Posts Tagged ‘Habib-i Neccar’

TEBLİĞ İNSANININ İKİ VASFI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Yasin sûresinde geçen, اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ “Sizden bir ücret istemeyen ve dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun!” (36/21) ilahî beyanının günümüzün tebliğ erlerine verdiği mesajlar nelerdir?

   Cevap: Yasin sûresinin ikinci sayfasında bir belde halkıyla onlara gönderilen elçiler arasında geçen diyaloğa yer verilir. Belde halkının kendilerine gönderilen ilk iki elçiyi yalanlamaları üzerine Cenab-ı Hak bir üçüncüsüyle onları destekler. Fakat değişen bir şey olmaz. Ahali onları yalancılıkla ve kendilerine uğursuzluk getirmekle suçlar. Allah’a davete son vermemeleri durumunda onları taşlayacaklarını söyler, onlara eziyet ve işkence yapacakları tehdidini savururlar.

İşte tam bu esnada “aksa’l-medineti” ifadesinden anlaşıldığı üzere şehrin öbür ucunda yaşayan veya aristokrat sınıfa ait itibarlı birisi olduğu anlaşılan bir adam çıkagelir ve ahaliye, kendilerine gönderilen elçilere tâbi olmalarını söyler. Gerekçe olarak da elçilerin onlardan hiçbir ücret istemediğini ve hidayet üzere olduklarını belirtir. Tıpkı Hz. Musa’nın imdadına koşan mü’min-i âl-i Firavun gibi, bu kişinin de ismi zikredilmez. Tefsirler, burada zikredilen beldenin Antakya, gönderilen elçilerin Hz. İsa’nın havarileri, onlara yardıma gelen bu zatın da Habib-i Neccar olduğu üzerinde dururlar. Hususiyle Hammamî’nin Yasin tefsirinde konuyla ilgili oldukça detaylı bilgiler verilir. Halk arasında da bu yönde bir kabul oluşmuştur. Nitekim Antakya’da Habib-i Neccar adına yapılan bir cami ve caminin içinde de ona ait olduğu söylenilen bir türbe vardır.

Kur’ân burada asıl mesaja dikkat çekmek istediği için zaman, mekân ve şahıs ismi vermemiştir. Bu sebeple meselenin kestirilip atılması doğru değildir. Kur’ân’ın hakkında net bilgi vermediği meseleler hakkında temkin ve ihtiyatı elden bırakmamak gerekir. Eğer bir yorum ve tevil ortaya konulacaksa da “Allahu alem” diyerek mülahaza dairesini açık bırakmak en güzelidir. Kur’an ve Sünnet’te hakkında açık bir nas bulunmayan meselelerle ilgili tefsirlerde yapılan yorum ve açıklamalara da bu gözle bakılması gerekir. İster Beyzavi, ister Ebu’s-Suud, ister Fahreddin er-Razi isterse bir başkası olsun, meseleye kayd-ı ihtiyatla yaklaşmakta ve “Allah en doğrusunu bilir.” demekte fayda vardır. Farklı yorumları kaldırıp bir kenara atmak saygısızca bir tavır olduğu gibi, bunları yegâne doğru kabul etmek de doğru değildir. En güzeli, doğru olabileceği ihtimalini reddetmemekle birlikte, bu tür yorumları naklederken “fihi nazar” demeyi de ihmal etmemektir.

Tefsir usulüne dair bu kısa izahtan sonra Habib-i Neccar’ın sözlerine daha yakından bakmaya çalışalım. O, ilk olarak söze “Ey kavmim” diyerek başlıyor ki, burada bir yumuşaklık ve şefkat sezilmektedir. Zira o, bu ifadesiyle kavmine karşı alaka ve irtibatını ortaya koyuyor. Onlarla aynı çevrede neş’et ettiğini, aynı kültür ortamını paylaştığını ima ediyor. Hz. Nuh, Hz. Hud, Hz. Salih, Hz. Musa gibi peygamberlerin kavimlerine hitaplarında da aynı üslup göze çarpar. Demek ki mesajın muhatap nazarında saygıyla karşılanması adına hitap önemli bir faktördür.

Bu hitabından sonra, “Elçilere tâbi olun!” diyor. Fakat bunu söylemekle kalmıyor, şu ifadeleriyle elçilerin niçin kendilerine uyulması gereken insanlar olduğunu da izah ediyor: “Sizden bir ücret ve karşılık istemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun!” İlk olarak elçilerin istiğnalarına ve beklentisiz olmalarına dikkati çekiyor. Yani şunu demek istiyor: Elçiler, sırf sizi doğru yola çağırabilme, size hak ve hakikati anlatabilme adına onca yol tepmiş, onca sıkıntıya katlanmış ve belki de kendilerini tehlikeye atmışlar. Fakat buna rağmen yaptıkları vazife karşısında sizden hiçbir ücret talep etmiyor, hiçbir beklentiye girmiyorlar. Söyledikleri hakikatleri kabul etmeniz karşılığında maddî manevî herhangi bir talepte bulunmuyorlar. Ne onları bağrınıza basmanızı ne de yatacak bir yer vermenizi istiyorlar.

Aynı şekilde size Rabbinizi tanıttıkları, Cennet yolunu gösterdikleri ve rehberlik yaptıkları için herhangi bir makam beklentileri de yok. Ne aziz bilinme ne takdir edilme, ne alkışlanma ne de farklı payelerle ödüllendirilme gibi bir istekleri yok. Dolayısıyla onların bu davetlerine kulak vermenizin ne onlara sağlayacağı herhangi bir menfaat ne de size vereceği herhangi bir zarar veya mahrumiyet söz konusudur.

