Posts Tagged ‘haya’

Kırık Testi: HAYÂ

Herkul | | KIRIK TESTI

Çekingenlik ve utanma da demek olan hayâ; sofiye ıstılahında, Allah korkusu, Allah mehâfeti ve Allah mehâbetiyle O’nun istemediği şeylerden çekinmek mânâsına gelir. Böyle bir hissin, insan tabiatında bulunan hayâ duygusuna dayanması, o şahsı, edep ve saygı mevzuunda daha temkinli, daha tutarlı kılar. Temelde böyle bir hissi bulunmayan veya yetiştiği çevre itibarıyla onu yitiren şahıslarda ise, böyle bir hayâ duygusunu geliştirmek zor olsa gerek.

Evet, yukarıdaki işaretlerden de anlaşıldığı gibi hayâyı ikiye ayırmak mümkündür:

  1. Fıtrî hayâ ki, buna hayâ-i nefsî de diyebiliriz; insanı pek çok ar ve ayıp sayılan şeyleri işlemekten alıkor.
  2. İmandan gelen hayâdır ve İslâm dininin önemli bir derinliğini teşkil eder.

Fıtrî hayâ, İslâm dininin ruhundaki hayâ ile beslenip gelişince ar ve ayıplara karşı en büyük mânia teşekkül etmiş sayılır. İnsan bunlardan biriyle tek başına kaldığı zamanlarda ise, bazı ahvâl ve şerait altında sarsılır, devrilir, hatta bazen bütün bütün yıkılabilir..

Evet, insan tabiatında bulunan bu sıkılma ve çekinme hissi, أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللهَ يَرٰى “O, Allah’ın kendisini gördüğünü bilmez mi?”[1] gibi âyetlerle anlatılan iman şuuruyla.. إِنَّ اللهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا “Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde her şeyi görüp gözetendir.”[2] misillü beyanlarla ifade edilen ihsan anlayışıyla beslenmezse, uzun ömürlü olamaz; olamaz, zira hayânın hem var olup gelişmesi hem de devam ve temadisi imana bağlıdır. Bu münasebeti, Hz. Seyyidü’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabından birinin diğerine, hayâ ile alâkalı nasihatlerini duyunca: دَعْهُ فَإِنَّ الْحَيَاءَ مِنَ الْإِيمَانِ “Bırak onu, hayâ imandan gelir..”[3] diğer bir ifadelerinde: اَلْإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً… وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ الْإِيمَانِ “İman yetmiş şu kadar şubeden ibarettir, hayâ da imandan bir şubedir.”[4] buyurarak dile getirirler.

Bu itibarla diyebiliriz ki; fıtrî hayâ, tıpkı insan tabiatında saklı bulunan diğer iyilik nüveleri gibi, insanı insan yapan mârifet dinamikleriyle beslendiği ve takviye edildiği ölçüde gelişir, kalbî ve ruhî hayatın bir buudu hâline gelir ve nefsin pek çok bâlâpervâzâne isteklerine set çeker ve engeller. Aksine bu duygu, iman ve mârifetle geliştirilemez, ihsan şuuruyla takviye edilemez; takviye edilmek şöyle dursun nefsanîlik gayyâlarında açılıp-saçılarak köreltilecek olursa, fert ve toplum planında insanı insanlığından utandıran yırtıklıklar ve sürtüklükler kaçınılmaz olur. İnsanlığın İftihar Tablosu, hayâ âbidesi (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz, bu hususa temas eder ve إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!”[5] buyurur.

Hayâ ve hayat birbirine bakan kelimelerdir ve bu yakınlıktan, kalbin ancak, iman ve mârifet sağanaklarıyla beslendiğinde hayattar kalabileceği esprisini çıkarmak mümkündür. Evet, hayat kendi dinamikleriyle, hayâ da kendi dinamikleriyle var olur ve yaşar; yoksa her ikisi için de inkıraz kaçınılmazdır.

