Posts Tagged ‘Hazreti Yusuf’’

Bamteli: UKBÂ BUUDLU HAYAT

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Ömrün uzunluğu-kısalığı, onun daha ziyade yerinde değerlendirilip yediveren başaklar haline, yüz veren başaklar haline, yedi yüz dâne veren başaklar haline getirilmesi ya da getirilememesiyle olur, uzun yaşamakla değil. Kısa yaşamaya çok önemli şeyler sıkıştırmaktır esas. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) altmış üç yaşında ruhunun ufkuna yürümüştür. Şayet yapılan hesap kamerî hesap ise, altmış üç olur; eğer şemsî hesap ise, o kadar bile değil; yaklaşık altmış bir olur. Hazreti Ebu Bekir, O’ndan bir yarım sene daha eksik. Hazreti Ömer de tıpatıp, öyle. Ama hayatlarını öyle değerlendirmişler ki, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mâiz ve Gâmidiyeli kadın için kullandığı aynı tabiri onlar için kullanabilirsiniz: Yaşadıkları hayata terettüp eden sevap, fazilet, kurbet, Allah’a yakınlık ve maiyyete terettüp eden eltâf-ı İlâhiye bütün insanlığa dağıtılsa, herkese yeter ve artar! Her birininki!.. Öyle bereketli bir ömür yaşamışlar; altmış sene ama altı yüz sene yaşamaktan daha bereketli olmuş.

   İnsan, ebed için yaratılmıştır; ebedden ve Ebedî Zat’tan başka hiçbir şeyle de tatmin olmaz.

İnsan, niyetiyle, samimiyetiyle, vefasıyla kısacık ömrünü o hale getirebilir ve böylece ebediyete liyakatini ortaya koymuş olur. Çünkü orada “ebedî mutluluk” söz konusu, “ebedî saadet” söz konusudur. İnsan, öyle yapmakla, ebediyet için yaratıldığını sergilemiş olur. “İnsan, ebed için yaratılmıştır; ebedden, Ebedî Zat’tan başka hiçbir şeyle de tatmin olmaz!” Bin senelik dünyevî ömür de onu tatmin etmez.

Menkıbelerde anlatılıyor, hadis olarak da rivayet ediliyor: Evet, kaynağı üzerinde durmayacağım. Hazreti Musa’ya, Azrail (aleyhimesselam) geliyor. Belki Azrail (aleyhisselam) sadece nezaret edecekti.

Zira mukarrabînin ervâhını, Cenâb-ı Hakk, doğrudan doğruya yed-i rahmetiyle kabzeder. Onun için Hakk dostları, “Kendi elinle verdiğin şeyi al!” falan demişler; “Nasıl verdinse, öyle al!” Çünkü hiç kimse -ne Azrail, ne Mikail, ne İsrafil- O’nun kadar merhametli olamaz. “O (celle celâluhu), erhamü’r-Râhimîn, eşfe‘ü’ş-şâfiîn, ekremü’l-ekremîn, e‘azzü’l-a‘izzâ’dır; alacaksa, o yegâne merhametli, yegâne şefaat sahibi, sınırsız ikram ve lütufta bulunan mutlak cömert, yüceler yücesi mutlak galip Zât (celle celâluhu) alsın!” demişler; “Sen al!” diye O’na niyaz etmişler.

Bu açıdan da Seyyidinâ Hazreti Musa’ya, Azrail aleyhisselam gelebilir; “Cenâb-ı Hakk, emanetini istiyor!” diye, mesaj getirir O’na. O da misyonuna bağlı olarak, “Biraz daha!” der, “Bu insanlarda hâlâ yontulması gerekli olan çok şey var; törpülenmeleri icap ediyor!” manasında. Çünkü Hazreti Musa, Tîh hadisesi esnasında ruhunun ufkuna yürür. Oysaki gözünde tüllenip duran Mescid-i Aksâ’nın fütuhâtı vardır. Cenâb-ı Hakk, o misyon ile O’nu tavzif buyurmuş ve oraya yönlendirmiştir. Ama gel gör ki, kapının önüne dayanan insanlar, قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا أَبَدًا مَا دَامُوا فِيهَا فَاذْهَبْ أَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلاَ إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُونَ “Yine dediler ki: Ya Mûsâ! O zorbalar orada oldukları müddetçe biz asla giremeyiz. Haydi, sen Rabbinle git, ikiniz onlarla savaşın, biz işte burada oturuyoruz.” (Mâide, 5/24)

“Sen ve Rabbin; gidip savaşın orada; biz burada, keyfimize bakıyoruz!” demişler. Dolayısıyla kırk sene Tîh’te dolaşmış; sene ile “erbâin” çıkarmış, “çile” çıkarmış, kıvam bulmuşlar; belki iki nesil yetişmiş orada. Cenâb-ı Hakk, sonra onlara Yûşâ İbn Nûn vasıtasıyla Mescid-i Aksâ’nın fethini müyesser kılmış.

Hazreti Musa, Cenâb-ı Hakk’tan, misyonu adına daha uzun seneler istemiş. Cenâb-ı Hakk da buyurmuş ki; “Bir sığırın sırtına elini koy! Elinin altına ne kadar tüy rastlıyorsa, o kadar sana ömür vereceğim!” Bilmiyorum ben, saymadım; bir eli sığırın üstüne koyunca, altına ne kadar tüy geliyor? Bin mi, iki bin mi? Olabilir, herhalde bin olabilir. “Yâ Rabbî!” diyor Peygamber, “Sonra ne olacak?” Cenâb-ı Hakk, “Sona yine öleceksin!” buyuruyor. Evet, ölüm, dünyadakilerin kaderi; bu kader لاَ يَتَبَدَّلْ وَلاَ يَتَغَيَّرْ değişmez, başkalaşmaz. Bunun üzerine, Hazreti Musa, “Öyleyse, şimdi olsun! Madem sonuçta olacak, şimdi olsun!” diyor.

Peygamberler, bir yönüyle, böyle nâz edâlı niyazlarıyla, iç dünyalarını Rabbimize döküyorlar; O (celle celâluhu) da onları çok sevdiğinden dolayı… Herkesi de sever de, nankörlük yapıp kendi elimizle kendimizi sevilmemezliğe itmememiz lazım!.. Evet, Hazreti Musa, ruhunu Allah’a teslim ediyor. Gaye-i hayâli, yüksek mefkûresi ise, Hazreti Hızır ile görüşmeye giderken, yanında götürdüğü “fetâ”sı, delikanlısı, -tasavvufa da bir ıstılah olarak girmiş tabirle- “fütüvvet”i temsil eden babayiğit, Yûşâ İbn Nûn (aleyhisselam) ile gerçekleşiyor; Mescid-i Aksâ’nın fethi ona müyesser oluyor. Hazreti Musa da onu görüyordur; “Benim dediğim oldu, arzu ettiğim oldu!” veya “Rabbimin beni vazifeli kıldığı, bir misyon olarak bana yüklediği şey olduğuna göre, gam yemem!” diyordur.

   Hayatı anlamlı kılan, gaye-i hayaldir; dine, imana, insanlığa hizmet edebileceksek, yaşamaya değer!..

Antrparantez; siz de öyle düşünmez misiniz? Ülkenizin, ütopyalarda bile tasvirine rastlayamayacağınız şekilde, hakkaniyetin, adaletin, istikametin, mürüvvetin, insanî derinliğin, re’fetin, şefkatin, birbiriyle kucaklaşmanın, birbirine saygı duymanın, anlayış farklılıklarına rağmen, farklılıkları ayaklar altına alarak sevgide buluşmanın ülkesi olmasını arzu etmez misiniz?!. Zannediyorum, herhalde kendini öyle bir yanlışlığa salanların dışında, onu arzu etmeyen tek bir fert yoktur. Öyle bir dünya… Herkesin birbiriyle kucaklaştığı, hatta düşmanlarıyla bile “Yıkanlar hâtır-ı nâşâdımı -yâ Rab- şâd olsun / Benimçün ‘Nâ-murâd olsun!’ diyenler, bermurâd olsun.” (Nailî-i Kadim) anlayışıyla kucaklaştığı bir dünya!.. Çok defa tekerrür eden bir söz: “Âşık der, inci tenden / İncinme, incitenden / Kemalde noksan imiş / İncinen, incitenden!..” (Alvarlı Efe Hazretleri) İncinmeyenlerin ülkesi.. incitmeyenlerin ülkesi.. ezkaza incinmişse şayet, “mukabele-i bi’l-misil kaide-i zâlimâne”sinde bulunmayanların ülkesi…

