Posts Tagged ‘Hudeybiye’

Bamteli: MÜ’MİN UFKUNDA KURTULMAK VE KAZANMAK

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Durduğumuz yer ile ebedî duracağımız yer; bu ikisi arasındaki farkı çok iyi görerek, herhalde ona göre bir tavır ayarlamak icap ediyor. Biri muvakkaten misafirhane, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın beyanı ile: مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا “Ne alakam var benim dünya ile?!. Benim durumum, tıpkı bir yolda giderken bir ağacın altında muvakkaten ârâm eden bir insana benzer. Sonra o kalkar, bineğine biner, göçer gider.” İşte o kadar hepsi…

   Âhiret ve ebedî saadet yolunda bütün imkânlar seferber edilmeli, dünya için de “nasibi unutmama” esasına bağlı kalınmalıdır.

Dünya hayatı, bir ağaç gölgesi altında dinlenme gibi bir şeydir. Ebediyet ile elli-altmış sene karşı karşıya getirildiği zaman, bu hiç görünmez. Mikroskop ile bile göremezsiniz, en büyültücü büyüteçler ile bile göremezsiniz; dünya öyle küçülür. Altmış sene, yetmiş sene, hatta bütün insanlığın ömrü, ebediyet yanında bir “ân-ı seyyâle” gibidir; gelir, uğrar, geçer, gider. Ve insana, bu iki âlem arasındaki konumu ve durumu itibarıyla, durum ayarlaması iktiza eder.

Kur’an-ı Kerim, Kârûn’a hitabı naklederken buyuruyor ki: وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللهُ إِلَيْكَ وَلاَ تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْأَرْضِ إِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ “Allah’ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî âhiret yurdunu mamur etmeye gayret göster. Dünyadan da nasibini unutma! (Dünyaya ihtiyaç ölçüsünde yönel.) Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik et, (malını Allah yolunda infak et.)” (Kasas, 28/77) Allah’ın sana verdiği ile, âhiret hayatını peyle!.. “İbtigâ” (ابتغاء) kelimesi ile ifade ediyor, “vetlub” (وَاطْلُبْ) değil. İbtigâ fiili ile olunca, “Candan-yürekten arkasına düş, hep onun talebinde ol, soluk soluğa onu (âhiret hayatını) takip et!” demektir. وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Dünyadan da nasibini unutma.” Bir yiyecek kadar, bir içecek kadar, muvakkaten yaşayacak kadar. Ferdî hayat itibarıyla böyle olduğu gibi, içtimâî hayat itibarıyla da böyledir, fark yok.

İnsanın, öbür tarafa gittiği zaman, hiss-i nedâmet (pişmanlık duygusu) ile “Keşke!” dememesi, orada “keşke”lerle nedametini izhâr etme durumuna düşmemesi için burada hayatını çok iyi değerlendirmesi lazımdır. Bir Hak dostu ne hoş söyler:

“Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömrüm oldu heba,

Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan, bî-haber;

Ağlayıp nâlân edip düştüm yola, tenha, garîb,

Dîde giryan, sine piryan, akıl hayran, bî-haber.” (Niyâzî-i Mısrî) -Türkçe’mizde “püryan” derler; şiirde “Dîde giryan, sine piryan…”

Bir başkası der ki:

“Çeşm-i ibretle nazar kıl, dünya bir misafirhanedir,

Bir mukim âdem bulunmaz ne acîb kâşanedir,

Bir kefendir âkıbet sermayesi şâh u geda,

Bes, buna mağrur olan Mecnun değil de ya nedir?”

Böyle gelip geçici, bir şimşek gibi çakıp kaybolucu, dünya hayatı… İnsan aldanıyor, gözünü hep ona dikiyorsa, ebedî ışığa karşı kapısını kapamış demektir, kendini bir ebedî körlüğe salmış demektir. Evet, öyle… Bir güzel söz de bu mevzuda -bunların hatırlattığı- Aziz Mahmud Hüdâî hazretlerine ait:

“İki kapılı bir handır bu dünya (bu virane)

Bunda konan, göçer; konuk, eylenmez.”

Bakın hepsi aynı şeyleri söylüyor. Bu da size başka bir şeyi hatırlatır:

“Acîb bir kârubân-hane bu dünya,

Gelen gider, konan göçer bu elden,

Vefası yok, sefası yok, fani hülya,

Gelen gider, konan göçer bu elden.”

Alvarlı Efe Hazretleri’nden bir başka manzum:

“Bu dert meyhanesinde / Kimi gördün şaduman olmuş;

Bu gam-hane-i mihnette / Beladan kim emân bulmuş!

Bu bir devvâr-ı gaddardır / Gözü gördüğünü hep yer

Ne şah-u ne geda bunda / Ne bir fert payidar olmuş.”

İki mısra atlayarak, sonunu söylüyorum:

“Hüner bir ibret almaktır / Hüner Hakk’a kul olmaktır;

Hüner irfanı bulmaktır / Bu gaflet âlemi almış.”

Gördüğünüz gibi, çokları, âhirete karşı kendilerini bir körlük içine salmışlar; “Varsa da dünya, yoksa da dünya!..” Hatta dini, dinî değerleri, işte o “Varsa da, yoksa da dünya!” uğrunda kullanarak, ebedî kalacakmış gibi bu dünyada çırpınıp duruyorlar. Oysa ki,

“Ölüm demez, yiğit, koca,

Gelir bir gün, ya bir gece,

Kefen elinde bir hoca,

Yuyar bir gün, demedim mi?!.” Bu da Yunus Emre’ye ait.

   “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım, kalblerimizi dininde sabit kıl.”

Dünyaya bakarken bu mülahazalar ile bakmak lazım; onun derinleştirilmesi, esasen derinlik mülahazasına insanın kendisini salması, mercan adalarına insanın kendisini salması lazım. Veya tâbir-i diğerle, insan, güneşe doğru hep bir seyahat tertip etmeli, bitip tükenme bilmeyen bir arzu ile, bir iştiyak ile ölesiye bir koşuş ile, hep ona doğru koşmalı, hep ona doğru, hep güneşe… “Daha! Daha!” demeli!.. Bu tabiri de Hazreti Pîr-i Mugân, Ayetü’l-Kübrâ risalesinde kullanıyor, “Hel min mezîd!” diyor. Bu söz, vakıa Cehennem’e atılan insanlara karşı Cehennem’in هَلْ مِنْ مَزِيدٍ “Daha yok mu?” (Kâf, 50/30) şeklindeki ifadesinden alınma ama pozitif şekilde de kullanabilirsiniz bunu. Allah bilgisi, marifetullah, muhabbetullah, aşk u iştiyâk-ı likâullah… Bu ufka ulaştığın zaman bile “Daha yok mu? Daha yok mu? Daha yok mu?!. Ne latif şey imiş bu!” deme.

“Ol suyu kim içse hemân,

Kalbe doğar nur-i cihân,

Verir hayat-ı câvidân,

Yandıkça yandım, bir su ver!” (Gedâî) “Yandıkça yandım, bir su ver!” diyor.

“Bana Hak’tan nidâ geldi: Gel ey âşık ki mahremsin!

Bura mahrem makamıdır, seni ehl-i vefâ gördüm.” (Nesîmî)

Bu hitap ile, bu iltifat ile Cenâb-ı Hakk’a müteveccihen gitmek, bu “fâni” hayatı, “bâkî”leştirmek demektir.. bu “mezraa”yı, âhiret hesabına değerlendirme demektir.. O’nun değişik esmâsının mecâlîsi olan, tecellîgâhları olan yerleri, değerlendirme demektir.. âhiretin koridoru; bu koridorda doğru yürüme demektir. Dolayısıyla bunların hepsi, Allah’a doğru yürümenin, koşturmanın, ölesiye sa’y etmenin ifadesidir.

İnşaallah sizler, o yolda koşturuyorsunuz ve sonuna kadar da inşaallah koşturacaksınız. Allah’tan onu dileyelim: Cenâb-ı Hak, bizi, Kendi yolunda sâbit-kadem eylesin!.. Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu duayı hiç durmadan vird-i zebân etmiş: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Benim kalbimi dininde sâbit kıl!” اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ؛ يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا عَلَى طَاعَتِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım, kalblerimizi dininde sabit kıl. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..”

Kalbler, O’na karşı olan o iman, iz’an, marifet ve muhabbet ile hep aynı ritimde atmalı!.. Nabız dinlenirken, insan, hep onda “Hû, Hû, Hû” sesini duymalı!.. Bilmem, onu öyle dinleyen hekimler var mı; nabzın atışında “Hû” sesini dinleyen?!. Aslında her şey öyle “Hû!” diyor.

“Bir kitabullah-ı a’zamdır serâser kâinât. / Hangi harfi yoklasan manası Allah çıkar.” بِأَيِّ حَرْفٍ حَرَّكْتَ يَقُولُ: هُو Hangi harfi yoklasan, harekete geçirsen, “Hû!” ile karşılaşacaksın, “O!” diye bir nağme duyacaksın. Önce söylediğim şiir, Recâîzâde Ekrem’e ait idi: “Bir kitabullah-ı a’zamdır serâser kâinât. / Hangi harfi yoklasan manası Allah çıkar.” Celle celâluhu. Evet… “Varsın Sen İlahî yine varsın, yine varsın / Aklımda, gönlümde, ruhumda hep varsın!..” Bu da Cenab Şehabettin’e ait.

   “Ve yüzler de olacaktır ki, o gün, ümitsiz ve asık; bel kırıcı bir belaya uğrayacakları kaygısını taşıyan…”

Böyle yaşamak, böyle oturmak, böyle kalkmak… Bulunduğumuz her yeri böylesine “sohbet-i Cânân” ile aydınlatmak.. ve hep aydınlık içinde, ışık tufanı içinde oturup-kalkmak.. hep ışık tufanı içine oturup-kalkmak. Yoksa -hafizanallah- insan, Kârûn gibi, kendisini zulmetlere salar; sonra da bir gün ak saray ile, kara sarayı ile, turuncu sarayı ile, pembe sarayı ile, villaları ile, filoları ile hasf edilir, yerin dibine batırılır. Her şeyi ile batırılır.

Batırıldı mı, batırılmadı mı? فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرِينَ “Derken Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçiriverdik. Ne yardımcıları Allah’a karşı kendisine yardım edip onu kurtarabildi ne de kendi kendisini savunabildi.” (Kasas, 28/81) “Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar // Nice Hüsrev gibi hanlar / Bütün bu deryaya dalmış!” Hepsi geldikleri gibi gitti; toprağa gömüldü ve sizin ayaklarınızın altında kaldılar. Girdikleri o çukurdan, âdetâ melekleşerek O’na doğru, melekûtî âleme üveyikler gibi kanat açma varken, ayaklar altında çiğnenen mahlûklar haline geldiler.

Evet, bu da bana bugün Mü’min/Gâfir Sûresi’ndeki şu ayeti hatırlattı: فَسَتَذْكُرُونَ مَا أَقُولُ لَكُمْ وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللهِ إِنَّ اللهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ “Bugün size söylediklerimi çok geçmeden hatırlayacak (ve bana hak vereceksiniz). Ben ise, tam bir teslimiyet içinde işimi Allah’a bırakıyorum. Allah, elbette kullarını çok iyi görmektedir.” (Mü’min, 40/44) Mü’min-i Âl-i Firavun’un bu sözü nakledildikten sonra şöyle buyuruluyor: فَوَقَاهُ اللهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ * النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ “Neticede Allah O’nu (Firavun ve yönetiminin) kurduğu tuzakların şerrinden korudu; buna karşılık, Firavun ailesini (hanedanını ve oligarşisini) o en kötü azap kuşatıverdi. Ateş; sabah ve akşam onun karşısına getirilir ve ona maruz bırakılırlar. Kıyamet’in kopup, hesapların görüldüğü gün de ‘Bütün Firavun ailesini (oligarşisini) azabın en şiddetlisine atın!’ (diye emredilir).” (Mü’min, 40/45-46) Âl-i Firavun’u da… Sadece Firavun değil, onun aldattıkları da var. Öbür tarafta yakasına yapışacaklar: “Bu, bizi aldı, sürükledi, götürdü!” Sabah-akşam, Berzah hayatında, gidecekleri yer, o kötü âkıbet onlara değişik kareler halinde hep gösterilecek. Kendilerini o karenin içinde görecekler. Ahirette de doğrudan doğruya onun içine yuvarlanacaklar.

Hafizanallah, sadece muvakkat bir dünyaya gönül bağlayanların akıbeti, o. Güneşe göre bir zerre ölçüsünde bile olmayan, bir zerreye bile tekâbül etmeyen bu dünya hayatına tapan dünyaperestlerin akıbeti!.. كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ * إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ “Yüzler olacaktır o gün mutluluktan parıl parıl, Rabbilerine çevrilmiş.” (Kıyâme, 75/22-23) Allah, öyle eylesin inşaallah!.. وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ * تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ “Ve yüzler de olacaktır o gün ümitsiz ve asık. Bel kırıcı bir belaya uğrayacakları kaygısını taşırlar.” (Kıyâmet, 75/24-25) Allah, öyle olmaktan da muhafaza buyursun!..

Bir, ayaklar altında çiğnenip lanet ile yâd edilme var. Bir de takdir ile yâd edilip “yâd-ı cemîl” olma var!.. Seçeceğimiz o yolu çok iyi seçmemiz lazım; bu misafirhaneyi çok iyi değerlendirmemiz lazım; bu misafirhane ile ebedî ikametgâhı peylememiz lazım! Dünya, çok küçük bir şey, beş kuruşluk bir şey; fakat Cenâb-ı Hak “Onu Bana verin…” diyor: إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılık olarak Cennet’i verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) Hepsi beş paralık şey… بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Bi-enne” ibaresindeki “bâ” harfi, mukabele ifade ediyor: “Cennet karşılığında satın almak istiyor.” demek; “Beş parayı verin, Ben size, onu vereyim, ebediyeti vereyim!” diyor.

Cenâb-ı Hak, onu değerlendirmeye muvaffak kılsın!.. İnsan, bu meseleyi iyi değerlendirdiği zaman, bu fânî hayatı, bâkî hayatı peylemeye müsait bir sermaye haline getirebilir; ebedî hayatı, bunun ile elde edebilir, Allah’ın izni-inayeti ile. Hatta bunun bir zerresiyle bile…

   “Hiç korkmayın, tasalanmayın ve vaad olunduğunuz Cennet ile müjdelenip sevinin!”