Hz. Cüneyd’e göre hayâ, Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki maddî-mânevî nimetlerini idrak etmenin yanında eksiklerimizin ve kusurlarımızın endişesini yaşamaktır.[6]

Zünnûn’a göre, sürekli gönüllerimizde olumsuz davranışların dehşetini duymak, duyup yönümüzü bir kere daha kontrol etmektir.[7]

Bir başkasına göre insanın, Cenâb-ı Hakk’ın gizli-açık her şeye nigehbân olmasına göre hayatını tanzim edip O’nun kendisine olan muamelesini esas alarak yaşamasıdır ki, bir ilâhî eserde bu husus hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır: يَا ابْنَ اٰدَمَ! إِنَّكَ مَا اسْتَحْيَيْتَ مِنِّي أَنْسَيْتُ النَّاسَ عُيُوبَكَ “İnsanoğlu! Sen Benden hayâ ettiğin sürece insanlara ayıplarını unuttururum.”[8] Bu arada Cenâb‑ı Rabbi’l-İzzet’in, Hz. İsa’ya: يَا عِيسَى عِظْ نَفْسَكَ فَإِنِ اتَّعَظَتْ بِه فَعِظِ النَّاسَ وَإِلَّا فَاسْتَحِ مِنِّي “Yâ İsa, evvelâ nefsine nasihatte bulun, o bu nasihati kabul ederse halka vaaz et; yoksa Benden utan!”[9] şeklindeki sözünü de hatırlatmakta yarar var…

Hayâ mevzuunda daha değişik tasnifler de vardır. Bu cümleden olarak: Affına ferman geleceği ana kadar Hz. Âdem’in tavırlarından dökülen “suçluluk” hayâsı.. gece-gündüz ara vermeden Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ettikleri hâlde: مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ “Sana hakkıyla ibadet edemedik.”[10] diyen meleklerin “taksîr” hayâsı.. mârifet erbabının onca derinliklerine rağmen: مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ “Seni hakkıyla bilemedik.”[11] sözleriyle solukladıkları “iclâl” hayâsı.. hayatlarını kendi arzu ve isteklerinden tecerrüd ufkunda seyahatle sürdüren ruh ve kalb insanlarının her zaman duyup hissettikleri “heybet” hayâsı.. her an kurb içinde bu’d; bu’d içinde de kurb televvünüyle, sonsuz uzaklıklarında sonsuz yakınlığı duyan yakîn insanlarının “minnet” hayâsı.. Hz. Mahbûb’u, sevilmesi gerektiği ölçüde sevememe endişesinden kaynaklanan “vefasızlık” hayâsı.. dua ve talep makamında istediklerini iyi seçememiş olma tedirginliğini taşıyanlarda “ihlâsı ihlâl” hayâsı.. her zaman ahsen-i takvîme mazhariyetlerinin şuurunda olan yüksek ruhların, mazhariyetleriyle telif edemedikleri ‘pes’ işler karşısında hissettikleri “gayret” hayâsı sayılabilir…

Hayâda ilk mertebe, insanın kendisine, Hakk’ın nazarıyla bakmasıyla başlar. Bir insanın, O’nun ölçüleri ve O’nun murâkabesi açısından kendini yakın takibe alması onda temkin derinlikli bir hayâ hâsıl eder ki, böyle bir insan duygu ve düşünceleriyle hep diri sayılır.

İkinci mertebe, kurbet ve maiyyet şuuruyla mebsûten mütenasiptir (doğru orantılı) ve: وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ “Nerede olursanız O sizinle beraberdir.”[12] ufkunda seyahat edenlere müyesserdir ki, bu hususla alâkalı Efendiler Efendisi’nin şöyle buyurduğunu naklederler:

اِسْتَحْيُوا مِنَ اللهِ تَعَالٰى حَقَّ الْحَيَاءِ، مَنِ اسْتَحْيَا مِنَ اللهِ حَقَّ الْحَيَاءِ فَلْيَحْفَظِ الرَّاْسَ وَمَا وَعٰى وَلْيَحْفَظِ الْبَطْنَ وَمَا حَوٰى وَلْيَذْكُرِ الْمَوْتَ وَالْبِلٰى، وَمَنْ أَرَادَ الْاٰخِرَةَ تَرَكَ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا، فَمَنْ فَعَلَ ذٰلِكَ فَقَدِ اسْتَحْيَا مِنَ اللهِ حَقَّ الْحَيَاءِ.

