Posts Tagged ‘Hazreti Adem’

Bamteli: YOL, ÇİLE VE ÂKIBET

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Bazen küçük şeylere takılıp ara veriyoruz, belki. Nefis mi konuşturuyor, yoksa vicdanımın sesi mi, onu da bilemiyorum: “Sanki benim konuşmalarımla ne olacak insanlara! Ne ifade eder ki?!. Şimdiye kadar ne ifade etti ki onu ifade etsin?!.” Bu da aklıma gelebilir; bu da şeytanın bir oyunu olabilir. Sana ne; ne ifade ederse etsin!.. Sen, kendini toparla, bütün benliğinle Cenâb-ı Hakk’a yönel, hep “İhlas, Rıza, Hâlis Aşk ve İştiyak!” de… Sonra, “kalb”e müteallik, “ruh”a müteallik, “sırr”a müteallik meselelerde tam istikameti koruyor musun, korumuyor musun; onu, Sahibine (celle celâluhu) havale et: “Allah’ım! Beni zerre kadar istikametten ayırma, sadâkatten ayırma, ihlastan ayırma!” de.

   Izdırap ve çileler her zaman istihkak ile alakalı değildir; onları yolun şiarı bilip yürekli olmak ve elemleri ahiret sermayesine dönüştürmek gerektir.

Bazen öyle olabilir; bazen daha küçük dünyevî meselelere takılma olabilir. Bazen de günümüzdeki fırtınalar/rüzgârlar biraz şiddetli esiyor; tsunamiler birbirini takip ediyor; çevrenizdeki arkadaşların çektikleri ızdırapları görüyorsunuz. Onlar bir yönüyle sizin immün sisteminizi baskı altına alıyor; bazen de onlara takılıyorsunuz.

Orada daha yürekli olmak lazım.. daha iradeli olmak lazım.. arkadaşların mütalaalarına/düşüncelerine başvurmak lazım.. bir yönüyle, onların dediklerine de kulak vermek lazım.

Ne yapalım, Allah en sevdiği ıbâdını (kullarını) değişik zamanlarda hep aynı şeylere maruz bırakmış. Hazreti Âdem, daha Cennet’te iken ağır bir imtihana tâbi tutulmuş. Öyle bir zelle yaşamış ki, o zelleden ötürü kırk sene başını semâya doğru kaldıramamış. Bu, başın semaya doğru kaldırılması, Cenâb-ı Hakk’ın yüceliğini ifade etmek için; yoksa Allah (celle celâluhu) “Ne yerlerde, ne göklerde, ne sağ u sol, ön ve ardda / Cihetlerden münezzehtir ki hiç olmaz mekânullah.” Fakat kırk sene başını yukarıya kaldıramamış. Neden sonra diyorlar…

Vakıa, Cenâb-ı Hakk’ın ona talim buyurduğu: رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik. Sen kusurumuzu mağfiret buyurup bize merhamet etmezsen en büyük kayba uğrayanlardan oluruz.” (A’râf, 7/23) şeklindeki duayı okuyor. “Havva, ben, hatta şeytan, nefsimize zulmettik; mağfiret etmez isen, hüsranda olanlardan, kaybedenlerden oluruz.” İcmâlî manası itibarıyla… Allah (celle celâluhu), bu ayeti tâlim buyurmuş, Hazreti Âdem onu tekrar edip durmuş, tekrar edip durmuş. Enbiyâ-ı ızâmın duaları içinde, Hazreti Âdem’in dediği farklı şeyler de var, el-Kulûbu’d-Dâria’da; Enbiyâ-ı ızâmın duaları içinde, baktığınız zaman göreceksiniz onu. Fakat bu, Kur’an-ı Kerim’de olduğundan, en mutemet, onun dediği şeyin bu olduğu kanaati var bizde, o kanaat hâkim.

Seyyidinâ Hazreti Nuh, sadece kavminden değil, bir de hanımından çekmiş. İşte bu da Tahrîm Sûresi’nde ifade buyuruluyor. ضَرَبَ اللهُ مَثَلاً لِلَّذِينَ كَفَرُوا اِمْرَأَةَ نُوحٍ وَامْرَأَةَ لُوطٍ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللهِ شَيْئًا وَقِيلَ ادْخُلاَ النَّارَ مَعَ الدَّاخِلِينَ “Allah, küfre batmış olanlar için Nuh’un hanımı ile Lût’un hanımını misal getirir: Her ikisi de, kullarımız içinde iki sâlih kulun nikâhı altında idiler, fakat (onları inkâr ederek ve düşmanlarıyla işbirliği yaparak) onlara ihanet ettiler. (Peygamber olan) kocalarının Allah karşısında onlara hiçbir yardımı dokunmadı ve her ikisine de, “Girin Ateş’e ona girenlerle birlikte!” denildi.” (Tahrîm, 66/10)

Hazreti Asiye validemiz (Firavun’un hanımı) takdir ile yâd ediliyor. Meryem validemiz göklere çıkarılıyor. Ama Hazreti Lût’un hanımı (Eski Ahid’de “Odetta” deniyor) ve Hazreti Nuh’un hanımı zemmediliyor. Bunlar peygamber ocağında, peygamber yatağında senelerce peygamberi dinliyorlar; fakat tamamen peygamber yatağında ama şeytanın tuzağında. Hafizanallah… Ne ızdırap çekmiştir o peygamberler; çünkü âkıbeti çok net gören insanlardır onlar.. kabri gören insanlar.. Berzah’ı gören insanlar.. Mahşer’i, Mizan’ı gören insanlar.. Sırât’ı gören insanlar.. Cehennem’i bütün dehşeti ile, ürperticiliği ile gören insanlar.. Cennet’i bütün şaşaasıyla, debdebesiyle, ihtişamıyla, hezâfiriyle gören insanlar. Dolayısıyla, onların ufku açısından, “kazanma” ve “kaybetme” mevzuunun sizde/bizde olandan çok farklı tesiri olur. İyi şeyler, onları öyle sevindirir ki, kanatlandırır, melekler ile beraber uçuverirler semada; olumsuz şeyler de onları yere batırır âdetâ. Ee çekmişler bunlar; hatta en yakınlarından çekmişler. Şimdi meseleleri bu zaviyeden ele alın…

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem)… Herkes meseleyi öyle kabul ediyor mu, etmiyor mu? لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاَكَ Hatta halk arasındaki isti’mal şekliyle, لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاَكَ “Sen olmasaydın, olmasaydın; felekleri, sistemleri, kehkeşanları yaratmazdım!” deniyor. Hadis kriterleri açısında sorgulanabilir ama çokları tarafından bunu teyîd eder mahiyette söylenmiş sözler vardır ki, “Varlık, yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır!” Üstad Necip Fazıl da O’nun hayat-ı seniyyelerini çizgilendirdiği, bir dantela gibi nakşettiği kitabında “O ki, o yüzden varız!” demeyi tercih etti; “O ki, o yüzden varız!” dedi. Evet, bir taraftan, Yaradan O’dur, Allah’tır (celle celâluhu); diğer taraftan da gâye ölçüsünden en büyük vesile de O’dur (sallallâhu aleyhi ve sellem). Cenâb-ı Hak, o vesilenin arkasında sâdıkâne durmaya muvaffak kılsın!..

İnsanlığı irşad etmek için gönderiyor, o donanım ile gönderiyor. Çocukluğunda ayrı yetimlik çekiyor. Amcasının yanında neşet ediyor. Başka bir yerde, Halime validemizin yanında kalıyor, belli bir miktar. Yani, çocukluğunda bile bir çocuğun annesinden-babasından göreceği şeyi göremiyor! -Canım çıksın!.. Bilmiyorum, o zamanda olsaydım canımı verir miydim O’nun için!.. Şimdi veririm gibi geliyor. Fakat hani bir sahabînin dediği gibi… “Yahu öyle demeyin!” diyor, “Biz ne çektik orada; çokları o çekme karşısında dayanamadı da inhiraflara yuvarlandı!” Hafizanallah.- Belli bir dönemden sonra Nübüvvet ile serfirâz kılınıyor. Bütün kabilesi, hatta kendi yakınları Haşimoğulları da, Beni Teym de, Beni Mahzum da hepsi karşı çıkıyorlar. Ölümüne kastediyorlar; o mevzuda değişik değişik komplolar planlıyorlar. On üç sene Mekke-i Mükerreme’de çekmediği gün kalmıyor O’nun.

Demek ki, çekme mevzuu, bir istihkak mevzuu değil. Fakat meselenin bir yanı şudur, belki sofîce bir yaklaşım oluyor bu: Allah (celle celâluhu) burada insana çektirmek suretiyle, âhirete âit örgü adına unsurlar oluşturuyor. Orası “Kudret dairesi”; burada siz kendi varlık dantelanızı örgülüyorsunuz. Allah’ın âdeti bu; varlık dantelanızı örgülüyorsunuz burada.

   Yolun sonunda Allah’ın cemalini müşahede ve rızasına mazhariyet var ise, çekilen çileler çok küçük birer bedel ve netice itibarıyla ilahî ihsan sayılır.

Bu açıdan da onu öperek başımıza koymamız lazım: رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) رَسُولاً نَبِيًّا “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, rasûl ve nebi peygamber olarak da Hazreti Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razı olduk.” Dolayısıyla bütün bunları, Cenâb-ı Hakk’ın bize bir lütfu olarak algılamak lazım: “Elhamdülillah! Bizi, Cenâb-ı Hak burada konumlandırıyor. Öbürlerini orada zebil olup gidebilecek bir yerde konumlandırıyor.

Siz, öbür âlem adına ne örgülemiş ve göndermişseniz, kabre girdiğiniz andan itibaren onu temaşa ile zevkten zevke geçeceksiniz, farklı zevk tabloları karşısında hep mest u mahmur yaşayacaksınız. Öyle ki, daha o zamandan itibaren kendinizi Cennet’te sanacaksınız. Bir de Cennet’e girdiğiniz zaman her şeyi unutacaksınız. Zira “Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika Cennet hayatına mukabil gelmez.” Bir dakika… Ee bir de Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ kemâlini görme…

Şu bir buçuk trilyon galaksi… Yok, bir buçuk trilyon güneş sistemi gibi bir sistem… Bütün bunlara serpiştirilen güzellikler… Onlara göre yaratılan mahlûklar… Sadece fihrist olan küre-i arz üzerindeki o güzelliklere baksanız… Hazreti Pîr-i Mugân’ın tahlilleri ile delil olarak serdettiği şeyleri düşünseniz… Mesela, hayvanat; iki milyon, üç milyon -belki- hayvanat… -Hazreti Pîr, “üç yüz bin” diyor; çünkü o dönemde zoologlar “O kadar canlı var!”. diyorlar.- Bütün bunlar, bunların üzerine serpiştirilen o güzellikler… Bunların hepsini tek tabloda bir “dolunay” anında kameri müşahede ediyor gibi edeceksiniz. Çok tekrar ettiğim bir şey, Bed’ü’l-Emâlî’de dendiği gibi:

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!”

O’nu gördükleri zaman, Cennet nimetlerini de unutacaklar… Villaların yolunu, Hûrilerin yolunu, köşklerin yolunu unutacaklar… Öyle bir şey ile mest u mahmur hâle gelecekler. Bütün bunlar, hem de ebediyet vaadiyle insana veriliyor ise, bence burada böyle her günümüzü değil de her saniyemizi, her dakikamızı çok farklı bir işkence altında geçirsek, işkenceler gelse tepemize binse de ne olacak bunlar?!. Gelip geçici şeyler!..

Evet, hırtapozlar kendi karakterlerinin gereğini sergiliyorlar. “Hırtapoz” (utanmaz, patavatsız, saygısız, serseri) biliyor musunuz?!. Kendi karakterlerinin gereğini sergiliyorlar. Ee size düşen şey de kendi karakterlerinizin gereğini sergilemek. O nedir? Bakın, hani birisi canı sıkılınca böyle, öfkeyle, şok hadiseler karşısında, tahammülünü aşan şeyler karşısında, “Allah kahretsin!” falan der. Hayır, öyle diyeceğinize daha kestirmeden, Cenâb-ı Hakk’ın hidayetini isteyin. “Allah’ım, hidayetin ile onları da serfirâz kıl! Onlara da Cennet’e giden yolu göster! Cennet-mennet falan deyip de böyle şeytanın yolunda oyalanmaktan onları da kurtar, halas eyle!” falan deyin. Böyle, bir insanın lehine olan dua, daha serî bir şekilde nezd-i Ulûhiyette kabule karin olur; aleyhindeki şeyler takılır, yollarda kalır. Hafizanallah. Evet, bize düşen şey, insanca davranmak, insanca düşünmek, insanca konuşmaktır.

Bu açıdan da Allah’ın bizi yerleştirdiği konuma binlerce hamd ü senada bulunmak lazım; onların konumlarına da acımak lazım. İnsanlığın İftihar Tablosu’nu Miraç’tan dönerken düşünün!.. Biraz evvelki Cennet’i yaşıyor O. Miraç’tan dönerken, başkalarının elinden tutmak için dönüyor. Onlara hidayet yolunu göstermek için, kapı aralamak için dönüyor. Cenâb-ı Hak, bizi, O’nun şefaati ile serfirâz kılsın, Livâu’l-Hamd’i altında bir araya gelmeye muvaffak eylesin!.. “İnsanları sefalet ve sukût-i hayale bâis üç şey vardır: Aklın kılleti, ruhun zilleti, vücudun illeti.” Allah, bunlardan muhafaza buyursun! Akl-ı kâmil ile, hiss-i kâmil ile, rûh-i kâmil ile serfirâz eylesin!..

   Özellikle gençlerin Deizm’e kaydığının söylendiği günümüzde, imanın esasları ve İslam’ın temelleri zamanın dili ve enstrümanlarıyla yeniden ele alınıp değerlendirilmeli ve muhtaç insanlara seviyelerine göre anlatılmalı!..

Enbiyâ-ı ızâm, bir taraftan edâ edecekleri misyonu eda etmişler. O kendilerine anlatılmış. Sonra da onlar, en önemli mesele olarak Cenâb-ı Hakk’ın varlığını, Evsâf-ı Âliye’si ile, Esmâ-i Hüsnâ’sı ile, Zât-ı Baht’ı ile, nasıl tanınacak ise öyle tanınması istikametinde anlatmışlar. Kendi ufukları açısından onlar, duyuşlarına, sezişlerine, müşahedelerine ve O’ndan gelen mesajlara göre O’nu anlatmışlar. Onların anlatması olmasaydı, hiç farkına varmadan gider bazılarımız Materyalizm’e, bazılarımız Natüralizm’e, bazılarımız Monizm’e, bazılarımız Panteizm’e saplanıp kalırdık, hafizanallah. Bunların hepsi inhiraf çizgileridir. Dolasıyla da nezd-i Ulûhiyette hiçbir şey ifade etmez. Ciddî bir cehd sarf edeceksiniz, gayret sarf edeceksiniz fakat kendinizi yine düşünce gayyası içinde göreceksiniz, hafizanallah. Oysaki düşüncenin kıymeti zirvelerde dolaşmasına bağlıdır.

Şimdi O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu mevzuda bize rehberlik yapmasaydı… Hani diyoruz ki O’na: O (sallallâhu aleyhi ve sellem), gaye ölçüsünden bir vesiledir, bir vâsıtadır. O, bu ufku bize göstermeseydi, O Zât-ı Ulûhiyeti bir yönüyle لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ اْلأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak/ihata edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar)dır.” (En’âm, 6/103) ufku itibarıyla bize tanıtmasaydı, biz O’nu bilemezdik. Sıfât-ı Sübhâniye’yi de bilemezdik, Esmâ-i Hüsna’yı da bilemezdik, imanın gönüllerde esasen Cennet zevki hâsıl ettiğini de bilemezdik. “İman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor.” Bunu bilemezdik. “Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.” Bunu da bilemezdik. O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok şey medyunuz.

