Posts Tagged ‘“Hareket”’

Bamteli: SADÂKAT İKSİRİ VE DURAĞANLIK ZEHRİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Başımıza gelen her şeyde, kendi içimize dönüp kalb saffetini arama mecburiyetindeyiz. Dupduru olabilecek şekilde bir kalb saffeti… Hayalimizin ucuna -ortasına değil, hepsine değil, ucuna- bulaşan bir hor bakış, bir çirkin söz, bir çirkin mesmûâta kulak verme, bir gıybet sahnesinde olup onu dinleme, bir iftiraya baş sallama “Olabilir, ihtimal!” deme… Bunlar, ciddî ruh kirlenmesine, duygu-düşünce kirlenmesine sebebiyet verir; bu kirlenme de bela ve musibete çağrıdır, davetiyedir; böyle bir çağrıya bini birden iştirak eder bela ve musibetlerin.

   Peygamber Efendimiz bazen bir mecliste yetmiş ya da yüz defa istiğfar ederdi; biz de hiç olmazsa günde yedi veya on defa gönülden bağışlanma dilesek; kendimizle yüzleşip kalb saffeti arayışına girsek!..

Bu açıdan, başa gelen her şeyde, رَبَّنَا لاَ تُعَذِّبْنَا بِذُنُوبِنَا “Allah’ım! Bizi günahlarımızla azaba maruz bırakma! Yarlığa bizi yâ Gaffâr!.. Ört ayıplarımızı yâ Settâr!.. Affet bizi yâ Afüvv (celle celâluhu)!..” demelidir. Bu istiğfar beyanlarını ve mülahazalarını, onların tepesine balyoz gibi indirmeli ve bir daha hortlamalarına meydan vermeme cehdiyle vurmalıdır. Unutmamak lazım; elli defa onlar balyoz yeseler, elli defa nakavt etseniz ve onları yere serseniz de öyle bir hortlama istidadı vardır ki onlarda, ölürler, yine dirilirler; ölürler, yine dirilirler; ölürler, yine dirilirler!..

Onun için Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm, günde yetmiş -bazen yüz defa- “Estağfirullah!” diyordu; “hiç olmaz”lara seralar oluşturuyor, surlar çekiyordu. Anlayanlara ders… Anlamayanlara, bir şey anlatmak mümkün değil! Allah Rasûlü bu hal ve beyanıyla âdeta şöyle buyuruyordu: “Ben böyle yapınca, sizin nasıl yapmanız gerekli, onu oturup bir kere daha derin derin düşünün ve yapın!” O dersi almak ve olumsuzluklara karşı sürekli mesafeli durmak lazım.

Buyurmuyor mu? اَللَّهُمَّ بَاعِدْ بَيْنِي وَبَيْنَ خَطَايَايَ كَمَا بَاعَدْتَ بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ “Allah’ım, mağrip ile maşrığı (batı ile doğuyu) birbirinden uzaklaştırdığın gibi beni de hatalarımdan uzak tut.” Hata; bir insanın, doğru yolda yürürken sürçmesi gibi, zellesi gibi şeyler. Fakat Kur’an-ı Kerim, Bakara Sûre-i celîlesinin son iki ayetinde, رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا “Unuttuk, bir halt karıştırdık, hata ettik, bir halt karıştırdık ise, Sen, onlardan dolayı bizi muaheze etme!” duasını öğretiyor. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu iki ayeti okumadan da yatmıyordu. Biz de yatsı namazının sünnet tesbîhinden sonra mutlaka o iki ayeti okuyoruz. Farz değil fakat farz niyetiyle, bizim için çok lüzumlu mülahazasıyla okumak lazım, madem O (sallallâhu aleyhi ve sellem) okumadan yatağa girmemiş!..

Evet, “Allah’ım, hatalarımızdan dolayı bizi muaheze etme!” mülahazası… Hata konusunda böyle… Hafizanallah, ya el-ayak, göz-kulak, dil-dudak ile işlenen günahlar var ise şayet?!. Onlar, kalb ile Allah arasında öyle sütreler oluşturur ki, kalbin Allah ile münasebeti kesilir; “Var mı, yok mu?” bilemez insan. Ona ibadet yaparken bile şeklen, yatar-kalkar; ne his, ne heyecan?!. Akif’in sözüyle; “His yok, hareket yok, leş mi kesildin?” diyor. “Leş” diyor; hissize, hareketsize “leş!” diyor. “His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin? / Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin. // Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz? / Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?” Evet, şâirâne ifade.

   “Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık; Sen ne güzel Rabb ve ne güzel Mevlâ’sın; bize sıdk otağına taht kurma mazhariyeti lütfet!..”

Geriye dönelim: İyiliği, Allah’tan; kötülüğü, kendimizden bilelim. مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisâ, 4/79) اَلظَّالِمُ سَيْفُ اللهِ، يَنْتَقِمُ بِهِ اللهُ، ثُمَّ يُنْتَقَمُ مِنْهُ “Zâlim, Allah’ın bir kılıcıdır. Allah, onunla intikam alır, tedip eder, kulak çeker, şefkat tokadı vurur; fakat sonra döner, zâlimden de intikam alır.” Evet, size musallat olan zâlimler, Allah’ın sizin başınızda kavis çizdirdiği kılıçtır! Allah, zâlimleri musallat etti size; hiç yoktan intikam alıyorlar. Ama meseleye “hiç yoktan” zaviyesinden bakmamak lazım. “Neden onlar gelip bize musallat oluyorlar?!.” demekten daha çok “Acaba ne ettik ki bunlar başımıza geliyor?” diyerek kendimizle yüzleşmeliyiz.

İnsan olarak onu da düşünürüz: “Neden insanlık varken, diş gösteriyorlar? Neden insan olma varken, ısırıyorlar? Neden seviyeli insan olma varken, salya atıyorlar?” Bunlar insanın aklından geçebilir. Onların da kalb selameti adına, düşünce selameti adına Allah’tan hidayet talep etmek lazım! Ama daha çok kendimize bakmamız lazım: “Acaba ne ettik ki Allah, bu zâlimleri, fâsıkları, hainleri bize musallat etti?!.”

Onun çâre-i yegânesi de bir kere daha tecdîd-i biatte bulunarak Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmekten geçer. رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) Devam edin: حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir.” (Âl-i Imrân, 3/173) Devam edin: نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “O ne güzel Mevlâ, ne güzel Yardımcı’dır!” (Enfâl, 8/40) Kur’an’da yok fakat virdlerde var: نِعْمَ الرَّبُّ أَنْتَ “Sen ne güzel Rab’sın!” deyin. Bunca karıştırdığımız hatalara rağmen, gelen şeylere bakılırsa, bunlar bir kulak çekme, enseye bir tokat vurma ve “Aklınızı başınıza alın!” deme mahiyetinde. Evet, نِعْمَ الرَّبُّ أَنْتَ، نِعْمَ الْمَوْلَى أَنْتَ، نِعْمَ النَّصِيرُ أَنْتَ، نِعْمَ السَّمِيعُ أَنْتَ، نِعْمَ السَّتَّارُ أَنْتَ، نِعْمَ الْغَفَّارُ أَنْتَ “Ne güzel Rab’sın Sen Allah’ım, ne güzel dostsun Sen, ne güzel yardımcısın Sen, her duamızı işitip icabet buyuran ne güzel Semi’sin Sen, bütün kusur ve günahlarımızı örtüp bağışlayan ne güzel Settâr ve ne güzel Gaffâr’sın Sen!..” deyin!. Deyin ve bir “mak’ad-ı sıdk” (sıdk oturağı ve otağı) arayışı peşinde bulunun.

Hayatını doğruluğa bağlamış müminlerin ahiretteki makamları da sıdk sıfatıyla yâd edilmektedir: إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ “Şüphesiz müttakîler, cennet bahçelerinde ve ırmaklar başında, O gücü her şeye yeten Sultanlar Sultanı’nın nezdinde sıdk oturağı (ve otağında)dırlar.” (Kamer, 54/54-55) اَللَّهُمَّ صِدْقَ الْحَالِ، اَللَّهُمَّ صِدْقَ الْمَآلِ، اَللَّهُمَّ صِدْقَ التَّمْثِيلِ، اَللَّهُمَّ صِدْقَ الْقَوْلِ، اَللَّهُمَّ صِدْقَ الْعَاقِبَةِ  “Allah’ım bizi dosdoğru hale, özde doğruluk ve neticede hayra, doğru temsile, doğru söze ve hayırlı akıbete mazhar eyle!..”

   Sıdk bir peygamber sıfatıdır, güzel ahlakın kapısı doğrulukla açılır; en makbul kullar mertebesine ve Cennet’in zirvesine sadâkatle ulaşılır.

Evet, Peygamber, demiş/buyurmuş bunu, Hazreti İbrahim (aleyhisselam). Madem mesleğimiz “hıllet, hullet, hallet” -her ne ise- “dostluk”tur, o işin serkârı, en başı, seyyidinâ Hazreti İbrahim (aleyhisselam), وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي اْلآخِرِينَ “Bana sonrakiler içinde bir lisân-ı sıdk (ve bir yâd-ı cemîl) lütfeyle!” (Şuarâ, 26/84) demiş. İnsan, tavır ve davranışlarında hep “sadâkat” çizgisini korursa, gelecek nesiller tarafından da öyle doğru olarak yâd edilir; akla geldiğinde “Allah, senden ebeden razı olsun!” denir. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallahu anhüm) insanın aklına gelince, sizin aklınıza gelince, hanginiz en azından duyguları itibarıyla onları hayır ile yâd etmeden geçiyorsunuz?!. Öyle bir hayat yaşamışlar ki, gönüllere otağ kurmuşlar! Hatırlanışları, onları hayır ile yâd etmeye yetiyor. Zaten hadis-i şeriflerde ve namazımızın içindeki çok rükünlerde, onları da hayırla yâd ediyoruz; “Âl” diyoruz.

“Âl-i ûlâ” O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) evlâdı, ahfâdı, ailesi; “âl-i vustâ”, sahabesi; “âl-i ednâ” ise, o yolda, o çizgide olursak, sizler ve bizler. Âl-i ednâ… En azından “ednâ” olmanın hakkını vermek lazım!.. Evet, “âl”i öyle değerlendirmiş ehl-i hakikat, ehl-i tahkik; size/bize de kapıyı aralık bırakmışlar: “Bakın ve alın! En dûnunda olmaya çalışın, en azından!” Çünkü o meselenin “dûn”u “mûn”u yok; o çerçeve içine girince, öbürleri mutlaka size el uzatırlar. Ve her şeyin Sâhib-i Zîşânı sayılan o Zât (sallallâhu aleyhi ve sellem), size el uzatır; bırakmaz sizi yolda, hayret içinde, haybet içinde, hüsran içinde! “Bırakmam ben kardeşlerimi böyle garip, yalnız; yolda, vahşi yollarda bırakmam!” der. Fakat hakkını vermek lazım onun; kalbler, O’nun için çarpmalı; heyecanlar, köpük köpük O’nun için köpürüp durmalı; duygular, hep onlar ile oturup kalkmalı; insan, onları vird-i zebân etmeli!..

Sıdk!.. فِي كُلِّ حَالٍ صِدْقٌ، فِي كُلِّ مَقَالٍ صِدْقٌ، فِي كُلِّ تَمْثِيلٍ صِدْقٌ “Her halde doğruluk, her sözde doğruluk, her temsilde doğruluk…” Doğruluk, doğruluk, doğruluk!.. Sadâkat, Peygamberlikten sonra en büyük makamdır. Peygamberlerde sıdk, sıfatlardan bir tanesi; fakat Peygamberlikten sonra “sıddîkıyet” mevzuu, Hazreti Ebu Bekir gibi yüksek pâyelere, hususî olarak, Allah tarafından bahşedilmiş mümtaz bir vasıf: “Ebu Bekir es-Sıddîk”, “Âişe-i Sıddîkâ” denmiş.

Sadâkat, sadâkat, sadâkat… Nasıl “yalan” bir lafz-ı kâfirdir; öyle de “sadâkat”, aynı zamanda bir vasf-ı mü’mindir; sıdk, bir lafz-ı mü’mindir. Mü’min onun ile oturup kalkmalı, onu vird-i zebân etmeli ve kalbini -daima solmaya, renk atmaya, hazan vurduğu zaman savrulup gitmeye müheyya bulunan kalbini- o “sadâkat” ile dipdiri tutmaya çalışmalıdır! اَللَّهُمَّ رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ * اَللَّهُمَّ صَدَاقَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنِ الْغِلِّ وَالْغِشِّ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ım, bizi başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde bize rahmet eyle!.. Allah’ım, bize öyle bir sadâkat lütfeyle ki gönüllerimizi her türlü gıll u gıştan âzâde ve müstağnî kılacak şekilde olsun; ey Erhamerrâhimîn, ey Celal ve İkram Sahibi!..”

   İnsan, akîde, ibadet veya Hizmet açısından durağanlığa düştüğü zaman kendisini bir gayyaya salmış olur; durağanlıkla malul insanların hazan vurmuş yapraklar gibi savrulup gitmeleri kaçınılmazdır.

Kur’an-ı Kerim, çok yerde الَّذِينَ آمَنُوا “iman edenler” dedikten hemen sonra وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar” vasfını nazara veriyor. İman ve sâlih amel. Biz, kendi dilimiz ile “amel” diyoruz fakat Üstad Necip Fazıl, konferansında “İman ve Aksiyon” demişti. Aksiyon kelimesi “amel”i tam karşılar mı; yoksa “fiil”in karşılığı mı? “Fiil” ile “amel” birbirinden farklı şeylerdir; “fiil”, bir iş yapma demektir; “amel” ise, meselenin şuurunda olarak bir mükellefiyeti yerine getirmektir. Şimdi, Allah’a iman ettikten sonra, insanın, imanını teminat altına alması onun hareketine/aksiyonuna bağlıdır.

Aksiyon olmadığı takdirde, iman zamanla solar; bir yönüyle taklit yollarına gidilir, bir yönüyle şekle gidilir, bir yönüyle surete gidilir. Nitekim günümüzde “sizin” demeyelim de “benim” gibi çoklarında mesele tamamen şekil, suret ve taklit vadilerinde bocalayıp durmaktan ibaret bir hal almıştır. Ancak “amel” ile, “hâlis amel” ile, “ihlasa iktiran eden amel” ile, “rıza hedefli amel” ile, “aşk u iştiyak -en son gaye, aşk u iştiyâk-ı likâullah- hedefli amel” ile insan canlı kalabilir.

Onun için insanda ister “iman” adına, isterse de “İslam” adına bir durağanlık olduğu zaman, bu durağanlık sebebiyle o insanın hazan vurmuş yapraklar gibi savrulup gitmesi kaçınılmaz olur. Ağacın başında salınıp durma, şebnemlere bağrını açma, aynı zamanda bülbüllere karşı tebessüm etme var iken -savrulup giden yapraklar gibi- insan da toprağın bağrına savrulur, gübre olur!

İnançta, duyguda, düşüncede “amel” ile “iman”ın böyle bir münasebeti olduğu gibi.. onda meselenin durağanlığa tahammülü olmadığı gibi.. iş, durağanlığa gittiği zaman, gidip taklide incirâr ettiği gibi.. aynı zamanda hizmet-i imaniye ve Kur’aniye adına da durağanlık bir felakettir.