Habib-i Neccar, ikinci olarak وَهُمْ مُهْتَدُونَ ifadesiyle elçilerin doğru yolda olduklarına, hidayet üzere bulunduklarına işaret ediyor. Buradan anlaşılıyor ki elçiler, o güne kadarki görüntüleriyle, hâl ve hareketleriyle, tavır ve davranışlarıyla güvenilir ve inandırıcı bir insan imajı ortaya koymuşlardı. Kötülük yapmamış, günaha bulaşmamış ve kimseye ilişmemişlerdi. Şehir halkı onların ortaya koydukları temsili görmüş ve onları yakından tanımıştı. Onların temkinine, dikkatine şahit olmuştu.

Demek ki onlar hadisin ifadesiyle, görüldüğünde Allah’ın hatırlanacağı samimi birer mü’min idiler. Zira sadece nazarî olarak onların doğru yolda olduklarının ifade edilmesi çok bir şey ifade etmezdi. Şehir halkı onları yakından tanımamış olsaydı, “Onların doğru yolda olup olmadıklarını biz nereden bilelim ki?” diyebilirlerdi. Onlar mutlaka geride bir iz ve eser bırakmışlardı ki Habib-i Neccar da onların ittiba edilmesi, arkalarından gidilmesi gereken birer insan olduklarına dair bunu delil getiriyordu. Kısaca elçiler bir taraftan katlandıkları onca zahmete rağmen insanlardan bir şey beklememiş ve istememiş, diğer yandan da yaşantılarıyla mükemmel bir temsil ortaya koymuşlardı.

Elçilerin hidayet üzere olduklarını belirten “mühtedûn” lafzının isim cümlesiyle ve “iftiâl” babından gelmesi de çok önemlidir. İsim cümlesi devam ve sebata delâlet eder. Dolayısıyla onların hiç tavır değiştirmediklerini, doğruluklarında süreklilik bulunduğunu gösterir. Lafzın iftiâl babından gelmesi ise onların hidayeti tabiatlarının bir derinliği hâline getirmiş olduklarına delalet eder. Doğruluk ve istikametin tabiata mâl edilmesi ve süreklilik arz etmesi çok önemlidir.

Bu ölçüde ihlas ve samimiyeti koruyabilme çok az insana müyesser olmuştur. Hiç şüphesiz ihlası zirvede temsil edenler peygamberlerdir. Onlar, yaptıkları tebliğ vazifesi karşısında hiçbir karşılık beklemedikleri gibi, geride bir servet bırakmayı da düşünmemişlerdir. Hatemü’l-Enbiya olan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü esnada kalkanı, almış olduğu borca mukabil bir Yahudi’nin elinde rehin bulunuyordu. Ezvac-ı Tahirat’a da ancak kut-u layemutla (ölmeyecek kadar) geçinebilecekleri bir gelir bırakmıştı.   

Peygamber yolunun sadık temsilcileri de ihlaslı ve beklentisiz olmayı kendilerine ilke edinmişlerdir. Mesela Allah Resûlü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) sonra Raşit Halifeler ile Ömer İbn-i Abülaziz’in böyle bir temsil ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Fakat çoklarının ihlası zirvede temsil edemedikleri de bir gerçektir. Meseleyi istikamet-i izafiye veya adalet-i izafiye çizgisinde götürmüş, adalet-i mahzayı, hakikat-i mahzayı temsil etmeye muvaffak olamamışlardır. Onlar hakikate ne kadar yakın durmuşlarsa o kadar makbul sayılmışlardır.

Hz. Pir, İkinci Mektup’ta, “Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz.” diyor ve Habib-i Neccar’ın sözünün yanı sıra peygamberlerin ortak sesi ve soluğu olan, إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللهِ “Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir.” (Hûd sûresi, 11/29) âyetini hatırlatıyor. (Bediüzzaman, Mektubat, s. 10) Bu sebeple hiç kimseden hediye kabul etmediğini belirtiyor. Hediye kabul etmemesinin yanı sıra, oldukça sade ve mütevazi bir hayat yaşayarak, sürekli nasıl geçindiğinin hesabını vererek aleyhinde söz söylenmesinin önüne geçiyor. Kimse onun hakkında, “Şunu aldı, şunu yedi, şunu apardı, şurada bir dikili taşı vardı” gibi sözler söylememiştir. İşte bu, dava-i nübüvvete nasıl varis olunabileceğini kemal-i ciddiyetle göstermenin bir ifadesidir.

Doğru yolda yürüme ve yapılan hizmetler karşılığında hiçbir karşılık beklememe, günümüzün tebliğ kahramanları açısından da çok hayatî birer esastır. Neticesi itibarıyla neye mâl olursa olsun, onlara düşen vazife, beklentisiz ve hasbî olmaktır. Öyle ki, yapılan hizmetlerde ana gaye, Cennet’i kazanmak veya Cehennem’den sakınmak dahi olmamalıdır. Cennet istenecekse, Allah’ın fazlından, rahmetinden ve kereminden istenmelidir. Cehennem’den sakınma da Cenab-ı Hakk’ın gazabına sebkat eden engin rahmet ve mağfiretine bağlanmalıdır.

Allah yolunda yapılan hizmetler maddî-manevî, dünyevî-uhrevî hiçbir şeye alet edilmemelidir. Farz-ı muhal size altın tepsi içerisinde Şah-ı Geylânîlik teklif edilse ve “Bu, senin yapmış olduğun hizmetlerin karşılığıdır.” denilse, vermeniz gereken cevap şu olmalıdır: “Yapılan hizmetlerin böyle bir karşılığa bağlanması çok ucuz kaçar. Çünkü ben, sadece Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna talibim.”