Öyle bir ülke ve öyle bir toplum olsun.. herkes birbirini kabul etsin.. kimse “Ben!” demesin, şirke girmesin.. herkes “”ya yürüme adına, evvela, ilk basamak olarak, “Biz!” desin, “Biz!..” Mübarek milletimiz, analarla lebalep dolu olan ülke… Milletimiz, mutlu olsun.. o, mesut olsun.. orada herkes birbiriyle kucaklaşsın.. herkes, birbirini davet etsin.. birbirine çay içirsin.. kahveler sunsun.. yemekler yedirsin.. kendi saadetinden daha ziyade başkalarının mutluluğunu düşünsün.. saraylarını satsın, başkalarına bahşiş dağıtsın.. filolarını satsın, başkalarına bahşiş olarak kullansın… Böyle bir ülke, istemez misiniz? Size rüyanızda deseler ki, “O, yarın oluyor!” Size düşen şey şu mülahazadır: “Artık bundan sonra benim yaşamamın anlamı yok! Vazifem, misyonum bitti. Benim de bu oluşumda şöyle-böyle, küçük bir dahlim olduğundan dolayı, karınca kadar, bir termit kadar… Sonradan birileri tarafından ‘Sen de epey bir hizmette bulunmuştun!’ demelerini duymamak için, mezarı tercih ediyorum. Allah’ım! Bana, ülkemi öyle ütopyaları aşkın hale getirdiğin günü gösterme! Elin-âlemin parmak kaldırıp ‘Bu da bu mevzuda bir şeyler yapmıştı!’ demelerini duyurmadan, emanetini al!..

Efendim, bu, Hazreti Musa’nın ahlakı; bu, ahlak sultanı İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve ala ihvânihi mine’n-nebiyyîne ve’l-mürselîn) كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ “Ahlakı Kur’an olan” Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın ahlakı. O, ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, üç tane irtidat hadisesi, yalancı peygamberler, zuhur etmişti. Ruhunun ufkuna yürüdükten sonra çoğaldı, on bir tane oldu. Fakat geriye dönüp Hazreti Ebu Bekir’in arkasında, Hazreti Ömer’in arkasında, Hazreti Osman’ın arkasında, Hazreti Ali’nin arkasında kenetlenmiş o toplumun, Allah karşısında duruyor gibi kemerbeste-i ubudiyetle, en ağır vazifeleri, en ağır misyonları edâ etmeye âmâde ve teşne olduğunu görünce, tebessüm ederek öbür âleme yürümüştü. “Artık bundan sonra Benim yaşamamın bir anlamı yok! Nasıl olsa bu misyon edâ edilecek!”

Misyon için, vazife için, gâye-i hayal için, ideal için dünyada durmak!.. O, edâ ediliyorsa birileri tarafından, artık benim yaşamamın anlamı kalmamış demektir, vazifem bitti demektir!.. Bir asker olarak bir an evvel tezkeremi doldursalar da, ben de o “diyâr-ı âher”e göç edip gitsem! Bir “diyâr-ı âher”e göç edip gitsem!.. Evet, temel felsefemiz bu.

Allah’ın lütfedeceği şeyleri, mesela İstanbul’un fethini en son adım atılıncaya kadar takip etme… Kapılar aralandı, Bizanslıların her birisi, bir ine sindi. Tabiî, ine sinenler de burada gorile dönüşüyorlar. Evet, öyle olmuştu, birisi için. On sene evvel, öyle olmuştu. On sene sonra öyle olduğunu görüyorum ben şimdi. “O nasıl ola ki?!” diye düşünüyordum; fakat öyle olduğunu şimdi görüyorum. Her birisi bir ine siniyordu orada. Herhalde Hızır Çelebi de, Ulubatlı Hasan da, Fatih (cennetmekân) da, “Galiba, benim vazifem bitti artık! Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ، فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا، وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ demiş, ‘güzel emir’ olmayı, İstanbul’un fethine bağlamıştı. O da olduğuna göre, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in iltifatı, benim hayatımın -bir yönüyle- kafiyesi oldu. Hayatın kafiyesi konunca, artık, o şiir bitmiş, o güfte sona ermiş demektir. Bana artık âhirete ait güfteleri orada seslendirmek düşüyor! Efendim, ilki de onun, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ikrarı…” demişlerdir.

Evet, kalbimiz, bu duyguyla çarpıyor/çarpmalı, ölünceye kadar: Muvaffakiyet ve zaferlerin hay-huyunu duyabileceğimiz günlere erdirmesin!.. Fakat o günleri mutlaka getirsin.. mutlaka analarla dolu olan o ülkeyi sevindirsin.. ütopya yazarlarına, “Ütopya meğer böyle olurmuş!” dedirtsin… Bunlar olduktan sonra, artık vazifemiz, misyonumuz bitmiş demektir bizim. O kadar hasbî olmak.. o kadar îsâr ruhuyla hareket etmek.. o kadar kendini ertelemek, ötelemek, adım adım geriye çekmek.. o kadar misyonu öne çıkarmak, olacak şeyleri öne çıkarmak, gâye-i hayale değerler üstü öyle değerler atfetmek… Nezd-i Ulûhiyette hora geçen şey, budur; Allah, buna değer verir, bunu kabul buyurur, “İşte Benim isteğim de buydu!” der. Yoksa falan yerin fâtihi, filan yerin bilmem nesi olarak, filan… Kalbiniz/sineniz o duyguyla atarak Allah’ın huzuruna giderseniz; bence, beyhude.. beyhude, havanda su dövmüş olursunuz. Yap, et, eyle.. ve onu -elinden geliyorsa- sadece O’na (celle celâluhu) söyle!..

Hatta, birisi, ehl-i derd için “Ehl-i hâl, halini arz etmez Allah’a bile..” diyor; “Arz etmem halimi, hemhâlim olan ‘âh’a bile.” mısraı ile başlayıp bunu söylüyor:

“Söylemem derdimi hemderdim olan ‘âh’a bile

Belki sînemdeki şu nâle-i cângâha bile

Kendi, bî-şübhe, bilir râz-ı derûnum yoksa,

Ehl-i dil söyleyemez derdini Allâh’a bile!..”

Ya bir naz şeklinde, şikayet şeklinde olursa bu?!. O kadar ince, o kadar nazik davranır. Evet, mesleğimizin esası, budur.

   Dünyada malı mülkü kaybetmek “küçük iflas” sayılır; asıl korkulması ve tedbir alınması gereken husus, ahirette müflis olmaktır.

Birileri sizi böyle tanımamış, böyle bilememişler. Gezdikleri her yerde, âdeta salya atıyor gibi, hakkınızda hiç de numarası-drobu uymayan şeyler söyleyip duruyorlar. “Terör” mü desek bunlara, “firak-ı dâlle” mi desek, “dinden dönmüşler” mi desek?!. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الأَمْرِ “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Rasûl’üne ve sizden olan ulûlemre de itaat edin.” (Nisa, 4/59) fehvasınca, kendilerini de “Ulû’l-emr” gördüklerinden dolayı mutlak itaat istiyorlar. Oysaki ulû’l-emr, “ulemâ-i benâm”dır; dünyayı-ukbâyı mahrutî görüşle aynı noktada gören/değerlendiren ufuk insanlardır. Kendini öyle gören zavallı!.. Kendini öyle görmenin esiri/zebûnu olmuş ve kendini “görülme”ye kurban etmiş zavallı!.. Allah’ın o kadar teveccühüne rağmen, hayatını bir müflis olarak yaşamış; öbür tarafta da müflis, hadisin ifadesiyle.

Müflis kime derler?” buyuruyor Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ashâb-ı Kiram da dünyadaki iflasa göre tarifini söylüyorlar. Hani, imkânları olur, parası olur, malı olur, mülkü olur; fakat beceremez onu, dolayısıyla kaybeder her şeyi ve iflas eder, iflas bayrağı çeker. Efendimiz, onu “küçük iflas” görüyor; ona “küçük iflas” demiyor ama “küçük iflas” görüyor onu. “Müflis”, çok önemli şeylerle öbür tarafa gider: Falanın hakkını yemiş, filana zulmetmiş, filan hakkında iftirada bulunmuş, falan hakkında yalan söylemiş… Mesâvî-i ahlak adına neler varsa, hepsini yapmış; kendisini “mühlikât”, “mûbikât” akıntısına salmış ve öbür tarafa “müflis” olarak çıkmış. Varlıkla gitmiş öbür tarafa, dünya kadar varlığı var, Karun kadar serveti var; fakat almışlar sevabını/hasenâtını elinden, vermişler hakkını yediği kimselere; yüklemişler onun vebâlini ve günahını da onun sırtına. Kendi günahıyla beraber, bir de başkalarının günahını sırtlanmış. İşte asıl müflis, budur. Evet, hadisi açtım biraz ama ifade buyurulan mazmun ve mantûkun açılımı idi bu.

