Posts Tagged ‘hâl’

Bamteli: CEBR-İ LÜTFÎ VE HASANÎ RUH

Herkul | | BAMTELI

  SORU: Muhterem Efendim! Bir eserinizde “cebr-i lütfî”nin bir buudu olarak “Hasanî ruh ve düşünce”nin temsîlini nazara veriyorsunuz. Yakın bir gelecekte, bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında, “Hasanî ruh ve anlayış”ı temsil eden müstağnîlerin pek çok fitneyi önleyebileceklerini ifade buyuruyorsunuz. Bu hususun şerhini ve o günlerin geçip geçmediğini lütfeder misiniz?

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde yukarıdaki soruya cevap sadedinde şunları söyledi:

  “Cebr-i lütfî” tabiri, insanın irade ve ihtiyarı olmadan Cenâb-ı Hakk’ın ona ihsan buyurduğu ve çoğu zaman zahirî yüzü itibariyle sevimsiz görülen lütufları ifade eder.

Evet.. Cebr-i lütfî’nin bir buudu olarak… Bazen Cenâb-ı Hak, insanlara lütfederken cebren eder, onun irade ile çok alakası yoktur. Hani o muhâceret konusunda bile bir “ihtiyarî hicret” diyoruz, bir de “cebrî hicret” diyoruz.

Çok defa bu cebrî şeylerin arka planında Cenâb-ı Hakk’ın nasıl bir lütufta bulunduğunu sezemeyebiliriz. Büyüklerin çoğu bile bunları sezememiş olabilir. İsim tasrih etmeden diyebilirim: Başına gelen onca devâhî, mûbikât ve mühlikâta (Gazzalî ifadesiyle, insanın altını üstüne getiren, insanı kahreden bela ve musibetlere) maruz kalıyor. Hadiselerin süzgecinden mi, eleğinden mi geçiyor, paletleri altında mı eziliyor? Hadiseye yaklaşırken, bir yönüyle şok tesiriyle, acılar duyduğunu da ifade ediyor. Evet, “Çok çektirdiniz!” diyor. Fakat sonra dönüp o çekilen acılara terettüp eden eltâf-ı İlâhiyeyi tetkik etmeye başlıyor; hadiseleri yeni baştan, bir kere daha gözden geçiriyor.

Hani her zaman Kıtmîr der: Bir müessesede bulunmama tahammülü olmayanlar, iki defa oradan ayrılmam için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. Bugün mü’minlere çektirenler gibi onlar da aslında dindar görünümünde, hatta dindarlıkta derinlemesine bir görünüm arz eden bir gruptu. Böyle derken, siz bununla ne anlıyorsanız, onu anlayın! Ama benim gönlüm de orada idi; orası benim için gözağrısı gibi bir şeydi. İmam Hatip ve İlahiyat talebeleriyle meşgul olmak, bana zevkli geliyordu; mütevazıâne bir hayat içinde, geleceğin önemli insanlarını yetiştirme mevzuunda, min gayr-i haddin, Cenâb-ı Hakk’ın dedirttiklerini demek suretiyle… Fakat o kadarını bile çekemediler, hazmedemediler.

Hazımsızlığın ne zehir-zemberek bir şey olduğunu size söylemeye gerek yok; bazen küfrün yaptırtmadığını insana yaptırtır hazmedememe, çekememezlik ve hased. Günümüzde bunu detaylarıyla yaşıyorsunuz.

Ama oradan ayrıldıktan sonra, dar bir alanlı hizmet olarak gördüm ben onu. Şimdi gönlünüz orada olsa ve ilk gözağrınız veya ikinci gözağrınız olması itibariyle yüreğinizde bir sızı şeklinde hep hissetseniz bile, oradan ayrılmaya terettüp eden eltâf-ı Sübhâniyeyi gözden geçirince, وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ  “Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur.” (Bakara, 2/216) hakikatinin tecelli ettiğini görürsünüz. Evet, sizin bazen nâhoş gördüğünüz şeylerde, hayırların muza’afı vardır, mük’abı vardır, mük’ab der mük’abı vardır, katlanmış hayırlar vardır, farkına varmadan!.. Ve öyle olduğuna şahit olundu.

  Bugün maruz kaldığımız bela ve musibetlerin de pek çok cebr-i lütfî yanı olduğu muhakkaktır; bütün cihanın Hizmet’i duyup tanıması bu lütuflardan biri olsa gerektir.

Şu anda da -bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’ın belki bir imtihanı mahiyetinde benzer hadiselere şahit oluyoruz. Burada antrparantez arz edeyim: Bazen Cenâb-ı Hakk’ın daha önce bize lütfettiği ihsanları rantabl değerlendirmediğimizden dolayı hafif şefkat tokadı yiyoruz; kulak çekme de diyebilirsiniz buna. Veya paçaları sıvayıp küçük bir ırmağı geçiyor gibi.. az dikkat ederek bir tepeyi aşıyor gibi.. endişeli bir köprünün bir tarafından öbür tarafına geçmeye çalışıyor gibi… Belki de daha hayırlı bir şeye geçme adına, Allah (celle celâluhu) muvakkat bir sıkıntıya maruz bırakıyor. Bir süre geçti mi, bir süre sonra dönüp geriye bakacak, diyeceksiniz ki, “Yahu bunda da bir hayır varmış hakikaten. Açılmaya vesile imiş. Koskocaman bir cihanın -net olmasa bile- duymasına, tanımasına, en azından ‘Böyle bir şey varmış!’ demesine vesile imiş.” Böyle bir cebr-i lütfî. Allah (celle celâluhu) lütfediyor.

Cebr-i lütfî… Bir cebir var, farkına varmadan zorlanıyorsunuz; kendi irade ve ihtiyarınızla yapmıyorsunuz onu, yapma mecburiyetinde oluyorsunuz. Fakat sonra dönüp hadiseleri analiz ettiğinizde, diyorsunuz ki, Hazreti Pîr’in dediği gibi, “Meğer onda da hayır varmış, onda da hayır varmış, onda da hayır varmış!..” “Bana bunca ezâ ve cefayı çektirenlere hakkımı helal ediyorum!” diyorsunuz. Bir de kendini sorgulama gibi bir şey; “…Hizmet-i imaniye ve Kur’anîyeyi maddî-manevî terakkime âlet etmekliğimmiş!” diyor.

Biz de kendimize ve hadiselere bakarken, bu mülahazayı esas almalıyız. Acaba imana, Kur’an’a, millî mefkûremize, geleneklerimize ve an’anelerimize hizmet ettirmek için mi sizi dünyanın dört bir yanına saçıyor?!. Evet, daha şümullü bir ifade ile, “edille-i şer’iyye-yi asliye” ve “edille-i şer’iyye-i tâliye”yi insanlığa duyurma, milletimizde olan güzellikleri, güzelce yaşadığı dönemlerden tevârüs ettiğimiz şeyleri cihana duyurma, onlar için müşteri arama maksadıyla, Allah (celle celâluhu) cebrî olarak dünyanın dört bir yanına sizi saçıyor. “Niye saçıldınız?” diye sorulunca, siz de bu defa cebrî olarak neden saçıldığınızı anlatıyorsunuz. Mazlumiyetinizi, mağduriyetinizi ortaya koyuyorsunuz; “Böyle bir şey olmuş da bundan dolayı böyle bir şey oldu!..” Hiç farkına varmadan, kendi ülkenizde bulamadığınız bir re’feti, bir şefkati, bir mülâyemeti, bir insanca duyguyu buluyorsunuz, onunla karşılaşıyorsunuz.

Parantez içinde arz edeyim: Şu Amerika’da, bir tane de değil birkaç tane, dün ve evvelki gün, arkadaşlar anlattılar. Yabancı birisi gelip diyor ki, seviyeli birisi, “Siz, buraya cebren gelmiş görünüyorsunuz. İmkânlarınız da yoktur, oturacak eviniz de yoktur. Benim falan yerde bir evim var, o evde bedava oturabilirsiniz! Malî bir sıkıntınız olduğu zaman, imkânlarım da var, o mevzuda da size yardımcı olurum!..” diyor. Mazlumiyet ve mağduriyet, böyle bir mukabeleye vesile oluyor. Bir yerde bir vahşetle, gayr-ı insanî mülahazalarla, âdetâ tardedilir gibi kendi ülkenizden, hem de ciğeriniz dâussıla ile yanıyor olmasına rağmen, uzaklaştırılıyorsunuz. Fakat başka bir yerde birileri size sinelerini açıyor, “Benim gönlümde senin de oturabileceğin bir sandalye vardır!” diyorlar. Ve bunların sayısı hiç az değil. Bir yerde ilticayı kabul ediyor, ev veriyor ve aynı zamanda geçinecek kadar da imkân veriyorlar; yanı başınızda bir yerde, bir ülkede. Başka bir yerde “Yedi cihan gelse, sizi istese, zorlasalar, bizden sizi koparamazlar, Allah’ın izniyle!” diyorlar.

  Cebr-i lütfî hicretler size hâl ve temsîl sergileri açma ve oralarda insanlara hakikatlere doğru iradî adımlar attırma imkânları sunuyor.

Böyle bir duyma ve böyle bir kabul var, o “cebr-i lütfî”nin altında. Şimdi bunun küçük emarelerini görüyorsunuz; bunlara bakarak, gelecekte daha büyük emareleriyle karşılaşacağınızı tahmin edebilirsiniz. Hâl ve temsilin sergilendiği meşherlerde, sizi ruh dünyanız itibariyle temâşâ eden insanlar, size doğru adımlar atacaklar. Mesela, düşmanlık duygularını atmaları, bir adımdır. Mesela, sizi dost kabul etmeleri, ayrı bir adımdır. Mesela, “İslam da bir dinmiş!” deyip saygı duymaları, bu da bir adımdır. “En azından bunu da diğer dinler seviyesinde görmeli!..” demeleri, bir adımdır. Bazıları da, “Yahu, bu, diğerlerine göre biraz daha câmî; makam-ı cem’in sahibi bir insanın beyanına, planına, projesine benziyor!” diyeceklerdir ki, bu, daha başka bir adımdır. Dedi mi, demedi mi adam?!. Sadece, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) adına yazılan kitabı okuduğundan dolayı, gözleri dolu dolu, sizin yanınıza gelip “Bunu siz sevdirdiniz bana!” deyip size kristale işlenmiş (Muhammed) adını gösterdi mi göstermedi mi?!. Sıradan bir insan değil, popülaritesi yüksek, Arapça’yı da bilen, zaten Amerikalı, şöyle-böyle belki Türkçe’yi telaffuz eden, aynı zamanda yüksek bir akademisyen; kredisi ve itibarı, bulunduğu yerde çok yüksek. Bir de böyle bir kabul var; böyle bir adım atma var.

Zaten dinin tarifi de -esasen- bunu ifade ediyor: اَلدِّينُ: وَضْعٌ إِلَهِيٌّ، سَائِقٌ لِذَوِي الْعُقُولِ بِاخْتِيَارِهِمُ الْمَحْمُودِ إِلَى الْخَيْرِ بِالذَّاتِ “Din, akıl sahiplerini kendi iradeleriyle bizzat hayırlı olana sevk eden bir İlahî kanunlar mecmuasıdır.” Evet, din, öyle bir İlahî sistemler mecmuasıdır ki, insanlar, hür iradeleriyle onu seçerler. Ve o seçme mevzuunda, Sahabe ve Tâbiin döneminde en önemli faktör de nedir?!. Bunu siz çok daha iyi biliyorsunuz; meselenin, hâl ve temsil meşherlerinde teşhir edilmesidir.

Nitekim sizin içinizde yaşayan insanlar, “Yahu tercih edilmeyecek gibi de değil!” dediler. Düşünün, hicret-i seniyyenin sekseninci senesinde, Horasan’da teslim olmayan millet kalmadı. Ve din-i mübin-i İslam, Ceziretü’l-Arap’ta neş’et etti; fakat özünde ve ruhunda olan felsefe, mantık, sistemlilik -bir yönüyle- Horasan taraflarında meydana çıktı. Bir kere Ebu Hanife’leri, İmam Ebu Yusuf’ları, İmam Muhammed bin Hasan Şeybânî’leri, İmam Züfer’leri düşünün!.. Bir kere Buharî’leri, Müslim’leri, Nesâî’leri, İbn Mâce’leri, Ebu Dâvud es-Sicistânî’leri düşünün!.. Devâsa kâmetler, oralarda yetiştiler. Ve o meselenin, özünde meknî (saklı) bulunan temel esprisiyle, bir yönüyle “niçin”e, “neden”e cevap verecek mahiyette şerhi ve hâşiyesi orada yapıldı. Hadis kitapları, fıkıh kitapları, usûlüddîn kitapları, usûl-i fıkıh kitapları, büyük ölçüde, orada telif edildi. Koca, devâsa -eşini beşer yetiştirememiştir- Taftazânî’ler, Seyyid Şerif Cürcânî’ler orada yetiştiler, sadece Ebu Hanife’ler değil. Hâl ve temsîl meşherlerinde mesele ortaya konunca, milletin başı döndü; “Vallahi, alınmayacak gibi değil!” dediler. Dolayısıyla “cebr-i lütfî” öyle lütuflara vesile oldu ki Allah’ın izni ve inayetiyle, siz Firdevsî destanlarla ve elli türlü üslupla anlatsaydınız, o kadar müessir olamazdınız. Evet, “cebr-i lütfî”, böyle bir şey.

  Yakın bir gelecekte, bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında, “Hasanî ruh ve anlayış”ı temsil eden müstağnîler pek çok fitneyi önleyebileceklerdir.

Cebr-i lütfî’nin bir boyutu olarak “Hasanî ruh” diyoruz. Esasen buna bir “ruh güzelliği” diyebilirsiniz. Bunu aynı zamanda Seyyidina Hazreti Hasan’la da irtibatlandırabilirsiniz. Hâşâ Seyyidinâ Hüseyin efendimizi veya oğlu Muhammed İbn-i Hanefiyye’yi, onun torunları Zeynü’l-âbidîn ve İmam Câferü’s-Sâdık’ı veya diğer eimmeyi görmezlikten gelmemeli. Ruhlarımız bin defa onlara kurban olsun; Ehl-i beyt-i Rasûlillah… Fakat aynı zamanda bir Hasanî ruh vardır orada.

Hazreti Ali’nin oğlu, aklı her şeye eren, dünyayı çok iyi bilen bir insandır Hasan efendimiz (radıyallahu anh). Bununla beraber, o, halk tarafından kendisinin intihabının/hilafete seçilmesinin ve Emevîler bir yanda bir şeyler yaparken onun kendisini ifade etmesinin bazı problemlere sebebiyet verebileceği mülahazasıyla istiğnada bulunuyor. Öyle bir îsâr ruhu sergiliyor ki!.. Hilafet ayağının ucuna kadar gelmiş. Nasıl bir ülkede? Türkiye’nin yirmi katı kadar olan bir ülkede ayağının ucuna kadar gelmiş bir şey; “Varsın Muaviye olsun!” diyor. Evet, böyle bir îsâr ruhu… Bu itibarla da “hasenî ruh” diyerek meseleyi sadece kelimenin lügat manasının ifade ettiği “ruh güzelliği”ne, kalbî hayattan sonra insanın ikinci kez sıçrayıp üveyik gibi kanatlanıp ulaşması gerekli olan beşerî bir semâya hasretmemek lazım. Hasanî ruh…

Yakın gelecekte, bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında…” Her zaman olmuş; tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde, birileri kazanmış, birileri de o kazanılan şeyleri paylaşmanın kavgasını vermiş. Nitekim Bahreyn’den gelen ganimet, Mescid-i Nebevî’de göz doldurucu ve gönüllerde itminan hâsıl edici mahiyette çok hacimli olduğundan, herkes “Hisseme düşecek epey bir ganimet var burada!” diye sevinirken, İnsanlığın İftihar Tablosu, parmağına kurban olayım, mübarek parmağıyla işaret ederek, “Ben, başka bir konuda değil, şunun üzerinde birbirinize düşeceğinizden korkuyorum!” buyurdu. Biri kazandı, biri elde etti; başkaları, o kazanılmış şeyin kavgasını verdi. “Bana daha fazlası; bana, bana, bana, bana, bana, bana!..” Ramazan davulcusunun davul sesi gibi hep bir “Ben!..” sesi yükselmeye başladı. Allah Rasûlü, tâ o dönemde, yüksek fetânetiyle ve gayb-bîn gözüyle gördüğü bu hali böyle ifade etti.