Biz Allah’ın rızasına nail olmanın, maiyyet-i ilâhiyeye ermenin keyfiyetini bilemiyoruz. Ahirette bunların nasıl karşımıza çıkacağını kestiremiyoruz. Allah’ın, “Ben sizden razıyım” sözünün içimize nasıl inşirah salacağını, milyonlarca farklı türden lezzeti bir anda yaşatacağını, bin kat Cennet zevkini birden duyuracağını idrak edemiyoruz. Fakat وَعَدَ اللهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللهِ أَكْبَرُ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “Allah mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara ebedî kalmak üzere girecekleri, içinden ırmaklar akan cennetler, Adn cennetlerinde de hoş hoş konaklar vaad etti. Hepsinden âlâsı ise Allah’ın kendilerinden razı olmasıdır. İşte en büyük mutluluk, en büyük mükafat budur.” (Tevbe sûresi, 9/72) âyetinden hareketle biliyoruz ki, Allah rızasının üstünde, ondan daha büyük bir nimet yoktur. Bu açıdan da sadece ona talip oluyoruz.

 Evet, hizmet-i imaniye ve Kur’âniye yolunda hareket eden insanların hedeflerinde sadece rıza-i ilahî olmalıdır. Onlar, bunun dışında başka bir şey düşünmemelidirler. Hizmetlerini, dünyevî kazançlara, makama, mansıba, şöhrete, itibar elde etmeye, kendini anlatmaya vesile yapmamalıdırlar. Bu düşüncelerini de her zaman ve her yerde dile getirmelidirler. Dünya arkasında koşmadıklarını, idareye talip olmadıklarını, siyasi amaçlarının bulunmadığını her vesileyle vurgulamalıdırlar. Çünkü günümüzde paranoya yaşayan, vehimleriyle hareket eden bir hayli insan var.  Belli beklentilerin esiri olmuş, duygu ve düşüncelerini belli beklentilere ipotek ettirmiş insanlar herkesi kendileri gibi zannederler. Bunun böyle olmadığının hem her fırsatta ifade edilmesine hem de fiilî olarak tekzip edilmesine ihtiyaç var.

***

(Not: Bu yazı 23 Ocak 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)

Bamteli: “KİMİN PEŞİNDESİN?!.”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

 Peşi sıra gidilecek rehberler ancak hizmetlerine mukabil hiçbir ücret/menfaat beklemeyen ve önce kendisi dosdoğru yolda hidayet üzere yürüyen insanlardır.

*“Ben” diyen, başkalarını düşünemez. Yaptığı hizmetlerde kendi menfaatlerini, yakınlarının kazançlarını ve ailevî çıkarlarını hedefleyen bir insan, Hak nezdinde makbul ve kalıcı bir başarı ortaya koyamaz. Çünkü o tavır ve davranış, peygamberlerin yoluna aykırıdır.

*Rehberlik yapan kimse, rehberliği karşılığında sizden bir bedel istemiyorsa, bir beklentisi yok ise, işte ona tâbi olunur. Gecekonduda yaşıyordu, senelerce serkârlık yaptı fakat gecekondudan çıkmadı; yine hayatını gecekonduda sürdürdü. O, öyle bir saltanattır ki, tarihe o saltanatıyla geçer, unutulmayacak bir insan olarak unutulmayanlar sırasına girer.

*Hazreti Üstad, hediye kabul etmemesinin sebeplerini açıklarken Yâsîn suresinde anlatılan ve beklentisizliğe dikkat çeken bir mübarek Zât’ı da yâd eder: İhtimal Hazreti Mesih’in havarileri, bazı rivayetlerde Antakya olduğu söylenen yere gittiklerinde, zamanın idarecileri hemen onların hapsedilmelerini isterler. Havarilerin hapsedildiğini duyan Habib-i Neccâr koşa koşa onların yanına gider ve ilgililere hitaben, اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ “Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.” (Yâsîn, 36/21) der.

*Habib-i Neccâr, arkasında yürünecek rehberlerin en önemli iki vasfını nazara verir; onların, hizmetlerine mukabil hiçbir ücret/menfaat beklemediklerini ve herkesten önce kendilerinin dosdoğru yolda yürüdüklerini belirtir. Demek ki, bir tebliğ ve temsil insanı özellikle bu iki vasfı haiz olmalıdır: Birincisi, önce kendisinin hidayet üzere bulunması; ikincisi ise, yaptığı vazife mukabilinde kimseden bir bedel istememesi. Doğrusu, bu iki sıfatı üzerinde taşımayan kimselerin başkalarına hidayet yolunu göstermeleri de hiç mümkün değildir.

 İnsanlığa âb-ı hayat sunacak olan diriltici ruh, Peygamberlerin ve vârislerinin temsil ettikleri beklentisizlik ve adanmışlık ruhudur.

* اِتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْراً وَهُمْ مُهْتَدُونَ Kendileri hidayet üzerinde.. sizi de doğru yola götürüyorlar.. hedefi belli, yanıltmayacak bir güzergâhta yürütüyorlar; patikaya saptırtmıyorlar. Deyip anlattıklarında insan tabiatına ters bir husus yok. Hiçbir arızası olmayan bir güzergâha sizi çağırırken, aynı zamanda onun karşılığında da bir ücret istemiyorlar. İşte siz, size hizmet ettikleri halde bir bedel istemeyen, sizden aldıkları şeylerle saltanatlar kurmayan; evlad u ıyalleri için yatlar, gemiler, filolar oluşturmayan, yalılar, saraylar yapmayan insanların arkasından gidin, onlara uyun. Mefhum-u muhalif dilde çok önemli bir faktördür. Öyleyse sizden bir karşılık alan, hayat şeklini gecekonduda olduğunun dışında farklılaştıran; gecekonduyu yalıya, villaya, donanmaya, filoya çeviren insanlara uymayın; onların arkalarından gitmeyin!..

