Posts Tagged ‘Hulefa-i Râşidîn’

Bamteli: İÇTİMAÎ HUZUR VE YÜKSELİŞİN VESİLELERİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Müminler, terakkî ve asayişin temini için mesâîlerinin tanzimine, aralarındaki emniyetin tesisine ve teâvün düsturunun teshiline muhtaçtırlar.”

Dert, çok büyük!.. Âkif, kendi dönemi itibariyle, o derdi iki mısrada şöyle seslendirmiş; kendisi gibi vefalı olduğuna inandığı bir insan, yanından geçerken, “Gitme, ey yolcu, oturup beraber ağlaşalım.” demiş. Burada ben, bir kelimenin yerini değiştiriyorum, ama aruz bozulmuyor:

“Gitme ey yolcu, oturup beraber ağlaşalım,

Elemim, bir yüreğin kârı değil, paylaşalım!..”

Gayet net… Sıkıntılı dönemlerde bir araya gelip elemi paylaşmak, kardeşlerimizin arkasında olduğumuzu ifade etmek, onlara destek olmak, çok ciddî olarak “teâvün” (karşılıklı yardımlaşma) esaslarını hayata geçirmek, pratik hayata geçirmek, önemli.

Hazreti Pîr, -bir- “mesâîlerin tanzimi” diyor. İşler, çok ciddî olarak dizayn edilmeli, mâkul bir çerçevede, makul bir blokaj üzerine bina edilmeli. Yani çok ciddî bir statiğe tâbi tutulmalı, riyazî mülahazaya dayandırılmalı, mantığın hesap buuduna dayandırılmalı, matematik buuduna dayandırılmalı… Mesâî öyle tanzim edilmeli, öyle tanzim edilmeli ki, gelecekte o mesâîye terettüp eden iyi veya kötü şeyler karşısında pişmanlık yaşamayalım; iyi neticeler karşısında “elhamdülillah” deyip dahasına talebimizi ortaya koyalım; olumsuz sonuçlar karşısında da “keşke” deme durumunda kalmayalım.

Mesâîyi iyi tanzim etmek lazım. Bu, çok tekerrür eden bir ifadeyle, “mahrûtî bir nazar”a bağlı; yeni ifadesiyle “bütüncül bir bakış”a bağlı. Çok ciddî sebep-sonuç mülahazalarını nazar-ı itibara almak lazım. O yönüyle “kozalite”ye ircâ edebilirsiniz, meseleyi: Bu sebep, bir sebep; fakat ihtimal şunu da doğurabilir, şunu da doğurabilir, şunu da… Sonra üçüncü nesil olarak, “torun”; onlardan da şu doğabilir, şu doğabilir, şu doğabilir. Dördüncü nesil; onlardan da şu doğabilir, şu doğabilir, şu doğabilir… Daha ilk sebepten başlayarak, onuncu müsebbebe kadar, onuncu esere kadar, onuncu ürüne kadar hepsini “bütüncül bir nazar”la müşahedeye almak, elden geldiğince planları ona göre yapmak ve mesâîyi ona göre tanzim etmek lazım.

Meseleyi basite ircâ etmemek lazım; gayet veciz olarak “mesâîlerin tanzimi” diyor. Hayat-ı ictimâiye-i İslamiyede, hayat-ı ictimâiye-i aileviyede, hayat-ı ictimâiye-i idâriyede ve hayat-ı ictimâiye-i siyasîyede, mesâînin tanzimi çok önemlidir. Karşımıza çıkan hadiselerde, meseleyi sadece bugüne bağlı, o hadiseye bağlı ele aldığımız zaman, başkaları tarafından yanıltılmış oluruz, hiç farkına varmayız. Öyle komplikasyon fasit daireleri içine gireriz ki, bu defa, yine yanlış yaparız, yine yanlış yaparız… Ve zaten bin yanlıştan bir tane doğrunun doğduğu hiç görülmemiştir. Yanlış, yanlış doğurur; yanlış, yanlış doğurur; bir kısır döngü içinde hep sürer gideriz. Bu itibarla da, her şeyi derinden derine hesap etmek lazım. Bu, mesâî tanziminde, umumî manada, mutlak manada, mücerret meselenin ifadesi…

   Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların görüşlerini alıyor ve planladığı her işi maşerî vicdana mâl ediyordu.

Buna destek olabilecek bir faktör daha vardır ki, o da, “meşveret”tir, “ortak akıl”dır. Esas, “kolektif şuura müracaat etmek”; büyük-küçük demeden, herkesin düşüncesini almak ve herkesin düşüncesini saygıyla karşılamak… Diyeceğimiz-edeceğimiz şeyler mevzuunda, herkesin düşüncesini bir unsur olarak kabul etmek, hesap içinde mütalaaya almak ve “Şöyle bir mülahaza, şöyle bir düşünce de vardı!” demek, çok önemlidir. Meşveret…

Meşveretteki bu inceliği, İnsanlığın İftihar Tablosu (elfü elfi salâtin ve elfü elfi selâmin aleyhi) ortaya koymuştur. Kendisi vahiy ile müeyyed olduğu halde, sizin-bizim göremeyeceğimiz meseleleri gayba muttali o gözüyle (eski ifadesiyle “gayb-bîn” gözüyle) görüyor olmasına rağmen hemen her meseleyi istişare etmiştir. Oturuyor; irşad ettiği, yetiştirdiği, hâlesine aldığı insanlara meseleleri soruyor. “Çıraklarına” diyebilirsiniz, “talebelerine” diyebilirsiniz, umumî manada “ümmet-i hâzıraya” diyebilirsiniz veya “ashâbına” diyebilirsiniz. Tabi onun (ashâbın) ayrı bir manası var; “arkadaşları” demek; beraber oturup kalkan.. O’nun o nâfiz sohbeti ile beslenen.. bir yönüyle, hep bir “ba’s-ü ba’de’l-mevt” yolunda olan.. bir “diriliş” yolunda bulunan insanlar. Kendi yetiştirdiği, kendi irşad ettiği, belli bir ufka yükselttiği o insanların düşüncelerini almayı ihmal etmiyor. Bedir’de öyle yapıyor, Uhud’da öyle yapıyor, Hendek’te öyle yapıyor.

Hendek’te nasıl yapıyor? Selmân-ı Fârisî’nin teklifini değerlendiriyor. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisi düşünmüştür onu mutlaka: Müdafaa harbi yapmak lazım; kefere vü fecerenin Medine’nin içine girmesine meydan vermemek lazım; ona göre bir kısım tabiyeler oluşturmak lazım; bu güne kadar kullandığımız harp stratejilerini kullanmamak lazım, çünkü bu defa ona göre tedbirlerini almışlardır; şaşırtmak lazım, şaşırtmak. Bunlar, bizim zaferimiz adına, karşı tarafın da çok zarar görmemesi adına çok önemlidir. Nitekim Hendek’te öyle oluyor.

“Allah Rasûlü, kendisi düşünmüştür.” diyorum ben; O’nun o yüksek fetânetine ve firâsetine binaen diyorum bunu. Yemin de edebilirim; haşa ve kella, “Öbür tarafta hesabını vermeye hazırım!” demeyi, nezaketsizlik/küstahlık sayıyorum. Fakat O’na o kadar saygım, o kadar itimadım, o kadar güvenim var. O kadar olmasa zaten, O’na inanmış sayılmazsın.

Bununla beraber, Selmân-ı Fârisî’ye soruyor, orada istişare ederken; o da diyor ki: “Yâ Rasûlallah! Biz muhasara edildiğimiz zaman şehrin etrafında bir hendek kazarak kendimizi savunurduk.” Anadolu’dan gitmiş birisi. Fars deniyor ama Arap olmadığından dolayı böyle diyorlar; onlar Arap olmayanlara “Acem” diyorlar (veya insanları geldikleri bölgeye izafe ediyorlar.) Onun için “Fârîsî” denmiş ona, yoksa İranlı/Pers değil, Anadolu’dan gitmiş. Diyor ki, “Yâ Rasûlallah! Bizde böyle bir şey olduğunda, biz hendek kazardık!” Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mülahazasıyla, o mevzudaki o iç ihtisaslarıyla örtüşüyor bu. Sahabe-i kiram da mâkul buluyor bunu. Ve herkes kazmayı, küreği, manivelayı eline alıyor, Medine’ye girme noktasında derin bir hendek kazıyorlar; öyle ki, her halde 10 metre genişliğinde. Nitekim ancak bir veya iki insan atıyla atlayabiliyor orayı, yarış atlarıyla atlayabiliyorlar; o hendeği geçebilenlerden biri, Amr İbn Abdilvüdd oluyor.

   Kolektif şuura ve istişare ruhuna saygılı olmak, peygamberlerin ahlakı ve sâlihlerin de şiarıdır.

Allah Rasûlü, Selmân-ı Fârisî ile meseleyi istişare ediyor ve Ashâb nazarında, onun dediğine göre, orada hendek kazma işine girişiyor. Efendim, bir Mürşid-i A’zâm, bir Mübelliğ-i A’zâm, bir Üstad-ı A’zam (sallallâhu aleyhi ve sellem); yetiştirdiği çırağının düşüncesine saygılı davranmak suretiyle, bize ders veriyor. Küçükten de gelse, evladınızdan da gelse, çocuktan da gelse, sizin ehemmiyet vermediğiniz, sıradan gibi gördüğünüz bir insandan da gelse, onun düşüncesine de kulak verin, dinleyin, mülahazaya alın!.. Bilemezsiniz, onun içinde de ciddî bir cevher vardır; alır, değerlendirirsiniz. Bize ders veriyor, Mürşid-i A’zam, Müderris-i A’zam, Mübelliğ-i A’zam (sallallâhu aleyhi ve sellem), bize ders veriyor.