İşte enbiyâ-ı ızâm, tâ hazreti Âdem’den Efendimiz’e kadar… Ama değişik dönemler itibarıyla… İnsanlar basit düşündükleri bir yerde Cenâb-ı Hak ona göre bir elçi gönderiyor. Basit düşünme seviyesinde… Basit düşünme demektir; “mürekkep” değil. Mürekkep düşündükleri zaman, o ufkun insanını gönderiyor. Müzâaf düşündükleri zaman da o ufkun insanını gönderiyor. Değişik kavimlere göre, kültür ufukları itibarıyla, zaman ve konjonktür itibarıyla Enbiyâ-ı ızâmı gönderiyor. Dolasıyla tanıtılması gerekli olan şeyleri tanıtıyor: “Zât”ını, “Sıfat”larını, “Esmâ”sını… Sonra “haşr u neşri” işliyor, ispat ediyor.

Sabah hassasiyetle derste üzerinde durulduğu gibi, Kıtmîr de arkadaşımıza dedim, o işleri yapan arkadaşımıza dedim: Bu günümüzde Deizm’e çok ciddî bir kayma var. Bazı İslam ülkelerinde Müslümanlık iddiası, “Siyasî İslamiyet” iddiası var; fakat insanlar/gençler Deizm’e kaymışlar. Şimdi bu mevzuda o haşir meselesi çok iyi işlenip anlatılmalı!.. Zât-ı Uluhiyet mevzuu çok iyi işlenip anlatılmalı!.. Günümüzün insanının anlayacağı şekilde, değişik yerlerden derlenerek, kompoze edilerek, çok ciddî analizlere tâbi tutularak, değişik ilim adamlarının mütalaalarına göre günün sesi-soluğu haline getirilerek anlatılmalı!.. Dün bütün enstrümanlar namına belki bir “ney” vardı. Onları kullanın demek istemiyorum ama şimdi def var, dümbelek var, klarnet var, zurna var, davul var… Bütün bunları hesaba katarak, esasen meseleler ne ile seslendirilecek ise, bir mehter gibi, ona göre seslendireceksiniz. Dolasıyla günümüzün insanının anlayacağı bir dil ile anlatacaksınız onu… Astronomi’nin diliyle, Fizik’in diliyle, Astroloji’nin diliyle, Antropoloji’nin diliyle anlatacaksınız. Çünkü adamlar, o dil ile anlatılan şeylerden anlıyorlar. Bu itibarla da bunların her birisi esasen O’na bakan pencerelerdir. Siz, o pencereleri o istikamette değerlendireceksiniz..

Evet, peygamberler bir taraftan bu mesajları vermişler. “Haşir” dedim, bir de işte “Nübüvvet/Risalet” mevzuu. İmam Gazzâli, “üç esas” diyor; Hazreti Pîr, bir de “İbadet-Adalet” diyor, onun ile dört sayıyor. O da bu inanmanın gereği olarak yapmanız, O’na karşı yapmanız gerekli olan vazife: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

   “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner!..”

Şimdi Peygamberler, bu türlü mesajlarla, yapıcı, imar edici, insan duygu ve düşüncelerini hem koruyucu hem de yükseltici şeyler ile geldikleri halde, esasen sıkıntılara maruz kalmaları da eksik olmamış. Başlarından sıkıntılar da hiç eksik olmamış.

Biraz evvel arz ettiğim gibi -ki o ince bir husus- esasen öbür âlemin dantelası adına burada âdetâ bizim elektronlarımıza, nötronlarımıza, protonlarımıza, moleküllerimize, belki öbür âleme göre var olma keyfiyeti öğretiliyor, tâlim ediliyor. Çünkü burada olan şeyler hep eriyip gidiyor. Bildiğiniz gibi orada erime yok. Hatta yediğiniz şeyleri ıtrah zahmeti de yok. Belki ağaçların yaptıkları gibi… Bir taraftan karbondioksiti emiyorlar, diğer taraftan da oksijen ifrâz ediyorlar. Belki öyle bir şey; bu da esasen bir misal… وَلِلَّهِ الْمَثَلُ اْلأَعْلَى Hiç buna da benzemeyecek şekilde, bir terleme ölçüsünde bile sıkıntı çekmeyecek şekilde, öbür tarafta yudum yudum hep zevk yudumlayacaksınız, Allah’ın izni-inayetiyle.

Mesaj, onlar… Enbiyâ-ı ızâm, bunlar ile geldikleri halde, hep çekmişler; o sıkıntılara maruz kalmışlar. Şimdi onlardan bize kalan miras, esasen, bizim de aynı mukavemeti göstermemiz, çizgi değiştirmememiz!.. Birileri -böyle- dünyevî/muvakkat hayatta zevk u sefâ içindeler, böyle bohemce yaşıyorlar, böyle hayvanca yiyip-içip yan gelip -Yirmi Üçüncü Söz’de ifade edildiği gibi- kulakları üzerinde yatıyorlar. Şimdi bunlara bakıp da insan aldanabilir, hafizanallah.

Esasen bir kısım sıkıntılar var ama bir yönüyle -zannediyorum- zamanla onlar da hamd vesilesine dönüşebilir. Hani benim gibi birinde olduğuna göre, siz kendinizde onu çok daha âlî hissedebilirsiniz. Bazen öyle derin bir zevke dönüşüyor ki bunlar!.. Mesela değişik şeyler ile kıvranıp duruyorsunuz; onun bir sancısı var, onun bir sancısı, onun bir sancısı… Sancılar diyorlar ki, “Bundaki immün sistemi tamamen çöktüğünden dolayı ben de buraya yerleşebilirim!” O da geliyor, o da geliyor; on tane sancı birden geliyor. Fakat öyle bir zevk-i ruhânî veriyor ki bu, insana!.. “Allah Allah! Yâ Rabbi! Ben, demek o kadar bir şey imişim ki, Sen beni hep kurcalıyor, eviriyor-çeviriyor, şekillendiriyorsun!” falan diyorsun. Öyle derin bir zevk duyuyorsun ki orada, daha şimdiden, Cennet’e girmeden, Cennet’e girmiş gibi görüyorsun kendini.

Dolayısıyla, başa gelen her şeyi bence böyle karşılamak lazım; imanın bir tûbâ-i Cennet çekirdeği olmasını çok iyi değerlendirmek, inkişaf ettirmek lazım, Allah’ın izni-inayetiyle. Yol, Peygamberler yolu… Üslup, Peygamberler üslubu… Cenâb-ı Hak, bizi ondan ayırmasın; bizi karşı tarafın şatafat ve debdebesine bakarak aldananlardan kılmasın!..

Biraz evvel (elektronik tabloya) göz ucuyla bir nigâh-ı âşinâ kılınca, gördüğüm resimde, Hazreti Mevlânâ’nın o derin peygamber aşkını ifade eden sözü çıktı:

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ،

مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ،

هَرْ بَنْدَه كِه آزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ،

مَنْ شَـادْ اَزْ آنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzâd olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.” “Ben, kul oldum, kul oldum, kul oldum. Ben, O’nun hizmetine, Hazreti Rasûl’ün hizmetine kul oldum” diyor. “Her bende, kulluktan âzâd olunca, sevinir; ben, O’na kul olduğumdan dolayı, iliklerime kadar sevinç duyuyorum” diyor.

هَرْ بَنْدَه كِه آزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ،

مَنْ شَـادْ اَزْ آنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

Evet, herkes öyle diyebilir bunu, Allah’ın izni-inayetiyle. Her zaman O’nun rahmetinin vüs’atine sığınmak: “Oh be!..” Kâkül-i gülberglerinizi “Yed-i Kudsiye”siyle okşaması, sizin için ne ifade eder?!. Evet… Hatta bir de bir şey ilave etse orada, “Gel yaramaz seni!..” Ha, bu bile inanın size şerbet sunmuş gibi olur. “Haydi, yaramaz, sen de gir Cennet’e!” O “yaramaz” sözü sana “Seni bağrıma basıyorum!” gibi gelir. Bu… O’ndan gelen her şey, böyledir.

Cenâb-ı Hak, Zâtını bu şekilde sevmeye/sevdirmeye bizi muvaffak kılsın. حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ “Allah’ı, kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin.” Allah, inâyetini bizimle beraber eylesin!..

Neyse… Benimkini şöyle anlayın: وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ “Sen öğüt verip hatırlat; çünkü hatırlatmak müminlere fayda verir.” (Zâriyât, 51/55 ) Hangi enstrüman ile konuşuyorsanız/anlatıyorsanız, siz hatırlatın esasen. Hatırlatma, mü’minlere faydalı olacaktır.

   Kıyam (ayakta kalabilmek) kıvama bağlıdır; insan kıvamı ölçüsünde mukavemetli olur.

O sıkıntılı dönemlerde, Enbiyâ-i ızâm ile beraber çevrelerindeki sâdık insanlar da çekmişler. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) katlanmış ama Hazreti Ebu Bekir de katlanmış, Hazreti Ömer de katlanmış, Hazreti Osman da katlanmış, Hazreti Ali de katlanmış ve diğer ashâb-ı kirâm da katlanmışlar; Mekke’dekiler de katlanmış, Medine’dekiler de katlanmış; katlanmışlar. Ama o türlü şeylere maruz kalacakları âna kadar kulluk kıvamını sergilemişler; Allah da (celle celâluhu) onlara öyle bir donanım ihsan etmiş ki, tam kıvama ermişler. Sonra kıvamın temâdîsi olarak, o türlü şeyler ile karşılaşmışlar ama ona çarpan şeyler yok olmuş.

Günümüzde de bugüne kadar samimi hizmet eden insanlar, dünyanın dört bir yanına açılan insanlar, dikili bir taşları olmayan insanlar, hatta o türlü şeylerin hayalini bile yaşamayan insanlar… Ben zannediyorum o kardeşlerimizden hiçbiri ve arkalarında olanlardan hiçbiri, bir tane zırhlı arabasının olmasını hiç düşünmemiştir. Ama birileri elli tane alıyor, “Yahu yüz olsa daha iyi olacak galiba!” diyor. Sonra yüz olsa… Hani Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis-i şerifleri var; ehl-i dünya için, “İki dağ altını olsa, üçüncü dağı ister.” buyuruyor. Onlar da “Üç yüz tane olsa daha iyi olacak!” diyorlar. Korumalar yüz tane oluyor, “İki yüz tane olsa daha iyi olur.. dört yüz tane daha iyi olur.. yahu en iyisi mi bir ordu teşkil etmek lazım!” Anlayın… Bir ordu…

Ee canım çıksın, Hazreti Ömer’in arkasında onu koruyucu on tane insan yoktu. Hazreti Ömer kimdi? İki tane güçlü devleti, iki süper gücü hizaya getirmişti: Persler, o güne kadar dünyanın en güçlü devleti; Romalılar, o güne kadar dünyanın diğer en güçlü devleti; onları dize getirmişti. Kendisi mescitte yatıp-kalkıyordu, kumun üzerinde yatıp-kalkıyordu. Beş-on tane insan ile orada meşveret ediyordu. “Ben Müslümanım!” diyen, böyle olmayan insanlar… Bir şey diyeceğim, ağır mı olur? Vallahi de yalan söylüyorlar, billahi de yalan söylüyorlar, tallahi de yalan söylüyorlar! Onlar, münafıktır; herkes de bilsin, münafıktır.

Şimdi zannediyorum o güne kadar o istikameti koruyarak işi oraya getirmiş insanlar, orada da o güne kadar çektikleri emeğin karşılığını görürler, Allah’ın izniyle. Ve zaten oradan gelen mesajlarda da o var. Şimdi ben bir sarsıntı yaşıyorum ki!.. “Acaba, bu Yezîd’lere karşı, Haccâc’lara karşı yapılacak şeyleri bilemediğimizden/cehaletimizden dolayı mı?!.” Size nisbet edilen bu insanlar, işkence çekiyorlar orada, ızdırap çekiyorlar. Çocuklar, masum çocuklar, anasından dünyaya yeni gelmiş çocuklar ölüyor; kadınlar ölüyor, beyleri ölüyor. Bazıları yurt dışına kaçıyor, dün düşman kabul ettiği insanların ülkelerine kaçmak istiyor; Meriç’te boğuluyor, başka yerde boğuluyor. Veya giderken başka yerlerde başka türlü şeyler oluyor. Zindanlar… Kaçırmalar oluyor; haramilikler, kırk haramilikler oluyor… Oluyor bütün bunlar. Siz bütün bunları ruhunuzda derinlemesine duyuyor ve hadiselerin şoku ile sürekli kıvranıp duruyorsunuz.

Karşı taraf orada onlara o işkenceyi yapıyor ki, kendileri gibi -bağışlayın- zâlimce davranmaya onları sevk etsinler, anarşiye sevk etsinler. Hiç olmayacak şekilde… Yeminle söyleyeyim: Karıncaya basmayan insanlara ve aynı zamanda bir arının ölümü karşısında yarım saat ağlayan insanlara “terörist” diyenler, teröristin tâ kendisidir. Karıncaya basmayan adama “terörist” diyor. Bunlar çok moral bozucu şeyler. Fakat Hazreti Ali’ye dayandırılan bir sözde ifade edildiği gibi: سَأَصْبِرُ حَتَّى يَعْلَمَ الصَّبْرُ أَنِّي صَبَرْتُ عَلَى شَيْءٍ أَمَرَّ مِنَ الصَّبْرِ “Sabrın sabırdan daha ötesine/acısına sabredeceğimi bileceği âna kadar dişimi sıkıp sabredeceğim.” Dişimi sıkıp öyle sabredeceğim ki, sabır, sabırdan daha ağırına, daha çetinine, daha yobazına katlanacağımı anlayacağı âna kadar.

O sıkıntıları görüyor, duyuyoruz. Yavaş yavaş şimdi dünya da duyuyor. Maksadınız ne idi sizin? Çok geniş dairede esasen bu pozitif tavrınız görülüyor. Temsil ve hâldeki gücünüz dikkat çekiyor. Temsil ve haldeki; yani, ölesiye hizmet fakat bir zerre kadar çıkar düşünmeme… Ölesiye hizmet… Hizmet yolunda ölmeyi cana minnet sayma… Giden arkadaşların çoğu öldükleri yerlerde gömüldüler.

Benim candan sevdiğim Hayatî kardeşim vardı, Kazakistan’da defnedildi. Arandığım dönemde Türkiye’ye kaçak olarak girmiştim; arandığım için kaçak Türkiye’ye girdiğimde yanımda bizden tek insandı o. Yaya, yedi-sekiz kilometrelik yeri beraber geçtik; tir tir titriyordum soğuktan. “Hocam, sırtını sırtıma ver benim!” demişti. Ama gitti Kazakistan’a… Hasta idi, “Türkiye’ye dön! Hastanede tedavi olursun!” dedim. “Hayır, ben Hizmet için oraya gittim, dönemem!” dedi.

Evet, o gün bugün giden insanlar hiçbir şeyi talep etme niyetiyle gitmediler, Allah’ın izni-inayetiyle. Bir beklentileri olmadı. Aslında, yaptığı işler beklentiye bağlı olan insanların sürekli başarılı olmaları mümkün değildir.

Bütün bunlarla beraber, bizim o insanların ızdırabını duymamız, gayet tabiidir. Binlerce, yüz binlerce insan aynı cendere içinde ezilmekte, aynı dibekte dövülmekte, bir tahmisçinin (kuru kahvecinin) dövdüğü gibi dövülmekte… Fakat onlar katlanıyorlar; biz de gelip bize çarpan o fırtınalar karşısında dişimizi sıkıp katlanmalıyız. Mülahazalarımız ise şu hakikate bağlı olmalı: يَكِى خَواهْ يَكِى خَوانْ يَكِى جُوىْ يَكِى بِينْ يَكِى دَانْ يَكِى گُوىْ “Yalnız Bir’i iste, Bir’i çağır, Bir’i talep et, Bir’i gör, Bir’i bil; sadece ve sadece Bir’i söyle!..”

اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا، اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا، اَللَّهُمَّ إِطْلاَقَ سَرَاحِ إِخْوَانِي وَأَخَوَاتِي، وَأَصْدِقَائِي وَصَدَائِقِي، وَأَحْبَابِي وَأَحِبَّائِي، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ آنٍ، تُغْنِينَا بِهَا عَنْ إِطْلاَقِ سَرَاحِ مَنْ سِوَاكَ

يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ

Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan Allah’ım, hürriyeti gasp edilmiş bütün masumları bir an evvel hürriyetlerine kavuştur! Allah’ım, onları kurtuluşa erdir!.. Allah’ım kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla genciyle dünyanın dört bir yanındaki ve hayatın her birimindeki kardeşlerimize, arkadaşlarımıza, sevdiklerimize hürriyetlerini lütfet; onların hepsini en yakın, en yakın, en yakın, en yakın, en yakın, en yakın anda kurtuluşa erdir. Allah’ım, onları öyle kurtar ve hürriyete kavuştur ki, Senden gayrı kimsenin serbest bırakmasına muhtaç olmasın, esbaba bel bağlamasın ve mâsivânın minneti altında kalmasınlar!..

Ey Erhamerrâhimîn, ey Celal ve İkram Sahibi!..

Bamteli: MUSİBETLERİN EKŞİ ÇEHRESİ VE HİKMETİN GÜZEL YÜZÜ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz.”

“Ayaklar, Allah’a giden yollarda şayet tozumuş ise, toza maruz kalmış ise, katiyen, ateş onlara dokunmaz.” buyuruyor, sözü sözlerin sultanı olan İnsanlığın Sultanı, Hazreti Ruh u Seyyidi’l-enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem).

İnşaallah, sizin yolunuz… Aidiyet mülahazasıyla, fezâili, şöyle-böyle mensubiyet içinde bulunduğumuz kimselere bağlamak ve onlarda görmek de iddia olur. Onun için meseleyi meşîet-i İlâhiyeye havale ederek “inşaallah” demek lazım. Lütfettiği şeyleri “maşaallah” ile takdir etmek; lütfedeceği şeylere de “inşaallah” çağrısında bulunmak lazım. Dilerse… مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ * أَعْلَمُ أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا “Allah, her ne dilerse onu yapar. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir ve onu infaz eder. Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz. Bilir ve inanırım ki, şüphesiz Allah her şeye gücü yeten Kadîr’dir ve muhakkak ki, Allah, ilim bakımından da her şeyi kuşatmıştır.” Evet, O, neyi dilerse, olur; olmamasını dilediği de olmaz. O, her şeye kâdirdir! Dualarda ilave edilen bir cümle de şu: وَكُلُّ عَسِيرٍ عَلَيْهِ يَسِيرٌ “Zor gibi görülen bütün şeyler, nezd-i Ulûhiyette gayet kolay, basit şeylerdir.”

“Kün-fekân” tezgâhına hükmeden Zât-ı Ecell u A’lâ… “Kef-Nûn” diye ifade ediyorlar; “Kün!” deyiverince, dilediği hemen oluverir. Onun ile meseleyi ifade etmek, meseleyi basite ircâ olabilir ama kontak anahtarına dokunma gibi; O’nun kurduğu sistem, birden bire harekete geçiyor. “An”, söz konusu değil. Fakat bazı meselelerde âdet-i Sübhâniye açısından mesele zamana yayılmış oluyor. Mesela, Jeolojik dönemler, milyonlarca sene, âdet-i Sübhâniye… En sonunda tahaccür eden arz üzerinde, Allah (celle celâluhu) ondan aldığı çamurdan/hamurdan, cedd-i emcedimizi, Hazreti Âdem’i yaratıyor; vücûd-i necm-i nûrânîsi itibarıyla, Cennet’te iskân buyuruyor. Fakat memnu’ meyveye el uzatmasıyla, O’nu, hamurunun/çamurunun alındığı yere gönderiyor.

Şüphesiz Hazreti Âdem’in dünyaya gönderilmesi de boş değil. “Hakikî şecerenin hikmeti / Dünyaya gele Muhammed Hazreti.” O inmeseydi, ne Nuh olurdu, ne Hûd olurdu, ne Sâlih olurdu, ne Musa olurdu, ne İsâ olurdu, ne de Sultân-ı Enbiya, bütün bu pîr-i mugânların yektâsı, teki, Hazreti Rûh u Seyyidi’l-enâm olurdu! (Alâ seyyidinâ ve aleyhimüsselam.) Söylediğim manzum beyit, Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi’ye ait: “Hakikî şecerenin hikmeti / Dünyaya gele Muhammed Hazreti.”

Evet, hakikî şecerenin hikmeti, dünyaya gele Muhammed Hazreti (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ama bazen bu, bir zelleye bağlı olabilir, bazen başka bir şey, bazen başka bir şey… Fakat Hazreti Âdem’in o zellesine Cenâb-ı Hak öyle bir lütufta bulunuyor ki!.. Bütün insanlığı kucaklayabilecek, kucaklayıp O’na (celle celâluhu) yönlendirebilecek, bütün insanlığın kalbini O’na açabilecek, gönüller ile O’nun buluşmasını sağlayabilecek bir “semere-i mübâreke”yi netice veriyor; Hazreti Muhammed Mustafa isminde (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir “şecere-i mübâreke”yi, bir “semere-i mübâreke”yi netice veriyor.

   Eğer insan güneşe doğru yürürse gölgesini arkasına almış, sırtını güneşe dönerse bu defa da gölgesinin arkasında kalmış olur; gözlerimiz hep sonsuz ışık kaynağında olmalıdır ki benliğimize takılıp kalmayalım!..

“Her şey Sen’den, Sen ganîsin / Rabbim Sana döndüm yüzüm! // Hem evvelsin hem âhirsin / Rabbim Sana döndüm yüzüm!..” Yüzler, O’na (celle celâluhu) müteveccih olduğu zaman, o yüzler, hiçbir zaman kararmaz!.. Yüzler, başka tarafa müteveccih olduğunda -bu, melekler bile olsa- zift saçılmış gibi olur. O melekler, O’ndan ötürü seviliyorsa, o ayrı bir mesele; fakat onun dışında, Allah’a teveccühten başka, doğrudan doğruya, evvelen ve bizzat neye müteveccih olursa olsun, yüz, teveccüh israfı yaşar.

“Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık / Zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık.” (Ziya Paşa) Falana baktık, filana baktık; kendimizi ateşe yaktık!.. Dünyaya tapanlar, dünya peşinden koşanlar, hele bu arada Müslümanlığı, onun mübarek disiplinlerini dünyevî saltanatları için -bir yönüyle- birer argüman olarak kullananlar, zannediyorum insanlık için şeytandan daha zararlıdır bunlar. Bu dini kullananlar, öyle inanıyorum ki, şeytandan daha zararlıdır insanlara.

Evet, yüzler, hep O’na müteveccih olmalı. Burada ak olmak için, orada ak olmak için, dünyada, ukbâda kaybetmemek için, hep O’na müteveccih olmalı. Bunu ifade ederken, min gayri haddin, yazılarda da sözlerde de, “Yüzler, güneşe müteveccih olmalı; gölge, arkaya alınmalı!” dedim. Sırtımızı güneşe döndüğümüz zaman, gölgemize takılmış oluruz ehl-i dünya gibi. “Allah!” diye bağırırız, “Peygamber!” diye bağırırız ama gölgenin kullarıyızdır biz; O’na tam kul olacağımız âna kadar da elli türlü kulluktan sıyrılamayız. Elli türlü, yüz türlü kulluktan sıyrılmanın bir tek müstakîm yolu vardır; O’na kul olma, tam, gönülden.. hayatını hep O’nun tarafından -lâakal- görülüyor olma mülahazasına bağlayarak sürdürme.. öyle oturma, öyle kalkma, öyle yatma, öyle yeme, öyle içme, öyle bakma, öyle kucaklaşma, öyle muânakada bulunma, öyle musâfahada bulunma.. dilini öyle döndürme, dudaklarını öyle hareket ettirme…

Hep O’ndan ötürü veya hep O olmalı diyeceğimiz şeyler. Dünya konuşurken bile, bence, evirip çevirmeli, kâfiyesini getirip yine O’nun ile bağlamalı!.. İbrahim Hakkı hazretlerinin Tevhidnâme’sinde dediği gibi: “Hudâ Rabbim, nebim hakkâ Muhammed’dir Rasûlullah. / Hem İslâm Dîni’dir dinim, kitabımdır Kelâmullâh. // Akâid içre Ehl-i Sünnet oldu mezhebim cem’a. / Amelde Bû Hanîfe mezhebidir mezhebim, vallâh. // Dahi zürriyyetiyem Hazreti Âdem nebinin. / Halîl’in hem milletiyem, dahi kıblem Kâbe, Beytullah. // Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde, / Ve suretten münezzehtir, mukaddestir Teâlallah. // Şerîki yok, berîdir doğmadan doğurmadan ancak / Ehad’dir, küfvü yok, ‘İhlâs’ içinde zikreder Allah.” قُلْ هُوَ اللهُ، قُلْ هُوَ اللهُ، أَحَدٌ، صَمَدٌ، لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ، وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ

Beyanların, hareketlerin, dil-dudak oynatmaların kâfiyesi O olmalı!.. Bütün beyanlar, bir şiir gibi, bir nazım gibi dizilirken, diziler halinde ortaya konurken, mutlaka onun kâfiyesi, O (celle celâluhu) olmalı, O’na bağlanmalı!.. İsterseniz şöyle diyebilirsiniz: Mebdei, bize O’nu en açık, en net şekilde gösteren Zât (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmalı; çünkü O, gâye ölçüsünde bir vesiledir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmasaydı, O’nu (celle celâluhu) bilemezdik! O… O birinci “O”yu biraz küçük “o” yazın ama büyük; fakat sonundaki “O”yu çok büyük yazın, bütün cihanı istiap edecek bir “O” (celle celâluhu). Onu “Hüve” ifade ediyor; onun için onu üç defa tekrar ediyorlar: “Hû, Hû, Hû!” diyorlar. Nakşîlerde, Kâdirîlerde -bir yönüyle- virtte -esasen- vird-i zebân edilen hususlardan bir tanesi hep “Hû” çekmektir. O, bir yönüyle, kalbin sesi-soluğudur; nefes alma gibi bir şeydir, karbondioksit atma ve oksijen yudumlama gibi bir şeydir; insanın kendi şahsî hayatı adına bir “ba’s u ba’de’l-mevt”e çağrı gibi bir şeydir; âdetâ bir diriliş mesajıdır “Hû”.

Çünkü “Hû” dediğiniz zaman, o “ene”nin, “ben”in üzerine çullanıyor; zavallı “ene” görülmüyor artık. Bir kündeye alıyor ki onu veya bir el-enseye alıyor ki, enâniyet, “Hû”nun altında gidiyor, bağırıyor “Bırak yakamı benim!” diyor: “Hayır, bırakmam; senin yakanı bıraktığım zaman, senin nereye gideceğin, nereye aborda olacağın belli değil, bırakmam senin yakanı!..” Hû… İnsanın vird-i zebânı, o olmalı. Zaten, Lafza-i celâlin son harfi de “he”dir, yani Hû. Lafza-i Celâldeki “elif”e ayrı mana vermişler, “lam”lara ayrı mana vermişler, “he”ye ayrı mana vermişler. Ebcedinin “tesbihin iki sayısı kadar, 66” olduğunu söylemişler. Lafza-i celâl… Bir yönüyle her şey ona bağlı gidiyor; ne manalar, ne manalar ona atfetmişler; ne manalar ne manalar istinbat etmişler “Allah” kelime-i mukaddese-i mübârekesinden. Allah (celle celâluhu)…

   “Yüzde ısrar etme, doksan da olur / İnsan dediğinde, noksan da olur / Sakın büyüklenme, elde neler var / ‘Bir ben varım’ deme, yoksan da olur!.”

Geriye dönelim: Diyeceğimiz-edeceğimiz her şeyi O’na (celle celâluhu) bağlamalı; O, hayattaki bütün davranışların kâfiyesi, bütün gayretlerin kâfiyesi, bütün beyanların kâfiyesi olmalı!.. Hafizanallah, böyle olmadığı zaman, dünya gelir kâfiyenin yerine oturur; saltanat, kafiyenin yerine oturur; bir kapkara saray, kafiyenin yerine oturur; etrafında gezen kapkara ruhlu insanlar, kâfiyenin yerine oturur; aldatan insanlar, kâfiyenin yerine oturur; aldanmış nâdânlar, kendilerini bir şey bilenler, kâfiyenin yerine oturur… Hafizanallah, bu da zımnî, farkına varmadan, bir şirktir.

Allah, bizi, var etti, insan olarak var etti, bize insan-ı mü’min olma imkânı bahşetti; Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı imam olarak, rehber olarak, “pîşuvâ” olarak, “pişdâr” olarak, “rehnümâ” olarak -rehnümâ, “yol gösteren” demek- gönderdi. Sâyesinde, gidilecek yolu öğrendik; ama tam ortada, en emniyetli, en güvenli şeritte yürüme.. ama biraz kaygan bir şeritte yürüme.. ama sağda yürüme.. ama solda yürüme… Şöyle-böyle, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) açtığı şehrâhta yürüme, inşaallah bizi O’na (celle celâluhu) ulaştıracaktır, Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle. İddialı olmamak lazım; Hazreti Mevlânâ’nın sözü hatırıma geldi: “Yüzde ısrar etme, doksan da olur / İnsan dediğinde, noksan da olur / Sakın büyüklenme, elde neler var / ‘Bir ben varım’ deme, yoksan da olur!.” Nazmen, tercümede söylüyor bunu; zannediyorum, Farsçadaki mazmuna çok uygun olan bir tercüme.

Evet, yürüme o yolun hangi şeridinde olursa olsun, o şeridin ucu O’na müteveccih olunca, O’na taşıyınca sizi/bizi bir köprü gibi, bence hepsine اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا demeliyiz, “Hamdolsun, bu yola bizi hidayet eden o Allah’a!” (A’râf, 7/43 )

Ee onun ötesinde, başımıza şu bela geldi, bu bela geldi!.. Günün mutasallıtları gibi, mütegallipleri gibi, mütehakkimleri gibi, Amnofisleri gibi, Ramsesleri gibi, İbnü’ş-şemsleri gibi, Hitler’i gibi, Lenin’i gibi, Stalin’i gibi, Kazzafîleri gibi, Saddamları gibi kimseleri size musallat etmiş; onların eliyle ceza görüyorsunuz, hakarete uğruyorsunuz, tahkire maruz kalıyorsunuz. Karıncaya bile -bilerek- basmadığınız halde, “terör örgütü” gibi gösteriliyorsunuz. يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Ehl-i küfür ve nankörler isterse hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32) Onlar, Allah’ın nurunu, yaktığı meşaleyi, “Üf, püf!” etmekle söndürmeye çalışıyorlar. Oysa bir şem’â ki Allah yaktı, üflemekle sönmez, Allah’ın izni-inayetiyle.

Belki kararmaya açık bazı zihinleri karartabilir; bazen nöronlara şerâreler ifrâz edebilirler; az bulantı yaşayabilir onlar. Fakat sürekli olmaz; bir gün onlar “Keşke!” derler; siz de yanlarına sokulur, dersiniz ki, “İnsan, aldanabilir!” كُلُّ النَّاسِ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ اَلتَّوَّابُونَ buyuruyor Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm. “Her insan, hata edendir.” Hem mübalağa kipiyle ifade ediyor; çok yaman, çok yavuz hatacıdır her insan. “Ama bu hata edenlerin en hayırlısı da çok yaman, çok yavuz tevbekârdır.” “Tevbe” eder, doymaz tevbeye; “inâbe”de bulunur, doymaz inâbeye; “evbe”de bulunur, doymaz evbeye. Yüzü hep O’na müteveccihtir: “Allah’ım! Allah’ım! Allah’ım! Allah’ım! Allah’ım!” der ve başına gelen her şeyi O’ndan bilir.

“Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek, ne keder.” مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ، أَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ “Kadere iman eden, kederden emin olur” buyurulmuş; Hazreti Sahipkıran, çağın sözcüsü de bunu kullanıyor. اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ “Hayır, Allah’ın ihtiyar buyurduğundadır.” diyor. Kim bilir şu anda sizin de sağa-sola, böyle “saçılıyor gibi” olmanızda ne hikmetler vardır. “Saçılıyor gibi” veya “saçılmış gibi” diyeyim de “saçılmış” falan demeyeyim. Kim bilir, “saçılıyor gibi” olmanızda da nasıl bir cilve-i rahmet vardır. Bilinemez…

   Cebrî hicret, dualarınıza icâbetin bir neticesi de olabilir; inşaallah bu sayede damladan deryaya, sızıntıdan çağlayana, bir tohumdan yedi, yetmiş, yedi yüz veren başaklara yürüyorsunuz!..

Bir zaman sizin hissiyatınıza tercüman olmanın ifadesi de olarak kendi kendime dedim durdum: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ İştirak ediyor musunuz?!. اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ، وَكَلِمَةَ الْحَقِّ، وَدِينَ اْلإِسْلاَمِ، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ، وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ، وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ، وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ، اَلْمُخْلَصِينَ، اَلْمُتَّقِينَ، اَلْوَرِعِينَ، اَلزَّاهِدِينَ، اَلْمُقَرَّبِينَ، اَلرَّاضِينَ، اَلْمَرْضِيِّينَ، اَلصَّافِينَ، اَلْمُحِبِّينَ، اَلْمَحْبوُبيِن،َ اَلْمُشْتَاقِينَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ “Allah’ım! Zâtında yüksek ve pek yüce olan kelimetullahı, kelimetülhakkı, ‘Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah’ hakikatini, İslam dinini i’lâ buyur; onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam eyle. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et. Bizi muhlis, muhlas, muttaki, vera’ sahibi, zâhid, kurbiyete mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, kalbi temizlerden temiz, Seni seven ve nezdinde sevilen, Senin likâna ve Habîbi’nin vuslatına iştiyakla dopdolu bulunan kullarından kıl!..”

Şimdi içiniz/kalbiniz bunu söylediyse, hep bu niyet ile oturup kalktı iseniz, dolayısıyla çetrefilli gibi görünen böyle bir yola “sülûk ettirme” -itme değil, sülûk ettirme- sizin o içten yaptığınız dualara icâbetin ifadesidir. Ne duruyorsunuz daracık bir coğrafyada, sadece Anadolu’da, mübarek Anadolu’da?!. Orada tazyik göreceksiniz, “eşkıya” damgası yiyeceksiniz, “terör” mührü ile mühürleneceksiniz… Burası, sizin o dediğiniz şeye göre dar esasen. Tohumlar gibi dünyanın dört bir yanına saçılmalısınız. Tek bir tohum iken, başak olmalısınız. Allah’ın verdiği bereket ile bazen bir tane tohum, üç tane, dört tane, beş tane, on tane başak olabilir.. ve bunların hepsinde de on tane dâne olabilir. On tane başak, on tane dâne; bir tane iken, yüz tane olur. Kur’an’ın bir ayeti, buna işaret buyuruyor: مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/261)

Şimdi öyle bir lütf-i İlahî ki!.. Lütuf yüzünden cebre uğrama söz konusu; onun için “cebrî hicret” diyoruz. Cebrî hicret: Gidin, size ait hususiyetleri, dininizin temel disiplinlerinden tabiatınıza mâl ettiğiniz, içinize işlediğiniz, bir derinliğiniz haline getirdiğiniz o değerleri, dünyanın değişik yerlerinde birer meşherde teşhir ediyor gibi teşhir edin. Geçmişten tevârüs ettiğiniz o güzel geleneklerinizi, an’anelerinizi sergileyin. Geçmişten tevârüs ettiğiniz ve dinin temel disiplinleriyle refere edilmiş değerleriniz ki “din”, “Kur’an”, “Sünnet”, “İcmâ-i ümmet”, “Kıyas-ı fukahâ” buna “Evet!” demiş. Ve siz bu güzellikleri, dünyanın değişik yerlerinde kitap fuarlarında, değişik eşya fuarlarında teşhir ediyor gibi teşhir ediyorsunuz. Yirmi küsur senedir insanlık görüyor bunları; katiyen mide bulanması yaşamıyor, bizimkilerin öyle bir bulandırma sevdasına tutulacağı âna kadar. O da bir yerde çok gariptir, daha çok da İslam dünyasında kendisini gösteriyor. Bu açıdan -inşaallah, o zavallılıktan sıyrılırlar- insanın dilinin ucuna kadar geliyor: Zavallı İslam dünyası!..

Hâlbuki Almanya, sonuna kadar kapılarını açıyor; Kanada, sonuna kadar kapılarını açıyor… Hem de hangi esaslara dayanarak açıyor: “Hareket” ile “Hizmet” ile alakan var mı? Geç o zaman!.. Hareket ile, Hizmet ile alakan var mı? Geç o zaman!.. Hareket ile, Hizmet ile alakan var mı? Geç o zaman!.. Biri diyor ki: “Hareket ile, Hizmet ile alakan var mı? Sen teröristsin! Telefon sistemini kullandın mı? Sen osun! Hareket ile, Hizmet ile alakalı olan insanların -bilmem- adlarını kullandın mı? Sen osun! Külahlarını giydin mi? Sen osun! Bir dolar filan, üzerinde bulundu mu? -Bir yerden geldi mülahazasıyla- sen osun! Müebbet hapis, katlanmış müebbet hapis!..”

Varsın birileri böyle desin! Cihan, size bağrını açıyorsa şayet, bir fakirlikten sıyrılarak, esas çok geniş zenginliklere yelken açıyorsunuz demek, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sizi, Cenâb-ı Hakk’a taşıyabilecek öyle bir çağlayana yelken açıyorsunuz ki, Allah’ın izni ve inayetiyle siz isteseniz dahi o çağlayan kenara çıkmaya fırsat vermiyor: “Hayır, deryaya kadar yolunuz var sizin!” diyor; “Sonra gidip orada buharlaşmaya kadar yolunuz var! Rahmet damlaları halinde göklere yükselmeye kadar yolunuz var! Zâid-nâkıs (artı-eksi) bir araya gelerek, evlenerek, yeniden rahmet damlaları halinde yere düşmeye kadar yolunuz var! İnsanları su ile beslemeye kadar yolunuz var! Çağlayanlar haline dönüşüp yeniden deryaya koşmaya kadar yolunuz var! Ne diye durağanlığa giriyorsunuz dar bir alanda?!.” Ama o “alan”ı da Allah, eşrârın şerrinden sıyânet buyursun! Füccârın keydinden sıyânet buyursun! Zâlimlerin, Amnofislerin, Ramseslerin şerrinden muhafaza buyursun, sıyânet buyursun! Vesselam.

   Aslında, bela ve musibetlerin ekşi simalarının arkasında rahmetin ve hikmetin gülen güzel yüzleri vardır.

Bela ve musibetler, dış yüzleri itibarıyla çirkin, sevimsiz, iç bulandırıcı ve aynı zamanda insanın nöronlarına, Hipofiz bezine, Talamus bezine gelip çarpan şeytanî şerâreler mahiyetinde duyulur, hissedilir. Fakat meselenin sonucuna/neticesine bakmak lazımdır. Bu bakış açısı da aslında size, bize ait değildir, Kur’ân’ın fermanıdır: وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ “Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama o şey de hakkınızda şerlidir.” (Bakara, 2/216)

Mesela, i’lâ-i Kelimetullah istikametinde çekilen çileler.. o mevzuda -bir yönüyle- duygu-düşünce açısından kıvamın önemli bir unsuru olan manevî cihadlar, mücahedeler, manevî savaşlar.. Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) “cihâd-ı ekber” dediği şey…

Antrparantez arz edeyim: “Günümüzde maddî kılıç, kınına girmiştir; Kur’an’ın elmas düsturları, elmas prensipleri hükümfermadır.” Küreselleşen bir dünyada o türlü şeylere gitmek, katliamlara sebebiyet verir, ardı arkası kesilmeyen savaşlar fâsid dairesine sebebiyet verir, vuruşmalar kısır döngüsüne sebebiyet verir. Hele günümüzdeki o korkunç silahlarla?!. 1945’lerdeki, 50’lerdeki Japonya’nın başına patlayan silahlar değil; bunlar, bugün bir yerde patladığı zaman, Amerika’nın yarısını alıp götürecek kadar korkunç silahlar!.. Bir Batılı düşünürün dediği gibi: “Bir üçüncü cihan savaşında, maktûl mezara, kâtil de yoğun bakıma kalkar!” Şimdi buna karşı sizin kalkanınız, sütreniz, siperiniz, insanî değerleri öne çıkarma, sevgiyi öne çıkarma, kucaklaşmayı öne çıkarma olmuştur/olmalıdır.

Burada bir şey soracağım, vicdanlarınızla cevap verin: Sizler ve sizin arkadaşlarınız dünyanın değişik yerlerine açılırken, bunun (sevgi, kucaklaşma ve insanî değerlerin) dışında ne götürdünüz? Efendim, “Biz renk körüyüz!” dediniz. Efendim, “Duyma sağırıyız!” dediniz. Dolayısıyla elin-âlemin değişik anlayışsızlıklarına karşı, anlayışlı davrandınız. Duymaları gerekli olan “mesmûât”ın yanında farklı duyuşları duyucu oldunuz. Elin-âlemin farklı dil kullanmasına karşılık, siz, gönülleri yumuşatacak bir dil kullandınız. Kalbiniz gül gibi oldu; gezdiğiniz caddeler, sokaklar, çarşı-pazar da ıtriyat çarşısına döndü. Bağırlarını açtılar. Size yol verdikleri zaman da eşrârın şerrinden emniyet adına yol verdiler: “Gidin, koruyamayacağız sizi!” dediler ama zannediyorum yüreklerine kan damlıyordu. Evet, bir gün şartlar/konjonktür müsait olduğu zaman dönüp gideceğinizi/geleceğinizi bekleme sevdası ile -zannediyorum- bir intizar içindeler şu anda da. İnşaallah, Cenâb-ı Hak, o günleri de gösterir; eşrârın er geç akîm kalacak o hâinâne gayretlerini, sa’ylerini, himmetlerini akîm bırakır, inşaallah teâlâ.

Evet, bazen dış yüzü itibarıyla, kabuğu itibarıyla çirkin görünen şeyler vardır; fakat iç yüzü itibarıyla çok lâtiftir. Başta, konuya başlarken, Alvar İmamı’nın sözüyle ifade ettik: Seyyidinâ Hazreti Âdem’in yaşadığı, bir zelle idi. Bir zelle idi ki, ثُمَّ اجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَى “Ama sonra Rabbisi O’nu seçti de, tevbesini kabul buyurdu ve O’nu hidayetine mazhar kıldı.” (Tâhâ, 20/122) Sonra Allah, onu seçti, seçkinlerden yaptı ve arkadan gelen nesiller “Mustafeyne’l-Ahyâr”dan saydılar. Ne dediler? “Âdem, Safiyyullah!” dediler. “Hakikî şecerenin hikmeti / Dünyaya gele Muhammed Hazreti.” Hazreti Âdem, Cennet gibi bir güzellikler otağından ayrıldı fakat bir yönüyle, o otağa insanlığı çağırabilecek, Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm gibi bir “İnsan”a baba olma şerefi ile taçlandırıldı. ثُمَّ اجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَى Cenâb-ı Hak, öyle eylesin, inşaallah!..

O açıdan da başa gelen şeyler hakkında “Mutlaka arkasında bir hayır vardır!” demeli ve eklemeli: اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى أَحْوَالِ أَهْلِ الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Ehl-i küfür ve dalaletin hallerinden başka, her şeye hamd ü senâ olsun!” Elhamdülillah… Küfre girmedikten sonra, nankörlüğe düşmedikten sonra, Efendimiz’i tanımazlık gibi bir bahtsızlığa maruz kalmadıktan sonra, “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna safâ / Lütfunda da hoş, kahrın da hoş!.” (Yunus Emre) de, başına gelen her şeyi gönül hoşnutluğu içinde karşıla!..

   Nice servi revân canlar, nice gül yüzlü sultanlar, bir deryaya daldı ve boğuldular; ötede “Aldandık!” diyeceklere bedel -inşaallah- o mazlumlar ebedi âlem hesabına kurtuldular!..

Bir gün o ufka vardığın zaman, geriye dönüp diyeceksin: “Meğer yürüdüğüm yol, ne yolmuş! Ayağıma biraz dikenler battı ama!..” Evet, Kıtmîr, Halep’ten Türkiye’ye kaçak geçerken, belki bin kadar diken ayağıma batmıştı; çünkü ayakkabıları çıkarmak icap ediyordu; izlerden takip ederlermiş, sınırı geçiyorduk. Evet, “Meğer yürüdüğüm yol, ne yolmuş! Ayağıma batan dikenlere rağmen…” diyeceksiniz. Ayağımıza batan o dikenler.. veya iğneli fıçı gibi bir şeyin içine koymalar.. ya da yurttan-yuvadan sürgün edilmeler.. veya işte gözlerimizi bir kere daha yaşartan, ailece bir nehirde boğulmalar…

Daha evvel beş kişilik bir ailenin o nehirde boğulması… Daha evvel şöyle-böyle dünyanın değişik yerlerinde kendilerine -bir yönüyle- ârâm edecek yer arayanlar… Geçerken bütün o deryaya daldılar ve boğuldular. “Nice servi revân canlar / Nice gül yüzlü sultanlar / Nice Hüsrev gibi hânlar / Bütün, o deryaya daldı ve boğuldular!..” Buna çağın Amnofisleri sebebiyet verdi. Işık tuttular, “Bağrımızı açarız!” dediler; fakat onlar, her birisi bir yerde, yolun bir yerinde -bir yönüyle- biçilmiş ekin gibi kırıldı ve döküldüler. Binlerce… Binlerce…

Şimdi de binlerce, binlerce insan, değişik zahmetler, meşakkatler, ızdıraplar, ıztırarlar içinde. Ama o zahmeti, o meşakkati Cenâb-ı Hakk’a sunulan bir dua gibi kabul etmeli; evet, o ızdırabı/ıztırarı bir dua gibi kabul etmeli!.. Süfyân İbn Uyeyne hazretlerinin dediği gibi; “Bazen bir muztarrın duası ile, Allah, bütün bir ümmeti bağışlar!” İnleyin!.. Başınızı seccadeye koyun, secdede içinizi Allah’a dökün!..

Cenâb-ı Hak, bu kasvetli bulutları, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün dağıtacaktır. Şu sayılı günler dünyasında, öbür tarafa gidildiğinde, “Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sâbit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi’ ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider.” -Bir çay gibi akar gider, bir şimşek gibi çakar ve söner.- dememek için, burada hayatı dolu dolu yaşamak lazımdır, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Evet, وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ buyurduktan sonra ne diyor: وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Allah bilir; siz, bilmezsiniz!” (Bakara, 2/216) O, bilir. Zira Kur’an-ı Kerim’de, “Âlim” (عَالِم) diyor; Esmâ-i Hüsnâ’ya girmemiş Âlim. Sonra, “Alîm” (عَلِيم) diyor; Hazreti Ebu Hüreyre’nin saydığı Esmâ-i İlâhiyede “Alîm” var. Bir de “Allâmü’l-guyûb” diyor; o da girmemiş Esmâ-i Hüsnâ içine. Üç kipi ile kullanıyor Allah (celle celâluhu); sade kipi ile “Âlim”, “bilir”; mübalağa kipi ile “Alîm” diyor ve şiddetli bir mübalağa kipi ile de “Allâm” diyor, “Bilmediği hiçbir şey yoktur O’nun.” فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ Atom ağırlığı, elektron ağırlığı, nötron ağırlığı, proton ağırlığı hayır veya şerrin hepsini bilir Allah (celle celâluhu) ve size yapacağı muameleyi de ona göre yapar.

