bir teemmül, tedebbür ve tezekküre bağlıdır. İnsan, Kur’ân ve kâinat üzerinde derinlemesine düşünmeli ve her sohbeti evirip çevirip bu mülahazaların açılımına bağlamalıdır. O, neye malik olduğunu, ne kadar sermayesinin bulunduğunu ve ne kadar gücünün var olduğunu sürekli düşünmelidir. Esasında insanın şevk ü şükür mülâhazalarına ulaşması böyle bir aktif düşünce sistemine bağlıdır.

Mesleğimizin esaslarından bir diğeri olan şefkat ise, insanlığa karşı merhametli olmak ve ölesiye başkalarını kurtarma gayreti içinde bulunmak demektir. Hatta insan, sahip olduğu şefkat duygusunu sadece insanlıkla da sınırlı tutmayarak onu bütün bir varlığa yaymalı ve hemen her fırsatta bu duyguyu derince sergilemelidir. Öyle ki o, yerde çırpınan bir arının karşısında ağlayacak ölçüde engince bir şefkate sahip olmalıdır.

Hiç şüphesiz böyle bir şefkat duygusunun kazanılması da, tefekkür ve tedebbürün yanında, güçlü bir ahiret inancına sahip olmaya bağlıdır. Zannediyorum enbiya-i izamdaki o fevkalâde heyecan ve helecan da, su-i akıbet endişesiyle, hüsn-ü akıbet iştiyakından kaynaklanmaktadır. Çünkü onlar, başıboş bırakılan insanların Cehennem’e yuvarlanacağını bilmekte ve öbür tarafta bütün debdebe ve ihtişamıyla salınıp duran bir Cennet’in varlığına da kesin olarak inanmaktadırlar. İşte bu sebepledir ki onlar, insanları böyle bir Cennet’e sevk edebilme adına bütün ceht ve gayretlerini ortaya koymuşlardır. Kur’ân-ı Kerim’de iki âyet-i kerimede az farkla, “İnanmıyorlar diye, neredeyse kendini öldüreceksin.” (Şuarâ sûresi, 26/3; Kehf sûresi, 18/6) hitabına muhatap olan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hâli de, ondaki bu engin mülâhazalardan kaynaklanmaktadır.

Evet insan, gerek Hazreti Pîr’in ortaya koyduğu bu yolla gerekse daha başka yol ve yöntemlerle âdeta bir helezonda yükseliyor gibi yukarılara çıkmaya çalışmalıdır. O, bir taraftan bulunduğu makamın hakkını verirken diğer yandan da sürekli nazarlarını daha yüksek makamlara dikmeli ve doyma bilmeyen bir mârifetullah yolcusu gibi her zaman, “Daha yok mu?” demelidir. Eğer, bulunduğu makamda mazhar olduğu varid ve mevhibeleri iyi değerlendirebilirse bu, onun içinde yeni şeylere karşı iştiyak uyaracak ve böyle bir yolcu sürekli değişik kapılar çalacaktır.

İstikamet ve Kesintisiz Gayret

İçinde uyanan iştiyaklar istikametinde hareket eden böyle bir hak yolcusu sürekli çıtayı yükseltmeye çalışacak ve yükselttikçe de buna göre hareket etme imkânı doğacaktır. Böylece o, salih bir dairenin içine gireceğinden, sürekli içinde yeni iştiyaklar oluşacak ve bu iştiyaklarla da yeni mertebelere talip olacaktır. Yani insan şart-ı adi planında gayretini ortaya koyduğu zaman, asıl şart olarak ilâhî meşiet taalluk edecek ve onu arzu ettiği mertebelere ulaştıracaktır.

Elbette bütün bunların birdenbire içselleştirilmesi ve insanın tabiatı hâline gelmesi mümkün olmayacaktır. Bu, ciddî bir gayrete vabestedir. Gerçi bazı hususî durumlarda harikulâdelikler gerçekleşebilir ve insanlar birdenbire insanî kemalâtın zirvesine ulaşabilirler. Mesela Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda kısa bir süre kalan insanlar sahabî olma ufkuna ulaşmıştır. Çünkü O’nun huzuru, muhataplarını derinden derine etkileyen bir insibağ atmosferidir. O’nun hâli, tavrı, oturuşu kalkışı, sükûtu, konuşması, yüzündeki yer yer ürperti, zaman zaman da sevinç ifade eden çizgileriyle hep Allah’ı hatırlatır. O, yanındakilere her hâliyle Allah’ın huzurunda olduğunu hissettirir.

Aynı şekilde Nebiler Serveri’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) sonra gelen bazı Allah dostları da, atmosferlerine giren insanları bazen bir nefhada insan-ı kâmil olma ufkuna ulaştırabilirler. Mesela Hazreti Pir-i Mugan’ın etrafında yer alan Tahiri Mutlu, Hasan Feyzi, Hafız Ali ve Hulusi Efendi gibi yüksek istidatlarda bu dikey yükselişi görebilirsiniz.

Fakat bütün bunlar ender-i nadirattandır, süreklilik arz etmez. Çünkü o, bir ikram-ı ilâhîdir. Bu ikram-ı ilâhî, enbiya-i izamda bir mu’cize şeklinde tezahür ederken, evliya-i kiramda ise bir keramet şeklinde ortaya çıkar. Bu meselenin objektif olanı yani herkes için her zaman başvurulabilecek şekli ise, bu konuda iradenin hakkını vermekten geçmektedir.

Biz, kendi değerlerimizi tabiatımızın bir derinliği hâline getirmek istiyorsak, beslenme kaynaklarımızla aralıksız bir iştigal içinde bulunmaya çalışmalı, oturup kalktığımız her yerde sohbet-i cânan demeli ve bütün konuşma ve sohbetlerimizi bunlar üzerinde örgülemeliyiz.

Bir de unutulmamalıdır ki, insan Allah’a kulluk konusunda ciddî cehd ü gayret sarf ederse, Allah da ona yardımcı olacaktır.

“Sen Mevlâ’yı seven de, Mevlâ seni sevmez mi?

Rızasına iven de, Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında, canlar feda eylesen,

Emrince hizmet etsen, Allah ecrin vermez mi?”

Siz Allah’a teveccüh ederseniz, O da size teveccüh muamelesinde bulunur; siz, nazarlarınızı O’na yöneltirseniz, O da size bakar; siz kalbinizi O’na açarsanız, O da bu kalbi boş bırakmaz.

Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki, insan, İslâm’ı yaşamayı tabiatı hâline getirebilirse, bir kısım ibadet ve mükellefiyetleri yerine getirme hususunda çok fazla zorlanmayacaktır. Mesela uykuyu bölerek gecenin bir vaktinde kalkma ve teheccüt namazını kılma, nefse ağır gelen bir ameldir. Fakat insan, bunu âdet hâline getirmiş, tabiatına mal etmiş ve âdeta Allah’la gizli bir vicdanî mukavele yapmışsa, yataktan kalkma konusunda çok rahatsızlık duymayacaktır. Belki ilk anda uykunun verdiği mahmurluğun etkisiyle bir sarsıntı yaşayacaktır ama kendisini namaza salıp da namazını duayla taçlandırdığı ve içini Allah’a dökmeye başladığı zaman kendi içinden, “Ne iyi ettim de uyandım ve gecenin bu tenha saatlerini Rabbimle münasebetim adına değerlendirdim!” diyecektir.