Evet, mesâî tanzim edilirken, esasen, onun belli bir “makuliyet” üzerine bina edilmesi fakat orada kolektif şuura müracaatın da ihmal edilmemesi çok önemlidir. Meşveret… Onun için Ashâb-ı kirâm’ın -bildiğiniz gibi- senâ edildiği bir yerde, Şûrâ sure-i celîlesinin 38. âyet-i kerimesinde, وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ deniyor; “Onlar, öyle güzide, öyle nâdide, öyle kâmet-i bâlâ insanlardı ki, meselelerini meşverete bağlı götürürlerdi! İşleri, meşveret çerçevesinde/yörüngesinde cereyan ederdi!” Böyle denmek suretiyle, sayılan faziletlerin yanında, ayet onunla noktalanıyor: وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلاَةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “Yine onlar, Rabbi’lerinin davetine kulak verip, (emir ve yasaklarında O’na itaat ederler); namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve işleri aralarında istişareye dayalı olarak yürütülür. Onlar, kendilerine rızık olarak ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan geçimlik olarak muhtaçlara) verirler.” (Şûrâ, 42/38)

Evet, o mahrutî nazarın, o bütüncül bakışın isabetli olabilmesi için esasen başkalarının düşüncelerinin de alınması lazımdır. Nitekim Araplar der ki, عَقْلاَنِ خَيْرٌ مِنْ عَقْلِ وَاحِدٍ “İki akıl, bir akıldan hayırlıdır.” ثَلاَثُ عُقُولٍ “Üç akıl” evleviyetle خَيْرٌ مِنْ عَقْلٍ وَاحِدٍ “bir akıldan daha hayırlıdır.” Ee dört olursa, elbette; beş olursa, elbette; altı olursa, elbette. Hayatın her biriminden insanın düşüncesine müracaat edilirse, bir yönüyle bütün hayat birden bire nazar-ı itibara alınarak öyle bir mantığa, öyle bir muhakemeye müracaat edilmiş olur. Bu açıdan, “mesâîlerin tanzimi” derken, meseleyi basite ircâ etmemek, bu hususları da gözetmek gerekmektedir.

   Yapılacak işlerin taksimi ve herkesin başarılı olabileceği yerlerde istihdamı çok önemlidir; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, vazifeye göre insan seçiminde de eşi benzeri yoktur.

Hazreti Üstad, “a’mâlin taksimi” kaidesini de nazara veriyor. Evet, hizmet edilirken, herkes ne yapabilecekse ve neye kabiliyeti yetiyorsa, onun çok iyi bilinmesi ve aynı zamanda amelin, aksiyonun ona göre taksim edilmesi lazımdır. “Bu, bir talebe olabilir; bu, bir muallim olabilir; bu, gönüllere giren iyi bir mürşit olabilir; bu, iyi bir idareci olabilir; bu, çok engin bakışlı, tâ uzakları görüyor, bence, her zaman fikrine müracaat edilecek birisi olabilir…” Bunların her birerlerini bir yere bir nöbetçi gibi dikmek suretiyle, esasen, onları rantabl olarak değerlendirmek lazımdır.

Bilmediği bir alanda, bir insanı istihdam ettiğiniz zaman, beklediğiniz ürünü ondan alamazsınız, neticeyi alamazsınız. O insanın rantabl olabilmesi… Hani Kıtmîr’e çok defa soruyorlar: “Nerede okusun?!.” Bakılmalı: Hobisi ne istikamette? “Yani, liseyi bitirmiş; tıp mı okusun bu, sosyal bilimlere mi girsin, fen bilimlerine mi girsin, falana mı girsin, filana mı girsin, resme mi girsin, sinemaya mı girsin?” Neye daha ziyade meyli var, ne ile uğraşıyor?!. Amatörce ne ile meşgul oluyor?!. Demek ki, o mevzuda, ister “zaaf” deyin buna, ister “hobi” deyin, bir meyli var. O istikamette değerlendirdiğiniz zaman, adımlarını daha geniş atar, o mevzuda daha hızlı ilerler. Bunun gibi, şahısları çok iyi bilerek, tahmil edeceğiniz vazife/misyon açısından iyi okuyarak, onlara yön belirlemelisiniz.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) değişik insanları, değişik yerlerde istihdam mevzuunda da eşsizdi. “En-Nûru’l-Halid”de (Sonsuz Nur’da) ifade edildiği gibi… Mesela, bir yerde Hazreti Hâlid gibi birisi, “Ben de gidebilirim!” diyor. Biliyorsunuz, iki tane süper gücün başına bir balyoz gibi inmesini bilen bir adam o. Hazreti Ebu Bekir’e “Analar, Hâlid gibisini doğurmamıştır!” dedirten bir adam. Velid’in oğlu ama Allah öyle bir kabiliyet vermiş… Belli bir süre, o sütreyi, o perdeyi aşamamış; babasının, önüne koyduğu, kabilesinin, önüne koyduğu o perdeyi, o sütreyi aşamamış. Kendi yürüdüğü yolun zikzaklarını görüyor, bir “patika” olduğunu görüyor. Uzaktan uzağa, Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yürüdüğü yolun da bir “şehrâh” olduğunu sezer gibi oluyor. Ama geliyor, geliyor; babaya takılıyor, kabileye takılıyor; حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا “Biz, atalarımızı neye inanıp neyi uygular halde bulmuşsak, o bize yeter!” (Mâide, 5/104); بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” (Bakara, 2/170) sütresine takılıyor. Fakat içinde hep varmış; hep varmış ki, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu takdir ediyor. O (Hazreti Hâlid) müstesnâ dâhî. Mahmud Akkad, dört halifeyi dâhîler içinde (Hazreti Osman’da biraz şüphe ortaya koyar) zikretmenin yanı başında, Hâlid’i de dâhîler arasında zikreder. O da askerî ve idarî bir dâhîdir. Esas, içinde var. Onun için, kendi gönlüyle geliyor; öyle bir babayiğit, -öyle yakışıyor ki ona, öyle babayiğit- kendi gönlüyle geliyor İnsanlığın İftihar Tablosu’nun huzuruna. Allah Rasûlü buyuruyor ki; “Ben de diyordum ki, nasıl oluyor da Hâlid, hâlâ o cephede duruyor? Nasıl oluyor da, babasına takılıyor?!.” O (sallallâhu aleyhi ve sellem), çoktan onu keşfetmiş. Fakat her şeyin bir miadı var, vakt-i mev’ûdu var; o zaman gelince öyle olacak. Fakat “adam” öyle bir adam ki, üç sene içinde Müslümanlığı adına öyle amudî yükseliyor (dikey yükseliyor) ki, diğer sahabe ile beraber, omuz omuza geliyor. Hazreti Hâlid… Onun öyle derin yanları var.

Hazreti Ali’nin de başka hususiyetleri var. Şayet gerçekten Hazreti Ali’den ise onlar -ben ondan olduğuna inanıyorum- o virdlerine bakınca, tam bir söz sultanı. Efendisinden beslenmiş ki O bir yönüyle amcazâdesi, bir yönüyle kayınpederi, fakat bütün bunların ötesinde, Peygamberi; aynı zamanda, can u gönülden dilbeste olduğu, yoluna baş koyduğu, ayağını bastığı toprağı yüzüne sürme diye çektiği bir İnsan (sallallâhu aleyhi ve sellem); O’nunla irtibatı var. Söz sultanı… O virdlerine bakıldığı zaman, o Nehcu’l-Belâğa’ya bakıldığı zaman -müzakere etmiştik- bazen benim inanasım gelmiyor Hazreti Ali’nin öyle söylediğine. Çünkü mesele, o kültürün, o anlayışın gelişmesine vâbeste; gelişmiş, gelişmiş, öyle zirve yapmış ki!.. Düşüncede, ifade zenginliğinde, edebî üslupta, Zat-ı Ulûhiyet mülahazalarını doğru ifade etmede, Peygamber bağlılığını doğru ifade etmede, Allah karşısında kendi yerini doğru belirleme mevzuunda öyle bir zirve ki, ben şaşıyorum; diyorum, “Acaba, sonradan yirmi tane akıl bir araya geldi ve bunları söyledi de Hazreti Ali’ye mi isnat ediyorlar!” Dolayısıyla böyle “nâfizü’l-kelim” bir insan.

Şimdi, Allah Rasûlü kırmıyor, önce Hazreti Hâlid’i gönderiyor Yemen’e; o gidiyor oraya. Beraberinde giden zat, sahabî diyor ki; “Bir akşam oturdu, iki akşam oturdu, üç akşam oturdu Hâlid; (dev adam) konuşuyor ama üç tane insan gelmiyordu!” O da anlıyordur bunu. Gönül rahatlığıyla geriye dönmeye teşne. Sonra Hazreti Ali’yi gönderiyor Efendimiz. Kimi, nerede istihdam etmek gerektiği mevzuunda, yok eşi-menendi O’nun; hiçbir şeyde olmadığı gibi eşi-menendi. Hazreti Ali’yi gönderiyor. Hazreti Hâlid de Hazreti Ali’yi kıskanmaz; “Ben yapamadım, o yaptı!” demez, kıskanmaz; konumuna saygılı olur. O da ayrı bir firaset, ayrı bir fetanet işi. Peygamberlerin önemli vasıflarından bir tanesi de odur; her şeyi, mahrutî bakışla, bütüncül kavrama.