Yakın bir gelecekte, bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında, Hasanî ruh ve anlayışı temsil eden müstağnilerin pek çok fitneyi önleyebileceklerini ifade ediyorsunuz!” Evet, bu ruhu temsil edenler belki o gün istiğna ile bir kısım fitneleri önlediler/önleyecekler. Seyyidina Hazreti Hasan gibi.. veya hayvaniyetten çıkmış, cismâniyeti bırakmış, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmiş, ruhların en güzelini taşıyan.. “istiğnâ duygusu”yla sürekli köpürüp duran.. “Îsâr” duygusunu “haslet-i lâzıme-i gayr-ı müfârıka”sı yapmış.. başkalarını kendisine tercih etmeyi tabiatının ayrılmaz bir parçası haline getirmiş; “Îsâr, benim tabiatımın bir derinliği!” demiş.. yememiş, yedirmiş.. giymemiş, giydirmiş.. kendisini görmemiş, başkalarını görmüş… “Niye böyle yapıyorsun?” diye soranlara “Yahu bundan daha tabiî bir şey mi olur?” cevabını vermiş… Ama her meselede…

  Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer efendilerimizin halife tayininde birbirini tercih etme tavrı îsâr ve istiğnanın güzel bir misalidir.

Özür dilerim; bir imamete geçme mevzuunda bile, “Falan kardeşim varken, bu hak ona daha fazla düşüyor!” demek lazımdır. Oysaki o da o hakkı ona vermiş; “O, benden daha elyak!” demiş. Sen de diyorsun ki “O benden daha elyak!..” Muhtarlıkta “O, benden daha elyak!”; müdürlükte “O, benden daha elyak!”; kaymakamlıkta “O, benden daha lâyık/elyak!” Tafdil sigasıyla diyorum, “çok daha layık” manasına “elyak”. Efendim, valilikte “O, benden daha elyak!”; milletvekilliğinde “O, benden daha elyak!”; devlet başkanlığında, “Yahu bana Çankaya’nın yolu göründü veya bir sarayın yolu göründü; fakat falan olsaydı, daha iyi olurdu. O, benden daha elyak!” Mülahazayı çevirip şöyle de diyebiliriz: “Benim intihabıma bedel, falan seçilseydi, o benim yerimde olsaydı, ülkemin çehresi çok farklı olacaktı! Benim ülkem böyle problemler sarmalı içinde bulunmayacaktı. Demek ki ben, meseleyi yüzüme-gözüme bulaştırdım! Bazı şeyleri yemeye-içmeye durdum, önlüğümü kirlettim.. çocuklar gibi, önlüğümü kirlettim.. ve gelecek nesiller tarafından önlüğü kirli bir insan olarak yâd edileceğim! Keşke îsâr ruhuyla hareket edip de “Falan olsaydı!” deseydim, “Falan!..” Kim yani?!. Kulübesini değiştirmeyen bir insan.. yeme-içmesini değiştirmeyen bir insan.. halkın orta sınıfının -en fazla, orta sınıfının- hayat standartları içinde geçimini temine çalışan bir insan… “Öyle birini yerime intihap etseydim!.. Îsâr ruhuyla, Hazreti Ebu Bekir ile Hazreti Ömer arasındaki müdaveleye benzer bir müdavelede bulunsaydım!”

Orada ilk defa eli sıkılan kim? Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer’in elini sıkıyor; “Bu babayiğide ben biat ediyorum!” Açık.. Ashab-ı re’yin huzurunda.. Sâbikûn-u evvelûn, o ilk Muhacirler, o ilk Ensar, gökteki meleklere denk insanlar… Onlar, bu iki insanın gözünün içine bakıyorlar. “O, Hazreti Ömer’e biat ettiyse, demek Ömer’e biat etmek lazım!” Neden? “Çünkü Hazreti Ebu Bekir öyle bir insan ki, biz onun Efendimiz’in hayatındayken bile yanıldığına şahit olmadık!” Hazreti Ebu Bekir, onun elini sıkınca, birden gözler Hazreti Ömer’in üzerine dönüyor. O, ondan evvel davranıyor: “Allah Rasûlü’ne en önce inanan, Sevr sultanlığında O’na refakat eden, falan yerde filan yerde O’nunla beraber bulunan Ebu Bekir’in olduğu yerde Ömer’e biat edilmez, ben Ebu Bekir’e biat ediyorum!” İnsanca davranış, bu!.. Gerçek îsâr ruhuyla hareket etmek, bu!..

Ve böyle olduğu zaman, nizâ’ olmuyor.. böyle olduğu zaman, münakaşa olmuyor.. böyle olduğu zaman, küfür sıfatı “hazımsızlık” hortlamıyor, “hased” hortlamıyor, ülke sarmallar içinde olmuyor, bela ve musibet sağanağına maruz kalmıyor, bir ülke bitirilmiyor, parçalanma sath-ı mâiline düşmüyor! Aksine öyle bir biat sonucunda, Güneydoğu’daki hadise gibi on bir hadise kısa sürede ve en az zayiatla hallediliyor.

Hep arz ediyorum bunu, zihinlere iyi yerleşsin diye. Güneydoğu’daki hadise. Kırk senedir, topla, tüfekle, NATO ordusu içinde sayılan ordulardan birisi olan ordunuz ile, siyasî siyasetinizle, çözmeye çalıştığınız bir hadise var, Güneydoğu hadisesi. O dönemde de onun gibi tam on bir tane hadise var. Kendisine isabetle biat edilen insan, iki sene üç ay on küsur günde, bu on bir tane hadisenin hakkından geliyor. Sâsânîlere giden köprüler kuruyor; oraya giden yolları açıyor. Dünyanın süper gücü Roma İmparatorluğu ile karşı karşıya gelme adına köprüler kuruyor, yollar açıyor. Bunca şeyi ne/kim açıyor? O îsâr ruhuyla intihap edilen insan!.. İstemiyor o fakat zorla (hilafet) kendisine kabul ettiriliyor. Ama hayat-ı seniyyesi hiç değişmiyor. İşin başında Sunh’da falan efendinin, filan efendinin sürülerini, koyunlarını sağarak geçimini sağlıyor. Sonra küçük bir maaş takdir ediyorlar; “Maaşım, halkın orta sınıfının aşağısında olsun!” diyor, Türkiye’nin yirmi katı kadar olan bir devletin başındaki insan!..

Yalan söylemesinler!.. Allah’tan utansınlar.. Peygamber’den utansınlar… Bir zırhlı araç karşısında namuslarını, haysiyetlerini, şereflerini fedâ ederek, ehl-i imana “Fırak-ı dâlle” demesinler!..

Yüksekler böyle idi, yüksek uçuyorlardı. Melekler, gerilerinde kalıyordu onların. Orayı ihrâz etmeyi düşünüyorsanız, nezd-i Ulûhiyette o işin hakkı, o. Allah’ın takrir ettiği hakka meseleyi bağlarsanız, öyle otuz iki tane hadisenin bile, Allah’ın izniyle hakkından gelebilirsiniz. Diğeri yalan, hepsi yalan!.. Firavun gibi yaşama ama Müslüman görünme, yalan!.. O Müslümanlık, yalan!.. Müslüman görünüp Hitler gibi yaşama; yalan, o Müslümanlık!.. Mü’mine “Fırak-ı dâlle!” deme ama Müslümanca yaşama; yalan, o Müslümanlık!..

  “Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim fakat bir Yâr-ı Bâki isterim!..”

İşte böyle bir dönemde, dünyanın şatafatı, debdebesi, ihtişamı, göz kamaştırıcılığı karşısında başı dönmeyen, bakışı bulanmayan Hizmet erlerinde.. dünyanın yüz yetmiş küsur, yüz seksen ülkesinde bin dört yüz tane -yirmi küsur senede- okul açmak suretiyle, kültür lokalleri açmak suretiyle, İslam’ı ve bizim geleneklerimizi teşhir etme adına meşherler açmak suretiyle, milletimizin güzel yanlarını anlatan o insanlarda… Ne kadarı vardı o îsâr ruhunun? Ne kadarı vardı o başkasını kendine tercih ahlakının; o Hasanî ruhun, ne kadarı vardı?!. Aidiyet mülahazası ile iddialara girmeyelim fakat bu meseleye “Yalan!” demek de -bence- yalan ile doğruyu bilmemenin ifadesi olur. Yalan olsaydı, yirmi küsur senede o insanlar anlarlardı ve kapı dışarı ederlerdi. Hele bir kısım münafıkların “Bunları kapı dışarı edin!” demelerine rağmen, o insanlar hâlâ direniyorlarsa, demek ki tartmışlar, biçmişler, ölçmüşler, “Hayır, vallahi bunlarda yalan yok!” demişler. Meşherlerde sergiledikleri o temsîl ve hâl, o hâl meşheri hakikaten onların ruhlarına öyle işlemiş ve tabiatlarının öyle bir derinliği haline gelmiş ki, -Allah’ın izni ve inayetiyle- kendilerini tanıyanlara “Bunlar, çağın problemlerini bile halledebilirler.” dedirtmişler.

İnşaallah bir gün, kendi ülkelerini dahi problem sarmalı olmaktan çıkarırlar.. ama gözleri asla yukarılarda olmaz. Değil şöyle-böyle bir şey olmak, bir köye muhtar olmayı bile düşünmezler. Onları bir köye muhtar veya bir nahiyeye müdür yapmak için, dünyanın en akıllı, en iknâ edici insanlarının bütününü üzerlerine salsanız, yine de kandıramazsınız. Çünkü onları öyle bir şey kındırmış ki!.. Eskiler “kındırma” derlerdi “hâs” kelimesine; “el-hâs” sözcüğüne bu manayı verirler, “teşvik eden, kındıran” derlerdi; doğru istikamete ve kazandıran yola teşvik eden manasına “el-hâss ala sebîli’s-sevab” gibi tabirleri kullanırlardı. “Kandırma” da oradan geliyor. İşte onlar, اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق demişler, bayılmışlar buna. “Allah’ım, iman.. İslam.. ve bunların ihlas eksenli olması.. ihlasın rıza hedefli olması.. rızanın, Sana aşk u iştiyak hedefli olması!..” Öyle bir şeyi peylemeye kalkmışlar ki, boylarını aşkın… Dönüp de böyle, muhtarlıkmış, müdürlükmüş, milletvekilliğiymiş, valilikmiş, kaymakamlıkmış… Onlara bakabilecek halleri yok. Ha o makamları tutanları da hafife aldığım zannedilmesin; yerinde, namuslu, iffetli, misyonunu kılı kırk yararcasına hakikate riayet ederek yerine getiren insanları, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali’ler gibi alkışlar, başımıza taç yaparız.

Evet, onlar öyle bir şeye dilbeste olmuşlar ki, onun dışında başka bir şey ile onları kandıramazsınız. Hatta Cennet’i köşkleriyle, hurileriyle gösterseniz, onlar yine önce o işte Allah’ın izin ve rızasının olup olmadığına bakarlar. Hani, “(Cennet hurilerinden) birisi güzelliğinden nikabı açsa, yeryüzü güneşle aydınlanmış gibi aydınlanır!” buyuruyor Sâhib-i Şeriat, Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem). İşte Cennet’i, saraylarıyla, köşkleriyle, villalarıyla, ırmaklarıyla teklif etseniz, o اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق diyen.. kendini böyle bir harekete bağlamış.. Hizmet’e dilbeste olmuş.. başka mülahazalara bütün kapılarını kapayıp arkasına da sürgüler sürmüş.. “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir ey milletvekilliği, ey bakanlık, ey cumhurbaşkanlığı; içeriye giremezsin; ben öyle bir şeye açık duruyorum ki, sana karşı bütün kapılarımı kapadım!” demiş insanlara, öyle bir şeyi kabul ettiremezsiniz, (onları Allah’ın rıza ve Rıdvan’ından başka bir şeyle tatmin edemezsiniz), Allah’ın izni ve inayetiyle.

Bu anlayıştaki insanlara, gelecekteki düzenin ve âhengin ihtiyacı var. Bu, mikroplanda da olsa, bugün temsil edildi/ediliyor Allah’ın izni ve inayetiyle. İnşaallah, bir gün normoplanda, insan çerçevesinde, Hümanizm çerçevesinde, bir gün de makroplanda bütün cihanı alakadar edecek şekilde, inşaallah o güzellikleri sergilerler.. sergilerler ve bugün denen şeyler, gerçek şerhini/hâşiyesini o zaman bulmuş olur.

Allah sizden razı olsun. Öbür tarafta -eğer- çok sıkışmış olursam, Kıtmîr’in elinden tutmayı da ihmal etmeyin!..

Canlı Yayınlanan Bamteli: Yürüyün Şeytan ve Avenesine Rağmen!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, canlı yayınlanan bu haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

Derdi dünya olanın dünya kadar derdi olur.”

*Hedefi belli olmayan gemiye hiçbir rüzgâr yardım etmez. Pusulasız giden geminin rotası denizin dibidir. İnsan mutlaka yüksek hedeflere bağlanmalı ve nereye, niçin gittiğini çok iyi belirlemelidir.

*Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ “Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir.” (Deylemî, Müsned, II, 324) buyurmuştur. Bu açıdan adanmış ruhlar, hangi ülkede ve toplumun hangi kademesinde bulunurlarsa bulunsunlar, insanlığa hizmet etmeyi en büyük pâye bilmelidirler.

*“Derdi dünya olanın dünya kadar derdi olur.” Derdiniz dünya, makam mansıp, istikbal olursa, şeytan sizi yürüdüğünüz yoldan saptırır. Siz O’nunla meşgul olmazsanız, şeytan sizi meşgul eder. Öyleyse, bu yolda yürüyen insanlar, dünyayı asıl maksat yapmamalı; yeryüzünü imar etmek, insanları barıştırmak, birbirine sevdirmek ve siyahı beyazla, kuzeyliyi güneyliyle kucaklaştırmak için çalışmalıdırlar.

Allah Rasûlü’nün temsili tebliğine denk idi, belki onun da önündeydi.

*“Hal ile halledilmedik hiçbir mesele yoktur.” sözü sabit bir gerçektir. Temsilin te’siri, dünya kadar kitap okumaktan daha müessirdir. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun en müessir yanlarından biri, belki en başta geleni, tebliğin yanındaki engin temsilidir.

*Dini anlatmak ve din esaslarını başkalarına sunmak her dönemde farklı şekillerde ve değişik yollarla olabilir. Belli şartlar altında ve zamanın değişmesiyle, tebliğ yol ve usulleri de değişebilir. Belki değişmeyen tek esas vardır; o da, tebliğin temsille derinleştirilmesi; yani tebliğin yanında, tebliğ edilen şeyin temsil edilmesidir.

*Temsil, insanın deyip anlattıklarını kendi hayatına tatbik etmesi, önce kendisinin yapmasıdır. Peygamberlerin önemli bir vasfı tebliğdir. Tebliğ, nebinin Allah’tan aldığı vahyi başkalarının sinelerine ifâza etme vazifesidir. Bu çok önemli, baş tacı bir misyondur fakat buna denk, belki onun da önünde temsil, yani duyurduğu, bildirdiği hakikatleri kendisinin de milimi milimine yaşaması gelmektedir.

“Siz, usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayan; kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin de önünü almaya çalışan insanlar olmalısınız!”