“Allah’a karşı olabildiğince hayâlı davranın! Allah’a karşı gerektiği ölçüde hayâlı olan, kafasını ve kafasının içindekileri, midesini ve midesindekileri kontrol altına alsın! Ölüm ve çürümeyi de hatırından dûr etmesin! Ahireti dileyen, dünyanın sûrî güzelliklerini bırakır.. işte kim böyle davranırsa, o Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş sayılır.”[13]

Üçüncü mertebe, وَأَنَّ إِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰى “En son durak Rabbindir.”[14] hedefine ulaşma yolunda, ruhî ve kalbî hayatın şuhud enginliklerinin sezilmesiyle gerçekleşir ve seyr-i ruhanînin kanatları altında sonsuza kadar sürer gider.

Bir insanın gerçek insanlıktan nasibi, hayâdan hissesi ölçüsündedir. Eğer hak yolcusu, menfî-müsbet bütün teşebbüslerinde başını sonsuza çevirip davranışlarını ötelere göre ayarlayamıyor, mahviyet içinde iki büklüm olup edeple yaşayamıyorsa, onun mevcudiyeti bir bakıma kendisi için ar, başkaları için de bârdır. Bu mülâhazaya binaendir ki:

فَلَا وَاللهِ مَا فِي الْعَيْشِ خَيْرٌ     وَلَا الدُّنْيَا إِذَا ذَهَبَ الْحَيَاءُ

“Hayır hayır Allah’a yemin ederim ki, hayâ sıyrılıp gittiği zaman, ne hayatta ne de dünyada hayır kalır.”[15] demişler.

Hayâ, ilâhî bir ahlâk ve bir Allah sırrıdır. Eğer insanlar onun nereye taalluk ettiğini bilselerdi daha temkinli olur ve daha titiz davranırlardı. Bu hususu tenvir edecek şöyle bir vak’a naklederler:

Cenâb-ı Hak mahşerde hesaba çektiği bir ihtiyara:

“Niçin şu günahları işledin?” diye sorar. O da inkâra saparak günah işlemediğini söyler. Bunun üzerine Hz. Erhamürrâhimîn:

“Öyle ise onu Cennet’e götürün.” buyurur. Bu defa da melekler istifsar ederek:

“Yâ Rab, bu insanın şu günahları işlediğini siz biliyorsunuz!” derler. Allah da onlara:

“Evet öyledir ama ümmet-i Muhammed’den biri olarak ağaran saçına-sakalına baktım; ayıbını yüzüne vurmaya hayâ ettim” ferman eder.

Kenz’in rivayetine göre; Cibril bu haberi Efendimiz’e iletince, O şefkat ve hayâ insanının gözleri dolar, ağlar ve şöyle buyurur: “Cenâb-ı Hak ümmetimin ak sakallılarına azap etmekten hayâ ediyor da ümmetimin ak sakallıları günah işlemekten utanmıyorlar.”[16]

Hâsılı:

إِنَّ الْحَيِيَّ مِنْ أَسْمَاءِ الْإِلٰهِ وَقَدْ   جَاءَ التَّخَلُّقُ بِالْأَسْمَاءِ فَاحْظَ بِه

“Hayiy, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerindendir. Bunun böyle olduğu hadisle[17] sâbittir. Öyleyse gel, sen de bundan nasibini al!”[18]

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ وَمِنْ دُعَاءٍ لَا يُسْمَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى خَيْرِ خَلْقِكَ مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِه أَجْمَعِينَ.

[1]   Alak sûresi, 96/14.

[2]   Nisâ sûresi, 4/1.

[3]   Buhârî, îmân 16, edeb 77; Müslim, îmân 59.

[4]   Buhârî, îmân 3; Müslim, îmân 57-58.

[5]   Buhârî, enbiyâ 54, edeb 78; Ebû Dâvûd, edeb 6; İbn Mâce, zühd 17.

[6]   el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/147; el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.218.

[7]   el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/147; el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.215.

[8]   el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/150; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 34/150.

[9]   Ahmed İbn Hanbel, ez-Zühd 1/54; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/382.

[10] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 2/184; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/629.

[11] Bkz.: el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/410; Mer’î b. Yusuf; Ekâvîlü’s-sikât s.45.

[12] Hadîd sûresi, 57/4.

[13] Tirmizî, kıyâmet 24; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/387.

[14] Necm sûresi, 53/42.

[15] İbn Abdilberr, et-Temhîd 20/70; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 35/34.