O türlü müflis olarak gitmemek için, “Burada iyi şeyler yaptım, çok ciddî kazanımlar ile öbür tarafa yürüyorum ama dünya kadar başkalarının hakkı da sırtımda, öyle gidiyorum!” dememek için, onu çok iyi düşünmek lazım. Arpa kadar hak ile öbür tarafa gitmemek için şakaklarımızı zonklatırcasına ızdırap duymalıyız. Kasıklarımızda sancıyı hissedercesine, bir arpa hakkı, tek bir arpa kadar hakkı sırtlanmamak için sancı çekmeliyiz. Ne kadar unutulmuş bu türlü şeyler, Kapadokya’da!.. “Hak” diye bir şey yok!.. “Hukuk” diye bir şey yok!.. “Adalet” diye bir şey yok!.. “İnsaf” diye bir şey yok!.. “İz’ân” diye bir şey yok!.. “Re’fet” diye bir şey yok!.. “Şefkat” diye bir şey yok!.. Dünya kadar mazlum, mağdur, mehcûr, mahrum, ma’zul… Bütün imkânları elinden alınmış ve âdeta bir müflis olarak sokağa salınmış. Gıdaya ağlayan çoluk-çocuğu kalmış arkada. Eşi kalmış yapayalnız. Bazen hanımını almışlar, bazen beyini almışlar; mutlaka herkese bir zulüm yapmak için ellerinden gelen her haltı karıştırmışlar.

Ve bütün bunları “Müslümanlık” argümanlarını kullanarak yapmışlar. “Müslümanlık gelecek, herkes Müslüman olacak, herkes huzura erecek!” demişler. Kendileri adına da bir sürü halt etmişler, herze yemişler; dünyalarını berbat ettikleri gibi, ahiretlerini de karartma yoluna girmişler. Çünkü tarihe öyle geçecekler; Amnofisler gibi, İbnü’ş-Şemsler gibi, Ramsesler gibi, Stalinler gibi, Leninler gibi geçecekler tarihe. Lanet ile anılacaklar bütün cebâbire ile, cebbârlar ile, hodfüruşlar ile beraber. Dünyada lanetle yâd edilecekler. Ve bunlar, öbür tarafta da karşılarına çıkacak, başlarını eğecekler önlerine.

   Bir tarafta “keşke” çığlıkları ve korkunç akıbet; diğer yanda, şükür koroları ve nimet üstüne nimet!..

Kur’an-ı Kerim, bu acı akıbeti gözler önüne seriyor: وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ فَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ * وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ * يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ * مَا أَغْنَى عَنِّي مَالِيهْ * هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيهْ “Ama hesap defteri sol tarafından verilen kimse der ki: Eyvah, keşke verilmez olaydı bu defterim! Keşke hesabımı bilmez olaydım! N’olurdu, ölüm her şeyi bitirmiş olaydı! Servetim, malım bana fayda etmedi! Bütün gücüm, iktidarım yok oldu gitti!” (Hâkka, 69/25-29) Keşke kitabım verilmeseydi! Onu sol taraftan veya arkadan almasaydım! İçinde olanları görmeseydim! Keşke bu mal menâl, saray, filo, nedir bilmeseydim; yerin dibine batsın, bunlar olmasaydı; öyle gelmeseydim buraya! Ve defterime onlar yazılı olarak burada rezil u rüsva olmasaydım Allah karşısında, Hazreti Rasûl-i Zîşân karşısında ve kendilerine bir şey yaptım diye övündüğüm insanlar karşısında!..

Onlar öyle inleyip يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ * وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ “Eyvah, keşke verilmez olaydı bu defterim! Keşke hesabımı bilmez olaydım!” derken, beri tarafta birileri de gürül gürül, âdeta meseleyi korodan seslendiriyor gibi nida edecekler: فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ * إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاَقٍ حِسَابِيَهْ * فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ * فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ * قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ * كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الأَيَّامِ الْخَالِيَةِ  “Hesap defteri sağ tarafından verilen neşelenir ve ‘İşte defterim! Buyurun okuyun, inceleyin! Zaten ben hesabımla karşılaşacağımı biliyordum!’ der. O artık mutluluk veren bir yaşam içindedir. Çok güzel ve pek kıymetli cennet bahçelerindedir. Meyveleri hemen el ile koparılacak durumdadır. Kendilerine şöyle denilir: Geçmiş günlerinizde yaptığınız güzel işlerden dolayı afiyetle, yiyin, için!” (Hâkka, 69/19-24)

Evet, bu, sevinçten, gürül gürül bunları seslendirirken; öbürü, asâ gibi iki büklüm olmuş; o saraylarını, o filolarını, o villalarını sırtına yüklemişler: “Sen, hırsızlıkla yaptın, haramîlikle yaptın; bunları milletten çaldın, kendine mal ettin; çaldığını yüzüne vuranları sen, hırsız gibi gösterdin, onların üzerine gittin; diş gösterdin, salya attın; al veballerini sırtına, yürü şimdi gayyâya!.. خُذُوهُ فَغُلُّوهُ * ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ * ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ * إِنّهُ كَانَ لاَ يُؤْمِنُ بِاللهِ الْعَظِيمِ * وَلاَ يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ * فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هَاهُنَا حَمِيمٌ * وَلاَ طَعَامٌ إِلاَّ مِنْ غِسْلِينٍ * لاَ يَأْكُلُهُ إِلاَّ الْخَاطِئُونَ “Tutun onu, bağlayın ve kelepçeleyin; sonra da, yanıp kavrulması için kızgın alevli ateşe atın! “Bununla kalmayın, yetmiş arşın uzunluğunda bir de zincire vurun! Çünkü sonsuz azamet sahibi Allah’a inanmazdı o. Ve yoksulu doyurmaya hiçbir teşvikte bulunmazdı. İşte netice: Bugün burada hiçbir dostu yoktur ve irinden başka bir yiyeceği de; ki onu ancak, (küfür, şirk, zulüm gibi) en büyük günahları işleyenler yer.” (Hâkka, 69/30-37)

Baksınlar Kur’an-ı Kerim’e!.. Görsünler tefsirinde bu denen şeyleri, orada karşılarına çıkacak şeyleri!.. O duruma düşürecekse, bütün dünyanın size, tek bir ferdinize verilmesi, beş para etmez!

Aldanmış olursunuz!.. يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلاَنًا خَلِيلاً “Âh ah! Keşke şu falancayı dost edinmeseydim!” (Furkân, 25/28) diyecek hale düşersiniz. Ah, keşke falanı, falan tiranı, filan Müller’i, falan haini dost edinmeseydim! Arkasından sürü gibi gitmeseydim! Dediğini etmeseydim! Alkış bekliyordu, yapmasaydım! İnsan gibi davransa, insana yakışır şekilde hareket etseydim!.. لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي “Hakikatten, bana tebliğ edilen Kitap’tan beni o uzaklaştırdı, o saptırdı.” (Furkân, 25/29) Hak, hakikat bana hatırlatıldıktan sonra, tuttum ben, o tiranı, o haini, o münafığı dost edindim! Sürüklendim, arkasından gittim!.. Kimseye değil, kendi kendime ettim!..

Bir öyle deme var; bir de şöyle deme var: يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً * فَادْخُلِي فِي عِبَادِي * وَادْخُلِي جَنَّتِي “Ey (iman ve ibadetle, zikirle) doygunluğa ermiş nefis! Dön Rabbine, sen O’ndan razı, O da senden razı olarak. Katıl sen de (Bana kullukla en büyük şerefe ulaşmış) has kullarımın arasına!.. Ve gir Cennetime!” (Fecr, 89/27-30) Ey itminana ermiş; Allah ondan razı; o, Allah’tan razı; gönül itminanı, huzuru içinde insan!.. ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً Rabbine dön! O’ndan gelmiştin. ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً Sen, O’ndan; O da senden razı. Dön O’na!.. Nereye döndüğünü görüyorsun!.. فَادْخُلِي فِي عِبَادِي O Benim -Bana has- kullarımın içine dön! وَادْخُلِي جَنَّتِي Sonra da Cennet’e gir!