*Mü’minlerin en önemli vazifelerinden biri iyilik, doğruluk ve güzelliğin temsilcisi ve teşvikçisi olmalarıdır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ

“(Ey Ümmet-i Muhammed!) Siz, insanların iyiliğine olarak ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışırsınız; elbette Allah’a inanıyor (ve bunu da zaten inancınızdan dolayı ve onun gereği olarak yapıyorsunuz). Eğer Kitap (Tevrat) Ehli de (sizin gibi) iman etmiş olsaydı, (keşke şimdi olsun etseler,) hiç şüphesiz bu haklarında hayırlı olurdu. Gerçi içlerinde (gerçekten inanmış) mü’minler de vardır, fakat onların çoğu (Din’den çıkmış) fasıklardır.” (Âl-i İmrân, 3/110)

*Mü’minlerin aksine münafıklar kötülük ve çirkinliği teşvik edip yayarken, iyilik, doğruluk ve güzelliğin önünü almaya çalışırlar:

*اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِن بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ نَسُوا اللّهَ فَنَسِيَهُمْ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

“Erkek olsun kadın olsun, bütün münafıklar birbirinin aynısıdır: kötülük ve çirkinliği teşvik edip yayarken, iyilik, doğruluk ve güzelliğin önünü almaya çalışırlar; ellerini de hayır, iyilik ve Allah yolunda infaktan yana pek sıkı tutarlar. Onlar (hayatlarında kulluk noktasında) Allah’ı unuttular; Allah da (mükâfat noktasında) onları ‘unutup’ terketti. Muhakkak ki münafıklar, fasıkların (Allah’a itaatsizlikte, günahta ısrarlı olanların) ta kendileridir.” (Tevbe, 9/67)

*Aynı hakikat bir ayet-i kerimede de şöyle ifade edilmektedir:

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velîleri, çok yakın yardımcıları ve birbirlerinin işlerine vekildirler. Usulü dairesinde doğruyu ve iyiliği teşvik edip yayar, yanlışın ve kötülüklerin önünü almaya çalışırlar. Namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve zekâtı tastamam verirler; Allah’a ve Rasûlü’ne daima itaat içindedir onlar. Onlardır Allah’ın merhametle muamele edeceği seçkin kimseler. Hiç şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (Tevbe, 9/71)

Şayet hak yoldaysanız, şeytan ve avenesinin karşınıza çıkması meselesi Kur’ânî bir realitedir.

*Hazreti Üstad’ın doktorluğunu yapmış olan Sadullah Nutku Ağabey, “Kızımı gelin edemedim.. oğlumu everemedim.” diye diye ölen ve ruhunu teslim ettikten sonra sol gözü bir türlü kapanmayan bir hastasının halini yorumlarken demişti ki: “Sol göz dünyaya, sağ göz âhirete bakar. Tûl-i emel ile, dünyada daha yapacak işleri olduğunu düşünerek öldüğünden sol gözü açık gitti.” Evet, iki gözünü de dünyaya teksif eden ahireti göremez. Hâlbuki dünyaya dünyalığı ahirete de ebedîliği ölçüsünde teveccüh etmek lazımdır.

*Maneviyata karşı gözlerini kapayanlara şeytanlar sırnaşık olur. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:

وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ

“Kim, (Kur’an’ı göz ardı eder) Rahmân’ı hatırlayıp anmaktan bile bile yüz çevirir, (sanki O mevcut değilmiş ve kendisini görmüyormuş gibi bir hayat sürerse), ona bir şeytan sardırırız da, artık o şeytan onun ayrılmaz yoldaşı olur.” (Zuhrûf, 43/36)

*Hazreti Üstad, “Mühim ve büyük umûr-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır.” diyor. Evet, eğer hayırlı işlerin arkasındaysanız, şeytan ve onun cinnî-insî dostları sizinle de mutlaka uğraşacaklardır. Ebu’l-Leys Semerkandî, “Tenbîhü’l-Gâfilîn” isimli kitabında, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) “Senin dünyada en büyük düşmanın kimdir?” diye sorunca, Şeytan’ın “Sensin” dediğini anlatır. Çünkü iblisin oyunlarını bozanların başında İnsanlığın İftihar Tablosu vardır.

*Şayet hak yoldaysanız, şeytan ve avenesinin karşınıza çıkması meselesi Kur’ânî bir realitedir. Bunu çok iyi bilen Sahabe efendilerimiz, normal şartlarda insanın ürkeceği, korkacağı ve telaşa kapılarak ne yapacağını şaşıracağı yer ve hallerde bile حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ deyip metafizik gerilime geçmişlerdir.

*Kur’an ve Sünnet ile kendinizi test ettikten, dünya adına herhangi bir hedef arkasında koşmadığınızı bir kere daha gözden geçirdikten ve kendinizi ciddi bir nefis muhasebesine tâbi tuttuktan sonra “Elhamdülillah, yürüdüğümüz yol, günde kırk defa tekrar ederek ‘Allahım, bizi sırat-ı müstakîme hidayet buyur’ deyip dilediğimiz, Nebilerin, sıddıkların, şehitlerin, salihlerin yürüdüğü yol.” diyebiliyorsanız.. bir diğer taraftan da şayet dini ve diyaneti özüyle benimseyememiş, sindirememiş, içselleştirememiş, dini dünyasını mamur kılma adına kullanan zalimler aleyhinizdeyse, yürüdüğünüz yol doğrudur. Bu iki delilin pozitif olanını sağ tarafınıza alın, diğerini de sol yanınıza; Allah’ın izni ve inayetiyle, birer asâ gibi dayanın onlara; hiç tereddüt etmeden ve hızınıza hız katarak, Allah’ı sevdirme adına koşun dünyanın dört bir bucağına!..

Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadâkatlerini ispat ettiler. Diğerleri de sıranın kendilerine gelmesini beklemektedirler.

*Kur’an-ı Kerim’de iman kuvveti ve Allah’a teslimiyet sayesinde asla sarsıntı yaşamayan mü’minler sena edilmekte; ezcümle şöyle denmektedir:

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

“Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine, ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun!’ dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve ‘Hasbunallah ve ni’me’l-vekil – Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ demişlerdir.” (Âl-i İmrân, 3/173)

*Kur’an-ı Kerim, kâmil mü’minlerin sadâkatini şu ilahî beyanla da adeta destanlaştırmaktadır:

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً

“Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadâkatlerini ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi; kimi de şehitliği (sıranın kendisine gelmesini) gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (Ahzâb, 33/23)

*Evet, bazıları verdikleri sözün gereğini yerine getirdi, bazıları da beklemeye durdular: “Acaba bize ne zaman sıra gelir?!.” Ashâb-ı Kirâm dönemi itibarıyla, insanlar, Mus’ab bin Umeyr, Abdullah ibn-i Cahş, Sa’d ibn-i Rebi’, Mikdat bin Amr gibi sahabîlerin, atlarını mahmuzlayıp adeta ateşin üzerine sürüyor gibi yiğitçe gittiklerini görünce “Acaba bize ne zaman sıra gelir?” dediler. Bu “Bize ne zaman sıra gelir?!.” düşüncesi, kıyamete kadar, o rehberlerin arkasında yürüdüğüne inanan insanların genel mülahazasıdır.

Cennet, Rüyet, Rıza ve Rıdvan yolunda, değil sair musibet, ölüm de cana minnet!..

*Hazreti Câbir şöyle anlatır: “Uhud günü babam yüzü örtülü olarak getirilmişti. Üzerindeki örtüyü kaldırdım. Müşrikler, burnunu ve kulağını kesmişler ve onu tanınmaz hâle sokmuşlardı. Kendimi tutamayarak ağladım! O sırada halam Fâtıma da geldi. Feryat edip ağlamaya başladı. Onu teselli etmek için Rasûlullah şöyle buyurdu: Ne diye ağlıyorsun?! O şehit kaldırılıncaya kadar melekler onu kanatlarıyla gölgelendirmekten geri durmadılar.” Peygamberimiz, Hazreti Abdullah’ın Amr bin Cemuh’la (radıyallahu anhüm ecmaîn) birlikte defnedilmesini emretmiş, “Bunlar hayattayken birbirlerini seven en iyi iki dosttu.” buyurmuştu.

*Bir gün İnsanlığın İftihar Tablosu, Câbir bin Abdullah’ı mahzun görmüştü: “Ey Câbir, ne oldu sana? Seni üzgün ve kalbi kırılmış görüyorum.” dedi. Hazreti Câbir de “Ey Allah’ın Rasûlü, babam şehit oldu!” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz şu müjdeyi verdi: “Baban şehit olunca Allah onu huzuruna aldı ve ona ‘Ey kulum, dile Benden, dilediğini sana ihsan edeyim!’ buyurdu. Baban da ‘Ya Rabbî, ben Sana hakkıyla kulluk edemedim. Beni dünyaya geri göndermeni, Peygamberimin yanında savaşıp Senin uğrunda bir kere daha şehit olmayı dilerim!’ dedi. Allah da, ‘Ben şehitlerin geri dönmeyeceklerine hükmettim.’ buyurdu. Sonra baban ‘Öyleyse ya Rabbî, bunu geride kalanlara ulaştır.’ deyince Cenâb-ı Hak onun isteğini kabul buyurdu.” Bu hadise üzerine şehitlerle ilgili âyet-i kerimeler vahyolundu.

*Bedir Harbi bütün şiddetiyle devam ederken Rasûl-i Ekrem şöyle buyurmuştu: “Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bugün Allah’ın rızasını umarak, sabır ve sebat göstererek çarpışanları ve arkasına dönmeden ilerlerken öldürülenleri, Allah muhakkak cennetine koyacaktır!” Ensardan Umeyr b. Humam Hazretleri, elinde hurmasını yerken Rasûlullah’ın bu müjdesini işitti ve “Ne iyi, ne iyi! Cennet’e girmek için şu heriflerin elinde ölmekten başka bir şey lâzım değilmiş!..” diyerek elindeki hurmaları yere attı ve hemen kılıcını sıyırarak, şehâdetin faziletine ve ahiret hayatının ehemmiyetine dair müessir beyitler söyleyip düşmanın üzerine hücum etti. Gidiş, o gidiş oldu. Bir daha geri dönmeyen Umeyr, birçok müşriği öldürdükten sonra, kendisi de arzuladığı şehâdet mertebesine ulaştı.

Adanmış ruhlar hak yolda seferberlik çağrısını duyar duymaz iki elleri kanda da olsa koşarlar!..

*Sahabe-i kiramdan Hazreti Hanzala bin Âmir evlendiği gecenin sabahında Uhud Harbi için Rasûlullah’ın çağrısını duymuştu. Hemen koşup orduya yetişmiş ve derken Uhud’da şehit olmuştu. Cihad emrini duyunca gusletmeye dahi vakit bulamamış bu insan hakkında İki Cihan Serveri “Birinci kat semada teneşir tahtası kuruldu.. ve Hanzala’nın nâşı orada melekler tarafından yıkandı…” buyurmuştu. Evet, Allah Rasûlü’nün emrine itaatte zirveyi tutanlara Cenâb-ı Hak ayrı bir teveccühte bulunur; bundan dolayıdır ki Hazreti Hanzala’nın nâşı meleklerce yıkanmıştır ve o aziz sahabi tarihe “Gasîletü’l-melâike” (meleklerin gusül yaptırdığı insan) unvanıyla kaydolmuştur.

*Bugüne kadar yapılanları Cenâb-ı Hak size avans olarak verdi. Şimdiye kadar verdikleri bundan sonra lütfedeceklerinin referansıdır. El verir ki, siz doğru bildiğiniz yolda yürüyün. Tabii ki, bunca felaketlere rağmen hala ayakta durmanız, şeytanları şirazeden çıkarıyordur; nam-ı celil-i Muhammedî’nin dünyaya yayıldığını gören şeytan, yeryüzündeki avenesini üzerine salacaktır. Hatta sizin önünüzü kesmek için 24 saat mesai yapıyor ve yaptırıyordur. Şu halde siz de mesainiz sekiz saatse onu on sekiz yapmaya bakmalısınız.

*İyiler iyilikleriyle yâd edilecekler, siz yâd-ı cemîl olacaksınız; kötüler kötülükleriyle, zalimler zulümleriyle, yalancılar yalancılıklarıyla, müfteriler iftiralarıyla, zift medyası da kendi ziftleriyle yâd edilecekler ve yâd-ı kabîh olacaklar.

*“Onlar Allah’ın nûrunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nûrunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. İsterse kâfirler hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32) Allah nurunu tamamlayacaktır isterse münafıklar ve zalimler bunu kerih görsünler. Bir meşale ki Allah yakmış, onu kimse söndüremez. Lâ yentafî; sönmez ve söndürülemez.

*“Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın; eğer inanıyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i İmrân, 3/139) Hiç endişeye kapılmadan açılın yeryüzünün dört bir yanına. “Bir mum, diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez.” diyen Hazreti Mevlânâ’nın mesajını almış insanlar olarak, ellerinizdeki ışık kaynaklarıyla nur saçın bütün dünyaya.

496. Nağme: “SİZ KIVAMINIZA VE YÜRÜMENİZE BAKIN!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları ifade etti:

Temsil dili ve hâl şivesi, Firdevsî’nin destansı beyanlarından daha beliğdir!..

*Temsilde öyle bir güç vardır ki, Firdevsî’nin beyanıyla kitaplar yazsanız ve o büyüleyici ifadelerle insanlara sunsanız, hâl ile ortaya konan temsilin bir damlacığı kadar tesir etmez. Şayet bugün dünyanın değişik yerlerinde sizin değerlerinize karşı saygı duyuluyor ve soluklarınız adeta oksijen gibi yudumlanıyorsa, bu belli ölçüde hâl ve temsile bağlıdır.

*Hâlde ve temsilde kaybeden kimseler, o boşluğu demagojilerle, diyalektiklerle, yalanlarla, iftiralarla ve nefsi tezkiye etmelerle doldurmaya çalışırlar. Fakat yalanla hakikatin boşluğunu doldurmak mümkün değildir. Binlerce yalan, tırnak ucu kadar bir hakikatin boşluğunu dolduramaz.

*İslamiyet muameleden ve hâlden ibarettir. Hâlde kaybedenler, ne kadar büyük iddialarla ortaya atılırlarsa atılsınlar, kendi kendilerini aldatıyorlar demektir.

*Biz her zaman hem dünya hem de ahiret için “hasene” niyaz ederiz;

رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“Ey bizim kerim Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik (hasene) ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver.. ve bizi cehennem ateşinden koru!..” (Bakara, 2/201) deriz. Şu kadar var ki, başımıza bela ve musibet geldiğinde de onu yürüdüğümüz yolun kaderi ve hakkaniyetine emare sayarız.

Rica ederim, “Bu musibet, benim günahlarımdan dolayı oldu!” diyen kaç insan gösterebilirsiniz?

*Her problem akabinde başkalarını suçlar, kabahatleri ona-buna yükler durursak, vazifemizin dışında işlere girişmiş olur ve dağınıklıktan bir türlü kurtulamayız. Bu açıdan da bize düşen vazife, her şeyden önce kendimize bakıp kendimizi düzeltmeye çalışmamızdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide, 5/105) Evet, bu âyetin mânâsı, “Başkalarına hiç karışmayın, siz sadece kendinize bakın!” demek değildir. Aksine âyetten anlaşılması gereken mânâ, başkalarının dalâlet ve sapıklıklarını gidermeye çalışırken, yanlışlıklarını görüp konuşurken insanın kendisini unutmaması, şahsî muhasebeyi asla ihmal etmemesi ve önce nefsinin kusurlarını düzeltmeye çalışmasıdır.