Bu durağanlık, bazen ülfetten, ünsiyetten dolayı olur. Hazreti Pîr, ona da temas ediyor: Ülfet ve ünsiyet bazen insanı köreltir; o alışkanlık, bazen “Böyle de oluyor!” dedirtir. Oysaki insan, sürekli taşan bir bardak gibi -Akif ifadesiyle- sürekli bir “lebrîz” içinde olmalı; sürekli bir şey dolmalı oraya ve sürekli o taşmalı. Ve taşanlardan da başkaları istifade etmeli, sürekli. Sürekli taşıp duran bir insan olmalı; his ve heyecanı, herkese yetecek kadar taşıp durmalı sürekli. Hizmet-i imaniye ve Kur’âniyede de öyle…

Bir, böyle olur; ülfetten ve ünsiyetten dolayı insan, farkına varmadan durağanlığa girer; ülfet ve ünsiyete yenik düşer. Kalb, bunlar ile renk atar; “latife-i Rabbâniye” artık fonksiyonunu edâ edemez hâle gelir. Bakarsınız bunların gözyaşları da kupkurudur. O konuda “Allah’ım, yaşarmayan gözden Sana sığınırım!” buyurmuş İnsanlığın İftihar Tablosu. Vakıa İmam Gazzâli, “Ağlayan da bazen kaybeder, ağlamayan da!” demiş. Ama bence ağlayıp kaybedenler, işin içine riya katanlar, gözyaşlarını “Âlem görsün!” diye dökenlerdir. Fakat aşk u iştiyaktan dolayı ağlayanlar, âkıbetinden endişe edip ağlayanlar, Cehennemden endişe edip ağlayanlar, “Allah’tan uzak düşeceğim!” diye korkup ağlayanlar, her an onu yürekten hissetmeme, kalbinin ritimlerinde hep “Allah, Allah, Allah!” sesi duymama endişesinden korkup ağlayanlar da vardır. Bunlar kazanır; öbürleri kaybeder. Kazanma da var, kaybetme de var orada. O mevzuda bile durağanlık öldürücü bir zehirdir esasen, kahreden bir zehirdir. Nefis, bunları kullanır; bir yönüyle şeytanı istikbal eder ve şeytan da onun araladığı kapılardan senin latife-i Rabbâniyene -senin değil, yani insanın latife-i Rabbâniyesine- nüfuz eder, hâkimiyet kurar orada. Orası -esasen- Cenâb-ı Hakk’ın tecelligâh-ı Sübhâniyesidir: “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” diyor Hak dostu.

   Hakiki mü’min bin türlü bela sarmalı içinde bile olsa yine de durağanlığa düşmemeli; kendi cehd ü gayretini basit bir sebep görmeli, damlasına deryaların bahşedileceği inanç ve ümidiyle aksiyondan aksiyona sürekli yürümelidir.

Evet, ülfet ve ünsiyet durağanlığa sebebiyet verdiği gibi, Hizmet’te durağanlığın bir başka sebebi de musibetler karşısındaki tavırdır. Şöyle ki: Belâlar/musibetler sağanak sağanak başınızdan aşağıya geldiği zaman, “Ee ne yapalım!” diye kalır seyretmeye durursunuz.

Öyle değil esasen… Belki gelen, tepenize balyozlar gibi inen şeyler karşısında dişinizi sıkıp sabretmeniz lazım. Şu kadar var ki, terminolojimizde çok iyi bildiğiniz gibi, “aktif sabır”da bulunmak lazım. Yani, şimdi kuyunun dibine atıldık, Yusuf aleyhisselam gibi; balık tarafından yutulduk, Yunus İbn Mettâ gibi. “Burada ne yapılır acaba!” Balığın karnını mı gıdıklarsın, “Beni dışarıya atsın!” diye?!. Parmaklarınızla çıkabileceğiniz basamaklar mı yaparsınız, Hazreti Yusuf gibi?!. Siz, kendi elinizdeki bütün himmeti kullanırsanız, bu -bir yönüyle- nûr-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyetin tecelli etmesine bir davetiyedir, bir çağrıdır. “Sebepler bütün bütün sukût etti; ben, bu kuyudan/sarnıçtan dışarıya çıkamam, attılar beni buraya. Fakat bir şey yapmam lazım!.. Beni burada Promete (Prometheus) gibi kayalara bağlasalar da bir şey yapmam lazım!.. En azından kafamı, böyle yapmam (sallamam) lazım; maruz kaldığım durumu kabul etmediğimi ortaya koymam lazım!”

Bir de öyle bir durağanlık var. Böyle bir durağanlığa girerseniz, hiç farkına varmadan kendi kendinize kastetmiş olursunuz. Durmamak lazım!.. Sürekli bir cehd ortaya koymak lazım, en kötü durumlarda bile; Hazreti Yusuf gibi kuyu dibinde, Hazreti Yunus gibi balığın karnında, Hazreti Eyyûb gibi tepeden tırnağa yara-bere olduğunuz hallerde dahi… Kalbinizin, o yaraların sarmalı içinde bulunduğu, yaraların -Üstad’ın ifadesiyle- dilinize bile sirayet ettiği anda dahi durmama… “Duygu-düşünce dünyam, Latife-i Rabbâniyem yaralandı; Seni Sana layık anamıyorum! مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ، مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ، مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ ‘Sana gerektiği gibi kullukta bulunamadık, Seni azametine yakışır şekilde zikredemedik, Sana hakkıyla şükredemedik!..’ ölçüleri ile aczimi ifade ediyorum. Kulluğumu tam, Sana göre soluklayamayacağım! Çünkü o işin kaynağı kalb idi, tercümanı da dil idi; ikisi de yaralandı!” deyip arz-ı halde bulunma!.. Hazreti Üstad, Hazreti Eyyûb’un menkıbesine bağlı olarak meseleyi bu şekilde ele alıyor.

Evet, ne olursa olsun durmamalı; insan, bin türlü bela sarmalı içinde olduğu zaman bile, mutlaka bir şey yapma cehd ve gayreti içinde bulunmalı. Siz çok küçük şeyler ile cehd ve gayretinizi gösterirseniz, bir “aksiyon” sergilerseniz; Cenâb-ı Hak, kudretiyle öyle bir mukabelede bulunur ki onlara!.. Zaten insanın yapması gerekli olan şeylerde ortaya koyduğu “irade” şart-ı âdîdir. Kat’iyyen orada tenâsüb-i illiyet prensibine göre bir münasebet yoktur. İrade ne ki, insana Cenneti kazandırsın?!. İrade ne ki, insanı, insanca yaşama ufkuna ulaştırsın?!. İrade ne ki, insanı evliyâ yapsın, asfiyâ yapsın, ebrâr yapsın, mukarrabîn yapsın?!. İrade, bir damladır; fakat siz o damlayı yerinde kullanırsanız, “İşte benden bu kadar yâ Rabbi! Gücüm, bu kadarına yetiyor!” derseniz, Kudret-i Nâmütenâhî, İrâde-i Nâmütenâhî Sahibi, Meşîet-i Nâmütenâhiye Sahibi, İlm-i Muhît Sahibi o Zât (celle celaluhu) da Kendine göre, büyüklüğüne göre tecellide bulunur. Birden bire bakarsınız ki “damla” olan o iradenize koskocaman “okyanuslar” bahşedilmiş; “zerre” gibi iradenize mukabil “güneşler” sizin bağrınıza gelmiş.

   Bela sarmalından sıyrılmanın ilk şartı durağanlıktan kurtulmak, onun da en önemli vesilesi akl-ı selim sahibi mefkûre insanlarıyla istişare yapmaktır.

Bu açıdan, durağanlık çok tehlikelidir; ölümcül bir hastalık gibidir. Ne olursa olsun, dört bir yandan sarılsak, musibetler/belalar sarmalı içinde kalsak da yapmamız gerekli olan şey harekettir. Bu cümleden olarak mutlaka “meşveret”e, akl-ı selime müracaat etmek lazımdır. Aklı başında olan, o işin tecrübesini edinmiş ve bir yönüyle işleye işleye onu geliştirmiş bulunan insanlarla oturup, “Genel durum şudur, tablo şudur; acaba bundan sıyrılmanın yolu ne ola?!.” diyerek konuşursunuz. Başkalarının düşüncesine saygı mülahazasıyla oturursunuz, “Dediğim dedik!” değil. “Benim dediğim olmazsa, ben öyle meclislere iştirak etmem!” düşüncesi, şeytanî mülahazadır. Ona değil, Peygamber mülahazasına tâbi olmak lazımdır.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud’a çıkarken, “İçeride kalalım biz, tabiye harbi yapalım, müdafaa harbi yapalım!” dedi mi, demedi mi?!. Ama Bedir’de bulunmayan bir hayli sahabî, “Yâ Rasûlallah, çıkalım; biz de Bedir’deki ağabeylerimiz gibi orada -Allah’ın izni ve inayetiyle- onların pâyesine ulaşmak için sergilenmesi gerekli olan kahramanlığı sergileyelim!” dediler. O istişareye Efendimiz iştirak buyurdu; O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ki, “vahiy ile müeyyed”, “fetânet-i a’zâm” sahibi; neyin, ne zaman, nasıl yapılacağını milimi-milimine bilen insan-ı kâmil. Hani derler ki, “Dâhiler için intihap söz konusu değildir!” Onlar bir şey diledikleri zaman, şıp-şak hemen yerine oturturlar. Dehanın ne kıymeti olur Peygamber fetâneti yanında?!. O fetânete rağmen, o engin görüşe rağmen, o vahiy ile müeyyed olmaya rağmen, orada meşverette kendisinden çok küçük gençlerin sözüne uyuyor, çıkıyor.

O büyük müfessirin sözünü de daha evvel tekrar etmişimdir; bir kere daha tekrar ediyorum; “O meşveretin hatırına, bilseydi ki, kendi ile beraber çıkanların hepsi orada şehit olacaktı, yine çıkardı!” Çünkü meşveret, dinî bir kuraldır; bugün olmazsa yarın o kuralı kullananlar aldanmayacaktır. “Benim dediğim!” değil esas burada. Ben haklıyım; yüz de yüz kendimi haklı görüyorum ve haklılığımı Kitap ve Sünnet ile de test ediyorum. Fakat baktım ki dört arkadaşla iştirak ettiğimiz zaman, üç tanesi “şöyle” diyor. Ama bakıyorum yüzlerine, gözlerinin irislerine bakıyorum; o meseleye inanmışlık dökülüyor her hallerinden. Bana düşen şey, “Ben, düşüncelerimden vazgeçiyorum, sizin dediğiniz doğru!” demesini bilecek kadar insan olmaktır. Bağışlayın, burada onu kullanmadım, aksi, “hayvanlık”tır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), nasıl meşveret etti ve nasıl bir tavır sergilediyse, öyle yapmak lazımdır.

Şimdi, bu sarmaldan sıyrılmanın yolu; birincisi: Akl-ı selim sahibi, gerçekten bu davaya gönül vermiş insanlarla istişare etmektir. Allah’ın (celle celâluhu) lütfuyla bu Hizmet, bir yönüyle bir asırdan beri, bir yönüyle de kırk elli seneden beri, “renk” değiştire değiştire, “şekil” değiştire değiştire, “desen” değiştire değiştire bu güne kadar geldi. Belli bir dönemde beş-on tane insan ile bir yerde, bir “ev”de oturup kitapları okuyordunuz. Belli bir dönem geldi, ev sayıları arttı. Belli bir dönem geldi, bir sıçrama oldu; daha kalabalık insanları -işin toptancılığını yapıyor gibi- “yurt”larda barındırmaya başladınız. Şartlar elverdi, “okul”lar açmaya başladınız. Şartlar elverdi, eleman yetiştirdiniz -yetişildi, yetiştirildi- “üniversite”ler açmaya başladınız. O elemanlar ile dışarıya gittiğimiz zaman, “Belli çatılar oluşturur, kendi ülkemizde yaşadığımız şeyleri, Allah’ın izniyle oralarda da yaşarız!” dediniz. Şartlar elverdiği ölçüde öyle açılmalar oldu. Belki durağanlık da olmuştur bu mevzuda; belki Cenâb-ı Hakk’ın bize bahşettiği imkânlar tam değerlendirilememiş de olabilir. Ama yine “damla”yı “derya” yapmıştır Allah, “zerre”yi de “güneş” yapmıştır; onu, O’na (celle celâluhu) vermek lazım. Bu itibarla, şu anda içinde bulunduğumuz bu bela/musibet atmosferinden, zâlimlerin tasallutu sarmalından sıyrılmanın yolu, birinci derecede “meşveret”tir; “Buradan nasıl çıkarız? Nasıl sıyrılırız bu işin içinden?” diyerek akl-ı selim sahibi mefkûre insanlarıyla sürekli istişare etmektir.

İkincisi: Herhalde bu imtihana istihkak kesp ettik, müstahak olduk ki, Allah (celle celâluhu), böyle bir bela ile bizi imtihan ediyor. İhtimal, bazı imkânları tam değerlendiremedik. İmkânı değerlendirememe, imkânı israf etme demektir. Acaba niye biz o zamanlar on beş saat mesai yapmadık? Neden bazen evimizin yolunu unutmadık? Neden bazen eşimizin adını unutmadık? Neden en yakınlarımıza karşı “Yahu sen kimdin, Allah’ı seversen?” demedik, bir Alzheimer’li insan durumuna düşmedik? Meselenin buraya kadar yolu vardı. Demek ki biz, bu mevzuda o işin istediği ölçüde bir kıvam sergilemediğimizden/sergileyemediğimizden dolayı Cenâb-ı Hak ikazda bulundu: “Aklınızı başınıza alın; Ben size bu kadar imkân bahşettim; ne hakla Benim verdiğim imkânları israf ediyorsunuz?!. Size Ben yirmi dört saatlik bir zaman bahşettim.. size hayat bahşettim.. sizin yetiştiğiniz yerleri size lütfettim.. ve aynı zamanda size ışık tutan, enbiyâ-ı ızâmın izinde, Peygamberler yolunda gelenleri rehber olarak ihsân ettim! Çağın başında önemli bir simayı, size rehber olarak gönderdim. Neden siz, bu imkanları israf ettiniz, rantabl olarak değerlendirmediniz?!.” Kulak çekme, bu!..

O zaman, meselelere böyle bakarak, geçmişte eğer ihmallerimiz olmuşsa, “bir”i “bin” etme imkânı varken ihmal etmişsek, meseleyi katlama imkânı varken onu ihmal etmişsek, bundan sonra aynı hatayı yapmamak için gayret etmeliyiz. “Madem böyle bir ikazda bulunulduk, durağanlığı terk ederek, vitesi değiştirerek, “dört”ü “sekiz” yaparak, “sekiz”i “on altı” yaparak, “on altı”yı “otuz iki” yaparak, daha hızlı, uçak hızı öncesi bir hız ile, Cenâb-ı Hakk’ın murad buyurduğu şeye doğru azm-i râh etmeliyiz. Azm-i râh, eskilerin ifadesiyle; “yola revân olmalıyız” tabiri de kullanılır. Yola revân olmalıyız; “yol” bizim dilimize ait, “revân” da Farsçaya ait. Evet, yola revân olmalıyız, madem bize bu lütuflarda bulunmuş, bu imkanları bahşetmiş!..

