Posts Tagged ‘hedef’

Kırık Testi: HİZMET ALEYHİNDEKİ İTHAM VE İFTİRALAR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: İlk günden beri sevgi, hoşgörü, fedakârlık ve adanmışlık yolunda devam eden bir hareket aleyhinde sürekli bir kısım itham, iftira ve hatta hakaretlerin dile getirilmesinin sebepleri ve bunlar karşısında yapılması gerekenler nelerdir?

   Cevap: Öncelikle, değişik vesilelerle üzerinde durulan bir konuyu bir kere daha hatırlatma lüzumu duyuyorum. İster hareket ister cemaat ister camia ismine her ne denilirse denilsin dünyanın dört bir tarafında devam eden eğitim, kültür ve yardım hizmetlerinin aidiyet mülâhazasına bağlanarak açıklanması, belirli şahıslara mâl edilmesi veya bunların hiyerarşik ve merkezi bir yapıyla izah edilmesi kesinlikle doğru değildir. Bu tür yorum ve bakışlar meselenin mahiyetini bilmemekten kaynaklanmaktadır. Çünkü günümüzde eğitimsizlik, fakirlik ve çatışma gibi insanlığın en önemli düşmanlarına karşı ciddi bir mücadele verme ve aynı zamanda insanlığa insanca yaşama yollarını gösterme adına yapılan faaliyetlerin tamamı beğenilen, takdir edilen ve makul bulunan bir mefkûre etrafında bir araya gelmiş fedakâr gönüllerin eseridir.

Nasıl ki Cuma namazı kılma, Kâbe’yi tavaf etme veya Arafat’ta vakfede durma gibi bazı ibadetler aynı hedefe yürüyen, aynı duygu ve aynı mefkûreye sahip olan insanları camide, Arafat’ta veya Metaf’ta bir araya getiriyorsa, hizmet gönüllülerini belirli faaliyet ve projeler etrafında bir araya getiren faktör de duygu ve düşünce birliğidir. İçi insanlığa hizmetle dolu olan ve güzel bir gelecek hayaliyle oturup kalkan bir kısım adanmış ruhlar, düşündükleri ve hayal ettikleri hizmetlere dair herhangi bir yerde küçük bir oluşum gördükleri anda kendilerinin de bu işin içinde yer alması gerektiğini düşünüyor ve yapılan hizmetlere destek olmaya başlıyorlar.

Hususiyle daha önceden bu kervana katılmış olan ve hiçbir beklentiye girmeden hayatını hizmete vakfeden insanların samimiyetleri, güvenilirlikleri, ümitleri, aşk u şevkleri çoklarını bu işin içine çekiyor. Yani bugüne kadar ortaya konulan hizmetlerin, yüce ahlâkî vasıflara sahip olan ve insanlığa hizmetten başka hiçbir beklentisi bulunmayan gönüllüler tarafından yapılması, başkaları için de önemli bir referans teşkil ediyor ve onları da bu faaliyetlere sahip çıkmaya teşvik ediyor.

Nitekim günümüzde farklı farklı kültürlere, ırklara ve hatta dinlere sahip insanların hizmet faaliyetlerini kabullenmeleri ve ona destek olmaları da meselenin çapının ne ölçüde genişlediğini göstermektedir. Her ne kadar işin başlangıcında ortaya konulan hizmetler beş-on kişiyle başlamış olsa da yapılanların doğru ve faydalı olduğunu gören birçok insan bulundukları yerlerde benzer hizmet projelerini hayata geçirmişlerdir. Farklı bir ifadeyle değişik dünya görüşlerine ve hayat felsefelerine sahip olan çok sayıda insan, hizmetin makuliyeti etrafında toplanmıştır. Bu insanlardan bazıları doğrudan eğitim, kültür veya diyalog faaliyetlerinin içinde vazife ve sorumluluk alırken, bazıları da maddi veya manevi olarak yapılan bu işlere destek vermeye başlamışlardır.

Eğer gerek evrensel insanî değerler gerekse yaşadığımız zamanın şartları açısından yapılanlar doğru ve mantıklı olmasaydı, günümüzde sayısı milyonları bulan bu kadar çok insanın harekete geçmesi mümkün olmazdı. Uzak Doğu’dan Afrika’ya, Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar dünyanın dört bir yanında yüzlerce okul açılmazdı. İş adamları elindekini avucundakini talebelere sahip çıkmak için sarf etmezdi. Dünyanın farklı ülkelerinde farklı düşünceden insanlarla diyalog köprüleri kurulamazdı. Bunun mümkün olması için hem sizin mensup olduğunuz dinin temel kriterlerinin hem aklınızın hem de sahip olduğunuz değerlerin yapılanlara onay vermesi gerekir.

Ayrıca, başkaları ne düşünürse düşünsün, bugün oldukça geniş bir dairede devam eden hizmetlerin başarılı olması adına bizim en önemli gördüğümüz faktör, Allah’ın yardım ve inayetidir. Allah bazen çok küçük ve zayıf insanlara çok büyük işler yaptırarak kendi büyüklüğünü gösterir. Bizce yapılan hizmetlere bakıldığında bunun çok açık olarak görülmesi mümkündür. Fakat bu herkes için objektif olmayabilir. Gideceği ülke ve yapacağı işler hakkında henüz ciddi bir bilgi ve tecrübesi olmayan, maddî imkânları oldukça yetersiz, daha üniversiteyi yeni bitirmiş gencecik insanların kısa zaman içerisinde gittikleri ülkelerde okullar açmaları ve ülke halkı tarafından kabul görüp sevilmeleri ancak Allah’ın yardım ve inayetiyle izah edilebilir.

Bazıları sadece yapılan işlerin büyüklüğüne baktıkları hâlde onların arkasında Allah’ın büyüklüğünü görmedikleri için yanlış çıkarımlar yapıyor, kendilerince farklı güç odakları hayal ediyorlar. Zira onların çarpık kriterlerine göre böyle büyük projelerin arkasında mutlaka Napolyon veya Sezar gibi büyük dâhilerin veya önemli düşünce kuruluşlarının yer alması gerekir. Bir başkası, “Değirmenin suyu nereden geliyor?” türünden sorular sorarak veya farklı güç odaklarını işaret ederek zihinleri karıştırmak istiyor. Bunlar, Allah’ın inayetini ve fedakârlığın nasıl büyük bir güç kaynağı olduğunu bilemediklerinden, yapılan bu güzel işlere kuşkuyla bakıyor, hatta bunun da ötesinde bir kısım saldırılarda bulunuyor, karalama faaliyetlerine başvuruyorlar.

Hâlbuki bize göre bütün bunlar öncelikle Allah’ın sevkiyle, inayetiyle, ardından da bu işi makul bulan ve ona gönül veren samimi gönüllerin gayret ve destekleriyle gerçekleşmektedir. Biz inanıyoruz ki Allah’a yakın olduğumuz ve O’nun rızası istikametinde hareket ettiğimiz sürece de O bizi yürüdüğümüz yolda yalnız bırakmayacaktır.