Hazreti Ali, gidiyor. Sahabî diyor ki, “Geldi; bir akşam, iki akşam geçmeden, halkalar oluştu birden bire; Hazreti Ali’nin etrafında halkalar oluştu.” Çünkü o koca sultan, “söz sultanı” aynı zamanda. Ruhlara öyle tesir ediyor ki!.. Üç dört yaşından itibaren İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yanında neş’et etmiş tâ o güne kadar; bütün ömrü, o vahyin sağanağı altında neş’et etmiş. Kuvve-i inbatiye de sağlam. Oksijenini doğru almış. Dolayısıyla çok mükemmel, boy atmış bir çınar gibi gelişmiş, manevî yapısı itibariyle. Haydar-ı Kerrâr, Damad-ı Nebî, Fâtih-i Hayber, Dilber-i Gülberg. Evet, bir anda âdeta bütün halk, etrafında toplanıyor, cami cemaatinden kalabalık bir şey. Oradan ne kadar İslamiyet’e iltihak eden insanlar oluyor!.. Ve ne kadarı onların -Becile’den- Kadisiye savaşında şehit oluyor?!.. Cerîr İbn Abdullah el-Becelî, o babayiğitlerin önde gelenlerinden.

   Elden geldiğince, her işi ehline vermek ve herkese başarılı olabileceği bir iş tahmil etmek de emanette emin olmanın gereğidir.

Evet, a’mâli taksim mevzuunda, “Kim, nerede, ne yapabilir?” mevzuunu belirlemek çok önemlidir. Belki bunda bile, yine o kolektif şuura, ortak akla müracaat etmek lazım. “Benim hoşuma giden, bana yakın duran, -Özür dilerim; kardeşlerimiz arasında öyle yoktur, siyasî değiller ki, mütebasbıs olsunlar!- tabasbus yapan, dolayısıyla da gözüme girmiş, gözüme değil -hayır- gönlüme girmiş, basarıma değil basiretime otağ kurmuş… Ben onu seçip gönderiyorum bir yere!..” Öyle değil. Biz Peygamber değiliz ki!.. Aklımız, O’nun bildiğinin binde birine ermez. Dolayısıyla ortak akla müracaat etmek lazım. مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَMeseleyi ortak akla ircâ edenler, haybet yaşamazlar; mutlaka kazanımlı çıkarlar.

Dolayısıyla bize düşen şey, odur bu mevzuda; a’mâlin taksimi mevzuunda da ortak akla müracaattır. “Kim, ne iş yapar?!.” mevzuunu iyi belirlemektir. Şayet, mesela “Üneyvir”i getirir, serasker yaparsanız; “Tuleyt”i serkâr/serker yaparsanız; “Cümeyl”i bilmem ne yaparsanız… Anladınız değil mi?!. Devlet-i Aliyye’nin başının yeneceğini beklemeye durun bence!.. Evet, darmaduman olacağını beklemeye durun, başınızın çaresine bakın!.. Bulun birer tane merkûp, bulunduğunuz yerden sağa-sola kaçmaya durun!.. Eğer, Naciye sultan ile evlenmek, bir insanı serkâr yapıyorsa veya serasker yapıyorsa, bence, o insan, adıyla değil de “Üneyvir” diye anılmalı!.. -Öyle bir kelime yok, ben uyduruyorum.-

Evet, mesâîyi tanzim etmek önemli olduğu gibi yapılacak işleri taksim edip her işe en uygun insanı seçmek de mühim. Zira bir insanı yerinde değerlendirmediğiniz zaman, o, karakterinin gereğini sergiler ve kimse de laf anlatamaz öyle birisine. Dolayısıyla, kimi, nerede istihdam edecekseniz, onu bilmeniz lazım. Mesâînin tanzimi gibi amellerin taksimini de gözetmeniz lazım. Bileceksiniz, “Bu adam, imamlık yapabilir; bu, ancak müezzin olabilir.”

Bilal-i Habeşî’nin, imamlık yaptığını bilmiyorum. Sonraki dönemde, bilemiyorum, onca zaman İnsanlığın İftihar Tablosu’na refakat eden bir insanın yapmamış olması da düşünülemez. Fakat sesi güzel, makamı da güzel, ezanı güzel edâ ettiğinden dolayı hep ezanı o okuyor; bir yerde de İbn-i Ümmi Mektum okuyor. Allah Rasûlü, onu da orada istihdam buyuruyor. Evet, o mevzuda da öyle birisinin seçilmesi lazım; imamette birisinin seçilmesi lazım; mahalle muhtarlığında birisinin seçilmesi lazım… On defa test etmeniz lazım!.. Çalar mı, çırpar mı?!. Arpayı ağzına koymaktan “Haram, haram!” diye kaçınır mı?!. “Keşke zehir yutsaydım!” diyecek kadar kalbi var mı?!. On defa test eder, öyle muhtar yaparsınız.. on defa test eder, öyle nahiye müdürü yaparsınız.. on defa test eder, öyle kaymakam yaparsınız.. on defa test eder, öyle vali yaparsınız… İffetli, ismetli, haram yemez, haksızlığa girmez, Hakk’ın hatırını her şeyden üstün tutar ve katiyen batıla meyletmez. Daha yukarılara doğru, siz sonra, kendi kendinize çıkarın. En zirveye kadar çıkarın. Test edilmeden, insanî kriterlerle -esas- test edilmeden, İslamî kriterlerle test edilmeden ve her testte muvaffak olduğu görülmeden, bir yere bir adam koyduğunuz zaman, o, orada size güzel bir şeyler okusun diye beklersiniz ama -özür dilerim- şimdi olduğu gibi, canınıza okur.

İntihap hatası.. “İntihap” hatası, “müntehib”in hatasıdır. “Müntehib”in hatası… Dolayısıyla da “müntehebün ileyh” olan yer, bir yönüyle hatalar mecmaı haline gelir; hatalar mecmaı haline gelir. Biri falsodan falsoya koşar, fiyaskodan fiyaskoya yuvarlanır; diğerleri de elli türlü farklı mütalaanın hepsine “İsabet buyurdunuz, efendimiz! İsabet buyurdunuz, efendimiz! İsabet buyurdunuz, efendimiz!..” demek suretiyle, küstahı daha da küstahlaştırırlar. Hafizanallah…

Mesâî tanzimi ve amalin taksimi… Çok söz söylenebilir burada da. Ben değil, onu sizin içinizde idraki bu işlere yetebilecek kabiliyetli insanlar vardır, gelecekte bir risale halinde yazabilirler.

   Bu millet, nazarlarını Râşid Halifeler ufkuna döndüreceği âna kadar daha çok defa aldanacak ve bir makama, bir zırhlı arabaya peylenmiş kimseleri mürşit diye alkışlayacak!..   

Hazreti Üstad’ın vurguladığı bir diğer kaide, “teâvün düsturunun teshili”; birbirine yardım etme, karşılıklı yardımlaşma. Bunların hepsi, “tefâ’ül” babından olması itibariyle, gördüğünüz gibi, “Müşâreketün beyne’l-isneyn fe-sâ’iden” (iki veya daha fazla kişi arasında karşılıklı, müşterek). Mesele hakikatine ircâ edildiği zaman, öyle olur. Öbür türlü, hekimlik ıstılahında olduğu gibi “temâruz” dedikleri türden olur; hasta değil ama hasta gibi görünüyor. Evet, öyle değilse şayet, teâvün değil de teâvünde bulunuyor gibi bir şey olur. Yardım etme niyeti yok ama yardım ediyor gibi görünüyor. Evet, onu da bilmek lazımdır.

Fakat hakiki mü’minlerin kendi aralarında yardımlaşma işini kolaylaştırmaları lazım; küçükten başlamaları ve alıştırmaları lazım. Alıştırıla alıştırıla Sahabe-i kiram efendilerimiz o hale gelmişlerdir ki; işte biliyorsunuz, söylemeye ne gerek var, Hazreti Ebu Bekir, bütün servetini vermiştir, Tebük’e çıkarken. Hazreti Ömer efendimiz -makamlarına göre- o da servetinin yarısını vermiştir. Hazreti Ali de, dörtte birini vermiştir; dörtte birini açık, dörtte birini kapalı, dörtte birini bilmem nerede, dörtte birini bilmem nerede. Farklı zaviyeden bir “mercûh” fakat farklı şekilde bir “râcih” haline geliyor. Hazreti Osman efendimiz, beş yüz deve veriyor, beş yüz tane…

Günümüzde çok meşhurmuş!.. Neyli araba? “Zırhlı araba”, zırhlı… Çoklarının peylendiği zırhlı araba… Arabayı verdiğiniz zaman, az kuşkuyla bakabilir; “Ne kadar samimi bu!” diye. Bir de zırh vurduğunuz zaman, onun sırtına semer vurmuş gibi olur; artık sırtına bin, “deh”le onu istediğin tarafa!.. Yanına kamçı almayı da ihmal etme!.. Evet.. Arabaya vurulanların sayısı, “lâyü’ad ve layühsâ” -Arapça’da- “ta’dâda gelmez, hesaba gelmez, sayılmaz.”

Fakat gerçek teâvüne gelince, işte Ebu Bekir teâvünü, Ömer teâvünü, Osman teâvünü, Ali teâvünü ve o sahabe-i kiram efendilerimizin teâvünü (radıyallahu anhüm ecmaîn). Nazarlar, Râşid Halifeler ufkuna döneceği ve gönüller onu hedefleyeceği âna kadar, zannediyorum, bizler düşüp kalkmaya devam edeceğiz; sürçmeye, teklemeye devam edeceğiz. Meşâyih kılık ve kıyafetinde çok şeytanlara alkış tutacağız, hiç farkına varmadan. Giydiği cübbeye aldanacağız.. kılığına-kıyafetine aldanacağız.. bindiği arabaya aldanacağız.. ihraz ettiği makama aldanacağız.. konuma aldanacağız.. akılsız, mantıksız sürülerin alkışlamasına aldanacağız.. Aldanacağız… “Seni, seni, seni!..” demeleri onu zehirlediği gibi, bizleri de zehirleyecek, hiç farkına varmadan. Tutup, şeytanın avenesine yardımcı olacağız, hafizanallah!.. Nazarlar, Hulefâ-i Râşidîn’e döneceği âna kadar…

   “Sünnetime ve hep doğruyu gösteren Râşid Halifeler’in (Hazreti Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin) yoluna sımsıkı yapışın!..”