   Muvakkat tahribata maruz kalan yerlerde de Cenâb-ı Hak bir hayli “güzlük” var etti; karın kışın bağrında mayalanan bahar o güzlüklerle ayrı bir renge bürünecek; el verir ki siz “hareket”ten dûr olmayın!..

Diğer bir husus: Şimdi, gittiğiniz bazı yerlerde kafa karışıklığından dolayı bir kısım engellerle karşılaşıyorsunuz. Ama inanın, bu güne kadar oralarda yetişen, sizin duygu ve düşünce dünyanıza bağlı yetişmiş olan bir hayli insan var. Sadece binaları kapadılar, bazı yerlerde. O talihsizlik/bahtsızlık da İslam dünyasında oldu; başka yerlerde olmadı. Onlar da bir şeye aldandılar: Fitne ve fesadın temsilcisini/temsilcilerini, zulmün temsilcilerini “hakiki Müslüman” zannettiler; “fâsık”ı, “zâlim”i, “münafık”ı, Müslüman zannettiler. Bir yönüyle, “Belki Âlem-i İslam’ı derleyecek/toparlayacak, bir çatı altında bir araya getirecek biri…” vehmine kapıldılar. Ve dolayısıyla oralarda, o müesseselerin kapılarına kilit vurdular, sedd-i ebvâb ettiler. Ama oralarda yetişen insanlar var.

Bugün olmazsa yarın, kafası karışanlar bile diyecekler ki: “Yahu Allah aşkına, bu insanlar geldiler; otuz sene biz bunların nabzını bir hekim gibi tuttuk, kalblerini bir hekim gibi dinledik, hiçbir aritmiye rastlamadık; hep ‘istikamet’ diye atıyordu kalbleri, ‘sadâkat’ diye atıyordu kalbleri. Bulundukları yerlerde öyle bir entegrasyon sergilemişlerdi ki, kendimizden zannediyorduk onları. Hatta dilimizi bile öğrenmişlerdi, bizim dilimizi kullanıyorlardı. Ve -bizim şarkta kullanılır- kimsenin tavuğuna ‘Kış!’ dediklerine şahit olmamıştık!” Diyecekler bunu; “vefa”, söyletecek onu onlara bir gün.

O zaman işte sizin ektiğiniz o tohumlar, belki yine devam edecek; yaptıkları tahribat, muvakkat bir tahribat halini alacak. Sonra yeniden oralarda o “ba’s u ba’de’l-mevt” kendisini gösterdiğinde, berikilerin içindeki ukdeler de onlarda beyin kanamasına sebebiyet verecek: “Biz bunca şeytanî gayrette bulunduk, bunlar şeytanı çatlatıyorlar; yazık değil mi, o da Allah’ın mahlûku! Ne diye çatlatıyorsunuz?!.” diyecekler. Çatlatacağız ama… أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ * رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ، وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ * اَللَّهُمَّ اسْتُرْ عَوْرَاتِنَا وَآمِنْ رَوْعَاتِنَا؛ اَللَّهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِينَا وَمِنْ خَلْفِنَا، وَعَنْ أَيْمَانِنَا، وَعَنْ شَمَائِلِنَا، وَمِنْ فَوْقِنَا، وَنَعُوذُ بِكَ بِعَظَمَتِكَ أَنْ نُغْتَالَ مِنْ تَحْتِنَا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’a sığınırım lanetlenmiş ve kovulmuş şeytanın şerrinden!..” “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” (Mü’minûn, 23/97-98) “Allah’ım, ayıplarımızı setret ve bizi korktuklarımızdan emin eyle. Allah’ım, önümüzden ve arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan ve üstümüzden (gelecek tehlikelerden) bizi koru; ayaklarımızın altından derdest edilmekten de Senin azametine sığınırız. Ey Erhamerrâhimîn!..”

Evet, o ekilen tohumlar, biçilen fideler, Allah’ın izni ve inayetiyle, o hazan mevsimi geçince yeşerip boy atacak. “Güzlük” onlar; şimdi kış. Her yerde yoktur belki; sonbaharda tohum atarlar, o tohumlar, uykuya dalar. Sonra ilkbaharın meltemleri esince, onlar zuhur ederler. O sonbaharda, kardan-kıştan önce ekilen tohumlara “güzlük” denir; baharda ekilenlere de “baharlık” denir. Güzlük… Siz, o tohumları birer güzlük, o fideleri birer güzlük gibi görün. Dikildikleri yerlerde kar-kış bastırdı, bir şey oldu. Bilemezlerdi; elektronik levhadaki bir resimde de anlatıldığı gibi, bilemezlerdi. Ama yine bilemiyorlar; kardan-kıştan bir nevbaharın geleceğini bilemiyorlar! Esas karın-kışın -bir yönüyle- bağrında nevbaharı geliştirdiğini de bilemiyorlar. Karın, su olup toprağın bağrına ineceğini ve gelecekte onlara kuvvet kaynağı olacağını bilemiyorlar!.. Böyle bir şey…

Şimdi bu mülahazaları, bu çerçevede yenilersek, Allah’ın izni ve inayetiyle, o yolda -durağanlığı terk ederek- devam etme azmini harekete geçirmiş oluruz; hızımızı işte “otuz ikiye” mi, yoksa “altmış dört”e mi ulaştırırız, neye ulaştırırsak ulaştırırız; füzeler hızına mı, uçaklar hızına mı ulaştırır, Allah’ın izni ve inayetiyle, yürürüz.

Aksi halde, bugünkü durağanlığımız, “Demek ki bir bit yeniği varmış bu işin içinde!” düşüncesini hâsıl eder ki, bu husus sizin ektiğiniz o tohumlarda da durağanlığa sebebiyet verir! Onlar da “Efendim, tahrip edenler demek haklıymış; baksana, bu insanlar meseleye doğrudan doğruya inanmamışlar ki, şimdi durdular burada! Yenik kabul ettiler kendilerini!..” derler birbirlerine. Hâlbuki “Ye’is, mâni-i her kemâldir.” (Hazreti Bediüzzaman) “Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun. / Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! / Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar; / Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar.” (M. Akif Ersoy)

Hep hareket, hep hareket… İman, aksiyon ile beslenmediği takdirde, renk atar, yapraklar gibi savrulur; gülün/çiçeğin, karşısında raksa durduğu şeyler, toprağın bağrında gübre olmaya mahkûm olur. Gübre olmamanın yolu, “iman”dan sonra “aksiyon”dur. Durağanlığın sisi-dumanını ve tehlikelerini, “iman” ve “aksiyon” ile, aksiyonda da “ihlas” ile, ihlasta da “Hakk’ın rızasını hedefleme” ile, rızada da “aşk u iştiyâk-ı likâullah” mülahazasıyla aşarak sürekli yürüme, sürekli yürüme, sürekli yürüme… Sürekli yürüme olmazsa, insan, sürekli sürünmeye mahkûm olur! Sürekli yürümek lazım ki, sürekli sürünme mahkûmiyetine düçâr kalmayalım.

Bamteli: GURBET, HİCRET, ŞEHADET VE HİZMET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Nice güzel insan dâussıla duygusuyla yaşadığı bir diyarda ya da iç içe gurbeti yudumladığı öz yurdunda bir garip olarak ahirete yürüdü; Allah, onları Ashâb-ı Bedir’le, şüheda-i Uhud’la beraber haşreylesin!..

Bir değil bir hayli insan, dünyanın değişik yerlerinde dâussıla duygusuyla yaşadığı bir dönemde ahirete yürüdü. Mübtelâ oldukları bir kısım hastalıkların -“kutsal hafakan” dediğimiz mukaddes hüzünlerin de sebebiyet vermesiyle- onulmaz hale gelmesi söz konusuydu. Hani bir falanı, falanı, falanı düşünün!.. Bir taraftan burunlarının kemiği dâussıla duygusuyla sızlarken, beri taraftan ruhlarının ufkuna, öbür dünyaya, ebedî âleme yürüyorlar; “dâr-ı fenâ”ya veda ediyor, “dâr-ı bekâ”ya teveccüh ediyorlar.

Çok kolay değil. Bir taraftan dünyadan ayrılma; bir taraftan bilemedikleri bir âleme gitme… Kabir köprüsünü nasıl geçeriz? Berzah hayatını nasıl aydınlık içinde yaşarız? Mizan’da durumumuz nasıl olur? Cenâb-ı Hak ne ferman eder; şu tarafa mı, bu tarafa mı? Terazinin kefeleri neyi, nasıl tartar? İnanıyorlar ise, bunlar, onların her zaman hesaplarında vardır; defterlerinin, düşünce defterlerinin başköşesini işgal eder inanan insanların.

Bir taraftan bu duygular… Bir taraftan da alışageldiğimiz şeyler var. Mesela, zannediyorum, nebî bile olsa, öbür âleme göçeceği an, alıştığı, arkadaşlık tesis ettiği, beraber yatıp-kalktığı, beraber yürüdüğü arkadaşlardan muvakkaten ayrılmanın hicranını ruhunda duyar. Bunu, Cenâb-ı Hak ile irtibatı en kavî olan Hazreti Sâdık u Masdûk (alâ nebiyyinâ elfu elfi salâtin) bile hissetmiştir; arkadaşlarından ayrılma hüznünü hissetmiştir.

Bir taraftan burnunun kemiklerini sızlatan, bu… Bir taraftan -bahsettiğim gibi- bunlar için, dâussıla: Alışageldiği yerler.. evi, alışageldiği yer.. sokağı, alışageldiği yer.. oturup-kalktığı, düşe-kalktığı komşuları, akrabaları.. varsa annesi-babası, yakını, evladı… Cüdâ düşmüş, ayrılığa maruz kalmışlar… Bütün bunları düşünerek öbür âleme gitmek, çok kolay değil, zor bir şeydir.

Bunca zor şeye şikâyet etmeden katlanılıyorsa, öbür tarafa giderken bile zihinler hala öbür taraf azığı ile meşgul ise, bunlar, Bedir’de şehit olmuş gibi, Uhud’da şehit olmuş gibi -zannediyorum, hüsnüzannım, kanaatim- sorgusuz-sualsiz gider, nezd-i Ulûhiyette hususî iltifata mazhar olurlar, inşaallah. O (bugün vefat haberini aldığımız) da inşaallah diğer arkadaşları gibi hususî iltifata mazhar olsun!..

Hatırladığım zaman, benim gözlerimi yaşartan, candan arkadaşlarım vardı. Onlar da -öyle- gurbette, ruhlarının ufkuna yürüdüler. Ülkelerine dönme imkânı verilmedi kendilerine. Metastaz yapmış bir kanser ile inlerken, “Dönsem, kendi yurdumda ölsem!” diyene bile, “Hayır, gelince içeriye atarız, işkence ederiz! Dediğimizi demezsen, sana haddini bildiririz!” falan dediler. (Bakınız: “Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!” https://youtu.be/dAsHlmd3i80) Bütün bunların hasretini derinlemesine, çok buudlarıyla içinde duyarak, çok derinlikleriyle içinde duyarak öbür tarafa yürümek, çok hafife alınacak şey değil.

Mekke’den hicret eden Ashâb-ı Kirâm’ı düşünün!.. Daha gider gitmez, Medine-i Münevvere’de, bir yandan dâussıla ve diğer yandan daha ikinci senede Bedir savaşı. Dâussıla sevdası ve savaş… Medine’ye henüz ısınıyor ve düşmanla öyle bir savaşa da yeni giriyor olmuşlar. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağını sağlam yere basar hale gelmiş; gözlerinde ümit ışınları tüllenmeye başlamış. Böyle bir dönemde hayata veda etmeleri, insan olarak ağır gelir. İzzet Molla’nın ifadesiyle: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefadan, amma / Ne de olmasa, cefadan usanır, candır bu!” Bir usanma hissettiklerini zannetmiyorum onların; fakat bir insan olarak, tekme yemiş gibi sarsılmamaları mümkün değil, sarsılır herkes.

   “Derd-i derunuma derman arardım / Dediler ki: Derttir dermanın senin / Dergâh-ı dildare kurban arardım / Dediler ki: Canın kurbandır senin.”

Bunun da kendine göre kazanımları vardır, Allah’ın izni ve inayetiyle. Onun için büyük bir Hak dostu, Dertten büyük dermân mı var / Bir sebeb-i gufrân mı var / Dert gibi bir kıymet mi var / Dertlileri, sever Rahman!..” diyor. İçinizde ne kadar, küme küme dertler var ise, deşeledikçe alttan yeni yeni ne kadar dert çıkıyor ise, sizi sıkacak, streslere/anguazlara sevk edecek ne kadar problem var ise, bunların hepsi, sizde dökülmesi gerekli olan bazı şeylerin dökülmesine vesile olur. Bunlar, insanı, arındıran kurnaların altında arınıyor, semadan inen yağmur, kar, dolu altında arınıyor gibi yapar. Bu son sözler ile Efendimiz’in mübarek duasına işarette bulunmak istedim: اَللَّهُمَّ نَقِّنِي مِنَ الْخَطَايَا كَمَا يُنَقَّى الثَّوْبُ الْأَبْيَضُ مِنَ الدَّنَسِ، وَاغْسِلْنِي مِنْ خَطَايَايَ بِالْمَاءِ وَالثَّلْجِ وَالْبَرَدِ “Allah’ım, beyaz elbisenin kirden arınması gibi beni de hatalarımdan temizle; beni karla, suyla ve dolu ile (yıkanmış elbise gibi) hatalarımdan arındır.” buyuruyor. İşte, musibetler öyle bir arınmaya vesile oluyorsa, bunu da severek karşılamak lazım.

Hepimiz, insanız; hepimizin şöyle-böyle kusurları olmuştur. Bazen bir zihin kirliliğine sebebiyet vermişizdir. Bazen gözlerimizden içeriye akan kirler olmuştur. Anlıyorsunuz ne demek olduğunu!.. Bazen kulaklarımızdan içeriye akan kirler olmuştur. Bazen kalbimizi kendi ritmine uyduran kirler olmuştur. Bazen bütün letâif-i insaniyemizi tesir altına alan kirler olmuştur, istemesek bile… Gerçek mü’mince yaşamada, rüyalarını bile bunlardan sıyânet etme esası vardır; hayallerini bile bunlardan koruma esası vardır. Bütün bunlar ile öbür âleme gidilirse, “Niye kendini saldın? Neden bu düşüncelere yol verdin? Neden kalbin/Latife-i Rabbâniyen için, şeytana açık olan kapıları ardına kadar açtın?!.” diye sorulabilir.

Fakat bu türlü kurnalardan geçince öbür tarafa -Türkçemizde ifade edilen şekliyle diyelim- “pîr u pâk” olarak gider insan. Zannediyorum, kabirde Münker-Nekir hazretleri gelince, bu adamın çehresine bakacaklar; Abdullah İbn Selâm’ın Rasûl-i Ekrem’in mübarek çehresine bakışı ile bakacaklar, önyargısız bakacaklar. Diyecekler ki: “Vallahi, buna soracak bir şey yok! Adam, tepeden tırnağa nurefşân bir mahiyet arz ediyor!”