   Vehim ve İhtimallere Göre Hüküm Verilemez

Hizmet gönüllüleri aleyhinde faaliyette bulunan kimseleri yanıltan diğer bir nokta ise onların vehim ve ihtimallere göre hareket etmeleri ve hizmet insanlarını başkalarıyla, belki kendileriyle kıyaslamalarıdır. Bazı insanlar, güç ve kuvveti elde edince bunu bir taraftan kendi maddî imkânlarını ve konumlarını güçlendirme, diğer yandan da kendileri gibi düşünmeyen insanları ezme ve bastırma istikametinde kullandıkları için başkalarının da aynı şeyi yapmasından korkuyorlar. Onlar bir dönemde karanlık yollarla milletin kılcallarına kadar nüfuz ettikleri ve sonrasında da kendileri gibi olmayan insanları idare etme adına bir kısım vesayet sistemleri oluşturdukları için meseleyi tamamen kendi duygu ve düşüncelerine göre değerlendiriyor ve herkese bağrını açmaya açık olan hizmet insanlarıyla ilgili bir kısım gizli ajandalar uyduruyorlar. Haramilikle bazı imkânları elde eden insanlar her ne kadar bir şirzime-i kalilden (küçük bir topluluktan) ibaret olsalar da bunlar tavır ve söylemleriyle geniş kitleleri de etkiliyor ve onların da zihinlerini bulandırıyorlar.

Mesela kendileri gibi düşünmeyen insanların devlet içerisinde önemli vazifelere gelmelerinden ciddi rahatsızlık duyan ve onları iflah etmek istemeyen bazı kimseler hizmet gönüllülerinin devlete sızdığından ve devlet içerisinde kadrolaştığından bahsediyorlar. Hâlbuki bu devletin vatandaşı olan herkesin -hak ettikten sonra- devlet içerisinde istediği görevi alma hakkı vardır. Bunun aksini iddia etmek ayrımcılıktır. Nitekim ben 40-50 sene önce açıktan açığa cami kürsülerinden bunu ifade ettim. Dedim ki, “Niye bu ülkenin dindar insanları çocuklarını sadece Kur’ân kurslarına, imam-hatip okullarına ve ilâhiyat fakültelerine gönderiyorlar? Bu ülkenin başka okulları yok mu? Neden çocuklarınıza tıp tahsili yaptırmıyorsunuz? Neden fizik, kimya gibi fen bilimleri okutmuyorsunuz? Niye çocuklarınızı mülkiyeye, adliyeye, emniyete ve askeriyeye yönlendirmiyorsunuz? Bu ülke, bizim ülkemizdir. Bu okullar da bizim okullarımızdır. O hâlde bu ülke insanı çocuklarını faydalı gördüğü bütün alanlara yönlendirmelidir.”

Ben bu gibi düşüncelerimi cami kürsülerinde çok rahatlıkla ifade ettim. Bugün de olsa yine aynı şeyleri söylerdim. Fakat buna rağmen birileri hâlâ sızmadan bahsediyorlar. Hâlbuki sızma, yabancı bir unsurun bünyeye gizlice girmesi demektir. Farklı milletlerden olan insanlar bu milletin kaderine hâkim olmak için gizlice onun içine sızabilirler. Fakat ülke insanları kendi okullarına sızmaz, hakkını vererek girer. Bu onun hakkıdır. Öz be öz vatan evlâdı, bütün önemli müesseselerde yer alabilir ve ülkesinin geleceği hakkında söz sahibi olabilir, olmalıdır. Bunun aksini iddia etmek düşünce özrünün bir alâmetidir.

Diğer taraftan, gelecekle ilgili bir kısım vehim ve şüpheler ortaya atmak da oldukça yersiz bir davranıştır. Hizmet gönüllüleri -inşaallah- bugün nasıl hareket ediyorlarsa yarın da aynı çizgilerini koruyacaklardır. Zira bütün insanlığa sevgi ve şefkatle yaklaşma, herkese bağrını açma, hatta can düşmanlarına karşı bile insanlık ve mürüvvetten ayrılmama onların temel düsturlarıdır. Kaldı ki -ille de bir ajandadan bahsedilecekse- onların ajandasında nam u nişanın, makam ve mevkinin ve de dünya saltanatının bir yeri yoktur. Onların talip olduğu tek şey Allah rızasıdır. Onlar, bunun dışındaki bütün çıkar mülâhazalarına karşı kapılarını sıkı sıkıya sürgülemişlerdir.

Aslında bırakalım dünyevî makam ve iktidarları, hizmet eden insanlar yaptıkları hizmetleri uhrevî çıkar düşüncesine bağlamayı bile doğru bulmazlar/bulmamalıdırlar. Mesela bir insan Allah rızası yolunda hizmet ederken o yolda bir kısım sıkıntılar çekebilir; takiplere, sorgulamalara, tehditlere ve sürgünlere maruz kalabilir, hapis ve zindanlara tıkılabilir, vatanını terk etmek zorunda kalabilir… Eğer bütün bunların karşılığında o, “Ben bunlara mukabil Cennet’e talibim.” derse çok ucuz bir şeye talip olmuş olur. Allah rızası dururken ne diye daha aşağısına talip olalım ki! Evet, bir Müslüman dualarında Cennet’i talep edebilir, Cehennem’den uzak kalmayı isteyebilir. Fakat yaptığı hayırlı işleri ona bağlaması, onu gaye-i hayal edinmesi, daha büyük şeyler istemek dururken daha küçüklerine talip olma anlamına gelir.

Şimdi Cennet bile hizmet adına yapılan güzel faaliyetlerin karşısında küçük kalıyorsa bence dünyevî sultanlıkların onun yanında hiçbir değeri olamaz. Dolayısıyla biz, Rabbimizin rızasını elde etme ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile ahirette birlikte olma dururken, ortaya koyduğumuz hizmetleri dünyevî imkânlara ve makamlara ulaşmak için birer vesile yapmayız. Bu yüzden milletvekili olma, bakan olma, başbakan olma, herkes tarafından parmakla gösterilen biri hâline gelme ve alkışlanma gibi hedefler bizlerden çok uzaktır. Biz, bunlara talip olmayı, bulunduğumuz konumdan aşağıya düşme olarak görürüz. Zira harem dairesine alınan ve sultanla muhatap olma imkânına erişen bir insanın koridordakilerin talip olduğu şeylere talip olması doğru değildir.

   Düşünce Dünyalarının Farklılığı

Aslında gerek Türkiye’de gerekse dünyanın farklı ülkelerinde vazife yapan hizmet gönüllülerinin ortaya koydukları olağanüstü fedakârlıklar çokları tarafından bilinmektedir. Özellikle onlarla yakın teması olan insanların yapılan bu fedakârlıkları görmemeleri ve bilmemeleri mümkün değildir. Nitekim bugüne kadar farklı vesilelerle, henüz üniversiteyi yeni bitiren gencecik insanların, ismini dahi bilmedikleri, yerini haritada bulmakta bile zorlanacakları deniz aşırı ülkelere nasıl gittikleri, oralarda burs ölçüsündeki küçük ücretlerle vazife yaptıkları, hatta bazen onu bile bulamadıkları, okul inşaatlarında bir amele gibi çalıştıkları ve benzeri hususlar onları gören farklı insanlar tarafından defalarca anlatılmıştır.

Onların bu fedakârlıkları sadece kısa bir zaman dilimine de has değildir. Bugün yaşları ellilere, altmışlara ulaşan nice hizmet gönüllüsü hâlâ bu fedakârlıklarını devam ettirmektedir.

Bunca fedakârlığın kalan ömrün daha rahat yaşanması veya bir kısım dünyevî makam ve mevkilerin elde edilmesi adına yapılması mümkün değildir. Çünkü bir kısım dünyalık çıkarların elde edilmesi için bu kadar çile çekmeye ve bu kadar mahrumiyet yaşamaya değmez. Kim kalan ömrünün beş-on senesini rahat yaşayabilmek için bütün bir ömrünü heder eder ki! Demek ki daha önce de ifade ettiğimiz gibi yapılan fedakârlıkların amacı Allah rızasını kazanmak ve uhrevî mutluluğu elde etmektir. Yani fedakâr gönüller başkalarına el uzatmak ve onları fakirlik, cehalet ve iftirak bataklıklarından kurtarmakla kendi kurtuluşlarını ümit etmektedirler.