Cenâb-ı Hak, dağlar cesametinde hayırlar yapmaya muvaffak eylesin!.. Atom ağırlığı, molekül ağırlığı olsun, şer yapmaktan da bizleri uzak kılsın!.. اَللَّهُمَّ حَقَّ الْقَوْلِ، تُغْنِينَا بِهِ عَنِ اْلأَقَاوِيلِ الْبَاطِلَةِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ım! Beyan, tavır ve davranışta hak sözü temsil etmeyi ve onu dillendirmeyi bizlere müyesser kıl! Sözümüz her dem kıssa-i Cânân etrafında dönsün ve sözün gerçek künhüyle ilgili olsun; öyle ki bâtıl dedikodulardan bizleri alıkoysun! Ey Erhamerrâhimîn, ey Celal ve İkram Sahibi!..”

Bamteli: Ey İnsan!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

Ölmeye yüz tutmuş vicdanlar kalb masajı bekliyor!..

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), namaz kılarken sakalı ile oynayan birisini görünce, لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ لَخَشَعَتْ جَوَارِحُهُ Şayet bu adamın kalbi haşyetle dolsaydı, organları da huşu duyardı.” Evet, kalbinde haşyet olanın tavır ve davranışlarında da haşyet olur. Bu şekilde iç-dış bütünlüğünü yakalayan bir insan, diliyle olduğu gibi haliyle de hak ve hakikate tercümanlık eder; görenlere Allah’ı hatırlatır.

*Vicdanların öldüğü bir dönemde yaşıyoruz. Bazıları cankeş, bazıları sarhoş, bazıları yoğun bakımda. Bütün bütün kaybetmiş değiller; şöyle bir himmet eli uzandığı zaman zannediyorum onlar yeniden cana gelecekler. Kalb durmalarında yapılan spazm müdahalesi neyse, zannediyorum bu mevzuda da ruhumuzu okuyan, düşüncelerimizi okuyan, bize doğruyu gösteren, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolunu gösteren, Sahabe yolunu gösteren, dediklerini yaşayan ve yaşadıklarını söyleyen rehberlerin mualecesi de aynı şeydir. “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmadığınız şeyleri söylemek, Allah’ın en çok nefret ettiği şeylerdendir.” (Saff, 61/2-3) ikazını bir tokat gibi kabul eden, “Amanın, yaşamadığım şeyi söylememeliyim; söylediğim her şey yaşadıklarımın ifadesi ve hecelemesi olmalı; hatta sarih, açık delaletle de değil, hecelemesi olmalı tavırlarımın!” diyen, ne kadar derin olursa, o kadar da mütevazi, mahviyet ve hacalet içinde bulunan, halinden “Bu hakikatler kim, ben kim? O doğruluk kim, ben kim?” mülahazası dökülen insan -inanın- adeta bir sinerji kaynağı olur.

Evvelki gün müsemma vardı, dün isim müsemma birlikteliği, bugün ise sadece isim!..

*Bir dönemde Hakk’a teveccühler “isimsiz müsemma” şeklindeydi. Nakşî, Halidî, Kadirî, Şazilî, Bekrî, Cerrahî diye isimler bilinmiyordu. Fakat onların yaptıkları şeylerin hepsi vardı. Her yerde gürül gürül Allah anılıyordu. O, her sinede muallâ yerini koruyordu. Gönüller adeta O’nun tecelligâhı idi.

*Bir dönem geldi kalb ve ruh hayatına isim katan insanlar oldu ve zamanla meşrepler o insanların adlarıyla anılmaya başlandı. O halis insanlar sayesinde, müsemma kapı ardında kalmadı. O müsemma vicdanlarda derinlemesine duyuldu ve “isim müsemma birliği” oldu. Onlar bir derken, biri bin etmesini biliyorlardı. Onların dilinden çıkan bir “Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahuekber” kelimeleri binlere tekabül ediyor, gönüller itminana eriyordu. O dönemde isim müsemma at başı gidiyordu.

*Ne var ki bir gün de geldi, (istisnaları vardır) bazıları itibarıyla “müsemmasız isim” devri başladı. Çok hakikat ad, unvan, şekil ve surete takılıp kaldı.

Melekler Hazreti Âdem kıblesine doğru Allah’a secde ettiler ama Şeytan kibirlendi!..

*Cenâb-ı Hak, Hazreti Adem’i yaratacağı zaman, melekler, istifsar (işin aslını sorup öğrenme, meselenin açıklanmasını isteme) niyetiyle “Yeryüzünde kan dökecek ve fesat çıkaracak bir mahlûk mu yaratacaksın (ca’l edeceksin)?” (Bakara, 2/30) diye suâl tevcih etmişlerdi. İşin aslını ve Hakk’ın hikmetini öğrenince ise, سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ “Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin” (Bakara, 2/32) demiş ve Hazreti Adem’e secde emrini yerine getirmekte bir an bile tereddüt etmemişlerdi.

*Haddizatında bu secde Allah’a (celle celâluhu) yapılıyordu. Kâbe mihrap olarak önümüze konduğu gibi, o zaman meleklerin önüne de Hazreti Âdem (aleyhisselâm) konmuştu. Burada secde, Allah’ın isimlerinin en câmi aynası olan insanda odaklaşan esmâ-i ilâhiyeye ve hilâfet unvanlı o büyük mânâya müteveccihen oluyordu. Şeytan ise bu hassas dönemde virajı alamamış ve uçurumdan aşağıya yuvarlanmıştı. Emre itaatteki inceliği anlaması lazım gelen yerde, “Ben çamurdan yarattığına hiç secde eder miyim? Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten O’nu topraktan yarattın.” (A’râf, 7/12) demişti. Bu, küstahlık ve bir su-i edepti ki, ondaki kibir, haset ve hazımsızlığa delâlet etmekteydi. Belli ki şeytanın içinde bir hastalık vardı da Hazreti Âdem’e (aleyhisselâm) secde bahane olmuş ve bununla şeytanın küfrü açığa çıkmıştı.

Kibrine takılan Şeytan hak ve hakikati bile bile inkar etti; çağlar boyu onun tuzağına düşenler de!..

*Şeytan emre itaatteki inceliği anlamadığından fahre, gurura, kibre, enaniyete kapıldı. Kendi enaniyet gayyasında boğuldu. Her devirde enaniyet gayyasında boğulanlar gibi… Firavunlar gibi, Şeddadlar gibi, Nemrutlar gibi, Tiranlar gibi… Onlar enaniyet gayyasında, ziftinde boğuldukları gibi Şeytan da boğuldu gitti ama manen öldü. Öyle ki, hak ve hakikati bildiği halde “Öldükten sonra diriltilecekleri Gün’e kadar bana süre tanı!” (A’raf, 7/14) dedi ve insanları yoldan çıkarma kasdıyla mühlet istedi.

*Demek enaniyet öyle bir Allah belası ki, İblis hakikati gördüğü halde, yine de gelip gelip ona takılıyor. Çünkü o enaniyetin menfur meşcereliğinde kibir neşv ü nema buluyor, gurur neşv ü nema buluyor, müşarün bilbenan olma (parmakla gösterilme) mülahazası neşv ü nema buluyor, takdir edilme mülahazası neşv ü nema buluyor, herkes tarafından alkışlanma mülahazası neşv ü nema buluyor, rahat etme mülahazası neşv ü nema buluyor, saray mülahazası neşv ü nema buluyor… Enaniyet dediğimiz, Allah belası böyle bir meşcerelik!..

*Şeytan gerçekleri gördüğü halde “Bana fırsat ver, uğraşayım bunlarla!” dediği gibi, bugün de bir kısım insanlar bütün hakikat önlerinde olduğu halde bakıyorlar ama göremiyorlar. Görüyor gibi oluyorlar ama değerlendiremiyorlar. Nur’a “zulmet” diyorlar. Ruh-u Revan-i Muhammedi’nin şehbal açmasına, kendilerine karşı açılmış bir bayrak nazarıyla bakıyorlar. O’nun mübarek namının yükseltilmesini, kendi kadir ve kıymetlerini yere çalma şeklinde yorumluyorlar. Bakın aynı körlük Amnofis devrinde, Ramses devrinde, Hitler devrinde, Stalin devrinde, Lenin devrinde, Jul Sezar devrinde devam ettiği gibi, bütün çağlar boyu da hep devam edegelmiştir. Allah, bu bakıp da göremeyen insanların gözlerini açsın!..

Bencillik bağlarından kurtulmanın yolu yüce bir mefkûreye bağlı kalmaktır.

*Kayıp gibi gördüğünüz şeylerde bile yemin ederek söyleyebilirim, hep kazanıyorsunuz. Hep kazanıyorsunuz çünkü mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.

*İnsan yüce bir gaye-i hayale bağlanmalı; yüksek hedeflerin peşinden koşmalı ve himmetini hep âli tutmalıdır. Öyle ki, mefkûre muhacirleri bir anda dünyanın çehresini değiştirebilecek kadar yüksek gaye-i hayaller peşinde olmalıdırlar. Zira himmetler âli ise, davranışlarla ona yetişilemediği durumlarda bile Allah, niyetlerle o boşluğu doldurur ve kişiyi hayalinde kurguladığı hedefe göre mükâfatlandırır. Yani insan, realize edilemeyen güzel niyetlerinin bile sevabını alır.

*Hakk’ı anlatmak ve i’lâ-yı kelimetullah mülahazası içinde yaşamak gibi bir mefkûre ve gâye-i hayal, insanın kendi benliğinden uzaklaşması ve bencilliğinden kurtulması için de çok önemlidir. Çünkü insan, bir gâyeyi bütün varlığıyla sahiplenirse, artık hareket, tavır ve davranışlarını o gâye istikametinde değerlendirmeye çalışır. Üstad Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder “Gâye-i hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” Demek ki, benlikten tecerrüt etmenin, her şeyi bencilliğe bağlamaktan kurtulmanın yolu, O’na bağlanmak ve her şeyi O’nunla alakalı bir hususa bağlamaktır.

Allah ve Rasûlü için hicret edenler, gittikleri yerde mutlaka Rabbimizin rızasını ve Efendimiz’in hoşnutluğunu bulurlar!..

*İmam Buhari Hazretleri’nin Sahih’inde ilk hadis şu mübarek beyandır:

إِنَّمَا اْلاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ وَ مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ

“Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti neyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olmuş demektir. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikâhlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur (orada onu bulur).”

*Tavsiye ederim; gidin Afrika’da yatırım yapın. Oralarda belli zeminler oluşturun. Türkiye’nin zenginliğine zenginlik katın. Dünyanın zenginleri haline gelin. Ve gittiğiniz yerlerde kendi irfan dünyanızı takviyeye bakın. Orada isterseniz okullar yapın, üniversiteler açın, talebelere bakacağınız yurtlar açın.

*Enaniyetten uzaklaşmanın, kendine takılmamanın, Allah’la arasındaki şeylerde hüsufa-küsufa sebebiyet vermemenin tek yolu vardır. Altından, zebercetten, zümrütten döşeli bir yolu vardır o da budur, yüksek bir gaye-i hayale dilbeste olmak, gönlünü kaptırmak.

Dünyanın Üç Yüzü

*Dünya bir yandan çok kıymetli ve değerlidir; diğer taraftan ise o, hadislerde bir cîfe, bir leş yığını olarak tarif edilmekte ve onun talipleri de köpeklere benzetilmektedir. Hazreti Üstad bu ikilem gibi gözüken meseleyi “dünyanın üç yüzü” vardır diyerek açıklığa kavuşturuyor.

*Hazreti Bediüzzaman şöyle diyor: “Dünyanın üç yüzü var: Birinci yüzü, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsına bakar. Onların nukûşunu gösterir. Mâna-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubât-ı Samedaniyyedir. Bu yüzü gayet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır. İkinci yüzü, âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır. Cennet’in mezraasıdır. Rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil, muhabbete lâyıktır. Üçüncü yüzü, insanın hevesâtına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesâtı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü: Fânidir; zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadiste vârid olan tahkir ve ehl-i hakikatın ettiği nefret bu yüzdedir. Kur’ân-ı Hakim’in kâinattan ve mevcudâttan ehemmiyetkârane, istihsankârane bahsi ise, evvelki iki yüze bakar. Sahabilerin ve sair ehlullahın mergub dünyaları, evvelki iki yüzdedir.”

“Sıfatlar Zât’ın ne aynı, ne de gayrıdır.”

*Geçmişten bugüne İslâm uleması, o baş döndüren cehd ve gayretleriyle, enbiya-i izâmın esmâ ve sıfat mevzuunda beyan buyurdukları hususları biraz daha açmış, meselenin vuzuhu adına şerhler yapmış, o hususları bizim daha iyi anlayacağımız hâle getirmiş ve netice itibarıyla Zât-ı Ulûhiyet hakkında yanlış telakkilere düşmekten bizi sıyanet etmişlerdir. Bütün bunlara rağmen, mesela sıfatlar Zât’ın aynı mı gayrı mı diye münazara ve münakaşalar söz konusu olmuştur.

*Malum olduğu üzere, ilim, hayat, sem’, basar, irade, kudret, kelâm, tekvîn gibi sıfatların Zât’ın aynı olarak kabul edildiğinde, bu sıfatların da tek tek kadim olmuş olacağı, dolayısıyla taaddüd-ü kudemâ lazım geleceği, bunun ise Allah’ın vahdaniyeti hakikatine aykırı olacağı ifade edilmiştir. Buna karşılık sıfatlar Zât’ın gayrı olarak görüldüğünde ise, sıfat-ı sübhaniyenin Allah’ın gayrında mülâhazaya alınmış olacağı, bunun ise Allah’ı hâdis (sonradan meydana gelmiş) bir şeyle ittisaf mânâsına geleceği, dolayısıyla bu durumun da kabul edilemeyeceği söylenmiştir. İşte bu mülâhazalarla ortaya konan vartalara düşmemek için Ebû’l-Hasen el-Eş’arî Hazretleri, “Sıfatlar Zât’ın ne aynı, ne de gayrıdır.” diyerek işin içinden sıyrılmak istemiştir. Bu izahın kaçamak bir yanı olduğu söylenebilir, ancak böyle bir ifadenin ulûhiyet hakikatine duyulan bir saygının neticesi olduğu muhakkaktır. Bu meseleler beşer idrakini aşan mevzular olduğundan, vahyin bize bildirdiğinin ötesinde kesin ve net bir şey söylememiz mümkün değildir; söyleme cüretinde bulunanlar ise bir sürü çarpık anlayış ve tenakuzun içine düşmüştür/düşmektedir.

İnsan, varlığın özü, usâresi; kâinatların fihristi ve hülâsasıdır.

*Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine bakan yanıyla dünya mektubât-ı Samedaniyyedir, çok güzel ve sevgiye layıktır. Bu yönüyle dünyaya bakınca ağaca sarılır öpersin, “Benim Rabbim’in bir kelimesi!” dersin. İnsana sarılırsın, aşkla-iştiyakla kucaklarsın, “Benim Rabbim’in ahsen-i takvimi bu!..” dersin. Bütün insanlığa bakarken “Bunlar benim Rabbim’in kelimeleri, cümleleri, paragrafları, kitapları!..” dersin. Kitap kadar mana ihtiva eder insan, çünkü insan bütün kâinatın fihristi mahiyetindedir.

*İnsan, varlığın özü, usâresi; kâinatların fihristi ve hülâsasıdır. Hazreti Ali (kerremallahu vechehu) “Kendini küçük bir cirim görüyorsun; hâlbuki bütün âlemler sende gizlidir. Sen bütün kâinatın bir fihristisin.” der. M. Akif, seyyidina Hazreti Ali’nin sözünü nazmen ilaveleriyle şöyle ifade etmiştir: “Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen / “Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insan, fakat bilsen. / Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir: / Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.”

*“Âlem-i kesretten ey sâlik firar eyle yürü / Ferd ü Vâhid bârgâhında karar eyle yürü.” (İsmail Hakkı)

Hak Yolunun Cilveleri ve Mümince Duruş

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Haset ve kıskançlık duygularından kaynaklanan amansız ve insafsız saldırılar karşısında inanmış gönüllere düşen sorumluluklar nelerdir?