*İstiğnâ ve beklentisizlik, Peygamberlik mesleğinin şiarıdır; insanları kurtarmak için kendi hayatını istihkâr ederek her gün ölüp ölüp dirilme, sürekli çalışma, hep koşturma, zahmet çekip meşakkatlere katlanma ama bütün bunlara bedel hiçbir ücret istememe irşad yolunun hususiyetidir. Nitekim Hazreti Nuh, Hazreti Hûd, Hazreti Salih, Hazreti Lût ve Hazreti Şuayb (Allah’ın salat ve selamı Efendimiz’in ve bütün peygamberlerin üzerine olsun) hep aynı cümleyi tekrar etmiş; وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ “Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbü’l-âlemîn’dir.” (Şuarâ, 26/109) diyerek, bütün peygamberlerin ortak duygu ve düşüncesini dile getirmişlerdir. İşte, insanlığa âb-ı hayat sunacak olan diriltici ruh, bu beklentisizlik ve adanmışlık ruhudur.

 Mürşid, “emin” insandır; hırsızdan, yolsuzdan, kezzabdan rehber olmaz!..

*Bütün peygamberler, irşat vazifesini yaparken herhangi bir ücret beklemediklerini beyan etmelerinin yanı sıra, “emin” insan olduklarını da vurgulamışlardır. “Şüphesiz ki ben, size gönderilmiş “rasûl-i emîn” güvenilir bir elçiyim.” sözü de onların ortak beyanlarındandır. Hepsi “emin” diyor; demek ki emniyet çok önemli bir faktör. Siz hırsızlık yapıyorsanız, emin değilsiniz, size uyulamaz. Siz rüşvet alıyorsanız, emin değilsiniz. Dünkü hayatınızla beş sene sonraki hayatınız bir değilse, hayat tarzınız birden bire değişmiş, zirve yapmış, göz kamaştırıcı bir debdebe ve ihtişama ulaşmışsa, siz emin değilsiniz demektir; dolayısıyla da siz arkasından gidilecek insan değilsiniz.

*Yanlış anlaşılmasın; servetin meşru yollardan kazanılması ve i’la-i kelimetullah gibi kutsi bir gaye-i hayalin realize edilmesi istikametinde kullanılması başlara taç yapılabilecek bir fazilettir. Hazreti Osman efendimiz ve emsali gibi… Hazreti Osman (radıyallahu anh) önce Mekke’nin, daha sonra da Medine’nin en zenginlerinden biriydi. Zengindi ama aynı zamanda Mute Hareketi’ne hazırlanılırken bir defada beş yüz deveyi yüküyle beraber İslam’a bağışlayan bir insandı. Diğer taraftan, öyle bir mahviyet ve tevazu içindeydi ki, halife olduğu dönemde Mescid-i Nebevî’de kumdan bir döşek ve yastık yaparak öyle yatıyordu. Şehit edildiği esnada baraka gibi çok basit bir hanede bulunuyordu.

*Hulefa-i Râşidîn efendilerimiz kendileri beklentisiz ve zahidâne yaşadıkları gibi ailevî çıkar ve menfaat düşüncesinden de hep uzak kaldılar. Hazreti Ebu Bekir’in çocukları vardı; Muhammed ve Abdurrahman, oğullarından en çok bilinenler. Onlara birer kulübecik bıraktığına dair bir şey bilmiyorum. Ve meydan okuyorum: İşte siyer ve megazi kitapları, işte siz!.. İsterseniz gözünüzün içine bakan o ilahiyatçı hocalarınızı da alın, karıştırın; şayet onlar bir tek daire çocuklarına bıraktılarsa, gelin hepiniz birden yüzüme tükürün!..

*Hazreti Ali efendimizin, Hazreti Hasan efendimize bir kulübe bıraktığına dair bir şey gösteremezsiniz; Hazreti Hüseyin efendimize kulübe gibi bir ev bıraktığına dair bir şey gösteremezsiniz. Ganimetler geliyordu ama tamamı halkın ihtiyaçları için kullanılıyordu. Hazreti Fatıma validemiz, anamız, bütün evliyanın anası, kuyudan su çekmek suretiyle elleri nasır bağlamıştı. Hazreti Ali efendimizin omuzları da kova taşımaktan yağırlaşmıştı. Medar-ı maişetlerini öyle temin ediyorlardı.

 “Kızım, Medine fakirlerinin hakkını size veremem. Allah’tan kork ve Allah’a karşı vazifende kusur etme!..”

*Hazreti Fatıma, bütün ev işlerini bizzat kendisi yapardı. Zaten, bütünü bir tek odadan ibaret olan bir hücrecikte kalıyorlardı. O hücrecikte, Fatıma ocağı yakar ve yemek pişirmeye çalışırdı. Çok kere, ateşi alevlendirmek için eğilip üflerken, ateşten çıkan kıvılcımlar benek benek elbisesini yakardı. Onun için elbisesi delik-deşik olmuştu. Yaptığı sadece bu değildi. Ekmek yapmak, evin ihtiyacı olan suyu taşımak da onun yüklendiği işlerdendi. Değirmen taşını çevire çevire eli nasır bağlamış, su taşıya taşıya da, Erzurumluların tabiriyle, sırtı “yağır” olmuştu.

*Bu arada bir harp dönüşü Medine’ye esirler getirilmişti. Allah Rasûlü bu esirleri, müracaat eden Medine halkına dağıtıyordu. Hazreti Fatıma da, ev işlerinde kendisine yardımcı olabilecek bir hâdim (hizmetçi) istemek için babasına gitmiş, (bir rivayette) Efendimiz’in yanında oturanlardan hicap ederek hiçbir şey söyleyemeden evine dönmüştü. İnce kızının bir maksatla geldiğini anlayan Nebiler Nebisi oradaki maslahat hâsıl olduktan sonra kalkıp onun evine gitmişti.