Hani Hazreti Pîr şöyle ifade ediyor: Bu, bir menkıbe. Menkıbelerin aslına değil -diyorum hep- faslına bakılır, ifade ettiği mana önemlidir. Mollayı koyuyorlar kabre. Ders tedris esnasında, Hadis, Tefsir okuyor, Siyer vadilerinde dolaşıyor, duygu ve düşünce açısından İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) adım adım takip ediyor. Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali (radıyallâhu anhüm) nasıl yaşamışsa, kemâl-i hassasiyet ile onlara takılmış; “Acaba ne etsem ki ben onlara ulaşsam ve bir kaldırım taşı gibi başımı onların ayakları altına koysam!” diyor. İşte böyle bir iklim içinden ayrılıyor; kabre koyuyorlar. Münker-Nekir gelip soru soruyor: مَنْ رَبُّكَ “Senin Rabbin kimdir?” Tebessüm ediyor ilim talebesi; “مَنْ mübtedadır, رَبُّكَ onun haberidir.” diyor; Nahiv ilmince cevab veriyor, kendini medresede zannediyor. -Aksi de olabilir; mukaddem haber, muahhar mübteda; öyle de olabilir, ikisi de caiz Nahiv açısından.- “Men, mübteda; Rabbuke, onun haberidir; siz bana doğru soru sorun, bunlar basit şeyler!” diyor. “Vallahi buna diyecek bir şey yok!” deyip gidiyor Münker-Nekir. Zannediyorum, böyle defaatla arınma kurnalarından geçmiş insanlar, öbür tarafa bu şekilde geçiyorlar.

   Günümüzün karasevdalıları bir dönemde hasret ve hicran mülâhazalarına takılmadan, “gurbet” ve “yâd eller” demeden, hedef Hak rızası, “irâdî/ihtiyârî hicret” ile açıldılar dört bir yana!..

Bu cümleden olarak, dünden bugüne iki türlü hicret yaşanıyor. Birisi, “ihtiyarî hicret”. İhtiyârî hicret, nâm-ı Celîl-i Muhammedi’yi cihanın dört bir yanında duyurma ve rûh-i Revân-ı Muhammedî’nin şehbal açmasını sağlama mülahazası ile dünyanın dört bir yanına gönüllü gitmektir. Her şeylerini bir çantanın içine koymuş, gitmiş insanlar var. O gün, belki bazı şeylere takılmışlar ama saffetleri, temizlikleri, gönül aydınlıkları, yüksek gaye-i hayalleri, dünyevî bir talep peşinde olmamaları… Bunları gören insanlar, onlara bağırlarını açmışlar sonuna kadar, kale kapıları gibi; “Sinemize sandalyenizi atıp oturabilirsiniz!” demişler. Ve yirmi küsur sene, otuz seneye yakın süre zarfında, onlar, gittikleri yerlerde o bayrağı dalgalandırmaya çalışmışlar. Dünyanın en uzak yerlerine kadar gitmişler ama bitmemiş o mesele. Tâ Güney Kutbuna kadar gitme vardı, penguenlere anlatmak için. Kuzey Kutbuna gitmek vardı, oradaki -bağışlayın- boz ayılara anlatmak için. Onlara da “Mahlûksunuz fakat efdal-i mahlûk, eşref-i mahlûk Hazret-i Rûh-u Seyyidi’l-Enâm var. O hepimizin Efendisi’nin sizin için bile ifade ettiği bir mana vardır, bunu duyurmaya geldik size!” demeye kadar…

Belki kimisi de bu mülahaza ile çantasını eline almış, bu niyet ile yola çıkmış; hedefinde bu ufuk var, bu ufku yakalama var, bu gâye-i hayal var. Ama yolun bir yerine kadar ömrü vefa etmiş; dörtte birine, üçte birine kadar… Fakat Allah, niyetlere göre muamele yapar; tamamen onun o ufka varmış olması mülahazası ile ona muamelede bulunur. “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır!” beyanı Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait. إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى Buhari’nin ilk hadisi; seyyidinâ Hazreti Ömer rivayet ediyor. “Ameller, niyetlere göredir; kim, neyi niyet ediyorsa, Allah, onu verir!” Bazen hiçbir şey yapmayabilirsiniz, çantanızı elinize aldınız, arabaya bindiniz, bir trafik kazasında ruhunuzun ufkuna yürüdünüz; Cenâb-ı Hak, sizin hedefinize göre size muamele yapar. (Bakınız: وَمَنْ يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللهِ يَجِدْ فِي الْأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللهِ وَكَانَ اللهُ غَفُورًا رَحِيمًا “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne kavuşma (ve onların rızası istikametinde) hicret için evinden çıkar da daha yolda iken ecel gelip kendini yakalarsa, hiç şüphesiz (o da mükâfatı hak etmiştir) onun (geçmiş günahlarını affetmek ve) mükâfatını vermek Allah’a aittir.)” (Nisâ, 4/100)

İşte belli bir dönemde böyle “ihtiyârî hicretler” oldu. Gönül rızası ile gittiler; coğrafyada yerlerini bilmedikleri yerlere gittiler. Gittiler, orada “Öğretmenlik yapacağız, rehberlik yapacağız, okul açacağız!” dediler. Fakat hırpânî binalar içinde okul nasıl açılır?!. Vakıa… Vakıadan bahsediyorum; orada birer ırgat gibi çalıştılar. Birisinin bir hatırasını -antrparantez- arz edeyim: Sevdiği insanlardan birisinin böyle bir yere gittiğini duyuyor. Ben de o zatı tanımıştım, tanıma şerefine ermiştim. Bir yönetim kurulu başkanı, zenginlerden birisi idi. Onun tanıdıklarından bir tanesi de bir yere gitmiş. Gittiği yerde de müdür olmuş. “Ben onu gittiği yerde, vazife başında bir göreyim!” diyor. Giriyor o binanın içine, soruyor “Falan nerede?!” diye. Diyorlar ki “İşte falan yerde!” Sorduğu kişi o müessesenin müdürü, başına da kâğıttan bir şey koymuş, elinde fırça, duvarları boyuyor. Onun gönlünü fethetmeye yetiyor bu, onu öyle görünce.

Bütün bunlar, göze alınarak gidildi. Bu “ihtiyarî bir hicret” idi. Mercûhun, râcihe tereccüh etmesi cihetiyle, hani bu bir yönüyle “râcih” bir mesele idi. Gün geldi, bu arkadaşlar, Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği şeyi yaptılar. Hiç kimse -ne de Kıtmîr- bu olup biten şeylerin onda birini kendine mal etmesin!.. Okulları açan, O (celle celâluhu) idi; gönüllerde size sevgi kapılarını açan, O idi. إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecektir (de onlar her tarafta kabul göreceklerdir.)” (Meryem, 19/96) İman edip sâlih amel yapanlara, yerde-gökte sevgi vaz’ edilir. Onlar, gittikleri her yerde hüsnükabul ile karşılanırlar. Yapan, O (celle celâluhu) idi; sevdiren, O idi; o binaları size verdiren, O idi. Bunu böyle bilen, böyle gören hiç kimse -zannediyorum- Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı Sübhâniyesinin tezahürü olarak bize lütfettiği o eğitim müesseselerine sahip çıkmaz, hiç kimse de sahip çıkmasın!.. Allah’ın lütfettiği müesseselerde benim de bir hissem varmış gibi görünmeye ne hakkım var?!. Ve zannediyorum hiçbir arkadaşım, bu mülahazanın ötesinde-berisinde bir düşünceye sapmamıştır, Allah’ın izniyle. Sapsalardı, o geniş coğrafyada Cenâb-ı Hak, o imkânları vermezdi onlara.

   İslam dünyasında bazı yerler ve bir kısım dostlar imtihanı kaybettiler; ikiyüzlü kimselerin imanına kandı, kendi nesillerinin imdadına koşanları yüz üstü bıraktı ve hatta samimi Hak erlerini eşkıya ile pazarlık konusu yaptılar.

Böyle “ihtiyarî hicret” ile bu “göç”ü taçlandıran insanların, çok önemli hizmetlere vesile olmalarının yanı sıra, bir de karşılarına ifritten düşmanların çıkmasına ve onların yaptıkları şeyleri tahrip etmesine rağmen, hâlâ yerlerinde sâbit-kadem olmaları ve bu işi devam ettirmeleri, onlar için öyle yüksek bir pâyedir ki!.. Zannediyorum, gittikleri yerde hiçbirinin dikili bir taşı olmamıştır. Kendilerine güvenerek söylüyorum bunu. Ve zannediyorum “Vardır diyen insan, parmak kaldırsın!” desem, burada parmak kaldıracak bir insanın bulunacağına ihtimal vermiyorum. Çünkü giderken “lillâh, li-eclillah, li-vechillah” Hak rızası için gitmişlerdi. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق “Allah’ım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” deyip gitmişlerdi. Onların bu küçük adımlarına -kendilerine göre büyük adım ama sebepler açısından bu küçük adımlarına- Cenâb-ı Hak da başları döndüren eltâf-ı Sübhâniyede bulunmuştu; hem öyle bulunmuştu ki!..

Bugün bir kısım kimseler, onu tahrip için koşuyorlar. Tahrip çok kolaydır; böyle bir binayı bir tane çocuk, yerle bir edebilir. Ama böyle bir binanın yapılması… Şu bina, beş-altı senede, işte o fedakâr kardeşlerinizden birinin, bir yerde kazancıyla -müteahhitlik yapıyordu, onun kazancıyla- yapıldı. Parça parça gönderdi, beş-altı senede bitti; bildiğiniz, çoğunuzun bildiği bir kardeşiniz sizin. O da öyle hicret etmişti; şimdi bu defa da başka bir yere hicret etti; o hicreti değerlendirmeye. Bir zaman “ihtiyarî bir hicret” yapmıştı; şimdi de “ızdırârî/cebrî bir hicret”. Allah, bazılarına böyle iki hicretin sevabını birden lütfediyor.

Tamir çok zordur, tahrip çok kolaydır. Tahribe çalışıyorlar ama o çatlak seslerin müessir olduğu yerleri saymaya kalksanız, on tane yer ya vardır ya da yoktur. Fakat burada kemâl-i teessüf ile ifade edeyim ki, bazı İslam dünyası imtihanı kaybetti. İslam dünyasından bazı ülkeler, Kapadokya’daki insanların imanına inanarak kaybettiler; bu imtihanda kaybettiler. Bir gün, olup-biten şeylerin yanlış olduğunu anlayıp, nedâmet duyacak, “Keşke, keşke!” diyecekler; fakat şu anda yaptıkları tahribatın hesabını Allah soracak; “Niye şeytan ve şeytanın avenesine inandınız? Neden bu samimi arkadaşların samimiyetine güvenmediniz, onlara bel bağlamadınız?” diye soracaktır.

Evet, onlar, tamir için gitmişlerdi. Geçen gün bir arkadaş, bir yerden “cebrî bir çıkış” ile çıkmıştı, geldi buraya. Orada başından geçenleri anlattı, beni de ağlattı: “Beni ayırıyorlardı…” dedi. Almışlar kontrol altına… Birkaç yerde olduğu gibi, uçağa gizli bindiriyor, Türkiye’ye gönderiyor, içeriye aldırıyor ve tazyike maruz bırakıyorlar. İnsan kaçırma… “Haramîlik” denir buna. Ali Baba’nın eşkıyası, bunu yapmamıştır. O arkadaşı da kaçırıyorlar, fakat o ülkenin insanlarından, önde gelenlerinden birinin hanımı devreye giriyor, kontrol altına alıyor, sonra başka bir yere uçağa bindirip gönderiyor. Orayı demede bir beis görmüyorum: Dubai’ye gönderiliyor. Dubai’den de buraya geliyor: “Kurtulmama vesile olan şahıs bana dedi ki ayrılırken: ‘Ayrılın buradan! Yoksa sizi yine kaçırırlar!’ Çok ağladım, ‘Ne olur, hizmet ettiğim bu yerden beni ayırmayın!’ diye, ‘Burada hep kalmak istiyorum!’ dedim. Ama dediler ki, ‘Güven veremiyoruz size; bu adamlar, yine aynı kötülüğü yapar!’ -Endonezya’da olduğu gibi, Pakistan’da olduğu gibi, Fas’ta, Tunus’ta, Cezayir’de olduğu gibi.- ‘Tutar, eşkıyaya teslim ederler sizi! Eşkıyanın da ne yapacağı belli değil!..’ dediler.”

Çünkü zindanlarda ölen insanların sayısı belli değil. İşkenceden aklını kaybedenlerin sayısı belli değil. “Konuşturalım!” diye uyuşturucu verildiğinden, aklını kaybeden insanların sayısı belli değil. Kaçırılıp dağlarda işkenceye tabi tutulup sonra ormanın içine atılan insanların sayısı belli değil!.. Kendi ülkesine dâussıla duygusu ile burnunun kemikleri sızlaya sızlaya giden insanların başına bunlar geliyorsa…

Samimi duygular, samimi hisler, diyorlar ki: “Vallahi ne kadar dikkat etsek, sizi burada koruyamayız! En iyisi siz de ayrılın gidin!” Arkadaşımız, “Beni hizmet yerimden ayırmamaları için hıçkıra hıçkıra ağladım!” derken, yine benim yanımda da ağladı burada. Tabii her gün böyle bir şey gelince… Kıtmîr de çok hassas!.. Hani yanında toptan-tüfekten bahsedilince büzüşen çiçekler var ya!.. İşte onlar gibi, kalbimin birden bire ritmi değişiyor. Dün de öyle ritmi değişti, kendimi odama kapadım, “Sana inziva gerek!” dedim.

   Bir yanda, İslam dünyasından çokları zulme göz yumup ortak olurken, diğer tarafta insanlığını ortaya koyan ve “cebrî hicret” muhacirlerine kol kanat açan kimseler var; insanca davrananların civanmertlikleri katiyen boşa gitmeyecektir!..

Şimdi de “cebrî hicret” zamanı. Belli bir dönemde gidilmeyen yerlere, arkadaşlarımız hicret ettiler. Mazlumiyet, mağduriyet, hal ve temsil dili ile… Öyle bir lisan ki, bütün dünya duydu; çoğunuzu ismiyle, resmiyle, konumuyla ezberledi. Ve ciddî bir güven duygusu ile, istintak zeminlerine aldı, “Yahu konuşun Allah aşkına; başınıza gelen nedir?!” falan dediler. “Size ne yapabiliriz?” O mahrumiyeti, mağduriyeti görünce, ceplerinden çıkardı, evlerinin anahtarlarını verdiler. Verecekleri anahtar yok ise, “Siz bir yerde bir ev tutun, kirasını biz veririz!” dediler. Bunu Almanya da yaptı, Kanada da yaptı, kısmen Fransa da yaptı, Amerika da yaptı, yaptı; değişik yerler yaptılar. İslam dünyası ise yattı, büyük çoğunluğu itibarıyla, bu mevzuda. “Yapan”ın yanında “yatmak” ne kadar ayıptır!..