Ben demiyorum ki, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِيBenim yolum, Benim yöntemim, Benim sistemim. عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي Bu, fiil manasında bir kelime: عَلَيْكُمْ “İltizam edin, sımsıkı sarılın, tutunun. Hablü’l-metin’e, kopmayan ipe, urvetü’l-vüska’ya sarıldığınız gibi sarılın buna; iltisak edin, zinhar ayrılmayın!..عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِيBenim yolumdan, Benim yöntemimden, Benim tavırlarımdan, Benim davranışlarımdan ayrılmayın!..وَسُنَّةِ الخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ Bir de “Râşid”, rüşte ermiş…  “Reşâd” var ya!.. اَللَّهُمَّ رَشَادًا تُغْنِينَا بِهِ عَنْ إِضْلاَلِ مَنْ سِوَاكَ “Allahım bizi öyle bir rüşte erdir ki, Senden gayrı kimsenin yol göstermesine ihtiyaç hissetmeyelim ve mâsivânın saptırmasından korunmuş olalım!..” Reşâd… “Râşidîn” onlar; gözü açılmış, basireti açılmış, her şeyi mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun, doğru görüyor, doğru değerlendiriyor ve doğru neticelere ulaşıyorlar.

Aynı zamanda “Mehdiyyîn”, hidayete otağlarını kurmuşlar. “Mehdiyyûn” demek; onlar, hidayeti, tabiatlarının bir yanı haline öyle getirmişler ki; hidayet, iç derinlikleri haline gelmiş. Allah’ın istediği yol-yöntem, tabiatlarının bir derinliği haline gelmiş. عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ Benim halifelerim!.. Er-Râşidîn; onlar râşidler!.. O manada, el-Mehdiyyîn!.. Hakikaten temessük edilmesi, yollarından gidilmesi gerekli olan insanlar.

Nasıl yapmayacaksınız ki?!.

Bir: Hulefâ. Efendimizin halifeleri. Bakın, şart-ı evvel; “Benim halifelerim!” diyor “onlar”. O, seçmiş; sen-ben değil, köyün muhtarı değil, belediyenin idarecisi değil, bir kısım gazetelerle aldanan gâfil sürülerin intihabı değil; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, vahiy ile müeyyed, Fetânet-i A’zam sahibi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın intihabı… “Benim haleflerim, halifelerim Benim onlar. Ben, onları halife tayin etmişim!..” Bir, bu pâyeyi ortaya koyuyor.

İki: Râşidîn. Nasıl uymayacaksınız; “er-Râşidîn” onlar?!. Doğru yolda yürüyorlar. Söyleyebilir misiniz “Ebu Bekir’in şu şeyi vardı!” diye?!. Sunh’ta koyun sağıyor, halifeyken; geçimini onunla sağlıyor. Bir maaş takdir ediyorlar, halkın orta sınıfının maaşından fazla olduğundan dolayı, fazlasını bir testinin içine, kumbaranın içine atıyor; iki buçuk sene sonra, ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, kendinden sonra gelen halifeye gönderiyor; “Halkın orta sınıfına göre verilen şey, bana fazla gelmişti; bu, hazineye aittir!” diyor. Hazreti Ömer de öyle yaşıyor. Hazreti Osman, hiçbir şey almadan yaşıyor. Hazreti Ali, yaz gününde kış elbisesi giyiyor, yok çünkü; kış gününde de yaz elbisesi giyiyor. Neyin halifesi, kimin halifesi, hangi coğrafyanın halifesi?!. Türkiye kadar otuz olan bir dünyanın halifesi. Râşidîn…

Üç: Mehdiyyîn. Aynı zamanda hidayete otağlarını kurmuşlar. Şaşma yok onlarda. Allah, nasıl istemişse, öyle… Yaptıkları her şeye, âdeta Cenâb-ı Hak, “Tam, Ben de öyle istemiştim! Tam, Ben de öyle istemiştim! Tam, Ben de öyle istemiştim!” buyuruyor. Ve mele-i a’lânın sakinleri, Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail, hamele-i arş, mukarrabîn, mühimmîn adeta “Biz de öyle istemiştik!” diyorlar.  Ebu Bekir’in yaşayışı, Ömer’in yaşayışı, Osman’ın yaşayışı, Ali’nin yaşayışı…

Sen, “Müslümanım!” de, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun -esas- ölçü olarak verdiği, kıstas olarak verdiği, iltizam edilmesi gerekli olan insanlar olarak nazara verdiği kimselerin fersah fersah uzağında yaşa!.. Keyfine göre yaşa, bohemlik içinde yaşa!..

Hulefâ, Râşidîn, Mehdiyyîn… Ondan sonra, bakın; bu söz, o meseleye nasıl bir kafiye gibi geliyor: عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِAzı dişleriniz ile sımsıkı tutunun!” Bu bir idyum (deyim, tabir); bir şeye sımsıkı sarılma demek. Bir insan, ağzına koyduğu şeyi, ön dişleriyle tutarsa, çok güçlü tutamaz; biri çektiği zaman, ön dişlerini çıkarabilir. Fakat onu azı dişiyle tutmuşsa (ki dediğim gibi bu bir idyumdur Arapça’da), onu kolay kolay söküp alamazlar. Bu istiarenin arkasındaki mana, esasen, “meseleyi sıkı tutma” demektir. Şimdi evsaflarını söyledi: Halife, râşid, mehdî. Öyleyse, sımsıkı yollarına temessük edilmesi, yollarına tutunulması, sistemlerine tutunulması gerekli insanlar, onlardır. Telâzüm var mı, yok mu? Öyle olunca, tutunulur mu, tutunulmaz mı?!.

Evet, mantığını işleten insan der ki: “Fesübhanallah!.. Kelâmü Seyyidi’l-beşer; seyyidü kelâmi’l-beşer!”.İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanı; beyanların sultanı. Hiç boşluk yok. Kelimeler arasında öyle bir telâzüm, birbirini iltizam var ki, hiç sorma!..

يَا مَنْ لَطِيفُ لَمْ يَزَلْ      اُلْطُفْ بِنَا فِيمَا نَزَلْ

أَنْتَ الْقَوِيُّ نَجِّنَا      عَنْ قَهْرِكَ يَوْمَ الْخَلَلْ

يَا خَفِيَّ اْلأَلْطَافِ، نَجِّنَا مِمَّا نَخَافُ، بَلْ مِمَّا لاَ نَخَافُ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

(Ey lütf u ihsanları hiçbir zaman kesilmeyen ve kullarının en gizli ihtiyaçlarını bilerek onlara nimetler yağdıran Latîf Rabbimiz. Başımızdan aşağı boşalttığın her nimeti hakkımızda hakiki ihsan kıl ve bize bolca lütufta bulun. Sen ki Kavî’sin; güç, kuvvet ve kudret sahibisin; her şeyin bozulup dağılacağı ve herkesin telafisi bulunmayan bir zararla karşı karşıya kalacağı kıyamet gününde bizi kahrına muhatap olmaktan kurtar. Ey her muhtacın halini bilen ve dilediğine gizli lütuflar gönderen Rabbimiz, bizi korktuğumuz musibetlerden ve hatta bilemediğimiz/tahmin edemediğimiz için korkmadığımız felaketlerden kurtar. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, güzide ailesine ve ashabına salat ü selam ederek, bunları Sen’den diliyoruz, Rabbimiz!…)

509. Nağme: Kibir Marazı ve Büyüklüğün Mikyası

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

“Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!”

*Üstad Hazretleri On Dördüncü Nota, Üçüncü Remiz’de insan mâhiyetine konan mânevî cihâzât ve latîfelerin farklılığından; bazılarının dünyayı yutsa doymayacağından, bazılarının ise bir zerreyi dahi kendinde barındıramayacağından bahsediyor. Bazı latîfelerin, tüy kadar bir ağırlığa, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamayacağını ifade ediyor ve “Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!” diyor.

*Evet, bazen bir lokma, bir dâne, bir öpme ya da bir bakma insanı kalbin zümrüt tepelerine taşıyabilecek olan latîfeleri öldürebilir. Meşrû dairedeki lezzetler keyfe kâfî iken ve gayr-ı meşrû dairede, bir zevk içinde binlerce elem bulunuyorken bu hakikati görmezlikten gelme kalbi ölüme sürükler. Bazen şahsın içinden gelmeyen sahte bir tavır, yalan bir beyan, faydasız bir söz onu manen ölüme götürür. Hak edilmeyen haram bir lokma, o lokmayı yiyenin gönül dünyasını mahveden bir zehir oluverir. Kibir de kalbi öldürücü virüslerden biridir.

Kibir, basireti kör eden bir perdedir.

*Kibirle meşbû bulunan bir vicdan, kâinatta sayfa sayfa yazılmış mucizeleri göremez, mahlûkatın binlerce dille anlattığı hakikatleri idrak edip anlayamaz. Bundan dolayı olsa gerek, Peygamber Efendimiz, “Kalbinde zerre miktar kibir bulunan insan Cennet’e giremez.” buyurmuşlardır. Çünkü kalbinde kibir ve gurur bulunan kimse için hidayet yolları tıkanmıştır.