*Hazreti Fatıma anamız der ki: “Yatağa uzanmıştık ki, Allah Rasûlü çıkageldi. Ben ve Ali yataktan doğrulmak istediysek de O buna mâni oldu ve aramıza oturdu. Öyle ki sadrıma temas eden ayağındaki serinliği hissediyordum. Arzumuzu sordu. Ben durumu anlatmaktan hicap edince, Ali dedi ki “Ya Rasûlallah, değirmen taşı çeke çeke kızınızın elleri nasır bağladı, su taşıya taşıya omuzu yağır oldu, ev süpüre süpüre toz toprak içinde kaldı. Lütfederseniz yeni gelen esirlerden bir hizmetçi istiyoruz.”

*Allah Rasûlü bu istek karşısında memnun olmadı, mübarek kaşlarını çattı ve şöyle dedi: “Kızım, Medine fakirlerinin hakkını size veremem. Allah’tan kork ve Allah’a karşı vazifende kusur etme! Allah’ın, omuzuna yüklediği farzları hakkıyla yerine getir. Kocana da daima sâdık ve itaatkâr ol! Onun hakkını da gözet! Sana istediğinden daha hayırlı bir şey söyleyeyim: Yatağına gireceğin zaman, otuz üç defa “Sübhanallah”, otuz üç defa “Elhamdülillah”, otuz dört defa da “Allahüekber” de. İşte bu senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.”

*Bunun mânâsı şu idi: Kızım, değirmen taşını yine kendin çevir, suyunu kendin taşı, evini de kendin süpür ama nazarlarını uhrevî âlemlerden sakın ayırma, senin ihtiyacın budur. Allah indinde kıymet ve derinliğini arttırmak istiyorsan, tesbîhe yapış, tahmîde sığın ve tekbîre tutun. Sizin istediğiniz şey fânî dünya hayatına ve onun rahatına bakıyordu. Hâlbuki ben sizin ahirette mesud ve bahtiyar olmanızı istiyorum.

 Varsın, biraz daha şımarıp küstahlaşsınlar, nihayet Allah’ın dediği olur!..

*“Zulm ile âbâd olanın âhiri berbâd olur.” Daha şimdiden, basiretle bakarsanız, su-i akıbetlerini görüyor gibi olabilirsiniz. Acı acı yüzünüze baktıklarını görüyor gibi olabilirsiniz. Yuvarlandıkları çukura yuvarlanırken ellerinden tutmanızı istiyor gibi yüzünüze acı acı baktıklarını görüyor gibi olabilirsiniz.

*Bakmayın şimdiki şımarıklıklarına, hadd ü hesap bilmezliklerine, -bağışlayın- küstahlıklarına… Bugün onlar bir şey iseler, her zaman her şey olan ve her şeyin hakkından gelen Allah (celle celaluhu) var. Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) sabah-akşam dualarında tekrar ettiği gibi deriz: مَا شَآءَ اللهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ أَعْلَمُ أَنَّ اللهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللهُ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْماً “Allah Teâlâ neyi dilerse, o olur, olmamasını dilediği de asla olmaz. Bilirim ki, Allah her şeye gücü yeten kadîrdir ve o ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.”

Bamteli: Yürekler Acısı Dünya ve Diriltici Ruh

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

*“Aç ellerini içini O’na dök her zaman / Kes ağyâra dil dökmeyi, O’ndan dile aman / Eremez emâna gafletle gülen oynayan / “Velyebkû kesiran”la bunu istiyor Kur’ân!..”

*Mukaddes hüzne bağlı ağlamanın rabbânîlere mahsus bir hâl olduğunu hatırlatan ve hayatı oyun eğlence sanıp ömürlerini gülüp oynamakla geçirenler hakkında ikazlarda bulunan Kur’ân-ı Kerim, şu irşadıyla ağlamanın önemine farklı bir gönderme daha yapar:

فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلاً وَلْيَبْكُوا كَثِيرًا جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

“Gayrı bunlar kazandıkları onca negatif şeyden ötürü az gülsün ve çok ağlasınlar.” (Tevbe, 9/82)

Zaman eğlenecek zaman değil, az gülün çok ağlayın!..

*Az gülün çok ağlayın!.. Hiç kimseyi incitmeyen İnsan (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi aralarında oturup laf u güzafla birbirlerini güldürenleri görünce, mübarek ayağının ucuyla birinin canını yakmayacak bir yeri olan kasığına dürtüyor. Şöyle buyuruyor: “Öteden, varacağınız yer itibarıyla, bişaret mi aldınız?” Vakıa, sonra “Kısas yap!” diyor ama oradaki mütalaa şudur: Sizi bekleyen onca dâhiye (felaket, afet, bela) varken, bu gülüp eğlenmek de neden?!.

*Gamgîn olup sürekli somurtmak da değil; fakat bir murâkabe insanı gibi yüzümüzdeki çizgilerin kalbin çarpışlarının ifadesi olması!.. Kalbimizle dış davranışlarımız arasında bir koordinasyon bulunması!.. Kalb sürekli O’nun için çarpmalı; latîfe-i Rabbaniye hep ayakta olmalı; ruh, o canlılığı duymalı; sır, temâşâ edeceği erişilmezleri o rasathâneden temâşâ etmeye çalışmalı!.. Öbür türlü, önemsemediğimiz, umursamadığımız bazı şeyler başımıza büyük dertler açabilir! Öyle demişler: “Günahı umursamama en büyük günahtır. Gafleti umursamama en büyük gaflettir! Dalgınlık, Allah’tan kopuştur!”

*Dünyanın, bilhassa İslam dünyasının değişik yerlerinde insanlar inlerken bizim gülmemiz, eğlenmemiz, keyif için tenezzühe gitmemiz ayıp olmaz mı? Çünkü zaman öyle bir zaman değil! Oturup gözyaşı dökecek bir zamandır!

Allah aşkına; bari bir teheccüd, bir hâcet duası!..