Ne var ki sizden farklı kültür ortamlarında yetişen ve sizin düşünce dünyanızdan habersiz olan insanların bunu anlamaları mümkün değildir. Onlar, sizinle oturup kalkmadan ve sizin yürüdüğünüz yolun hususiyetlerini bilmeden, yapılan bu fedakârlıkların ne ifade ettiğini anlayamazlar. Çünkü onlar bugüne kadar her fedakârlığı, kendilerine sağlayacağı çıkarı düşünerek yapmışlardır. Dünya için koşan ve bütün ömürlerini onun arkasında tüketen insanların, hiçbir dünyevî beklentiye kapılmadan ciddi bir adanmışlık ruhuyla yapılan hizmetleri anlamaları mümkün değildir. Çünkü onlar, böyle bir şeyi ne düşünmüşler, ne duymuşlar, ne görmüşler, ne de yaşamışlardır.

   Kendimizi Doğru Anlatma

Bütün bunları, onların bu konudaki kuşkularına ve paranoyalarına hak verme ve onları mazur gösterme adına ifade etmiyorum. Bilakis olan biten hâdiselerin doğru okunması ve buna göre yapılacakların doğru tespit edilmesi adına bunları söylüyorum. Zira onlar bunu anlamasalar da biz anlatmaya devam etmeliyiz. Onlar bizden uzak dursalar da biz onlara yakın olmaya çalışmalıyız. Tıpkı Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi bir kere, iki kere, üç kere anlatmayı yeterli görmemeli; dördüncü kez, beşinci kez… anlatmaya devam etmeliyiz.

Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ebû Cehil diye meşhur olan Amr İbn Hişam’ın ayağına belki elli belki de yüz defa gitmişti. Aslında Ebû Cehil, karakter itibarıyla iman etmesi çok zor olan bir insandı. Zira o, tamamıyla küfür ve dalâlete kilitlenmişti. Oldukça inatçıydı. Kendisini diğer insanlardan üstün görüyor, herkese tepeden bakıyordu. Benî Mahzum’un efendisi olarak bir gün Mekke halkının başına geçeceği günün hülyalarıyla yaşıyordu. Tam bu sırada madde ve manasıyla o toplumu idare edecek bir insanın ortaya çıkması Ebû Cehil’in hazmedeceği bir durum değildi. Esasen Allah Resûlü de (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün bunları çok iyi biliyordu. Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) büyük bir fetânet idi. Ne var ki O buna bakmıyor ve anlatmaya devam ediyordu. Çünkü anlatma O’nun vazifesiydi. Kabul ettirme ise Allah’a aitti.

İşte bu sebepledir ki duygu ve düşüncelerimizi anlatma adına yaptıklarımızı yeterli görmemeli, tekrar tekrar anlatmaya devam etmeliyiz. Nitekim yakın zamanda yanıma gelen önemli bir şahıs, “Henüz hareketi, onun ruh ve manasını bilmeyen farklı kesimlerden çok insan var.” demişti. Demek ki bugüne kadar bu konuda çok ahesterevlik etmişiz. Kendimizi başkalarına doğru bir şekilde anlatamamışız. Gerek sözlerimizle gerekse hâlimizle ne olduğumuzu ortaya koyamamışız. Onların bizi daha yakından tanımasına fırsat vermemişiz. Yapılan hizmetler dikey olarak yükseldiği hâlde onların başkalarına anlatılması yatay kalmış.

Dolayısıyla bu konuda tembellik yapıp ağır davranmamalıyız. Gerekirse tıpkı doksanlı yıllardaki diyalog sürecinde olduğu gibi tek tek şahısların ayağına gitmeli ve onlarla diyaloğa geçmeliyiz. Eğer yürüdüğümüz yolda problemlerle karşılaşmak istemiyorsak yükselme ve genişleme nispetinde alâkadar olduğumuz çevreyi de genişletmeliyiz. Eğer geçmişten tevarüs edilen kaskatı düşmanlıkların, haset ve çekememezliğe kilitlenmiş insanların veya İslâmî terbiye görmemiş bir kısım kimselerin iç içe daireler şeklinde önümüzü kesmesini istemiyorsak; düşmanlıkları kırma, çevre yapma, sempati duyanları çoğaltma ve dostluklar kurma istikametinde sürekli yeni yeni adımlar atmaya devam etmeliyiz.

İstemez misiniz size ait güzelliklerden başkalarının da haberdar olmasını ve bir gün onların da size yol arkadaşlığı yapmasını? İstemez misiniz sizi karalayanlara karşı onların sizi savunmasını? O hâlde kültür ve düşünce farklılığından ötürü bazıları sizi yanlış tanısa ve haksız ithamlarda bulunmaya devam etseler de size düşen vazife, ısrar ve kararlılıkla beklentisizliğinizi, istiğnanızı, ihlâs ve samimiyetinizi, sevgi ve hoşgörünüzü anlatmaya devam etmektir.

Anlatmanın yanında onların sizi daha iyi tanımaları, insanlık adına ne tür duygulara sahip olduğunuzu görmeleri için uzun süre onlarla birlikte oturup kalkmanız gerekir. Şunu bilmelisiniz ki kendinizi insanlara doğru bir şekilde anlatacağınız âna kadar onların sizin hakkınızdaki şüphe ve tereddütleri devam edecektir.

İnsanların size yürüyerek gelmesini istiyorsanız, ilahî ahlâk gereğince siz onlara koşarak gidin. Size bağırlarını açmalarını istiyorsanız, bağrınızı açın onlara karşı. Onlardan bir tebessüm bekliyorsanız öncesinde siz onları gökçek ve mütebessim bir yüzle karşılayın. Kalbinizi herkese açın ki sizin için binlerce kalb açılsın. Gönülleri fethedin ki hiçbir yerde reaksiyon görmeyin. Herkese karşı yakın durun ki insanlar da size yakınlaşsınlar!..

Bütün bunların yanında eğer başkalarının bizi doğru anlamasını ve iyi tanımasını istiyorsak son derece şeffaf ve herkese açık olmalıyız. İçimizdeki samimi duygularımızı her zaman dışarıya vurmalıyız. Fakat bunu yaparken insanların anlayış seviyelerini göz önünde bulundurmalı ve asla üslupta hata etmemeliyiz.

Ayrıca, yapacağımız bütün işleri, bulunduğumuz ülkelerin kanun ve mevzuatına uygun olarak yapmalıyız. Hatta hizmet adına bir adım atmadan önce, bulunduğumuz yerdeki yetkililerle görüşmeli ve onlardan izin almalıyız. Yaptığımız faaliyet ve programlara onları da davet etmeliyiz. Bizi yakından tanımaları adına meclislerimizi herkese açık tutmalıyız. Emniyet ve güven insanı olduğumuzu, bizden kimseye bir zarar gelmeyeceğini herkese göstermeliyiz.

Dolayısıyla başkalarını endişeye sevk edecek ve rahatsız edecek her türlü tavır ve davranıştan uzak durmalıyız. Öyle ki hiçbir hareketimiz başkaları tarafından yanlış yorumlanmaya açık olmamalı veya onlarda gizli bir şeyler çevrildiği hissini uyarmamalı. Şunu unutmamalısınız ki siz bu konularda bir hata yaptığınızda sadece dünyanın dört bir tarafında sizinle aynı çizgide hareket eden insanların hizmetlerine zarar vermekle kalmaz, aynı zamanda hem sizin düşüncenize yakın olan dostlarınızın hem de arkanızdan gelecek haleflerinizin de işini zorlaştırmış olursunuz.