*Nitekim Cenâb-ı Hak, mütekebbirler hakkında şöyle buyurmaktadır:

سَأَصْرِفُ عَنْ آيَاتِيَ الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لاَ يُؤْمِنُوا بِهَا وَإِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الرُّشْدِ لاَ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً وَإِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلِينَ

“Hiç hakları olmadığı, olması da mümkün bulunmadığı halde yeryüzünde büyüklenip çalım satanları âyetlerimden yüz çevirteceğim. Öyle ki onlar, yolumuzun doğruluğuna dair ne kadar iz, işaret ve delil görürlerse görsünler yine de onlara inanmazlar. Olgunluk ve doğruluk yolunu görseler, onu izlenmesi gereken yol olarak benimsemezler; buna karşılık, eğrilik ve taşkınlık yolunu görseler, hemen onu takip edilecek yol olarak benimserler. Böyle yaparlar, çünkü onlar âyetlerimizi baştan ve peşinen yalanlamış olup, onların anlam ve faydalarını idrakten bütün bütün uzaktırlar.” (A’râf, 7/146)

*Hazreti Üstad, tevazu ve tekebbür adına bir ölçü ortaya koyuyor: “Her adam için, heyet-i içtimaiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise, tekebbürle tetâvül edecek. Eğer kamet-i kıymetinden aşağı ise, tevazu ile takavvüs edecek ve eğilecek, tâ o seviyede görsün ve görünsün. İnsanda büyüklüğün mikyası küçüklüktür, yani tevazudur. Küçüklüğün mizanı büyüklüktür, yani tekebbürdür.” İşte mü’minin kendi hakkındaki düşüncelerini bu esaslar belirlemelidir. Çünkü insanın halk ve Hak nezdindeki büyüklüğünün gerçek emaresi yüzü yerde olmaktır.

Hazreti Âdem’den İnsanlığın İftihar Tablosu’na kadar bütün peygamberler birer tevazu ve mahiyet kahramanı olmuşlardır.

*Bütün peygamberler, Hakk’a teveccühlerinde, ibadet ü tâat ve diğer muamelelerinde hep edepli olmasını bilmiş ve olabildiğine saygılı davranmışlardır. Hazreti Âdem’in, maruz kaldığı o müthiş ilâhî kader ve kaza karşısında, “Hakkımda bu şekilde takdirde bulunup onu infaz ettin.” diyeceği yerde, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!” türünden sızlanışları.. Hazreti Yunus’un “Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” yakarışı.. Hazreti Eyyub’un, maruz kaldığı musibetler karşısında “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar.” şeklindeki arz-ı hâle bedel “Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” mahiyetindeki iç çekişi.. Hazreti Musa’nın, bir zelle karşısında mazeret döktürmeden hemen “Ey Rabbim, ben nefsime zulmettim beni bağışla!.” demesi; aç-susuz bir gölgeliğe sığındığında, “Yedir, içir, karnımı doyur.” yerinde “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım.” şeklindeki beyanları hep bir tevazu, bir saygı ve yüksek bir edep emâresidir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ise, tam bir tevazu ve mahviyet âbidesidir. Huzur-u Risalet penahide birisi O’na, “Seyyidimiz” dediğinde –hakikatte O, öyle olsa bile– o sahabiye bu ifadesinden dolayı itapta bulunmuştur. “Rabbinin hükmüne sabret ve balığın yoldaşı zât (Hazreti Yunus) gibi olma!” (Kalem, 68/48) âyet-i kerimesi nazil olduğunda Ashab-ı kiramdan bazılarının aklına farklı bir düşünce gelebilir diye, “Beni, Yunus ibn-i Metta’ya tercih etmeyin!” buyurmuştur. Başka bir zaman kendisinin mehabet ve heybetinden titreyen birine, “Korkma! Ben kurutulmuş et yiyen bir kadının çocuğuyum.” demiştir.

*Bir sahabi ile bir Yahudi aralarında tartışırlar; yahudi, “Hazreti Musa daha büyüktür!” derken, sahabi de Aleyhissalatü vesselam Efendimiz’in daha büyük olduğunu söyler. Muhatabı ısrar edince, sahabi ona bir tokat vurur. Peygamber Efendimiz hadiseyi öğrenip o sahabinin Hazreti Musa’nın kadr ü kıymetine uygun düşmeyen bir söz söylediğini duyunca hemen olaya müdahale eder; “Beni, Musa b. İmrân’a tercih etmeyin. Zira ben onu Mahşer Günü’nde Arş’ın kavâimine tutunmuş olarak göreceğim!” der ve orada meseleyi ta’dil eder.

*Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in her sabah ve akşam tekrar ettiği şu dua tek başına O’nun tevazu ve mahviyetine delildir. Buyuruyor ki:

اَللّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ أَنْ أُشْرِكَ بِكَ شَيْأً وَأَنَا أَعْلَمُ وَأَسْتَغْفِرُكَ لِمَا لاَ أَعْلَمُ

“Allahım, bile bile Sana bir şeyi ortak koşmaktan Sana sığınırım, bilmediğim şeylerde de Senden mağfiret dilerim.”

Raşit Halifelerin tevazu ve mahviyetlerini ortaya koyan şu çarpıcı sözlere bakar mısınız?

*Dini çok iyi anlayan ve onu hayatlarına hayat kılan sahabe-i kiram efendilerimizin, iman atmosferinde huzur ve itminan solukladıkları aynı anda akıbet-endiş olduklarını da görüyoruz. Meselâ tevâzu ve mahviyetle iki büklüm yaşayan Hazreti Ebû Bekir Sıddık efendimizin Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunurken kullandığı şu ifadeler bunun güzel ve çarpıcı bir misalini teşkil eder:

جُدْ بِلُطْفِكَ يَـا إِلهِي مَـنْ لَـهُ زَادٌ قَـلِيـلْ

مُفْلِـسٌ بِالصِّدْقِ يَأْتِـي عِنْدَ بَابِـكَ يَاجَلِيلْ

ذَنْبُهُ ذَنْبٌ عَظِيمٌ فَاغْفِرِ الـذَّنْـبَ الْعَظِيـمْ

إِنَّهُ شَخْـصٌ غَرِيبٌ مُذْنِـبٌ عَبْـدٌ ذَلِيـلٌ

مِنْهُ عِصْيَـانٌ وَنِسْيَـانٌ وَسَهْـوٌ بَعْدَ سَهْـوْ

مِنْكَ إِحْسَانٌ وَفَضْلٌ بَعْـدَ إِعْـطَاءِ الْجَزِيـلْ

“Lütfunu esirgeme ey Rab bu kuluna ki, azığı pek kalîl,

İflas etmiş olsa da sadakatle yine kapına geldi ey Celîl!

Günahı pek büyük; Sen o günahları yarlığa ne olur,

Hali de pek acip, hem günahkâr bir abd-i zelîl.

Onunki isyan, onunki nisyan ve hata üstüne hata,

Senden ihsan üstüne ihsan, hem de atâ-yı cezîl.”

*Hazreti Ömer (radıyallahu anh) öyle tevazu ve mahviyet abidesiydi ki, sadece şu duası bile bunu göstermeye kâfidir: “Allahım, ben sert ve şiddetli biriyim, bana yumuşaklık ihsan eyle. Ben güçsüzüm, bana kuvvet ver. Ey Rabbim, idaresini üzerime aldığım bu ümmeti doğru yola irşat için bana güç ve kuvvet lütfet.”

*Hazreti Ali (kerremallahu vechehû) efendimizin, el-Kulûbü’d-Dâria’da da yer alan Kaside-i Mecdiyye’sindeki şu sözleri kendisine nasıl baktığını, tevazu ve mahviyetini çok güzel yansıtmaktadır:

إِلَـهِي لَئِنْ لَمْ تَعْفُ عَنْ غَيْرِ مُـحْسِنٍ

فَمَنْ لِمُسِيءٍ فِي الْـهَوَى يَتَمَتَّعُ

“Allahım, şayet Sen ihsan ehlinden başkasını affetmeyeceksen, (benim gibi) nefsinin isteklerine dalmış düşe kalka yürüyen günahkarlara kim merhamet edecek, onların yüzlerini kim güldürecek!..”

Allah aşkına, ilk günkü nezahet içinde Hizmet şiirinin kâfiyesini koymaya çalışın!..

*İnsan, her zaman haddini bilmeli, konumunun farkında olmalı, temkin ve teyakkuz içinde bulunmalıdır. Kendi üzerinde görünen güzelliklere asla sahip çıkmamalı, hatta -Hazreti Üstad’ın yaklaşımıyla- “mazhar” dahi değil belki bir “memerr” olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Çünkü bizim üzerimizde görünen güzellikler bizim zatımızın lazım-ı gayr-i mufarıkı (ayrılmaz parçası/vasfı) değildir. Suyun üzerinde güneşin aksini alan kabarcıklar gibi bu güzellikler de bizim üzerimizde bazen görünüyor, bazen de görünmüyor. Öyleyse bütün bu güzellikler, bize ait değildir ve bizden kaynaklanmamaktadır; o Güzeller Güzeli’ne aittir.

*Hazreti Üstad, “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini, fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.’ hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-i fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul.” diyor. Evet, Allah, bu dini, fâcir adamla da te’yid eder. Dine ve insanlığa hizmet eden herkes kendisine bu açıdan bakmalıdır.

*Râbia Adeviyye validemiz, kendisine dünyevî nimetler teklif edenlere “Allah Allah, beni niye böyle hakaret zeminine çağırıyorsunuz. Ben ‘İlle rü’yet-i Mevlâ.. ille rıza-yı ilahî!..’ diyorum.” şeklinde cevap verirmiş. Zavallılar, cahiller; (sadece “Rabia İşareti” yapıyorlar) o kadar biliyorlar. O büyük kadın, kendisine izdivacı kastederek “Anacığım, o işi düşünmediniz mi?” diyen iki Hak dostuna “Allah Allah!.. Ben de sizi Allah’a gönül vermiş insan zannediyordum. Neyden bahsediyorsunuz siz?” diyor.