Evet, diğeri için خُذُوهُ فَغُلُّوهُ * ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ “Tutun onu, bağlayın ve kelepçeleyin; sonra da, yanıp kavrulması için kızgın alevli ateşe atın!” (Hâkka, 69/30-31) denmişti. “Sallayıverin Cehennem’e!” yerinde, buna فَادْخُلِي فِي عِبَادِي * وَادْخُلِي جَنَّتِي “Katıl sen de (Bana kullukla en büyük şerefe ulaşmış) has kullarımın arasına!.. Ve gir Cennetime!” (Fecr, 89/29-30) buyuruluyor. Bunlar, aynı sahnede, aynı mahşerde, aynı ma’dele-i ulyâ’da, mahkeme-i kübrâ’da konuşulacak, edilecek, üzerinde durulacak şeyler.

    “Hesaba çekilmeden evvel, her gün kendinizi birkaç kez hesaba çekiniz!

O günü bugünden çok ciddî hesap etmek lazım; o ağır hesap günü gelmeden evvel. Hesap günü o. Burada hesaplar, defterler sağlam tutulursa, oraya iflas etmemiş olarak gidilir. Burada defter sağlam tutulmazsa… Hazreti Ömer efendimize nispet edilir bir söz: حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُواHesaba çekilmeden evvel, her gün kendinizi birkaç kez hesaba çekiniz!” Var mı zimmetinizde bir arpa kadar haksızlık? Bir karınca ağırlığında, bir karıncanın kanına girme kadar bir ağırlık var mı? Bu zaviyeden meseleye bakın!

Mübalağa yapmıyorum ki? Zilzâl Sûresi’ne bakın; o icmâlî sûrede, kıyamet kopmasından, herkesin âkibetine -iyinin, iyi âkibetine; kötünün de kötü âkibetine- kadar, her şey âdeta Kur’an’ın hülasası gibi anlatılıyor: إِذَا زُلْزِلَتِ الأَرْضُ زِلْزَالَهَا * وَأَخْرَجَتِ الأَرْضُ أَثْقَالَهَا “Yer, kendisi için takdir edilen o müthiş sarsıntıyla sarsıldığı zaman.. ve yer, içindeki bütün ağırlıkları dışarı çıkardığı…” (Zilzâl, 99/1-2) dendikten sonra, mesele yine çekilip mizana götürülüyor; teraziye, kantara götürülüyor: فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ Atom ağırlığı, zerre ağırlığı hayır yapmışsa, görür onu; karşılığını görür. وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ Zerre kadar şer yapmış, birinin hukukuna tecavüz etmiş, birine zulmetmiş, vehimlere binaen, paranoyalara dayalı olarak elin-âlemin hukukuna girmiş ve adaleti ayaklar altına almışsa, o da onu görür!.. Nereye kadar görür? Atom ağırlığındaki cinayetine kadar görür.

Kaldı ki bazı kimselerin yaptığına bakınca, o şâir-i şehîrin sözü insanın aklına geliyor: “Ger beni bu günahlarla tartarsa, Hazreti Deyyân!” O, “Rahman” diyor; onun mülahazasını da takdirle karşılıyorum, farklı bir espri var orada. Ben onu “Hazreti Deyyân” diye değiştiriyorum. Çünkü “yevmü’d-dîn” o gün; ceza günü, herkesin hesabının görüldüğü gün. “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i Mahşer’de mizân.” Terazi kırılır, benim bu halim karşısında!.. Evet, bu günahlarla, bu veballerle… Sen o filoları versen, o sarayı bile versen, o günah ve o veballer ile, öbür tarafta kantarı/teraziyi kıracak bir mesâvî ile, Hakk karşısında, insanlık karşısında, rezil olacaksın. “Keşke bunları görmeseydim! Keşke bunları yapmasaydım!” deyip inleyeceksin. Bin defa “keşke” diyeceksin fakat bu “keşke”ler, -Evet, bir espri yapayım, müsaade ediyor musunuz?- bir “keşkek” kadar bile kıymet ifade etmeyecek.

   Soru: Efendim, başlangıçtaki ifadeleriniz Hazreti Yusuf’u (aleyhisselam) hatırlattı. Yusuf Aleyhisselam, kuyuya salındığı, köle gibi satıldığı, zindana atıldığı çok sıkıntılı zamanlarda değil de dünyanın kendisine güldüğü bir anda ölümü istiyor. Bu da gaye-i hayal ve mesuliyet şuuru açısından değerlendirilebilir mi?

Evet… Vazife/misyon bitti… Onun güzelliği karşısında bayılmamak mümkün değil. Hepsinin ayrı bir güzelliği var, bir rüchaniyeti var. Hazreti Yusuf’ta da öyle bir kalb var ki!.. Zannediyorum, bir tabur melâike-i kirama taksim edilse, “Bize fazla geldi!” derler, öyle bir kalb var O’nda.

Fakat düşünün: Orada, bir yönüyle, nâzır oluyor. Bir dönemde bir nâzırın evinde neş’et ediyor, bir vekilin, Maliye bakanının evinde neş’et ediyor, büyüyor. Zindan yaşıyor, sonra o konumu ihraz ediyor. اجْعَلْنِي عَلَى خَزَائِنِ الأَرْضِ إِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمٌ “Beni bu ülkede hazinelerin başına getir. Çünkü ben, her bakımdan güvenilir, onları çok iyi koruyacak ve bu işi de çok iyi bilen biriyim.” (Yusuf, 12/55) diyor. “Beni hazinelerin, mâlî meselelerin üzerinde nâzır tayin et; ben o meseleyi -Allah’ın izniyle- iyi bilirim. Ve aynı zamanda o mevzuda da kimsenin hukukuna tecâvüz etmem, bir hafîzim.” diyor. Zât-ı Ulûhiyete ait bir isim, “Hafîz”; “Bir hafîz’im!” diyor. O adam da, O’nun (aleyhisselam) o karakterini, sergüzeşt-i hayatıyla çok iyi okuduğundan, hemen tavzif ediyor. Ve çevre onun için açılıyor. Onu da Kur’an-ı Kerim diyor. Artık her yerde sözü/sazı geçen bir insan haline geliyor.

Düşünün; çok temkinli/dikkatli hareket ediyor. “Temkîn”, tasavvuf merâhilinde son basamak. Temkînli hareket ediyor. O işe gelir gelmez hemen kardeşlerini çağırabilir; Bünyamin’e -Eski Ahid’e göre, Benjamin’e- “Ben buradayım, hemen gel, ben senin kardeşinim, Yusuf, bilesin!” diyebilir. Babası ağlaya ağlaya katarakt olmuş, mucize olarak gözleri açılıyor. Allahu a’lem, Hazreti İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin yakmadığı o gömlek, O’nun sırtında, onu korumuş Hazreti Yusuf. Onu korumuş, öyle diyorlar; bu bizim Kur’an ve Sünnet kaynaklarında sağlam rivayet edilmediğinden, mülahaza dairem açık. Onu, gözlerine sürünce, gözleri açılacaktır babasının. Fakat “Babacığım, ben Yusuf’um; sen de senelerden beri gözyaşı döktün, ağladın. Gel artık, Mısır’da bir konumum var, bir makamım var!” demiyor.

   Kalb balanslarını Hizmet ruhuna göre ayarlamış insanları, müzelik eşya olmaya iknâ etmek, çok zor olsa gerektir!..

Öyle tedbirli, öyle temkînli hareket ediyor ki!.. Gelecek babası oraya, o peygamberlik misyonunu edâ edecek. Kendisi de peygamber. Kardeşleri de ettiklerine bin pişman; bir yönüyle O’nun çizgisinde, O’nun diyeceği-edeceği şeylere âdeta teşne; ne derse onu harfiyen yerine getirecek şekilde, Kahire’den başlamak üzere bütün Mısır’a seslerini/soluklarını duyurma adına. Öyle hareket ediyor, acele etmiyor orada. Meseleyi hep misyonuna bağlıyor. Yoksa içi yanıyordur, babasının içi yanıp gözünden yaş döktüğü gibi. Ağlaya ağlaya gözlerini kaybetmiş. Kendisinin de ciğerleri yanıyordur o mevzuda. Fakat onlarda misyon önceliği vardır, vazife önceliği vardır.