Biri yapıyor. O birinde sizin inandığınız çerçevede inanılması gerekli olan şeylere inanma yok; fakat “mü’min sıfatı” var. إِنَّ اللَّهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ Allah, sizin şekillerinize, kimliğinize -“Türk”üm! “Kürd”üm! “Arnavut”um! “Boşnak”ım! “Laz”ım! “Gürcü”yüm! Bilmem neyim!.. demenize- değil, kalbinize bakar, oradaki insanlığınıza bakar, inancınıza bakar. Hazreti Pîr diyor ki: “Her mü’minin her sıfatı mü’min olmadığı gibi, her falanın da her sıfatı kâfir değildir!” Mü’min sıfatı… Ve bir fetret dönemi olması itibarıyla, Müslümanlığı hakkıyla temsil eden, hal dili ile anlatan insanların olmadığı, kâmil mü’min kahtının (kıtlığının) yaşandığı bir dönemde, öbür âlemde Allah’ın onlara nasıl muamele yapacağını, bugün söylemek, zordur; bağışlayın, atmasyon olur, belli değil.

Ebu Tâlib, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ dememişti. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) hep göğsünü germiş, O’nu korumuş, kalkan gibi olmuştu. Hazreti Pîr’in ifadesine göre, “… Makbul bir iman getirmemesi üzerine Cehennem’e gitse de, yine Cehennem içinde bir nevi hususî Cennet’i, onun hasenatına mükâfaten halk edebilir. Kışta bazı yerde baharı halk ettiği ve zindanda -uyku vasıtasıyla- bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî Cehennem’i, hususî bir nevi Cennet’e çevirebilir.” لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demediğinden, koyar bir yere, öyle demeyenlerin yerine koyar; fakat orada ona bir Cennet hayatı yaşatır!..

Hani Kıtmîr’in düşüncesi, Hazreti Ebu Bekir’in düşüncesidir: Mekke fethini müteakip babası Ebu Kuhâfe’nin elinden tutup Efendimiz’e getirdiğinde ağladı hıçkıra hıçkıra. “Niye ağlıyorsun?” sorusu karsısında dedi ki: “Babamın yerine, Ebu Tâlib’in getirilmesini ne kadar arzu ederdim?!.” Sultanım! Bir o kadar da benden al! Benim Efendim’e sahip çıkan, geçtiği yoldan bir dikeni kaldırıp atan kimseye bile canım feda olsun!..

Evet, birileri böyle, bağırlarını açıyor, size sahip çıkıyor, “Aman gelin!” diyor. Hatta şimdilerde diyorlar ki: “Konumunuz itibarıyla, şurada çalışabilirsiniz. Hukuk eğitimi mi gördünüz? Şu süreçten geçtikten sonra, burada siz, uzmanı olduğunuz o alanda vazifenizi yapabilirsiniz! İş mi yapıyorsunuz, biri ile şurada başbaşa verince, şu işi yapabilirsiniz!” Böyle demek suretiyle… Mekke’de, mü’minlerin kaybettiklerine mukabil, Medine’deki Müslümanların, sinelerini açıp, bağ ve bahçelerine onları ortak yapmaları gibi, her yer, bir “muhâcer” yeri oldu ve giden muhacirler, orada âdeta bir Ensar muamelesi gördü. Bağırlarını açtılar. Kafaları karıştırılanların dışında herkes, bağrını açtı, onlara “Hoş geldiniz, safâ geldiniz!” dedi, hoş-âmedîde bulundu.

Bunlar, boşa gitmez. Başkaları ne iddiada bulunursa bulunsun; “Müslümanlık!” desin, ara sıra abdestli-abdestsiz camiye gitsin, Müslümanlığa ait değerleri -esas- dünyevî ve siyasî saltanatı için birer “argüman” olarak kullansın. Bunlar, yalancılık vadilerinde akan kirli mâîler gibi akıp gidecek; fakat insanca davranan kimseler, insanlıklarının mükâfatını mutlaka öbür âlemde göreceklerdir.

   Bu dönemde dünya sizi duydu; bir tanıma, bir saygı, bir merak ve aynı zamanda bir kafa karışıklığı var; şimdi size özellikle hal ve temsil diliyle hakikatleri anlatmak düşüyor.

“Cebrî hicret”in karşılığında da madem dünya sizi duydu, tanıdı… Mesela, bir Kıtmîr ile tanışıklık… Hesap edin!.. Ha, bunu söylemeden hicap duyuyorum, nefsim adına da söylemiyorum. Bütün meziyetim ne, biliyor musunuz? Sizin gibi nurefşân bir cemaatin içinde bulunmak. Ulûfe-i şahaneleri oluyor ya hani padişahların, burada… Mahşerde kendimi sizin saflarınızın arkasında hissediyorum. Size Cenâb-ı Hak diyor ki: “Haydi, hepiniz girebilirsiniz, köprüyü geçtiniz!” Ben de geliyorum; geçerken orada, bana bir de tokat aşk ediliyor, “Yaramaz, sen de geç!” deniyor. Kendime hep öyle baktım.

Şimdi birileri sizi “terörist” (!) ilan ediyor. Ben, hayatımda bilerek -yemin ederim- bir karıncaya basmadım, yemin ederim!.. Bir arının ölümü karşısında yarım saat ağladığımı yakın arkadaşlarım bilirler. Öldü; bal peteği üzerine koydum, yemiyor; su döktüm, baktım yine yemiyor. Oturdum bir kenarda, hıçkıra hıçkıra ağladım. Bir canlı; tabiatın bir parçası; ekosistem adına çok önemlidir. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Ruhum, bu!.. Hiç birinizi bu duygunun, bu düşüncenin dışında göremem. Belki bana dersiniz ki, “Sizin yaptığınız o şeyler çok küçük şeyler; biz daha âlâsını yapıyoruz bu meselenin, Allah’ın izniyle!” Ama bu ruhu, bu anlayışı, bu düşünceyi taşıyan insanlara “terörist” (!) diyorlar. Fakat Almanya’ya giden, Amerika’ya ilticaya eden, Kanada’ya giden insanlar, gelip Kıtmîr’in yanında duruyorlar, fotoğraf çektiriyorlar. “Referans” diyorlar; “Demek ki sen de bu cemaat, bu hareket içindeymişsin!” falan… Belki bazı yerlerde imtihan ediyorlar: “Son sohbetlerinde Kıtmîr ne konuşmuştu, ne demişti?” O konuşmayı söyleyene “Sen geç, bitti senin işin!” diyorlar. Birileri, yerin dibine batırırken, başka birileri, başlarına taç yapıyor. Bunlar, boşa gitmeyecektir.

Şimdi böyle bir tanıma var, bir saygı duyma var ve çok ciddî bir merak var. Ve aynı zamanda bir kafa karışıklığı da var. Her insanda şöyle-böyle bir paranoya duygusu vardır. Ama şimdi reklam ile yapılması imkânsız olan böyle bir duyurma da söz konusu. Trilyon verseydiniz, reklam ile kendinizi bu ölçüde duyuramazdınız. Penguenlere kadar herkes duymuştur bunu; bağışlayın, boz ayılara kadar hepsi duymuştur bunu. Şimdi onlar merak ile sizin üzerinize eğildiğine göre, size, sizin değerlerinizi hâl ve temsil diliyle anlatmak kalıyor. Böyle bir fırsat!.. Öyle bir fırsat ki, Allah’ın fırsatı… “Bir insanın hidayetine vesile olma,” imana doğru ona bir “adım” attırma, “yığın yığın koyunlardan, koyun sürülerinden daha hayırlıdır.” Bu, sıhhatli hadis; zayıf hadiste, “…üzerine güneşin doğup-battığı her şeyden hayırlıdır.”

İslam’a doğru bir adım attırmak… Biri, dörtte dörtlük olur, tam sizin gibi. Çok, sayıları… Misyonerlik yapmıyorsunuz; hâlinizi, temsilinizi ortaya koyunca, “Yahu ne güzel şeymiş, niye biz şimdiye kadar bunu duymadık? Neden buna karşı alakasız kaldık?!.” falan diyorlar. Bazıları da diyorlar ki -mesela- “Yahu bunu da bizimkinin yanında kabul edelim!” İsevî ve aynı zamanda Müslüman!.. Böyle diyen, çok; Fakir de değişik kimselere -bu mevzuda- rastladım. Hazreti Pîr de buna işaret ediyor. Bu da ikinci bir adım, ikinci derecede bir adım oluyor. Birileri de sizin o güzel hal ve temsillerinize bakarak diyorlar ki: “Dünya sulhu-salâhı adına bir şey olacaksa, bu insanlar ile omuz omuza vermek suretiyle bu büyük proje gerçekleştirilebilir!” Bu da bir kazanım. Birileri ise diyorlar ki, dördüncü derecede, belki en uzak olanlar: “Vallahi, tepelerine balyoz ile vursanız, problem olacağa benzemiyorlar bunlar! Dolayısıyla cihanın sulhu-salâhı adına, bunlara ihtiyaç var!” Ve bütün bunlar, nezd-i Ulûhiyette kıymet ifade eden, Allah’a doğru yaklaşma adına çok önemli faktörlerdir.

   Takibe uğrayan, hapse atılan, hicrete zorlanan ve gurbet içinde gurbetlere maruz bırakılan Hak erleri ağaçlardan ders almış gibi davranıyorlar; şiddetli fırtınalar karşısında devrilmemek için, din ü takvada daha bir derinleşiyorlar.

Şimdi, “cebrî hicret”i bu istikamette değerlendirme çok önemlidir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Allah, sizi duyurdu; “hareket” diye duyurdu, “cemaat” diye duyurdu. Sizin o mevzuda da bir iddianız yoktu. Kıtmîr, bu meseleyi ifade ederken, Hazreti Muhâsibî’nin ifadesiyle anlattım. Hazret, Allah ile irtibatı açısından “fenâ-fillah, bekâ-billah/maallah/anillah” ufkunun âbide kahramanlarındandır. Muhasebe mevzuundaki değerlendirmeleri hakkında günümüzdeki teologlar, “Okutulmasın! İnsanın Müslümanlık adına ümidini baltalıyor!” diyorlar. Öyle derindir; aklından geçen şeyleri bile günah sayıyor. O, “Kur’ânî makuliyet” tabirini koyuyor ortaya. Kur’ânî makuliyet… Hareket, hiç kimsenin babasının malı değil. Ben “Bu işte, üç tane insan, benim dediğim ile oldu!” falan diyemem. Fakat Allah’ın lütfedip ortaya attığı bu Hizmet felsefesi, Hizmet düşüncesi, meselenin makuliyeti, Kur’ânî makuliyet, İslamî makuliyet; işte onun etrafında bir araya gelen insanlar… Hareket, bu; cemaat de bu!

Hiç kimse bir cemaat olma iddiasında değildi. “Bu hareketin adamlarıyız!” Böyle bir aidiyet mülahazasına da girmemişlerdi. Çünkü onlar biliyorlar ki, aidiyet mülahazası içine girmek, enâniyet-i şahsiyeyi tetikleyen, büyüten, abartan bir faktördür. Benlikten uzak durmanın yollarından bir tanesi de, bir yere, bir güce, bir kuvvete dayanmamadır. Esasen, biz, sadece Allah’a dayanmışızdır. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ، كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ Cennet malzemelerinden, silahlarından, gücünden, kuvvetinden bir güç, bir kuvvettir: Lâ havle ve-lâ kuvvete illâ billah!” اَللَّهُمَّ أَيِّدْنَا بِحَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ım!.. Ey Erhamürrâhimîn, ey İzzet ve Celâl Sahibi Rabbim. Bizi havl ve kuvvetinle destekleyip te’yîd buyur.” Böyle bir duygu etrafında bir araya gelmiş insanlar, meselenin makuliyetine binaen. Hiç kimseye sormamışlar, hiç kimse ortaya bir şey koymamış; “Bir yerde de ben bir okul yapayım!” demiş, gitmiş, okul yapmış; “Öğretmeniniz var mı? Verin buraya!” demişler.

Fakat şimdi bunlar, bir yönüyle, birilerine muhalif bir cephe gibi adım adım takibe tabi tutulmuş; yakalandıkları yerlerde derdest ediliyor, çilehanelere atılıyorlar. Bununla beraber, Cenâb-ı Hakk’ın âfât, mesâib ve belâları karşısında, ağaçlardan ders almış gibi davranıyorlar. Büyük bir zatın ifadesi: “Eğer Allah’ın gazabından korkuyorsan, emirlerine sımsıkı sarıl! Ağaçlar, değişik fırtınalar karşısında devrilmemek için, yerin derinliklerine doğru sürekli kök salar dururlar!” diyor. Allah’ın azabından, belâ ve musibetinden korkuyorsan, şeriatın, dinin emirlerine sımsıkı sarıl; Allah’a tevekkül, teslim, tefviz ve sikada bulun! Ağaç, şiddetli fırtınalar karşısında, devrilmemek için, yerin derinliklerine doğru kök salar. Onlar da imanın derinliklerine öyle kök salmışlar ki, Allah’ın izni ve inayetiyle, “Allah’a binlerce hamd u senâ olsun!” mesajını gönderiyorlar: “Teheccüd namazını kılamıyorduk, kılıyoruz elhamdülillah! Beş günde bir hatim yapıyoruz. Namazlarımızı hep cemaat ile kılıyoruz. Tesbihât’ta kusur yapmıyoruz. Elimizden geldiğince bize ulaşıyorsa şayet, müzakereli şeyler yapıyoruz!..” diyorlar. Çok sağlam bir moral ile dimdik duruyorlar, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Burada bunu da antrparantez ifade edeyim: Cenâb-ı Hakk’ın size ve onlara o ekstradan lütfu olmasaydı, بِحَيْثُ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Gözlerin görmediği kulakların duymadığı ve insan aklının almayacağı bir şekilde” ihsanları olmasaydı, böyle sabit-kadem durulamazdı. Öbür tarafta hazırladığı şeyler adına, Kudsî Hadis ifade ediyor bunu; buradaki eltâf-ı Sübhâniye adına da denebilir: Gözün görmediği, kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin, -Jules Verne gibi tasavvur ve tahayyülü çok geniş insanların bile- aklına gelmeyen şeyleri, Allah, lütfediyor, adeta hayranlıktan bayıltıyor sizi.

Allah (celle celâluhu), onlara öyle bir moral veriyor ki orada; orayı Medrese-i Yûsufiye görüyorlar. Zâlimin işini kolaylaştırmak, zulümdür! Elden geldiğince onların kafasını karıştıracak şeyler yapmak lazım. Zaten kafaları karışıktır, gayr-ı meşru yollar ile elde ettikleri şeyleri “kaybedeceğiz” diye o işin korkulu rüyalarını görüyor ve paranoyaları ile o meseleyi genişlettikçe genişletiyor, kabir azabını çekiyor gibi çekiyorlardır. Kabre inançları var mı, yok mu; onu bilemem. Abdestsiz, camiye gidebilirler; fakat kabre, kabrin ötesine inanma, ayrı bir meseledir.