*İnsan, gerçekten bir şeye kilitlenmişse, kendisini bir kısım meşru haklardan bile mahrum edecek kadar o işte fani olur. Ona “fenâ fi’l-fiil”, “fenâ fi’l-Hizmet”, “fenâ fi’l-Hareket”, “fenâ fi i’lâ-i kelimetillah” denir. Hizmet’te fâni olma.. Hareket’te fâni olma.. İ’lâ-yı Kelimetullah’ta fâni olma.. nam-ı celil-i Muhammedî (aleyhissalâtü vesselam)’ın dünyanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde fâni olma…

*Bir yere kadar Allah bunu size yaptırdı, Allah’ın izni ve inayetiyle. Günümüzde kendini Müslüman zanneden kimselerin, metres kullanan kimselerin, taaddüd-i zevcâta giden kimselerin, uyuşturucuya kendisini salan kimselerin, kirli yurtlar/pansiyonlar açan kimselerin gırtlaklarına kadar kirlilik içinde bulunmalarına karşılık, siz meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifâ ederek, gayr-ı meşru daireden gözünüzü keserek, üzerinize zerre kadar çamur sıçratmadan, istikamet içinde, nezahet içinde, nezafet içinde, temizlik içinde bu hizmet şiirinin kafiyesini koymaya çalışın. Buyuruyor ki: “Benim nâmım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” Allah aşkına, Peygamber hatırına bu kafiyeyi koymaya çalışın; Efendimiz’in adını oralara kadar götürmeye çalışın!..

Bamteli: “Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konuları vurguladı:

Rüya, Yakaza ve Tefeül Objektif Birer Delil Değildir Ama…

*Elektronik tabloda salât-ı tefriciye çıktı. Böyle tevâfukî şeylere hüküm bina etmek objektif değildir. Fakat her şey Cenâb-ı Hakk’ın tasarrufu ile olduğundan, böyle küçük bir mana yüklemede de mahzur yoktur. Biz inanıyoruz: “Sizi de yaptığınız şeyleri de yaratan Yüce Allah’tır.” (Saffat 37/96) Siz bütün bütün işin dışındasınız demek değil! İradenizin çapı ile işin içindesiniz. Kevn u mekanları yaratan, var eden, sevk ve idarede bulunan Kudret-i Kâhire yanında sizin kudretiniz ne ölçüde ise; O’nun iradesine nispeten sizin iradeniz ne ölçüde ise; kevn u mekanları ihata eden, Yarattığı mahlûkların önünde ardında ne var, hepsini bilir. Mahlûklar ise O’nun dilediğinden başka, ilminden hiçbir şey kavrayamazlar.“ (Bakara, 2/255) hakikatiyle kendini anlatan Zât-ı Ulûhiyetine nispeten, ilim ve idrakiniz ne ölçüde ise, sizin davranışlarınıza terettüp eden fiillerin de içinde işte o kadarsınız. Daha ileriye giderek, daha ilerideki iddialarla -hafizanallah- kendinizi O’na eş ortak gibi görmeyin. Farkına varılmadık şirk, şirk-i hafî denir ona.

*Olup biten her şey O’nun iradesiyle ve O’nun meşîetiyle gerçekleştiğinden, o tevafukların da hiçbiri abes değildir. Ne mana âlemindeki te’vil-i ehâdîs ne de yakaza âlemindeki te’vil-i ehâdîs, hiçbiri boş değildir. Fakat objektif olarak bunlara hüküm bina edilmez. Objektif olarak hükmün bina edileceği esaslar Allah’ın vaz’ ettiği disiplinlerdir. Kitap, Sünnet ve hususiyle üzerinde icma vaki olan hususlar; o sağlam kaynaklardan sağlam istinbatlar. Diğerleri tâlidir. Diğerleri de onlar kadar bağlayıcı olsaydı zaten, onlarda da mutlak bir mutabakat olurdu.

Allah hiçbir toplumu rehbersiz bırakmamıştır!

*Allah (celle celaluhu) hiçbir dönemi peygambersiz bırakmamış; hiçbir zaman dilimini Peygamberân-i Izâm efendilerimizin envârından mahrum etmemiştir. Kur’an-ı Kerim bu hususu şöyle ifade buyurmaktadır:

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلَّا خَلَا فِيهَا نَذِيرٌ

“Şüphesiz biz seni gerçeğin ta kendisine malik olarak, rahmetle müjdeleyen ve kâfirleri azapla uyaran bir elçi olarak gönderdik. Zaten uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiçbir millet yoktur.” (Fâtır, 35/24) Demek, hiçbir ümmet yoktur ki, onların arasında eğri yolun encâmından, dalalete giden yoldan, cehenneme giden yoldan sakındıran bir nezîr bulunmasın.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile peygamberlik şiirinin kâfiyesi konunca artık peygamber gelmemiştir. Fakat, o mübarek manzûme tamamlanıp nübüvvet şiirinin kâfiyesi konduktan sonra da Allah (celle celaluhu) ümmet-i Muhammedi sahipsiz bırakmamıştır. Sonraki her dönemde de Peygamberin vârisleri gelmiştir. O vârislerin başında ise, Hulefa-i Râşidin efendilerimiz vardır. O Dört Halife’nin hilafetlerinde şüphe yoktur. Hatta onların bir tanesinin hilafetini görmezlikten gelmek ve istihkar etmek, dalalettir; yani küfür ile hemhudut kocaman bir günahtır. Kâfir dememeyi sadece temkin ifadesi olarak ele alırız; yoksa onunla aynı sınırdadır hafizanallah.

Güneşin Ziyasını, Suyun Lezzetini İnkâr Eden Hastalar

*Dört Halife’den sonra ise, Allah, müçtehidler ve müceddidler sayesinde o ilâhî nurunu temsil ettirmiş; insanların ebediyyen karanlıkta kalmalarına meydan vermemiştir. O yüce kâmetler arasında ihtilaflı olanlar vardır, ittifaklı olanlar vardır, büyük çoğunluğun “evet” dediği vardır ya da azınlığın “evet” dediği insanlar vardır. Fakat gözünü yumanlar kendilerine gece yapmışlar ve onların nurlarından istifade edememişlerdir. Zira, gözü kapalı olanlar, günün göbeğinde, güneşin bütün şualarını gönderdiği öğle vaktinde bile onu göremezler.

*Aynen bunun gibi bazı körler o devasa insanları göremeyebilirler. Hazreti Üstad’ın da Kaside-i Bürde’den iktibas edip değerlendirdiği şu söz bu hakikati çok güzel ifade eder:

قَدْ يُنْكِرُ الْعَيْنُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ

وَيُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَۤاءِ مِنْ سَقَمٍ

“Bazen, gözü iltihaplanıp rahatsız olan kimse, göremediği için güneşin ziyasını inkâr eder; vücudu hasta olup ağzının tadı bozulan kimse de suyun lezzetini alamaz.” Bundan dolayıdır ki, İmam Gazzalî, Mevlânâ Halid-i Bağdadî ve Hazreti Bediüzzaman gibi yüce kâmetler bile kendi devirlerinde tenkit, tahkir ve işkencelere maruz bırakılmışlardır.

*Rahmetinin vüs’ati açısından Cenâb-ı Hak hiçbir dönemi ziyasız, ışıksız ve nursuz bırakmamıştır; fakat insanlar kendilerini nursuzluğa, ziyasızlığa ve ışıksızlığa salmışlardır. Bir kere o ziyasızlık çağlayanına yelken açtıktan sonra da o karanlık bir daha oradan sıyrılmalarına fırsat vermemiştir.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) beşerin efendisi olduğu gibi, O’nun sözleri de insan sözlerinin efendisidir. “Söz Sultanı’nın beyanı sözlerin sultanıdır.” şeklinde de diyebilirsiniz.

Peygamber Vârisleri

*Söz Sultanı (aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyurur:

اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ اْلأَنْبِيَاءِ

“Âlimler peygamberlerin varisleridir.” Evet, ilim enbiyânın mirası, âlimler de bu peygamber terikesinin vârisleridir ve Hazreti Allah, her dönemde bu mübarek mirasçılar vesilesiyle insanların yollarını aydınlatmıştır.

*Miraç’ta karşılaştıkları zaman, Hazreti Musa (aleyhisselam), Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e, “‘Ümmetimin âlimleri, İsrail oğullarına gelen peygamberler gibidir.’ buyuruyorsunuz. Onlardan birini bize gösterir misiniz?” der. Peygamber Efendimiz, “İşte şu!” diyerek manen İmam Gazzali’yi çağırır. Hazreti Musa, “Senin adın ne?” deyince, Hazreti İmam, “Muhammed bin Ahmed bin Muhammed bin Mustafa bin Adem…” der. Musa Aleyhisselam, “Ben bir şey sordum, sen on şeyle cevap verdin; oysa cevabın soruya mutabık olması gerekir.” buyurur. İmam Gazzali, “Efendim, Allah size ‘Elindeki nedir?’ diye sorduğunda, bunun cevabı sadece ‘Bu asamdır’ şeklinde olması gerekirken, ‘O benim asamdır. Ona dayanır ve onunla davarlarıma yaprak silkelerim. Ayrıca onunla daha pek çok ihtiyacımı gideririm.’ (Tâhâ, 20/18) demiştiniz. Maksadınız Allah Teâlâ ile daha fazla konuşmak değil miydi? Ben de sizin gibi ululazm büyük bir peygamberi bulmuşken konuşmayı uzatmak için dedelerimin de isimlerini söyledim.” der. Bu cevap üzerine, Hazreti Musa, Peygamber Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselam) “Şimdi anlaşıldı, gerçekten de senin ümmetinin âlimleri Beni İsrail’in peygamberleri gibiymiş.” buyurur. (bk. Busrevî, Ruhu’l-Beyan, Bakara, 2/143. ayetin tefsiri/ 1/249)

*Bu, bir Hak dostunun müşahedesine dayanan bir menkıbedir; fakat menkıbelerde asla değil fasla bakılır. İmam Gazzali öyle birisidir. İmam Rabbani ondan geri değildir. Hazreti Pir-i Muğan geri değildir, belki de ileridir. Çünkü o misyonu eda eden insanların kıymetleri biraz da zamanın dehşetine ve eda edilen vazifenin keyfiyetine göre olur.