Elbette bütün bu konularda başarı sağlanması birdenbire gerçekleşmeyecektir. İlk başlarda ciddi zorlanacaksınız. Karşı tarafa kendinizi doğru bir şekilde ifade edeceğiniz âna kadar şüpheyle karşılanacaksınız. Fakat muhataplarınız uzun yıllar sizi test ettikten ve sizin ne kadar güvenilir insanlar olduğunuzu gördükten sonra bu defa onlar sizi başkalarına anlatmaya başlayacaklar. “Bu insanlara güvenebilirsiniz, onlardan size hiçbir kötülük gelmez.” diyecekler. Onların sizi anlatıp müdafaa etmeleri sizin adınıza çok önemli bir referans olarak görülecek ve bu da sizin kendi kendinizi anlatmanızdan çok daha tesirli olacaktır. Her zaman bir kısım Ebû Cehiller, Utbeler, Şeybeler mevcudiyetlerini devam ettirecek olsalar da maşerî vicdanın sesi, soluğu ve heyecanı onların nefeslerini kesecektir.

İşte böyle bir neticeyi elde etmek için insan neye katlansa değer. Çünkü bugün katlanılan ve hazmedilen rahatsız edici şeyler daha sonra bizi sevindirecektir. Şunu unutmamak gerekir ki sizin yaptığınız iş, insana yatırımdır. İnsana yatırımın geriye dönüşü ise en az çeyrek hatta bazen yarım asır ister. (Devam edecek.)

Bamteli: MUKADDES ÇİLE NÖBETİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Allah’ın gücü ve kuvveti, her şeye yeter. “Hakk tecelli eyleyince, her işi âsân eder / Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsan eder.” Tefviznâme’yi hepiniz bilirsiniz: “Hak şerleri hayreyler / Sen, sanma ki gayreyler / Ârif, anı seyreyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler. // Hakk’ın olıcak işler / Boştur gam u teşvişler / Ol, istediğini işler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler. // Deme ‘Bu niçin böyle?’ / Yerindedir ol öyle / Var sonunu seyreyle / Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler.”

   “Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.”

O kadarı gelmiş-geçmiş ki, ilk insandan günümüze kadar… Zamanın farklılığı ve konjonktürün farklılaştırmasıyla, “ayniyet” çizgisinde değil “misliyet” çizgisinde cereyan ededurmuş her şey ve bütün olumsuzluklar. Bir de bakmışsınız, bu olumsuzlukların yerini bu defa olumlular alıyor; olumsuzluklar fâsit dairesini (kısır döngüsünü) olumlular sâlih dâiresi (doğurgan döngüsü) takip ediyor.

Başkaları da kullanmış mı; Hazreti Pîr-i Mugân, şem-i tâbân, ziya-ı himmet onlardan mı almış?!. Diyor ki: “Her gecenin bir neharı, her kışın bir baharı vardır!” (Rus polisinin “Heyhat! Şaşarım senin ümidine.” demesi üzerine, bu sözle ona mukabele ediyor: “Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.”)

Ortalığı kar kaplayınca, me’yûs olmayın, “Kar, buz, filan!” diye; çünkü onları hep “nevbahar”lar takip etmiştir. Bütün şom ağızlar bir araya gelse, bir şom ağız korosu oluştursalar, “Baharın gelmesine ben müsaade etmeyeceğim!” deseler, baharı getirecek Kudret-i Kâhire (celle celâluhu), İrade-i Sübhâniyesi ile onların ağızlarına bir şamar indirecek, yine baharı getirecektir. Bahardan sonra da yaz olacak, güller açacak, bülbüller şakıyacak, Allah’ın izniyle; yarasalar inlerine sığınacaklar, saksağanlar da hadlerini bilip gül dalından inecek ve dikenlerin dibinde kuytulara sinecekler.. inecek ve sinecekler. Şu üst üste aysberglerin istilasına uğradığınız dönemde, hiç umulmadık şekilde onların tuz-buz olup eriyeceklerine inanabilirsiniz.

Bu arada, hırçınlıklar ve huşunetler, kime karşı kullanılıyorsa, onlarda muvakkaten bir üzüntü meydana getiriyordur ve getirmesi de tabiidir. Çok iyi bildiğiniz İzzet Molla’nın iki mısraı ile ifade edeyim, az üzülmenizin tabii olduğunu: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefadan, amma / Ne de olmasa, cefadan usanır, candır bu!” Tekme yiyeceksiniz, tokat yiyeceksiniz ama yüzünüz kızarmayacak veya sarsılmayacaksınız; olacak şey değil bu. Çınar bile olsanız, bir tekme vurulduğu zaman, bir ihtizaz yaşayacaksınız, bir titremeye maruz kalacaksınız.

   Maruz kaldığınız musibetler vesilesiyle hâsıl olan evrensel merakı, davanızın evrenselliğini anlatıp tanıtma yolunda çok iyi değerlendirmelisiniz!..

Amma, zannediyorum, tepenize inen her balyoz, sırtınıza inen her tekme, sizdeki immün sistemini güçlendirecek; sizi yeni yeni stratejilere sevk edecek. Meselenin bir dünya meselesi olduğunu daha iyi anlayacaksınız, bütün alternatifleriyle. Öylesine duyulmayı, üzerinize mercek konulmasını ve “Ne imiş bunlar?!.” falan diye insanlardaki bir taharrî (araştırma) hissinin uyanmasını, kendinizi pozitif olarak anlatmak suretiyle değerlendireceksiniz. Allah’ın murad-ı Sübhânîsine uygun bir yolda yürümüş olacak ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) “bişâretlendirdiği” -böyle hiç kullanılmamış bu tabir- bişâretini verdiği “Benim nâmım güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” gaye-i hayalini gerçekleştirmeye çalışacaksınız.  

Bugün, güneşin doğup-battığı hemen her yerde, “Yahu bunlar ne imiş, kimmiş bu insanlar?” diyorlar. Bazıları “Hareket” diyorlar, bazıları da “Câmia”. Câmia’dan rahatsız olan, “câmia” alerjisi olan insan da var. O, polen alerjisinden daha kötüdür, onun tedavisi yok. Evet, böyle alerjisi olan insanlar, alerji olacaklar; rahatsızlık duyacak ve kaşınıp duracaklar ama kaşınmaları ile kalacaklar, Allah’ın izniyle. Madem o merak, çok ciddi bir merak, o tabir de kullanılmamış, “evrensel merak”; size de o evrensel merakı iyi değerlendirmek düşecek.

Davanın evrenselliğini ifade etmek için böyle bir evrensel meraka ihtiyaç vardı. Evet, o merakın arkasında kıpırdayan dudaklardan dökülen şeyler: “Yahu bunlar kimmiş böyle?!.” İşte bu da işin üzerine bir mercek koyma demektir; sizin nabzınızı tutma, kalbinizin ritmine kulak verme demektir. O zaman dinleyecekler ve siz de kendinizi güzel dinleteceksiniz. Hakikaten ritmin hiç bozuk olmadığını göstereceksiniz. Nabzın düzgün attığını, “yetmiş” deyip “yetmiş bir” dememeye yeminli olduğunu anlayacaklar.

Böyle pozitif bir anlayış sizin kredinizi daha bir yükseltecektir. Onlar, atıp tuttukça, atıp-tutmaları, bu çağlayanın debisini yükseltecektir. Hani Sızıntı, Çağlayan’a dönmüştü ya!.. Onun önünü kestiler ama farkına varmadılar, o muvakkaten baraja dönüştü; sonra -negatif şekilde değil de- deldi barajı; İrem barajı gibi değil, deldi barajı. Bu defa Çağlayan oldu, şimdi deryaya doğru yürüyor.