Bugün kabre koyduğunuz insan -bana öyle fısıldadılar- vefat ederken, “Çantama bakın, bir şey varsa, şurada kullanın!” demiş. İşte bu, sizin ruh dünyanıza ait şeylerin soluklarıdır. Zannediyorum, hanginizin gönlüne -bir yönüyle- bir dedektör ile girilse, aynı ses, aynı soluk alınacaktır, aynı şeyler dinlenecektir, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Evet, işi uzattım ve kendime göre bazı şeyler mırıldandım; kusura bakmayın, beni affedin!.. Allah, sizi burada uzun ömür ile serfirâz kılsın! Hizmet-i İmaniye ve Kur’âniyede dâim kılsın! Nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde istihdam etsin, inşaallah. Ve iman ile öbür tarafa göçmeye muvaffak eylesin. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın Livâu’l-hamd’i altında, beşâşet içinde, bişâret içinde orada Cenâb-ı Hakk’ın çok farklı eltâfını bekleme şerefiyle şereflendirsin. Vesselam.

489. Nağme: “Ey Yâr, Senden Dönmezem!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç saat önce yaptığı sohbetinde özetle şunları söyledi:

İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğini ganimet bil!..

*Hazreti Üstad’ın “vatan-ı aslîlerine bir meyelan-ı şevk-engiz” ve “bir diyar-ı âhere gitmeye samimî bir şevk” sözü, ne güzel ifade!.. Bu dünyadan bıkmış usanmış, şevk ve zevki sönmüş insanın gönlünde ebedi kalacağı başka bir diyara iştiyakın uyanması. Bu zaviyeden bakınca sıkıntılar da rahatsızlıklar da hastalıklar da yaşlılık da birdenbire insan vicdanında rahmet hüzmelerine dönüşüyor, “Oh ne güzel!..” dedirtiyor.

*Hazreti Pir “…bu ihtiyarlığımın en sıkıntılı bir senesini, gençliğimin en ferahlı on senesine değiştirmem.” diyor.

*Gençlik, Allah’ın ayrı bir nimeti ama insan hevesat-ı nefsaniyeye takılmazsa, bohemliğe düşmezse, o gençlik dinamizmini boş şeylerde harcamazsa. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in “Beş şey gelmeden evvel şu beş şeyi ganimet bilip değerlendir” tavsiyesinde de ilk madde olarak “İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğini” ganimet bil, onu güzel değerlendir nasihati yer alıyor.

Yaşlıların en fenaları, heva-perest gençler gibi yaşayanlardır!..

*Evet, yaşlanmadan evvel gençliğinin kıymetini bil! Kılabiliyorsan gençliğinde, her gece, kıldığın namazlardan farklı olarak yirmi rekat daha namaz kıl; yapabiliyorsan her pazartesi-perşembe oruç tut. Belli bir yaş belli bir baştan ve bir kısım arızalar vücuda değişik yönlerden hücum ettikten sonra çok niyet etsen bile bunları yapamazsın.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Gençlerinizin en hayırlısı, (sefahetten uzak durmakta ve temkinli davranmakta) ihtiyarlara benzeyendir. Yaşlılarınızın en fenası ise, (başını gaflete sokmakta ve nefsinin arzularına uymakta heva-perest) gençler gibi yaşayandır!” buyurmuştur. Demek ki, gençlerin en hayırlıları, ölüme bir adım kalmışçasına yaşlılar gibi hareket edenlerdir. İhtiyarların en şerlileri de, yaşını başını almış, elliyi aşmış, altmışı geçmiş, yetmişte işi bitmiş ama hala “dünya, dünya” diyen, zevk sefa peşinde koşan, bohemlik düşünen, hala gözü haramda, elleri haramda, hala çalmada çırpmada, hırsızlıkta, haramilikte, tıpkı cinnet yaşayan gençler gibi davrananlardır.

*Şikayeti, şekvayı, elden geldiğince şükre çevirmek lazım. Başa gelen bela ve musibetleri hamd ile karşılamak lazım. El-Kulûbu’d-Dâria’da da geçtiği ve Hazreti Pir’in de kullandığı gibi, “Elhamdülillahi alâ külli hal sive’l-küfri ve’d-dalâl – Dalalet ve küfürden başka her halden ötürü Allah’a binlerce hamd ü sena olsun.” demek lazım.

Amnofis bile kadınlara kelepçe takmamıştı!..

*İster “hareket” ister “camia” ister “cemaat”, adınıza ne denirse densin, Cenâb-ı Allah, siz Hizmet gönüllülerine çok büyük lütuflarda bulundu, size çok büyük hayırlar yaptırdı. Ümit ederim ve recada bulunurum ki, bu halinizle Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Kardeşlerime selam!..” dediği, “Gariplere müjdeler olsun!..” buyurduğu camiadan olursunuz.

*Şimdi garip misiniz değil misiniz? Her yerde evinizi basıyorlar mı basmıyorlar mı? “Hizmet adına himmet ettin mi etmedin mi?” diye elinize kelepçe vuruyorlar mı vurmuyorlar mı? Kadın-erkek tefrik etmeden herkese aynı muameleyi reva görüyorlar mı görmüyorlar mı? Hatta geçmişte sabık tiranların yapmadıkları şeyleri yapıyorlar mı yapmıyorlar mı?

*Amnofis çok büyük, tarih çapında bir zalimdi. Zulmünden, tahakkümünden, tasallutundan, tegallübünden ve “Ene Rabbükümü’l-a’lâ” demesinden ötürü eğer kendisine bir Nobel ödülü verilseydi, bilmem onu memnun eder miydi? “Ben sizin en yüce Rabbinizim!..” demişti, kendisini öyle görüyordu. Bu ölçüde kendini beğenmiş, akıl hastası, tamamen narsist, bakıp bakıp sadece kendini gören bir insandı ama erkekleri öldürdüğü halde kadınlara hiç cefa etmemişti. Hazreti Musa’nın anasının ellerine kelepçe vurmamıştı. Hazreti Musa’nın ablası Meryem validemiz gidip Hazreti Musa’yı koparıp annesine getirdiği zaman Amnofis onun eline kelepçe vurmamıştı.

Hizmetlerinizin hora geçtiğinin bir delili de maruz kaldığınız bu musibetler olmuştur!..

*Cenâb-ı Hak size çok büyük hizmet yaptırdı ama bir husus var ki, hep aklıma gelip duruyordu: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: Belanın en çetini, en zorlusu, en aman vermezi, en bel kırıp boyun bükeni enbiyanın başına gelmiştir. Ondan sonra da derecesine göre imanın yanında olan insanlara!.. Kimlerin Allah’la irtibatı kavi ise derecelerine göre onlar da zulme uğramış; mağduriyet, mazlumiyet, makhuriyet, mahrumiyet yaşamışlardır. Bu zaviyeden, evet, hiç kimseye yaptırmadığını Allah size yaptırdı. Aklımdan geçiyordu ki: Acaba nezd-i ulûhiyette bu hizmetler kabule karin olmadı mı da bu insanlar bir elleri balda, bir elleri yağda, bir elleri kaymakta sürekli şerbet içip böyle hizmet yapıyorlar. Acaba hizmet kabule karin olmadı mı? Neden işkence edilmiyor? Neden ehl-i dalalet, ehl-i zulüm, ehl-i gaflet, hümeze ve lümeze erbabı, hasetçiler, yapamadıkları şeylerden ötürü “Nasıl onlar yapar da biz yapamayız?” diyenler Hizmet erlerine dokunmuyorlar?!.

*Neden Hizmet gönüllüleri, o enbiya-i izam, sahabe-i kiram ve tabiin efendilerimiz gibi, değişik dönemlerdeki mağdurlar, mazlumlar gibi, Şah-ı Geylanî, İmam-ı Rabbani, Mevlana Halid-i Bağdadi, Hasan Şazilî, Ahmet Bedevî, Ahmet Rifaî ve İbn Beşiş hazeratı gibi değişik bela ve musibetlere maruz kalmıyor? Böyle içimden geçtiği oluyordu. Bu bela ve musibetler fasit dairesi başlayınca bu düşüncemdeki su-i zan da yıkıldı. “Hizmet hora geçmiyor mu acaba? Ehl-i zulüm insafsızlar, bu camia içinde bulunan insanlara ilişmiyorlar, ısırmıyorlar, salya atmıyorlar, diş göstermiyorlar.” şeklindeki mülahazalarım bir yönüyle cevabını buldu.

*Kim kazanıyor, kim kaybediyor? Kim gayyaya doğru yuvarlanıyor, kim Allah’ın izni ve inayetiyle adım adım “fenafillah”a, “bekabillah”a doğru yürüyor?!. Cenâb-ı Hak o istikamette yürümede sabitkadem eylesin. Bu güne kadar belli ölçüde istikamet üzere devam edilmiştir. Fakat istikamet çok önemli olmakla beraber inandırıcılığı ve başkalarına güven vadetmesi açısından onun devam ve temadisi de çok önemlidir.

O kadını yerde sürükleyenlere olsa olsa Hitler’in SS’leri nazarıyla bakılabilir!..

*Geçen gün bir kadını, hangi düşüncedeyse bilmiyorum, ellerinden tutmuş, iki tane SS’çi (Hitler’in kişisel muhafızlığını yapmak üzere kurulmuş birliklerden olan kimseler) sürüklüyordu. Öylelerine ancak Hitler’in SS’leri nazarıyla bakılır. İki tane SS’çi sürüklüyorlardı; bir yüz metre kadar da sürüklediler. Kadın bağırıyordu. Duygusu ne ise; “Lât” diyebilir bir insan, “Menat” diyebilir, “Uzzâ” diyebilir. İnsan vicdanı açısından, bir kadını iki SS’çinin öyle ellerinden tutup ona hayvana bile yapılmayan şeyleri yapmaları; bir arabanın arkasına bağlayıp birini sürüklemeleri!.. Bu, dünyada başka bir yerde görülmemiştir. Amnofis böyle bir şey yapmamıştır; İbnüşşems böyle bir şey yapmamıştır; temerrüd kökünden gelen Nemrut böyle bir şey yapmamıştır, kat’iyen ve katibeten, hele taife-yi nisaya… Seyyidina Hazreti İbrahim’in yanında mübarek validemiz var, eşi de var. Hazreti İbrahim din kardeşliğini kastederek tarizde bulunup “Kız kardeşim” deyince Nemrut ilişmiyor ona, “kadın” diyor ve ilişmiyor.

*O kadının öyle sürüklendiğini görünce; bilmiyorum, Robespierre öyle bir şey yaptı mı? Arkadaşlarını bile astırmıştır ama bir kadına iliştiğini, bir kadına öyle yaptığını bilmiyorum.

“Benim başı kapalı bacılarıma” (!) hiçbir Yezid, hiçbir Haccac böyle bir zulmü reva görmezdi.

*Ya bugün başı kapalı bacılarımızın maruz kaldığı zulüm!.. Herkesin, hatta onu yapanların ve yaptıranların bile “Benim başı kapalı bacılarım!..” diye onları ifade etmesine rağmen, o mübarek bacılarımızın ellerine kelepçe vurulması, adi birer şaki gibi teşhir edilmeleri, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir Yezit, hiçbir Haccac, hiçbir zalim tarafından uygulanmamıştır.

*Bir de, emreden ile emri yerine getiren ne kadar da birbirine uymuş. İhtimal hesapları açısından, “Bu kadar uyum milyonda bir ihtimalde bile olmaz!” diyorum. Bu insanlar nasıl böyle birbirlerini buldular? Adeta “Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş”. Nasıl böyle birbirlerini bulmuşlar? Biri “Böyle yapın!” diyor, öbürü gözünün yaşına bakmadan o mesâvîyi irtikâp ediyor.

*Sağ olsunlar, teşekkür ederiz. Bu türlü mezalimi yaptıkları bacılarımızın derecelerini mertebe mertebe yükseltiyorlar. Meryem validemize, Hatice validemize, Aişe validemize yükseltiyorlar. Bunların günahları ne? Fakire fukaraya yardım olsun diye himmet toplamışlar. Zalimane el konan bir banka batmasın diye, kredi toplamış oraya yatırmışlar. Bir bitirme mülahazası, şeytanî fikri karşısında, ona meydan vermemek için, bütün himmetlerini belli bir noktada teksif etmiş, bu fitne ve fesat cereyanını durdurmak istemişler. Allah rızası için.. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın mübarek ruhunu ikame etmek için.. Ruh-u Revân-ı Muhammedî’nin her yanda şehbal açmasını sağlamak için.. dünyanın değişik yerlerinde mağduriyet, mazlumiyet, mahkumiyet yaşayan insanlara yardım etmek maksadıyla kurulmuş yardım cemiyetlerine yardım etmek için himmet toplamışlar, oralara yatırmışlar!..

*Fakat, ehl-i haset ve dalalet ne yaparlarsa yapsınlar, hissiyatımız ve duruşumuz şu istikamettedir:“Bir cefâkeş aşıkem ey Yâr Senden dönmezem / Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem / Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar / Başıma koy erre Neccâr Senden dönmezem / Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar / Külüm oddan çağırsalar Settâr Senden dönmezem.” (Nesîmî) Senden dönmezem!.. Allahım, Senden dönmezem!.. Ey Rasûl, Senden dönmezem!.. Ey hakaik-i Kur’aniye, senden dönmezem!.. Ey doğru yolun yolcuları, sizden dönmeyiz!..

Bamteli: Mukaddes Çile ve İnfak Kahramanları

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

Allah’a kul olmak ne güzel!.. Sadece O’nun karşısında eğilmek ne hoş!..

*Allah ile münasebetimize bakınca, bu karınca halimizle diyoruz ki: “Ne kadar bahtiyar insanlarız! Bu küçük halimizle O’nunla bir çeşit münasebet içindeyiz. Bunun lezzetine, halavetine, zevkine doyulmaz!” Kim bilir o meseleyi zirvede duyanlar daha neler duyuyordur neler! Çobanlar meseleyi böyle duyuyorsa, kim bilir sürü sahibi meseleyi nasıl duyuyordur! Tabii İnsanlığın İftihar Tablosu bu mevzuda her sözden vârestedir. O, duyuşu, hissedişi, ihsası ve ihtisaslarıyla adeta semâvîdir. O, belki bazı hususları melâike-i kirâmın bile duyamayacağı seviyede duyuyordu. Evet, O müstesna!..

*Bir de zılliyet planında Hakk’ın mükerrem ibâdı var. Onlar da bize göre müstesna insanlar. Ne var ki, hemen her seviyede insan, O’nun ile münasebeti açısından çok şey duyar, çok şey hisseder; böyle âvâre, sergerdân kimselerin durumunu nazar-ı itibara alınca, kendi bahtiyarlığına tebessümler yağdırır. “Oh be!.. Müslümanlık ne güzelmiş! İnsanlığın İftihar Tablosu’nun arkasında Allah deyip kemerbeste-i ubudiyet içinde ayakta durmak ne latifmiş! İki büklüm olup tevazuun birinci faslını eda etmek, Allah karşısında eğilmek ne zevkli bir şeymiş! Yüzünü yerlere sürmek ne derin haz kaynağıymış!..” der. Cenâb-ı Hak o zevki derinlemesine duymaya muvaffak eylesin!

“O’nu bulan neyi kaybetmiş ve O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki?”