Allahım ne korkunç yalandır bu, ne müthiş riyadır bu!..

*Allah onlarla cihanları aydınlatmış. Allah görenlerden eylesin; o ziya iklimine koşanlardan eylesin. Onu istismar edip, onunla dünyevi bazı şeyler kazanma gibi densizliğe, komplekse, aşağılığa düşmekten Allah bizi muhafaza buyursun. Kitabını elinde tutacaksın, istismar edeceksin fakat o kitaplardan bir iki tanesini bile okumamış olacaksın!.. Allahım ne korkunç yalandır bu, ne müthiş riyadır bu!.. Şeytanı bile utandırır bu; iblis “Ben hayatımda hiçbir zaman böyle bir sahtekârlık yapmadım. Beğenmediğim, takdir etmediğim, sevmediğim ve kabul etmediğim şeyi kabul ediyormuş gibi görünmedim hiçbir zaman!” der.

*“Bazen melekler bizim nezaket ve inceliğimize imrenirler; bazen de şeytanlar küstahlığımızdan ürperirler.” diyen; “Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim, Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağının tozuyum. Biri benden bundan başkasını naklederse; ondan da bîzarım, o sözden de bîzarım (şikâyetçiyim).” diye inleyen;  “Kul oldum, kul oldum, kul oldum… Her köle, hürriyete erince mesut ve bahtiyar olur. Ben Sana kulluğumla saadet ve sevinci buldum!” nağmelerini terennüm eden Hazreti Mevlana da o ışık saçanlardan bir tanesidir. Fitne ve fesadın gemi azıya alıp kol gezdiği bir dönemde, kalbleri yumuşatmak, insanları birbirleriyle barıştırmak ve dünyada eşi emsali görülmedik peygamberane bir örnek sergilemek adına nûrefşân zatlardan bir tanesidir. O da kendi çağının argümanlarını kullanarak, o dönemde insanlara o peygamber mesajını sunmaya çalışmış bir kâmet-i bâlâdır.

Sözde Değil Özde, Gerçek Müslümanlık.. Aksine Asla İnanmam!..

*Kurban olduğum o Müslümanlık, o Muhammedî ruh sözde değil, özdedir. O’nun gibi yaşamak, O’nun gibi hayatı değerlendirmek ve O’nun gibi ruhunun ufkuna yürümek!.. Gerisine inanmam ben, ne derseniz deyiniz! Benim için mikyas şudur: Hazreti Ebu Bekir gibi, giderken insanın çoluk çocuğuna beş kuruşluk miras bırakmadan gitmesine bakarım. İki süper gücü yerle bir eden Hazreti Ömer gibi, torununu tanımayacak kadar kendi dünyasına yabancı ama gözü ümmet-i Muhammed’in i’tilasında (yücelmesinde) olmasına, ondan başka bir şey düşünmemesine bakarım. Türkiye kadar yirmi devletin başında olmasına rağmen şahsı adına yazlık ve kışlık elbiseyi bulamayan Hazreti Ali gibi olmada görürüm müslümanlığı. Öbür türlüsü sadece sözden ibarettir. Onlara benzeme gayreti göstermeden “Ben şu kadar Müslümanın, bu kadar Müslümanım.” diyene ben de derim ki: Vallah da yalan, billah da yalan, tallah da yalan.

*Ümmet-i Muhammed’in başında olanlar Ebu Bekir gibi, Ömer gibi, Osman gibi, Ali gibi (radiyallahu anhüm ecmaîn) yaşadıkları zaman, öyle bir hayat tarzı sergiledikleri zaman…  Hazreti Ömer devrinde Pers’in ganimeti taksim edilirken, oradaki insanlar “Oğlunuz Abdullah’a da verelim!” dediklerinde, Hazreti Ömer efendimiz “Ne diyorsun sen Allah’ını seversen?!. Ben falan kimseyi Allah Rasûlü’nün önünde cansiperane savaşırken gördüm; onu bırakıp da Abdullah’a vermek de ne demek?!.” diyor. Gerçek Müslümanlık, babayiğitlik budur. Kimler Allah yolunda, i’lâ-yı kelimetullah yolunda, Din-i Mübin-i İslam’ı afaktan afaka götürme yolunda ise, elinden tutulması gerekenler de onlardır. Yoksa yakının kayırılması, karunlaştırılması ve onların şuna buna malik kılınması mülahazası, İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan da, O’nun Raşit Halifelerinden de fersah fersah uzaktır, uzaktır, uzaktır. Onlardan uzak olan da şeytana yakındır, yakındır, yakındır. Efendimiz’in, Ebu Bekir’in, Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin Allah’a yakın olduğunda şüpheniz var mı? Eğer Onlar Allah’a yakınsa, Onlardan uzak olan Allah’tan uzak demektir. Hafizanallah, Allah’tan uzak olan da, ne derse desin, ne ederse etsin, ne türlü ideolojilerden bahsederse etsin, ne türlü sistemlerden bahsederse etsin, Allah’tan uzak ve şeytana yakındır.

Peygambere Kusur İsnad Eden Küstahlar ve Dilsiz Şeytanlar

*Ve inanmam, o yalanlara hiç inanmam; ayı, güneşi, dünyayı yan yana getirseler elleriyle, yine inanmam. Çünkü ölçü O’dur. Bir kısım densizler kalkıp haşa ve kella Onlar’ı da hafife alabilirler. Hatta bazı terbiyesizler, küstahlar İnsanlığın İftihar Tablosu’na günah nispetinde bulunabilirler.. bazı terbiyesiz, mü’min göründüğü halde o sözle, o düşünceyle kafir olan münafıklar.. “Falan filan dönemde olsaydı, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yaptığı o hata yapılmazdı!” diyecek kadar küstahlık sergileyen insanlar.. ve bütün bu kafirâne sözler karşısında sessiz kalan dilsiz şeytanlar!..

*Kur’an çeşit çeşit mücevheratla dolu derin bir denizdir ama gavvas olanlar, dalgıçlık bilenler bu mücevherlere ulaşabilirler. Evet,

“Gavvas olana Kur’ân / Mücevher dolu umman / Nasipsizdir Kur’an’dan / Her müstağni davranan.”

 

 

Beşerî Zaafları Amûdî Velayet Rampası Yapmalı!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 7-8 saat önce sona eren sohbetinde şu konuları anlattı:

*Her gün kalb ve ruha yeni bir bahar yaşatmak lazım ki öteden, nâmütenâhîden gelen esintileri duyabilsin ve canlı kalabilsin.

*Ağaç canlı ise baharı duyar.

*Hulefa-i Râşidîn efendilerimiz çok büyük başarılara imza attıkları halde kendilerini her zaman bir hiç  (sıfır) görmüşlerdir.

*Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz’in mucizelerinden bir çeşidi de duasıyla zâhir olan harikalardır. Hazreti Üstad, Mucizât-ı Ahmediye Risalesi’nde bu konuda da misaller verir. Bu cümleden olarak, Enes b. Mâlik (radıyallâhu anh) anlatıyor: Cuma günü Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) hutbe verirken bir adam geldi ve “Yâ Rasûlallah (sallallâhu aleyhi ve sellem), yağmur yağmaz oldu. Allah’a dua et de bize yağmur yağdırsın!” dedi. Rasûlullah hemen dua etti, derken üzerimize yağmur yağmaya başladı. Öyle ki, az daha evlerimize ulaşamayacaktık. Ondan sonraki cumaya kadar üzerimize hep rahmet yağdı durdu. Öbür cuma, bu adam yahut bir başkası ayağa kalktı ve “Yâ Rasûlallah, bu yağmuru, bizden çevirmesi için Allah’a dua et!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Allahım! Etrafımıza (yağdır), üzerimize değil.” dedi. Yemin olsun, bulutların sağa-sola parçalandıklarını, etraftakiler üzerine yağmur yağarken Medine ahalisinin yağmur altında olmadıklarını muhakkak görmüşümdür.

*Hazreti Ömer Efendimiz döneminde büyük bir kıtlık oluyor. Öyle ki, insanların açlıktan ölmemeleri için yeme içme mevzuunda bir gıda nizamnamesi vaz’ ediliyor ve herkese belli ölçüde yiyecek içecek veriliyor. Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) “Medine’nin en fakir insanı ne yiyip içiyor ve nasıl geçiniyorsa, benim hayat standardım da öyle olmalı!.” diyor; insanların ekseriyetinin zeytinyağına ekmek banarak beslenmeye çalıştığını öğrenince, kendisi de hep öyle yapıyor. Dahası, umumî musibeti de kendinden biliyor ve “Allahım! Benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i açlıkla helâk etme!..” diye dua ediyor. Hazreti Ömer’in yanından hiç ayrılmayan Hazreti Eslem der ki: Eğer kıtlık bir müddet daha uzayacak olsaydı, Mü’minlerin Emiri üzüntüsünden ölecekti!.. Onu çok defa, secdeye kapanmış olarak görürdüm; sürekli gizli-açık, sesli-sessiz münâcâtta bulunur ve ağlardı. Bazen bütün bütün hıçkırığa boğulur; “Allahım! Öyle zannediyorum ki, yağmursuzluk ve kıtlık benim günahlarım sebebiyledir. Ne olur, benim yüzümden Ümmet-i Muhammed’i mahvetme!” diyerek âdeta inler ve hüzünle tir tir titrerdi.

