Posts Tagged ‘Güzel Ahlak’

Kırık Testi: EDEPTEN EDEBİYATA İNCE BİR ÇİZGİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Edep; nezaket, zarâfet, hayâ, iffet ve saygı… gibi hususların umumi nâmı; iyi-kötü, acı-tatlı her hâdise karşısında kibar ve nazik davranmanın, içtimaî münasebetlerde herkese karşı yumuşak ve sıcak tavırlar sergilemenin, elden geldiğince kırıcı, incitici olmamaya çalışmanın; ifade ve üslûpta şartları, konjonktürü nazar-ı itibara almanın; muhatabın/muhatap–ların seviye, konum, pâye ve mansıplarına göre hitap etmenin farklı bir unvanıdır.

İnsanın, bütün rezîlelerden uzak durması ve hayatını faziletlere bağlı sürdürmesi, edep adına ayrı bir yorum.. tabiîliğin korunması şartıyla söz, tavır ve davranışların inceliği, sıcaklığı ve yumuşaklığı, edep mülâhazasının ayrı bir açılımı.. neyin, nerede, kimden kime karşı olunca nasıl bir üslûpla ifade edileceği de edebin, aynı zamanda edebiyata açık menfezi de diyebileceğimiz ayrı bir buudu.

Hangi mânâda olursa olsun edep, kendilerine karşı saygılı olunması gereken zât/zâtlar itibarıyla farklı farklıdır:

Allah’a karşı edep, kalbin O’na kilitlenmesi, her an O’nu görüyor veya O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla hareket edilmesi; his, şuur ve iradenin sürekli O’nun hoşnutluğu peşinde bulunması, gazabına götürebilecek davranışlardan olabildiğince uzak durulması; insan mahiyetinde mündemiç bulunan sevme, sayma ve saygı duyma hislerinin O’na tevcih edilmesi şeklinde yorumlanmıştır.

İnsanlığın İftihar Tablosu’na karşı edep, O’nun bizleri Allah’a götüren biricik rehber olmasının[1] doğru okunup iyi değerlendirilmesi; O Zât’a itaatin Hakk’a itaat sayıldığının[2] bilinmesi ve O’nun Allah’la münasebetleri örnek alınarak evvelen ve bizzat Cenâb-ı Hakk’a, ikinci derecede de O’na tahsis-i nazarda bulunulması; her konuda O’nun hedeflediği hususlar takip edilerek maiyyetine yürünmesi… gibi esaslarla seslendirilmiştir. Daha da açacak olursak: O, bir sorumluluk, bir murakabe, bir temkin ve bir teyakkuz insanıydı; her hâliyle Hakk’ı hatırlatır; oturuşu, kalkışı, konuşması, sükûtu, ağlayışı ve gülüşüyle her zaman ötelerden, ötelerin de ötesinden neler ve neler aksettirerek hep ruhlarda derin bir heyecan uyarırdı. Kilitliydi Hak rızasına ve risalet dâvâsına. O’nun bu konumu, Hak maiyyetinin yanında halkla beraber olmayı da gerektiriyordu. O, vazifesinin de, bulunduğu makamın iktiza ettiği edebin de şuurundaydı. Hakk’a kulluğu ve O’na karşı derin vefasıyla yükseldiği gökler ötesi âlemlerde ulaşılmaz şahikalara ulaştı, âdeta beşerîliği bütün bütün aştı ama başı dönmedi, bakışı bulanmadı; hep O’na yürüdü ve mesajına emanet ümmetini diledi. Evet O, bu zirveler zirvesinde dahi “Gözü hiç mi hiç kaymadı, şaşmadı ve haddini aşmadı.”[3] hakikatinin biricik kahramanı, en aşkın temsilcisi, “âyetü’l-kübrâ”nın da eşsiz okuyucusu ve yorumlayıcısı olduğunu ortaya koydu. Zaten Rabbi, O’nun hakkında “Şüphesiz Sen ahlâkın en yücesiyle serfirazsın.”[4] diyerek, O’nu bir edep âbidesi olarak hatırlatmıyor mu?