*İnsanın, küçük çapta, zıllıyet/gölge planında, çok küçük nispetler perspektifinde bile olsa, böyle bir mazhariyet ve zevk hemhemesi, demdemesi -iradelerinize ait yönüyle hemheme, öbür taraftan, O’nun vâridâtına mazhariyeti itibarıyla demdeme- içinde bulunması çok önemlidir. Bu açıdan da bu arada başımıza ne gelirse gelsin, onun yanında hafif kalır.

*Madem O’nu bulduk, bir yönüyle artık bulacağımız bir şey yok ve kurtulduk!.. “Seni buldum ve kurtuldum!” diyebilirsiniz.“O’nu bulan neyi kaybetmiş ve O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki?” demiyor mu Ataullah İskenderânî?!. Evet, O’nu bulan ne kaybetmiştir?!. O’nu kaybeden, yani kendi düşünce dünyasında kendini uzaklara atan, kendini O’nun yokluğuna, daha doğrusu O’nsuzluğa, “ene”sini “Hüve”sizliğe salan kimse ne bulmuştur ki?!.

*Binaenaleyh, böyle cevheri bulmuş bir insan huzur, mutluluk, şâd ve hürrem olma gibi şeylere hiç gönül kaptırmaz. Bunlar, bakırcılar çarşısında bile elde edilebilecek şeylerdir; cevherlerin alış-verişinin yapıldığı, sarrafların bulunduğu yerde olan şeyler değildir. Bu itibarla da bazı şeylere katlanmalı!.. Ve katlananlar bu mülahaza ile katlanmışlardır. O katlanma işi de tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde hiç eksik olmamıştır.

Seni o kadar çok seviyorum ki, eğer beni çıkarmasalardı -vallahi- senden ayrılmazdım!

*Bütün tehlike dolapları herkesten önce İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek başında dönüp durmuştur. Kur’an-ı Kerim, Müslümanlar hakkında kurulan komploları âdetâ Efendimiz’e tahsis etmiş ve şöyle demiştir:

وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُاللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ

“Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar veya öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzaklarını başlarına doluyordu. Zaten Allah’tır tuzakları boşa çıkarıp onları kuranların başlarına dolayan.” (Enfal, 8/30) Görüldüğü üzere, elini kolunu bağlayıp zindana atma, öldürme ya da belde dışına sürme gibi mekrin değişik dalga boyundaki zuhurları olan bütün komplolarda gayr-i sarih mef’ul Efendimiz’dir; bütün planlar O’nun üzerine yapılmıştır.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz hicret esnasında Sevr sultanlığından ayrılıp yola revân olacağı an, yaşlı gözlerle son bir kere daha doğup büyüdüğü topraklara bakmış ve “Ey Mekke! Seni o kadar çok seviyorum ki, eğer beni çıkarmasalardı -vallahi- senden ayrılmazdım.” buyurmuşlardı.

*Şayet en mübarek insanlar hırpalanmışlarsa, preslerden geçmişlerse, dibeklerde adeta dövülmüşlerse ve siz bundan âzâde, vâreste tutuluyorsanız, bence kendi durumunuzdan şüphe duymanız lazım.

“Allahım, medrese-i Yusufiye misafirlerini salıver ve onları en çabuk zamanda sevdiklerine kavuştur!..”

*Bazılarınız çeker, bazılarınız da onların çektiğini paylaşır, onların ızdıraplarını ruhunda duyar; yapılması gerekli olan şeyler mevzuunda bir küheylan gibi şahlanır, bir üveyk gibi kanatlanır Allah’ın izni inâyetiyle; işte o zaman paylaşıyor demektir.

*Evet, birileri içeride medrese-i Yusufiye yaşarlar; berikiler de dışarıda oturur kalkar onlara dua ederler: “Onları en çabuk zamanda, çok rahatlıkla salıver Allahım! Salıver ve onlarla beraber bir sürü aileyi, kırk bin tane aileyi, elli bin tane aileyi, yüz bin tane aileyi; belki on milyon aileyi sevindir Allahım!” Bu on milyon ailenin sevinmesi, mele-i âlânın sakinlerinin de sevinmesi demektir. Bu arada bir şirzime-i kalîl “Niye böyle oldu?” diye üzülecekler. İnşaallah, iman ediyorlarsa Allah’a, o üzülme de onların günahlarına kefaret olur. Biz onu da düşünürüz: Allah onların da günahlarına kefaret olabilecek şeylere onları hidayet eylesin. Genel ahlakımız bu!..

*Bazı densizler bir mülâaneyi, bir mübâheleyi, bir muhâveleyi beddua kabul edip böyle bir meseleden dolayı, incir çekirdeği nevinden meseleleri dava mevzuu yaparak, “Acaba bununla bunlara bir örgüt diyebilir miyiz?” düşüncesine daldılar. Bu yaptıkları mesâvîden dolayı bize düşen şey “Allahım bunlara da hidayet eyle!” demektir. Bir de sabredemediğimiz takdirde “Allah Allah, cinnetin bu seviyesi de varmış!.” demektir. Ama ben bu mülahazaya girmenizi de istemem.

Mukaddes Çile Nöbeti Sizlerdeyse…

*Dünden bugüne sizin çizginizde hareket eden insanlar hep çekmişlerdir. Yüce mefkûrelerini, gaye-i hayallerini, dünyanın dört bir yanında bir bayrak gibi dalgalandırmaya odaklanmış insanlar hep musibetlere maruz kalmışlardır. Başka mülahazaları olmayan, dünya adına bir kazanım peşinde koşmayan, ölürken “Varım ol Dost’a verdim hânümânım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dü cihanım kalmadı.” (Ahmedî) diyerek Allah’a yürümeyi planlayan, farklılığını fark etmeyen; el-âlem hizmetini alkışlarken “Allah Allah bunlar neyi alkışlıyor?” diyen, kendini tamamen bu işe adamış, başkalarının başka şeyleri sıfırlamalarına mukabil o kendini sıfırlamış; el-âlem göklere çıkarsa bile kendisini yeryüzünde debelenen bir “dâbbe” ve Cenâb-ı Hakk’ın küçük, hakîr, zavallı, kıtmir bir varlığı olarak gören insanlar… Cenâb-ı Hak kendimizi öyle görmeye muvaffak eylesin; bu Allah’ın büyük bir hidayetidir. Başka türlü görme, Allah’ın, insanın firavunlaşmasına fırsat vermesi demektir.

*Evet, insanın, kendini diğer insanlardan büyük görmesi ve “ben şuyum, buyum” demesi bir mekr-i ilahidir; Allah’ın o insanın firavunlaşmasına müsaade etmesi demektir. Verdiği imkânların onda istidraç şeklinde tesir göstermesi demektir. İstidraç, nimet şeklinde gelen, insanı Allah’tan uzaklaştıran nıkmettir.

*Madem Hak yolun en kıymetli yolcuları enbiya, mukarrebin, asfiya ve evliya hep musibetlere maruz kalmış ve çileler çekmişler, bizim de başımıza gelenleri tabii kabul etmemiz, öfkelenmememiz ve hale rıza göstermemiz lazım.

“Biz Uhud’u Severiz Uhud da Bizi Sever”

Soru: Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Ashabıma sebbetmeyiniz. Sizden birisi Uhud Dağı kadar altın infak etse, ashabımdan birinin verdiği yarım müdd sadakaya ulaşamaz.” buyuruyor. Asr-ı Saadet’te infakı bu kadar değerli kılan hususlar nelerdir? Sonraki dönemlerde de dinî gayret, himmet ve infakın ziyadesiyle değer kazandığı zaman dilimlerinden bahsedilebilir mi?

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahih hadis-i şerifte ashabı için öyle buyuruyor. Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez. Onlar O’nun kâmetini biliyorlardı; O da ashabının kadr u kıymetini ve kıvamını biliyordu. Allah’ın izniyle, insanlığın idbârını ikbâle çevirebilecek bir kadro olduğunu çok iyi biliyordu; Allah’ın bildirmesiyle biliyordu; o yüksek firasetiyle, fetanetiyle ve okumasıyla biliyordu. Yüzlerinden ve kalbî heyecanlarından onları okuyordu. Bu açıdan da mezkûr ifade -haşa- onlara bir iltifatta bulunma adına değildi, bir realiteyi ifade ediyordu. Çünkü O’nun lal ü güher beyanları içinde katiyen riyanın, süm’anın, şunu bunu hoşnut etmenin zerresi yoktu. Ne konuşuyorsa, milimi milimine doğruydu; söylediği sözler neye dairse şayet, onun numarasına ve drobuna fevkalade uygun ve vakıa mutabıktı.

*“Sizden birisi Uhud Dağı kadar altın infak etse…” O gün Medine-i Münevvere’de en yüksek gibi görünen dağın Uhud Dağı olmasının yanı başında bir de Uhud Dağı’nın kıymeti var. Bu kıymet değişik vesilelerle vurgulanıyor. Uhud Harbi’nde o mübarek dağın eteklerinde Müslümanlar kutsal, muvakkat bir hezimet yaşıyorlar. Uhud’da böyle bir hadise yaşandığından dolayı ihtimal bazılarının kafalarına “Bu dağ uğursuz galiba!” şeklinde bir düşünce gelebilirdi. Bundan dolayı Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir yerde şöyle buyuruyor: “Uhud öyle bir dağdır ki biz onu severiz o da bizi sever.” Bu açıdan da Uhud, Ağrı ve Everest gibi büyük değilse de kıymet-i maneviyesi itibariyle çok büyük. Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’in vurgulamak istediği hususlardan biri budur: Uhud Allah Rasûlü’nü seven ve Allah Rasûlü’nün sevdiği bir dağdır.

*Başlangıçta Ashab-ı kiram efendilerimiz de vermeyi, infak etmeyi çok bilmiyorlardı. Hâşâ onlara bilmiyorlardı demek, bilmeme sözünü onlara nispet etmek saygısızlık olur fakat onlar bildikleri her şeyi dinle öğrendiler, o Muallim-i azamla, o Mürşid-i azamla öğrendiler.

İlk Himmet ve Ashab-ı Kiram’ın Cömertliği

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabının gönüllerindeki verme kapılarını aralamada kim bilir ne zorluklar çekmişti. Meselâ, bir gün Arab’ın aslı olan Mudar kabilesinin Müslümanları gelmişlerdi. Giyecek başka bir şey bulamadıklarından dolayı üzerlerinde yün elbiseler olduğu için daha onlar içeri girer girmez mescidi ter ve yün kokusu sarmıştı. Yorgun, aç ve susuz olan bu fakir insanları görünce Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in gözleri dolmuştu. Onları öyle ızdırap içinde gördüğü için neredeyse ağlayacaktı. Hemen infakla alâkalı ayetleri okumuş; ashabına, insanlara yardım etmenin faziletlerini anlatmıştı. (Benzer hadise Tebük Seferi’ne çıkılırken de ordunun teçhiz edilmesi esnasında yaşanmıştı.) Fakat Sahabe Efendilerimiz henüz başkalarına yardım etmeye alışmamışlardı; dolayısıyla, hiç kimse bir coşkunluk ve bir heyecan ortaya koymamıştı. Allah Rasûlü’nün yüzünde hüzün emareleri belirecekti ki, O’nun halinden çok iyi anlayan ve işin nezaketini kavrayan bir sahabi yerinden fırlayıp evine gitmiş, parmaklarının arasından dökülecek kadar ellerini doldurmuş ve getirdiklerini Rasûlullah’ın huzuruna dökmüştü. Onu görünce diğerleri de ne yapılması lazım geldiğini anlamış ve herkes infak için koşmuştu. Nitekim Peygamber Efendimiz’in önünde bir oğlak büyüklüğünde yardım malzemesi birikmişti. İşte o zaman, yüzündeki hüzün bulutları birer birer sıyrılan Şefkat Peygamberi ashabına tebessüm etmiş ve şöyle buyurmuştu: “Bir işe delâlet edip o hususta yol gösteren onu yapmış gibidir.” Evet, Ashab efendilerimiz o gün verme kapısını açmış ve zamanla da sahip oldukları her şeyi vermeye âmâde hale gelmişlerdi. Onlardan kimisi malının tamamını, bazısı servetinin üçte ikisini, bir başkası bir anda yedi yüz deveyi ve bir diğeri de en çok sevdiği bahçeyi Allah yolunda tasadduk edecek kadar cömertleşmişlerdi.

*Öyle bir katılığın yaşandığı dönemde, işin başlangıcında henüz rehabilite görmemiş bu insanların birdenbire balmumu gibi yumuşamaları ve ihsanda bulunmaları çok önemlidir. Sonra o iş bir nevi sünnet olmuş, bir güzergâh oluşmuş; arkadan gelenler de zekat, sadaka, ikram, ihsan ve himmet adı altında din ve iman hizmetine destek vermişlerdir.

*Meselenin bir de manevi yanı vardır. Neden onların bir müdd sadakası başkalarının dağına tekabül ediyor? Sahabe idraki, sahabe imanı, sahabe anlayışı, sahabe ihlası, sahabe rıza düşkünlüğü, sahabe iştiyakı başkalarıyla mukayese edilmeyecek bir seviyededir. Onu verirken öyle bir mülahazaya bağlanıyorlardı ki, “Allah’ın izni ve inayetiyle bu öbür tarafta dağlar cesametinde olacak!” diyor ve buna yürekten inanıyorlardı. Bir de katiyen bunu bir minnet vesilesi yapmıyorlardı. İşin daha mebdeinde bu mülahazayla vermeleri öyle bir enginlik ve derinlikti ki Hazreti Pir-i Muğan’ın “Bir zerre ihlaslı amel batmanlarla halis olmayana müreccahtır.” dediği hakikat zuhur ediyordu. Halisane verme dolayısıyla bir ölçek infak Uhud Dağı kadar kabul ediliyordu.

Bugün de gayret, himmet ve infakla şahlanan nice babayiğitler var!..

*Günümüze gelinirken yeniden bir fetret dönemi oldu. Bir dönemde öyleydi, insanlar adeta dilencilik yaparak o Kur’an kurslarını açmak için koşuyorlardı. Allah ebeden razı olsun, Süleyman Efendi Hazretleri ve talebeleri, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri ve taraftarları, Çarşamba Cemaati ve taraftarları… Hepsinden Allah razı olsun. Çok zor elde ediyorlardı ve o zoru Allah’ın izniyle işler hale getiriyorlardı.

*Sonra Allah Teâla günümüzde Hizmet ve Hareket şeklinde ifade edilen, öyle algılanan, öyle kabul edilen ve artık bir dünya meselesi haline gelen Camia’yı da istihdam buyurdu. Batılı bütün devletlerin iki-üç yüz senede gerçekleştiremedikleri işleri, ekonomik durumu orta ölçekte olan Türkiye, Allah’ın izniyle realize etmesini bildi; Kürdüyle, Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Abazasıyla Anadolu insanı bunu başardı.

*Sizin o koskoca devletiniz, milleti idare eden insanlar, sizin mefkûre dünyanız, gaye-i hayaliniz, ruh ve mana kökleriniz adına kazandırdığınız şeylerin yüzde birini kazandırmamışlardır. Boş iddialara bakmayın. Kuruntularının arkasından koşuyorlar. Allah bunları yapmaya sizi muvaffak kılmıştır ve bundan sonra da çok daha büyük şeyler yapmaya inşaallah muvaffak kılacaktır. Onun için sinek ısırması nev’inden maruz kaldığınız şeyleri nazar-ı itibara almayarak, Allah’ın izni ve inayetiyle, dökülün, saçılın!.. Bir dönemde arkadaşların yaptıkları ve hâlâ yapıyor oldukları gibi himmetle şahlanın!.. Şimdiki bin üç yüzü, iki bin altı yüz yapmaya bakın!.. Durmadığını gösterin bu işin!..