Cevap: En başta ifade edilmesi gerekir ki, çekememezlik ve kıskançlıktan kaynaklanan zulüm ve haksızlıklar, dünden bugüne eksik olmadığı gibi, bundan sonra da eksik olmayacaktır. Hazreti Âdem’in oğlu sağanak sağanak vahyin yağdığı bir hanede neşet etmiş olmasına rağmen kıskançlık ve çekememezlikle başı dönmüş, bakışı bulanmış ve neticede kardeşinin kanına girmiş ve onu katletmiştir. Esasında şeytan bununla ilk oyununu oynamış ve insandaki bu zayıf damarı kullanarak ona dediğini yaptırmıştır.

Kavminin öldürdüğü peygamber olarak ilk akla gelen Hazreti Zekeriyya’dır. Fakat bildiğiniz gibi insanları Allah’a davet eden daha nice peygamber kendi halkı tarafından boğazlanmıştır. Seyyidina Hazreti Davud, hem de ayaklar altında ezilmeden kurtardığı kavmi tarafından iki ayağı bir pabuç içine sıkıştırılmıştır. O büyük peygambere, sıradan bir insana bile isnatta bulunmaktan çekineceğimiz yüz kızartıcı bir amelle iftirada bulunulmuş ve bunun sonucunda o, tabuta el basıp yemin etmeye zorlanmıştır. Yalan ve iftiralarla Hazreti Süleyman (aleyhisselam) hakkında -hâşâ ve kellâ- cinci, ifritçi ve büyücü gibi bir algı oluşturulmuştur. İnsanlığın İftihar Tablosu’na da (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberlikle serfiraz kılınmasını hazmedemeyen haset ve kıskançlığın zebunu insanlar tarafından -hâşâ ve kellâ- sâhir ve kâhin denmiştir. Hâsılı, peygamberler, beraberlerindekiler ve onlardan sonra gelenlerden hak ve hakikat adına gayret gösteren niceleri bu yolda değişik iftira, tahkir ve saldırılara maruz kalmıştır. Bundan sonra da benzer sıkıntılar olacak ve hak yolunda hizmet eden insanlar çeşit çeşit eziyet, işkence ve iftiralara maruz kalacaklardır.

İmtihanın Süresini Zamanın Sahibi Belirler

Bütün bunlar karşısında hak erlerine düşen vazife, başlarına gelen musibetleri gönül rahatlığı ile karşılama, şikâyet etmeme, hatta kendilerine bütün bunları reva görenlere küsmemedir. Nakledildiğine göre, Hallac-ı Mansur, istiğrak halinde söylediği “enelhak” sözünden dolayı mahkûm edilip elleri kesilince, kanlar içindeki kesik kollarını yukarıya doğru kaldırıp “Allah’ım! Bana bunu reva görenleri Sen affetmeden ruhumu teslim etmek istemiyorum.” der. İşte bu söz, büyük insan sözüdür. Bu sözün, kendisinden sekiz asır sonra dile getirilen, “Beni memleket memleket gezdirenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim.” ifadesinden bir farkı yoktur.

Evet, bu yolun yolcuları bundan sonra da farklı farklı sıkıntılara düçar olacaklarını bilmeli ve bunlar karşısında asla küsmemeli ve darılmamalıdır. Bazı şairlerin yaptığı gibi dertlere destan kesmemeli, kaderden ve ilâhi icraattan şikâyetçi olmamalı ve arkalarında daha sonra gelen nesiller için birer şikâyetname bırakmamalıdır. İnsan maruz kaldığı sıkıntılar karşısında kat’iyen “ne zamana kadar” demek suretiyle kaderi tenkit etmemeli, feryad ü figan etse bile duygularını sinesine hapsetmesini bilmeli, tenha yerleri kollayarak oralarda içini dökmeli fakat asla bu feryatlarını başkalarına duyurmamalıdır. Zira imtihanın süresini Zamanın Sahibi belirler. Siz O’nun işine karışırsanız, kendi işinizi karıştırmış olursunuz. Asıl olan O’nun her icraatını saygıyla karşılamasını bilmektir.

Bazen celalden cefa bazen de cemalden safa gelebilir. Önemli olan bunların her ikisini de bir bilmektir. Yani ne cemalden gelen safa ile sevinmeli ne de celalden gelen cefa ile yerinmelidir. “Ne yaptım ki bütün bunlar başıma geldi? Neden bu tür ızdırap ve sıkıntılar hep beni buluyor? Neden bu güft ü gûlar? Neden bu çekememezlik ve hazımsızlıklar?” demek, Sünnetullah’tan habersiz yaşamak demektir. İnsanlar enbiya-i izamı, evliya-i fihamı çekememişler. Sizi çekemeseler ne olur?

Aldırmayın Söylenenlere, Doğru Bildiğiniz Yolda Hızınızı Katlayın!

Bir söz sultanı ne hoş söyler:

“Kazara bir sapan taşı, bir altın kâseye değse;

Ne kıymeti artar taşın, ne kıymetten düşer kâse!”

Şayet siz altın kâseyseniz varsın başkaları size taş atsın, varsın sizi olmadık şeylerle kınasınlar. Aklı ermeyen bazı kimselerin edip eyledikleri karşısında hak erlerine düşen vazife, bütün bunlara aldırmama ve doğru bildikleri yolda yürümeye devam etmektir. Onlar kendilerine yöneltilen nâseza nâbeca sözlere ve tenkitlere takılmamalı, bunlarla zihinlerini dağıtmamalı, bilakis bütün himmetlerini yapmaları gerekli olan işe teksif etmeli, vazifelerini hakkıyla ifa etmeye çalışıp neticeyi Allah’a bırakmalıdırlar. Zira Cenâb-ı Hak, gelecek olan nesl-i cedidin özelliklerinden birisi olarak,

وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لائِمٍ

“Onlar kınayanın kınamasına aldırış etmezler.” (Mâide Sûresi, 5/54) buyurmuştur.

Bütün bunlar bana Alvar İmamı’nın şu sözünü hatırlattı:

“Âşık der inci tenden;

İncinme incitenden;

Kemâlde noksan imiş;

İncinen incitenden.”

Eğer sizin ötede bir kemâl beklentiniz varsa, burada kemâl iddiasında bulunmamalısınız. Zira bu, kemâlsizlik emaresidir. İnsanın kendisini büyük görmesi, halkın alkış ve takdirini beklemesi ötede karşılaşacağı kayıplar adına bir iflas yatırımıdır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği güzel şeyleri dünyada yiyip bitiren bir insan,

أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا

“Bütün iyi işlerinizin semerelerini dünya hayatınızda tükettiniz!” (Ahkâf Sûresi, 46/20) âyetinin tokadına müstahak olacaktır. Bu itibarladır ki mü’minler, Allah’ın lütfedeceği kemâlatı öteye bırakmalı, orada hiçbir şeyin eksik olmaması adına burada dişini sıkıp katlanmalıdır. Bu yapılabildiği takdirde Allah’ın izniyle hayırlı iş ve faaliyetleri hiç kimse engelleyemeyecektir. Yeter ki kendilerini milletinin ikbal yıldızını parlatmaya vakfetmiş adanmış ruhlar, hayatlarını adanmışlık yeminine bağlı bir çizgide sürdürsünler. Aksine onlar, ev alma, servet sahibi olma, şahsî rahat ve istikbali için yatırım yapma gibi dünyevî arzulara kendilerini kaptırdıkları an Allah hizmet imkânlarını ellerinden alır ve bu işi yıpranmamış, aşınmamış, dünya karşısında diş kırmamış yeni bir nesle teslim eder. Bu açıdan adanmışlar, adanmışlıklarını son kerteye kadar korumalıdırlar.

İstiğna En Büyük Kredi

Buhârî ve Müslim gibi muteber hadis kitaplarının muhtelif rivâyetlerinde nakledildiğine göre; Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselam) bir yahûdiden veresiye yiyecek satın almış ve borcuna mukabil zırhını rehin bırakmıştı. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), bu borcu ödeyemeden âhirete irtihal buyurmuş; ne zaman sonra, Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) bedelini vererek Nebî yadigârı bu mübarek zırhı rehin olmaktan kurtarmış ve onu Hazreti Ali’ye (radıyallahu anh) emanet etmişti. Nezâhetin Hülâsâsı (aleyhissalâtü vesselam) ashabından borç almayı istiğna anlayışına muvafık bulmamış; onlardan herhangi bir dünya malı istememeyi, risâlet vazifesine karşılık ücret beklememe esasının icabı saymıştı. Din-i Mübîn’i tebliğ ve temsil etmesine, insanlara iki cihanın saadet vesilelerini bildirmesine ve hususiyle Sahabe’ye Cennet yolunu göstermesine mukabil en küçük bir menfaat talep etmediğini bu vakıayla bir kere daha ortaya koymuş ve peygamberlik davasının vârislerine yine güzel misal olmuştu.

Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) halife seçildikten sonra da komşularının koyunlarını sağarak geçimini sağlamaya devam etmişti. Bir müddet sonra, önde gelen sahabi efendilerimizin ısrarları üzerine, cüz’î bir maaşa razı olup koyun sağmaktan vazgeçmişti. Hizmetine mukabil maaş almak ona çok ağır gelmesine rağmen devlet işlerini aksatmamak için buna katlanmıştı. Bununla beraber, kendisine takdir edilen parayı kullanırken elleri titrerdi. Âhirete göçtüğü zaman, “Benden sonraki halifeye verilsin!” diyerek geride küçük bir küp bırakmıştı. İkinci Halife Hazreti Ömer’in huzurunda açılan küpten küçük küçük paracıklar ve bir de mektup çıkmıştı. Kısacık namede şöyle deniyordu: “Bana tahsis ettiğiniz maaş bazı günler fazla geldi. Bunu harcamaktan Allah’a karşı hayâ ettim; zira bu, halkın malı olduğu için devletin hazinesine katılmalıdır.” Hazreti Ömer, bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamamış ve “Ey Ebu Bekir, bize yaşanmaz bir hayat bıraktın.” demişti. Demişti ama onun hayatı da selefininkinden geri kalır gibi değildi.

Yanlış Yorumlanan İzzet ve Onur Anlayışı

Bazı mağrurlar, “Mütekebbire karşı tekebbür…” sözünü yanlış yorumluyorlar. Oysaki Hazreti Ömer, tevazu ve sadeliği içinde kendi olarak başkalarını dize getiriyordu. Hazreti Ömer (radıyallahu anh) döneminde, bugünkü Suriye ve Filistin toprakları da Müslümanların eline geçmişti. Fetihten sonra, ordu kumandanları Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını isteyince, oranın ileri gelenleri, “Biz, Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını alacak zatın vasıflarını çok iyi biliyoruz; bu anahtarları ondan başkasına veremeyiz.” demişlerdi. Daha onlar, aralarında bu konuyu müzakere ederlerken, Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) hazineden bir deve almış, hizmetçisini de yanına katarak yola koyulmuştu. Mü’minlerin halifesini karşılamak için nehrin kenarına koşanlar onu görünce hayretler içinde kalmışlardı. Çünkü dünyanın o dönemdeki en büyük devletinin hükümdarı, ayağındaki mestleri çıkarıp koltuğunun altına koymuş, hizmetçisini taşıyan devenin yularını eline almış, sıradan bir insan gibi başı önde yürüyordu. Dahası, üzerinde de giysi olarak basit bir elbise vardı ve bu elbise yol boyu devenin üstündeki semere sürtüne sürtüne birkaç yerinden yırtılmıştı. Hazreti Ömer bu yırtık yerleri -birer şeref nişanesi ekler gibi- yeniden yamamıştı. Bazıları kendisine bu halinin küçük görüleceği imasında bulununca, o “Allah bizi İslam dini ile aziz kılmıştır; bundan başka bir şeyde izzet aramamız beyhudedir. Mademki bizi aziz eden İslam’dır; izzeti ve şerefi onun dışında aramayız ve istemeyiz.” diyerek sesini yükseltmişti. Bütün bu olup bitenleri bir köşeden seyreden Kudüs’ün ruhânî reisleri, “İşte, biz, anahtarları ancak bu zata veririz. Çünkü kitaplarımızda haber verilen vasıfların hepsi bunda mevcuttur!” demiş ve onları Hazreti Ömer’e teslim etmişlerdi.

“Devletin Malı Deniz…” Diyenler Kimi Örnek Alıyor?

Hazreti Osman (r.a.) zengin birisiydi. Fakat o, dünyayı kesben terk etmese de kalben terk etmişti. Zira o, Tebük seferinde ordunun teçhizatı adına sahabe-i kiram infaka çağrıldığında, beş yüz deveyi yüküyle birlikte hem de kalbi “cızz” etmeden verecek kadar cömert birisiydi. Zannediyorum İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona, “Osman’ım! Sen her şeyini ver!” deseydi, o gözünü kırpmadan sahip olduğu bütün mal varlığını Allah yolunda infak ederdi.

Damad-ı Nebi, Haydar-ı Kerrar Hazreti Ali (radıyallahu anh) halife olduğu dönemde İslam devleti, şimdiki Türkiye’nin yirmi katı büyüklüğündeydi. İslam orduları bir taraftan Mâverâünnehir’e, diğer yandan Çin Seddi’ne ulaşmış; beri taraftan da tâ Cebelitârık’a dayanmışlardı. Sınırları böylesine geniş ve adeta o zamanın süper devleti sayılan bu büyük gücün başında bulunan Hazreti Ali (radıyallahu anh), kış gününde yazlık elbise giyiyor ve bunun sebebi sorulunca da “Ben, kendi imkânlarımla ancak bu kadarını temin edebiliyorum!” cevabını veriyordu. Seyyid Kutup’un ifadeleriyle onun bu tavrı içtimaî adalet, yüksek insan ruhu, toplumla bütünleşme, herkesi kendine tercih etme veya başkaları için yaşama diyeceğimiz gerçek adalet düşüncesiydi.

Hazreti Hasan Efendimiz de, Hazreti Hüseyin Efendimiz de, Hazreti Fâtıma Validemiz de, Hazreti Âişe Annemiz de aynı duygu ve düşüncelere sahip idiler. Onlar ve onların yolunda gidenler hep bu beklentisizlik ve adanmışlık ruhuyla yaşadılar. O halde öyle olmayanlara sormak lazım: Örneğiniz kim sizin? Allah aşkına, yazlığınızla kışlığınızla örneğiniz kim sizin? “Çocuğum.. torunum..” derken, “Devletin parası deniz..” düşüncelerini seslendirirken siz kimi örnek alıyorsunuz Allah aşkına? Eline geçirdiği imkânları haram helal demeden kullananlar Kârunların, Ramseslerin, Amnofislerin hazin sonunu görmüyorlar mı? Allah’tan korkup hicap etmek lazım!

Evet, seleflerinin yolunda giden adanmışlar, adanmışlığın haysiyet ve şerefini korumalıdırlar. Onlar gönüllere girmek istiyorsa, tevazu, mahviyet ve hacalet ile muhatapların karşısına çıkmalı ve kibrin her türlüsünü yerin dibine gömmelidir. Ve yine onlar kendilerinden sonra evlatlarını, torunlarını, dünyevi rahatlarını, yazlık ve kışlıklarını düşünmemeli; sadece mefkûreleri istikametinde yürüyerek yıkılmış ruhumuzun abidesini yeniden ikame etmeye çalışmalıdır. Aksi takdirde kesinlikle bilinmeli ki, istiğna ruhuyla hareket etmeyenler Hazreti Dâvut gibi ortaya çıksa da Tâlut gibi hasede düşecek; Hazreti Harun gibi meydana çıkacak fakat Karun gibi yuvarlanıp gideceklerdir. Zira dünyaya talip olmuş ve ona yenik düşmüş insanlardan şimdiye kadar yıkılmadık kimse kalmamıştır. Alvar İmamı’nın ifadesiyle, “nice servi revân canlar, nice gülyüzlü sultanlar, nice Hüsrev gibi hanlar ve nice tâcdarlar” dünya denen o kandan irinden deryada boğulup gitmişlerdir.