*Hemen her musibet, bir yönüyle insanın kendisinde başlar, onun boşluklarında beslenip boy atar; zamanla büyümesini tamamlar ve gün yüzüne çıkar. Bu açıdan, gerçek sebebi arama ve bulma yolunda atılması gereken ilk adım insanın kendisini sorgulamasıdır. “Bu musibet, benim yüzümden meydana geldi; buna benim tutarsızlığım ve Allah’la münasebetteki kopukluğum sebebiyet verdi!..” diyerek, musibeti, iradenin hakkını veremeyişe bağlamak ve hemen istiğfara sarılmak mü’mince bir tavırdır. Hani Türkiye’de bir sürü -el âlem “tabiî âfet” diyor- “ilâhî âfet” meydana geliyor. Rica ederim “Bu, günahlarımdan dolayı oluyor!..” diyen kaç tane insan gösterebilirsiniz?!. Oysa herkesin, şahsî, ailevî ve içtimaî hayatı itibarıyla farklı farklı sorumlulukları vardır. İnsanların kimisi aile, kimisi mahalle, kimisi nahiye, kimisi şehir, kimisi de kocaman bir ülke genişliğinde sorumluluğa sahip olabilir. Her dairenin problemi öncelikle onun sorumlusuyla ilgilidir; bir ülkenin maruz kaldığı musibetler de bir yönüyle o ülke için söz sahibi olan insanlar yüzündendir.

“Allahım, ümmet-i Muhammedi (s.a.v.) benim günahlarımdan dolayı mahvetme!..”

*İkinci Halife devrinde bir ara Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyor ve günler geçmesine rağmen bir türlü yağmur yağmıyordu. Hazreti Ömer çok zaman, başını yere koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacaat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem onun halini anlatırken diyor ki: “Hazreti Ömer’i çok defa secdede hıçkırıklarla kıvranırken ve tir-tir titrerken görüyordum; şöyle niyaz ediyordu: Öyle zannediyorum yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyle! Allahım, ümmet-i Muhammedi benim günahlarımdan dolayı mahvetme!..”

*Kuraklık ve kıtlık uzayınca, halk Hazreti Ömer’e müracaat etmişti. Yağmur duasına çıkmasını istemişlerdi. Hazreti Ömer birden, bir şey hatırlamış gibi koştu. Gitti, Hazreti Abbas’ın evine vardı. Kapısını vurdu. “Gel benimle!..” dedi. O’nu bir tepeye çıkardı. Orada, Hazreti Abbas’ın ellerini tutup, yukarıya kaldırdı. Sonra dudaklarından şu sözler döküldü: “Allahım! Bu Senin Habibinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver!” Sahabe diyor ki, “O el, daha aşağıya inmeden yağmur yağmaya başladı. Biz yağmurla birlikte evlerimize döndük.” İşte Hazreti Ömer’in bu tavrı, öncelikle mahviyet ve tevazuundan kaynaklanmaktaydı; sonra da Hazreti Abbas’a karşı hüsn-ü zannının, onu Hakk’ın muradı görmesinin neticesiydi.

*İmam Şafii Hazretleri buyurur ki: “Sen kendini Hak ile meşgul etmezsen, bâtıl seni işgal eder.”

*Evet, insan, nefsini problemlerin asıl kaynağı görmelidir ki bu, aynı zamanda zımnî nedamet, tevbe ve istiğfar sayılır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir, kaldı ki Allah günahlarınızın çoğunu da affeder.” (Şura, 42/30) denilmektedir.

*Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) mescidde hançerlenince alıp evine götürdüler. Herkes başucundaydı ve hıçkırıklar boğazlarında düğümlenip kalmıştı. Hazreti Ömer, “Oğlum! Git, Hazreti Âişe’ye benden selâm söyle. Fakat sakın, ‘Emirü’l-Mü’minînin selâmı var.’ deme. Zira şu anda ben Mü’minlerin Emiri değilim. ‘Ömer senden, iki arkadaşının (Peygamber Efendimiz ve Hazreti Ebû Bekir) yanına defnedilmek için müsaade istiyor.’ de.” Abdullah İbn Ömer, babasının emrini yerine getirmiş, Hazreti Âişe’nin evine gitmiş ve onu bir köşede oturmuş ağlıyor bulmuştu. Ona babasının arzusunu söyleyince, Hazreti Âişe Validemiz, “Vallahi, orayı ben kendim için düşünmüştüm ama Ömer’i nefsime tercih ederim!” deyivermişti. Oğlu bu müjdeli haberle dönüp babasını müjdeleyince, Hazreti Ömer çok rahatlamış ve dudaklarından şu cümle dökülmüştü: “Vallahi, işte benim arzum buydu!”

Bir insan kendi kusurlarını görmezse, bu maraz onu sürekli kusur arayan bir paranoyak haline getirir.

*Urve Hazretleri anlatıyor: “Sabahları evden çıkınca Hazreti Aişe’nin evine uğrar ve ona selam verirdim. Yine bir gün erkenden ona uğradım. Baktım ki, namaz kılıyor, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh u tazimde bulunuyor; sürekli -bir rivayette- “Bizzat işleyip kayıtlarına geçen kötülükler, (kazandıkları günahlar) önlerine dökülür ve alay edegeldikleri gerçekler kendilerini her taraftan sarıverir.” (Zümer, 39/48) -diğer rivayette- “Biz dünyada, ailemiz içinde iken sonumuzdan endişe ederdik. Ama şükürler olsun ki Allah bize lütfetti ve bizi, o kavuran ateşten korudu.” (Tur, 52/26-27) mealindeki ayetleri okuyor; bu ayetleri durmadan tekrar ediyor, Rabbine dua dua yalvarıyor ve ağlıyor. Onu o halde görünce, ben de kalkıp namaza durdum. Fakat o okumasını bir türlü bitirmeyince ben biraz sıkıldım ve daha fazla dayanamayıp bir ihtiyacımı görmek için çarşıya gittim. Geri döndüğümde ne göreyim; Hazreti Aişe yine namazda ve kıyamdaydı; aynı ayetleri tekrar ediyor, ağlıyor ağlıyordu.”

*Hafizanallah, bir insan kendi kusurlarını görmezse, bu maraz onu sürekli kusur arayan bir paranoyak haline getirir. Kendi kusurlarını görmeyen zavallı kusur-zâde birilerine kalkar “paralel” der, birilerine kalkar “terör örgütü” der; müdde-i umumi (savcı) gibi elin âlemin kusurlarını araştırır: “On sene evvel ne demişti, ne söylemişti? Bu sözden ne çıkar? Hele bir kitaplarını karıştırın, bakalım elini-kolunu bağlayacak bir şey bulabilir miyiz?” İşte, insan kendine bakmayınca ve kendi kusurlarını görmeyince, şeytan onu bu türlü densizliklere sürükler; farkına varmadan o da kendini densizliğin çağlayanına salınca, bir daha da geriye dönmeye fırsat bulamaz.

*Allah’a mülâki olma ve O’nu hoşnut etme yolunda “Hel min mezid – Daha yok mu?” âbidesi olmaya bakmalısınız. Şayet iman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, zevk-i ruhani, aşk u iştiyak adına “Hel min mezid – Daha yok mu?” kahramanı olmazsanız, siz hiç farkına varmadan, şeytanın dürtüleriyle bir dünya hel min mezid zavallısı haline gelirsiniz. O zaman dünya hesabına “Daha yok mu?” der durursunuz: Bir filo daha, bir yalı daha, bir yat daha, bir araziyi kapama daha, biriyle bir irtikâba, irtişâya, ihtilâsa girme daha, mutlaka bir şeyler kotarma, koparma, elde etme daha… Kıbleni tayin edememişsen, ne tarafa yöneleceğini bulamamışsan, neyin arkasından koşacağını bilememişsen, bütün hayat boyu beyhude koşmuş olursun.

Yeni yetmelerin tahribatı ülkenin anahtarlarını başkalarına vermek kadar korkunç bir denâet ve şenâet ifadesidir.

*Allah’a şükürler olsun, Hakk’a adanmış ruhlar, rıza yolunun “Hel min mezid” abideleri oldular. Cenâb-ı Allah da onları te’yid buyurdu ve dünyanın hemen her yanında bir mum tutuşturmaya muvaffak kıldı. Milletimizin ekseriyeti ve onu idare edenlerin çoğu da yapılan hizmetleri hep desteklediler. Gittiği her yerde devlet başkanlarına “Ben bu arkadaşlara kefilim.” diyen Turgut Özal başta olmak üzere, belki elli yere referans mektupları yazan Süleyman Demirel ve Türkçe’nin Amerika’da bile öğretiliyor olmasının sevincini yaşayıp alakasını hiç eksik etmeyen Bülent Ecevit gibi rical-i devlet, meseleye sahip çıktılar. Bu arada Abdullah Gül beyin bir-iki yere telefon ettiğini de şayan-ı şükran olarak yâd etmeliyim.

*Bunlara rağmen, yeni yetme bazı kimseler arkadan geldiler, milletimizin tarihinde çok farklı formatta ortaya konan böyle mükemmel bir açılımı yıkmak için adeta savaş ilan ettiler. Adeta savaş ilan ettiler ve her tarafta “Aman bu okulları kapatın, buralarda hainler yetişiyor!” dediler. Sanki yirmi senedir nabız tutan, kalb dinleyen dünya insanları ahmak!.. Sanki Amerikalılar ahmak, İngilizler ahmak, Almanlar ahmak, Afrikalılar ahmak; bütün devlet başkanları ahmak!.. Sanki sadece üç-beş tane yeni yetmenin aklı eriyor da “Sakın bunlara fırsat vermeyin; aman vermeyin ve bunların hakkından gelin!” dediler. Hâlbuki bu korkunç tahribat ülkenin anahtarlarını başkalarına vermek kadar bir denâet ve şenâet ifadesidir.

*Kudsî bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

أَعْدَدْتُ لِعِبَادِيَ الصَّالِحينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ وَلَا أُذُنٌ سَـمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلٰى قَلْبِ بَشَرٍ

“Salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan tasavvurlarını aşkın şeyler hazırladım.” 

*Hadis-i şerifte işaret edilen o lütuflarla serfiraz olmak istiyorsanız, günlük dedikodulardan uzak kalarak kendi kıvamınıza ve yolunuzda yürümenize odaklanmalısınız. Mevcut sıkıntılarda alternatif yollar oluşturarak, istemeyenlere rağmen, nerede, nasıl ve hangi yolla yürümek gerektiği üzerinde yoğunlaşmalısınız. Nam-ı celil-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaşmadığı ve Anadolu insanının bin senelik kültür değerlerini götürmediğiniz bir yer bırakmamaya bakmalısınız. Dünya kardeşliği adına gittiğiniz her yere tohumlar saçmalısınız. Yeryüzünün dört bir yanında açtığınız okullar başağa yürüdüğü ve ser çekip ağaçlar halinde salınmaya durduğu gibi, bir gün geriye dönüp bakacaksınız ki bugün ektiğiniz tohumlar da başağa yürümüş, Söğüt’teki söğüt gibi ser çekmiş, dal budak salmış, bütün cihanı gölgesi altına almış ve herkese huzur, sulh u salah solukluyor…

Bamteli: İman Zaafı ve İslam’ın Gurbeti

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları dile getirdi

Doğruyu doğru, eğriyi eğri görmek ancak O’nun nuruyla mümkündür!..

*Bütün hatalarımızın arkasında O’nun aydınlatmasıyla aydınlanmama var. Göklerin ve yerin nuru O’ndan. Kur’an-ı Kerim, doğrudan doğruya “Allah, göklerin ve yerin Nûru’dur.” (Nur, 24/35) diyor. O’nunla irtibatı olduğu ölçüsünde insan tenevvür eder; doğruyu doğru görür, eğriyi eğri görür. O’ndan uzaklaştığı ve koptuğu ölçüde de çok defa eğrilere “doğru” der, doğrulara da “eğri” der. Öylelerinin ne doğrusu bellidir, ne de eğrisi bellidir. Şayet onlar bir de toplumun önünde, serkâr, rehnümâ, pîşuvâ konumunda iseler, yığınlar yanlışı, doğruyu tefrik edemeden arkalarında sürüklenir giderler.

*Öyle kimselerin tahribâtı kâfirin tahribâtından daha tehlikelidir. Çünkü iman zaafı ve imanı doğru anlayamama sebebiyle onlar münafık tavrı sergiler ve hep ikiyüzlülük yaparlar. Çok farklı diller konuşurlar; dün dediklerini bugün yalanlarlar, bugün söylediklerine de yarın başka türlü izahlar getirirler. Bağışlayın, halk ifadesiyle, kıvırır dururlar, sürekli çark yaparlar.

*Günümüzde İslam dünyasında çok ciddi bir iman zaafı yaşanmaktadır. Hususiyle gözlerin üzerinde olduğu ülkelerdeki bu zaaf, dinin tahrip edilmesine yol açmaktadır. Mesela Türkiye’de böyle bir iman zaafı yaşanıyorsa, söz gelimi, çalıp çırpma, rüşvet alıp verme gibi günahlarda mahzur görülmüyorsa, hatta diyalektik nev’inden bir kısım izahlar getirilerek günahlar meşru gibi gösteriliyorsa, artık iş şirazeden çıkmış, kitleler aldatılmış ve Müslümanlık tahribata uğratılmış demektir.

Günümüzde din garip, diyanet garip!..

*Bugün Müslümanlık öyle bir talihsizliğe maruzdur. İslâm, onu doğruluğuyla, hususiyetleriyle, arka planıyla bilmeyen insanların elinde yetimdir, öksüzdür. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis mecmualarında “Kitabü’l-fiten ve’l-melâhim” başlığıyla yer alan bölümlerdeki beyanlarında âhir zamanda dinin bir gurbet yaşayacağından bahsediyor. Fitnelerin ve cinayetlerin çağlayan haline geldiği o dönemde gerçek din ruhunu ihya edecek insanlara da müjdeler çekiyor.

*Evet, insanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki din gariptir, diyanet gariptir. Emin ellerde değildir. Söz sahibi kimseler diledikleri gibi onda tasarruf yapıyorlardır; kesiyor, biçiyor, kendi hevesât-ı nefsâniyelerine göre ona bir şekil veriyorlardır. Gayr-i meşru şeyleri yakıştırıyor ve olmayacak şekilde onu yamalıyorlardır. Dini/diyaneti hüviyet-i asliyesine göre ihya etme yerine, kendi hevâ ve heveslerine göre bir kalıba sokuyor ve onu öyle sunuyorlardır. Böyle kimselerin ellerinde din gariptir.

*Böyle bir dönemde dinine yürekten sahip çıkan insanlar da birer gariptir. Her yerde onlara saldırırlar, diş gösterirler, salya atarlar. Gezdikleri her yerde “Aman, yıkın bunları, iflah etmeyin! Aman söndürün bunların ışığını!” derler.

Müjdeler olsun ıslah ehli gariplere!..

*Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz şöyle buyurur:

بَدَأَ اْلإِسْلاَمُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ

“İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!”

*Dindar olmayan olmayabilir; “Ben laikliği Fransızların anladığı manada anlıyorum!” diyenler diyebilirler. Onların da kendi düşünce ve inanç dünyalarına göre bir hayatları vardır. Onlara bir şey demeye hakkımız yoktur. Fakat bazı kimseler “din” dedikleri, “Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in yolu” dedikleri, “Hulefa-yı Raşidîn’in yolu” dedikleri halde onu tahrip ediyorlarsa, buna hakları yoktur. Beddua etmek tabiatıma uygun değil ama diyeceğim; Allah, böylelerinin kollarını, kanatlarını kırsın!.. Çünkü Müslüman göründükleri ve “Onu ikâme edeceğiz, toplumun temel düşüncesi haline getireceğiz; herkes ona göre yaşayacak!” dedikleri halde, şayet haram-helal tefrik etmiyorlarsa, gırtlaklarına kadar levsiyât içinde yaşıyorlarsa, bohemlikten sıyrılamıyorlarsa, fuhşiyâtı “mut’a nikâhı” adı altında tecviz ediyorlarsa, hatta bazıları itibarıyla bunu Kur’an-ı Kerim’in tefsiri içine sokmaya çalışıyorlarsa, bunlar öyle korkunç tahribâttır ki, zannediyorum, kâfirler bu ölçüde bir tahribâtta bulunmamışlardır.