Bazen, böyle bir dakika güzel yaşamışsınız… “Bir ân-ı seyyâle vücûd-i enver (münevver); binlerce sene vücûd-i ebtere müreccahtır!” Devr-i Risâletpenâhi itibarıyla, cephelerde şehit olan öyle insanlar vardı ki… Müslüman oldu; Huzur-i Risâletpenâhi’ye geldi, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ dedi, sonra da şehit oldu. Bir vakit namaz kılmamıştı ama üveyik gibi kanatlandı, uçtu. Neye? Maiyyet-i İlahiye’ye.. teveccüh-i İlahiye’ye.. iltifat-ı İlahiye’ye.. niam-ı İlahiye’ye.. eltâf-ı İlahiye’ye… Uçtu, bir anda. Bir dakika bile olsa, iyi değerlendirilmiş olduğu takdirde, o koskocaman ebediyet âlemleri peylenmiş oluyor.

İşte, إِنَّ اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ “Allah, karşılığında kendilerine Cennet vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar ve (harpte, meşru müdafaada) öldürürler veya öldürülürler.” (Tevbe, 9/111) Ne olacak? Ölsen ne olur o yolda, kalsan ne olur o yolda?!. Ebedî varlık söz konusu olduktan sonra… Bir adım öteye gittiğin zaman, ebedî hayatın burcu burcu kokusu ile karşı karşıya kalacaksın; Cennet’in ıtriyat kokuları ile karşı karşıya kalacaksın!..

Kur’an-ı Kerim’in ifade buyurduğu gibi: إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاَئِكَةُ أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ “Buna karşılık, ‘Rabbimiz Allah’tır’ diye ikrarda bulunup, sonra da (bu ikrarın gereği olarak inanç, düşünce ve davranışta) sapmadan doğru yolu takip edenlerin üzerine zaman zaman melekler iner. (O melekler, dünyada onları korur, Âhiret’te ise hem dostluk izharında bulunur, hem de onlara şu mesajı iletirler.) (Azap görür müyüz diye) endişe etmeyin, (dünyada iken işlediğiniz ya da işlediğinizi düşündüğünüz günahlar, yapamadığınız iyilikler sebebiyle de) üzülmeyin; size vaad olunan Cennet ile sevinin!” (Fussilet, 41/30) “Korkmayın, tasalanmayın!..” أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ “Muştular olsun, müjdeler olsun size, sizin için vaad edilen Cennet ile!..” diyecek melekler. Ve geriye dönüp baktığınızda, “Meğer ne vermiş, ne fedâ etmiş, neyi elde etmişim?!.” diyeceksiniz. Cenâb-ı Hak, o basireti ihsan eylesin; o lütuf ile lütuflandırsın!..

Esasen, ebediyeti kazanma adına insan, önden mızrak yese ne olur, arkadan mızrak yese ne olur?!. Fakat insan olarak, müteessir oluruz. Hani er-Risâle’de ve Çağrı’da, Hazreti Hamza efendimizin bağrından yediği mızrağı görünce sanki benim bağrıma saplanmış gibi hissetmiştim. O filmde de rol oynayanlardan bir tanesi, o manzarayı görünce deliriyor âdetâ, pencereye doğru koşuyor ki iyi bir temsil ifadesi idi o. Hazreti Hamza’ya karşı öyle…

Bi’r-i Maûne vakasında da Hazreti Haram İbn Milhân mızrakla şehit ediliyor. O insanlar esasen ehl-i irşad istemişler, talimciler, muallimler istemişler; İnsanlığın İftihar Tablosu da göndermiş. Ashâb-ı Kiram, Hudeybiye Musalahası’nın onlara açtığı o yolda, bir yönüyle güzergâh emniyeti sağladığı o yolda, dünyanın dört bir yanına yayılmışlar veya bölgenin dört bir yanına yayılmışlar, her yerde لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ bayrağını dalgalandırmışlar, Allah’ın izni-inayeti ile.

   Hudeybiye, Müslümanlar için daha sonraki günler adına sürpriz inkişaflara gebe tam bir fetih olmuştu; Mekke Fethi ise, Hudeybiye Sulhu’nun sadece bir buuduydu.

Burada antrparantez arz edeyim: Onun için sahabî, Mekke Fethi’ne değil, Hudeybiye Sulhu’na “fetih” der. Çünkü Mekke Fethi’ne kadar -Medine dâhil- inanan insanların birkaç katı, esasen o sulh sayesinde, yani güzergâh emniyeti sağlanması sayesinde hidayete ermişlerdi. Çünkü Müslümanlar, istedikleri her yerde gezebiliyorlardı, akrabalarına uğrayabiliyorlardı; değişik argümanları değerlendirerek içlerinin heyecanlarını onların yanında boşaltabiliyorlardı. Dolayısıyla o kadar çok insan Müslüman oldu ki!.. İşte, sahabe sayısı yüz bine ulaştı ise, herhalde bu sayede -Allah’ın izni ve inayeti ile- ulaştı.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, bir günlük Müslüman da vardı, yolda olan, gelirken o acı haberi alan Müslüman da vardı. O da “Ben, inandım!” diyor fakat geldiğinde, Efendimiz, ruhunun ufkuna yürümüş; o ciddî bir teessüre giriyor ama sahabeyi görüyor, o sahabeyi görmekle ayrı bir şeref ile şerefyâb oluyor..

Biraz evvel bahsettiğim, başka bir sahabînin sergüzeştisidir. Müslüman oluyor ama bir savaşta; o savaşta savaşıyor ve hiçbir namaz kılmadan hemen şehit oluyor. O da kanat çırpıyor, kanat açıyor üveyik gibi; yürüyor ebediyet âlemine orada, inşirah içinde.

Üç günlük Müslüman olanlar var, bir aylık Müslüman olanlar var. Bazılarına göre Ebu Hüreyre hazretleri, sekiz sene evvel, bazılarına göre de Efendimiz’in ruhunun ufkuna yürümesinden üç sene evvel geliyor. Devs’in arslanı… Efendimiz’den en çok hadis rivayet eden sahabî. Çünkü başını o eşiğe koymuş, hep o Suffe’de yatıp-kalkmış, hatta hiç yemeği-içmeyi düşünmemiş. Hadis ricâli okurken gördüğümüz gibi, bazen o minber ile Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hücre-i saadeti arasında açlıktan bayılıp düşermiş de, “Bu, saralı!” falan derlermiş. Oysa diyor ki: “Millet bana öyle bakardı ama ben açlığımdan bayılmıştım orada!” Hiç umurunda değil; “Bugün ekmek buldum, yedim; yarın ne olacak!” falan, hiç umurunda değil. Tamamen o kapıya kilitlenmiş; böyle, o lâl-u güher döktüren, cevherler döktüren dudaklardan ne dökülüyorsa, onları kafasına koymaya çalışmış. O da -eğer üç sene ise- üç senede dikey yükseliş ile öyle bir noktayı ihraz ediyor ki, çok sahabe, onun gözünün içine bakıyor. Çok sahabe, gözünün içine bakıyor; âdetâ Peygamber Efendimiz’in örneği olmuş; ne diyorsa, ağzından ne çıkıyorsa, milimi milimine onu yaşamaya çalışıyor.

Bir de çocuklar var. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) oraya teşrif buyurduktan sonra dünyaya geliyorlar; O ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, yedi yaşında, sekiz yaşındalar. Ve nitekim Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin efendilerimiz de o yaşta ama sahabî. Kucağına alıyor, minbere beraber çıkarıyor, sırtına alıyor onları ama onlar da sahabî. Fakat o insibağ ile, O’nun fırça çalması ile, öyle bir renk ve öyle bir desene bürünüyorlar ki, insanın başını döndürür.

İşte o Hudeybiye Sulhu sayesinde böyle dört bir yana yayıldılar onlar. Koşan koşana bu defa Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna. Sahabe, Tabakâtçıların rivayetlerine göre, yüz bine ulaştı, Allah’ın izni ve inayetiyle. Yine de insan “Az!” diyor. Öyle bir Güneş tulû etmiş; “Yahu neden yüz bin; neden bir milyon değil?!.” filan. Ama öyle bir iz bırakıyor ki, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer döneminde, işte bizim aklımızdan geçen o milyonlar oluşuyor, Allah’ın izni-inayeti ile. İmparatorluklar, en-Nûru’l-Hâlid (Sonsuz Nur) karşısında dize geliyor ve yıldızlar gibi görünmez oluyor.

Bûsîrî der ki: فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا * يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ “O bir fazilet güneşi, diğerleri ise yıldızdır. Yıldızlar insanlara ışıklarını ancak geceleri sızdırırlar.” Değil onlar, peygamberler bile -Bûsîrî’ye göre- O’nun yokluğu döneminde esasen yıldızlar gibi parlıyorlardı.. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir güneş gibi doğunca, bütün yıldızlar gaybubet ettiler, küsûfa/husûfa uğradılar.

   “Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki kurtuldum/kazandım!..”

Evet, işte Haram İbn Milhân (radıyallahu anh) da o sahabeden birisi idi. İrşad için gitmişti. Fakat ihanet ettiler orada. Davet edenler de var mıydı onların içinde? Fakat mutlaka haberleri vardı ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o meseleden dolayı çok müteessir olmuş ve aynı zamanda onlara Kunût dualarında, uzun zaman beddua etmişti. Cenâb-ı Hak, belli bir dönemden sonra “Yeter!” demiş, dolayısıyla Efendimiz de kesmişti.

Sizin, bütün dünyayı saran fitne ve fesat karşısında, üç beş seneden beri okuduğunuz Kunût gibi. “Cenâb-ı Hak, belaları savsın, def etsin, ref’ etsin!” diye yapıyorsunuz: اَللَّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ، مُجْرِيَ السَّحَابِ، سَرِيعَ الْحِسَابِ، هَازِمَ اْلأَحْزَابِ، اِهْزِمْ أَعْدَاءَنَا كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ فِي كُلِّ اْلأَحْزَابِ، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ، فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ آنٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Ey Kitabı indiren, bulutları yürüten, hesapları çabuk görüp herkese haddini bildiren, İslam aleyhine toplanan grupları dağıtan, düşman saflarını darmadağın eden Allah’ım! Farklı farklı hiziplerden olup bize karşı husumette bir araya gelmiş bulunan düşmanlarımızı da perişan edip hezimete uğrat; dünyanın dört bir yanında, hayatın her biriminde, bize karşı düşmanlıkla oturup kalkanları, en yakın, en yakın, en yakın zamanda, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve insan kalbinin/aklının alamayacağı bir şekilde hezimete uğrat; onlara karşı bize yardım eyle.” O (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapmamış olsa, zaten sizin yapmanız da doğru değil. O yaptığı için, siz de yapıyorsunuz; maruz kaldığınız belalar karşısında yapıyorsunuz. Bi’r-i Maûne’deki vahşet İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok dokunuyor; O da öyle yapıyor.

İşte, Bi’r-i Maûne’de Haram İbn Milhân hazretleri o mızrağı sinesinden yiyince… Hiç beklemiyor onu; silahlı gitmemişler oraya. Bir yönüyle, ellerinde gül ile gitmişler oraya; onlara gül kokuları koklatmak için gitmişler. Ama gözü dönmüş hainler… Hani günümüzde bazıları, bazı karıncaya basmaz insanlara/efendilere, karıncaya basmaz efendilere “Terörist!” dedikleri gibi… Kendi karakterlerinin gereği esasen… Karakterlerinin gereği, oraya mızrak ile gelmiş insanlar var; bir de ellerinde gül demetleri ile, buketleri ile giden insanlar var. Ee canım gül ile, mızrağa karşı savaş verilmez ki!.. Zaten öyle bir niyetleri yoktu. Öyle bir niyetleri olsaydı, cephe oluştururlardı, bir tabye oluştururlardı.

Hazreti Haram İbn Milhân, mızrağı sinesinden yiyince, فُزْتُ وَرَبِّ الْكَعْبَةِ “Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki kurtuldum!” diyor. Demek ki daha o esnada -esasen- gördüğü bazı şeyler oluyor. Belki Cenâb-ı Hak, doğrudan doğruya teveccüh buyuruyor; belki Allah Rasûlü teveccüh buyuruyor; belki melekler “Ey Haram İbn Milhân, hoş geldin!” falan diyorlar.

Şimdi meselenin serencâmesi bu. Biraz evvel temas edilen ayet ile mesele irtibatlandırılarak denebilir ki: Birileri bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih ediyorlar ama birileri de zikredilen şu ayete mâsadak oluyorlar: إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُمْ بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “Allah, karşılığında kendilerine Cennet vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar ve (harpte, meşru müdafaada) öldürürler veya öldürülürler. Bu, Tevrat’ta da, İncil’de de, Kur’ân’da da Allah’ın yerine getirmeyi uhdesine aldığı bir vaattir. Verdiği söze Allah’tan daha sadık kim olabilir? O halde (ey mü’minler), Allah’la yaptığınız bu alışverişten dolayı size müjdeler olsun! Budur gerçekten çok büyük kazanç, çok büyük başarı.” (Tevbe, 9/111) Cenâb-ı Hak tarafından bir hak olarak, değişmez, “lâyetebeddel” bir vaad olarak onlara vaad ediliyor.

Allah yolunda her şeye katlanmaya razılar, bir yönüyle. Zannediyorum, Hazreti Mus’ab, bu iştiyak ile İnsanlığın İftihar Tablosu’nun önünde kalkan gibi sağ kolunu kullandı, kalkan gibi sol kolunu kullandı ve sonra da -bir boynu kalmıştı, hâlâ canlı idi- yukarıya kalkan bir kılıç karşısında bu defa boynunu uzatmıştı; oradan da bir kılıç yemişti. Gerisini Siyer’de görmedim; fakat inandığım, ilmi oldukça ileri olan bir vâiz efendinin vaazında dinlemiştim: Yüzünü yere kapatıyor, görünmek istemiyor. “Yüzünü kapatıyor yere; niye böyle?” diyenlere, orada ifade edebildiği kadarıyla diyor ki: “Hâlâ başın üzerinde iken, eğer Allah Rasûlü’nün başına bir kılıç iner ise, Allah sana sorar onu!” Evet, Mus’ab kahramanlığı…

Abdullah İbn Cahş… Arkadaşı anlatıyor onu. O da Uhud Savaşı’nda. Bir kayanın dibine çömelmiş, dize gelmiş, yalvarıyor: “Allah’ım! Bir kılıç kolumu koparsın, başka bir kılıç öbür kolumu koparsın, boynumu alsın; Senin huzuruna kanlar içinde geleyim. Sen, bana de ki: ‘Abdullah, sana ne oldu?’ Ben de diyeyim ki: Ben, bunları Rasûlullah yolunda verdim!”

   Asıl kurtulma ve kazanma, âhirete müteveccih yaşayan, Cemâlullah’ı müşahedeye, rızaya ve Rıdvan’a müştak olan ve ebedî saadet uğrunda varını yoğunu feda etmeye âmâde bulunan insanın fevz ü necâtıdır.