   Siz azıcık elem çekiyorsanız, unutmayın, size elem çektirenler, kat katını çekiyorlar; kaldı ki siz, onlar için söz konusu olmayan bir kısım recâlara dilbestesiniz!..

Allah, sizinle beraber ise, O’nun inayetiyle, riâyetiyle, kilâetiyle, hıfzıyla, hırzıyla, hısn-ı hasîniyle, inşaallah, kimse sizin önünüzü alamayacaktır. Fakat diğerleri belki hırçınlıklarından, değişik bela ve mesâibe maruz kalacaklardır. Yer yer bayılıp düşeceklerdir, saralılar gibi. Yer yer kasıklarını tutup sancıdan kıvranacaklardır. Bağışlayın, “Uf-puf!..” deyip yatakta sağdan sola, soldan sağa dönecekler; yanlarında yatan masum insanları bile rahatsız edeceklerdir.

Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor: إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لاَ يَرْجُونَ “Eğer siz (katlanmanız gereken bir) acı, bir zorluk çekiyorsanız, onlar da sizin acı ve zorluk çektiğiniz gibi acı ve zorluk çekmektedirler; kaldı ki siz, Allah’tan onların ümit edip beklemedikleri pek çok şeyi ümit edip bekliyorsunuz.” (Nisa, 4/104) Evet, siz azıcık elem çekiyorsanız, unutmayın, size elem çektirenler, kat katını çekiyorlar. Ama bir fark var: Siz, bir kısım recâlara dilbestesiniz! Bir taraftan, Cenâb-ı Hakk’ın iyi günler, nevbaharlar lütfedeceğine inanıyorsunuz. Bir ikincisi de dünya adına bir talebiniz olmadı ki, kaybetmenin hüsranını/hicranını yaşayasınız. Normal meşru yollar ile ticaretini yapan insanlar, bir şey kazanmış olabilir; fakat ya tamamen kendini bu işe adamış insanlar!.. Ben, o adanmışlara “Bir dikili taşı olan var mı? Varsa parmak kaldırsın!” desem, zannediyorum parmak kaldıracak kimse olmayacak.

Evet, “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı.” Giderken, gözün geride olmayacak; dönüp dönüp arkana bakmayacaksın. “Şuyum vardı, buyum vardı; villam vardı, yahu filolarım vardı; adalar arasında bunlar yüzüp duruyordu, ben de çakırkeyif hep onlara bakıyor, seviniyordum. Öyle yatıyor, öyle kalkıyordum!” Yok, böyle bir derdin. Efendim, “yok”lukta yaşadın, bir dikili taşın olmadı; dolayısıyla “var”lığa yürüdün. Dünyada varlığın adına ne varsa, hepsini, o ilk evin, şeb-i arûs adına ilk evin olan kabre taşıdın.

Bu itibarla, “Nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin nerelerde daha şehbal açması gerekli? Nâm-ı Celîl-i Muhammedi (sallallâhu aleyhi ve sellem) nerelerde bayrak gibi dalgalanmalı? Acaba hangi yolla gitsek bu meseleyi hızlandırırız?” İşte ona bakmalı; onun dışındaki her şeye jalûzileri de kapamalı, kapıları da kapamalı. Sûzî’nin ifadesiyle, “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir!” demeli, sürgüleri sürmeli ve başka her şeye karşı kapanmalı.

Gavsî ne hoş söyler: “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana.” “Ben hep ‘Ben!’ deyip davul sesiyle kendimi ifade ettiğim sürece, Sen tecelli eylemezsin, Allah’ım!” diyor; “Zira şart-ı izhâr-ı vücudunu, benim yok olmama bağlamışsın.” Bir yerde, En Büyük Hak Dostu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Ben” diyene kapısını açmamış. Evet, iki “ben” olmaz, bir tane o; bir tane sonsuz olur, diğerleri nisbî/izafî sıfırlardır.

Kendini bu konumda kabul ettiğin ve kendine de konumunu kabul ettirdiğin takdirde, Allah’ın izni ve inayetiyle, âlâma (elemlere) maruz kalsan da -zannediyorum- diğerlerininki yanında o öşür (onda bir) bile sayılmaz. Onlar kıvranıp duruyorlardır. Elde ettikleri şeyleri kaybetme korkusuyla, meşrû ve gayr-ı meşru, “hazine-i hâssa-i milliye”den (millî özel/örtülü hazineden) elde ettikleri şeyleri düşünüp “Ya kaçırırsak!” diye, inanın endişe ile oturup kalkıyor, endişe ile kıvranıp duruyorlardır. Çevrelerinde henüz bu işleri bilmeyen çoluk-çocukları, yakınları/akrabaları bile, “Bu sancı da neden?” falan, der dururlar. Öyle bir sancı çekerler ki esasen onların durumunu -iç dünyaları itibarıyla- keşfedemeyen insanlar, hayret ederler; “Neden böyle kendini öldürüyor bu insan?” derler.

Evet, siz de belki ölesiye bir yolda koşuyorsunuz, bir küheylan gibi ama bir hedefe koşuyorsunuz: اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum; bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyorum; lütfet!” Hedef, bu.

Bu mevzuda ne kadar sırtınızda yük varsa, hepsini atıyorsunuz; وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَؤُودٌ Hazreti Ebu Zerr’e böyle buyuruyor Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Bu uzun yolda, sırtında taşıdığın yükleri hafif tutmaya bak! Zira aşman gerekli olan tepeler, çok sarp!” diyor. Sarp tepeler… Yunus ifadesiyle, “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var!..” Ona göre hazırlığını yapacak, o geçidi olmayan yerleri geçecek, aşılmaz gibi görülen Everest tepelerini aşacaksın, Allah’ın izniyle. Ve herkesin can atıp ulaşmak istedikleri Sultanlar Sultanı’na (celle celâluhu) ulaşacaksın.

“Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatının bir dakika Cennet hayatına mukabil gelmediği”ni söylüyor, Söz Sultanı. “Cennetin de binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil gelmez!” diyor. Bütün varlığın çehresinde gördüğünüz güzellikler, O’nun çok perdelerden geçmiş, yetmiş bin perdeden geçmiş -kesretten kinaye, yetmiş milyon perdeden geçmiş- gölgesinin gölgesi… O cemali ayân-beyan göreceksiniz. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın beyanıyla, “Dolunayı ufukta gördüğünüz gibi…” Bu, izdiham yaşamadan, bakan herkesin görmesinden kinayedir; yoksa O, dolunay değildir ve görünmesi de dolunay gibi değildir. Ama meseleyi istiare tarikiyle ifade etmek için öyle buyurulmuş; müzâhame yaşamadan O’nu göreceksiniz!..

İnsan, o farklı yapı ile, Kudret-i Kâhire’nin kâmil manada tecellisine mazhar o yapı ile, duyduğunu duyacak, gördüğünü görecek. Allah, o duymayı lütfeylesin, o görmeyi lütfeylesin!.. Önünüzde böyle bir vaad-i Sübhânî, vaad-i Nebevî varsa, bütün dünya elinizden gitse -bence- gamınız, fazladan sayılır; gam adına israfa girmiş olursunuz. Onun için elden geldiğince -Fuzûlî ifadesiyle- gamı pinhan etmeye bakın; hatta en sevdiğinize bile açmayın. O der ki: “Gamı pinhan ederdim ben; dediler: Yâre kıl rûşen / Desen, o bî-vefâ, bilmem, inanır mı, inanmaz mı?” Ama siz, gamınızı pinhan edin, saklayın bu mevzuda.