[16] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl 15/283. Benzer rivayetler için bkz.: Ebû Ya’lâ, el-Müsned 5/153; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/387.

[17] Bkz.: Ebû Dâvûd, vitr 23; Nesâî, gusül 7.

[18] el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 3/427..

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: EDEP AKLIN SURETİDİR

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Rasûl-ü Rabbi-l Âlemîn Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) henüz daha çocukluk yaşlarındadırlar. Hz. İbrahim (Aleyhisselâm)’ın temellerini attığı Kâbe-i Muazzama’nın tamirinde amcaları ile birlikte çalışmakta, herkes gibi O da mübarek omuzlarında taş taşımaktadırlar. Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem), aslında o dönemde herkesin gayet normal olarak kabul ettiği, kıyafetin bir kısmını omuzuna alıp taşları o surette bir taşıma şekliyle yardımcı olabilecekken, O öyle yapmamış ve taşları mübarek omuzunda, kendisini taşların zararından koruyacak bir şey olmadan taşımaya devam etmişlerdir.

Bu hadiseyi, ona muttali olan amcası Hz. Abbas’ın (radıyallahu anh) Efendimiz’e (sallâllahu aleyhi ve sellem) tavsiyesini ve akabinde vuku bulan vakıayı Cabir İbni Abdillah (radıyallahu anh) şöyle nakletmektedir:

أَخْبَرَنِي عَمْرُو بْنُ دِينَارٍ، أَنَّهُ سَمِعَ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللهِ، يَقُولُ: لَمَّا بُنِيَتِ الْكَعْبَةُ ذَهَبَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَبَّاسٌ يَنْقُلَانِ حِجَارَةً. فَقَالَ الْعَبَّاسُ، لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اجْعَلْ إِزَارَكَ عَلَى عَاتِقِكَ مِنَ الْحِجَارَةِ، فَفَعَلَ فَخَرَّ إِلَى الْأَرْضِ وَطَمَحَتْ عَيْنَاهُ إِلَى السَّمَاءِ، ثُمَّ قَامَ فَقَالَ: «إِزَارِي إِزَارِي» فَشَدَّ عَلَيْهِ إِزَارَهُ…

Cabir İbni Amr (radıyallahu anh) anlatıyor: Kabe’nin yeniden inşası (tamiri) esnasında Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem) ile (amcası) Abbas taş getirmeye gittiler. Abbas Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem)e: “Ey kardeşimin oğlu! Taşlardan korunmak için esvabını omuzuna koy” dedi. Resulûllah Efendimiz de öyle yaptılar! Bunun üzerine O (sallâllahu aleyhi ve sellem) derhal yere yıkıldı ve gözleri semaya bakarken öylece kalakaldı. Sonra kalkıp hemen amcası Hz. Abbas’a “Elbisemi ver, elbisemi!..” dedi, o da hemen esvabını üzerine bağladı.[1]

***

Evet, O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde bu türden hadiselerin örneğini bulmak hakikaten zordur. Zira sıradan bir insanın günde bilmem kaç defa sürçmeler yaşadığı göz önünde bulundurulacak olursa Fahr-i Kâinat Efendimiz’in bütün bir hayatında bu türden hadiselerin bir elin parmağını geçmemiş olması akıl sahibi insanları bunun sırrına ve hikmetine vakıf olmaya sevk eder. Böyle bir hakikatin hikmetini araştıran insan ise itiraf etmekten kendini alamayacağı iki temel hususa ulaşacaktır.