Evet, işte bu, mü’min ufkunda kazanma telakkisi… Bazıları kazanmayı sadece dünyaya münhasır görürler, Kârûn gibi. Bazıları da zerre ile güneşi peylerler, damla ile deryayı peylerler; dolayısıyla bir damla verir, deryaya sahip olurlar; bir zerre verir, güneşe sahip olurlar. Şimdi kim kazandı, kim kazanmadı?!. Bazıları da -hafizanallah- o bir damlacık sermayeyi, yine hep böyle damla avlamak için kullanırlar; “Damla, damla, damla, damla, damla!..” der durur, sonra bir gün öbür tarafa doğru bir katran damlası gibi damlar giderler. “Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar // Nice Hüsrev gibi hanlar / Bütün bu deryaya dalmış!” Sonra hepsi birden boğulmuş; boğulmuş dünya sevdasıyla.

O (Allah ve rızası) varsa, esas kazanmış sayılırız. Şimdi yürüdüğünüz yolda, hedeflediğiniz ve niyet ettiğiniz ufuk ne ise şayet, onu kazanmış sayılırsınız; güneşi peylemiş sayılırsınız, bahr-i muhîti (okyanusu) peylemiş sayılırsınız, kazanmış sayılırsınız. “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur.” Buharî’nin ilk hadis-i şerifi. “İnsana niyet ettiğinden başka ne vardır ki?!.” Dolayısıyla kazanmışsınız.

Ha, bunun ötesinde, esasen bugüne kadar dilbeste olduğunuz, gâye-i hayal haline getirdiğiniz ve onu çok önemli bir şey gördüğünüz -ve zaten önemli bir şeydir- i’lâ-i kelimetullah… Başka bir şey düşünerek siz dünyanın dört bir yanına saçılmadınız; her yanda ruh u revân-ı Muhammedî şehbal açsın diye saçıldınız. İstersiniz ki, bu da olsun; durdurulduğu yerden -bir yönüyle- veya durdurulmaya çalışıldığı yerden devam etsin. Yine Allah’ın izni-inayeti yetişsin; Cenâb-ı Hak, zâlimin, hainin, fâsıkın kolunu kanadını kırsın; onlar, Allah’tan bulsunlar ve siz de yeniden işi bıraktığınız yerde o emaneti yüklenerek o gâye-i hayal istikametinde koşmaya devam edin. İstersiniz bunu.

Siz, bir yere kadar götüreceksiniz. Sizden evvelkiler meseleyi bir yere kadar getirdiler; sonra emanet olarak size devrettiler. Dediler ki: “Bunu alın, şu hedefe doğru götürün!” Siz de aldınız, bir yere kadar getirdiniz; bir kısım gulyabânîler ile karşılaştınız, dolayısıyla engellemeye başladılar. Belki muvakkaten vites değiştirme durumunda kaldınız; düşürdünüz on altı vitesi, beşe, altıya düşürdünüz, dörde düşürdünüz, eskiden o kadardı zaten; bazen rölantiye aldınız, filan. Ama her zaman, bir fırsat doğunca hemen yeniden vitesi değiştirip yürümeye, yeniden azm-i râh etmeye âmâde ve teşne bulundunuz. Bu da sizin hakkınız; bunu istemede de bir mahzur yok.

Belki onu isteme de yine öbür âlem hesabına, esas başta istediğiniz şey hesabına farklı bir isteme yoludur. Yine O’nu istiyorsunuz ama üslup farklılığı içinde O’nu istiyorsunuz: “Allah’ım! Senin nâm-ı celîlin, her yerde şehbal açsın! Ey Rasûl! Senin nâm-ı celîlin, her yerde şehbal açsın! Bizim gibi fakir, hakir, müsî (مُسِيء – kötülük yapan, yaramaz, günahkâr), müsinn (مُسِنّ – yaşlı, geçkin, zamanı geçmiş) günahkâr insanları, bu kaderî program içinde istihdam buyur! Bizi bunun ile şereflendir!” mülahazası… “Bizler, birer hiçten ibaretiz, hiç ender hiçiz; âciziz, fakiriz, muhtacız, zeliliz, perişanız, derbederiz, mahviyet içindeyiz. Ama tek ümidimiz Senin bizi bunun ile şereflendirmen; bizimle, Senin nâm-ı celilini, ona muhtaç olan gönüllere duyurman!”

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, bu heyecan ile yaşadı; bu heyecan ile ruhunun iklimine yürüdü. Dolayısıyla, bu niyet ile oturup kalkıyorsanız, Cenâb-ı Hak, yeniden o imkanları lütfettiği zaman, işi bıraktığınız yerden alırsınız.. atınızı yine mahmuzlarsınız.. elinizdeki gül demetleri ile, buketleri ile dünyanın dört bir yanına sevgi mesajlarıyla gidersiniz.. gittiğiniz her yerde sohbet-i Cânân ile gönüllere İsrafil gibi hayat üflersiniz.. diriliş üfler ve topyekûn dünyaya bir ba’s u ba’de’l-mevt yaşatırsınız, Allah’ın izni-inayeti ile.

Birincisi (ahiret buudlu yaşama ve hep Allah’ın rızasını arama), evvelen ve bizzat; ikincisi (ahireti ve rıza-i ilahiyi kazanma yolunda i’lâ-i kelimetullahı en büyük vesile bilip o yolda yürüme) ise -eski tasavvurî Mantık ifadesi ile- saniyen ve bi’l-araz. Birincisi, hakiki; ikincisi, izafî. Fakat öyle bir izafî ki, yine ona râci.

Nasıl ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu ifade ederken diyoruz: “O, gâye ölçüsünde bir vesiledir.” Gâye ölçüsünde!.. Öyle olmasa -bakın- لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ biter bitmez, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ gelir miydi?. Evet, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) gâye ölçüsünde bir sebep, bir vesiledir. O olmasaydı, ne bilebilirdik?!. Öğrenilmesi gerekli olan hangi şeyi öğrenebilirdik?!. Zât-ı Ulûhiyet hakkında neye sahip olabilirdik?!. Kâinatı doğru okuyabilir miydik, esasen?!. Bu dünyanın bir mezraa olduğuna vâkıf olabilir miydik acaba?!. Buranın mecâlî-i Esmâ-i İlahîye olduğunu bilebilir miydik acaba?!. Cennet’in burada peylendiğini bilebilir miydik acaba?!. Bütün bunları, O’nun mesajları içinde gördük. Dolayısıyla, “Medyûndur o ma’sûma bütün bir beşeriyyet / Yâ Rab, mahşerde bizi bu ikrâr ile haşret.” Âmin.

Bamteli: “Hakkın Hatırı Âlîdir!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

“Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır!”

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Hikmetin başı Allah korkusu, Allah saygısıdır.” M. Akif bu hakikati nazmen dile getirir: “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır / Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır / Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havfı Yezdân’ın / Ne irfanın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdanın.”

*İnsanı a’lâ-yı illiyyîn-i kemâlâta çıkaracak olan vesile onun her zaman Allah’la münasebet halinde bulunmasıdır; her zaman O’nun huzurunda bulunuyor olma mehabetiyle, mehafetiyle oturup kalkma derinliği sergilemesidir.

*Mehâfetullah, mehâbetullah, Allah saygısıdır ki insanı gerçekten zirveleştirir ve kâmil bir insan haline getirir. Hareketlerde denge istiyorsanız o sayede olur. O sayede insan yanlışından geriye döner. O sayede insan hakka saygılı olur. O sayede insan âdil olur; hak ve adaleti her şeyin üstünde tutar; “Hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilemez!” der.

Kolektif şuura ve istişare ruhuna saygılı olma, peygamberlerin ahlakıdır

*Allah ile irtibatı olan insan da zaman zaman yanlış yapabilir. Fakat o bir yanlış yaptığı zaman hemen geriye adım atmasını bilir. Hatta o, şayet heyet-i İslamiye-i ictimaiyeye, heyet-i İslamiyeye ve insaniyeye zarar verme meselesi söz konusu değilse, kendi doğrularından geriye adım atmasını bilir. “Ben böyle doğru biliyordum bunu; Kitab’ı, Sünnet’i de böyle anlamıştım. Ama kalbine, düşüncelerine, ufkuna inandığım bir insan bana şöyle dedi. Bu benim kabulüme göre doğru değil gibi ama insaniyete ve İslamiyete çok ciddi bir zarar olmadığına göre, ben burada geri adım atmalıyım.” demesini bilir. Zira başkalarının fikrine, hususiyle kolektif şuura, istişare şuuruna saygılı olma, peygamberlerin ahlakıdır.

*Allah Teâlâ, Âl-i İmran Suresi’nin 159. ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي اْلأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran, 3/159)

*Bu âyet-i kerime Uhud Savaşı esnasında yaşanan geçici bir sarsıntı sonrası en kritik bir anda şeref-nüzul olmuştur. Şöyle ki: Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâl ediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak, karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Yani yapılması planlanan işlere, herkesin ruhen ve fikren iştirakini sağlayarak projelerini en sağlam statikler üzerinde gerçekleştiriyordu.

*Hatta Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) ashabının görüşünü kendi fikrinin önüne alıp onlara göre hareket ettiği de az değildi. Mesela, Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret etmişti; kendi görüşü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindeydi. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilmişti. İşte ashabından özellikle gençlerin ısrarı neticesinde Uhud’a çıkan Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaralandığı, yüzünden mübarek kanlarının aktığı, yetmişe yakın sahabe-i kiramın da (radıyallâhu anhüm) şehit edildiği bir zamanda Cenâb-ı Hak yukarıda zikredilen âyet-i kerimeyi indirmişti.

“Onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri yine onlarla müşavere et.”

*İzafi bir sarsıntının her şeyi allak bullak ettiği, bir insan olması yönüyle kalb-i nebevînin inkisara uğrayabileceği, pek çok gönlün de rencide olduğu esnada Allah (celle celâluhu) çok yumuşak bir emirle meselenin yeniden meşveret edilmesini emretmişti: Habib-i Edibim! Sen zaten katı kalbli, hırçın ve haşin olamazsın, değilsin. Öyle olsaydın bu insanlar zaten Senin etrafında kümelenip savaş meydanına kadar gelmez, etrafında hiç toplanmaz ve dağılır giderlerdi. Ey Habib-i Edibim! Bir de onların içtihat hataları oldu. Dolayısıyla فَاعْفُ عَنْهُمْ Sen affet onları! وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ Ve onların affedilmeleri için Allah’tan mağfiret dile!

*Kur’ân-ı Kerim’in,  إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.” (Âl-i İmrân, 3/155) ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, Efendimiz’in çevresindeki o seçkin sahabî topluluğu yaptıkları içtihatta hata etmişlerdi. Âyet-i kerimede, yapılan hata için “iktisap” değil de, “kesp” tabirinin kullanılması da, hatanın bir içtihat hatası olduğunu göstermektedir. Evet, okçular tepesindeki sahabe efendilerimiz, emre itaatteki inceliği kavrayamamışlardı ve neticede muvakkat bir hezimet yaşanmıştı. Fakat, her şeye rağmen Cenâb-ı Hak istişareyi emretmişti: وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ Meseleyi bir kere daha meşveret masasına yatır, müzakereye arz et ve yapılması gerekeni etrafındaki insanlarla bir kere daha görüş!..

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yaşanan bu muvakkat hezimeti zafere çevirmişti. Düşünün ki, Uhud’un hemen akabinde Ebû Süfyan, ordusunu toplamış ve Mekke’ye doğru yola koyulmuştu. Fakat bir ara müşrik ordusu içerisinde Müslümanları tamamen yok etmek için Medine’ye yeniden hücum fikri ortaya atılmıştı. Bu esnada Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilahi emir gereği ashabıyla yine meşverette bulunmuş, onların gönüllerinin itminanla dolmasına vesile olmuş ve Uhud’a katılan ashabıyla müşrik ordusunu takibe koyulmuştu. Arkadan yara-bere içinde Müslümanların geldiğini gören Ebû Süfyan ise, “Geriye dönüp de yeniden başımıza iş açmayalım. Elde ettiğimiz bu zafer gibi bir şeyle gidip Mekkelileri sevindirelim.” diyerek tekrar Müslümanların karşısına çıkmaya cesaret edememişti de Mekke’nin yolunu tutmuştu.

Mü’min kendisinin rağmına olsa da mutlaka hakka boyun eğmeli ve doğru karşısında geri adım atabilmelidir!..

*Görüleceği üzere, İnsanlığın İftihar Tablosu meşverete riayet ederek kendi düşüncesinden -tabiri caizse- geriye adım atıyor. Bize ne olmuş ki bir kısım doğrularımızdan geriye adım atmayalım?!. Bu, başka insanlara saygı göstermenin, onların da doğru düşünebileceğini ve o düşüncelerin de bir işe yarayabileceğini kabul etmenin ifadesidir.

*Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “Allah Rasûlü, Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehit verilmesi değil, Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.” Çünkü Kur’ân-ı Kerim, herhangi bir te’vil ve yoruma ihtiyaç bırakmayacak şekilde, açık ve net olarak, istişareyi Müslümanların zarurî vasfı olarak zikretmiş ve onun, hayatın bütün birimlerinde vazgeçilmez bir esas olarak uygulanmasını inanan gönüllere emretmiştir.

*Kur’an-ı Kerim,

وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

“Onlar (öyle kimselerdir) ki, Rabbilerinin çağrısına icabet eder ve namazı dosdoğru kılarlar; onların işleri kendi aralarında şûrâ iledir; kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infakta bulunurlar.” (Şûrâ, 42/38) beyan-ı sübhanisiyle, meşvereti namaz ve infakla birlikte zikretmek suretiyle onun, mü’min bir toplum için en hayatî bir vasıf ve ibadet ölçüsünde bir muamele olduğunu hatırlatmıştır.

“Seni dinlemiyoruz ve sana itaat etmiyoruz!..”

*Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) bir gün üzerinde yeni bir elbiseyle hutbeye başlayıp “Dinleyin ve itaat edin!..” deyince, cemaatten biri “Ey Ömer, seni dinlemiyoruz ve sana itaat de etmiyoruz!” diye bağırmış ve sözüne şöyle devam etmişti: “Ganimetten herkese eşit kumaş düştüğü halde, ben o kumaşı evde evirdim çevirdim kendime bir elbise çıkartıp diktiremedim. Ama bakıyorum ki sen kendine o kumaştan bir elbise diktirebilmişsin. Milletin malından bana yarım, sana tam; bu nasıl oluyor?” Hazreti Ömer, minberde hiç tavrını bozmadan meseleyi açıklaması için oğlu Abdullah’a söz vermiş; o da, babasına kendi hissesini verdiğini ve bu iki pay birleştirilerek halifeye bir elbise diktirildiğini anlatmıştı. İtiraz eden adam bu açıklamayla tatmin olmuş, adeta coşmuş ve memnuniyetle “Şimdi konuş ey Ömer, artık seni dinler ve sana itaat ederiz!” demişti.