Bu itibarladır ki mefkûre yolcuları, kendileri için önemli bir güç kaynağı olan adanmışlık ruhunu hiçbir şeye feda etmemeli; sıfır olarak dünyaya gelip, sıfır olarak öbür âleme yürüme yüksek mefkûresini hiçbir zaman kaybetmemelidir. Allah’tan dilerim ki, bu yüce davaya gönül vermiş insanlar dünya karşısında çelmeye gelmesin, bir el enseyle devrilmesin ve bir kündeyle yıkılıp gitmesinler.

Ziya Paşa’nın dediği gibi, “Cahil geziyor zevrak-ı ikbal-i safada / Arif yüzüyor merkez-i girdab-ı belada.” Biz bela girdabının merkezinde yüzelim ama kat’iyen başkalarının şatafatlı hayatlarına imrenmeyelim. Allah’ın huzuruna giderken kabirde Münker ve Nekir melekleri, “Dünyada ne bıraktın?” diye sorduklarında, biraz düşündükten sonra, “Vallahi bir şey gelmiyor aklıma!” diyecek kadar öbür tarafa yiğitçe yürümeye bakalım. Mesleğimizin esası işte budur.

Elbette ki hayatlarına ticaretle başlamış, onu ticaretle sürdüren insanların hali farklıdır. Onlar çalışıp kazanacak, kazanıp hayır faaliyetlerinin destekçisi olacaktır. Ama unutmayın sizin istiğnanız hayırsever insanların size teveccüh edip tavsiyelerinizi yerine getirmeleri adına en büyük kredinizdir. Eğer siz de onlar gibi olma sevdasına tutulursanız, Rabbim muhafaza buyursun, devrilip gidersiniz. Devrilmemek için dünyevî sevdaya düşmemek lazımdır. Öyle ki, dünya bütün saltanatıyla ayağınızın ucuna kadar gelse, onu bir levsiyat gibi görerek ayağınızın ucuyla itmesini bilmeniz gerekir. Bizim yolumuz budur. Bu açıdan öteye giderken, “Ne dünyadan safa bulduk ne ehlinden recâmız var. Ne dergâh-ı Huda’dan maada bir ilticamız var.” mülahazalarıyla gitmeliyiz. Eğer böyle olursanız, böyle kalırsanız, ömür boyu hür yaşar ve hiç kimseye diyet ödeme mecburiyetinde kalmazsınız. Dolayısıyla başkalarının sizi bitirmek için kurduğu entrika ve ayak oyunlarına düşmezsiniz. Yoksa paçayı bir kere kaptırdınız mı, paçayı kaptırdığınız kişilerin kukla ve piyonu olur, size güvenip bel bağlamış insanların ümit ve itimadını yıkar, kendinizi kurtarmak için yalan ve aldatmalara girersiniz ki, bunlar İslâm’a ve Müslümanlara yapılacak en büyük kötülüktür.

Şeytan ve Çağdaş Takipçileri

Herkul | | HERKUL NAGME

Şeytan, Allah’ın rahmetinden uzak düşmüş, işi azgınlık ve azdırma; varlığını fitne, fesat, nifak ve şikak ekseninde sürdüren lanetlik bir tâli’sizdir. Şeytânettir onun her işi ve şer peşinde koşar sürekli; koşar ve insanlarda kötülük duygularını tetikleyerek, onları iyilikten, güzellikten ve faziletten uzaklaştırarak âdeta kendine benzetip aveneleri hâline getirir. Dinî emirlere başkaldırma, Allah ve Peygamber’in dediklerini tersine çevirme, menhiyât yollarına su serpip insanları bohemleştirme onun en çok üzerinde durduğu hususlardandır. O her zaman ve her yerde kanun ve kural tanımamazlığı yeğler atmosferine girenlere.. böylelerinin hırslarını şahlandırır, cismanî ve bedenî arzularını kamçılar, onlara sürekli çalma-çırpma yollarını gösterir, zevk u safâ ile başlarını döndürür ve pek çoğunu kendi gibi iblisleştirir.

Belli hikmet ve maslahatlar için insanın varlık atlasına yerleştirilmiş bulunan bir kısım insanî hisleri olumsuzluk istikametinde kullanmada onun eşi-menendi yoktur.. o, kirli atmosferine girme bahtsızlığına maruz kalanlara güzellikleri çirkin, çirkinlikleri de güzel göstermede fevkalâde mâhirdir. Avladığı tâli’sizleri iğfal ve propagandalarıyla öylesine beden ve cismaniyetin kulları-köleleri hâline getirir ki, artık böylesi zavallıların bir daha da hakikî insan olma ufkuna yönelmeleri âdeta imkânsızlaşır…

İnsanoğlu bu muzır mahlûku ilk defa Hazreti Âdem’e secde hâdisesinde Allah’a başkaldırmasıyla tanısa da, bu bahtsızın sergüzeştisi, –Allahu a’lem– iç problemleri ve düşünce çelişkilerine bağlı olarak çok daha eskilere dayanmaktadır. O, tabiatındaki potansiyel kıskançlık hissi, aldatma cibilliyeti, benlik duygusu, isyan ruhu ve şöhret zaafıyla –bütün bunlarda iradesi bir şart-ı âdî– günümüzdeki takipçileri gibi isyan ahlâkıyla sürekli köpürüp duran, fesada kilitlenmiş, bayağılardan bayağı bir varlıktır. Onun iç dünyasını ve mahiyetini teşkil eden esas unsurlarında sürekli kötülük duyguları kaynayıp durduğu için yörüngesine giren ins ve cinden herkese de aynı şeyleri mırıldanır. Hususiyle de bir kısım karakter problemi olanları kendine benzetmeye çalışır ve böylelerine mütemâdiyen şeytanî mülâhazalar üfler.. onların dem ve damarlarında dolaşır.. ve bu bahtsızlara hep negatif şeyler fısıldar. Bu zavallılar, iç dünyalarında şekillenen söz, beyan ya da yazıya dökülen düşünce şeklindeki olumsuzlukları kendi fikirleriymiş gibi sanırlar ama bütün bu menfîliklerin arkasında şeytanî dürtülerin olduğu açıktır. Bu itibarla da, insanlara karşı ve hususiyle de ehl-i imana karşı kin ve nefret taşıyan, onları baştan çıkarmaya çalışan, yer yer bir kısım zayıfların hayvanî hislerini tetikleyerek bunları bohemliğe sürükleyen, kendi gibi düşünmeyenlere saldıran, yerinde kargaşa çıkarıp genel havayı geren ve değişik kesimleri karşı karşıya getiren, her zaman nifak ve şikak peşinde koşan, Kur’ân ifadesiyle, mü’minlerle bulunduklarında onlardan görünen, radikal küfür babalarının yanlarına döndüklerinde de gerçek düşüncelerini ortaya koyan bu tür fitne örgütleri ve şeytan aveneleri de mecazen şeytan kabul edilegelmiştir ki, Kur’ân’ın şeyâtîne’l-insi ve’l-cinni[1]ayetinde deşifre ettiği insî şeytanlar da işte bunlardır.

Hazreti Âdem’e secde emrine “hayır” diyerek isyan bayrağı açan, hatta daha da ileri giderek Hakk’a karşı diyalektik ve cedele girişen şeytan ne ise, günümüzün modern Mefistoları da onun izinde hemen her zaman sürekli iyiye-güzele başkaldırmakta, Allah’ı, Peygamber’i unutturmaya çalışmakta ve şeytanî mülâhazaların gelişip güçlenmesine zemin hazırlamaktadırlar. Goethe’nin de Faust kitabında ifade ettiği gibi, dünden bugüne şeytan ve insan mücadelesi, küfür ve iman retleşmesi hiç dinmemiştir ve dinmeyecektir de… Bu mücadele çerçevesinde bazen zemin küfür ve ilhada müsait hâle getirilmiş ve mülhidler bütün bütün küstahlaştırılmış, bazen mü’min gönüller kaba kuvvetle sindirilmiş, bazen bir kısım şımarık ruhlar kendilerinden başka kimseye hakk-ı hayat tanımama despotizmasına girmiş, bazen de günümüzde pek çok emsaliyle ürperdiğimiz türden ne zulümler ne zulümler işlenmiş ve işlettirilmiştir!.. Düşünmemişlerdir bu tiranlar kendilerinden daha güçlü bir “Kudret-i Kâhire”nin mevcudiyetini.. düşünmemişlerdir zalimin zulmü varsa mazlumun da Allah’ı olduğunu, bugün insanlara cevr u cefâda bulunanların yarın sürüm sürüm hâle gelip inleyeceklerini. Bundan daha acısı da, hayatlarını zalim ve müstebitlerin güdümünde sürdüren tâli’sizler, olup bitenlerden hiç mi hiç bir şey anlamamışlardır; anlamamış ve hep başlarındaki tiranların emellerine hizmet etmişlerdir. Fark edememişlerdir ne duruma düştüklerini ve ne bayağı işlere itildiklerini. Böyleleri için ne hoş söyler Namık Kemal: “Muîni zalimin dünyada erbâb-ı denâettir / Köpektir zevk alan sayyâd-ı bîinsâfa hizmetten.” İşin doğrusu, böylelerinin sonu da her zaman çok acı olmuştur ve olmaktadır. Atalarımız, “Şeytanın dostluğu darağacına kadardır!” derler. Bunların akıbeti de işte hep böyle noktalanmıştır. Bunlar dünyada hiç gülmedikleri gibi geleceklerinden de asla emin olamamışlardır; olamazlardı da, zira insî-cinnî şeytanlar onların ruhlarını çarpmıştı.. evet, onlar bir kere daha Mefisto’nun o sinsi oyununa gelmişlerdi.. aldanmışlardı dost görünen düşmanlara ve kendilerinden sandıkları yabancılaşmış ruhlara.

Şimdilerde bu gariplerden garip dünyaya musallat olan mülhidler, münkirler, bohemler, şehvet simsarları, hak ve adalet bilmez tiranlar; tâli’siz yığınlara şeytanların yapmadıklarını, yapamadıklarını yapmaktadırlar. Öyleki, düşünceleri olabildiğine kirli, ağızları bozuk, içleri kin ve nefretle köpürüp duran bu şer şebekeleri, kendileri gibi düşünmeyenlere sürekli saldırmakta, herkese bir çeşit kara çalmakta, istediklerini göklere çıkarırken istemediklerini de rahatlıkla yerin dibine batırmaktadırlar. Âkif merhum, lanetle anılan bu müstağriblerden bazıları hakkında ağır bir üslûpla da olsa şunları söyler: “Üdebâmız ana-avrat sövüyor birbirine / Türlü adlarla çıkan nâmütenâhi gazete / Ayrılık tohumları saçıyor bol bol memlekete…” Evet bu, evvelki gün öyle olmuştu.. dün de öyleydi.. şimdi de öyle…

Allah, bizleri, “Şeytanın arkasına takılıp gitmeyin; o sizin için apaçık bir düşmandır ve sizi hep hayâsızlık ve çirkin işler yapmaya teşvik etmektedir.”[2] diyerek ondan uzak durmaya çağırmış.. “(O lanetlik küstah, Allah’ın kendisini kovmasına karşılık) Ben de Senin kullarından bir kısmını kendime râm ederek her zaman onları saptıracak ve çeşit çeşit kuruntularla avutacağım.”[3] beyanıyla bu mel’ûnun hıncını hatırlatarak bizi teyakkuza sevk etmiş.. “Sen beni lanetlediğin için ben de Senin kullarının yolunu keserek sürekli onları gözlemeye koyulacağım; onlara pusular kuracak, sonra da kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından gelerek onları ifsat edeceğim.”[4] fermanıyla, ortaya konan şeytanî kine ve nefrete karşı da temkinli ve sağduyulu olmaya davet etmiştir. Keşke bütün bunları anlayabilseydik!..


[1]   En’âm sûresi, 6/112.

[2]   Bakara sûresi, 2/168-169.

[3]   Nisâ sûresi, 4/118-119.

[4]   A’râf sûresi, 7/16-17.

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi 2008-Haziran sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

İmtihan ve Hakta Sebât

Herkul | | BAMTELI

*Her hâlimizde, her tavrımızda, her davranışımızda, iman-ı ekmel, ihsân-ı ekmel, ihlas-ı ekmel, rıza-yı ekmel, yakin-i ekmel demeli, hayatımızı bu atkılar arasında bir dantela gibi düzgün işlemeye bakmalıyız. Bunda çok defa tam başarılı olamayabiliriz. Bazen falsolar cereyan edebilir. Fakat o hâl bizi o doğru duygu ve doğru düşünceyi vird-i zebân etmeden alıkoymamalı. Düşsek, sürçsek bile yine kalktığımız zaman “el ihsan ve’l ihlas” demeliyiz.

*Hata etmek, bazen tökezlemek, kimi zaman eksik ve noksan yapmak mukteza-yı beşeriyettir. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü, “Küllü’n-nâs hattâûn” demiş ve “hattâûn” kelimesini özellikle kullanarak hata yapmanın insanın tabiatından olduğunu, onun çok büyük hatalar yapabileceğini ifade etmiştir. Daha sonra da, “Ve hayrul-hattâîne et-tevvabûn: Hata edenlerin en hayırlısı hata ettikten sonra hemen tevbe ile onu silmeye çalışandır.” buyurmuştur. Demek ki, önemli olan düşüp kalmamak, düşüp kalkmaktır. Hata edenlerin en hayırlısı, hata ettikten, düştükten, sürçtükten sonra hemen kalkıp doğrulup yine kemerbeste-i ubudiyetle Allah karşısında saygı, ta’zim, tebcil ve takdirle durandır.

*Peygamber Efendimiz, “Âdem (aleyhisselâm) unuttu, evlâtları da unuttu.”buyurur. Nisyan, insan mahiyetine, yaptığı devâsa iyilikleri unutmak için konmuştur. O iyilikleri hatırlamak insanı fahr, gurur, kendini beğenme ve “Yaptığımız şeyleri başkaları rüyalarında bile görmemiştir!” gibi şeytânî mülâhazalara sevkedebilir. Onun için bin tane iyilik yapsan, aklında kalanlar karşısında, tahdîs-i nîmet duygusuyla “Allah’ım bunu Sen yaptırdın. İçinde riya yoksa, süm’a yoksa, ucb yoksa, fahir yoksa şayet, bu iyilikler Sana aittir” demek ve mümkünse hasenatı hep unutmak esastır. Hatırlamayı da, en küçük hata her akla geldiğinde, “Meğer ben ne küstahmışım!” diyebilme istikametinde kullanmak lazımdır.

*İnsan kendisini tanırsa konumunu korumaya muvaffak olur. Allah potansiyel olarak bizi insan yaratmıştır, ama o insanlığın realize planında ortaya çıkması, bir yönüyle şart-ı âdî olarak sizin iradelerinize, cehdinize, teyakkuzunuza ve temkininize emanet edilmiştir.

*Şeytan sürekli aleyhimizdeki bazı şeyleri önümüze sürer, “Haydi siz de bir şey söyleyin bunlara karşı, hep sükût mu edeceksiniz?” der. Belki bazen sûret-i haktan da görünerek bir şeyler dürtükler; biz de hiç farkına varmadan onun dürtüklediği şeyleri söyleriz. Mesela “paralel” dediler bize. “Paralel” paranoyanın nesebi gayr-ı sahih veledidir. Biz de onlara diyelim: “Siz paralelsiniz!” Hayır, böyle mukabele etmemeli!.. Mesela, “sülük” dediler. Nedir? Kanı emen! Hakikaten birileri milletin kanını emiyor, kansız bırakıyor onu. Fakat mukâbele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesine girerek “Kan emen sülükler sizsiniz!” dememeli!.. İlle de bir şey demek istiyorsanız; karbondioksit atma manasında, şöyle dersiniz: “Kim paralelse, Allah onun belasını versin. Kim sülükse, Allah onun bin belasını versin. Sülüklerin evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Bizsek yani. Kim çeteyse… kim örgütse… kim silahlı örgütse… kim milletine kötülük yapmak istiyorsa… kim milletin hakkı olan arpa kadar bir haram yemişse, Allah onun belasını versin!” Bunu söylerken kendi adınıza söyleyin!