Dolayısıyla bir gün geliyor, hakikaten onlar rahatlıkla geliyorlar; Mısır halkı da seve seve bağırlarını açıyor. Çünkü Hazreti Yusuf, onlara mutlu gün, aynı zamanda malî refah yaşatıyor. Ekonomik durum çok önemlidir; önemli faktörlerden birisidir. Bir ülkenin bazen batması için, ekonomik batma yeter, artar. Ele-âleme el açma mecburiyetinde kalırsınız. Şimdi bir ülkenin sağdan-soldan para dilenmeye başlaması gibi bir şey olur, açıkları kapama adına. Yalancı avukatlar tutma adına, sağa-sola paralar saçıldığından dolayı, hazinenin canına okunmuş. Evet, dolayısıyla çok ciddî bir medyuniyet duyuyorlar O’na. Sonra onlar gelip oturunca, “Sen de, baban da, kardeşlerin de başımız üzerinde!..” falan diyorlar.

Hazreti Yusuf, bakıyor ki, artık bu çark dönüp duracak; o misyon, Allah’ın izni ve inayetiyle, edâ edilecek. Hazreti Musa döneminde mü’min-i âl-i Firavun da demiyor mu?!. وَلَقَدْ جَاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جَاءَكُمْ بِهِ “Daha önce Hazreti Yusuf da size apaçık delillerle gelmişti; fakat O’nun size getirdiği gerçek hakkında bir türlü şüpheden kurtulamamıştınız.” (Mü’min, 40/34) “Bundan evvel Yusuf da gelmişti; bazılarınız O’nun hakkında şüpheye düşmüştünüz!” Demek ki Mısır halkı, Hazreti Yusuf ile Hazreti Yakub ile, Bünyamin ile, Yehuda ile, bir yönüyle orada hakkı-hakikati tanıdı ve Allah’a teveccüh ettiler. İşte, o gemi işleyince, artık o çağlayana gemi salınınca, o deryaya doğru akıp gidince, O’na doğru akıp gidince, “Demek ki benim misyonum bitti artık; bana da gitmek düştü!” diyor Hazreti Yusuf.

Yusuf Aleyhisselam, رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ “Rabbim! Bana iktidar ve hakimiyetten önemli pay verdin ve bana belli seviyede, (rüyalar dahil) hadiselerin manâ ve yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratıp, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan! Sen, dünyada da Âhiret’te de benim sahibim ve gerçek koruyucumsun. Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihler içine kat!” (Yusuf, 12/101) diye niyaz ediyor. Önce, Allah’ın lütfettiği şeyleri sayıyor, nimetleri ta’dâd ediyor; “Bana şunu da verdin, şunu da verdin, şunu da verdin!..” Sonra da تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ “Şimdi beni Müslüman olarak öldür ve sâlih olarak, sâlihlere ilhâk eyle beni! Cedlerime, Hazreti İshak’a, Hazreti İbrahim’e, Hazreti Nuh’a, Hazreti Âdem’e beni de ilhâk eyle!..” diyor.

Hayatını, misyonuna bağlıyor: Vazife yapıyorsam ben, bir anlamı var dünyada durmamın; misyonumu edâ edemiyorsam, O’nu anlatamıyorsam, Efendim’i sevdiremiyorsam bir manası yok yaşamamın!.. Allah’ı sevdiremiyorsam, benim kavaktan bir farkım yok demektir, bir odundan farkım yok, bazı Doğu Anadolu dillerinde dedikleri “keran”dan bir farkım yok” demektir; keran (direk, uzun tahta, kalas)…

Evet, Yusuf (aleyhisselam), böyle bir babayiğit. Onu, diğer peygamberleri ve onların yolunda yürüyen kudsîleri şu sözlerle tavsif edip noktalayalım:

Hayat boyu sesleri-solukları bahar içindir. Onlar, “Nevbahar!” derler, inlerler. Bahar, onların dillerinde yakıcı bir nağme ve dirilten bir sihirdir. Bahar rüyaları görür, bahar hülyalarıyla oturur-kalkar, ütopyaları aşkın bir dünyanın hayaliyle yaşarlar. Ama gün doğup da ortalık ağarınca ve her yanda güller, çiçekler çığlık çığlık nâralar atıp gamzeler çakınca, onların sesleri kesilir, büyüleri bozulur ve tıpkı hazan yemiş yapraklar gibi sağa-sola savrulur dururlar. Çünkü onlar, dünyayı, ukbâ buudlu donatmak için vardırlar; donanmış bir dünyada ise kendilerini, etnografik müzeleri süsleyen eşya gibi görürler.. kalb balanslarını hizmet ruhuna göre ayarlamış insanları, eşya olmaya iknâ etmek, çok zor olsa gerek!.. Onlar, müzelik varlıklar değillerdir.

Vesselam.

518. Nağme: İman, Ümit ve Sabır

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları dile getirdi:

* Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir. Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.

* Allah’ın sonsuz kudretine inanan insanların ümitsizliğe düşmeleri düşünülemez. Zira bizi mülkünde istihdam eden O’dur. Mülk O’nundur ve O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. İsterse gecede gündüz; kışta da bahar yaratır. Dilerse gündüzü geceye, yazı da kışa çevirir.

* Ayet-i kerimenin ifadesiyle, وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf Sûresi, 12/87)

* Ümit, Allah’a güvenin ifadesi olduğu gibi, iradenin hakkını vermek de demektir. Allah bir irade vermişse, niye ye’se düşelim ki?!. M. Akif ifadesiyle:

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar.”

* Hazreti Üstad, ümitsizliği çok büyük bir engel olarak anlatmış; “Yeis, mani-i her-kemaldir.” demiş; inşirah verici beyanlarıyla hep ümidin sesi soluğu olmuştur.

* Denebilir ki iman zayıfladıkça yeis güçlenir. Aksine, insan imanda ne kadar derinleşirse ümidi de o ölçüde pekişmiş olur.

* Mü’minlerin birbirlerine sabır tavsiye etmeleri gerektiği gibi ümit takviyesinde bulunmaları da lazımdır.

* Şayet yürüdüğünüz yol Peygamberlerin ve Hak dostlarının yürüdüğü doğru yol ise, Allah katiyen sizi yolda bırakmaz, size yolsuzluğun acısını tattırmaz.

* Yol O’nun yolu ise, o yolda çekilenler bile nimettir. Hiç öyle olmasaydı, Peygamberlere ve onların arkasında yürüyenlere o kadar ağır şeyler çektirilir miydi?!.

* Ashâb-ı Kiram efendilerimiz işkence ve eziyetlerin her türlüsünü çekmişlerdi. Yerinde boykotlara maruz kalmışlar, yerinde tehcirlere, tehditlere, tenkillere, ibâdelere uğramışlardı. Yurtlarını yuvalarını terk etme mecburiyetinde bırakılmışlar, farklı beldelere hicret etmek zorunda kalmışlardı.

* Boykot yaklaşık üç sene sürdü. İzdivaç yok; gökte yağmur, yerde nebat yok; alışveriş yok, yardım yok, yiyecek yok, ilaç yok… Müslümanlar sabır ve metanetle güneşin doğacağı ânı bekliyorlardı. O dönemde -günümüzde olduğu gibi- yaş kuru tefrik edilmeden, değmiş değmemiş denmeden herkese çektiriliyordu.

* Ondan sonra da gönülden inananlara kan kusturan o Ebu Cehiller, o Utbeler, o Şeybeler hiçbir dönemde eksik olmamıştır; belki sadece isimler değişmiştir ama hemen her zaman bir kısım zalimler zulümlerine devam etmişlerdir.

* Boykot döneminin sonunda, hüzün senesinin ardından Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in Miraç’la mükâfatlandırılması gibi, her sıkıntı fevkaladeden bir iltifatla taçlandırılmıştır. Meselenin sonucu bu ise, mü’min kaybetmiyor demektir; kaybeden zalimlerdir.

* Başlangıcı zehir zemberek, neticesi şeker şerbet bir şey varsa, o da, zalimlerin eliyle çekilen azaplar karşısında dişini sıkıp sabretmektir. Fasbirû.. fasbirû!.. (Öyleyse, sabrediniz.. sabrediniz!..)