*Sonraki dönemlerde de dini gayret, himmet ve infakın ziyadesiyle değer kazandığı zaman dilimlerinden bahsedilebilir mi? Günümüz de işte öyle bir zaman dilimidir. Fakat o kapı da aralandı, insanlar alıştılar ona. Bu noktada bir ölçü olması adına bugünkü gibi hatırladığım bir hatıramı nakletmek istiyorum: İzmir Bozyaka’da insanların yardımına başvurulmuştu. Orada meselenin ehemmiyetiyle ilgili bir konuşma yaptıktan sonra emaneten yatıp kalktığım odama doğru yönelmiştim. Utanıyordum da.. kendime istemiyordum.. alan başkası, yazan başkası, hesap eden başkası.. ama yine de utanıyordum. Ben odaya girerken birisi merdivenlerden hızlı hızlı yukarıya doğru çıkarak yanıma geldi. Astsubaylıktan emekli olmuş o zatı tanıyordum. Elinde şangır şangır anahtarlar, “Orada herkes himmet etti, benim verecek bir şeyim yoktu, evimin anahtarlarını getirdim!” dedi. Emeklilik parasıyla satın almış olduğu evinin anahtarlarını elime attı. Bu göz yaşartıcı tablo karşısında ben ona dinde böyle bir mükellefiyet olmadığını söyleyip anahtarları iade ettim. Daha sonra da “Git, çoluk çocuğunla evinde otur. Rabbim sana verdikçe, sen de infakta bulunursun.” dedim. Ben bugün de bu coşkun duygu ve heyecanın yaşandığı ve bundan sonra da yaşanacağı kanaatini taşıyorum.

398. Nağme: Her Zaman Sulh Yolunda

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

*Hususiyle günümüzde nifak ve şikâkın çok köpürüp durmasına karşılık, tadil edici ve tansiyonu aşağıya çekici ilaç türünden bir kısım pozitif tavır ve davranışlarda bulunmak yeğlenir. Kopma ve parçalanmayı hızlandırmamak için bazıları sineye çekmeli ve karakterleri itibarıyla oldukları yerde durmalılar.

*Bir dönemde, Hâricî, Harûrî, Zübeyrî ve benzeri isimler altında bir sürü insan, nüansların kavgasını vererek ortaya çıkmıştı. Onların içlerinde namaz kıla kıla alınları nasır tutmuş kimseler de vardı; fakat ihtilaf ve iftirâka öyle kilitlenmişlerdi ki, nüansların kavgalarını verirken aradaki bütün köprüleri yıkarlardı. Sabahlara kadar namaz kılarlar, kim bilir belki de üç dört günde bir Kur’an-ı Kerim’i hatmederlerdi ama vifak ve ittifaka gelince ilk mektebin altının altının altının altının altında bile yerleri yoktu. Dün öyle insanlar yaşadığı gibi bugün de aynı türden kimseler mevcut ve yarın da görülecektir bunlar. Bunları deşifre etmek ve bâtılı tasvir ederek sâfî zihinlerin idlâline gitmek doğru değil; ancak, bir realiteye dikkati çekip olabilecek bazı şeyler karşısında mü’minleri teyakkuz ve temkine çağırmakta da fayda var.

*Adanmış ruhların faaliyetleri ve müesseseleri anılırken “Hizmet”, “Hareket”, “Cemaat” ve “Câmia” gibi farklı isimlendirmelerde bulunuldu. Aslında bu işin içinde her tür, her anlayış, her renk ve her desenden insan var; adeta çok nakışlı ve çok işlemeli gergef gibi bir şey. Bunlar, camide bir araya gelip beraberce saf tutan insanlara benzetilebilir; belki çoğu birbirini dahi tanımıyor ama bir makuliyette, bir mantıkiyette bir araya gelmişler.

*20 sene evvel, Kıtmir, konjonktürel olarak, dünyanın belli bir yere kayışı/gidişi karşısında bir toplantıda “Demokrasi, geriye dönüşü olmayan bir süreçtir.” demişti. Bugün belli şeylerle sizi karalayan insanlar, o kara ruhlu, kara kalemli, kara mürekkeple başkalarını karalamaya duran aynı insanlar, “Baksana adam demokrasi dedi!” dediler. Aradan beş on sene geçti, “demokrasi” dendi, elli defa dendi. Onu da aşarak, “laiklik” bile dendi. Onu hazmedemeyen, sindiremeyen insanlar tarafından tepki bile alındı başka bir dünyada.

*Şimdilerde de Kur’anî bir makuliyet etrafında bir araya gelmiş fedakâr insanlar hakkında “örgüt” sözleri ediliyor. Müslümanların bunu yapacaklarını zannetmiyorum. “İhtimal ki, birileri birilerinin adını kullanmak suretiyle bunu yayıyorlar!” diyerek bir kere daha meseleyi hüsn-ü zannıma bağlıyorum.

*“Örgüt” diyenlerin sözlerine müsaadenizle “haince” diyeceğim. Esasen resmî örgütler var. 30-40 senedir Kürt’üyle, Türk’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Zaza’sıyla (bir bütün oluşturan) Anadolu insanının başına bela olmuş, dış mihraklı bir kısım fitne ve fesat ocakları.. “örgüt” onlar.

*Hazreti Bediüzzaman ta Meşrutiyet yıllarında, bundan yüz küsur sene evvel Medresetü’z-Zehra adıyla Van’da bir üniversite kurulmasını teklif ederken orada Arapça’nın farz, Türkçe’nin vacip ve Kürtçe’nin caiz gibi kabul edilerek hepsinin beraberce okutulması gerektiğini söylemişti. Biz düne kadar bunu telaffuz edemedik. Yine sizin gibi bu kervana gönül vermiş arkadaşlar, televizyonları, radyoları, lisan kursları ve üniversiteleriyle bu meseleye “evet” dediler. Bir cephe buna karşı “Barış sürecine katkıda bulunulmadı!” diyor. Hayır, vallahi bulunuldu billahi bulunuldu, tallahi bulunuldu. Hem de herkesten evvel bulunuldu. Bir kesim “bulunulmadı” demek suretiyle esasen “bir süreci baltalıyor” gibi göstermek istediler. Bir kesim de onu istemediklerinden dolayı ve hususiyle “Dershaneler de kapatılsın, biz de kendimize göre orada yurtlar, evler, pansiyonlar açalım; bölünmeyi hızlandıralım!” mülahazasıyla öyle söylediler; “Dershaneler kapatılınca meydana gelecek o boşluğu biz dolduralım!” düşünceleri şimdi tiz perdeden konuşuluyor. Yapılan işler isabetli miymiş, değil miymiş? Bugün insaf etmeyen bir kısım kimseler buna “evet” demeyecekler; ama gelecekteki nesiller ve tarih, yapılan yanlışlıkları lanetle yad edecek, “Bir boşluk meydana getirdiniz, yazıklar olsun size!..” diyecektir.

*Kendi kardeşlerimden daha yakın saydığım Kürt kardeşlerimin bu mevzudaki boşluklarını doldurma, üniversitelerde/liselerde okumalarını sağlama ve şekavetle problemlerin çözülmeyeceğini anlatma adına bir gayret sergiliyorsam, buna sızma denmez. Bir insanın kendi ülkesinde vatandaşları için gerekenleri yapması hakkı ve vazifesidir.

*Evet, kara ruhlu insanlar olumlu şeyleri karalamaya çalışıyorlar. Şimdilerde de “örgüt” diyorlar. Tabiri caizse, muhtelif ecnastan bir topluluk olan ve işin makuliyetinde bir araya gelen insanlardan oluşan bir camia.. “Okul açmak, kültür lokali açmak, okuma salonları açıp fakir insanlara bedava ders vermek hayırlı bir hizmettir!” düşüncesiyle sizi hiç tanımadığı halde gelip “Bir tane de ben yapayım.” deyip o işe iltihak eden insanların da bulunduğu bir camia.. böyle bir camiayı örgütle telif etmek mümkün değildir. Ayrıca, “örgüt” kelimesi terminoloji açısından çok farklı bir manaya da geliyor. Belli ki bir kasta iktiran ettirerek, arkasında bir kasıtla söylüyorlar bu kelimeyi.

*Diğer taraftan bu camiaya örgüt derseniz, -hâşâ ben o terbiyesizlikte bulunamam- şimdiye kadar dinimize, diyanetimize kalbî ve ruhî hayatımız adına çok hizmet etmiş Küfrevî tarikatının temsilcisi Alvar İmamı’nın düşünce dünyası etrafında kümelenmiş insanlara da “örgüt” deme mecburiyetinde kalır, onlara da “örgüt” deme terbiyesizliğini sergilemiş olursunuz. Üftade Hazretleri’ne dayanan, Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri gibi milletimizin kalbî ve ruhî hayatına çok önemli hizmetler vermiş bir insanın çizgisinde hizmet etmeye çalışan, bir düşünce etrafında bir araya gelmiş insanlara da -binlerce ruhumuz onlara kurban olsun- “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Bir duygu-düşünce etrafında bir araya gelmiş insanlara karalayıcı mahiyette böyle bir nam taktığınız zaman, kendilerine göre bir anlayış, bir dünya görüşü, bir felsefe etrafında Muhammed Raşid Efendi hazretleri gibi büyük bir zata bağlanmış olan pırıl pırıl insanlardan oluşan Menzil Cemaati’ne de “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Türkiye’de yalancı bir şafağın atmadığı bir dönemde yüzlerce Kur’an kursu açan Süleyman Efendi Hazretleri’ne saygılarından dolayı, onun etrafında kümelenen, Kur’an kursları açan, yurt dışında da açılımlar yapan insanlara da “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Dahası, Milli Görüş’e de bir “örgüt” deme zorunda kalırsınız.

*Bir lokma yemeği yutmadan evvel çiğnemek ne ise, konuşmadan evvel düşünmek de odur. Keşke muhataplarım mü’min olmasaydı, daha rahat olurdum ben. Bir mü’min öyle lambur lumbur konuşmamalı. Ağzından çıkan şey, mü’mince olmalı, yere düştüğü zaman da tertemiz vicdanlar tarafından kabul kapıları ona açılmalı; “Yahu ne iyi ettin de bizim eksiğimizi, gediğimizi, yanlışımızı söyledin!” dedirtmeli.

*Yapılan şey bir makuliyete, mantıkiyete bağlanıyor ve geleceğimiz adına önem arz ediyorsa, Türkiye’nin itibarı ve ikbal yıldızımızın parlaması adına bir şey ifade ediyorsa, bence o mevzuda da kararlı ve dik durmak lazım. Kimsenin kendi devletiyle ve başındaki iktidarıyla savaşma gibi bir niyeti yoktur; bunu öyle göstermek isteyenler -zannediyorum- ortada söz getirip götüren fitneciler, fesatçılar mekirciler, keydciler ve hud’acılardır. Cenâb-ı Hak ıslah eylesin.

*Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hudeybiye’de çok ciddi bir problemle karşı karşıya kaldığı zaman dehalar üstü o yüksek fetanetiyle kendi aleyhinde gibi görünen bir tavır ve davranış ortaya koydu; kan dökmeden ve kimseyi incitmeden orayı aştı ve bir yönüyle gelecek nesiller adına, onların gönüllerine taht kurmaya ve işin inkişaf edip gelişmesine vesile oldu. İşte, Efendimiz’in hepimize örnek olması gereken o firaset ve fetanetine dikkat çekmek için Hudeybiye teşbihini değişik hususlara delaleti açısından değişik versiyonlar çerçevesinde arz etmeye çalıştım.

*(Çözüm Süreci’yle ilgili sohbette üzerinde durulduğu üzere) “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden ve kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, bazı fedakârlıklarda bulunarak sulh olmak için gayret göstermelerinde mahzur yoktur. Sulh hayırdır (elbette daha hayırlıdır.)” mealindeki (Nisâ, 4/128) ayet-i kerime meseleyi en küçük daire olan aileden başlatarak sulhun hayırlı olduğunu söylemiştir.Çünkü bir toplum yapısında bir aile, molekül mahiyetindedir. Bu molekül ne kadar sağlamsa, toplum da o ölçüde sağlam olur. O açıdan evvela Kur’an-ı Kerim’in bu irşadını hatırlatarak “Sulh hayırdır, nefisler cimrilik üzerine adeta kilitlenmiştir. Buna bağlı olarak insanlar birbiriyle huzursuzluğa düşebilirler. Hakemler tayin edin, hâkimlere müracaat edin, sulhu temin edin, uzlaşmayı sağlayın” dedikten sonra, Hudeybiye Sulhu’nu anlatıyorsunuz.

*Bir başka Hudeybiye teşbihi 2004-MGK’nın kararıyla alakalıydı: MGK-2004 kararıyla ilgili Hudeybiye teşbihi yaparken, o arkadaşların askerlerle ve o günkü idarede bulunan kimselerle beraber o meseleye imza atmalarını, şartlar ve konjonktürün gereği olarak, tıpkı Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gaileyi ucuz atlatma adına geriye adım atması gibi ele aldım. Hem de şu cümleyle dedim: “Bazen geriye bir adım atmak, ileriye on adım atma değerindedir.” Mesele siyakı ve sibakıyla ele alındığı zaman görülecektir ki, esasen orada imza atan arkadaşları korumaya ve mazur görmeye matuf bir ifade tarzıydı o.

*Evet, o sohbette “Kolum kanadım kırıldı!” da dedim; zira o imzadan sonra birileri, bazı işgüzarlar, o meseleyi uygulayıp durmuşlar, fişler falan olmuş, devam etmiş. Keşke orada Allah’ın izniyle makul atlatıldıktan sonra bu mesele devam etmeseydi; duyduğumda “Kolum kanadım kırıldı!” dedim, bunu da başka türlü anladılar. Bu Hudeybiye örneğinde, MGK’da “imza atanlar”ı, “müşrik” olarak anlamak mümkün müdür? Peygamber kim orada? Oysa ki, orada onlara Peygamber yolunda hareket ediyor gibi bir bakma vardı. Takdir edileceği yerde, yine bir kısım, kara ruhlu, kara düşünceli, kara kalbli, karanlık yaşayan insanlar -keşke öyle olmasaydı- ortada fitne dellalları, bu meseleyi bu şekilde işâa etmek (yaymak) suretiyle toplumun değişik kesimlerini birbiriyle vuruşturma, karşı karşıya getirme gibi bir gayretkeşlik içindeler.

*Ebu’l-Feth El-Büstî hazretleri ne güzel söylüyor:

أَقْـبِـلْ عَلَى النَّفْسِ وَ اسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا فَأَنْـتَ بِالنَّفْسِ لاَبِالْجِسْـمِ إنْـسَانٌ

“Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.”

*Şeytandan istiâze adına okunabilecek dualar arasında sayılan

رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ

“Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım ve onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım!”

(Mü’minûn, 23/97-98) niyazını sürekli tekrarlamak lazım.