*Onun için, bu işe gönül vermiş insanlara düşen vazife, oturup kalkıp hep dinde takviyeye gitmek ve iman zaafını bertaraf etmektir. Hakiki mü’min, bir arpa ağırlığında haramı, bilerek ağzına koymaz. Şayet bir arpa ağırlığında haramı ağzına koyuyorsa, millete hizmet unvanı altında bir kısım çıkarları hedeflemişse, bir yönüyle hizmetini o türlü menfaatlere bağlamışsa ve bunlara rağmen “Ben Müslümanım!” diyorsa, yeminle diyeyim bunu, o münafığın ta kendisidir. Zaten hizmetlerini şahsî menfaatlerine bağlamış kimselerinin kalıcı bir şey ortaya koymaları mümkün değildir. Değil ihya hareketini gerçekleştirmeleri ve millete faydalı olmaları, ortaya kalıcı bir şey koymaları dahi mümkün değildir. Onlar dün koyuyor gibi oldukları şeyleri daha sonraki tahribat ahlaklarıyla yerle bir ederler.

Halimiz Ashâb-ı Kirâm’ın haline uyuyorsa hakiki Müslümanız demektir; yoksa, yalan söylemeyelim!..

*“Hal ile halledilmedik hiçbir mesele yoktur” sözü sabit bir gerçektir. Temsilin te’siri, dünya kadar kitap okumaktan daha müessirdir. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun en müessir yanlarından biri, belki en başta geleni, tebliğin yanındaki engin temsîlidir.

*Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vessellam) efendimiz ve Raşid Halifeler (radıyallahu anhüm ecmaîn) arkada dünya namına bir şey bırakmadıkları gibi idareci olarak yakınlarını da tavsiye etmediler. Mesela, çevresindekiler Hazreti Ömer’e oğlu Abdullah’ı tensip etmesini söylediler. Hazreti Abdullah dâhi bir insandı. İnsanlığın İftihar Tablosu’nu adım adım takip edenlerdendi. Abâdile-i Seb’a (Abdullah isimli yedi âlim sahabe) arasındaydı, belki onların serkârıydı. Halk “Ya Ömer, Abdullah!..” deyince, o, sırtından hançer yemiş bulunduğu, kanlar içinde ruhunun ufkuna doğru adım adım yürüdüğü ve Allah’a mülâki olacağı esnada, latifevârî şöyle diyerek meseleyi adeta savmıştı: “Bir evden bir kurban yeter!..” Kendisine yakın birinin, yerine geçmesini katiyen istememişti. Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Osman ve Hazreti Ali efendilerimiz de istememişlerdi.

*Müslümanlık diyorsak ve onların yolunda olduğumuzu iddia ediyorsak, hallerimizle hallerini mukayese edelim. Halimiz onlarınkine uyuyorsa, hakikaten Müslümanız demektir; yoksa rica ediyorum, yalan söylemeyelim. Aksi halde yalan söylüyoruz, Müslümanlığa iftirada bulunuyoruz ve farkına varmadan onu tahrip ediyoruz demektir.

İnkâr ve dalâlet fırtınaları karşısında ayakta kalabilmek için taklidî iman yetmez, tahkîkî iman lazımdır.

*İnsanlarda dinî duygu ve düşünce, öncelikle telkinle başlar, sonra da taklitle benimsenir ve yaşanmaya devam eder. Belki hepimizin mebde-i hayatına inilse, çocukluk dönemine gidilse bir ilmihal bilgisi mahiyetinde Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe ve kadere imanın yanında kelime-i şehâdet getirmek, namaz, oruç, zekât ve hac gibi dinin temel rükünlerinin bizlere telkin edildiği, bizim de onları taklitle alıp zamanla benimsediğimiz görülür. Usûlüddin uleması (kelâmcılar), bu şekilde taklitle kazanılan inancın bile insanı kurtaracağını söylemiş ve bunu ıstılahî ifadesiyle, “Taklidî iman makbuldür.” şeklinde ifade etmişlerdir. Fakat her ne kadar böyle denmiş olsa da, inkâr ve dalâlet fırtınaları karşısında imanın ayakta kalabilmesi için taklitle benimsenen bu mülâhazaların, daha sonra altlarının doldurularak sağlam bir blokaja oturtulması ve içte hazmedilip sindirilmesi gerekir. Zira taklit, nazarînin başlangıç noktası olarak mebdede bir vazife eda etse de, onunla elde edilenlerin kalıcı hâle gelmesi tahkikle mümkündür.

*Belki günümüzdeki bu iman zaafının, Allah’tan kopukluğun ve Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) fersah fersah uzak bulunuşun arkasında bu taklit vardır. Bu açıdan da evvela imanın amelle, nazarî bilginin aksiyonla takviye edilmesi lazımdır. Sonra ikinci derecede, yaptığı amelleri şuurluca yapmak gelir. Bunun üzerinde ısrarla durmak lazımdır. Şayet iman, marifetle taçlandırılmazsa, insan yol yorgunluğundan kurtulamaz; sürekli imanı heceleyip dursa da onun semerelerine ulaşamaz.

*Evet, iman, “vicdan kültürü” şeklinde de ifade edebileceğimiz marifet ile taçlandırılmalıdır. Ondan sonra bir aşk ve Allah’la münasebet dönemi gelir. Biliyorsanız, O’nu çok seversiniz. Bilen sever; bilmeyen sevemez. İyi biliyorsanız, içinizde O’na mülâkî olma iştiyakına kadar meseleyi götürebilirsiniz.

“Bütün benliğinle ahirete yönel ve ahirete, ahiret kadar değer ver! Ehh bu arada dünyadan nasibini de unutma!..”

*Dünyaya dünyalığı ahirete de ebedîliği ölçüsünde teveccüh etmek lazımdır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ اْلآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا

“Allah’ın sana verdiği her şeyde âhiret yurdunu ara; ehh bu arada dünyadan da nasîbini unutma!” (Kasas, 28/77) Bu âyet-i kerimede Kur’ân, “Ahiret yurdunu ara” derken “ibtiğâ” fiilini kullanıyor ki bu, “Bütün benliğinle ahirete yönel ve ahirete, ahiret kadar değer ver!” demektir. Bundan da anlaşıldığı üzere, ahiret için bütün imkânlar seferber edilmeli, dünya için de “nasibi unutmama” esasına bağlı kalınmalıdır.

*İnsanlar çok kitap okuyabilirler, çok kitap yazabilirler, belki çok güzel şeyler de konuşabilirler. Fakat imanlarını marifetle taçlandırmamışlarsa, marifetlerine muhabbet sorgucu takmamışlarsa, muhabbetlerini aşk u iştiyaka çevirememişlerse, bu mevzuda bir “Hel min mezîd – Daha yok mu?” kahramanı olarak yaşamamışlarsa, bir de dünyada bata çıka yürüdükleri halde mümin olduklarını iddia ediyorlarsa, yalan söylüyorlar demektir. Kur’an-ı Kerim, kuru bilgi, faydasız malumat ve amele dönüşmeyen nazariyat insanlarını “tıpkı ciltlerle kitap taşıyan bir merkebe” benzetir. (Cuma, 65/5) Ziya Paşa’nın şu sözü de bir yönüyle aynı hakikati ifade etmektedir: “Bed asla necâbet mi verir hiç üniforma? / Zer-dûz pâlân ursan, eşek yine eşektir.” Yani; özü kötü olan insanlara hiç giydiği üniforma (işgal ettiği makam) şeref verir mi? Nitekim sırtına altın semer vursan da eşek yine eşektir.

“Sen bilin Allahım!..”

*Günümüzde, Müslüman göründükleri halde münafık gibi davranan kimseleri, kâfirden daha tehlikeli buluyorum. Yalan söyleme, Müslümanlığı hakiki hüviyetiyle temsil eden insanlara iftirada bulunma, “Beni arkamdan hançerlediler” deyip din-i mübin-i İslam’ı dünyanın dört bir yanına götüren insanlara her gün ayrı bir bühtanla çamur atma… Bunlar o kadar korkunç şeylerdir ki, zannediyorum, koyu kâfir olanlar din-i mübin-i İslam’a bunları yapanlar kadar ihanet etmemişlerdir.

*Liyakatleri bulunuyorsa, istidatları varsa ve murad-ı sübhanî de o istikametteyse, Cenâb-ı Hak en yakın zamanda onları da hak ve adalete hidayet buyursun, kalblerine merhamet ve yumuşaklık versin. “Allahümme leyyin kulûbehum – Allahım onların kalblerini yumuşat!” şeklinde hep dua ettiğimiz üzere, Allah onlara lüyunet (kalb yumuşaklığı) versin ve Müslümanlığa yürekten sahip çıkmış Hizmet insanlarını onlara sevdirsin. Şayet buna liyakatleri yoksa, bir yönüyle kirlenmişlerse, hakikati parçalamış, onu hüviyet-i asliyesinin dışında değişik şekillerde yorumlamış ve farklı göstermişlerse, ne yapalım, o halde bize şöyle demek düşüyor: “Allahım, o zaman bu insafsız nâdânları Sana havale ediyoruz!..” Anadolu’da bazı yerlerde kullanılan ifadeyle diyelim: “Sen bilin Allahım!..”

Allahım, bize bizi aşan istidatlar ve o istidatlarda inkişaflar ver!..

*İlâhî esrâra âşina olanlar, kendi ruh aynalarının kabiliyeti nisbetinde varlığı temâşâ ederken kâh İmam Rabbânî hazretleri gibi “şühûd”dan bahsederler, kâh Muhyiddin İbn-i Arabî hazretleri gibi “vücûd” mülahazalarını seslendirirler. Herkesin bir kemâlât arşı vardır ve herkes istidadı ölçüsünde zirvelere yükselir. “Herkesin istidadına vâbestedir âsar-ı feyzi / Ebr-i nisandan sadef dürdâne, ef’î semm kapar.” (Anonim) Herkes vicdanının enginliği ve inkişafı ölçüsünde esrâr-ı ilahiyeyi farklı şekilde duyar ve zevk eder. İmam Rabbânî hazretleri “Ben vücud rasathanesini çok gerilerde bıraktım, geçtim onu!” der. Bir başkası -mesela Hazreti Bediüzzaman- ise, “Ben o şühûd mertebesini de çok gerilerde bıraktım, geçtim; asıl meslek gayba imana bağlı sahabe mesleği ve Kur’an yoludur!” diyebilir.

*Çokları “istidat ölçüsünde inkişaf” meselesini değişmez bir kural gibi yorumlar; insanın kabiliyet çeperini aşamayacağını düşünür ve meseleyi sadece yetenekten ibaret görürler. Cenâb-ı Hakk’ın âdiyât üstü tasarrufları hesaba katılmazsa bu düşünce doğru gibidir; ne var ki her varlığın kendi istidadıyla kayıtlı bulunmasının yanı sıra, Mevlâ-yı Müteâl’in bir ihsan-ı ilahî olarak bahşedebileceği lütuflar da her zaman söz konusudur. Bu düşünceyle, “Allahım, bize bizi aşan istidatlar ve o istidatlarda inkişaflar ver!” diye dua ediyoruz. Allah’ın izin ve inâyetiyle istidatların aşılabileceğine, yetenek ve kabiliyetlerin geliştirilebileceğine inanıyoruz.

Kalp Müslümanlığı değil, Kalb Müslümanlığı!..

*İnsanlığın İftihar Tablosu, kendisini himaye eden amcası ve çok sevdiği zevcesi Hazreti Hatice Validemiz’i kaybettiği “hüzün senesi”nde, “Habib-i Zîşanım, tasalanma! Ebu Talib’i ve Hatice’yi aldım ama Ben varım.” manasına gelen ilahî bir davet almış; hem bedeni hem de ruhuyla mi’râca mazhar olmuştu. “Kâb-ı Kavseyn-i ev Ednâ – İki yay aralığı kadar ya da daha yakın” tabiriyle Kur’an’da anlatıldığı üzere, imkân-vücub arası bir noktaya ulaşmıştı.

*Şefkat Peygamberi (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, melekût âlemini seyerân eylemiş, daha sonra urûcunu, nüzulle taçlandırmış ve ümmetini Cenâb-ı Hakk’a götürmek için geri gelmiştir. Büyük velilerden Abdülkuddüs Hazretleri demiştir ki: “Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mi’râç’ta gökler ötesi âlemlere gitti, Sidretü’l-Müntehâya ulaştı, Cenâb-ı Allah’la konuştu. Fakat Cennet’in câzibedâr güzellikleri O’nun başını döndüremedi, bakışlarını bulandıramadı. Döndü, ümmetinin arasına geri geldi. Allah’a yemin ederim, eğer ben oralara gitseydim, o mertebelere ulaşsaydım, geriye dönmezdim!..” Bunu değerlendiren bir büyük zât ise, “işte nebi ile veli arasındaki fark” diyerek önemli bir hakikate işaret etmiştir.

*Kalp Müslümanlığı değil, kalb Müslümanlığı!.. Birinin sonunda “p” var, “kalp” (sahte, düzmece, işe yaramaz); diğerinde “b” var, “kalb” (gönül). Vâkıa şimdi kalbi de “p” ile yazıyorlar. Her şey o kadar şirazeden çıkmış ki, kelimelerin bile canına okuyorlar, dinin canına okudukları gibi.

492. Nağme: Kalbin Solukları ve Şeytanî Hırıltılar

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şunları söyledi:

Kalblere Tesir Eden Sözden Ziyade Hal ve Gönül Derinliğidir

*İnsanlara karşı edep çerçevesinde hareket etmeyenlerin Allah’a karşı da edepli davranmaları düşünülemez. Şayet bir insan başkalarına karşı saygılı davranıyorsa, tavırlarına hürmet hissi sinmişse, edep onda bir hal halini almışsa, Allah’ın izni ve inayetiyle, onun o hal ile halledemeyeceği hiçbir problem yoktur.

*Edep ve temsil insanları, dilleri bilinsin-bilinmesin, hâl ve gönül derinlikleri sayesinde, ne demek istediklerini herkese rahatlıkla anlatırlar. Halkla içli dışlı olmaları bir yana, çekilip bir köşede iç murâkabelerini yaşadıklarında dahi hâlleri ve görüntüleriyle gönüllere korlar saçar ve ruhlarda bir sûr sesi gibi duyulurlar. Her zaman Hak’la irtibat içindeki bu dupduru insanların susması, bilemediğimiz bir sırla kalbî ve ruhî suskunluğa maruz kalmış kimseleri harekete geçirme adına âdeta bir komut gibidir. Onlar, gönüllerindeki mahfî hazineleri tavır ve davranışlarıyla ortaya dökünce, bir dilin susmasına bedel o anda pek çok dil birden çözülür, önyargısız müsait gönüller dinlemeye durur ve her yanda müthiş bir heyecan köpürmeye başlar. Selef-i salihîn efendilerimiz işte bu kalb soluklarıyla çevrelerine müessir olmuş ve gönüller fethetmişlerdir.

Günde Birkaç Kere Çark Edip Duran Kimseler Ancak Tiksinti Uyarırlar!..

*Maalesef bugün İslam dünyası imrendiren bir görüntüden çok uzak bulunuyor. Pek çok yerde terör bir ya da birkaç grubun işi olmaktan çıkmış, her yanda adeta terör devletleri hüküm sürüyor. Şayet Müslümanların çoğunlukta olduğu bir devlette hak, adalet, istikamet, engin bir temsil, iç derinliğinin dışa aksetmesi ve başkalarını imrendirecek bir hal güzelliği yoksa İslam’ın çehresi karartılıyor demektir. Dışarıdan bakanlar, “Ne diye yer değiştireceğiz ki?!. Ne değişecek ki?!. Bizde de var hırsızlık, onlarda da var, bizde de var haramîlik, onlarda da var. İslam yeni bir şey getirmemiş ki!..” derler. İnsanlığın İftihar Tablosu bile bu mevzuda töhmet altında kalır; O’nu bile sorgularlar. “Kur’an insanlığa yeni bir şey vadetmiyor ki!. Vadediyor olsa Müslümanların vaziyeti böyle mi olur?!.” derler. Şayet ellerinden Kur’an-ı Kerim’i bırakmayanlar, Ramazanlarda mukabele okuyanlar da rüşvet alıyorlarsa, bir villa karşısında satılabiliyorlarsa, dün doğru dedikleri şeyleri ertesi gün yalanlıyorlarsa, “Öyle değil de böyle!” diyorlarsa, her gün farklı bir mülahaza karşısında çark ediyor ve en profesyonel çarkçıları bile geride bırakıyorlarsa… Böylesine korkunç değişimleri, dönüşümleri, farklı halleri, farklı tavırları, farklı davranışları görünce dışta olan bir insanın midesi bulanır ve istifrağ eder!..