502. Nağme: “Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

Şefkat ve Mukabele-i Bilmisil

*İnsanlara karşı derin bir alaka duymak, hatta hümanistlerin heceledikleri meselenin çok ötesinde derin bir alaka duymak lazımdır. Bir sözde ifade edildiği gibi, insanın imandan nasibi, mahlukâta şefkati nispetindedir. Zaten şefkat, Hazreti Pir tarafından bir düstur olarak ortaya konmamış mı? Bir karıncadan file, ondan da gergedana kadar her şeye şefkat etmek.. herkesin hayatına, yaşamasına, yaşama hukukuna saygılı olmak.. ve herkesi şefkatle kucaklamak…

*Hoş gör!.. Hoş göremezsen bari nâhoş görme!.. Nâhoş görsen de dillendirme!.. En azından bu mertebelerden, bu yörüngelerden birinde yol almaya bakmak lazım.

*“Mukabele-i bilmisil”de bulunmaya din cevaz vermiştir fakat şefkat kahramanları misliyle cezalandırma ruhsatını dahi kullanmamalıdırlar. Hazreti Pir’in bu düşünceye bağlı anahtar ifadelerinden biri “mukabele-i bilmisil” için “kaide-i zalimâne” tabirini kullanmasıdır. Evet, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ceza verecek olursanız, size yapılan azap ve cezanın misliyle cezalandırın. Ama eğer bu hususta sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) Demek ki, eğer size ikab ederlerse, işkence yaparlarsa, eziyette bulunurlarsa, misliyle mukabele hakkınız vardır. Bu, hakkın, adaletin, doğru olmanın, dini doğru yaşamanın gereğidir. Fakat bir mü’minin -mukabele de olsa- asla yapamayacağı davranışlar söz konusudur. Bununla beraber ayet-i kerime bize daha yüksek bir ufuk göstermektedir: “Dişinizi sıkar sabrederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”

*Evet, size nasıl eza ettilerse, aynı eza ile mukabelede bulunmanız hakkınızdır. Fakat sabrederseniz, aynıyla mukabelede bulunmazsanız, civanmertçe bir tavır takınırsanız, bu sizin için daha hayırlıdır. Siz sizin için daha hayırlı olan yolda yürüme mecburiyetindesiniz.

Hele toplumun böylesine ayrıştırıldığı bir dönemde “Dövene elsiz, sövene dilsiz, derviş gönülsüz gerek!..”

*İslam dünyasında toplumun böylesine ayrıştırıldığı ikinci bir dönem gösterilemez. Kerrat ile arz ettim bunu; Haçlı dönemlerinde bile toplum böyle ayrıştırılmamıştı. İngilizler’in İstanbul’a gelip bayrak diktikleri, Fransızlar’ın bilmem nereyi işgal ettikleri, İtalyanlar’ın bilmem nereyi vesayetleri altına aldıkları, yani ülkenin dört bir yandan kuşatıldığı dönemde toplum yine kalb ve düşünce birliği içindeydi, baba-anne-evlat yan yanaydı. Ailenin içindeki fertler siyasi mülahazalarla parçalanmamıştı. Her şey yerli yerinde duruyordu. Evet, İslam dünyası günümüzde maruz kaldığı ölçüde bir şenaate, böyle bir denaete belki de tarihinde ilk defa maruz kalıyor.

*Siz yerinizde şimdiye kadar durduğunuz gibi durun. Bir düsturunuz da isterseniz bu olsun: Yerinizde sabitkadem olun. Evet, insanlar, sizden uzaklaşsalar da siz yerinizde durmasını bilmelisiniz. Çünkü onlar, sizden on kilometre uzaklaştığında siz de on kilometre uzaklaşırsanız, aradaki uzaklığı yirmi kilometreye çıkarmış olursunuz. Fakat siz olduğunuz yerde durursanız, aradaki uzaklığı yarıya indirirsiniz. Bu uzaklaşma da onlara ait bir hata olur. Şayet onlar, bir gün pişman olur ve dönüp gelmek isterlerse, o zaman çok zahmet çekmez, işledikleri hataları değişik diyalektik ve demagojilerle telâfi etme gayreti içine girmezler.

*Durduğunuz yerde durmanızın ve sabitkadem olmanızın bir manası da şudur: O yüksek karakterinizle, sövseler de yakışıksız söz etmeyin, döverlerse el kaldırmayın, kırarlarsa kırılmayın. Yunus Emre ifadesiyle “Dövene elsiz, sövene dilsiz, derviş gönülsüz gerek!..”

“Zâlimlere bir gün dedirir Kudret-i Mevlâ / Tallâhi lekad âsereke’llâhü aleynâ.”

*Mekke’nin fethi gerçekleştirildikten sonra herkes Rahmet Güneşi’nin etrafında toplanır ve O’nun gözünün içine bakarak kendileri hakkında vereceği kararı beklemeye başlarlar. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), heyecan ve endişeyle bekleşen Mekkelilere, “Şimdi size ne yapmamı umuyorsunuz?” diye sorar. Esasen O’nun nasıl merhametli, affedici ve civanmert bir insan olduğunu iyi bilen bazı Mekkeliler, “Sen kerimsin, kerim oğlu kerimsin!” şeklinde karşılık verirler. O’nun hedefi ne mal, ne mülk, ne hükümdarlık, ne de toprak fethidir; O’nun hedefi, adaletin ikâmesi, insanların kurtuluşu ve onların kalblerinin fethidir. Şefkat Peygamberi, o âna kadar düşmanlık yapan o insanlara karşı kararını şöyle açıklar: “Size bir zaman Hazreti Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi derim: ‘Daha önce yaptıklarınızdan dolayı bugün size kınama yoktur. Allah, sizi de affeder. O, Merhametlilerin En Merhametlisi’dir. Gidiniz, hepiniz hürsünüz.”

*Aslında bu yaklaşım, “İçinizde herhangi bir burkuntu duymayın. Kimseyi cezalandırma niyetinde değilim. Herkes karakterinin gereğini sergiler. Siz, bir dönemde kendi karakterinizi sergileyip üslubunuzu ortaya koydunuz. Benim üslubum da işte budur!” demek gibi bir şeydir.

*“Zâlimlere bir gün dedirir Kudret-i Mevlâ / Tallâhi lekad âsereke’llâhü aleynâ.” Ziya Paşa’nın bu sözü şu manadadır: Düşün ki, Hazreti Yusuf’a ne kadar zulmettiler. Allah’ın kudreti bir gün zalimlere, Hazreti Yusuf’un kardeşlerinin dediği gibi, “Şüphesiz ki, Allah seni seçkin bir insan halinde bize üstün kıldı.”(Yusuf, 12/91) dedirtir.

“Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek, ne keder.”

*Öyleyse, fırtınalar ne kadar şiddetli eserse essin, durmamalı, ümitsizliğe kapılmamalı ve asla yoldan dönmemeli. Birkaçınızı alsın preslesinler.. birkaçınızı alsın kahve dövüyor gibi dibeklerde dövsünler.. fakat geride kalanlar katiyen ye’se kapılmamalı, asla ümitsizliğe düşmemeli. “Demek ki hakkımızda Hakk’ın takdiri buymuş!” demeli, doğru bilinen yolda azim ve kararlılıkla yürümeli!..

*Enderûnî Vâsıf ne hoş söyler: “Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek, ne keder.” Hazreti Pir de şu esası nazara verir: Kadere iman eden, kederden emin olur; kadere iman, insanı, bulanmaktan ve bulanık şeylerden kurtarır.

*Kur’ân-ı Kerim, Yûsuf sûresinde geçen, قُلْ هٰذِهِ سَبِيلِۤي أَدْعُو إِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي De ki: İşte benim yolum! Ben Allah’a -körü körüne değil- basiret üzere davet ediyorum.. bana tâbi olanlar da öyle…”(Yûsuf, 12/108) âyetiyle Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) irşat ve tebliğ vazifesini basiret üzere gerçekleştirdiğine dikkatleri çeker. Âyette, “Ben, Allah’a basiret üzere davet ediyorum.” buyurulmaktadır. Bu ifadeyi, “Benim hakka davetim, irşat ve tebliğim, iyilik ve güzellikleri teşvik ve telkin adına ortaya koyduğum vesileler insan aklına, insan mantığına, insanın anlayış ve idrakine zıt değildir.” şeklinde anlayabiliriz. Demek ki, insanlara hitap edilirken, onların idrak seviyeleri, anlayış kabiliyetleri, neş’et ettikleri kültür ortamları, tarz-ı telakkileri hiçbir zaman nazardan dûr edilmemelidir. Diğer bir ifadeyle, muhatap olunan toplumun genel karakterini doğru okuma ve anlatılacak hususları onların hususi durumlarına ve kültür seviyelerine uygun olarak anlatma irşat ve tebliğde çok önemlidir.