*Seyyidina Hazreti Ömer, evlilik akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyordu. (Bu, Ömer’ce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında insan düşünmüştür.) O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında, bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın şöyle demişti: “Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü Cenâb-ı Allah, Kur’an’da, وَإِنْ أَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍ وَآتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنْطَارًا (Nisâ, 4/20) buyuruyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir.” Hazreti Ömer, o kadının itirazını yerinde bulmuş; kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun!” diyerek sözünü geri almış ve hak karşısında hemen boyun eğmişti.

Hazreti Ömer’in Tevazu ve Mahviyeti

*İkinci Halife devrinde bir ara Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyor ve günler geçmesine rağmen bir türlü yağmur yağmıyordu. Hazreti Ömer çok zaman, başını yere koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacaat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem onun halini anlatırken diyor ki, “Hazreti Ömer’i çok defa secdede hıçkırıklarla kıvranırken ve tir-tir titrerken görüyordum; şöyle niyaz ediyordu: Öyle zannediyorum yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyle! Allahım! Ümmet-i Muhammedi benim günahlarımdan dolayı mahvetme!..”

*Evet, kuraklık ve kıtlık uzayınca, halk Hazreti Ömer’e müracaat etti. Yağmur duasına çıkmasını istediler. Hazreti Ömer birden, bir şey hatırlamış gibi koştu. Gitti, Hazreti Abbas’ın evine vardı. Kapısını vurdu. “Gel benimle” dedi. O’nu bir tepeye çıkardı. Orada, Hazreti Abbas’ın ellerini tutup, yukarıya kaldırdı. Sonra dudaklarından şu sözler döküldü: “Allahım! Bu Senin Habibinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver.” Sahabi diyor ki, “O el, daha aşağıya inmeden yağmur yağmaya başladı. Biz yağmurla, selle birlikte evlerimize döndük.” İşte Hazreti Ömer’in bu tavrı, öncelikle mahviyet ve tevazuundan kaynaklanmaktaydı; sonra da Hazreti Abbas’a karşı hüsn-ü zannının, onu Hakk’ın muradı görmesinin neticesiydi.

Mütekebbir, herkesi tasmalı köle gördüğünden en küçük muhalefeti ihanet sayar!..

*Her türlü şerrin anahtarı kibir, her türlü hayrın anahtarı da tevazudur. Hazreti Pir-i Muğan’ın ifadesiyle, büyüklerde büyüklüğün emaresi tevazu ve mahviyettir; küçüklüğün emaresi de tekebbürdür, burnunu dikmektir, kendini kast sistemine göre en üst basamakta saymak ve başkalarını da halayık gibi, kapıkulu gibi, tasmalı köleler gibi görmektir. Dolayısıyla da mütekebbir, kendisine muhalif bir şey söylenince veya yanlış bir davranışı yüzüne vurulunca, onu ihanet saymak suretiyle intikamkârâne bir duygu ve bir düşünceye kapılır; ifrit gibi o insanların üzerine saldırır. Allah parçalayıcı bir diş verse onu bile kullanmak suretiyle, bir salya verse onu da yüzlere atmak suretiyle intikam almak ister; bu hisle çok ciddi bir gerilime geçip yürür. Bu da kibrin, büyüklenmenin, egoizmin, egosantrizmin, narsisizmin dışa vurmasıdır.

*Hudeybiye Antlaşması, Müslümanlara çok ağır gelmişti. Öyle ki, herkes öldüren bir gerginlik içine girmişti. Bu arada Allah Rasûlü, kendisiyle umreye gelenlere, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını emretmişti. Ancak sahabe, acaba verilen kararda bir değişiklik olur mu diye, meseleyi biraz ağırdan alıyordu. Allah Rasûlü, emrini bir kere daha tekrarladı. Ancak, sahabedeki o ümitli bekleyiş tavrı değişmedi. Aslında bu ağırdan alma, Allah Rasûlü’ne karşı asla bir muhalefet değildi; sadece başka bir alternatifin olup olmadığını öğrenmekti. Zira Kâbe’yi tavaf etmek üzere yola çıkmışlardı ve bu mülâhaza ile Hudeybiye Antlaşması’ndaki şartlarda bir değişiklik beklentisi içinde bulunuyorlardı. İki Cihan Serveri, sahabedeki bu durumu sezince hemen çadırına girdi ve zevcesi Ümmü Seleme validemizle istişarede bulundu. Bu ufku geniş annemiz, istişarenin hakkını vermek için fikrini beyan etti. Çünkü o da biliyordu ki, Allah Rasûlü onun diyeceklerine muhtaç değildi; ne ki, böyle bir istişare ile bize içtimaî bir ders veriyordu. Validemiz, Allah Rasûlü’ne şu mealde sözler söyledi: “Yâ Rasûlallah! Emrini bir daha tekrar etme. Belki muhalefet eder ve mahvolurlar. Fakat Sen, kendi kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden ihramdan çık. Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, ister istemez Sana itaat edeceklerdir.” Allah Rasûlü de zaten böyle düşünüyordu. Hemen bıçağını eline aldı ve çadırından çıkarak kendine ait kurbanları kesmeye başladı. Onu böyle gören sahabe de kendi kurbanlarını kesmeye koyuldu. Çünkü artık verilen karardan dönüş olmadığını anlamışlardı.

*Ey meşveretsiz iş yapan Yezidler, Haccaclar, Tiranlar, Nemrutlar; bildiğine hareket eden ve müstebidâne hareket eden bahtsızlar; tagallüpte, tahakkümde, tasallutta bulunan, haknâşinas, hak bilmez talihsizler!.. Bu tablolar nuranî birer levha gibi sizin kör gözlerinize, sağır kulaklarınıza sokulsun!.. Belki kalblerinizde İslamî bir heyecan uyarır; yanlışlardan vazgeçer ve istikamete yönelirsiniz!..

Kırık Testi: Zulmün Yeni Bir Versiyonu ve Şeklî Müslümanlık

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Zulüm ve haksızlıklara sessiz kalmayıp insanları kötülüklerden sakındırmaya çalışan kişiler iftira, tehdit, baskı gibi saldırılara maruz kalıyor. Bunlara karşı Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’e uygun davranış tarzı nasıl olmalıdır?

Cevap: Cenâb-ı Hak; كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهِ “Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/110) âyetiyle, insanlar içerisinde çıkarılmış en hayırlı ümmetin ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselam) olduğunu beyan buyurmuştur. Bu en hayırlı olma vasfını da ma’rufu emretme ve münkerden alıkoymaya; diğer bir tabirle, iyiliği yaygınlaştırma ve kötülüğün zararlarından da insanları korumaya çalışmaya bağlamıştır. Bu açıdan mü’min, melekleri bile imrendirecek örnek bir nesil oluşturmak için, bir taraftan ma’rufu emrederek insanların iyilik ve güzelliklerle serfiraz olmalarını sağlamalı; diğer yandan da Allah’ın (celle celâluhu), Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem), akl-ı selimin ve tabiat-ı beşeriyenin çirkin gördüğü şeylerden insanları alıkoyma gayreti içinde olmalıdır.

Hissettirmeden İyilik

Kötülüklerden sakındırma işinin çerçevesinin çok iyi ortaya konulması ve sınırlarının da çok iyi belirlenmesi gerekir. Öncelikle kötülüklerden sakındırmada, tavrın şahsa değil, o şahısta bulunan kötü sıfatlara yönelik olduğu unutulmamalıdır. Farklı bir ifadeyle kötü sıfatların her biri insanlara bulaşmış birer virüs gibidir. Asıl gaye virüsün giderilmesi, böylece şahsın tekrar sıhhat ve afiyete, emniyet ve huzura kavuşturulmasıdır. Dolayısıyla bir mü’min, olumsuz sıfatlara karşı tavır alsa, hatta onlara karşı ilân-ı harp etse bile, o, bu sıfatları taşıyanlara karşı olabildiğince merhametli olmalı, elinden geldiğince onlara karşı yumuşak bir dil ve üslûp kullanmalıdır. Öyle ki siz, kötülük yapanları kötülükten sakındırırken onlar kendilerine karşı bir tavrınızın olup olmadığının bile farkına varmamalıdır. Evet, siz üslûbunuzdaki inceliğinizle öyle hareket etmelisiniz ki, onlar tıpkı elbiselerini sırtlarından çıkarıp attıkları gibi, hiç farkına varmadan sahip oldukları bu kötü sıfatlardan sıyrılıvermelidirler. Böyle hareket etmek, peygamberane bir tavrın ve peygamber yolunun bir gereğidir.

Olumsuz tavır ve davranışlara karşı siz de farklı bir olumsuzlukla mukabelede bulunursanız, olumsuzlukları önleme bir yana onları daha da katlamış olursunuz. Özellikle insanlara sürekli menfiliğin pompalandığı ve bunun etkisiyle onların da pek çok menfi tavır ve davranışın içine girdiği günümüzde bu mesele daha bir önem arz etmektedir.

O hâlde siz, -Hazreti Mevlâna’nın yaklaşımıyla ifade edecek olursak- şefkat ve merhamette herkesin başını okşayan Güneş gibi, tevazu ve alçak gönüllülükte ayaklar altındaki toprak gibi, cömertlik ve yardımda yeşilliklere hizmet eden yağmur gibi, başkalarına faydalı olmada gölgelerinde başkalarını yararlandıran ağaçlar gibi, ayıpları örtmede her şeyi görünmez kılan gece gibi, hiddet ve asabiyette hareketsiz duran ölü gibi, hoşgörüde uçsuz bucaksız deniz gibi olmalısınız. Hususiyle aynı kıbleye yöneldiğiniz, aynı yere secde ettiğiniz hâlde şeytanın dürtüleri veya nefs-i emmarenin yönlendirmesiyle bir kısım hata ve yanlışlıklara sapan ve sizden uzaklaşan insanlar karşısında aynı tavrınızı korumalısınız. Onlar, sizden uzaklaşsa da siz yerinizde durmasını bilmelisiniz. Çünkü onlar, sizden on kilometre uzaklaştığında siz de on kilometre uzaklaşırsanız, aradaki uzaklığı yirmi kilometreye çıkarmış olursunuz. Fakat siz olduğunuz yerde durursanız, aradaki uzaklığı yarıya indirirsiniz. Bu uzaklaşma da onlara ait bir hata olur. Şayet onlar, bir gün pişman olur ve dönüp gelmek isterlerse, o zaman çok zahmet çekmez, işledikleri hataları değişik diyalektik ve demagojilerle telâfi etme gayreti içine girmezler. Fitneyi büyütmek iş değil, önemli olan, fetanet kalkanıyla ona karşı çıkmak ve Allah’ın izniyle onu bitirmektir.

İzzet ve Haysiyet Duygusuyla İmtihan

Bazıları, bu tür insanlara karşı tavır almayı, şeref, haysiyet ve izzetlerini korumanın bir gereği sayabilirler. Fakat şeref ve haysiyetini âdeta başında bir taç gibi taşıyan ve bu konuda zirveyi temsil eden İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), daha sonra elde edeceği kazanımları düşünerek yeri geldiğinde kritik bazı noktalarda bir adım geriye çekilmiştir. Böylece yeri geldiğinde geri çekilmenin Müslümanca bir strateji olduğunu bize göstermiştir.

Meselâ O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’de bulunan ashabını, umreye götürmek üzere yola çıkarmış, onlarla birlikte atın ve devenin sırtında yaklaşık 400 kilometrelik yol kat etmişti. Fakat Mekke’ye altmış yetmiş kilometrelik bir mesafe kaldığında, karşılarına Mekkeli müşrikler çıkarak onları Mekke’ye girmekten menetmişlerdi. O gün itibarıyla henüz gözü hakikate açılmayan fakat askerî dehası herkesçe müsellem bulunan Halid İbn Velid, emri altındaki askerî birlikle Müslümanları kuşatmıştı. Buna karşılık İnsanlığın İftihar Tablosu ses çıkarmamıştı. (Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/275-276) Hâlbuki orada sahabe efendilerimiz, O’nun bir işaretiyle ölesiye bir mücadelenin hakkını verir; Allah’ın izniyle Halid İbn Velid’i de, Amr İbnü’l-Âs’ı da aşar ve Kâbe’ye girerlerdi.

Kendi haysiyet ve şerefinin yanında, arkasına aldığı insanların şeref ve haysiyetlerini de kendisine emanet kabul eden Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabına söz vermiş olmasına ve onların da hissiyatlarını bilmesine rağmen, Müslümanların o sene Mekke’yi ziyaret etmeksizin döneceklerine dair anlaşma maddesini kabul etmişti. Anlaşma yapıldıktan sonra umre vazifesini yerine getirmeden ashabıyla beraber Medine’ye dönmüştü. Aynı şekilde O (sallallâhu aleyhi ve sellem), anlaşma metninin başına yazılan “Allah Resûlü” ifadesine müşriklerin itirazları üzerine bunun da silinmesini emretmişti. Keza Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hudeybiye’de zahiren Müslümanların aleyhinde gibi görünen “Mekke’den Medine’ye gitmek isteyen olursa kabul edilmeyecek; aksine Mekke’ye dönen kimselere de engel olunmayacak.” vb. anlaşma maddelerini de kabul etmişti. Hatta anlaşma esnasında Ebû Cendel Hazretleri gibi Mekke’de işkence gören bazı Müslümanlar kaçarak Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) sığınmış, fakat müşriklerin diretmeleri üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) istemeyerek de olsa onları iade etmişti.

Bütün bu hâdiseler, bir yönüyle onurun, itibarın bittiği bir noktadır. Yaşananlar karşısında sahabe efendilerimizin çektiği ızdırap ve acıların tamamını vicdanında yaşayan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün bu olup bitenleri sineye çekmişti. Bir yönüyle bakıldığında, bunlar geri adım atma olarak değerlendirilebilir. Fakat aynı zamanda bunların her birisi, metafizik gerilime geçme ve daha sonra ileriye adım atma adına çok önemli birer hamledir. Nitekim buradaki geriye bir adım atma, daha sonra Kâbe’nin fethinin zemin ve şartlarını oluşturmuş ve konjonktürü öyle müsait bir hâle getirmiştir ki, Müslümanlar, oluşan bu atmosferde rahatça Mekke’nin fethini gerçekleştirmişlerdi.

Aktif Sabır ve İnayet Tecellilerinin Eseceği Ân

Günümüze gelince bizim de onurumuza dokunulabilir, gururumuz kırılabilir ve rencide edilebiliriz. Yaptığımız en makul ve güzel işlere bile karşı çıkılarak bunların şeytanî işler olduğu ithamına varacak kadar kin, nefret ve hasede maruz kalabiliriz. Belli bir dönemde size, dinî duygu ve düşünceye tahammül edemeyenler taarruz ediyor, iğneden ipliğe her şeyinizi tetkik ediyor ve mercek altına alıyorlardı. Aradan yıllar geçti ama değişen çok fazla bir şey olmadı. İnanmayan insanlardan sonra onların yerine a’raftakiler geldi ve bu zulmü devam ettirdiler. Onlar da gittikten sonra bu sefer belli güç ve imkânları eline geçiren bir kısım Müslümanlar geldi. Onlar da bir zamanlar dindarlığınızdan dolayı size zulmedenlerin yaptığını reva görmeye başladılar. Anadolu insanının bin bir emek ve gözyaşıyla açılmasına vesile olduğu üniversiteye hazırlık kurslarına, yurtlara ve okullara hiç kimseye yapmadıkları şekilde garazkâr bir üslûpla tavır aldılar. “Bir açık bulabilir miyiz?” diye bazı insanları o eğitim yuvalarının üzerine saldılar. Zira hazımsızlık ve haset, bazen insana, kâfirin yapmadığı kötülükleri yaptırır.