*M. Akif’in ifadesiyle, “Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde / Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde / Vefâ yok.. ahde hürmet hiç.. emanet lafz-ı bî medlûl / Yalan râiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul. (…) Beyinler ürperir yâ Rab ne korkunç inkılâp olmuş / Ne din kalmış ne iman, din harap iman türap olmuş!”

*Yalan öyle revaç bulmuş ki, dün bir şey söylüyor, mesela “Ayın bir tarafı karaydı.” diyor, bugün “Hayır mordu!” diye tutturuyor. Çocuğu daha dünyaya gelmeden evvel bir tarih söylüyor, “O tarihte o çocuğum bana gelmiş, kapımı tıklatmış, bir şey asmıştı oraya; benden şunu istemişti!” diyor; bir başka zaman onu inkâr ediyor. Bir başka gün başka bir yalan söylüyor. İnsanın tabiatı tamamen yalanla örgülenmiş hale gelince, onun dışa vuruşu da farklı olmaz. Aksine, şayet tabiat sadakat örgüleri üzerine ince bir dantela gibi örgülenmişse, dışa vuran da o dantelanın göz kamaştırıcı keyfiyeti olacaktır.

Terör Örgütlerinin ve Terör Devletlerinin Kararttığı Dünyada Bir Işık Hüzmesi

*Allah’a şükürler olsun, sizin arkadaşlarınız bir ölçüde o hal, temsil ve kalbin solukları sayesinde gittikleri yerlerde müessir oldular. Gidilen yerlerin insanları, arkadaşlarınızın beş sene, on sene, yirmi sene ağızlarına bir arpa kadar haram koymadıklarını, yerinde bir ırgat gibi çalıştıklarını, yerinde mektepte muallim olduklarını, yerinde mütalaada bir rehber olduklarını, yerinde bir aile doktoru gibi aileleri gezdiklerini görüyorlar. “Bir sene böyle, iki sene böyle, üç sene böyle, beş sene böyle, on sene böyle; yahu insan on sene gerçek tabiatını bu kadar saklayabilir mi? On sene böyle nifak sergileyebilir mi?” diyor ve gönül kapılarını sonuna kadar açıyorlar. Bu dolayısıyla İslam’a, imana ve Kur’an’a sempati duyma demektir ve dünya barışı adına da çok önemli bir adımdır.

*Maalesef, terör grupları ve bir terör devletine dönüşen idareler İslam’ın mübarek, dırahşan, aydan daha parlak çehresini karartıyorlar. Bir dönemde Selefîlik adıyla, el-Kaide adıyla, sonraları IŞİD adıyla, Boko Haram adıyla, şimdilerde de Murabitûn adıyla İslam’ın nurlu simasına zift akıtıyorlar.

Mütehakkim Eşkıyanın Çarpık Mantığı: “Ya ölüm, ya bana benze!..”

*Bu terör örgütleri ve terör devleti halini alan idareler icraatlarıyla fevkalade yobaz, mutasallit ve mütehakkim. Herkesi kendilerine benzemeye zorluyorlar. İslam dünyasının pek çok kesiminde ve kendi ülkemizde de olduğu gibi, herkesi kendilerine benzetmeye çalışıyorlar. “Seçenek budur: Ya ölüm, ya bana benze!..” Ya hayattan mahrumiyet, insanî değerlerden mahrumiyet, hürriyetten mahrumiyet, belki ailevî mahrumiyet ya da bana benzeyeceksin mülahazasıyla hareket ediyorlar.

*En tehlikeli şey, “Müslümanlığı yaşıyoruz, yaşatıyoruz!” diyen kimselerin, o Müslümanlıktan insanları kaçırmalarıdır. “Müslümanım” dediği halde haram yiyorsa, dün gecekonduda otururken bugün birkaç tane saray paylaşıp duruyorsa, filoları varsa, nasıl olacak bu iş?!. Var mıydı Hazreti Rasûlullah’ın, Hazreti Ebu Bekir’in, Hazreti Ömer’in, Hazreti Osman’ın, Hazreti Ali’nin?!. Bunları görmeyip de İslam’ın mukallitlerine bakıp onları bir şey sanan insanların kör gözlerine, sağır kulaklarına ve insafsız mantıklarına balyoz gibi insin!..

Bir Toplum Ameli Terkedip Cedele Sarılmışsa Helak Yoluna Girmiş Demektir

*Mâruf-i Kerhî Hazretleri’ne isnat edilen (bazı kaynaklarda az farkla İmam Evzâî’nin olduğu söylenen) şu söz çok manidardır: “Cenâb-ı Hak, suiistimallerinden dolayı bir toplum için şerr murad ederse onlara amel kapısını kapatır, cedel kapısını açar.”

*Cedel; dilbazlık yapmak suretiyle, kelime oyunlarıyla bâtılı hak gösterme gayreti, hakikatleri ters yüz etme cehdi demektir. Cedeli illa da başka bir kelimeyle ifade etmek istiyorsanız, onun mânâsını karşılayabilecek en uygun kelime diyalektik ve demagojidir. Cedelin kaynağı ise, insanın kendini başkalarından üstün görmesi ve sürekli bir faikiyet mülâhazası içinde olmasıdır.

*Kalbi marazlı kimseler, diyalektik ve demagojiyi daha ziyade, başkalarını karalamaya matuf ve kendini tezkiye etme istikametinde kullanırlar. Biraz da makyavelist bir düşünceyle, kendilerince belirledikleri hedefe ulaşabilmek için her vesileyi meşru sayarak bu yola başvururlar. Onlar yalanı da, iftirayı da, gıybeti de, başkalarını karalamayı da meşru sayarlar. Hatta bir-iki şahsı değil, bütün bir heyeti, dahası o heyetle, o hareketle, o camiayla uzaktan alakası olan herkesi kuvvetli şüphe mülahazasıyla hain gibi görme/gösterme cinayeti işlerler.

Söz Götürüp Getirerek İnsanların Arasını Bozan Kimse Cennet’e Giremez!

*Müslim-i şerifte değişik rivayetlerde farklı şekillerde ifade edildiği gibi “Nemmam Cennet’e giremez!” Türkçemizde de “nemmam” tabirini kullanırız; daha çok, söz getiren, götüren, değişik söz üreten, o ürettiği sözleri değerlendirmeye emanet eden; şayet bunları kim değerlendirdiği zaman o sözü üretenin işine yarıyorsa oraya ulaştıran, mesela veliyyü’l-emre ulaştıran, sultana ulaştıran, şaha ulaştıran, şehinşâha ulaştıran kimse demektir.

*Nemmam kelimesi mübalağa kipi olması itibarıyla, o mevzuda kararlılık ve süreklilik ifade eder. Mesela, köşe yazılarında hep aynı şeyi yazıyor, başkalarını karalıyor. Birinin kulağına telefon koyduruyor, onun resmini de oraya koyduruyor; “Falanın kızının öldürülmesi için filan…” diyor. Eğer biri öyle demiş, öyle telefon etmişse, Allah onun yedi sülalesini yerin dibine batırsın!.. Yoksa, o hain, o alçak, o münafık insanları Allah yerin dibine batırsın!..

*Her şeye rağmen bize düşen vazife Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederek, “Ya Rabbena, bu çağın gariplerinden olarak Sana halimizi arz ediyoruz; ey Gariplerin Sahibi, ey Mazlumların Sahibi, ey Mağdurların Sahibi!.. Halimizi görüyor ve biliyorsun. Senin durumumuzu ve vaziyetimizi bilmen bizi isteklerimizi sayıp dökmekten müstağnî kılıyor. Sahibimiz ol ya Rabbenâ!..” mülahazalarıyla dolu bulunmaktır.

488. Nağme: Sözde Değil Özde Müslümanlık

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları söyledi:

Günümüzün dünyasında Müslümanlığın özünü görmek zor, her yanda şekil, suret ve söz hakim!..

*Müslümanca yaşamanın büyük ölçüde özü sıyrılıp gitti, sadece aramızda mevcut olan sözü kaldı; manası muhtevası bir yerde unutuldu; bizimle beraber takılıp arkamızdan gölgemiz gibi yürüyen sadece şekli ve sureti kaldı. Böyle derken, umum İslam toplumunu nazara alıyoruz; buradakileri tecrîme, ayıplamaya ve tahkire matuf söylemiyoruz. “Biz” derken koskocaman bir heyetten bahsediyoruz.

*Çok tekerrür eden bir mülahazamız var: Ezkaza sizler bir kilise ya da bir havra haziresinde neşet etseydiniz, sonra da bir rasathaneden veya çok uzakları gösteren bir dürbünle âlem-i İslam dediğimiz şu mezar-ı müteharrik bedbahtların diyarını seyretseydiniz, Müslümanlığı tercih, takdir, tebcil adına içinizde bir duygu uyanır mıydı? İnsaflarınıza soru bu!..

*Birbirini yiyen insanlar.. hak hukuk tanımayan insanlar.. kavînin zayıfı ezdiği bir ülke.. M. Akif’in ifadeleriyle, “Hayâ sıyrılmış, inmiş öyle yüzsüzlük ki her yerde / Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde / Vefa yok, ahde hürmet hiç, emânet lâfz-ı bi-medlûl / Yalan râyic, hıyânet mültezem her yerde, hak meçhûl / Beyinler ürperir, yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş / Ne din kalmış, ne îman, din harâp, îman türab olmuş / Mefahir kaynasın gitsin de, vicdanlar kesilsin lâl / Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, durmaz istiklâl!”

*Böyle bir manzarayı temaşa eden insanlar içinde sizin insafınıza soru: Siz olsaydınız; bir kilisede, bir havra çevresinde ya da Budizm, Şintoizm gibi farklı bir tarz-ı telakki içinde neşet etmiş bulunsaydınız, sonra iç âlemi itibarıyla bu dünyanın anatomisini size gösterselerdi; İslam dünyasını, şu birbirini yiyen, haram helal bilmeyen, adalet ve hukuk tanımayan, gücü ve kuvveti elde ettiği zaman zehirlenen, her türlü mesâvîyi irtikap eden insanların dünyasını, anatomisini tam görerek, temaşa etseydiniz -insaflarınıza soruyorum- bu istikamette, böyle bir tercihte bulunur muydunuz?

İnsanlığın batıl düşünceler içinde bocalamasının sebebi Müslümanlardaki hal ve temsil fakirliğidir!..

*Demek ki dünyanın bir kısım batıl düşünceler içinde bata çıka yürümesine sebebiyet veren İslam dünyasındaki hal fakirliği, temsil fakirliği, meseleyi özüyle kavrayamama fakirliği.

*İnsanlar hâle ve temsile bakarlar. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün güzel sıfatları, amelleri, ahlakı derindir. Yerde durup gökler ötesi âlemle irtibatı, mesaj alması ve sizlere mesaj sunması -ki buna irsal ve tebliğ denir- derinlerden derindir. Fakat zannediyorum, O’nun temsilini tebliğinin yanına koysanız, o temsili kendi anatomisiyle tahlil etseniz, o zaman diyeceksiniz ki, “tebliğden daha derin bu!” Neyi söylemişse, ölesiye onu yaşamıştır. Neyi söylemişse… Mesela “Namaz kılın!..” demiştir ama kendisi on kat kılmıştır, ayakları şişinceye kadar yatmamıştır. Dilinden Allah’ın nâm-ı celîli hiç düşmemiştir, onu hep vird-i zeban etmiştir. Senelerce O’nu bu istikamet içinde gören insanlar “Yahu bu meselenin içinde binde bir taklit olsaydı, herhalde bir inhiraf görürdük. Bu istikamet gösteriyor ki, bu adam müstakim bir insan, sâdık bir insan!.. Bu istikamet gösteriyor ki bu adamın Allah’la irtibatı fevkalade kavî. Öyle bir hablülmetine sarılmış ki kopması mümkün değil!..” demişlerdir. Onun için gözlerindeki o aba u ecdadı taklidin, o gururun, o inhiraf bakışının perdeleri yırtılınca, Nasr Sûresi’nde ifade buyurulduğu gibi, İslamiyet’e fevc fevc dehalet etmişlerdir.

*Hal ve temsil gönüllere öyle bir aksediyordu ki “Vallahi bu adamın çehresinde de, tavırlarında da, davranışlarında da yalan yok!” dedirtiyordu. Gönülleri fetheden, imrenme duygusunu harekete geçiren işte bu hal ve keyfiyetti. Bizim yitirdiğimiz de işte budur.

*Onun için Türkiye’ye dıştan bakan insanların Müslümanlığı seçmesi düşünülemez. Zaten zannediyorum, koca devleti senelerce idare eden insanların gayret ve sa’yleriyle -devlet imkânlarını da kullandıkları halde- onlara bakan yüz tane insan Müslüman olmamıştır. Fakat adanmışlık ve vakıflık mülahazasıyla, işin esasını, sahabe yolunu, peygamber yolunu şöyle böyle, yarım yamalak taklit eden insanlar sayesinde pek çokları hakikate uyanmışlardır.

Mefkûre muhacirleri misyonerlikle değil, hal şivesi ve temsil dili sayesinde gönüllere giriyorlar!..

*Adanmışların yolu, misyonerlik, zorlama ve propaganda yapma değil; onlar hal şivesi ve temsil dilini kullanıyorlar. Hal, durum ve keyfiyetin şuaları ve tecellileri karşısında muhatapların nefsaniyet, hayvaniyet ve garize-i beşeriyeleri pes ediyor; insanlar bütün kendi değerlerini bir tarafa atıyor ve “Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasûluhu” diyorlar.

*Ayrıca, okullara iştirak eden insanların yüzde otuzu, otuz beşi Türkçe’yi, Türklerin konuştuğu gibi konuşuyorlar. Bu milletimiz adına dünya çapında çok büyük bir kazanımdır.

*Peygamber yolunda, özellikle ashab-ı kiram ve tabiîn-i izam tarafından hal ve temsil asliyet planında ve çok mükemmel şekilde cereyan etmişti. Bugün o mefkûre muhacirleri tarafından zılliyet planında, nisbî olarak ortaya konuyor; Müslümanlığın yarısı mı yaşanıyor, çeyreği mi yaşanıyor ama bir adanmışlık ruhu ve bir istikamet var. Onlar durdukları gibi duruyorlar; Allah (celle celaluhu) da devletlerin yapamadığı işi o bir avuç insana yaptırıyor. Hem de neye rağmen? Sizin arkadaşlarınızın açtığı o müesseseleri kapama adına ilan-ı harb etmiş ve seferberlik yapmış gibi, senelerden beri değişik kimselere tesir edip bütün yabancı misyon şeflerini bu işin üzerine sürmelerine rağmen!..

Gerekirse biz hepimiz birer birer veya toptan ölelim ama insanlık yaşasın!..

*Hala sağdan-soldan salim düşüncenin ifadeleri geliyor. “Yahu daha fazla okul açamıyor musunuz? Okul açtınız, niye üniversite, araştırma merkezi açmıyorsunuz? Niye ciddi laboratuvarlar tesis etmiyorsunuz?” diyorlar. Bir taraftan korkunç bir tahrip söz konusu; fakat bir taraftan da sahabe yolunun yarım, çeyrek veya onda bir temsiliyle ortaya konan işler fevkalade bir imrenme ve arzu uyarıyor Allah’ın izni ve inayetiyle.