O, mevcudâtın hulâsası ve enbiyanın da mustafâsı (özü, esası) olduğu gibi elindeki ferman da geçmiş kitapların âdeta bir zübdesi ve usaresiydi. O yüce kamet, peygamberâne hislerini selefleri olan enbiya-ı izâmın edep, saygı ve temkin edalı üs­lûplarıyla seslendirir ve her zaman o kâmiller kâmili ufkundan Hakk’a niyaz ederdi. Yerinde Hazreti Mesih gibi soluklanır ve “Eğer onları (ümmetimi) cezalandırırsan, hiç şüphe yok ki, onlar Senin kullarındır; şayet affedersen, Azîz ve Hakîm olan da Sensin.”[5] diyerek ciddî bir edep tavrı sergiler; yerinde Hazreti İbrahim’in tazarru ve yakarışıyla inler, “Rabbim, o putlar insanların birçoğunu baştan çıkardı; gayrı bundan sonra kim benim yoluma girerse o bendendir, kim de başkaldırırsa o da Senin merhametine kalmıştır. Sen biricik Gafûr ve Rahîmsin.”[6] ifadeleriyle içini döker ve Allah’a karşı duruşunda her zaman edepli olmaya fevkalâde ihtimam gösterirdi.

Aslında, az dikkat edilse diğer peygamberlerin de aynı nezaket ve aynı incelik içinde oldukları görülecektir; onlar da Hakk’a teveccühlerinde, ibadet ü tâat ve diğer muamelelerinde hep edepli olmasını bilmiş ve olabildiğine saygılı davranmışlardır. Hazreti İbrahim’in, hastalıklarını verenin kim olduğunu bildiği halde, hasîs işlerin Zât-ı Ulûhiyete isnadından sakınma mülâhazasıyla “Hastalığımda O’dur bana şifa veren.”[7] tarzındaki sözleri bir edep nağmesi.. Hazreti Musa’nın, aç-susuz bir gölgeliğe sığındığında, “Yedir, içir, karnımı doyur.”, yerinde “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım.”[8] şeklindeki beyanları bir saygı ifadesi.. Hazreti Âdem’in, maruz kaldığı o müthiş ilâhî kader ve kaza karşısında, “Hakkımda bu şekilde takdirde bulunup onu infaz ettin.” diyeceği yerde, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!”[9] türünden sızlanışları bir terbiye sesi-soluğu.. Hazreti Eyyub’un, maruz kaldığı musibetler karşısında “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar.” şeklindeki arz-ı hâle bedel “Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”[10] mahiyetindeki iç çekişi de yüksek bir edep emâresidir.

Hâsılı, Hazreti Mevlâna’nın da ifade ettiği gibi, Kur’ân bir baştan bir başa bütünüyle edeptir; Allah’a karşı edep, Peygamber’e/peygamberlere karşı edep ve derecesine göre herkese karşı edep.. Kur’ân’ın mü’minlere “O’nun beyan, karar ve uygulamalarının önüne geçmeyin!”[11], “O’nun huzurunda sesinizi yükseltmeyin!”[12], “O’na birbirinize hitap ediyor gibi seslenmeyin!”[13] şeklindeki emirlerinin yanında; izin almadan huzurundan ayrılmama[14], O’na itaati Allah’a itaat bilme[15], Allah sevgisini O’na inkıyat etmeye bağlı görme[16]… gibi pek çok irşadâmiz fermanları da O’na karşı hep birer edep çağrısıdır.

Kur’ân atmosferinde edep, Hak’tan halka uzanan çizgide, seviye, vazife, misyon ve konum keyfiyetine göre kuşatıcı bir durum arz eder. Onun buyrukları ve irşadları çerçevesinde her mü’min bir edep insanıdır ve her insanın bu edep örfânesinden de mukadder bir payı vardır: Anne ve babaya karşı edep, Allah takdiri; ulemâya, ümerâya saygı, Kur’ân fermanı; hak dostlarına, hak yolunda olan idarecilere, sonra bütün vatandaşlara hatta bir mânâda bütün insanlığa karşı saygı ve edep, kendi çerçevesinde Müslüman olmanın gereğidir. Kur’ân âlemşümul bu edebin dupduru biricik kaynağı, sözleri lâl ü güher İnsanlığın İftihar Tablosu da onun eşsiz temsilcisidir. O, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”[17], “Benim nezdimde sizin en sevileniniz ve kıyamet gününde yakınlığıma ereniniz ahlâkı en güzel olanınızdır.”[18] “İman bakımından en kâmil mü’min ahlâken en mükemmel olandır.”[19] gibi yüzlerce nurefşan beyanıyla bunu ortaya koyar ve bize edepli olmayı en yüce bir ufuk olarak gösterir.