Fakat biz, bütün bu kötülükler karşısında hiç sarsılmamalı, onurum gururum dememeli, bilâkis, Cenâb-ı Hakk’ın, bazı hikmetlerden ötürü kötülüklere izin verdiğini ve eğer izin vermese hiç kimsenin zarar veremeyeceğini mülahazaya almalı, hikmetine ve rahmetine itimat içinde O’na yönelmeli;

“Gelse celâlinden cefâ, yahut cemâlinden vefâ

İkisi de câna safâ, lütfun da hoş kahrın da hoş.”

demeli ve Hak’tan inayet tecellilerinin eseceği ânı beklemeye durmalıyız. Zulüm ve haksızlıklar din düşmanlarından da gelse, a’raftakilerden de gelse, hasede yenik müminlerden ya da şeklen Müslüman gözüken ve alnını yere koyan kimselerden de gelse biz, bu konudaki duygu, düşünce ve temel disiplinlerimizden kat’iyen fedakârlıkta bulunmamalıyız. Bağrımız her zaman herkese açık olmalı, herkese sevgi buketleri göndermesini bilmeliyiz. Bize ok atanlara karşı, oklarımızın ucuna birer gül takmalı, onların dünyalarına güller yağdırmalıyız. Onlar ister bunu anlasın ister anlamasınlar. Biz, usûl ve üslûp adına Kur’ân ve Sünnet’ten ne anlıyorsak son nefesimizi verinceye dek ona sadık kalmaya devam etmeliyiz.

472. Nağme: Savaş ve Hile

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) şefkatini ve bu konuda önümüze ışık tutan davranışlarını hatırlatarak sözlerine başladı.

İftira günahtır; onu umursamama ya da onda ısrar ise, küfürdür!..

Yalan söylemenin günah olduğunu, bununla beraber yalan söylemede bir mahzur görmemenin insanı küfre düşüreceğini vurgulayan Hocaefendi, bu ölçünün diğer günahlar içinde geçerli olduğunu belirtti:

“İftira, bir günah-ı kebâirdir; istiğfar edilirse, Allah Teâlâ affeder. Fakat insan umursamaz ve iftirada hep ısrar ederse, kâfir olur. Karalama bir kâfir sıfatıdır; önemsemez ve onda ısrar ederse, kâfir olur.”

Mü’minlerin bu konularda hassas olmaları lazım geldiğini söyleyen kıymetli Hocamız, bu türlü kötülüklere maruz kalanların da Cenâb-ı Hakk’a ve gayretullaha havale edeceklerse bile önce hidayet dileğinde bulunmaları ve çaresiz kaldıklarında “Sen bilirsin!” demekle yetinmeleri gerektiğini ifade etti.

İyi ki İdam ve 163. Madde kaldırılmış; yoksa onları da istimal eder ve ahiretlerini bütünüyle karartırlardı!..

Günümüzde ortaya konan zulümlerin nerelere dayandığına değinen Hocaefendi şunları söyledi:

“Bir tanesinin de telaffuz buyurdukları gibi, ‘Zaten bizim kültürümüzde var!’ Az muhalif olunca onu berdar etmek lazım!.. Oysa Devlet-i Aliyye’de nizam-ı âlem adına adalet-i izafiye açısından yapılanı tasvip etmek mümkün değildir. O insanlar, konjonktürel olarak, şartlar ve zamanın yorumuyla içtihatta bulunarak, sorarak öyle yapmışlardır. Fakat o gün cereyan eden hadiseleri ve zamanı nazar-ı itibara almadan ‘Onda bir mahzur yok!’ derseniz, dalalete düşmüş olursunuz, hafizanallah. Nizam-ı âlem mülahazası bile mutlak şekilde ele alındığı zaman o bir dalalettir, sapıklıktır. Adalet-i mahzayı istimal etmek, ona dayanmak, ona güvenmek, onu hayata hayat kılmak mümkün olduğu sürece, adalet-i mahzadan, sırf adaletten, istikametten, hukuktan ayrılmamak farz-ı ayndır. Öbürüne gelince, konjonktüreldir o, şartların gereğine göre yapılmış; o mevzuda fetva veren insanlar Allah indinde hesap verirler mi vermezler mi, o bizi aşar. O meselenin getirdiği hayırla sebebiyet verdiği şer mukayesesi yapılır orada, terazinin kefelerine konur; Allah affeder veya affetmez, onlar bizi alakadar etmez.”

Nizam-ı âlem ve adalet-i izafiye yorumuyla yapılanları günümüze kıyaslayan bazı kimselerin şayet idam ve 163. Madde gibi kanun maddeleri yürürlükte olsa, onları da istimal edecekmişçesine bir tavır sergilediklerini dile getiren Hocaefendi şöyle dedi:

“Cenâb-ı Hak yine herkese merhametinin gereği olarak o dayanakları onların ellerinden aldırmış da o türlü şeyleri kullanmak suretiyle ebedî hayatlarını mahvettirmiyor. Bu da Allah’ın rahmetinin vüs’atinin bir ifadesidir.”

Onca fiyaskoya rağmen kalbleri durmadığına göre fizikî yapıları itibarıyla immün sistemleri sağlammış!..

Muhterem Hocaefendi, Hizmet erlerinin yaşadıkları tazyiklerin rahmet yanlarına da temas ederek, bu süreçte dünyanın değişik yerlerinde adanmış ruhlar için hüsn-ü kabul kapılarının açıldığını; onların siyasilere ait bazı yanlış düşünceleri paylaşmadıklarının herkes tarafından anlaşıldığını söyledi. Bu konuda bir misal olarak, öz vatanından sürgün edilen ve hicrete zorlanan Türkçe Olimpiyatları’nın bütün dünyayı kucaklayacak şekilde yirmi küsur merkezde yapıldığını anlattı. Hizmet Hareketi’nin hayırlı faaliyetlerini baltalamak için çırpınıp duran kimselerin hemen her teşebbüslerinin fiyaskoyla neticelendiğini belirtip şöyle dedi.

“Böyle bir fiyasko ve ters yüz edilmeyle karşı karşıya kalma mevzuunda zannediyorum üzüntüden kalbim dururdu. Bu açıdan da bunca fiyaskoya maruz kalmalarına rağmen kalblerinin durmaması meselesi fiziki yapıları itibarıyla immün sistemlerinin çok güçlü olduğuna delalet ediyor.”

Bir insanın kendi ülkesinde herhangi bir hayatî birim içine girmesine ve orada vazife almasına “sızma” denemeyeceği üzerinde de duran Hocaefendi daha sonra şu soruya aşağıda özetlenen ifadelerle cevap verdi.

Soru: Bazı kimseler “el-Harbu hud’atun” hadisini “Savaş hiledir!” şeklinde tercüme edip yorumlayarak hasım saydıkları mü’minlere karşı dahi gıybet, yalan ve iftira gibi her halükarda haram olan kötülüklere bile başvurabiliyorlar. Mezkûr hadis-i şerifi son dönemde yaşananlar zaviyesinden değerlendirir misiniz?

*Bu hadisin manası yalan söylemek ve karşı tarafı aldatmak demek değildir; bu Müslümanlık adına, Müslümanlığın itibarıyla telif edilebilecek şey değildir. İnsanlığın İftihar Tablosu, Mekke’nin üzerine gidecekken “Ben gitmiyorum; bak inanın, emin olun, ben gelmiyorum!” desin, sonra da kalksın gitsin. Neûzu billah, bu, Peygambere kezib isnat etme demektir. Bunun küfür olduğunda hiç şüphe yoktur.

Hud’a, husumetin en az zayiatla neticelenmesi için gereken strateji ve taktik olarak anlaşılmalıdır

*Hud’a; strateji, taktik, savaşta tabye (ta’biye) demektir; her defasında farklı stratejiler uygulamaktır. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bizzat başında bulunduğu on yedi tane hareket var; O, bunların hiçbirinde aynı stratejileri takip etmemiştir. İşte hud’a budur. Bir yönüyle karşı tarafı şaşırtmaktır. Mesela; Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke’nin üzerine gittiğini saklamıştır. Oraya dört-beş kilometre kalıncaya, ışıklar Mekke’den görüleceği bir noktaya varıncaya kadar işi gizli tutmuştur. Oraya ulaşılınca da artık karşı tarafın yapacağı bir şey kalmamıştır. Burada O’nun mülahazası şudur: Karşı tarafı psikoloji açısından mağlup etmek. Bu aynı zamanda kan dökülmesine meydan vermeme demektir. Düşmanlıkların gelecek nesiller tarafından tevârüs edilmesine meydan vermeme demektir.

*Onuruna dokunacak şekilde hadiselerin cereyan ettiği Hudeybiye’de bile Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ahitnameye imza atmış ve ayrılmıştır oradan. Neden? Çünkü bir dönemde insanları yaraladığınız zaman, nesilden nesile tevârüs edilir o. Arkadan gelen nesiller, atalarından aldıkları o kini ve nefreti devam ettirirler. Bu Müslümanlığın aleyhinde olur. İnsanlığın İftihar Tablosu, tek bir hareketiyle esasen bu meselelerin bütününü birden mülahazaya alıyor. Kan dökülmesin, onların yapacağı bir şey kalmasın. Tepelerine öyle bineceksin ki, hiç kimsenin kâkül-ü gülberglerinden bir tüye bile dokunmayacaksın. Hazreti Halid’in girdiği bir kapının dışında orada herhangi bir hadiseyle karşılaşma olmadı. Halk ifadesiyle pes ettiler onlar, teslim-i silah ettiler. Sonra da o Müşfik Peygamber’in (aleyhissalâtü vesselam) hiçbir şey yapmadığını gördüler. İnsan ölmemişti, kan dökülmemişti, insanlar rencide olmamışlardı, dolayısıyla da İslamiyet’e fevc fevc dehalet ettiler.

*Bütün savaşlarda farklı birer strateji uygulamıştır, hiçbiri bir diğerine benzemez. Bunların hepsine hud’a mülahazasıyla bakabilirsiniz. Yoksa hafizanallah, bir şey yapacak, onun hilafını söyleyecek.. birine iftira edecek, sonra o iftirayı değerlendirecek, “Bunlar öldürülmeyi, ifna edilmeyi, ibâdeye maruz kalmayı, tenkile, tehcire maruz kalmayı hak ettiler!” diyecek, Hafizanallah… Bunlar kafirce davranışlardır.

Hangi Savaş, Nasıl Bir Hile?!.

*Bir de o hud’a esasen Müslümanlar arasında da yapılmaz, ayak oyunu yapılmaz. İnsanlığın İftihar Tablosu, kâfirlere karşı savaşta kullanıyor onu. Raşit Halifeler de onu öyle kullanıyorlar. Mü’mine karşı hud’aya başvurmak, iftira etmek, onu karalamak, halk nazarında onun itibarıyla oynamak, günümüzde çok yaygınca kullanılan algı operasyonlarıyla halk nazarında itibarsızlaştırmak… Hafizanallah, bunları yapan kâfir olur demiyoruz ama bu onların hiffetine denk bir hiffet olur.

*Bu açıdan hud’a tabirinde de zannediyorum, meseleyi çarpıtıyorlar. Şimdiye kadar arkadaşlar üç-dört yüz kadar yalan ve iftirayı toplamışlardı. Bir gün tarih, gazetelerinde ve televizyonlarında olan sesleriyle neşredecek ve bütün dünya duyacak onları. İnsanlar onların altına atacakları imzaları şu sözlerle atacaklar; “Sizin gibi düşünen insanların Allah belasını versin!” Böyle diyecekler. Ben demiyorum, biz de demeyelim ve dememe kararında olalım. Fakat tarih çok defa doğru söyler. Tarihin sayfalarına dökülen şeyler realiteleri aksettirir.

*Şimdiye kadar yalanıyla, iftirasıyla, bühtanıyla, ademe mahkum etmesiyle, tehciriyle, tehdidiyle, tenkiliyle, “Zaten bunlar Müslüman değil ki, ben onların dininden bile şüphe ediyorum, kafirdir, dolayısıyla bunlara karşı her şeyi yapmak caizdir!” mülahazasını aksettiren beyan ve davranışlarıyla.. bir de onların arkasından adeta kitle psikolojisiyle sürüklenen insanlar bunlara inanıyorlarsa, onlar da öyle diyorlarsa.. bu öyle bir vebaldir ki, Amnofis’in yaptığı küfürden daha büyüktür, hafizanallah. Bunlar bir gün tarihin sayfalarına dökülecek ve o nesiller bunları gördükçe, “Allah, sizi yerin dibine batırsın!” diyeceklerdir. Öyle bir şeye maruz kalmamak için, bence aynı silahı kullanmamak lazım. Aynı şeylerin onda birini bile -kim olursa olsun- onlara karşı söylememek lazım.

Damat Efendi burada misafir oldu, binaları gördü, hatta o daracık odada ağırlandı ama…

*O mesele bir densizliktir, fakat ben dememiş olayım: Gelip helikopterle burada -bu umuma ait, vakfa ait bir bina- bunun üzerinde, buranın resmini çekme, buraya mâlikâne deme filan… Burayı bir dönemde kendilerine de yakın birisi, Allah rızası için yaptı, Altın Nesil Vakfı’na bağışladı. Bu vakıf biz buraya gelmeden kurulmuş. Arazi o dönemde alınmış. Burada yedi-sekiz tane kulübecik vardı. O günden bugüne, o vakıf kendi imkânlarıyla yapa yapa yapa, bugün o sekiz tane kulübenin yerinde sekiz tane bina var. Bu büyük binayı da o arkadaş elindeki imkânları kullanmak suretiyle, kendi imkânlarıyla yaptı ve Altın Nesil Vakfı’na bağışladı. Buranın iki tane namaz kılınan salonu, altta konferans salonu gibi bir şey var, yemekhane gibi bir şey yapmışlar. Diğer birkaç tane odası var. Geldiğimiz zaman biz de burada kalıyoruz. Öbür taraftaki binaya gelince, defaatle röportaj yapanlar girdiler, Kıtmir’in odasını gördüler; orada bir yatağım var, bir de iki metrelik içinde namaz kıldığım yer var.