*İnsanlar adanmış ruhların hallerine imreniyor ve faaliyetlerini artırmalarını istiyorlar. Çünkü işin içinde yalan yok, haramîlik yok, “çalma caizdir” deme yok, rüşvete “helal” deme yok, saraylar peşinde koşma yok, dünyaya tapma yok, şahsî ikbal ve istikbal düşünme yok!.. Onlar kendilerini adeta bir meçhul akıntıya salıyorlar; “Bize ne olursa olsun ama insanlığa onda biri olmasın! Biz hepimiz birer birer veya toptan ölelim ama insanlık yaşasın!” diyorlar. Yaşatmak için yaşama anlayışına bağlı bulunuyorlar. Zaten, yaşatmak için yaşayacaksak yaşamanın bir kıymeti vardır yoksa beyhude, abes yere yaşıyoruz demektir.

Bamteli: Hâl ve Ümit

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

Sadece Allah rızasını maksat yapanlar fırtınalar karşısında sabit-kadem olabilirler/olabildiler!..

*En büyük isteğimiz O (celle celaluhu) olmalı!.. İnancımızda, ibâdet ü tâatımızda, bir şey söylememizde, bir şey yazıp çizmemizde, bir yere gitmemizde hep ihlas!.. Hazreti Pîr diyor ki: “İhlaslı bir zerre amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.”

*Evet, Allah’ın rızası en önemli, en yüksek, en zor ulaşılan bir hedeftir. Ona talip olma, ona kilitlenme, onun berisinde her şeyi bayağı görme!.. Sonra halis aşk ve iştiyak onun zirvesi; bu, büyüklerin, ekrabu’l-mukarrabînin talep ettiği ufuk; Hazreti Mevlana gibi, ruhunun ufkuna yürümeyi şeb-i arûs sayma.

*Her işimizi ihlas, rıza ve aşk u iştiyaka bağlamamız lazım. O zaman öyle bir şeyi peylemiş veya öyle bir şeyin arkasına düşmüş oluruz ki, dünyanın bütün zevkleri, lezzetleri bir araya gelse, onun yanında yine deryada damla kalır.

*Zannediyorum bu dönemde yerinde sabit-kadem olan insanlar, Cenâb-ı Hakk’ın murad-ı Sübhânîsinden, ihlastan ve rıza-yı ilahîden başka bir şey düşünmüyorlardır. Düşünmesinler Allah’ın izniyle.. ve bu düşünmemede sabit-kadem olsunlar.

Hal Dili ve Peygamber Efendimiz

*İnsanlığın bugün beklediği bir şey var ki maalesef o bir iki asırdır bizim yitirdiğimiz şeydir: Hâl ve temsil! Hâl ile halledilmeyecek problem yoktur. Rasûl-ü Ekrem ve Sahâbe-i Kirâm efendilerimizin belki en müessir yanları, onların hâl ve temsilleriydi. Onları derinden derine tetkik eden insanlar, “Vallahi çehresinde, tavır ve davranışlarında yalan yok!” diyorlardı.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz söylediği her hakikati öncelikle kendi hayatına tatbik ediyordu. Mesela, zühd, tevazu ve mahviyet tavsiye buyuruyorsa, her güzel ahlakta olduğu gibi, önce kendisi o hususta zirveyi tutuyordu.

*Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (aleyhissalatü vesselam) hasır üzerinde istirahat buyurması ve hasırın da vücudunda iz bırakması sebebiyle Hazreti Ömer’in gözleri dolu dolu, “Yâ Rasûlallah! Sasaniler şöyle, Romalılar böyle…” diyerek O’nun da dünya nimetlerinden biraz istifade etmesi gerektiğini ima etmesi üzerine Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “İstemez misin, yâ Ömer! Dünya onların, ahiret de bizim olsun!”

*Ayrıca Efendimiz şunu söyler:

مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا

“Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki! Benim dünyadaki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden bir yolcunun hâline benzer.”

Günümüzün çoğu Müslümanları yüce dinimiz İslamiyet’e hüsuf küsuf yaşatıyorlar!..

*Peygamber Efendimiz ve selef-i salihîn tarafından ortaya konan hal ve temsil bugünün müminlerince de gerçekleştirilirse, Allah’ın izni ve inayetiyle, adeta bir yerde ütopik bir dünya oluşmuş gibi başkaları ona koşup gelecektir. Yoksa İslam’ın mübarek çehresine zift saçan şer odakları varken ve Müslümanlık çoklarınca kötü temsil ediliyorken kimsenin ona karşı imrenme duyması mümkün değildir.

*Müslümanlığın aynası ve bir yönüyle temsilde onun figüranı olan bizler, onu mükemmeliyet içerisinde, gerektiği gibi temsil edemediğimizden ve hâl ile ortaya koyamadığımızdan dolayı, onun o dırahşan çehresini, pırıl pırıl güneşlerden aydın imrendiren çehresini karartmış oluyoruz. İslamiyet’e hüsûf ve küsûf (ay ve güneş tutulması gibi tutulma) yaşatıyoruz. İslamiyet ile insanlar arasında biz bulunduğumuzdan dolayı, bize bakıyor, bizimle İslamiyet’i değerlendiriyorlar.

*Hakk’ı anlatmak ve i’lâ-yı kelimetullah mülahazası içinde yaşamak gibi bir mefkûre ve gâye-i hayal, insanın kendi benliğinden uzaklaşması ve bencilliğinden kurtulması için de çok önemlidir. Çünkü insan, bir gâyeyi bütün varlığıyla sahiplenirse, artık hareket, tavır ve davranışlarını o gâye istikametinde değerlendirmeye çalışır. Üstad Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder “Gâye-i hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” Demek ki, benlikten tecerrüt etmenin, her şeyi bencilliğe bağlamaktan kurtulmanın yolu, O’na bağlanmak ve her şeyi O’nunla alakalı bir hususa bağlamaktır.

“Sen Mevlâ’yı seven de Mevlâ seni sevmez mi?”

*Şayet siz, “Allah’ın izniyle Nam-ı Celil-i Muhammedî’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) güneşin doğup battığı her yere ulaştıracağız. Bir stratejiye, bir plana, bir projeye mukabil on tane alternatif yol oluşturacağız. Oturup kalktığımız her yerde “bismillah” der gibi sohbet-i Canan deyip meseleleri O’nunla başlatıp O’nunla noktalayacağız.” mülahazasına bağlı olur ve o istikamette gayret gösterirseniz, Allah da (celle celaluhu) yolunuza su serpecektir.

*Alvarlı Muhammed Lutfî Efendi hazretleri ne hoş söyler:

“Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi? / Rızasına iven de /Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında / Canlar feda eylesen / Emrince hizmet etsen / Allah ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan / Eyyub gibi ağlasan / Ciğergâhı dağlasan / Ahvalini sormaz mı?

Derde dermandır bu dert / Dertliyi sever Samed / Derde dermandır Ehad / Fazlı seni bulmaz mı?”

*Hele bir “Allah” de yürekten, bak nasıl cevap veriyor!.. Sen “Ya Rab!” deyince, “lebbeyk” diyor. Oysaki aşağıdan yukarıya doğru tazim ifadesi olarak, biz gönüllerimizin heyecanını bu kelimeyle O’na karşı ifade ediyoruz. Allah kuluna tenezzül tecelli dalga boyunda “lebbeyk” diyor. “Kulcağızım bir isteğin mi var?” Böyle bir Rab sizin o güzel isteklerinizi intizar buyuruyorsa şayet, hep O’na karşı dilekte bulunmak lazım. Zaten, bir hadis-i şerifte ifade edildiği üzere; bir kimse, Allah’tan bir şey istemezse, isteklerini Allah’a sunmazsa, gazab-ı ilahîye maruz kalır. Kur’an-ı Kerim’de de -Hazreti Üstad’ın mealiyle- “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var.” buyurulmaktadır; yani, ne yazarsınız ki duanız olmazsa?!.

İnsanın ümidi inancı nispetindedir

*Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir. Hazreti Üstad, ümitsizliği çok büyük bir engel olarak anlatmış; “Yeis, mani-i her-kemaldir” demiş; “Ümitvar olunuz; şu istikbal inkılabatı içerisinde en yüksek ve gür seda İslam’ın sedası olacaktır.” şeklindeki beyanlarıyla hep ümidin sesi soluğu olmuştur.

*Ümit, Allah’a güvenin ifadesi olduğu gibi, iradenin hakkını vermek de demektir. Allah bir irade vermişse, niye ye’se düşelim ki?!. M. Akif ifadesiyle:

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar.”

*Denebilir ki insan imanda ne kadar derinleşirse ümidi de o ölçüde pekişmiş olur. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de, Ashâb-ı Kirâm’ın, en çetin hadiseleri bile yolun kaderi olarak gördükleri, diğer insanların telaşa kapılıp panikleyecekleri şartlarda dahi onların ümitle şahlandıkları ve hep dimdik bir duruş sergiledikleri anlatılmaktadır. Mesela, Hendek Vakası münasebetiyle indiği rivayet edilen bir ayet-i kerime şöyledir:

وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَ قَالُوا هٰـذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْليمًا

“Mü’minler saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği (zafer)! Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.’ dediler. Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb, 33/22)

Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyiniz!..

*Ümit denilince genellikle,

وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ

“Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez. ” (Yusuf, 12/87) ayet-i kerimesi akla gelmektedir.

*Aslında daha pek çok ayet-i kerime ümit zaviyesinden ele alınabilir: Mesela; Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ

“Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücahede edenlere elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah, hep iyilik peşinde koşan ehl-i ihsanla beraberdir.” (Ankebut, 29/69) Mücahede, kalblerin Allah’la münasebeti için aradaki engelleri bertaraf etmek demektir. Bu, iktiza ettiğinde müdafaa harpleri gibi bir savaşla da olabilir. Fakat esas olan, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “büyük cihad” dediği cihaddır; nefisle mücahede, Allah’a yönelme işi.

Ashab-ı Kirâm’ın İman ve Ümidi

*Allah Rasûlü’nün hayat-ı seniyyeleri ümit tablolarıyla doludur. Mesela, Hendek Müdafaası. Mü’minler karşısında teker teker tutunamayacaklarını anlayan kavim ve kabileler, Hicret’in 5. senesinde bir araya gelip tek vücut olmaya ve bu defa bütün güçlerini bir merkezde toplayıp Medine’ye öyle hücum etmeye karar vermişlerdi. Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, durumdan haberdar olunca, ashabını toplamış, harp tekniği hakkında onlarla istişare etmiş, değişik teklifler arasında Hazreti Selman-ı Farisî’nin fikri Peygamber Efendimiz’in düşüncesine muvafık gelince düşmanın taarruz etmesinin muhtemel olduğu yerlere hendekler kazılmasına ve böylece müdafaa harbi yapılmasına karar verilmişti.

*Rehber-i Ekmel Efendimiz, ashabıyla beraber hendek kazmaya başlamıştı. Bir aralık büyükçe bir kaya çıkmıştı karşılarına; Ashab-ı Kiram’dan güçlü kuvvetli insanlar bile o kayayı parçalayamamışlardı. Onlar, en küçük dertlerini dahi Allah Rasûlü’ne söylerlerdi; bu büyük kayayı da O’na haber verdiler. İnsanlığın İftihar Tablosu, manivelası elinde geldi ve onunla taşı parçalamaya başladı. O, manivelasını indirdikçe taştan kıvılcımlar fışkırıyor.. ve sanki aynı esnada Allah Rasûlü’nde de vahiy ve ilham kıvılcımları çakıyordu. Her vuruşta bir müjde veriyordu: “Bana şu anda Bizans’ın anahtarları verildi. İran’ın anahtarlarının bana verildiğini müşâhede ediyorum… Bana Yemen’in anahtarları verildi; şu anda bulunduğum yerden San’â’nın kapılarını görüyorum.”

*Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, asla parçalanmaz gibi görülen büyük devletlerin fethini müjdelediği o esnada karşısındaki 24.000 kişilik tam donanımlı düşman ordusuna karşı sadece 3.000 Müslümanla müdafaa harbine hazırlanıyordu. Fakat dünyevi ölçüler açısından insanı dehşete düşürmesi beklenen o anki şartlar Peygamber Efendimiz’i tesiri altına alamadığı gibi, mü’minlerin de ancak imanlarını artırıyordu. İman ve ümit idi bu. Böyle bir atmosfer içerisinde, İnsanlığın İftihar Tablosu, dünyanın iki süper gücünün tarumar olacağı bişaretini veriyordu, Allah’ın bildirmesiyle. O yüksek imanıyla, o bütün insanlığa dağıtılsa herkesin Firdevs’e girmesine yetecek kadar mükemmel imanıyla bişaret veriyor ve sahabe-i kiram efendilerimiz de o iman ve ümitle şahlanıyorlardı.

Sen mi yoksa ümidin mi yüreksiz!..

*Ümitle uzun yollar aşılır; ümitle kandan irinden deryalar geçilir ve ancak ümitle dirliğe ve düzene erilir. Ümit dünyasında mağlup olanlar, pratikte de yenilmiş sayılırlar. Kim bilir, belki de hasımlarınız sizi ye’se atıp ellerinizi kollarınızı bağlamak için uğraşıyorlardır. İnşaallah, siz Kur’an’ın ve evrensel insanî değerlerin elmas düsturlarına sarılarak, insanların gönüllerini fethetme mevzuunda sarsılmayan bir ümitle, hep ileriye doğru yürüyeceksiniz. Allah’ın izni ve inayetiyle, içteki hasetçileri aşacaksınız; dıştaki muhtemel tehlikelere ve badirelere de takılmadan yol alacaksınız.

*Merhum M. Akif’in ifadeleriyle noktalayalım:

“Ey dipdiri meyyit! ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?”

BAMTELİ: HÜSNÜZAN SURLARINI YIKTILAR!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

Hâl ile Hallolmayacak Mesele Neredeyse Yoktur; Yeter ki İstikâmet Üzere Olunsun!..

*Hal ile hallolmayacak mesele yoktur. Evet, temsil ile hallolmayacak mesele -çok azı müstesna- yoktur. Günümüzün insanının her şeyden daha ziyade -zannediyorum- ekmek kadar, su kadar, hava kadar hal görüntüsüne, hal resmine ihtiyacı var.

*Parlak laflar, edebî sözler, beliğâne beyanlar havada uçuşuyor. Fakat hepsi uçup gidiyor. Tesir edecek, gönüllerde mâkes bulacak bir şey varsa, o da istikamet, hal, temsil ve bunlarda devamdır. Zikzak çizmeme! Ortalama ömür elli sene, altmış sene, yetmiş sene, seksen sene.. ne derseniz deyin, bin sene olsa; bin sene nabzınızı tutsalar, bin sene kalbinize kulak verseler, inhiraf yaşamadan hep aynı şeyleri soluklama.. önemli olan budur!..

*Zikzaklar, gözleri sizin üzerinizde olan insanları şaşkınlığa sevk eder. “Acaba bunların hangi halleri doğru? Sözleri mi doğru, tavırları mı?” derler. “Bunların, ‘Müslümanız, milliyiz, geçmişten tevârüs ettiğimiz şeylere saygılıyız’ dedikleri halde, haramîlerden farkları yok. Bohemce yaşıyorlar. Dünyayı her şey görüyorlar. Bu tavırlardan, bu sözlerden hangisine inanacaksınız?” diye düşünürler.

*Devam ve temâdî; güven, itmi’nan ve kararlı durmaya vesile olur. İmam ne ölçüde namaz kılıyorsa, cemaat de o ölçüde ona uyar. Fatiha’yı okudu mu, okumadı mı? Rükûda bir kere “Subhâne Rabbiye’l-Azîm” dedi mi, demedi mi? Secdede bir kere “Subhâne Rabbiye’l-A’lâ” dedi mi demedi mi? Yıldırım hızıyla namaz kıldıran insanların arkasında olan kimseler de öyle namaz kılarlar. Ona kılma denir, ikâme etme denmez. Ona şekil denir, ibadet adına folklor denir; kültür ortamında elde edilen namaz şeklinde bir kısım beden eğitimi denir ona. Bunlar önemle üzerinde durulması gerekli olan şeylerdir: İstikamet, doğruluk, iffet, ismet, güvenilirlik…

En Can Alıcı Hasımlar Dahi İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Emniyet ve Güven İnsanı Olduğunu İtiraf Ediyorlardı

*İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, o sıkıntılı dönemden sonra çevresinde daha ziyade müessir olan faktör, O’nun emniyet ve güven telkiniydi. Hiç kimse, “Siz bizi şu hususta aldattınız. Şu hususta dediğiniz gibi davranmadınız.” demedi. En can alıcı hasımları, O’nun kanını içmeye âmâde, teşne bulunan mütemerridler bile, O’nun bu mevzudaki fazileti, güven vaad ediciliği karşısında el pençe divan duruyorlardı.