  1. Evet, sair insanların hayatlarındaki zikzaklara atf-ı nazar edilecek olsa hadd ü hesaba delmeyen sapmalara şahit oluruz. Ama O’nun bütün bir hayatı istikamet çizgisinde seyrettiği gibi sadece bu türden küçük birkaç zelle söz konusudur. Hal böyle olunca O’nun diğer insanlar gibi bir insan olduğunu ifade etmek indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. Zira o ne doğumundaki harikuladelikler ile ne çocukluk çağında sergilediği güzel ahlakı ile ne de nübüvvetten sonraki ahval-i âliyesi ile asla sair insanlar gibi olmamıştır. Evet, çünkü O (sallâllahu aleyhi ve sellem) ayet-i kerimenin de beyanı ile hem nübüvvetten önce hem de sonra “Hakk’ın himayesi ile serfiraz”[2] bir kuldur.
  2. İkinci bir itiraf noktası da şu almalıdır: Evet her dem “Hakk’ın gözetiminde” olan bir kulun yine de küçük de olsa birkaç zelle yaşaması ancak Rabb’inin öyle murad buyurması ile mümkündür ve bir hikmete bir gayeye mebnidir. Öncelikle şayet O (sallâllahu aleyhi ve sellem) birkaç küçük zelle dahi yaşamasına müsaade edilmeyen bir Peygamber olsa idi insanlar nazarındaki örneklik misyonu ortadan kalkmış olacaktı. Çünkü küçük bir zelle dahi yaşamayan bir peygamberin insanlar tarafından örnek alınabilirliği ortadan kalkmış olacaktır. O yüzden O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) nübüvvetine zarar vermeden böyle küçük zellelerine müsaade olunması O’nun melek bir peygamber olduğu, dolayısıyla örnek alınamayacağı algısının önünü almak içindir. Böylece kendisini takip edecek olan insanlara zımnen şu husus anlatılmak istenmektedir. Evet, O da sizin gibi bir beşerdir. O melek bir peygamber değildir. O yüzden O, hayatı ile, yaşantısı ile, özü ve mayesi itibariyle sizden sizin için “en güzel örnektir”[3]. Müşriklerin “Allah bula bula bir insan mı seçip halka elçi olarak gönderdi”[4] itirazlarının arkasındaki gerçek niyete nigehban olan Cenâb-ı Hakk’ın O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) adeta örnekliğini nazara verir mahiyette “De ki: Eğer yeryüzünde salına salına gezinler melekler olsa idi biz onlara melek bir elçi gönderirdik”[5] buyurması bu hakikati teyid eder mahiyettedir.

Öte yandan her daim Hakk’ın himayesi ile serfiraz olan Rasûl-i Kibriya Efendimiz’in günahın zerresi karşısında dahi ortaya koyduğu bu hassas tutum, Hakk’ın himayesinde olmayan sair kulların günaha yaklaşımlarının nasıl olması gerektiğinin bir talimi (öğretmek) demek olduğundan, bu türden küçük zellelerin vukuuna müsaade olunmasının hikmeti daha ayrı bir derinlik kazanmaktadır.

O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) Rabbi’nin gözetiminde bir hayat yaşadığının daha başka örneklerini görmek isteyen, henüz nübüvvet gelmezden evvel farklı zamanlarda iki kez düğün seyretmek üzere yola çıktığı vakit ikisinde de yolda uyuyup kalmasında, Bedir esirleri ile alakalı ictihadları mevzuunda, Sevr Sultanlığındaki Hz. Ebu Bekir Efendimiz’i tesliye eden beyanlarında, Bedir de melekler ile te’yid olunmasında, zehirlenmek istenildiğinde bu haberin Cebrail (aleyhisselâm) aracılığıyla bildirilmesinde… olduğu gibi pek çok hadiseye bakabilirler.

Ya Hayatlarını O’nun Hayâsı Gölgesinde İdame Gayretinde Olanlar

Sevgililer Sevgilisi Efendimiz’in ruhunun ufkuna kanatlanmasının akabinde, ciğerparesi Hz. Fatıma Validemiz ahiret hazırlıklarıyla daha bir ciddiyetle ilgilenir olmuşlardı. Zira Sevgili Babası Hz. Resul Efendimiz’in ruhunun ufkuna kanatlanmadan evvel ona “Ehl-i beytimden bana ilk ulaşacak sen olacaksın” buyurmalarından aldığı mesajla artık her haliyle ukba yolcusu olduğunu belli ediyor, hazırlıklarını ebedi yurda göre yapıyordu. Fahr-i kâinat Efendimiz’in ruhunun ufkuna yükselmesinden altı ay kadar sonra Hz. Fatıma Validemiz rahatsızlanmışlardı. Bu sırada Hz. Ebu Bekir Efendimiz’in hanımı Esma (radıyallahu anha) onu ziyarete gelmişti. Konuşurlarken Hz. Fatıma Validemiz günlerdir içini kemiren hususu Hz. Esma’ya açmak istedi. Hz. Esma: “Ey Fatıma! Seni üzen şey nedir? Söyle de Ebû Bekir’i haberdar edeyim, bir çare bulsun” dedi. O hayâ, iffet ve edep timsali, o nezahet menbaı Anamız günlerdir gönlünü dilhun eden şeyi şöyle açıklayacaktır:

“Yâ Esma, beni günlerdir düşündüren şey, vefatımdan sonra üzerine konarak götürüleceğim tabutun şeklidir. Çünkü bu tabutlar dümdüz tahtadan ibarettir. Bu tabuta konan cesede, bir kilim örtülmekte ise de, cesede yapışan örtü mevtanın vücudunu belli ediyor. Bakanlar cesedin iriliğini, ufaklığını anlıyorlar. Benim cesedimin de namahreme böyle görülmesini istemiyorum. Kalbimi huzursuz eden, şimdiden üzüntüsünü çektiğim şey budur.”

Bunun üzerine Hz. Esma, Fatıma Validemizin müşkilini hal adına Habeşistan’da gördüğü bir tabut şeklinden şu şekilde bahsetmiştir.

“Yâ Fâtıma, biz Habeşistan’a hicret ettiğimizde, onların cenazelerini taşıdıkları tabutları gördüm. Dümdüz tahtaların üzerine çatı yapıp, bu çatının üzerine de hasır örtüyorlar ve böylece tabutun içinde bulunan cesedi başkaları görmüyor.”

Hz. Fatıma Annemiz bu şekliyle tabutu çok beğenmiş ve “Bunu çok beğendim, vasiyet ediyorum, beni taşıyacağınız tabutu böyle yapın ve kefene sarılı cesedimi, bakanların nazarından gizli tutun!” diye ricada bulunmuştur. Evet, o mübarek validemiz böyle bir tabutla babasına vasıl olacaktır fakat iş bununla da kalmamıştır.

Bir başka iffet abidesi Hz. Aişe annemiz Resulûllah’ın ciğerparesinin vefatı haberini almış ve pür telaş evine gitmiştir. Zira defin işlemlerinde bizzat bulunmak istiyordur. Ne var ki Hz. Esma, Aişe Validemizi kefenlenme işleminin yapıldığı yere almamıştır. Zira Hayâ Sultanı Annemiz cenazesi yıkanırken Hz. Esma’dan başka hiç kimsenin orada bulunmamasını da vasiyet etmiştir.

Hz. Aişe annemiz bu durumu babası Hz. Ebu Bekir Efendimiz’e bildirince Sıddık-ı Ekber şu sözlerle mukabelede bulunacaktır: “Kızım, onda o derece bir hayâ duygusu varmış ki, cesedine bile, velev ki kadın olsun, fazla gözün bakmasını istememiş ve cenazesini yıkaması için üvey annen Esmâ’dan başkasının içeri girmemesini de vasiyet etmiştir.”

İşte bir yanda iffet, haya, edep ve nezahet Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa.. diğer yanda Müminlerin Annesi, Nezihlerin Sultanı, Ciğerpare-i Muhammed Hz. Fatımatü-z Zehra.

Evet, belki bizler Hz. Resulûllah gibi (sallâllahu aleyhi ve sellem) “ismet” ile serfiraz değiliz. Ama Cenâb-ı Hakk biz kullarını da ümitsiz bırakmamıştır: Bir kutsi hadiste şöyle buyurulur:

“…Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım (aynî veya kifaye) şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum…”[6]

Hukemadan bazıları edebi anlatırken: “Edep aklın suretidir!” derler.

Cenâb-ı Hak bu manada akıl ve idraklerimizi fetanet ile te’yid buyursun.

Safa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, Hayz, 76/77

[2]. Bkz. Tur suresi, 54/48

[3]. Ahzap suresi, 33/21

[4]. İsra Suresi, 17/94

[5]. İsra suresi, 17/95

[6]. Buhari, Rikak 38.

490. Nağme: Beş Asıl ve Çağdaş Karakuşîler

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları anlattı:

Din, Can, Akıl, Nesil ve Malın Korunması

*Sözlük itibarıyla vasıta, vesile, faydalı ve iyi olana ulaştıran anlamındaki maslahat; ıstılahta insanların yararına olan ve onunla salâha ulaşılan bir disiplin demektir ve tâlî derecede “edille-i şer’iyye”den biridir. Cenâb-ı Hak, kullarının din, can, mal, akıl ve nesillerinin korunmasında maslahatı bir esas olarak vaz’ etmiştir. Bu, Usûl-ü Fıkıh’taki maslahata da bir esas teşkil etmektedir.