*O serkârlardan birisinin damadı geldiğinde ben orada misafir ettim onu. Bağışlayın, vaktinde izdivaç yapsaydım, benim o yaşta torunum olurdu. Ben insan gibi onu o odamda özel mahiyette, başkalarıyla görüşmüyorum mülahazasına binaen misafir ettim; izâz u ikramda hiç kusur etmedim. Yattığım o yeri de, fakirâne yeri de, kulübe gibi yeri de gördü; çalıştığım masamı da gördü. Bütün bunlara rağmen hâlâ “mâlikâne” diyor, o iftira ve isnatlarda bulunuyorlarsa, bence, bunlar akıllarını yitirmiş, vicdanlarını tamamen kaybetmiş, dinden uzaklaşmış öyle insanlardır ki, bunlara söyleyeceğiniz sözlerin hepsi malumu i’lam olur ve zâid olur. Bunu yaparken bunlara hud’a diyorlarsa, adeta kâfire karşı savaş ilan etmiş gibi kendilerini görüyorlarsa, o onların kaybına sebebiyet verir. Dünyada da bir gün kayıplarına sebebiyet verecek.

*Yalan ahireti kaybettirir, iftira ahireti kaybettirir, hud’a ahireti kaybettirir. Allah o yanlış yolda yürüyenlere hidayet-i sübhaniyesi ile hidayet eylesin. O mahvedici, batırıcı yolda yürümekten onları halas eylesin.

423. Nağme: Millet Meselelerinin Maceraya Tahammülü Yoktur!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi birkaç saat önceki sohbetinde şu hususları anlattı:

*Bir insanın eliyle, ayağıyla, gözüyle, kulağıyla, imâlarıyla, işaretleriyle, iş’arlarıyla çözeceği problemler varsa, o mevzuda onlarla katkıda bulunması lazımdır. Bu, bir yönüyle, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkerdir. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Sizden biriniz bir münker (kötülük) gördüğü zaman onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse, diliyle onun çirkin olduğunu söylesin ve kötülüğün önüne geçsin. Buna da gücü yetmezse, hiç olmazsa, o işin kötülüğünü vicdanında duyup müteessir olsun; o çirkin sıfatlara ve günahlara karşı kalbinden tavır belirlesin; çünkü bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir.”

İnsanlara değil, kötü fiillere ve sıfatlara karşı tavır alınmalı!..

*Münker; dinin, tabiatın, aklın çirkin gördüğü şey demektir. Böyle nâhoş bir şey gördüğünüz zaman, gücünüz yetiyorsa el ile.. eğer onu kullanma fırsatını vermiyorlarsa, elden tutamıyorsanız, bu defa dilinizi kullanma imkanı varsa onu kullanacaksınız.. o da yoksa şayet, bu defa kalbinizle ona karşı alakayı keseceksiniz! Buğz etme o demektir.

*Buğz etmeyi biz şöyle anlıyoruz: O mesâviye karşı, o mühlikata karşı, o günahlara, hatalara, sıfatlara karşı tavır alma. Onun o tavrından ötürü mesafeli durma. Meseleyi mimiklerinle, gözünün irisiyle, bir yönüyle, dudaklarını kıpırdatmayla memnuniyetsizliğini ifade etmek suretiyle onu ondan vazgeçirmeye çalışma. Yoksa bir kötülük yapıyor diye balyoz gibi tepesine binme değil.. günümüzde çokça kullandığımız silahlar, nefreti aynı zamanda güçlendiren, kini gayzı güçlendiren, köpürten, yangını daha da büyüten hadiseler.. Öyle oldu görüyorsunuz! Kırk senedir yangın büyüdü mü büyümedi mi? Kin nefret azgınlaştı mı azgınlaşmadı mı? Kudurdu mu kudurmadı mı? Esirdi mi esirmedi mi? Ama başka türlü gidilebilirdi! Niye ilimle irfanla gitmediniz onların üzerine? Neden şöyle böyle kenarından köşesinden bekledikleri hakkı hukuku onlara vermediniz? Neden onların gönüllerine girmeyi düşünmediniz?

Osmanlı’da her milleten insan uzun bir dönem bir arada ve huzur içinde yaşadı!..

*Devlet-i Âliye on bir milyon safkan Türk! 200 milyonu aşkın insan var. Bunların içinde her türlü insan var. Hristiyanlığın her çeşidi var. Musevîliğin her çeşidi var. İnanmayanların her çeşidi var. Nasıl o insanlar yağdan kıl çeker gibi o problemleri çözdü, Allah’ın izni inayetiyle işin üstesinden geldiler! İcabında Balkanlar’daki Bektâşileri o mevzuda istihdam ettiler. Kullandılar demiyorum! İstihdam ettiler! Onlar da tehlikeye karşı göğüs gerdi, surlar oluşturdu, sedler oluşturdu, Devlet-i Âliye’nin ayakta kalmasına yardımcı oldular. Demek ki oluyor bu mesele, olmaz değil. Râşid Halifeler döneminde olduğu gibi, Hâdi döneminde de oldu, Mehdi döneminde de oldu, Muntasır döneminde de oldu, Ömer bin Abdulaziz döneminde de oldu, Osman Gazi, Orhan Gazi Hazretleri döneminde de -Osmanlı Sultanları’nı saymayayım hepsini- oldu! Kâmil manada Hazreti Fatih’e kadar her dönemde oldu!

*Meselenin üzerine siz de kötülükle giderseniz şayet, kötülüğü coşturmuş olursunuz. Aksine bir yerde bir mesele, bir problem nasıl halledilecekse, -Kur’an-ı Kerim’in ifade buyurduğu gibi: Yumuşak dil, yumuşak hal, yumuşak tavır, yumuşak üslup- onunla meseleyi halledersiniz. Bir yerde meseleyi sulh ile halletmek mümkünse şayet, başka türlü kabaca davranışlara girmeyeceksiniz.

Ciddi devlet adamlığı popülizmden ve maceraperestlikten uzaklığı zaruri kılar!..

*Abdurrahman Azzâm’ın “Ebedî Risalet”te ifade ettiği gibi, İslam’ın bütün savaşları müdafaa savaşıdır. Yani doğrudan doğruya size saldırıyorlarsa veya saldırma ihtimali çok yüksek ise, o mevzuda tahşidat yapmış üzerinize geliyorlarsa şayet, o zaman icab ederse “kader denk”i bile değerlendirerek üzerlerine gidebilirsiniz. Yoksa hafizanallah, ne getireceği belli olmayan maceralara giremezsiniz!

*Zannediyorum Râşid Halifelerden sonra, onların da hususiyle ikisinden sonra, cihan Kanuni Sultan Süleyman kadar güçlü bir hükümdar görmemiştir. Neredeyse Süleyman (aleyhisselâm) ile atbaşı gidecek gibi bir adam. Düşünün yani, François’ların gelip kendisine sığınması; Hindistanlı’ların orada istikballerini, varlıklarını O’nun varlığına bağlamaları.. Onun için çok rahatlıkla diyor ki: “Fransa halâikımız (köle/hizmetçi), Hindistan da kapı kulumuz!” Hükümdar bu! Elinin tersiyle bir yönüyle Hindistan’ı bir tarafa iter -Allah’ın izniyle- İngiltere’yi de bir tarafa iter.

*Viyana’ya gidiyor, fakat orada bütün Avrupa kıtasını karşısında buluyor. Kendine göre “kader denk”i de değerlendiriyor. Tesavî-i tarafeyn’den (iki tarafın da aynı ve bir derecede bulunması) ibaret olan kazanma-kaybetme hali. Kötü bir ihtimal söz konusu olunca, “Bence burada öyle bir maceraya girmemek lazım” diyor! Kim diyor? Kanuni! Kim o Kanuni? Bugünkü Türkiye’nin otuz katı gibi bir devletin başındaki serkâr, pîşuvâ. “Çok küçük bir ihtimalle -hafizanallah- burada şöyle böyle bir sarsıntı yaşarsak, dünyada itibarımız sarsılır. O sarsıntıyı değerlendirerek başkaları üzerimize gelir. Bir türlü başımızı gâileden sıyıramaz, kurtaramayız.” Bu engin bir mantık, böyle popülizm hesabına: “Şuraya bir girelim de, kazanırsak kendi itibarımızı yükseltiriz” maceraperestlerinin düşündüğü gibi değil, binde bir ihtimal ile zarar melhuz ise şayet, orada yapılması gerekli olan şeyi yapar.

Meseleleri kan dökmeden ve nefreti körüklemeden halletmeye çalışmak esas olmalıdır!..

*Kimdi Kanuni’nin rehberi.. İnsanlığın İftihar Tablosu.. Hudeybiye’ye gidiyor arkasına aldığı sahabeyle. “Size umre yaptıracağım!” diyor, herkes de kurbanını alıyor yanına ve ihrama giriyor. Kureyşliler Hudeybiye’de “Seni içeriye sokmayacağız!” diyorlar. Eğer orada Efendimiz “Mekke’ye girilecek!” diye işaret buyursa, Ashab-ı Kiram ellerindeki çuvaldızlarla -Allah’ın izniyle- o müşrikleri delik deşik ederek oraya yine girerlerdi. Nitekim içlerinden “Müsaade et ya Rasûlallah!” diyenlerin sayısı da az değildi. Fakat meseleyi kan dökmeden, kan döküp kini ve nefreti körüklemeden halletmekti maksat.. alevin üzerine benzinle gitmeden o problemi çözmek, geriye dönmek şeklinde bile olsa onu tercih etmişti İnsanlığın İftihar Tablosu. Hudeybiye’de kurbanları kesmiş ve geriye dönmüştü. O’nu önce anlamayan bir iki insan olmuştu ashabı arasında. Fakat onlar da ettiklerine eylediklerine ömür boyu sadakalar vermiş, kurbanlar kesmiş, istiğfarda bulunmuşlardı.

*Şimdi Kanuni’nin rehberi O’ydu. İnsanlığın İftihar Tablosu öyle yapınca, Kanuni’nin başka türlü yapması düşünülemez. Bu pozitif düşünce.. bu kendini değil, düşünülmesi gerekli olan kimseleri düşünme.. bu bir milleti düşünme, bir milletin geleceğini düşünme.. maceraya adım atmama.. insanların başına gaile salmama.. Kanuni böyle yüksek bir firaset insanı!..

*Farklı bir hadise.. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa.. takdirle yad ederim. İçinde Girayların da olduğu bir orduyla Kanuni’nin geriye döndüğü Viyana’ya gidiyor, Viyana’yı kuşatıyor. İki şey var burada: Bir, o arkasındaki askerlerin bütününün kendisine arka çıkabileceği hesabı tam mı değil mi?!. Merzifonlu’nun (rahmetullahi aleyhi rahmeten vasiaten) -Cenab-ı Hak firdesiyle sevindirsin- vefasında, sadakatında hiç şüphem yok. Fakat Kanuni’nin geriye döndüğü Viyana’yı kuşatma.. bir de o güne kadar hınçları daha da artmış Kıta Avrupa insanının teraküm edip, tehaşşud edip karşısına çıkacağını hesaba katmadan oraya gidiyor. Türk askerinin ilk defa bozgun yaşadığı yerdir. Asker bu defa kaçmayı şiar ediniyor ve bizim sukut dönemimiz, yıkılış dönemimiz, çözülme dönemimiz onunla başlıyor.

*Şimdi bu hareketlerden hangisini tasvip edersiniz? “Rey verin de bunlardan bir tanesini yükseltelim.” dense, zannediyorum reyinizi Kanuni istikametinde kullanırsınız. Çünkü o istikamet aynı zamanda İnsanlığın İftihar Tablosu’nun istikameti.

Bir macerayla milleti felakete sürükleyenler Allah’a hesabını veremezler!..

*Mevcut muhafaza edilmezse, mefkud avlanamaz. Mevcutla elde edilecek şeyler elde edilir. Mevcudu bitirdiğiniz zaman, her şeyinizi bitirmiş olursunuz. Meselenin maceraya tahammülü yoktur.

*Büyük işlerde bazen çok küçük ihmaller, görmemeler çok büyük gailelere, falsolara sebebiyet verir. Bir falsoya sebebiyet vermesi, bir milletin kuvve-i maneviyesini kırma, onu felç etme demektir ve hiç kimsenin buna hakkı yoktur. Böyle bir şey yapan insanlar, bütün o insanların, o toplumun, o milletin vebaliyle ahirette haşr u neşr olurlar. Böyle maceraperestlerin cennete girmeleri katiyen düşünülemez. Böyle bir macerayla milleti felakete sürükleyenler, bir yönüyle bizim ikbal mülahazalarımızı karartanlar, istikbal düşüncelerimiz üzerine zift sıkanlar, Allah huzurunda yüz bulamazlar, varacakları yer de gayyadır onların, Müslüman görünseler bile.

*Müdafaa edilecekse, orada müdafaa stratejisi kullanılır. Üzerinize geliyor, gücünüz de yetiyorsa, bu defa anlaşmadan vazgeçersiniz orada, yiğitliklerinizi sergilersiniz, Uhud’da olduğu gibi, Bedir’de olduğu gibi. “Bu can bu uğurda kurban!” dersiniz, Çanakkale kahramanlarının yaptığı gibi: Mektep talebeleri ne harp bilirler, ne savaş bilirler. Ama düşman gelip kapıya dayanınca, başlarındaki sarıkları söküp, bellerine birer pişton, birer kılıç sokarak Çanakkale’ye koşmuşlardır. Allah’ın izni ve inayetiyle de o savaş kazanılır orada. En zayıf olduğumuz dönemde, maceraya kurban edildiğimiz dönemde -Allah’ın izni ve inayetiyle- gösterilmesi gerekli olan iktiham gösterildiği için, düşman orada tersyüz edilmiştir.

*Şu andaki o mesâviye, o yakışıksızca, densizce saldırılara karşı da, yine milletimizin vahdeti, birliği, bütünlüğü adına, ayrıştırmalara karşı katlanıyoruz. Küfretseler, sövseler, hakaretlerle kirletmeye çalışsalar, zift saçsalar, her gün elli türlü yalanla üzerimize gelseler de milletin birliği ve bütünlüğü adına gerekli olan şey ne ise onu yapar, o densizce şeylere mukabelede bulunmayız. “Herkes karakterinin gereğini sergiler” der, “Hasbunallahu ve ni’mel vekîl” ile soluklanırız, “ni’me’l-mevlâ ve ni’me’n-nasîr” diyerek o soluklanmayı taçlandırırız; “Hasbiyallahu lâ ilâhe illâ hû aleyhi tevekkeltu ve huve rabbu’l-arşi’l-azîm” diyerek Allah’a sığınır, işimizi O’na havale ederiz.

Özetini verdiğimiz 23:29 dakikalık sohbeti ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

398. Nağme: Her Zaman Sulh Yolunda

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

*Hususiyle günümüzde nifak ve şikâkın çok köpürüp durmasına karşılık, tadil edici ve tansiyonu aşağıya çekici ilaç türünden bir kısım pozitif tavır ve davranışlarda bulunmak yeğlenir. Kopma ve parçalanmayı hızlandırmamak için bazıları sineye çekmeli ve karakterleri itibarıyla oldukları yerde durmalılar.