“Bir insanın imandan nasibi, mahlûkata şefkati nispetindedir!” İnsanlara şefkat etmeyen kimseler, kendi insanlıklarından istifa etmiş sayılırlar. İnsanlara şefkatli olmayanlar, insanlıktan istifa etmiş, i’tizal etmiş sayılırlar. Yazıklar olsun onlara!.. İnsanları derdest edip içeri atanlara!.. Yazık ediyorlar kendilerine!.. Öbür âlem itibarıyla kendilerini acınacak duruma düşürüyorlar. Daha şimdiden aklımıza gelince, gözlerimizi yaşartacak duruma düşürüyorlar.

   Her tarafı seller alsa, köprüler yıkılsa ve yollar tıkansa da siz alternatif mecralarla hedefe doğru yürüme mecburiyetindesiniz; çünkü Rehberiniz (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle yapmıştı.

Maruz kalınan musibetlerin hikmetleri araştırıldığında, dış yüzü itibariyle acı gibi görünen bir kısım şefkat tokatlarıyla dünya ve mâfîhâdan tiksindirmek ve öbür tarafa yönlendirmek, bu meselelerin başında gelir. Allah (celle celâluhu), insanın dünya için değil de ebedî bir âlem için yaratıldığını gösterme adına, esasen enbiyâ-ı ızâmı, sonra da derecesine göre diğer insanları imtihanlara uğratmıştır. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurlu beyanı ile, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاءً الْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta enbiyaya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” Evet, belanın en çetini, en zorlusu, başta enbiyâ-ı ızâma gelir. Neden? İmam onlar. O imama bakan, “Akrep soktu onu, yılan soktu; demek ki bizim için de bunlar mukadder olabilir!..” der. Evet, şayet Onları bir akrep sokmuşsa, bir yılan sokmuşsa -bağışlayın- bir kene ısırmışsa, demek ki bunlar arkadaki cemaat için de her zaman söz konusu olabilir; başlarına her ne geliyorsa, o cemaat için de söz konusu olabilir.

Evvela, Allah’ın en sevdiği insanları, mesela İnsanlığın İftihar Tablosu’nu düşünün!.. On üç sene Mekke-i Mükerreme’de çekiyor. Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi hazretlerinin ifadesiyle, O’nun çektiği şeyler, bir yönüyle dağların başına inseydi, dağlar paramparça olurdu. Fakat hiç O’nun “Ooff!” dediğini bilmiyorum. Tâif dönüşü öyle şeye maruz kaldı ki!.. Çünkü oraya ümitle gitmişti. Halkın tenezzühte bulunduğu bir yer idi orası, sayfiye yeri idi. Orada devamlı oturan insanlar da vardı ama Mekke’nin senâdidi, aristokrat sınıfı da yaz günleri, sıcaklarda, ağaçlı, bağlı-bahçeli olan o yere, o tepeye gidiyorlardı; yazı orada geçiriyorlardı. Öyle dinlendikleri bir dönemde, “Ben de kendimi dinletirim!” diye oraya gitti, canım çıksın!.. Mekke’dekiler dinlemiyordu; “Bir de sesimi orada duyurayım!” dedi. O ses, insanın içinde ihtizaz hâsıl edebilecek bir ses idi; hiçbir musikî korosunun ifade edemeyeceği kadar derindi. Zannediyorum konuşurken, melekler bile kulak kesiliyor, O’nu dinliyorlardı. Fakat inadın gözü kördür; inat, Tâif’tekilerin de kulaklarını kapamıştı. Kur’an diyor: صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ “Sağır, dilsiz ve kördürler onlar. Onun için hakka dönmezler.” (Bakara, 2/18) Kör, sağır ve kalbsiz idiler; onlara bir şey anlatmak zordu. Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem), her şeyi deniyordu.

Antrparantez arz edeyim; Yollar kesilse, her tarafı seller alsa, hiç yoktan karşınızda dağlar dikilse, alternatif yollar ile, yöntemler ile yine hedefe doğru yürüme mecburiyetindesiniz. Neden? Çünkü Rehberiniz (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle yapmıştı. Yolunuz, peygamber yolu ise şayet, Rehberiniz öyle yapmıştı.

Evet, “Bir de Tâif’te sesimi duyurayım!” dedi. O sesin arkasında -bir yönüyle- belki İlahî soluklar vardı; zira her ses, O’ndan (celle celâluhu) bir nağme; her eser, O’ndan bir nâmedir. Efendiniz, “Bir de o nâmeyi ve o nağmeyi orada duyurayım!” demişti. Fakat aynen Mekke’deki şeyler ile karşı karşıya kalmış, bir yönüyle taşa tutulmuştu. Taşa tutulma şöyle dursun, güneş, şualarını O’nun başından aşağıya indirirken, “Yahu O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) incitmeyecek şekilde indirmeliyim bunları!” demeliydi. O, incinmemek üzere yaratılmış bir varlıktı ama onlar, recmediyor gibi taşa tuttular ve ayakları yarıldı. Yanında Zeyd İbn Hârise vardı. Bir dönemde mevâlîsinden; onu parasıyla almıştı, büyütmüştü ve tâ Mûte’de şehit düşeceği âna kadar yanında kalmıştı. Gözü gibi aziz biliyordu; o da O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) göz üstü aziz biliyordu. O en tehlikeli noktada, O’nunla beraber, O’na kalkan idi. Mus’ab’ın Uhud’daki kalkanlığı gibi kalkandı. Gelen taşlara karşı bazen göğsünü, bazen elini, bazen ayağını siper etmişti fakat öyle bir taş yağmuru/dolusu var idi ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini-ayağını yine yaralıyordu, kanlar içinde bırakıyordu.

İnsanlığın İftihar Tablosu, oradan çıktıktan sonra bir vadide, “Sıyrıldım!” dediği bir vadide, başını yere koydu; (nazlı) şikâyette değil, arz-ı halde bulundu: اللَّهُمَّ إِنِّي أَشْكُو إِلَيْكَ ضَعْفَ قُوَّتِي، وَقِلَّةَ حِيلَتِي “Allah’ım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum.” dedi. Şu iki kelime yeter bence: اللَّهُمَّ إِنِّي أَشْكُو إِلَيْكَ ضَعْفَ قُوَّتِي “Kuvvetimdeki zaafı ve çaresizliği, bir yönüyle, bir formül bulamamadaki aczimi Sana arz ediyorum.” “Anlatamadım.. dinletemedim.. demek ki o durumda değildim!” demek suretiyle burada, tatlı, ince, bir ney sesi ile esasen onlara niyâzını ifade etti orada. وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ “İnsanlar arasında, hor-hakir görülmemi, Sana arz ediyorum ben; durumum bu!..” أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ “Sen, böyle zaafa maruz kalmış insanların Rabbisin! Rabbu’l-âlemînsin!” dedi, arz-ı halde bulundu.

Allah Rasûlü, orada “niyaz”da bulundu, “naz”da değil. Eğer böyle bir nazda bulunsaydı veya niyazını o istikamette ifade etseydi, melek hemen gelmişti oraya; “İstersen, dağı kaldırıp -İsrailoğulları’nın başına Tur’un kaldırıldığı gibi ki ayetin ifadesiyle, onu başlarında bir bulut gibi gördüler ve eğilme mecburiyetinde kaldılar- tepelerine koyayım!..” İşte o zaman, o yüksekliğe yakışır şekilde derin bir üzüntü duydu; “Hayır yâ Rabbî!” dedi, “Bunların neslinden yüz sene sonra, bir tanesi لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyecekse, hayır yâ Rabbî!..” İşte gönül bu… Gönül!.. Gönlün ortaya konduğu yerde, yüzde yüz gönül kesiliyor, vicdan kesiliyor, öyle bakıyor. Kendini taşa tutanlara karşı bile, “Yüz sene sonra onlardan bir tanesi لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyerek, ebedî hayatını garanti ve teminat altına alacaksa, mahvetme onları Allah’ım!” diyor.