*İslâm âlimlerince “maslahat”, fert ve toplum hayatındaki önem derecesine ve karşılanan ihtiyacın türüne göre zarûriyyât, hâciyât ve tahsîniyyât şeklinde üçe taksim edilmiştir. Zarurî olan maksat ve maslahatlar (zarûriyyât), olmazsa olmaz hususlardır; din ve dünya işlerinin nizam ve intizamı bunlara bağlıdır. İslâm âlimleri bunları din, can, akıl, nesil ve malın muhafazası şeklinde beş maddede özetlemişlerdir. Daha doğru olarak “mesâlih-i hamse” diyebileceğimiz bu esaslar genelde “usûl-i hamse” tabiriyle anılmaktadır ve bazı eserlerde bunlara hürriyet de dâhil edilmektedir. Belki buna insanın neş’et ettiği ülke, vatan da ilave edilebilir.

*İslam, bu maslahatları teminat altına almıştır. Bir taraftan -pozitif olarak “Bunlar kutsaldır, bunların korunması lazımdır.” demiş; diğer taraftan da bunların müdafaası uğrunda ölenin şehit olacağını belirtmiştir.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

مَنْ قُتِلَ دُونَ مَالِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دِينِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دَمِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ أَهْلِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ

“Kim malı uğrunda öldürülürse o şehittir; kim dini uğrunda öldürülürse o şehittir; kim nefsi uğrunda öldürülürse o şehittir; kim de ailesi uğrunda öldürülürse o da şehittir.” Şu kadar var ki, mü’min, din, can, akıl, nesil ve malını müdafaa ederken mutlaka hukuka bağlı kalmalı; yaşadığı devirde hukuk sistemi neleri emrediyorsa, o çizgide bir müdafaa ortaya koymalıdır.

“Kapıyı kırın, derdest edin; sonra o meselenin kanununu biz hazırlarız!” Mantığı (!)

*Fakat maalesef günümüzün dünyasında, bu esasların teminat altında olduğu söylenemez; hele hürriyet hiç saygıyla karşılanmıyor. Düşünün; insanları tutup götürüp zindana atıyorlar; aradan bir sene geçiyor, onlar hakkında bir iddianame bile hazırlanmamış. Kim iddianameyi hazırlamamış? Doğrudan doğruya kanun yerine konarak, bir yerlere tayin edilen insanlar. O mevzuda kanun yok! Demişler ki onlara -birisinin dediği gibi- “Kapıyı kırın, derdest edin; sonra o meselenin kanununu biz hazırlarız!” Böyle bir mantıkla hürriyetin tepesine balyoz gibi inmişler.

*Bir dönemde askeriyenin başına balyozları indirmiş, aynı argüman ve elemanları kullanmışlardır. “Evet, bunlar çok isabetli; ben de bu işin savcısıyım.” demişlerdir. Başka bir dönemde bir haramîlik meydana çıkınca, bu defa o istikamette kullandıkları elemanları boy hedefi haline getirerek diğerlerini koruma ve sıyanete gitmişlerdir. Hatta bir dönemde Maocu olan insanlarla anlaşmak ve onlara “Tam bizim çizgimize geldiler” yani din iman düşmanlığı çizgisine geldiler (!) dedirtmek suretiyle usûl-i hamsenin canına okumuşlardır.

Kayyûm, Allah’ın ismidir; fânîler ancak kayyım olabilir. Milletin malına çökenlere de dense dense denî haydut denir.

*Dünyanın dört bir yanında “usûl-i hamse” bugün ayaklar altında. Dine, imana, insanlığa hizmet etmeye çalışıyorsunuz, her yana dini düşüncenizi götürmek için himmet yapıyorsunuz, onun üzerine geliyorlar. Rica ederim, böyle bir işin üzerine gelmenin, Amnofis’in Hazreti Musa’nın üzerine gitmesinden farkı var mı?!.