*Hadis-i şerif olarak rivayet edilir ki: “Allah Teâlâ Kendisi için yüzü yerde olanı yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.”

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, işledikleri günah sonrası pişmanlıkla Mescid-i Nebevî’ye koşan, suçlarını itiraf eden ve Allah’ın huzuruna temiz olarak gitmek için cezalandırılmak isteyen Mâiz ve Gâmidiyeli kadın için şöyle böyle bir mahmil bularak, “Dön, git, Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur!” demişti. Onlara tevbe yolunu göstermiş; kendi ısrarlı talepleriyle cezalandırıldıktan sonra da biri hakkında “Öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe şu iki dağ arasındaki insanlara paylaştırılsaydı hepsine yeterdi!” demiş; diğeri hakkında da “O öyle bir tevbe etti ki, eğer haraç alan bir mü’min dahi bu tevbeyi yapsaydı, Allah affederdi!” buyurmuştu.

*Bir zaman yine uzun süre yağmur yağmamıştı, Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyordu. Halifeye müracaat edip “Ya Ömer, ümmet muztardır. Allah muztarrın duasına icabet eder. Gel, o kırık kalbinle Allah’a yalvar; bize yağmur ihsan etsin!” dediler. Hazreti Ömer büyüklüğünün alameti olan muhasebe ve mesuliyet duygusuyla, Allah’a el açmak liyakatini kendinde göremiyordu. Aklına bir şey gelmiş gibi birden yerinden fırladı, kalktı. Peygamberin amcası Hazreti Abbas’ın yanına gitti. “Ya Abbas! Sen Rasûlullah’ın amcasısın. Gel birlikte Ümmet-i Muhammed için yağmur duasında bulunalım!” dedi. Rasûlullah’ın, üzerine çıkıp halkı davet ettiği Ebu Kubeys tepesine vardılar. Hazreti Abbas’ın elinden tutup yukarıya kaldırdı ve şöyle dedi: “Ya Rabb, bu Senin habibinin amcasının elidir. Bunun hürmetine yağmur ver!” Sahabi diyor ki: “Allah bu duaya icabet etti. Daha biz aşağıya inmeden, yağmur, her tarafı kapladı.”

*İnsana düşen; kusur, hata ve günahlarının farkında olmak, ahirete temiz gitmek için -Mâiz ve Gâmidiyeli kadın gibi- hemen tevbe kurnasına koşmak ve henüz vakit varken günah lekelerini yuyup yıkamaktır.

*Yapılan iyilikler ilm-i ilâhîde ve meleklerin defterlerinde kaydedildiğine göre, insan iyiliklerinin kâtibi olmamalı; onları hafızasında tutup yer yer ima ve işaretlerde bulunmaya çalışmamalıdır. İnsan faziletlerini, meziyetlerini ve elde ettiği başarılarını unutuyorsa, bu çok makbul ve şâyân-ı takdir bir nisyandır. Bir insan, günde iki yüz rekat namaz kılsa, savm-ı Davud tutsa, malının kırkta birini değil yarısını Hak yoluna verse, dünyayı ihya etse, can olup her tarafa hayat üflese ve insanlığı ayağa kaldırsa bile, kendi sa’yine terettüp eden bu meseleleri bir daha aklına hiç getirmeyecek şekilde unutmalıdır.

*Hataları, yanlışları ve günahları unutmak ise, büyük bir beladır. Hatayı söylemek doğru değildir; dinimiz hata ve günahların sayılıp dökülmesini yasaklamıştır. Fakat, bir insana -farzımuhal- “Hatalarını anlat” dense, o, çocukluğundan itibaren ne kadar sürçmesi ve tökezlemesi varsa hepsi önünde yazılıymış gibi bir bir sayabiliyorsa; bütün yanlış adımlarının ve zikzaklarının pişmanlığını her an yepyeni gibi duyabiliyorsa; hatta işlediği yeni ve küçük bir hata ile bütün eski hatalarını da hatırlıyor ve bir kere daha kendini levmediyor, hemen istiğfara yöneliyorsa, bu da çok önemli bir mazhariyettir. Hataları, yanlışları, zikzakları, riyakârlıkları, sum’aları, bencillikleri ve inhirafları asla unutmamak; bunlar sebebiyle kendini sürekli sorgulamak.. en eskileri bile en yenilerle bir kere daha hatırlamak.. dolayısıyla, her fırsatta nefsi sîgaya çekmek… Yetmiş yaşında ve ölüm döşeğindeyken, altmış sene evvel ve daha mükellef olmadığı dönemde yaptığı bir hatayı bile unutmayıp onun hicabını da duymak.. işte burada da unutmama çok önemlidir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) mâsum ve masûn olduğu halde bazen bir mecliste yetmiş ya da yüz kere istiğfar ederdi; kendi ufku itibarıyla, seyyidü’l-mukarrebin olması açısından ve imamlığı zaviyesinden, dualarında adeta nefsini yerden yere vururdu. Mesela; “Allahım! Hatalarımı kar ve dolu suyu ile yıka ve beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi kalbimi de günahlardan temizle. Allahım, doğu ile batının arasını birbirinden uzak tuttuğun gibi, benimle hatalarımın arasını da uzak tut.” diye dua ederdi.

Soru: Pek çok kimseyi insî cinnî şeytanların ağlarına düşüren insanın mahiyetindeki makam tutkusu, bohemlik, korku ve tama gibi boşluk ve zaaflar mutlak şer midir? Bunların götürüleri olduğu gibi getirilerinden de bahsedilebilir mi?

*İnsî cinnî şeytanların ağlarına düşme, gereken tedbirleri almamak ve onların tuzaklarına karşı açık hale gelmekten kaynaklanır. Racîm olan şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak kale kapılarını kapalı tutmak gibidir. Felak ve Nas Sureleri gibi sureler ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in talim buyurduğu istiâze duaları gibi niyazlarla Cenâb-ı Hakk’a sığınmak şeytanî ağlara takılmamanın ilk şartıdır.

*Maddî virüsler için sürekli bir değişim söz konusu olduğu gibi, manevî hastalıklara sebep olan virüsler de zamana ve şahsa göre değişiklik arz edebilir. Nur Müellifi, “Hücumât-ı Sitte” adıyla meşhur risalesinde şeytanların en tehlikeli altı tuzağını nazara vermiş; “hubb-u cah, korku, tama’, ırkçılık, enaniyet ve tenperverlik” olarak sıraladığı bir kısım şeytanî hücumlara karşı müdafaa yollarını göstermiştir. Bu türlü virüs, zaaf ve boşlukların biri ya da birkaç tanesi her insanda bulunabilir. İnsan, Allah’ın rızasına ve ahiret saadetine yürüdüğü yol güzergâhını emniyete alabilmek için bu boşluklarının farkında olmalı ve her adımını dikkatle atmalıdır.

*Bir insanda olumsuz his, arzu ve temayül ne kadar güçlüyse, bu durum karşısında o, Rabbine sığınıp iradesinin hakkını verirse, Allah (celle celâluhu) o insana, o handikapları aşması istikametinde lütuflarını katlayarak ihsan eder. Hemen herkeste şu veya bu seviyede bir kısım kötülükleri yapma hissi vardır. Meselâ, makam tutkusu, açgözlülük, başkasının malına göz dikme, görünme hissi, bencillik duygusu, şöhret ve mal düşkünlüğü nüve hâlinde şöyle veya böyle her insanda bulunabilir. Ama bu hislerin bazıları bazı kimselerde daha güçlü olur. Meselâ öyle insan vardır ki, onu alıp altınların içine koysanız tek bir altına dahi elini sürmez. Çünkü onun bu mevzuda bir zaafı bulunmamaktadır. Ancak aynı kişinin hubb-u cah mevzuunda bu ölçüde sağlam bir duruş sergileyip sergilemeyeceğinden emin olamazsınız. Zira bu mevzuda bir zaafı, bir boşluğu söz konusu olabilir. Hatta bazılarında Üstad’ın Hücumat-ı Sitte’de ifade ettiği virüslerin hepsi birden bulunabilir. Şimdi bu virüslerin hükmünü icra etmek istediği bir insan, iradesinin hakkını vererek, “Ben hayvaniyet ve cismaniyet zebunu bir varlık değilim. Benim bunların yanında aynı zamanda bir kalbim ve ruhum da var. O yörüngede seyahat yapmam lâzım.” diyebiliyor; iradesinin hakkını vererek bütün o duygulara karşı kahramanca mücadelede bulunuyor ve onlara karşı koyuyorsa, ona dönen sevap çok farklı olacaktır. İşte böyle bir insanın derecesi, o ölçüde arzu ve temayülü olmayan sıradan bir insana nispeten çok daha âlî olur ve o insanı alır rampadaki füzeye binmiş gibi, amudî (dikey) bir yükselişle velilik ufkuna ulaştırır.

*Kaynaklarda, Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) gözünün nuru olan bir delikanlıdan bahsedilir. O genç ismet ufkunun temsilcilerindendir. Bir tuzağa düşüp günaha karşı hafif bir temayül gösterecek gibi olunca birdenbire “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir dürtü ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar.” (A’raf, 7/201) mealindeki ayetin diline dolandığını farketmiş; Cenâb-ı Allah’tan hayâ etmiş; gönlü Allah korkusundan hâsıl olan heyecana dayanamamış ve genç oracığa yığılıp kalmıştır. Hazreti Ömer, gencin ölüm sebebini anlayınca hemen gömüldüğü yere gider ve orada ona şu ayetle seslenir: “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki Cennet vardır.” (Rahmân, 55/46) O, sözlerini bitirdikten sonra herkesin duyacağı şekilde mezardan şöyle bir ses yükselir: “Yâ Emire’l-Mü’minîn! Allah bana onun iki katını verdi.”