   Çile kahramanlarının merkezini enbiyâ-i ızâm tutar; sağ ve sol cenahlarda ise asfiyâ ve evliya yerlerini alırlar.

Evet, çekme mevzuu; enbiyâ-ı ızâm çekiyor. Ama Rasûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, o en büyüklerin, Ulû’l-azim peygamberlerin en son çekeni. Ulû’l-azim peygamberlerin ilki -böyle biliyoruz- Hazreti Nuh (aleyhisselam). Kur’an, kronolojik sıralarken, o sıraya göre meseleyi takdim buyuruyor, “sunuyor” diyebilirsiniz. Evet, taşa tutulmuş o da; hatta menkıbelerde -Kur’an-ı Kerim’de o mesele yok da- bazen ip bağlamış, sürüklemişler. Sürekli kapıların tokmağına dokunmuş; لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، نُوحٌ نَجِيُّ اللهِ mı, رَسُولُ اللهِ mı, نَبِيُّ اللهِ mı demiş? Misyonunun gereği diyeceği şeyi demiş. Fakat her deyişinde, her edişinde, vahşice bir mukabele ile karşılaşmış.

Hazreti İbrahim (aleyhisselam) aynı şeyi söylemiş. وَإِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ إِذْ جَاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ “O’nun (Hazreti Nuh’un) soyundan, yolundan, yönteminden birisi de Hazreti İbrahim; kalb-i selim ile gelmiş, tertemiz ve her türlü (manevî) hastalıktan uzak bir kalble Rabbine yönelmişti.” (Sâffât, 37/83-84) İçinde hiç gıll u gış yoktu; kimseye karşı hiss-i nefret yoktu. Sempati ile açılmıştı herkese, şefkat ile herkese teveccüh ediyor, “Kucağım herkese açık!” diyordu. Ama ne yaptılar, onların o bâtıl inançlarına/itikatlarına karşı tavrını sergileyince?!. Bir ateş yaktılar, insanları öyle cezalandırıyorlardı; ateşe attılar O’nu da.

Hazreti Hûd’a (aleyhisselam) ne yaptıkları belli değil! Hazreti Sâlih’e (aleyhisselam) ne yaptıkları belli değil! Hazreti Lût’a (aleyhisselam) ne yaptıkları belli değil! Hazreti Zekeriya’yı (aleyhisselam) baştan aşağı testere ile kestiler. Şam’da bir camide, âbidesini yapmışlar; biçildiği yer olarak, âbidesi orada; Kıtmîr de gördü Şam’dan geçerken, gördü orada. Baba yetmedi diye, evladı Hazreti Yahya’yı (aleyhisselam) da şehit etmişler. Halazâde Hazreti İsa’ya (aleyhisselam) takılmışlar, “Nâsıralı genç!” diye. Sağda-solda, gönülleri hoplatacak sözler söylüyor ama -hâşa ve kella, onların mülahazasını ifade ederken, o mülahazayı ifade edecek kelimelerle bile ifade etmekten sakınıyorum- bilmem ne gibi, yakın takibe almışlar, adım adım. Girdiğine ihtimal verdikleri her kapıyı kırmışlar, her pencereyi kırmışlar, O’nu derdest etmek, yok etmek için.

O günden bugüne o büyük insanlar, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاءً: اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ gerçeğinin -bir yönüyle- mâruzu olmuşlar; hep o şeye maruz kalmışlar ve bu halleriyle, bu tavırlarıyla, mâruz kaldıkları şeylerle demişler ki: “Bu yol uzaktır / Menzili çoktur / Geçidi yoktur / Derin sular var!..” Eğer onların yolunda iseniz, onların başına gelen şeyler, sizin de başınıza gelecek. Zira siz, bu dünya için yaratılmadınız; siz, ebed için varsınız. “İnsan, ebedden ve ebedî Zât’tan başka hiçbir şey ile tatmin olmaz!” “Bin sene!” deseniz, “İki bin sene!” deseniz, “Bitiyor mu bu zaman; istemem ben onu!..” İşte, istemeyeceğiniz şeylerden sizi uzaklaştırıyor, aynı zamanda ebediyen isteyeceğiniz bir yöne yönlendiriyor; bunun için azıcık kulağınızı çekiyor. Öyle sayılır O’na göre, azıcık ensenize bir tokat vuruyor.

   O da çok çekti, çekti ama -inşallah- Firdevs’e yükseldi; “Onu bir çöp arabasına koyun, götürün bir mezbeleliğe atın!” diyen ise, bir çöp arabasına konulup çöplüğe atıldı.

Şimdi bizim yediğimiz tokatlar da öyle… Değişik versiyonlarıyla çekmenin her türlüsü oldu. Ama bizimki bu son çağa imzasını atan o büyük Zât’ın yanında işin öşrü olmaz. Şu kadarını söyleyeyim; hani “Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı Harblerde bir câni gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men’etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” diyor. Şikayet etmeyen insan, halini arz etme adına, topluma adeta “Bakın böyle!..” diyor. Bu yolda yürüyenlerin başına gelecekler böyle… Bir sinek ısırması kadar bile bir şeye maruz kalmamış, hazırcı, sonradan bulma bir kısım densizler, bilemezler.. esasen, bu din-i Mübin-i İslam’ın ne ızdıraplar çekilerek bu hale getirildiğini bilemezler!.. Anlayamazlar çünkü gözleri kör, kulakları sağır, kalbleri de meflûç.

Evet, “…belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” diyor; bu meselenin ağırlığını ifade ediyor. Ben, hayat-ı seniyyelerinde onun on dokuz defa zehirlendiğini biliyordum. Meseleyi benden daha iyi bilen birisi, yakın tarihte bana ulaştırdı; yirmi bir defa zehirlemişler. Bakın, yanında olan o beş-on insan, yirmi insan, otuz insan, kırk insan. Sempatizanı çok, “İyi bir insan!” diyeni çok, belki onunla bir milyon; nitekim Afyon savcısı öyle diyor, “Beş yüz bin kadar, yarım milyon kadar sempatizanı var!” diyor. Fakat genelde hapse atılanlara, Denizli’de de, Ankara’da da, Afyon’da da içeriye girenlere veya değişik yerlerde takip altına alınanlara bakınca, böyle sizin kadar bir şey. Bu kadara bile tahammülleri yok. “Hayır, o kadar insan bile sizin etrafınızda kümelenmemeli; buna hakkınız yok!” diyorlar. Bunu, çarpık bir mülahazaya binaen yapıyorlar, çarpık bir mülahaza. İntikamın her türlüsünü yapmışlar fakat bir türlü kânî olmamışlar; “En iyisi mi bunu zehirleyelim!” demişler. Zehirlemişler bu defa ama ruhunun ufkuna yürümemiş; demiş: “Ben burada kalacağım biraz daha!” Bir daha yapmışlar, yine “Ben burada kalmaya kararlıyım arkadaşım!” demiş; “Burada din-i mübin-i İslam’a hizmet!” demiş. “… Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor, içinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.” sözleriyle “Ben, burada kalmalıyım!” demiş.