*Dünyevî olduğumuzdan dolayı yer yer dünya ilelmerkez cazibesiyle bizi bağrına çekebilir. Fakat hemen bir tezekkür, tedebbür ve tefekkürle kendimize gelmeli; yeniden o urve-i vüskâya, kopmayan urgan mı, halat mı, zincir mi diyelim, işte ona sımsıkı sarılmalıyız! Maalesef bazılarımız Allah karşısında durumunu her zaman ayarlayamama gibi bir olumsuz tavır sergilemekte ve başkalarına da kötü örnek olmaktadırlar.

*Sadece Türkiye perspektife alınsa dahi bence vicdanı ve muhakemesi olan insanlar gözyaşı dökerler. O mübarek Anadolu insanını seven, gönlüyle ona bağlı olan ve onun potansiyel gücünü gaye-i hayallerini gerçekleştirmek için yeterli bir güç, bir dinamizm sayan insanlar hâlihazırdaki manzara karşısında yirmi dört saat ağlasalar, yine de işin hakkını vermemiş sayılırlar.

*Otursun kalksın, ağlasınlar! Allah aşkına, hiç olmazsa bir teheccüde kalksınlar ve sekiz rekât teheccüd namazı kılsınlar. Sonra hâcet namazı kılmış gibi hâcet duası okusunlar; ellerini kaldırsınlar: “Allah, idare ediyorum diye problemler çıkaranları ıslah eylesin! Hidayet eylesin! Allah akıl fikir versin! Ve muvâzene unsuru olmaya namzet o milletimizi bir dönemde olduğu gibi muvâzene unsuru haline getirsin!” diye yalvarsınlar.

“Yıldız”lar yıldızlarımızı kaydırdı, “fener”ler fenerlerimizi söndürdü!..

*Bari siz, hizmete gönül vermiş insanlar!.. Keşke yaptığınız hizmet karşılığında “Vallahî, billahî, tallahî”lerle ne dünyevî ne de uhrevî hiçbir beklenti mülâhazasına, zihnen dahi olsa ilelebed girmeseniz. Zira hizmetlerini belli bir dünyevî menfaat ve çıkara bağlamış insanların kendi milletlerine faydalı olduğu hiç görülmemiştir. Siz de katiyen inanmayın!.. Parayla, villayla, yatlarla, gemilerle peylenebilecek, alınıp satılan insanlarla insanlığa kalıcı hiçbir hayır armağan edilememiştir.

*Bizim yükselme ve zirvede kalma dönemlerimiz, bir büyük mürşidin beyanıyla, “Hizmette en önde, ücrette en arkada!..” bulunan yiğitler vesilesiyle gerçekleşmiştir. “Yatlar, gemiler milletin olsun; yükselen millet olsun; yıldızı parlayan millet olsun; bana bir kulubecik yeter!..” diyen insanlar sayesinde itilâ (yücelme, yükselme) dönemlerimiz yaşanmıştır!.. Yıldızlar, fenerler ve emsali saraylar bizim aktivitemizi felç etmiş, kuvve-i maneviyemizi kırmış, metafizik gerilimimizi kaybettirmiştir. Saltanat ve debdebe içinde bulunan insanların samimâne, halisâne, muhlisâne, mülhemâne Allah ile irtibat içinde millete hizmet etmeleri düşünülemez. Ben vallahi buna inanmıyorum. Siz inanırsanız buna, safderunluk etmiş olursunuz. İnanmayın!.. İnandığınız ölçüde -zannediyorum- onlardan ihanet görürsünüz.

İnsanlığa ab-ı hayat sunacak olan diriltici ruh, beklentisizlik ve adanmışlık ruhudur.

*Tenezzül etmeyin şu fâni dünyaya! Bu dünyadan göçüp giderken arkada hesabını verecek bir şey bırakmayın.. ne kendinize ne de evladınıza!.. İlle de bir şey yapıyorsanız, o mübarek millete bağışlayın! Oturup kalkın, hep yaşatma soluklayın ama katiyen yaşamayı düşünmeyin! Allah bizi yaşatmak için var etti. Biz yaşatma duygusuyla hareket ettiğimiz sürece, aynı zamanda kendi yaşamamızı da teminat altına almış oluruz. Yaşatma duygusuyla yaşamayan insanlar, Hazreti Pîr’in ifadesiyle “mezar-ı müteharrik bedbahtlar”dır. Şu halde, bir dirilik, bir canlılık ve alabildiğine bir metafizik gerilim tavrı sergilemek suretiyle mezar-ı müteharrik gibi olmaktan sıyrılmalıyız.

*İstiğnâ ve beklentisizlik, Peygamberlik mesleğinin şiarıdır; insanları kurtarmak için kendi hayatını istihkâr ederek her gün ölüp ölüp dirilme, sürekli çalışma, hep koşturma, zahmet çekip meşakkatlere katlanma ama bütün bunlara bedel hiçbir ücret istememe irşad yolunun hususiyetidir. Nitekim Hazreti Nuh, Hazreti Hûd, Hazreti Salih, Hazreti Lût ve Hazreti Şuayb (Allah’ın salat ve selamı Efendimiz’in ve bütün peygamberlerin üzerine olsun) hep aynı cümleyi tekrar etmiş;

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemîn’dir.” (Şuarâ, 26/109) diyerek, bütün peygamberlerin ortak duygu ve düşüncesini dile getirmişlerdir. İşte, insanlığa ab-ı hayat sunacak olan diriltici ruh, bu beklentisizlik ve adanmışlık ruhudur.

*Demek ki hakkı, hakikati, adaleti, evrensel insânî değerleri ikâme etmeye çalışan ve kendini bu işe adamış bulunan mefkûre insanlarının, yaptıkları hizmetler karşılığında beklentiye girmemeleri, Peygamberlerden gelen bir esastır. Öyleyse, bu beklentisizliği kabul etmeme o peygamberlik ruhuna karşı isyandır. “Ben onların o tavırlarını beğenmiyorum; ben “yıldız”da duracağım, ben “fener”de kalacağım, ben “lamba”da yaşayacağım… Bu peygamberlerin tavırları yanlıştır!..” deme gibi bir küfran, bir nankörlük anlayışıdır, küfür demiyorum.