*Yakında, hiçbir sebep yokken, zerre kadar haksızlık, kanunsuzluk yapmamış olan Akın Bey’e gadrettiler. Akın İpek, Melek oğlu bir melektir. Şayet Türkiye’de, mizandan geçerken “Sen geçebilirsin, lüzum yok seni sigaya çekmeye!” denilebilecek, adeta kırmızı pasaportlu bin tane insan varsa, biri de odur. Fakat düşünün ki, bir şakî muamelesine, annesi de istintak edilip bir şakî muamelesine, kardeşi de bir şakî muamelesine tabi tutuluyor.

*Yanlış tabirle “kayyum” diyorlar. Hâlbuki “Kayyûm”, Cenâb-ı Hakk’ın ismidir. Hukuk sisteminde, bir malın idaresi veya belli bir işin görülmesi için mahkemece tayin edilen insana “kayyım” denir. “Âyetü’l-Kürsî” içinde her zaman “Hayy” ve “Kayyûm” isimlerini zikrediyoruz. Kayyûm; Cenâb-ı Hakk’ın, kendi zâtıyla kâim bir müstağnî-i mutlak, bütün cihanlar ve içindekilerin varlık ve bekalarının da biricik dayanağı olduğunu ifade eden bir ism-i âzamdır. Zavallı, fanî, yarın nalları dikebilecek bir insana Cenâb-ı Hakk’ın mübarek bir ismini vererek “kayyum” diyorlar. Özür dilerim, nezaket sınırlarını aşıyorum; bu mülahazalarla hareket eden ve iffetli, ismetli, alnının teriyle kazanmış insanların mallarına çöreklenen kimselere dense dense “denî haydut” denir.

*İpek Ailesi’nin madenlerine, şirketlerine, gazetelerine ve televizyonlarına el koydular. Fakat kanunen hiçbir suçları yok. Araştıranlar da diyorlar ki, “Bunca zengin ve servet sahibi olanın bir kısım eksiği gediği olur. Burada kanuna aykırı hiçbir şey olmadığına göre, sende bir yanlışlık var!..” Nasıl bir mantıksa bu?!. Firavunlar böyle bir mantıkla hareket etmemişlerdir.

Haya Hissini Yitirmiş Kimselerin Karakuşî Kararları

*Seleflerimiz, akıl ve mantıkla izah edilemeyen ya da kızgınlıkla veya tarafgirlikle verilen kararlara “Karakuşî Hüküm” demişlerdir. Kadı Karakuş’un kararları adeta birer fıkra ve darb-ı mesel niteliğinde dilden dile yayılmıştır. Bu anlatılanlardan biri de şöyledir:

*Bir hırsız adına yakınları, Kadı Karakuş’a gelir ve hırsızlık için girilen evin sahibini şikâyet ederler: “Kadı Efendi, evin penceresine çok boya çalınmış, iyice kayganlaştırılmış; adamımız kaçarken düşmüş; kolu kanadı kırılıp felç olmuş; neredeyse ölecekmiş!” derler. Kadı, ev sahibini çağırıp sorguya çeker; o da “Efendim, pencereyi boyattım ama suç boyacıya aitti; o boyayı fazla kullanmış!” diyerek, işin içinden sıyrılır. Bu defa boyacı derdest edilip getirilir ve sorgulanır. Boyacı herhangi bir mazeret bulamayınca, Karakuş onun idamına karar verir. Görevliler adamı alıp idam sehpasına götürürler; ne var ki, boyacının boyu uzun olduğu için idam sehpası çok kısa kalır ve idam bir türlü gerçekleştirilemez. Vazifeliler gelip durumu haber verince, Karakuş, “Gidin daha kısa boylu bir boyacı bulun ve hükmü infaz edin!” der.

*Bu hadise, şu anda “paralel” paranoyasıyla tutuklanan, sorgulanan ve gadre uğrayan insanların durumuna da misal teşkil etmektedir. Mesele, Karakuşî kararlarından ibarettir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, hayâ âbidesi (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz, إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!” buyurur. Hayâ hissini yitirmişsen ne halt karıştırırsan karıştır. “Karıştır” demek değildir bu. Bu türlü emirler tevbîh (kınama, azarlama) içindir; yani, “Yuh sana, her şeyi yapabilirsin artık; çünkü sen o kadar karaktersiz birisin!” demektir.