*Alabildiğine mütemerrid, alabildiğine vahşi, alabildiğine “keyfe mâ yeşâ’” hareket eden o toplum birdenbire nasıl oluyor da, Nasr Sûresi’nde ifade buyurulduğu gibi, fevc fevc İslamiyet’e dehalet ediyor? Gelip O’nun imamlığı karşısında Allah’a karşı kemerbeste-i ubûdiyet içinde kulluk vazifelerini îfâ ediyorlar; bu nasıl oluyor? Hâlbuki o insanlar adetlerinde fevkalade mutaassıp idiler; geçmişten tevârüs ettikleri şeyler tabiatlarının birer derinliği haline gelmişti. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç kimseyi zorlamıyor. Telkin ediyor; fakat daha ziyade temsiliyle, haliyle, iç derinlik ve enginliğiyle o insanların gönüllerine otağını kuruyor. “Bu adam doğru söylüyor!” diyorlar. Ebu Cehil bile Muğîre ibn Şu’be’ye, “Adam doğru söylüyor. Ben de biliyorum ki bu dedikleri doğru!” diyor.

*Mü’min öyle olmalı, dün başka, bugün başka değil! Her gün farklı renkte bir yalan, bir iftira ve bir tezvirle insanların karşısına çıkan kimseler, avazları yettiğince, “Ben Kâbe’ye bin cân ile kurbanım; ben Rasûlullah’a (aleyhissalâtü vesselam) bin cân ile kurbanım!” deseler bile -yemin edeyim- vallahi, billahi, tallahi bir kısım müdâhinlerden, kitle psikolojisiyle hareket edenlerden başkası onlara inanmayacak ve onları takip etmeyecek! Onlar tarihin sayfalarına da kirli birer leke halinde aksedeceklerdir. Lanet ile anılan cebâbirenin en küstahına rahmet okuttuklarını tescîl edeceklerdir; “Hakları.. müstehak bunlara!..” dedirteceklerdir.

Zift Bataklığını Zifte Bulaşmadan Aşan Kahramanlar

*Bundan daha önemli bir şey vardır: Bütün bütün güvenin sarsıldığı, yalanın râyiç, hıyanetin mültezem olduğu; her yerde hakkın meçhul gittiği, kurban edildiği; bohemliğin çok rahatça, serbestçe icrâ edildiği; dejenerasyonları dejenerasyonların takip ettiği bir dönemde istikameti koruma, emniyeti koruma, iffeti koruma, ismeti koruma ve zılliyet planında fetâneti koruma.. Peygamber yolunda olmayı koruma!..

*Şimdi dünyaya baktığınız zaman, Âkif’in ifadesiyle: “Beyinler ürperir yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş / Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş / Mefâhir kaynasın gitsin de vicdanlar kesilsin lâl / Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, kalmaz istiklâl!” Esas, fesadın fesadı takip ettiği, fesadın fesat doğurduğu, fesatlar fasit dairesinin toplumu sarmalı içine aldığı bir dönemde istikamet çok önemlidir! Bir yönüyle, zift kanallarından geçerken bile, üzerine bir şey bulaştırmadan geçmek. El-âlem yalan söylüyormuş, iftirada bulunuyormuş, sadece dünyayı düşünüyormuş, yaptığı her şeyi dünyası adına yapıyormuş; aynı zamanda dini de dünyayı kazanma adına, onun temel dinamiklerini yine dünya hesabına kullanıyormuş ve böylece zift içinde bir hayat sürüyormuş. İşte böyle bir toplum içinde istikameti korumak ve dünyaya ait bütün cazibedar güzellikleri elinin tersiyle itmesini bilmek.. Allah’a müteveccih olmak ve her zaman, “Allah’ım ihlas, rıza ve Sana kavuşmaya iştiyak ile kalblerimizi doldur!” demek.. bu mülahazaya bağlı dünyâ ve mâfîhâya ait her şeyi elinin tersiyle itmek… Zaten bunu itmediğiniz takdirde, insanî değerlere ait bir kısım şeyleri farkına varmadan ayağınızın ucuyla itmiş olursunuz.

*Böyle etrafa hep ziftin saçıldığı bir dönemde; medyayla saçıldığı, televizyonla saçıldığı, zift kanallarıyla saçıldığı bir dönemde, kafayı karıştırmadan, kalbi ve ruhu kirletmeden, hep “O” deyip hep “Hüve” ile soluklanıp hep O’na doğru yürüme oldukça zor bir meseledir. Fakat asıl başarı da, bu zorlukları aşarak başarıya ulaşma başarısıdır. (…) Önemli olan, böyle her tarafından zift fışkıran; ağızlardan zift taşan, bakışlardan zift dökülen, beyanlarda zift kaynayan bir dünyada, üzerine zift sıçratmadan, soyuna yakışır bir hayat tarzı.. onu koruyabilme.. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan tevârüs ettiğin o hayat tarzını ve sistemini kirletmeden koruyabilme.. asıl yiğitlik odur!..

*Kararlı durmak lazım. Ayak ucuyla itilecek şeyi itmek ve dört elle sarılacak şeylere de sarılmak lazım.

Hüsnüzan Kalesinin Surları Yıkıldı

Soru: Hiç ihtimal vermediğimiz bazı insanların inhiraf ve hatta ihanetlerine şahitlik ettiğimiz bu dönemde hüsnüzan mekanizmamızın ciddi yaralar aldığını hissediyoruz. İbadetin güzelliğinden bir cüz olan hüsnüzan duygumuzu nasıl takviye edebiliriz? Bu konudaki mülahazalarınızı ve tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

*Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “İbadetin en güzeli başkaları hakkında hüsnüzan etmektir.” buyuruyor.

*Hüsnüzan konusundaki ölçü o meselenin ruhunu, arka planını kavrayan büyükler ve bilhassa çağın Mürşid-i Azam’ı tarafından şöyle ortaya konuyor: “Hüsnüzan ve adem-i itimat” Denemediğiniz kimselere; yeme, içme, şöhret, korku, tenperverlik, dünyayı her şey sayarak ahireti unutma, hep dünya yörüngeli yürüme gibi beşerî zaaflar itibariyle test etmediğiniz insanlara sırtınızı dönerseniz hançerleyebilirler.

Nasıl Aldanmazsın; Nereden Bileceksin Bunca Yüzün Hangisi Gerçek?

*Hüsnüzanna binaen bizim aldandığımız da çok olmuştur. Çok aldanırız. Namaz kılıyorsa bir insan, nasıl aldanmayacaksınız ki?!. Bir yerde yalanını görünce “aldandık” dersiniz. Hani tespit edilmiş bunlar; bazılarının bir sene içinde konuştukları şeyler, sergiledikleri tavırlar ve uyguladıkları stratejiler itibariyle yüz tane resim karşınıza çıkıyor. Birbirinden farklı yüz tane resim. Çok iyi bir ressama -mesela tecrit resminde Picasso’dan bahsedilir, ona- deseniz ki, “Sen bir insana ait çok farklı, birbirine hiç benzemeyen yüz tane resim yap; fakat o tecritte, o soyut resimde biz o yüz farklı şeyi görelim. Yemin ederim, başaramaz bunu. Fakat insan şeytanın güdümüne girince, zimamı ona kaptırınca, aklın alamayacağı şekilde çok tuhaflıklar sergiler. Şimdi bunları görünce de Ziya Paşa gibi “Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık / Zîrâ ki ziyan ortada bilmem ne kazandık!” dersiniz.

*Hakikaten bir kere daha aldandık. Bir kere daha o oyunda -tiyatro da diyebilirsiniz- çok oyunlara kandık. Bizi eğlendiren oyunlarla, hissiyatımıza hoş gelen oyunlarla karşımıza çıktılar; fakat niyetleri başkaymış onların! Niyetleri kendi dünyevî mutlulukları imiş.. kendi evlad u ıyallerinin mutluluklarıymış.. ama açık ama kapalı, müteselsilen kendi ailelerine bir silsile-i saadet kazandırma mülahazası imiş. İslam’ın içinden sergiledikleri bazı küçük şeylerle bizi aldatmışlar, biz de hüsnüzan etmişiz onlara. Şimdi de sergiledikleri yalanlar, tezvirler ve iftiralardan dolayı belki ah u vah ediyoruz.

*İstidradî (antrparantez) bir şey arz edeyim: Zannediyorum bundan sonra da başkaları bize hak dese, hakikat dese, adalet dese, evrensel insan hakları dese, dünya ile entegrasyon dese, kavgasız bir dünya dese, hele bir de vallahi billahi dese, biz yine inanırız. Onlar da öyle referanduma bir şey sundukları zaman ben yine “Mezardaki ölüler bile kalkıp gidip buna oy vermeli!” falan derim.

‘Harun’ diyorsun, ‘Karun’ çıkıyor!..

*Evet, hiç ihtimal vermediğimiz bazı insanların inhiraf ve hatta ihanetlerine şahitlik ettiğimiz bu dönemde hüsnüzan mekanizmamızın ciddi yaralar aldığını hissediyoruz. Burada bir noktalı virgül koyup şöyle demek lazım: Bazı kimselerdeki bu hal ve davranışlar, hakikaten hiç suizan etme niyetinde olmayan insanlarda dahi suizan sistemini tetikledi. Şimdiye kadar hiç suizan etmeyen insanlarda suizan mekanizması oluştu. “Allah Allah! Böyle bakıyorsun, şöyle çıkıyor. ‘Harun’ diyorsun, ‘Karun’ çıkıyor. ‘Hazreti Musa’nın ümmeti’ diyorsun, ‘Sâmirî’ çıkıyor, bu defa sizi puta tapmaya çağırıyor. ‘Allah’ diyorlar, karşına öyle çıkıyorlar; bir de bakıyorsun Allah değil de ‘altın, gümüş, zebercet, yakut’ diyorlarmış onlar.” düşüncesi yaygınlaştı. Dolayısıyla toplumda hüsnüzan sistemi yıkıldı büsbütün.

*Bakmayın sürüklenip giden kimselerin kendilerini sorgulamamalarına ve “Yanılmışız, aldanmışız!” dememelerine!.. Bir gün diyecekler bunu; bir gün dize gelecekler, ah u vah edecekler. Diğerleri de bu mevzuda itizar edecekler, “Aldattık başkalarını!” diyecekler ama iş işten geçmiş olacak; ahirette fayda vermediği gibi, dünyada da “keşke”ler fayda vermeyecek.

*Kur’an-ı Kerim ötede faydasız “keşke”lerle inleyecek olan bazı kimseleri şöyle anlatır: “Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ân’dan) beni o uzaklaştırdı. Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” (Furkan, 25/28-29) evet, öyle diyecekler: “Keşke falanı dost edinmeseydik, arkasından gitmeseydik. ‘Allah’ dedi aldandık fakat gördük ki dünyaya tapmış bir dünyaperestmiş o; dolayısıyla da o haliyle mü’minden daha ziyade ehl-i şirke yakın.”

Yıkılan Hüsnüzan Surlarının Tamiri Çeyrek Asır İster

*Ehl-i imanda hüsnüzan sistemi yıkıldı, daha doğrusu hüsnüzannın surları yıkıldı. Şimdi kime hüsnüzan edeceksin? Kimin hakkında mülahaza dairesini açık bırakacaksın ki, “Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık!” demeyesin? Belki bu işin en kötü yanı da o oldu. İnanan insanlar hakkında bile -halk ifadesiyle- “Bu da bir madik peşinde mi? Bu da topluma kendi çıkarları adına bir çelme atma fırsatı mı kolluyor? Bu da bir oyuncu mu?” İnsanlarda böyle bir duygu oluştu. İnsanlar her ne kadar şimdi onu örtbas etmeye çalışsalar bile kortekse öyle bir yerleşti ki hiç kimse korteksteki o dosyaları çıkarıp yakamaz. Zahiren bazı dosyalar yok edilebilir, yakılabilir fakat zihinlerdeki o kirli şeyleri yok edemezler. Yüz sene de geçse aradan, hep o kirli dosyalarla yâd edilecektir onlar. Bu açıdan en kötü şey, mü’minlerdeki hüsnüzan kalesinin surlarının yıkılması oldu. Bundan sonra insanlar çok defa hata ederek hep suizanda bulunacaklar.

*Bizde de o duyguyu yıktıklarından dolayı bu tahribatın tamiri belki çeyrek asır alacaktır. Öyle bir hıyanet yaşadı ki toplumumuz, bu tahribat çeyrek asırda tamir edilemez. Bir kısım vandalların bu mevzuda hala o hatalarda ısrarına bakmayın!..

Sızma Nedir; Gerçekte Sızanlar Kimlerdir?

*İbadetin güzelliğinden bir cüz olan hüsnüzan duygumuzu nasıl takviye edebiliriz? Biz bu tahribata ve her şeye rağmen, belki insanları yakından tanıyarak, evlerine giderek, evimize davet ederek, dinleye dinleye gerçek karakterlerini, düşüncelerini, yapılarını ve Allah’la münasebetlerinin, Efendimiz’le irtibatlarının ne ölçüde sağlam olduğunu doğru okuduktan sonra, diyecekleri edecekleri şeylere güven duymalı ve onlar hakkında güvenimizi ifade etmeliyiz. En önemli şey oy verme değil, güven oyu vermektir, güven. Böyle yapmak suretiyle hem tedbirli davranmış hem de başkaları hakkında mütemadi suizan hastalığından kurtulmuş oluruz.

*Suizanna hastalık da demişler; ondan uzak durmak lazım. Ne var ki, sırtınızda taşıdığınız yük bir emanettir. Bu türlü şeylere takılmak -hafizanallah- o emanete hıyanete müncer olabilir. Sırtınızdaki emanetin hatırına bu türlü şeylere takılmayacaksınız. Kanaat-i âcizanemce yine temkinli hareket etmek lazım. Birilerinin yıktıkları o hüsnüzan surlarını temkinle tamir etmeye bakmalıyız. “Yirmi beş sene gerekir!” dediğimiz tamiri, on senede yapmaya gücünüz yetiyorsa, o sürede tamir edersiniz.

*Bu tamiri yaparken de dünya adına bir talebiniz yok; parlamenter olma gibi, vali olma gibi, kaymakam olma gibi bir beklentiniz yok. El-âlem ne derse desin!. Siz kendi ülkenizde, kendi vatanınızda hizmet ediyorsunuz. “Falan yere sızdı, filan yere sızdı!” diyen kimseler, ahmaklıklarını ortaya koyuyorlar. Bir insanın kendi ülkesinde herhangi bir hayatî birim içine girmesine “sızma” denmez. Sızma; güneydekinin, kuzeydekinin Devlet-i Aliyye’nin içine sızmak suretiyle onun umumî havasını bulandıranların yaptığına denir. Onlar, Devlet-i Aliyye’nin kılcallarına sızmak suretiyle devletler muvazenesinde çok önemli bir devletin parçalanmasını sağlamışlardır. Dolayısıyla o vatanın, Anadolu’nun has evlatlarının hayatın değişik birimlerine girmelerine hiçbir zaman sızma denemez. Yabancının senin kılcallarına sızmasına sızma denir. Ve onu birileri şimdi hem güneyden, hem de kuzeyden yapıyor, devletin kılcallarına kadar sızıyor ve kendi düşünce tarzlarını, üsluplarını empoze ediyorlar; birileri de uyuyor hâb-ı gaflette.