Hususî mânâda bizler, genelde de bütün insanlık eğer bugün iyiyi-kötüyü birbirinden tefrik edebiliyorsak, bu, O’nun ufkumuzu aydınlatması sayesinde olmuştur.. şayet edepten söz edebiliyorsak bunu O’na borçluyuz.. hâlâ bazı kimselerde hayâdan bir eser kalmışsa bu da öz itibarıyla O’na aittir. Doğruluk, emniyet, iffet ve vefa hislerimiz üzerinde, O’nun sesinden, sözünden izler görmek ve göstermek mümkündür. Fena huylardan uzak durma, günahların öldürücü atmosferine düşmeme de O’nun hafızalarımızda yankılanan ışıktan beyanlarının tesiriyledir.

Bu sağlam kaynaklardan fışkıran edep düşüncesi, milletimizle farklı derinliklere ulaşmış ve insanımızda bir tabiat hâlini almıştır. Oturuşumuzda-kalkışımızda, birbirimizle münasebetlerimizde, üslûp ve hitap tarzımızda, düşüncelerimizi nazmen ve nesren ortaya koyuşumuzda hep bu karakter göze çarpar. Biz onunla kendi gerçek rengimizi ifade ederiz. Aslında o, hakikî insan olmanın en önemli derinliği, bizi ulaşılmazlara ulaştıran sırlı bir helezon ve Allah’ın insanoğluna lütfettiği büyük bir armağandır. Milletimiz bu armağanın kadrini bildi; tavırlarını, davranışlarını bu anlayışa bağladı ve çok derin bir edep kültürü oluşturdu:

Biz birbirimize “Buyurun efendim!” der; “Evet efendim!”le saygımızı seslendirir; kendimizden bahsettiğimizde “bendeniz”le söze başlar, muhatabımızı “zat-ı âliniz” sözüyle taltif eder, tekliflerimizi “buyurun”, “lütfedin” ifadeleriyle dile getirir, oğullarımızdan söz açarken “köleleriniz” demeye özen gösterir, karşı tarafın evi söz konusu ise “devlethane” demeyi ihmal etmez, söz bizimkine gelince “fakirhane” der geçer; dediğimiz, ettiğimiz, ortaya koyduğumuz her şeyde gayet içten, ince bir tavır sergiler ve hep “edep” der oturur-kalkar, çevremize edepten buketler sunardık.

Böyle bir edep ortamında boy atıp gelişen edebiyatın da farklı olması düşünülemezdi; o da ulûhiyet hakikati karşısında saygının dili-tercümanı olmalı ve duyanların, dinleyenlerin ruhlarında Hak sevgisi uyarmalıydı.. insan hissiyatını mücerred güzelliklere yönlendirerek gönülleri Güzeller Güzeli’nin cemâl-i bîmisaliyle şahlandırmalıydı.. insan, kâinat ve eşyânın çehresindeki edâ, endam ve ahenk de O’na ait çizgiler üzerinde durmalı ve her şey O’nu gösterdiği gibi, her söz, her ifade, her beyanda da O’na göndermeler yapılmalıydı.. O’nun rahmetinin enginliği ruhlarda muhabbet; ululuğunun ihata edilmezliği mehâbet; maiyyetinin tatlı ve yumuşak esintileri de gönüllerden taşan aşk u iştiyakı seslendirmeliydi. Bizim yetimâne hüzünlerimiz üzerine müstakbel ve mütemâdi vuslat neş’eleriyle gidilmeli; muvakkat hasret ve hicranlarımız da müebbed sürur neşideleriyle dillendirilmeliydi…