*Bir dönemde, Hâricî, Harûrî, Zübeyrî ve benzeri isimler altında bir sürü insan, nüansların kavgasını vererek ortaya çıkmıştı. Onların içlerinde namaz kıla kıla alınları nasır tutmuş kimseler de vardı; fakat ihtilaf ve iftirâka öyle kilitlenmişlerdi ki, nüansların kavgalarını verirken aradaki bütün köprüleri yıkarlardı. Sabahlara kadar namaz kılarlar, kim bilir belki de üç dört günde bir Kur’an-ı Kerim’i hatmederlerdi ama vifak ve ittifaka gelince ilk mektebin altının altının altının altının altında bile yerleri yoktu. Dün öyle insanlar yaşadığı gibi bugün de aynı türden kimseler mevcut ve yarın da görülecektir bunlar. Bunları deşifre etmek ve bâtılı tasvir ederek sâfî zihinlerin idlâline gitmek doğru değil; ancak, bir realiteye dikkati çekip olabilecek bazı şeyler karşısında mü’minleri teyakkuz ve temkine çağırmakta da fayda var.

*Adanmış ruhların faaliyetleri ve müesseseleri anılırken “Hizmet”, “Hareket”, “Cemaat” ve “Câmia” gibi farklı isimlendirmelerde bulunuldu. Aslında bu işin içinde her tür, her anlayış, her renk ve her desenden insan var; adeta çok nakışlı ve çok işlemeli gergef gibi bir şey. Bunlar, camide bir araya gelip beraberce saf tutan insanlara benzetilebilir; belki çoğu birbirini dahi tanımıyor ama bir makuliyette, bir mantıkiyette bir araya gelmişler.

*20 sene evvel, Kıtmir, konjonktürel olarak, dünyanın belli bir yere kayışı/gidişi karşısında bir toplantıda “Demokrasi, geriye dönüşü olmayan bir süreçtir.” demişti. Bugün belli şeylerle sizi karalayan insanlar, o kara ruhlu, kara kalemli, kara mürekkeple başkalarını karalamaya duran aynı insanlar, “Baksana adam demokrasi dedi!” dediler. Aradan beş on sene geçti, “demokrasi” dendi, elli defa dendi. Onu da aşarak, “laiklik” bile dendi. Onu hazmedemeyen, sindiremeyen insanlar tarafından tepki bile alındı başka bir dünyada.

*Şimdilerde de Kur’anî bir makuliyet etrafında bir araya gelmiş fedakâr insanlar hakkında “örgüt” sözleri ediliyor. Müslümanların bunu yapacaklarını zannetmiyorum. “İhtimal ki, birileri birilerinin adını kullanmak suretiyle bunu yayıyorlar!” diyerek bir kere daha meseleyi hüsn-ü zannıma bağlıyorum.

*“Örgüt” diyenlerin sözlerine müsaadenizle “haince” diyeceğim. Esasen resmî örgütler var. 30-40 senedir Kürt’üyle, Türk’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Zaza’sıyla (bir bütün oluşturan) Anadolu insanının başına bela olmuş, dış mihraklı bir kısım fitne ve fesat ocakları.. “örgüt” onlar.

*Hazreti Bediüzzaman ta Meşrutiyet yıllarında, bundan yüz küsur sene evvel Medresetü’z-Zehra adıyla Van’da bir üniversite kurulmasını teklif ederken orada Arapça’nın farz, Türkçe’nin vacip ve Kürtçe’nin caiz gibi kabul edilerek hepsinin beraberce okutulması gerektiğini söylemişti. Biz düne kadar bunu telaffuz edemedik. Yine sizin gibi bu kervana gönül vermiş arkadaşlar, televizyonları, radyoları, lisan kursları ve üniversiteleriyle bu meseleye “evet” dediler. Bir cephe buna karşı “Barış sürecine katkıda bulunulmadı!” diyor. Hayır, vallahi bulunuldu billahi bulunuldu, tallahi bulunuldu. Hem de herkesten evvel bulunuldu. Bir kesim “bulunulmadı” demek suretiyle esasen “bir süreci baltalıyor” gibi göstermek istediler. Bir kesim de onu istemediklerinden dolayı ve hususiyle “Dershaneler de kapatılsın, biz de kendimize göre orada yurtlar, evler, pansiyonlar açalım; bölünmeyi hızlandıralım!” mülahazasıyla öyle söylediler; “Dershaneler kapatılınca meydana gelecek o boşluğu biz dolduralım!” düşünceleri şimdi tiz perdeden konuşuluyor. Yapılan işler isabetli miymiş, değil miymiş? Bugün insaf etmeyen bir kısım kimseler buna “evet” demeyecekler; ama gelecekteki nesiller ve tarih, yapılan yanlışlıkları lanetle yad edecek, “Bir boşluk meydana getirdiniz, yazıklar olsun size!..” diyecektir.

*Kendi kardeşlerimden daha yakın saydığım Kürt kardeşlerimin bu mevzudaki boşluklarını doldurma, üniversitelerde/liselerde okumalarını sağlama ve şekavetle problemlerin çözülmeyeceğini anlatma adına bir gayret sergiliyorsam, buna sızma denmez. Bir insanın kendi ülkesinde vatandaşları için gerekenleri yapması hakkı ve vazifesidir.

*Evet, kara ruhlu insanlar olumlu şeyleri karalamaya çalışıyorlar. Şimdilerde de “örgüt” diyorlar. Tabiri caizse, muhtelif ecnastan bir topluluk olan ve işin makuliyetinde bir araya gelen insanlardan oluşan bir camia.. “Okul açmak, kültür lokali açmak, okuma salonları açıp fakir insanlara bedava ders vermek hayırlı bir hizmettir!” düşüncesiyle sizi hiç tanımadığı halde gelip “Bir tane de ben yapayım.” deyip o işe iltihak eden insanların da bulunduğu bir camia.. böyle bir camiayı örgütle telif etmek mümkün değildir. Ayrıca, “örgüt” kelimesi terminoloji açısından çok farklı bir manaya da geliyor. Belli ki bir kasta iktiran ettirerek, arkasında bir kasıtla söylüyorlar bu kelimeyi.

*Diğer taraftan bu camiaya örgüt derseniz, -hâşâ ben o terbiyesizlikte bulunamam- şimdiye kadar dinimize, diyanetimize kalbî ve ruhî hayatımız adına çok hizmet etmiş Küfrevî tarikatının temsilcisi Alvar İmamı’nın düşünce dünyası etrafında kümelenmiş insanlara da “örgüt” deme mecburiyetinde kalır, onlara da “örgüt” deme terbiyesizliğini sergilemiş olursunuz. Üftade Hazretleri’ne dayanan, Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri gibi milletimizin kalbî ve ruhî hayatına çok önemli hizmetler vermiş bir insanın çizgisinde hizmet etmeye çalışan, bir düşünce etrafında bir araya gelmiş insanlara da -binlerce ruhumuz onlara kurban olsun- “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Bir duygu-düşünce etrafında bir araya gelmiş insanlara karalayıcı mahiyette böyle bir nam taktığınız zaman, kendilerine göre bir anlayış, bir dünya görüşü, bir felsefe etrafında Muhammed Raşid Efendi hazretleri gibi büyük bir zata bağlanmış olan pırıl pırıl insanlardan oluşan Menzil Cemaati’ne de “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Türkiye’de yalancı bir şafağın atmadığı bir dönemde yüzlerce Kur’an kursu açan Süleyman Efendi Hazretleri’ne saygılarından dolayı, onun etrafında kümelenen, Kur’an kursları açan, yurt dışında da açılımlar yapan insanlara da “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Dahası, Milli Görüş’e de bir “örgüt” deme zorunda kalırsınız.

*Bir lokma yemeği yutmadan evvel çiğnemek ne ise, konuşmadan evvel düşünmek de odur. Keşke muhataplarım mü’min olmasaydı, daha rahat olurdum ben. Bir mü’min öyle lambur lumbur konuşmamalı. Ağzından çıkan şey, mü’mince olmalı, yere düştüğü zaman da tertemiz vicdanlar tarafından kabul kapıları ona açılmalı; “Yahu ne iyi ettin de bizim eksiğimizi, gediğimizi, yanlışımızı söyledin!” dedirtmeli.

*Yapılan şey bir makuliyete, mantıkiyete bağlanıyor ve geleceğimiz adına önem arz ediyorsa, Türkiye’nin itibarı ve ikbal yıldızımızın parlaması adına bir şey ifade ediyorsa, bence o mevzuda da kararlı ve dik durmak lazım. Kimsenin kendi devletiyle ve başındaki iktidarıyla savaşma gibi bir niyeti yoktur; bunu öyle göstermek isteyenler -zannediyorum- ortada söz getirip götüren fitneciler, fesatçılar mekirciler, keydciler ve hud’acılardır. Cenâb-ı Hak ıslah eylesin.

*Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hudeybiye’de çok ciddi bir problemle karşı karşıya kaldığı zaman dehalar üstü o yüksek fetanetiyle kendi aleyhinde gibi görünen bir tavır ve davranış ortaya koydu; kan dökmeden ve kimseyi incitmeden orayı aştı ve bir yönüyle gelecek nesiller adına, onların gönüllerine taht kurmaya ve işin inkişaf edip gelişmesine vesile oldu. İşte, Efendimiz’in hepimize örnek olması gereken o firaset ve fetanetine dikkat çekmek için Hudeybiye teşbihini değişik hususlara delaleti açısından değişik versiyonlar çerçevesinde arz etmeye çalıştım.

*(Çözüm Süreci’yle ilgili sohbette üzerinde durulduğu üzere) “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden ve kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, bazı fedakârlıklarda bulunarak sulh olmak için gayret göstermelerinde mahzur yoktur. Sulh hayırdır (elbette daha hayırlıdır.)” mealindeki (Nisâ, 4/128) ayet-i kerime meseleyi en küçük daire olan aileden başlatarak sulhun hayırlı olduğunu söylemiştir.Çünkü bir toplum yapısında bir aile, molekül mahiyetindedir. Bu molekül ne kadar sağlamsa, toplum da o ölçüde sağlam olur. O açıdan evvela Kur’an-ı Kerim’in bu irşadını hatırlatarak “Sulh hayırdır, nefisler cimrilik üzerine adeta kilitlenmiştir. Buna bağlı olarak insanlar birbiriyle huzursuzluğa düşebilirler. Hakemler tayin edin, hâkimlere müracaat edin, sulhu temin edin, uzlaşmayı sağlayın” dedikten sonra, Hudeybiye Sulhu’nu anlatıyorsunuz.

*Bir başka Hudeybiye teşbihi 2004-MGK’nın kararıyla alakalıydı: MGK-2004 kararıyla ilgili Hudeybiye teşbihi yaparken, o arkadaşların askerlerle ve o günkü idarede bulunan kimselerle beraber o meseleye imza atmalarını, şartlar ve konjonktürün gereği olarak, tıpkı Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gaileyi ucuz atlatma adına geriye adım atması gibi ele aldım. Hem de şu cümleyle dedim: “Bazen geriye bir adım atmak, ileriye on adım atma değerindedir.” Mesele siyakı ve sibakıyla ele alındığı zaman görülecektir ki, esasen orada imza atan arkadaşları korumaya ve mazur görmeye matuf bir ifade tarzıydı o.

*Evet, o sohbette “Kolum kanadım kırıldı!” da dedim; zira o imzadan sonra birileri, bazı işgüzarlar, o meseleyi uygulayıp durmuşlar, fişler falan olmuş, devam etmiş. Keşke orada Allah’ın izniyle makul atlatıldıktan sonra bu mesele devam etmeseydi; duyduğumda “Kolum kanadım kırıldı!” dedim, bunu da başka türlü anladılar. Bu Hudeybiye örneğinde, MGK’da “imza atanlar”ı, “müşrik” olarak anlamak mümkün müdür? Peygamber kim orada? Oysa ki, orada onlara Peygamber yolunda hareket ediyor gibi bir bakma vardı. Takdir edileceği yerde, yine bir kısım, kara ruhlu, kara düşünceli, kara kalbli, karanlık yaşayan insanlar -keşke öyle olmasaydı- ortada fitne dellalları, bu meseleyi bu şekilde işâa etmek (yaymak) suretiyle toplumun değişik kesimlerini birbiriyle vuruşturma, karşı karşıya getirme gibi bir gayretkeşlik içindeler.

*Ebu’l-Feth El-Büstî hazretleri ne güzel söylüyor:

أَقْـبِـلْ عَلَى النَّفْسِ وَ اسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا فَأَنْـتَ بِالنَّفْسِ لاَبِالْجِسْـمِ إنْـسَانٌ

“Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.”

*Şeytandan istiâze adına okunabilecek dualar arasında sayılan

رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ

“Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım ve onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım!”

(Mü’minûn, 23/97-98) niyazını sürekli tekrarlamak lazım.

 

395. Nağme: Hak Karşısında Mü’mince Tavır

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 1 Aralık 2013 Pazar günü yaptığı sohbetinde enâniyet, şehvet, haset, hırs ve inat gibi duyguların yaratılış hikmetlerini anlattı.

Hocaefendi, sohbetinde şu hususları açıkladı:

*Cenâb-ı Hak, insanı yaratırken, yerinde “ben” deyip varlığını ortaya koyabilecek bir fıtratta yaratmış ve onun benliğini, bir taraftan irade, şuur, his, gönül; diğer yandan da şehvet, kin, nefret ve benzeri duygularla donatmıştır.

*İnsan mahiyetindeki benlik, şehvet, öfke, inat ve hırs gibi boşlukların yüzleri terbiye ile bâkî gerçeklere ve uhrevîliğe döndürülürse, bunların hepsi insanın önemli birer derinliği haline de gelebilir. Bu duyguları kontrol altına alma kahramanlığını ortaya koyanlar, nefislerine köle olma ve şeytanın oyununa gelme zilletinden kurtulurlar. Zaten din, bizdeki iyiliğe açık nüveleri besleyip geliştirmek ve kötülük temayülleri taşıyan fena çekirdekleri de kurutup bodurlaştırmak için nazil olmuştur.. mahiyetimizde mündemiç bulunan şer meyillerinin önünü kesmek suretiyle kötü hasletlerin boy atıp karaktere dönüşmesine fırsat vermemek ve iyi yanlarımızı inkişaf ettirip bizi hakiki insanlığa ulaştırarak Cennet’e ehil hale getirmek için vaz’ edilmiştir.