Habîb-i Neccar’dan İki Maddelik Hayatî Bir Nasihat

*Yâsîn Sûresi’nde anlatılan kahraman (Habib-i Neccar),

اِتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْراً وَهُمْ مُهْتَدُونَ

“Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.” (Yâsîn, 36/21) demek suretiyle, irşad erlerinin aynı vasfına dikkat çekmiştir. Habib-i Neccar, arkasında yürünecek rehberlerin en önemli iki vasfını nazara verirken, onların hizmetlerine mukabil hiçbir ücret/menfaat beklemediklerini ve herkesten önce kendilerinin dosdoğru yolda yürüdüklerini belirtmiştir ki, doğrusu, bu iki sıfatı üzerinde taşımayan kimselerin başkalarına hidayet yolunu göstermeleri hiç mümkün değildir.

*Öyleyse yaptıkları hizmet karşılığında beklentiye girmeyen insanlara uyulur; yatlar villalar beklentisine girmeyen, dolgun maaşlar beklentisine girmeyen, rahat hayat beklentisine girmeyen, tenperverlik beklentisine girmeyen, alkışlanma kompleksine girmeyen insanlara uyulur. Bir de o uyulacak insanların kendileri hidayet üzerindedir. Başka bir dertleri yoktur onların, gaye-i hayallerinin abidesini ikâme etme istikametinde cehd gösteriyor; Seyyidinâ Hazreti Âdem’den itibaren ikâme edilmesi gerekli olan hakâik neyse şayet, o hakikatlerin abidesini ikâme etmeye çalışıyorlardır. Bütün dünya bu mesajı duysun ve bütün dünya Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) mesajına doysun; doysun da itminana ersin, başka türlü beklentilerden elini ayağını çeksin; işte bunun için gayret ediyorlardır. Bir beklentiye girmeyen ve her adımlarını hidayet güzergâhında atan böyle insanların arkasından gidilir. Mefhum-u muhalifi şudur: Öyle olmayanlara uyulmaz, ittiba edilmez; onlara uyanlar hamakat insanlarıdır.

İnsanın fiyatı olsa olsa Allah’ın rızasıdır; o Cennet’e de satılsa, ucuza gitmiş sayılır!..

*Bu açıdan da yüce bir gayeye gönül vermiş, yüksek bir ideale bağlı bulunan insanlar dünyevî, bayağı şeylere dilbeste olmamalıdırlar. Dünyalar dolusu altın bile olsa, insan onun karşısında peylenmeyecek kadar kıymetlidir. Hazreti Ali’nin (kerremallahu vechehu) “Kendini küçük bir cirim görüyorsun; hâlbuki bütün âlemler sende gizlidir. Sen bütün kâinatın bir fihristisin.” der. M. Akif, seyyidina Hazreti Ali’nin sözünü nazmen ilaveleriyle şöyle ifade etmiştir: “Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen / “Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insan, fakat bilsen. / Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir: / Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.”

*Sen, şu kevn u mekânların bir fihristisin; sana bakan, bütün kâinatı ve tekvinî emirleri okuyabilir. O mahiyette yaratılmışsın. Dolayısıyla hiçbir şey senin fiyatın olamaz; Cennet bile olamaz. Kendini Cennet karşısında peylesen, ucuza peylemiş olursun. Senin fiyatın olsa olsa Allah’ın rızası olur.

*Dünyada hiçbir şey karşısında peylenmemeye kararlı durmalı. Viyana’nın anahtarları, Belgrad’ın anahtarları, Roma’nın anahtarları getirilse, sana verilse, “Şu mefkurenden vazgeç!” denilse; yani, “O yüce duygunu dünyaya duyurmaktan, ruhunun ilhamlarını başkalarına aşılamaktan vazgeç!” denilse, bunun karşısında az bir tereddüt geçirirsen, ben sana dönek nazarıyla bakarım; “Seni gidi dönek, müzebzeb, zıp orada zıp burada!..” derim.

Adanmış ruhlar, aldırmazlar tezvirlere ve hep elif gibi dimdik dururlar!..

*Elin-âlemin şöyle böyle demesine bakmayın, aldırmayın. Bir tanesi paranoyanın gereği kalkmış “paralel” demiş, “haşhâşî” demiş… “Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi!” Bunlara aldırmamak lazım. Aldırılması ve üzerinde kemal-i hassasiyetle, ölesiye durulması gerekli olan husus, mefkûre kaymasına maruz kalmamaktır.

*Bu açıdan da zalimin zulmü karşısında eğilmeden, cebbarın cebbariyeti karşısında yol yön değiştirmeden ve “Giderken şunu bırakalım, bunu bırakalım!” mülahazasına girmeden -Allah’ın izni ve inayetiyle- hizmetlerimize yoğunlaşmalıyız. “İlla geride bir şey bırakacaksam, canım dâhil her şeyimi o mübarek milletim, Anadolu insanı için bırakmalıyım. Yüreğim atıyorsa, hep onun için atmalı, onun dışında bir şey düşünmemeliyim. Orada teşekkül eden o ruh ve manayı bütün dünyaya duyurmaya çalışmalıyım. Bir de ahir zaman herc ü mercini elden geldiğince önlemeye gayret göstermeliyim!..” mülahazalarına bağlı bulunmalıyız.

*Evet, hakkınızda denen şeylere bakmayın. Çünkü diyenler bile onların yalan ve iftira olduğunu biliyorlar. Kendi kendilerine konuştuklarında, kendi dediklerine kendileri de gülüyorlardır. Komik duruma düştüklerinin farkındalar. Önemli olan aynı duruma sizin düşmemenizdir; dünden bu güne “doğru” dediğiniz şeyde elif gibi dimdik durmanız, dosdoğru hareket etmeniz ve bu halinizi her şeye rağmen devam ettirmenizdir.