O atmosferin insanı, varlığı yorumlarken gözleri eşyâ üzerinde, basireti her şeyin arka plânında, mânidar bir kitap gibi görüp değerlendirmeliydi gördüğü her şeyi; bir dost, bir arkadaş gibi karşılamalıydı canlı-cansız her nesneyi. O bir maddeci değildi, natüralist de olamaz ve hayallerle avunmayı ise hiç mi hiç düşünmezdi. Bakışı ve yorumları, her varlık arkasındaki o Rahmeti Sonsuz ve Kudreti Nâmütenâhî hesabınaydı. Gördüklerini net görür, her şeyle bir çeşit yol arkadaşlığına girer ve O’na yürürdü. Ne muvakkat zevk u şevk peşindeydi ne de içinden çıkılmaz bir tasaya teslimdi; bugünkü mazhariyetlerini yarınki dolu dolu mükâfatların avansı gibi değerlendirir, verilenleri verileceklerin referansı sayar; şevkinin içinden iştiyak-ı kudsîye yürür, hüznünü içli bir ilticaya çevirir ve kanatlanırdı derin bir iman ve ümitle rahmet-i Rahmân ufkuna doğru… Böyle birisinde ezkaza, ara sıra nefsanî heyecanlar kabarıp köpürse de, söndürürdü bu fanî mülâhazaları ötelerin sermedî ışık tufanlarıyla; Firdevslere döndürürdü görülüp duyulan, hayallerde canlanarak gelip tasavvurlara çarpan bütün kirli ve sevimsiz hülyaları.

Bizim dünyamızda edebiyat, bütün bu güzelliklerin sözle ve yazıyla ifade edilmesi şeklinde algılanmıştır. Uzun zaman destanlar bu desene göre örgülenmiş; masallar bu anlayışa bağlı hülyaların bağrında boy atıp gelişmiş; hikâye ve roman türü şeyler hakikatle şöyle-böyle irtibatlarını koruyarak gün yüzüne çıkmış ve gelişmiş; ister halk ifade tarzı ister elit üslûbuyla olsun asırlar ve asırlar boyu geçmiş nesillerin müktesebâtı arkadan gelenlere intikal ettirilerek hafife alınamayacak hatta dahîl şeylerden bizleri müstağni kılacak bir zenginlik oluşturulmuştur.

Şimdi bilmem ki bizler, o zenginliğin farkında mıyız ve kaynağı edep olan bugünkü edebiyatımızla nasıl bir durumdayız? Ne var ki ben, o konuyu edebiyatın bizcesine âşinâ uzmanlara havale ederek Bediüzzaman ifadesiyle, “Edipler edepli olmalı.”[20] deyip bu fasla da nokta koymak istiyorum.

[1]   Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/21.

[2]   Bkz.: Nisâ sûresi, 4/80.

[3]   Necm sûresi, 53/17.

[4]   Kalem sûresi, 68/4.

[5]   Mâide sûresi, 5/118.

[6]   İbrahim sûresi, 14/36.

[7]   Şuarâ sûresi, 26/80.

[8]   Kasas sûresi, 28/24.

[9]   A’râf sûresi, 7/23.

[10] Enbiyâ sûresi, 21/83.

[11] Hucurât sûresi, 49/1.

[12] Hucurât sûresi, 49/2.

[13] Nûr sûresi, 24/63.

[14] Nûr sûresi, 24/62.

[15] Nisâ sûresi, 4/80.

[16] Âl-i İmrân sûresi, 3/31.

[17] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/381; Muvatta’, husnü’l-huluk 8.

[18] Tirmizî, birr 71; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/193.

[19] Tirmizî, radâ’ 11; Ebû Dâvûd, sünnet 15.

[20] Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.62 (İlk Hayatı).