*Enâniyet, değişik kullanım şekilleriyle “ben” mânâsına gelen “ene”den türetilmiş bir kelimedir. Ene’yi, nefis yerinde kullananlar da olmuştur ki, bu yönüyle o, insanın gerçek kimliği, hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti dahil pek çok hakaiki ölçüp belirlemede mühim bir unsur (vâhid-i kıyâsî), sınırlılığıyla sınırsızlığa ışık tutan bir projektör, tenâhîsi içinde Nâmütenâhî’ye bakan doğru sözlü bir şahit ve açılmaz gibi görülen mânevî kapıları açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu anahtarı kullanmasını bilenlere Allah, varlık, eşya ve esrar-ı ulûhiyete ait öyle derin sırlarını açar ki, bu sayede “ene” –ben ve ego da diyebilirsiniz– insanın en nuranî derinliği hâline gelir ve “Kenz-i Mahfî”nin lisan-ı fasîhi olur. Onu bilmeyen ve mahiyetinden haberdar olmayanlara gelince, onlar için “ene” öyle bir gayya ve bir girdaptır ki, şimdiye kadar ne dev cüsseleri yutmuş, nice güçlüleri yere sermiş, ne hanlar devirmiş ve ne hanümanları yerle bir etmiştir. Yükselenler onun acz u fakr kanatlarıyla yükselmiş, çakılıp yerinde kalanlar da onun çalım, gurur ve iddialarının kurbanı olmuşlardır.

*İnsan mahiyetindeki duygulardan biri de şehvettir; o, insanın meşru yollarla tatmini ve neslin çoğalması için verilmiştir. Dolayısıyla onun, bir taraftan bu duyguya tamamen inhimâk etmek gibi bir ifrattan, diğer taraftan da bütün bütün tecerrüt gibi bir tefritten kaçınması ve orta yolu bulması gerekir ki, o da meşru çerçevedeki zevklerle yetinip, gayr-i meşru isteklere karşı tavır almakla olur.

*İnsandaki kötü duygulardan birisi de “inat”tır. Çok defa kuru bir inat adına insanlar birbirlerine düşmekte, aralarında ciddî kavgalar meydana gelmekte, hatta birbirlerini öldürmektedirler. Ne var ki, inadını iradesinin emrine alan bir insan, ne olursa olsun asla hak ve hakikatten ayrılmaz. Böyle bir kimsenin önünü tama, makam, mevki, şöhret, rahat ve rehavet gibi duygular kat’iyen kesemez ve o kişi, iradesinin hakkını tamı tamına vererek hak yoldan hiçbir zaman ayrılmaz. Böylece fena bir huy olan ve tamamen nefis mekanizması içinde yer alan inat duygusu, bu insanda hakta sebat ve hakikate teslim olma şeklinde kendisini hissettirir. Evet, artık şeytanî bir mekanizma olan inadın yönü müspete çevrilmiş ve bu sayede inat, insanın melekî yanında yer alarak onun melekiyetine hizmet eder hâle gelmiştir.

*Mus’ab bin Umeyr (radıyallahu anh) hazretleri, Uhud gününde Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşırken, bir kolu koparılınca öbür kolunu, o da budanınca âdeta “Bir bu kaldı.” deyip, kin ve nefretle kalkan kılıçlara tereddüt etmeden boynunu uzatmıştı. İşte onun ortaya koyduğu inat çirkin bir sıfat değil hakta sebat idi.

*Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâlediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak, karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Yani yapılması planlanan işlere, herkesin ruhen ve fikren iştirakini sağlayarak projelerini en sağlam statikler üzerinde gerçekleştiriyordu. Hatta ashabının görüşünü kendi fikrinin önüne alıp onlara göre hareket ettiği de az değildi. Mesela, Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam), Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret etmişti; kendi görüşü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindeydi. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilmişti. Bu karar gereği Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) Uhud’a gitmişti. Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “Allah Rasûlü, Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehit verilmesi değil, Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.”

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hudeybiye’de o ağır şartlar karşısındaki anlaşmayı onur meselesi yapmadı. Bu, geriye adım atma demek de değildi. Problemi çözme adına karşı tarafın hissiyatını da hesaba katmaydı. O tablonun gelecek adına vaad ettiği şeyleri çok iyi görme ve tabloyu doğru okumaydı.. inat etmeme, enaniyeti hesabına iş yapmama, kırıp geçirmeme ve gelecek adına bir sürü problem oluşturmamaydı.

*Hazreti Ömer Efendimiz “el-vakkâf inde’l-hak” sözüyle anılmaktadır. Bu tabir, “her zaman doğrunun yanında yer alan, hak ve adaletten asla ayrılmayan, kendisinin rağmına olsa da mutlaka hakka boyun eğen, Kitabullah’ın hükmüne gönülden rıza gösteren ve hakkın söz konusu olduğu yerde anında frenlemesini bilen insan” demektir. Hazreti Ömer, yumruğunu kaldırıp tam hasmının gözüne indireceği bir anda, hakkın hatırı için öfkesini yutarak kollarını hafifçe iki yanına salıverecek kadar duygularına hâkim bir insandır. O, Mescid-i Nebevî’nin genişletilmesi gibi hiçbir işi kendi düşüncesine göre yapmamış, hemen her meselesini mü’minlerle istişare etmiş; Kur’an’a, Sünnet’e ve İcma’ya uygun bir kararla karşılaşınca da hemen kendi düşüncesinden vazgeçebilmiştir. Şüphesiz onun bu hali, hâlis mü’minlerin ve takva ehlinin de halidir.

*Seyyidina Hazreti Ömer, evlilik akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyordu. (Bu, Ömer’ce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında insan düşünmüştür.) O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında, bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın şöyle demişti: “Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü, Cenâb-ı Allah, Kur’an’da, ‘Ve âteytüm ihdâhünne kıntâran…’ (Nisâ Sûresi, 4/20) buyuruyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir.” Hazreti Ömer, o kadının itirazını yerinde bulmuş; kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun!” diyerek sözünü geri almış ve hak karşısında hemen boyun eğmişti.

*Sizin gibi Kur’an’a, imana, milli mefkuremize ve gaye-i hayalimize hizmete kendini adamış insanlar, ileriye adım attıkları gibi yerinde yanlışlarından dönmeyi de bilmeli ve geriye adım atmada da diriğ etmemelidirler. O, ileriye doğru atılan adımların on katı adım sayılır. Efendimiz o idi, Raşit halifeler onlardı; bize demezler mi, “Siz kimin ümmetisiniz, kimi temsil ediyorsunuz, neyin arkasındasınız, Allah aşkına?!.”

382. Nağme: Toplumdaki Aritmi ve Problemlerin Çözümünde Üslup

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Allah’a sonsuz hamd ü senâ olsun ki, on gün aradan sonra bugün muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi misafir kaldığı evden yürüyerek büyük binaya gitti ve Bamteli çekimi de yaptığımız mescid/salon bir kere daha sohbet-i Canan ile şenlendi.

İkindi namazı kılınır kılınmaz önce Hocaefendi’nin tansiyonu ve kalb ritmi kontrol edildi; değerler normal çıkınca muazzez Hocamız hasbihale başladı ve kendi nabzından hareketle toplumdaki aritmiden söz açtı.

Ziya Paşa’nın, “Bil illeti kıl sonra mudavata tasaddi / Her merhemi her yaraya derman mı sanırsın!” dediğini hatırlatan Hocaefendi, evvela toplumun problemlerinin çok iyi teşhis edilmesi ve sonra da en uygun tedavi yoluna gidilmesi gerektiğini dile getirdi. Zikrettiği beytin devamında “En ummadığın keşfeder esrar-ı derunun / Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?” dendiğine dikkat çekerek ister teşhis isterse de tedavi sürecinde başkalarının mülahaza ve mütâlaalarına da değer vermek gerektiğini belirtti.

Bazen büyük problemlerin çok önemli pozitif neticeler de doğurabileceğini, bunun için hadiselerin çok doğru okunması, teenni ile hareket edilmesi ve ciddi bir mülayemet ruhu sergilenmesi gerektiğini ifade eden kıymetli Hocamız, bir kere daha üslup meselesine dair açıklamalarda bulundu. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hudeybiye’deki uygulamasından ve Müseylemetü’l-Kezzâb karşısındaki tavrından misaller vererek meseleyi şerh etti; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yolunda yürüyen adanmış ruhların “müsbet hareket”ten asla vazgeçmemeleri lazım geldiğini vurguladı.

Meselelere sadece bir yanları itibariyle ve karamsarlık hisleriyle bakmamak icap ettiğini söyleyen Hocaefendi, pozitif istikametteki değişimlerin çok kolay olmadığını/olmayacağını, tahribin kolaylığına bedel tamirin zorluğunu ve hatta restorasyonun ilk inşaya nispetle daha fazla zaman, daha ciddi gayret isteyebileceğini dillendirdi. Bu konudaki tembihlerini Hazreti Üstad’ın “Asırlardan beri, rehnedar olan bir kalenin tamiriyle mükellefiz.” sözüyle noktalayan Hocamız, özetle şu hakikati hatırlattı:

Hizmet-i imaniyeden beklenen netice birden bire hâsıl olmaz; vatan, millet, din ve iman adına ortaya konan böyle bir hizmetin semere vermesi ancak birkaç neslin ömrüne vâbestedir. Cenâb-ı Allah, bir tohumun başağa yürümesini, bir yumurtanın civcive dönüşmesini bile haftalara yaymış ve bize bu konudaki ilâhî ahlâkı talim buyurmuştur. Bir milletin özüne dönmesi, yığınların insanî değerlere yönelmesi, ideal insanın, ideal neslin ve ideal toplumun yetişmesi birkaç ayda, birkaç senede olabilecek şey değildir. Beşerin En Mükemmeli’nin (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) eliyle şekillenen ve Kur’an’ın mucizesi olan ısmarlama bir cemaatle bile yeni tip bir insanlığın oluşması ve huzur toplumunun olgunlaşması ancak yirmi üç senede gerçekleşebilmiştir. Eğer böyle bir meselenin doğumu bile yirmi üç senede olmuşsa, onun “ba’s ü ba’de’l-mevt”i de bu zaviyeden değerlendirilmeli ve bu mevzuda kat’iyen acûliyete girilmemelidir.

Şair Eşref’in “Bozulmuştur düzelmez gelse de Mehdî / Bu mülkün emr-i ıslahı Cenâb-ı Hakk’a kalmıştır.” beytini ve yeryüzünün umumî bunalımlarına inzimam eden içteki krizler karşısında ızdırapla inleyen Sultan 3. Mustafa’nın “Yıkılıpdur bu cihan sanma ki bizde düzele / Devleti çarh-ı denî verdi kamu müptezele / Şimdi ebvâb-ı saadette gezen hep hezele / İşimiz kaldı heman merhamet-i lemyezele!..” (Bütün cihan yıkılırken, bizim ülkemizin düzeleceğini mi zannediyorsun? Ne yazık ki, talihsizlikler çarkı, ülkenin kaderini haysiyetsizlerin ellerine düşürdü. Baksana, milletin bel bağladığı ve hak aradığı dairelerin kapılarında bile şaklabanlar gezmekte. Hal böyle olunca, kalmış kurtuluş ümidimiz sadece Rahmeti Sonsuz’un merhametine!..) kıtasını (onların kendi zamanlarına ait hissiyatı olarak) seslendiren Hocaefendi, bu ifadelerin bir açıdan karamsarlığın sesi soluğu olduğunu; mü’minin asla ümitsizliğe düşmemesi gerektiğini ve hele Rahmeti Sonsuz’a dayananların kat’iyen ye’se kapılmamaları lazım geldiğini söyledi.

Sohbetinde Marmaray’ın açılışından da takdirle bahseden muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “Dinin yarısı insaftır; insaf dinin yarısıdır. İnsaflı olmak lazım. Doğruyu doğru kabul etmek, doğruyu alkışlamak ve onu realize eden insanları aşklandırmak şevklendirmek lazım. Küçük bile olsa pozitif her şeyi alkışlamak ve o işi yapan insanları yüreklendirmek, dahasını yapmaya sevketmek lazım.” dedi.

İnsanların sorgulanmaktan hoşlanmadığını ve tenkitleri hazmedebilecek insan sayısının çok az olduğunu hatırlatan Hocamız, meseleleri yüze çarpar gibi sunmamak lazım geldiğine, hatta güzel bir projeyi teklif ederken bile başkalarının hissiyatını hesaba katıp gerekirse onu farklı birinin eliyle/dilliyle ortaya koymak ve böylece hakkın hatırını hep âli tutmak gerektiğine vurguda bulundu.

Sohbetin sonunda mevzuyu adanmış ruhlara ve onların hizmet faaliyetlerine getiren Hocaefendi, günümüze kadar emek ve sermayenin değerinin anlaşıldığını ama adanmışlık ve fedakârlık gibi faziletlerin neye tekabül ettiğinin hâlâ bilinemediğini; büyük bir adanmışlık ruhuyla cihana açılan insanların hizmetlerini bir şahsa veya gruba mal etmenin hem Allah’a karşı saygısızlık, hem de o fedakârların ceht ve gayretine yapılmış bir zulüm ve haksızlık olduğunu; yapılanları bir şahıs, bir deha, bir firaset, bir kiyaset ve bir fetanete mal etmenin bir yönüyle de şirk sayılacağını; bu mevzuda hüsn-ü zan edip “falan vesilesiyle bu neticeler elde edildi” diyenlerin ictihad hatası yapmış olacaklarını ama hizmet erlerinin her zaman kulluk şuuruyla hareket edip o tür iltifat ve teveccühleri kesinlikle sahiplenmemeleri gerektiğini dile getirdi.

Bize bir kere daha muhterem Hocamızın sohbet atmosferini lütuf buyuran Allah Teâla’ya sonsuz hamd ü sena ederek birkaç saat önce kaydettiğimiz bu enfes hakikatleri 39:37 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

353. Nağme: Allah Rasûlü’nün İzzeti ve Dokunulan Onurumuz

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Allah’a sonsuz hamd ü sena olsun ki, uzun sayılabilecek bir aradan sonra yeniden Nağme ve Bamteli sohbetlerine devam etme imkânı bulduk. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi birkaç saat önce iki aydır ara vermiş bulunduğu hasbihallerine başladı. Allah nasip ederse, ilk Bamteli’ni hemen yayına hazırlayıp 3 Eylül Salı günü neşredeceğiz.

Kıymetli Hocamız dün ikindi namazını müteakip de dar dairede bir hasbihalde bulunmuştu. Bugün çekim yapamamış olsaydık bile dünkü o sohbeti fasıladan sonraki ilk nağme olarak paylaşmaya karar vermiştik. Elhamdulillah böylelikle bugün nağme yarın da Bamteli yayınlamış olacağız.

Yeniden “Vira Bismillah” derken arz etmeyi düşündüğümüz bazı hususlar vardı. Fakat, şimdilik onları tehir etmek ve sizi bir an önce çok önemli bir “nağme” ile buluşturmak istiyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

Bugünkü Sohbette Çekilmiş Bir Fotoğraf:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Sohbet Ederken

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Sohbet Ederken