414. Nağme: Hakk’a Adanmış Ruhlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu sohbetine ecdat tarafından çokça zikredilen “Allah, tevfikini refik eylesin!” şeklindeki duayı açıklayarak başladı.

Bu duanın sevkiyle bir kere daha “adanmışlık ruhu”na vurguda bulunan aziz Hocamız şu hususlara temas etti:

*İstiğnâ ve beklentisizlik, Peygamberlik mesleğinin şiarıdır; insanları kurtarmak için kendi hayatını istihkâr ederek her gün ölüp ölüp dirilme, sürekli çalışma, hep koşturma, zahmet çekip meşakkatlere katlanma ama bütün bunlara bedel hiçbir ücret istememe irşad yolunun hususiyetidir. Nitekim, Hazreti Nuh, Hazreti Hûd, Hazreti Salih, Hazreti Lût ve Hazreti Şuayb (Allah’ın salat ve selamı Efendimiz’in ve bütün peygamberlerin üzerine olsun) hep aynı cümleyi tekrar etmiş;

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemîn’dir.” (Şuarâ, 26/109) diyerek, bütün peygamberlerin ortak duygu ve düşüncesini dile getirmişlerdir.

*Yâsîn Sûresi’nde anlatılan kahraman (Habib-i Neccar),

اِتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْراً وَهُمْ مُهْتَدُونَ

“Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.” (Yâsîn, 36/21) demek suretiyle, yine irşad erlerinin aynı vasfına dikkat çekmiştir. Habib-i Neccar, arkasında yürünecek rehberlerin en önemli iki vasfını nazara verirken, onların hizmetlerine mukabil hiçbir ücret/menfaat beklemediklerini ve herkesten önce kendilerinin dosdoğru yolda yürüdüklerini belirtmiştir ki, doğrusu, bu iki sıfatı üzerinde taşımayan kimselerin başkalarına hidayet yolunu göstermeleri hiç mümkün değildir.

*Sen su ol, ak mecranda; içmeyen içmesin. Sen güneş ol, şualarınla başları okşa; ondan istifade etmeyenler etmesin. Sen bir ağaç ol, etrafına gölgeler sal; o gölgeye sığınmayan sığınmasın. Sen meyvedar ağaçlar haline gel, meyvelerin sarksın salkımlar halinde, yemeyen yemesin, almayan almasın. Sen bir bülbül ol, hep güle karşı şakı dur; varsın gülün yağını başkaları sürünsün, kullansın.

*Hazreti Pir; Ebu’l-Hasan eş-Şazilî, Abdülkadir Geylanî, Mustafa Sıddıki’l-Bekrî, Ahmed Rifaî, Muhammed Bahaüddin Nakşibendî, Mevlana Halid-i Bağdadî gibi büyüklerin, tesbihin her tanesine dokunduklarında bütün zerrat-ı kâinat adedince Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ettiklerini ve bunu vicdanlarının enginliğinde duyduklarını ifade ediyor. Hatta Allah hakkının büyüklüğü karşısında bir tesbihin O’nu ifade etmeyeceğini düşünen bu zatlar, tesbihlerini, denizlerin kumlarına, yağmurların damlalarına ve mahlûkatın soluklarına bağlıyor, öyle söylüyorlar. Hazreti Pîr, onların bu durumuna imreniyor ve onlar gibi bir tesbih tanesine dokunduğunda trilyon adet tesbihlerin içine akmasını duymak istiyor. Hayat-ı seniyyelerinin sonuna doğru bir gün bir has talebesine diyor ki, “Kardeşim, Allah’a hamd olsun. Ben de artık Ebu’l-Hasan eş-Şazilî ve Abdülkadir Geylanî Hazretleri gibi ‘Sübhanallah’ dediğim zaman bütün zerrat-ı kâinatı birden duyuyor gibi oluyorum.”

*Bir Hak dostu büyük vecd içinde tesbih çekiyor; Sübhânallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber dedikçe kâinatın zerrelerinin de kendisiyle beraber zikrettiğini duyuyormuş. Bir aralık yanındaki talebe aklına gelmiş ve ona da işittirircesine sesini yükseltmiş. Tam o esnada Hazretin önünde manevi bir perde açılıvermiş, başka bir buud aralanmış.Bakmış ki elindeki tesbihin her tanesi bir yıldız gibi ışık saçıyor, parıl parıl parlıyor; sadece bir tesbih tanesi ise adeta simsiyah, yanık ve kupkuru görünüyor.Hazret hayretle meseleyi anlamaya çalışırken bir ses duymuş: Yıldız gibi olan taneler sırf Allah rızası için yaptığın zikirle çekilmiş olanlar; o kupkuru ve simsiyah tane ise “duysunlar, desinler, görsünler” düşüncesiyle nurunu kaçırdığın zikirden geriye kalan.

*Gönüllere girmenin yolu yumuşak sözdür. Allah Teâlâ, Hazreti Musa ve Hazreti Harun’u (aleyhimesselam), Firavun’a gönderirken bile “Ona yumuşak söz söyleyin, belki düşünür ve ürperir.” (Tâ hâ, 20/44) buyurmuştur.

*Âşık Ruhsati şöyle der:

“Bir vakte erdi ki bizim günümüz,

Yiğit belli değil mert belli değil;

Herkes yarasına derman arıyor,

Deva belli değil dert belli değil.”

İşte her şeyin böylesine belirsizleştiği bir dönemde bize düşen, elden geldiğince her karanlık bucakta bir mum tutuşturmaya bakmaktır.

*Hadis-i şerif olarak rivayet edilir:

مَنْ تَوَاضَعَ للهِ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ

“Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.”