Yaşama, hizmet için olmalı; hizmet etmeyeceksem, yaşamamın hayvan yaşamasından farkı yoktur! Nâm-ı Celîl-i İlahî’yi dünyaya duyurmayacaksam, kendi kültür değerlerimi bir mûsikî edasıyla dünyaya duyurmayacaksam, ben hayvan gibi yaşıyorum demektir. Evet, “Duracağım!..” demiş. İki, üç, dört, beş… Yirmi bir defa zehirlemişler. Belki onca zehir, daha sonra tesirini icra etti, Urfa’ya, peygamberler diyarına gitti. Belki “ceddinin diyarı” diyeyim. O, seyyid olduğuna göre, Hazreti İbrahim’in ülkesi olması itibarıyla, orada ruhunun ufkuna yürüyecekti; oraya kadar gitti ve orada ruhunun ufkuna yürüdü. Başı, birinin dizinde; o diz sahibi bana anlatmıştı, “Oraya kadar hiç uyuyamamıştı, hep inlemişti ızdıraptan!” demişti. Adını söylememde mahzur yok, çok sevdiğim birisi, halktan bir insandı ama meseleleri pozitif yanıyla kavrama/değerlendirme mevzuunda filozof gibi bir insandı: Bayram Yüksel. Başı, onun dizinde. “Otelde yatakta, başı yine benim dizimde duruyor. Bir aralık, ‘of’u, ‘puf’u kesildi, inlemiyordu artık. Ben de uyudu diye sevindim!” diyor; “Bir de kurcalayınca, gördüm ki, ruhunun ufkuna yürümüş.”

Daha sonra kendi başlarına gelecek beladan habersiz, o günün dâhiliye vekili, bu vefatı, bu mübarek vefatı duyunca, “Onu bir çöp arabasına koyun, götürün bir mezbeleliğe atın!” demiş. Nicelerini çöp arabasına koydu, götürdü bir mezbeleliğe attılar. Hatta bir şarkıcıyı bile… Evet, söylemeyeyim adını, değil mi? Gider orada da bulur yine işkence ederler ona. “Orada ölsün diye!” atıyorlar; o da kıpırdıyor, bakıyor ki “Ölmemişim, ölmediğime göre kalkmam lazım benim!” diyor. Kalkıyor, sonra Cenâb-ı Hak, yurt dışına çıkma yollarını da açıyor; yurt dışında genel durumu destanlaştırıyor çaldığı saz ile. Fakîr’e de telefonda dinletti; Türkiye’deki vâveylâyı, zalimlerin hay-huyunu, mazlumların iniltisini dinletti, Fakîr’e de dinletti. Aynen öyle, “Çöp arabasına koyun, bir yere atın!” diyor. Kaderin cilvesine bakın ki, aynı şeye o sözü söyleyen maruz kalıyor. Onun için de öyle bir şeye maruziyeti -yine Kıtmîr, ince kalbim ile- arzu etmem. Fakat darbeden sonra, omuzundan, omuzundaki payelerle kendini payeli zanneden birisi, bir tekme vuruyor; bulunduğu bir binanın balkonundan “Küt!” diye aşağıya düşüyor ve ölüyor. Bu defa, o gün işe hükmedenlerden birisi, “Onu bir çöp arabasına koyun, götürün bir mezbeleliğe atın!” diyor.

   Firavunların yapmadığı zulümleri masum insanlara reva görenler, kendilerini haklı göstermek için “Bunlar irtidat etti!..” iftirasıyla çırpınıp duruyorlar ama Allah her şeyden haberdâr!..

Evet, Türkçemizde de kullanılan bir tabir vardır; Arapça, مَنْ دَقَّ، دُقَّ (Eden bulur; kapı çalanın kapısı çalınır.) derler. مَنْ دَقَّ، دُقَّ Aynen. Biri, Cennetü’l-Firdevs’e amudî bir yükselişle, bir helezonla yükselir gibi yükseliyor; öbürü de -Hazreti Yusuf’un kuyunun dibine atılışının Kur’an’daki iç musikî ile “Cubb!” diye ifade edildiği gibi- “Cubb!” diye Cehennemin gayyasına yuvarlanıyor. Zâlimler de öyle “Cubb!” diye bir çukura yuvarlanacaklar. Kadın-erkek tefrik etmeden, aileleri parçalayanlar.. annesini evladından edenler.. evladını annesinden edenler…

Dinlerine/imanlarına bakmadan, insanlara Firavunların, Amnofislerin, Ramseslerin, İbnü’ş-şemslerin, Jull Sezarların, Kaddafîlerin, daha bilmem ne kadar kefere vü fecerenin yaptığı şeyleri yapıyorlar. Bir de halkı, bir yönüyle böyle sürü gibi görerek, “Bunlar, Yahudileşmiş, Hıristiyanlaşmış!” falan diyorlar. İşin âdâbına kadar Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yolunda değilsek, Allah, bir an evvel canımızı alsın!.. İşin âdâbına kadar… Teheccüd kılmayanı, bir yönüyle sorgulayacak kadar bir ruha sahiptir bu hareketin içindeki insanlar. “Acaba attığım bu adım, Efendimiz’in izine tam basma şeklinde miydi, değil miydi; değilse, ayağım kırılsın!” diyecek kadar bu mevzuda hassas yaşayan insanlara, bir şom ağızlı, kendini bilmez, “Hıristiyanlaşma, Yahudileşme, dinden çıkma, irtidat etme, firak-ı dâlle olma!” filan gibi iftiralar atıyor. Böylece, şom ağızların hırıltıları türünden hırıltılarla, arkalarından sürü halinde sürüklenen insanlara kendi yaptıkları şeyleri makul gösterme, meşrû gösterme, hukukî gösterme, âdilâne gösterme gayreti içinde çırpınıp duruyorlar. Ama Allah, her şeyi görüyor; Kirâmen Kâtibîn, her şeyi yazıyor; Muakkibîn, her şeye nigehbân. Kabre girildiği zaman, her şey anlaşılacak; akı, karayı görecekler.

Hâsılı; bu yol, bu. Bilerek bu yola girmişseniz, bu yol, bu. Ona katlanacaksınız. Zaten, hiç kimse pişman değil. “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de cana safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” Evet, belayı, musibeti, hoş birer şerbet gibi yudumlayan insanlara -Allah’ın izni ve inayetiyle- bu Hizmet yolunda yürümeyi katiyen acı gösteremezler. Onlar, Hizmet tatlılığından başka bir şey bilmiyorlar. Hizmet tatlılığı onları öyle mest etmiş ki, bu mevzuda, Gedâî’nin dediği gibi, “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nur-i cihân / Verir hayat-ı câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver!” diyorlar. “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nur-i cihân / Verir hayat-ı câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver! // Bak şu gedanın haline / Bend olmuş zülfün teline (Rasûlullah’ın zülfünün teline bend olmuşlar.) Bend olmuş zülfün teline / Parmağı aşkın balına / Bandıkça bandım bir su ver!..”

Yolu, bu.. yöntemi, bu.. tattığı, bu… Siz, zehir bile içirseniz, o, ağzındaki bal ile onu bala çevirir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Çin’i karıştırsanız, Maçin’i karıştırsanız, Avrupa’yı karıştırsanız, Amerika’yı karıştırsanız, Allah’ın izni ve inayetiyle, bir gün bu insanlar -akılları başlarına gelecek- sizin o karıştırmalarınızı -bağışlayın, bağışlayın, bağışlayın- tükürük haline getirecek, sizin yüzünüze çarpacaklar. Hicaptan iki büklüm olacaksınız. Vesselam.