*Densiz demeyi bile terbiyeme, saygıma uygun bulmadım. Onlar densizliğin her türlüsünü söylediler. Dedikleri ettikleri şeyleri saydılar, yakın tarihe kadar 200 tane küfür, tel’în, lanet lafından bahsettiler. Hepsini hatırımda tutmadım. Orada da Cenab-ı Hakk’ın bana verdiği nisyan hakkını kullandım. Demedik şey, atmadıkları iftira, söylemedikleri yalan ve sizi uğratmadıkları gadr bırakmamışlar.. etmedikleri emanete hıyanet bırakmamışlar. Fakat bütün bunları -Halk ifadesiyle, onu demek de doğru mu? Nezaketmizle telif edilebilir mi? Karakterimizin sesi soluğu olur mu? Değilse Allah bizi affetsin, mâşerî vicdan da bizi bağışlasın- buldukları bir günah keçisine yüklediler. Bir gün insanlık cennete gitme yoluna girse, sıratı da geçse, orada bir şeye takılsa, “Hele durun size bir şey soracağız!” dense, yine onların o paranoyasından doğan nesebi gayr-ı sahih paralel mülahazasına verecek ve diyecekler ki, “Bunların yüzünden oldu!” Şimdi öyle bir mantık ve öyle bir felsefe, zedelenmiş, yaralanmış, bir yönüyle ayıp örtme duygusuyla kıvranıp duran insanların ruhuna öyle hâkim olmuş ki, bütün mesâvîyi birilerine yüklemeyi o işin içinden sıyrılmanın tek yolu olarak görüyorlar. Fakat, bütün bunlara karşı centilmence davranmak size düşüyor.

*Biraz rahatsızlığımdan, biraz da bunlara cevap vermemek için, aylardan beri burada sizin karşınıza çıkmadım. Şayet sizin karşınıza çıkarken, birilerinin yaptığı fenalıklar karşısında hislerimi işin içine katarak konuşursam, bu marz-ı ilâhîye uygun düşmez, ihlasa muvafık düşmez, ihsan şuuruyla telif edilemez, yakîn ile telif edilemez; böyle olmayınca da o beş para etmez. Beş para etmeyen insanlar gayr-ı merğûb metâlarını her gün maşerî vicdan pazarlarına, panayırlarına sürseler bile, bize bu mevzuda yine karakterimizin gereğini ortaya koymak düşer. Karakterinizi bozmanız, onun gereğine göre laf etmemeniz, öyle bir davranışta bulunmamanız, kendi namusunuza dokunmak kadar çirkin ve şenî’ bir şeydir. Başkaları da kendi karakterlerinin gereğini sergiliyorlarmış, o bizi alakadar etmez.

*Kimse kimsenin vizrini, vebalini yüklenemez. Herkes kendi vebaliyle oraya gidecek. Kaldı ki mesleğiniz, meşrebiniz, mizacınız, mezakınız itibarıyla öbür tarafta görseniz ki birileri sizin vebalinizi sırtlanmış, beli bükülmüş bir hamal gibi o veballer altında inliyor, buna da razı olmazsınız. Bu mülahazayla, bilirsiniz, elli senedir aleyhimde yazı yazan insana bile sizi de şahid tutarak şahsıma ait hakları helal ettiğimi söylemişimdir. Ne var ki, şimdi denen şeyler onun dediklerini çok geçti. Lenin’in Müslümanlara dediği şeyleri çok geçti. Amnofis’in Hazreti Musa’ya dediği şeyleri çok geçti. Ramses’in bilmem hangi Allah makbulü kuluna dediği şeyleri çok geçti. Fakat elin âlemin dediği, ettiği şeyler hadden efzun hale geldiyse, bence bizim de hadden efzun bir haddimiz olmalı. Her şeyi, Allah’ın izni ve inayetiyle, Cenab-ı Hakk’ın ruh sistemimize, ruh midemize yerleştirdiği enzimlerle ezmeli, hamur etmeli, halletmeli, sonra da ıtrahat halinde atılacak yerlerde götürüp atmalı!

*“Aşık der incitenden / İncinme incitenden / Kemalde noksan imiş/ İncinen incitenden.”Siz incitmeyen olun. Varsın başkaları inciten olsun. Çünkü sizin dünya adına bir talebiniz yok. Başkaları bir şey olduysa, onun ötesinde bir şey olmak için çırpınıyorsa, karakteri de ona müsaitse, yapmadık şey bırakmayabilir. Fakat sizin eğer Allah’ın rızasından, hoşnutluğundan başka, ila-yı kelimetullahtan başka, nam-ı celil-i Muhammedi’yi güneşin doğup battığı her yere ulaştırmadan başka bir hedefiniz varsa, “Biz de bir gün bir yerde küçük bir reis olalım, bir vekil olalım, bir bilmem ne olalım!” mülahazalarını taşıyorsanız, hiç farkına varmadan Allah’tan o nispette uzaklaşmış olursunuz.

*Hz. Pir-i Mugan, demokrasiye, evrensel insan haklarına hizmet ediyorlar diye belli bir dönemde altmışlar öncesi bazılarına karşı az tarafgirlik hissettiğini, fakat sonra yanlış olduğunu anladığını ve “Euzubillahi mineş-şeytani ves-siyaseti” deyip uzaklaştığını belirtir. Mesleğimiz, meşrebimiz budur. Sizin arkadaşlarınız da ayaklarının ucuna kadar gelen o şeyleri böyle bir mülahaza olmasaydı katiyen itmezlerdi. Varsın onun arkasından koşanlar koşadursunlar; siz onların hepsini elinizin tersiyle itin. “Bana Allah’ım gerek!” deyin. “Cennet dedikleri üç beş huri, üç beş gılman, üç beş villa, üç beş tane köşk. Sen onları isteyene ver, bana Seni gerek Seni!” deyin ve yolunda böyle yürüyün. Allah sizi yüz üstü düşürmeyecektir, inanın buna.

*Fırtınalara, tsunamilere gelince; şimdiye kadar bu yolun yolcularının sabit değişmez kaderi olmuştur. Hep imtihan olmuşlar, evlatla imtihan olmuşlar, malla imtihan olmuşlar; çağın tiranlarıyla, güç ve kuvvet zehirlenmesiyle mahvolmuş insanlarıyla imtihan olmuşlar. Seyyidina Hz. Musa, Mısır’dan Eyke’ye, oradan Medyen’e mekik dokumak üzere yurdunu yuvasını terk etmiş. Seyyidina Hz. Yusuf’un çektiği şeyler dillere destan. Yakup aleyhisselam’ın çektiği dillere destan. Hazreti İbrahim Halilu’r-Rahman doğup büyüdüğü Mezopotamya’dan, yurdundan, yuvasından kovulmuş. Diğer enbiya-ı izamın başına gelen şeyler malum. İnsanlığın İftihar Tablosu kendi beldesinden, Kabe’den dışarı çıkarılmış. Bütün Peygamberler çekmişler. Veliler de çekmişler. Gazzali deliler gibi mezarlarda dolaşmış. Hasan Şazili hazretlerinin adeta boynuna zincir vurulmuş, ayaklarına pranga takılmış. İmam Şafii hazretleri zincirler içinde ta Bağdat’a kadar celbedilmiş, sürekli kan püskürte püskürte oraya kadar götürülmüş; dayanamamış bunlara 55 yaşındayken ruhunun ufkuna yürümüş. Koca Ebu Hanife zindanlarda kırbaçlanmış. Ahmed bin Hanbel gibi büyük muhaddis, bir milyon hadisi eleyerek Müsned’ini yazmış bir insan, “Kur’ân mahluk değildir” dediği için, Kur’ân’ın tek bir meselesinden dolayı hapishanelerde kırbaç yiye yiye ömrünü geçirmiş. “Bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var.” Eğer bu yolu böyle bilerek girmişseniz, bunlara da katlanacaksınız. Bazen Firavunlar yapacak, bazen Nemrutlar yapacak, bazen kefere ve fecere yapacak, bazen münafıklar yapacak. Bazen de Müslümanlığı sindirememiş, Kur’ân okudukları halde gırtlaklarından aşağı inmeyen, alınları nasır bağlayacak şekilde secdeden başlarını kaldırmadıkları halde nifaktan kurtulamayan insanlardan çekeceksiniz. Bir yönüyle çok defa çekme sizin kaderiniz, çektirme de onların huyu olacak; bütün bunları bilerek bu yolda iseniz dişinizi sıkıp sabredeceksiniz.

*Kur’ân-ı Kerim’de

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

“Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber) sen sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155) buyurulmak suretiyle, insanın çok farklı imtihanlara maruz bırakılacağı ifade edilmiş; daha sonra da, bu belâ ve mihnetlere sabredenler müjdelenmiştir. Buna göre tıpkı ibadetlerin insanın derecesini yükselttiği gibi, menfî ibadet sayılan imtihanlar da sabredildiği takdirde insanı günahlarından arındırır ve onu en yüce ve yüksek makamlara çıkarır.

*“Sabır kurtuluşun sırlı anahtarıdır.” Başınıza ne gelirse gelsin; “Gelse Celâlinden cefa, yahut Cemâlinden vefa; ikisi de cana safa, lütfu da hoş kahrı da hoş.” Bu Kıtmir kardeşiniz 27 Mayıs’tan bu yana -çoğunuz yoktunuz o gün- ölüm tehditleriyle her zaman preslendim. Askerliğimi yapmamış bir gençtim. O zaman ihtilalciler yapıyordu. 12 Mart’ta zindanlar gördüm, tehditler gördüm; Yargıtay’da o mesele duruyorken bir af çıktı, Cenâb-ı Hakk öyle sıyrılmak lütfetti, mahkumiyet ve sürgün kararları vardı. İnandığınız şeylere inanmayanlar, sizin değerlerinizi değer kabul etmeyenler sizi hiçbir zaman hazmedememişlerdir. 12 Eylül’de tam 6 sene -o sefillerde kaçan şaki gibi- kovalandım. Cenâb-ı Hakk onlara yakalatmadı. Arkadaşlarımdan birisi -makamı cennet olsun- ordudan ayrılmış Cahit Erdoğan dedi ki bir gün: “Hocam iyi ki ele geçmedin; öyle işkence, eza ve cefa ki, hastasınız, şekeriniz var, kalbiniz var, dayanmanız mümkün değildi. İyi ki Allah yakalatmadı.” Fakat, babayiğitler, başkan Muhsin gibi kahramanlar -makamı cennet olsun- 6 sene hücrede kaldılar.

*28 Şubat’ta da aynı şey oldu. Sonra Haziran Fırtınası koptu. Akabinde musibet musibeti takip etti. Şimdi o Haziran fırtınasında birilerinin işgüzarlık yaparak 300 sayfalık iddianameye sokuşturdukları şeyleri Neo-iddianame şeklinde yine hazırlamayı düşünüyorlar. 300 sayfalık iddianame ki burada niyabet tarikiyle istintak edilirken New Jersey başsavcısı baktı ve katıla katıla güldü; “Bu ne komik şey!” falan dedi. Bugünleri görseydi herhalde gülmekten bayılırdı.

*Hasılı; biz hep çektik, çektirenler de hep çektirdiler, bundan sonra da çektirecekler. Allah’a ahd-ü peymanımız var; dönmeme kararındayız. Allah döndürecekse, canımızı alsın. Allah bunları yapanlara da insaf, iz’an, bizimle beraber kalb salahı ihsan eylesin. Âmin…

340. Nağme: Şeytanî Bir Mırıltı: “Ben kendime yeterim!”

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin geçtiğimiz gün bir namaz akabinde yaptığı sohbeti 16:37 dakikalık ses kaydı olarak arz ediyoruz. Hocamız bu hasbihalde şu konular üzerinde duruyor:

*Allah’ın rızasını tahsil yolunda, hizmet adına ne yaparsak yapalım onu az görmeli, gayretlerimizi yetersiz bulmalı ve hep “Benim yerimde bir başkası bulunsaydı, bu işin çehresi daha farklı olurdu; aklı başında bir insan benim yapamadığımı yapar ve bu işten yüz tane semere çıkarırdı.” mülahazasıyla dolu olmalıyız.

*Allah Teala bir mefkure insanını nereye koymuşsa, o mutlaka konumunun hakkını vermeye çalışır; bir kuyu dibi ya da bir dağın başı hiç fark etmez; dava adamı, içinde bulunduğu şartları en iyi şekilde değerlendirip “Şimdi bundan sonra ne gelir acaba?” sorusunu sorar kendine, sonra “Şu da yapılabilir.. şu da yapılabilir.. şu da yapılabilir!” deyip işe koyulur. En olumsuz şartlar altında bile tıpkı Havarîlerin, Ashâb-ı Kirâm’ın yaptığı gibi ölesiye bir civanmertlik sergiler ve vazifelerini yapar.

*Yapacağımız işlerde istişare çok ışık tutucu bir projektördür. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “İstişare eden kayıp yaşamaz, hüsrana uğramaz!” buyuruyor.

*Her şeyi irade, meşîet, kudret ve ilim açısından Cenâb-ı Hakk’a verme ve aklen, kalben, ruhen, hissen, fikren her yönüyle tam tevhide ulaşma neticesinde “sübhaneke” diye zikretme meleklerin şiârıdır. Çünkü onlar bütün bu hakikatleri şeksiz, şüphesiz görmekte ve sürekli tesbîhle bu müşahedelerini dillendirmektedirler. Nitekim, Cenâb-ı Hak, Hazreti Adem’i yaratacağı zaman, melekler, istifsar (işin aslını sorup öğrenme, meselenin açıklanmasını isteme) niyetiyle “Yeryüzünde kan dökecek ve fesat çıkaracak bir mahlûk mu yaratacaksın?” (Bakara, 2/30) diye bir suâl tevcih etmişlerdi. İşin aslını ve Hakk’ın hikmetini öğrenince ise,

سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

“Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin” (Bakara, 2/32) demiş ve yine tesbîhlerini seslendirmişlerdi.

*Şeytan, meleklerin başvurduğu istifsara (işin aslını sorup öğrenmeye) ve istişareye hiç yanaşmadı. Zira, o “Ben bilirim” düşüncesine kilitliydi. Kendi içtihadına güvenerek secdeden yüz çevirdi ve kibrine yenilip ebedi hüsran yoluna girdi.

*“Ben kendime yeterim!” sözleri şeytanın mırıltılarıdır. Karun gibi şeytanın kölesi olmuş kimseler de hep aynı iddiayı mırıldanıp durmuş ve kendilerini helake sürüklemişlerdir.

*Allah bizi başkalarının bilgisine muhtaç olacağımız şekilde yaratmıştır.

*Bir insanla istişare etmek ona saygı göstermenin bir emaresi olduğu gibi onun güç, kuvvet ve hissiyatını yanına almanın da vesilesidir.

*Kur’ân-ı Kerîm’de istişâre, iki âyette sarâhaten ele alınır; işâreten şûrâya temas eden âyât-ı Kur’âniye ise pek çoktur. Te’vilsiz, yorumsuz açıktan açığa şûrâ ile alâkalı bu iki âyetten biri, “Bu iş hususunda onlarla istişârede bulun!” (Âl-i İmrân, 3/159), diğeri de “Onların işleri kendi aralarında meşveret iledir.” (Şûra, 42/38) mealindeki fermân-ı Sübhânîdir. Bu konuda, “Meşverette bulunan pişman olmaz. İstişâre eden zarar görmez.” beyanı gibi, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’den sâdır olmuş pek çok güzel söz ve tavsiye de vardır.

*Ne büyük nimetlere mazhar olduğumuzu ve nasıl bir emanet taşıdığımızı anlayabilmek için bir geriye dönüp bakmak, bir günümüzü nazar-ı itibara almak ve bir de beş on sene içinde Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği ihsanları birer referans sayarak on sene sonrasına nazar etmek lazım. Bugüne kadar olan ilahi lütuflar yarınkilerin en inandırıcı referansıdır. Bu lütufların kadrini bilmek, onları hamd ü sena ile taçlandırmak ve yedi veren, yetmiş veren başaklar haline getirmeye çalışmak lazım.