Bamteli: Karar Kararabildiğin Kadar!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Ramazan ayı ve bayramından sonraki ilk sohbetinde özetle şunları söyledi:

Çölleri Cennetlere Çevirmenin Biricik Yolu

*“Ey kupkuru çölleri cennetlere çeviren gül!..” İslam dünyasına o kadar gülmüştün; etrafa güller saçmış, gül kokuları neşretmiştin; bir kere daha niye olmasın ki?!. Evet, günümüzde güle, gül kokusuna, gül gibi olmaya çok ihtiyaç var. Gönlümüz gül gibi olursa, gezdiğimiz her yer de -Allah’ın izniyle- ıtriyat çarşısı gibi hep gül kokar.

*Elin-âlemin sağa sola levsiyât savurmasına, kerih kokular neşretmesine bakmamak ve ona takılmamak lazım. Aynı şeyleri yapmakla mukabelede bulunmak, İslamî konumumuz ve duruşumuz itibarıyla bize yaraşmaz, yakışmaz. Güllerin Sultanı da onu hoş karşılamaz. O zaman size karşı yapılan bütün taarruzları güzel bir tavırla savmaya çalışın. El-âlem, hatta sizinle aynı safta bulunan ve aynı kıbleye yönelen insanlar yaylarını gerip size zehirli oklarını atmaya çalıştığında, siz yayınızı gerin, okunuzun ucuna bir gül yerleştirin ve onlara bir gül atın; duygu ve düşüncelerinizi bu tavırla ortaya koymaya çalışın.

Allah’ın Rahmet ve Bereketi Birleşen Gönüller Üzerine Yağar!..

*Allah’ın ümmet-i Muhammed’e en büyük lütuflarından bir tanesi, onların kalblerini te’lif etmesi, onları bir araya getirmesidir. Gönülleri birbirine ısındırmak çok zordur. Kalbleri telif edecek, insanları birbirine sevimli kılacak ve dostluk köprülerinin kurulmasını sağlayacak olan sadece Allah’tır. Nitekim İlahî Kelam’da “Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin, yine de onların kalblerini birleştiremezdin; fakat, Allah onları birleştirdi. Çünkü O Aziz’dir, Hakîm’dir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Enfâl, 8/63) buyurulmuştur. Evet, kalbleri birbirine ısındırmak, insanları bir araya getirmek ve onlardan bir vahdet örgülemek için dünya dolusu altın, gümüş sarfedilse yine de yeterli olmaz. Te’lif belki ittihattan ve vifaktan evvel gelir. Bu, en basitinden, en seviyesizce bir araya gelmeye denir. Bunun üstünde esas vifak ve ittifak vardır.

*Vifak ve ittifak, sizin aranızda problemleri çoğaltmama adına da önemlidir. Çünkü insanın belli ölçüde bir enerji kapasitesi vardır. Onu dağıtacak olursanız, asıl vazifenizi gereğince eda edemezsiniz. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, iki elimiz var; dört elimiz olsaydı dahi bu hizmete yetmezdi. Öyle dağılırsak, konsantre olamazsak, en basit işlerde bile başarı sergileyemeyiz, başarılı olamayız. Kendimiz, kendimiz olma çizgisinde kendimizi ifade edemediğimizden dolayı, başkalarına da bir şey anlatamayız.

*Hazreti Üstad, “Vifak ve ittifak tevfîk-i ilâhinin en büyük vesilesidir.” diyor. Bir dua!.. Siz birleşirseniz, Allah da muvaffakiyetlerini sağanak sağanak başınızdan aşağıya yağdırır.

“Hoş gör!.. Hoş göremezsen bari nâhoş görme!.. Nâhoş görsen de dillendirme!..”

*Kötülükleri dahi iyilikle savmaya çalışmak bir mü’min ahlakıdır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus farklı şekillerde nazara verilmektedir. Bu cümleden olarak şöyle buyurulmaktadır:

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ

“İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34)

*Hoş gör!.. Hoş göremezsen bari nâhoş görme!.. Nâhoş görsen de dillendirme!.. En azından bu mertebelerden, bu yörüngelerden birinde yol almaya bakmak lazım. 

*Yanlış bulduğum bir Türk atasözü var: “Kendisine iyilik yaptığın insanın şerrinden sakın!” Belki gerçekten öyle namert insanlar, cibilliyeti bozuk olanlar bulunabilir. Ama o sözün yerine esasen sizin düşünce dünyanızı aksettiren şu söz daha uygun: “Şerrinden korktuğun, kötülüğünden endişe duyduğun kimseye dahi bir damlacık bile olsa iyilikte bulun.” (…) Endişe duyduğunuz insanların o endişe verici hislerini, gayzlarını, kinlerini, nefretlerini bu istikamette kırmaya çalışmak lazım. Böyle yapıldığı takdirde, siz karşınıza çıkacak problemleri de azaltmış olursunuz. Tabir-i diğerle, güzergâh emniyetini de sağlamış olursunuz.  

Ayrıştıran Değil Birleştiren, Kutuplaştıran Değil Buluşturan Olmalı!..

*Kendiniz olun!.. Kendiniz!.. Anadolu insanı!.. Ayrıştıran, parçalayan, insanları birbirine düşüren, kutuplaştıran, bir kısım avantajlar tanımak suretiyle bazılarını yanına çeken ve diğerlerine karşı cepheleştiren kimseler gibi olmayın! 

*Her yeri Allah’ın izni ve inâyetiyle bir gül bahçesine çevirmek lazım. Hususiyle gülün hâre (diken tarlasına) düştüğü dönemlerde! “Gül hâre düştü, sînefigâr oldu andelib / Bir hâre baktı bir güle, zâr oldu andelib” (Gül dikenliğe düşünce, bülbülün sinesi yaralandı / Bülbül, bir güle, bir de dikene baktı, oracığa yığılıverdi) (Nâilî-i Kadîm) Böyle bir dönemdesiniz. Size ağlamak, kirleri gözyaşlarıyla yıkamak, gönül heyecanlarıyla şiddeti hiddeti def etmek ve Allah’ın izn u inâyetiyle iman gücüyle de hiç durmadan, yorulmadan, benzini bitmeyen arabalar gibi, güneş enerjisiyle işleyen arabalar gibi sürekli yol almak düşüyor!.. 

Korkunç Tahrip Gayretlerine Rağmen İki Çürük Taşı Bile Düşüremediler!..

*Hiçbir yerde bir tevakkuf yaşanmadı. Neye rağmen? Tahrip çok kolaydır. Şu bina zannediyorum dört beş senede yapıldı. Vefalı bir Anadolu insanı sadakası olarak Altın Nesil Vakfı adına yaptı bunu. Bu bina dört beş sene sürdü ama iki tane dinamit yerleştirdiğinizde bunu iki dakika içinde yerle bir edersiniz. Hazreti Pir, “Tahrip çok kolaydır, tamir çok zordur.” der. Bir şeyi deforme etmek çok kolaydır ama o şeyi yeniden hüviyet-i asliyesine sokabilmek için senelere ihtiyaç vardır, belki birkaç nesle ihtiyaç vardır. Sizin vazife ve misyonunuz bu işte.. bunu yapacaksınız Allah’ın izniyle. 

*Tahribat o kadar sert, hızlı, intikam duygularına bağlı, ölçüsüz kıstassız, her şeyi mübah sayarak, yalanı iftirayı meşru göstererek yapılıyor olmasına rağmen, iki tane çürük taşı bile düşüremediler. Belli ki Allah’ın sizin üzerinizde büyük bir inayeti var. Bu inayet, o inayete karşı şükür ister. Cenâb-ı Hak, “Şükrederseniz -izz-ü celalime kasem ederim ki- Ben de nimetlerimi artırırım.” buyuruyor. Allah’a binlerce hamd ü sena olsun.

*“Küfür devam eder ama zulüm devam etmez!” Küfür mahkeme-i kübraya kalır; Allah kendi huzur-u kibriyasında onu cezalandırır; fakat zulüm umumun hukukuna tecavüz, masum insanların hukukuna tecavüz olduğundan dolayı er-geç dünyada cezasını bulur. Zulmedenler cezalarını bulurlar. 

Hicap İçinde İki Büklüm Yanınıza Geldiklerinde…

*Bir gün birileri ettikleri zulümden hicap duyacaklar, utanacaklar, yanınıza gelecekler. Şu sözü çok vird-ü zeban edin: “لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ” (Daha önce yaptıklarınızdan dolayı bugün size kınama yoktur. Allah, sizi de affeder. O, Merhametlilerin En Merhametlisi’dir.) Hazreti Yusuf (aleyhisselam) söylemişti kardeşlerine karşı. Yusuflar Yusufu (sallallâhu aleyhi ve sellem) da Mekkelilere karşı söylemişti bunu. 

*Mekke’nin fethi gerçekleştirildikten sonra herkes Rahmet Güneşi’nin etrafında toplanır ve O’nun gözünün içine bakarak kendileri hakkında vereceği kararı beklemeye başlarlar. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam), heyecan ve endişeyle bekleşen Mekkelilere, “Şimdi size ne yapmamı umuyorsunuz?” diye sorar. Esasen O’nun nasıl merhametli, affedici ve civanmert bir insan olduğunu iyi bilen bazı Mekkeliler, “Sen kerimsin, kerim oğlu kerimsin!” şeklinde karşılık verirler. O’nun hedefi ne sırf gâlip gelmek, ne maddî zafer, ne mal, ne mülk, ne hükümdarlık, ne de toprak fethidir; O’nun hedefi, adaletin ikâmesi, insanların kurtuluşu ve onların kalblerinin fethidir. Şefkat Peygamberi, o âna kadar düşmanlık yapan, senelerce kendisine ve Ashabına her türlü işkenceyi reva gören o insanlara karşı kararını şöyle açıklar: “Size bir zaman Hazreti Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi derim: ‘Daha önce yaptıklarınızdan dolayı bugün size kınama yoktur. Allah, sizi de affeder. O, Merhametlilerin En Merhametlisi’dir. Gidiniz, hepiniz hürsünüz/serbestsiniz!” Aslında bu sözler, “İçinizde herhangi bir burkuntu duymayın. Kimseyi cezalandırma niyetinde değilim. Herkes karakterinin gereğini sergiler. Siz, bir dönemde kendi karakterinizi sergileyip üslubunuzu ortaya koydunuz. Benim üslubum da işte budur!” mülahazasının ifadesidir.

*Bu yolun doğru olduğuna inanıyorsanız, dönerseniz mele-i alânın sakinleri dönek der. Yolun doğruluğuna inanıyorsanız şayet, dönemezsiniz!.. Bu doğru yolda Allah’ın izni ve inayetiyle yürüdüğünüze inanıyorsanız, Allah’ın gelecekte bu meseleyi katlayarak daha da büyüteceği mevzuunda şüpheniz olmasın!..

469. Nağme: Kahreden Bir Sürü Boşluk

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli Arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “Buhranlar Çağı” başlıklı makalesinde şöyle der:

“İç içe boşluk yaşanıyor koskocaman bir coğrafyada; inanç ve irfan boşluğu, her şeye heva ve hevesle başlayıp hezeyanla bitirme boşluğu.. ruh ve mânâ köklerine yabancılaşma boşluğu.. sistemli düşünememe boşluğu.. Allah’tan kopuk yaşama boşluğu.. kapkaranlık bir akıbet boşluğu.. her şeyi beden ve cismaniyete bağlama boşluğu.. millî ve dinî değerlere yabancılaşma boşluğu.. ve kahreden daha bir sürü boşluk… Bunca boşlukla insanca yaşanır mı yaşanmaz mı o ayrı dava, bu hezeyanları sezemeyecek kadar körkütük yaşayanların hadd ü hesabı yok…”

Kıymetli Hocamız, istifadenize sunduğumuz bu sohbette, daha önce başka vesilelerle de işaret ettiği boşluklardan bazılarını ele aldı; bu marazların insanları nasıl rezil rüsvâ hale düşürdüğünü anlattı.

Can dostlar,

Muhterem Hocaefendi son hasbihallerinin hemen hepsinde bir vesileyle sözü Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in merhamet, re’fet ve şefkatine getiriyor. Çok iyi bildiğiniz şu hadiseye dikkat çekiyor:

Mekke’nin fethi gerçekleştirildikten sonra herkes Rahmet Güneşi’nin etrafında toplanır ve O’nun gözünün içine bakarak kendileri hakkında vereceği kararı beklemeye başlarlar. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam), heyecan ve endişeyle bekleşen Mekkelilere, “Şimdi size ne yapmamı umuyorsunuz?” diye sorar. Esasen O’nun nasıl merhametli, affedici ve civanmert bir insan olduğunu iyi bilen bazı Mekkeliler, “Sen kerimsin, kerim oğlu kerimsin!” şeklinde karşılık verirler. O’nun hedefi ne sırf gâlip gelmek, ne maddî zafer, ne mal, ne mülk, ne hükümdarlık, ne de toprak fethidir; O’nun hedefi, adaletin ikâmesi, insanların kurtuluşu ve onların kalblerinin fethidir. Şefkat Peygamberi, o âna kadar düşmanlık yapan, senelerce kendisine ve Ashabına her türlü işkenceyi reva gören o insanlara karşı kararını şöyle açıklar: “Size bir zaman Hazreti Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi derim: ‘Daha önce yaptıklarınızdan dolayı bugün size kınama yoktur. Allah, sizi de affeder. O, Merhametlilerin En Merhametlisi’dir. Gidiniz, hepiniz hürsünüz/serbestsiniz!” Aslında bu sözler, “İçinizde herhangi bir burkuntu duymayın. Kimseyi cezalandırma niyetinde değilim. Herkes karakterinin gereğini sergiler. Siz, bir dönemde kendi karakterinizi sergileyip üslubunuzu ortaya koydunuz. Benim üslubum da işte budur!” mülahazasının ifadesidir.

Evet, aziz Hocamız zulmün devam etmeyeceğini, uzun ömür süremeyeceğini ve zalimlerin mahcubiyet içinde kıvrım kıvrım bir duruma düşeceklerini söylüyor. Bunu söylerken de bugünün mazlumlarının affedicilik konusunda kendilerini şimdiden rehabilite etmeleri gerektiğini vurguluyor. Amme hukukunda söz söylemenin bizi aşacağını ama ferdî haklar mevzuunda bağışlayıcı olmamız lazım geldiğini belirtiyor. Çoklarının öfke, kin ve nefret nöbetlerine tutulduğu günümüzde Hocaefendi bir kere daha adanmış ruhlara merhamet ve şefkat çağrısı yapıyor. Şöyle diyor:

*Zulüm hiçbir zaman uzun ömürlü olmamıştır. Kehanette bulunmak, gaybdan haber vermek gibi bir terbiyesizlik ve küstahlığa girmek istemem. Fakat size, Hizmet’e, dünya çapında hizmete zulmeden insanların ömürleri kalmıştır, kalmamıştır desem, inanın bana. Çünkü Allah’ın adaletine inancım tamdır. Allah zâlimi imhal eder de fakat ihmal etmez. Allah zâlime mehil üstüne mehil verir, bir kere de derdest etti mi, iflahını keser onun.

*Cebren elinizden aldıkları şeyler, gasp ettikleri şeyler, hukukunuza tecavüz ettikleri alanlar sebebiyle bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün ve yarınlar yarını ahirette iki büklüm zalimler halinde karşınıza gelecekler, orada bir de sizi acıma ızdırabı içinde bırakacaklar.

*O acımaya da şimdiden hazır olunuz. Artık kendinizi rehabilite ederek, sinir sisteminizi, ihsas sisteminizi, ihtisas sisteminizi nasıl güçlendirecekseniz, orada acımakla kendinize ızdırap vermemek için şimdiden onu bilen birisine gidin, rehabilite sistemi öğrenin ondan, kendinizi rehabilite edin.

*Bugün size zulmedenlere yarın acıma mecburiyetinde kalacaksınız. Yüzünüze bakacaklar; ne kadar şefkatle -Mevlana gibi- bağrınızı açsanız, “dargın değiliz” deseniz bile öyle mahcup, öyle ayaklarınızın dibinde yaltak yapa yapa yanınıza sokulacaklar ve “Amanın hakkınızı helal edin!..” diyecekler ki hiç tereddüdünüz olmasın. Vesselam…