Kutlu Doğum ve Güzel Ahlak

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ
قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
إِنَّمَا بُعِثْتُ لأُتَمِّمَ مَكَارِمَ الأَخْلاَقِ
* * *
Hazreti Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu naklediyor:
“Ben ancak ve ancak güzel ahlakı tamamlamak, onu kemale erdirmek çin gönderildim.”
(Hâkim, Müstedrek 2/670; Beyhakî, Sünen-i Kübrâ 10/191)

Kutlu Doğum ve Güzel Ahlak
Pek çok İslam alimi ve Hak dostunun ifade etiği üzere Allah Rasülü (sallallahü aleyhi ve selem)’in doğumuyla yeryüzünü şereflendirmesi ve getirdiği ilahi mesajla topyekün dünyayı aydınlatması insanlığın en büyük bayramıdır.
Kur’an-ı Kerim’de Allah Rasülü sena edilirken O’nun hakkında;
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ
“Şüphesiz ki sen, pek yüce bir ahlak üzeresin.” buyrulmuştur. (Kalem Suresi, 68/4)

Mekârim-i ahlak ile donanmış olarak dünyaya gönderilen Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa (aleyhi ekmelüttehâyâ), nura muhtaç insanlığa en değerli armağandır. O, insanlığın yitirdiği güzel ahlakı tekrar ve en mükemmel şekliyle talim etmek, öğretmek üzere aramıza tenezzül buyurmuştur. Nitekim bir rivayette O, “Ben insanlığa muallim (eğitmen ve öğretmen) olarak gönderildim.” buyurmaktadır. (Sünen-i İbn-i Mâce, Sünen-i Dârimî)
Mekârim-i ahlak ve mehâsini ahlak tabirleri, kelime manaları itibariyle güzel, kamil bir ahlak gibi manalara gelmektedir. İslam literatüründe ise bu tabirler çok daha kuşatıcı bir anlam ifade etmektedir.
Allah’a ve O’nun Rasülüne itaat, i’lay-ı kelimetullah uğrunda mücahede, ana-babaya, akrabaya, arkadaşlara saygı ve iyilik, güler yüz, cömertlik, eli açıklık, kolaylaştırıcılık, iyilik, ezaya katlanmak, maruf üzere davranmak, müsbet hareket, kapıyı herkese açık tutmak, geniş gönüllülük, tevazu, tatlı dil, kezm-ı gayz (öfkeyi yutma), hayâ, adil ve merhametli olmak gibi güzel ahlakı oluşturan hususların bütünü mekârim-i ahlaktan sayılmıştır.
Günah, fısk ve bidate giden yolları kapatmak, şerre mani olmak, öfke ve kin beslememek, insanlara eli yahut diliyle eziyet etmemek, yalan söylememek, cimrilik yapmamak gibi husular da mehâsin-i ahlakın diğer bir yanını oluşturmaktadır.
Komşu ve misafire ikram, hayır konuşmak yahut susmak, çocukların terbiyesine ihtimam göstermek de mekârim-i ahlaktandır ki hadis-i şerifte “Hiçbir ana-baba çocuğuna güzel ahlaktan daha güzel bir hediye vermemiştir.” buyrulmuştur. Kısaca mehasin-i ahlak; İslam mesajının özüdür.
Hz. Âişe annemiz kendisine Allah Rasülü’nün ahlakının nasıl olduğunu soran birisine;  
أَتَقْرَأُ الْقُرْآنَ كَانَ خُلُقُهَ الْقُرْآنَ
“Sen Kur’an okumuyor musun?! O’nun ahlakı Kur’an idi.” (Sahih-i Müslim, Müsned-i Ahmed b. Hanbel) demiştir. Yani Kur’an hangi âdâbı öğretiyorsa, onları uygulamaktaydı. Kur’an’ın emrettiklerini yapar, yasaklarından kaçınır, onun edep ve nasihat  adına ortaya koyduklarını yerine getirirdi.
Kur’an’ın bildirdiği üzere O, peygamberlerin sonuncusu ve mührüydü. (Ahzab Suresi, 33/40) Yani, bir hadis-i şerifte buyrulduğu üzere O, son ve en yüce peygamber olarak nübüvvet sarayını tamamlamak üzere gönderilmişti.
Resul-i Ekrem (aleyhi ekmelüssalavâti ve etemmütteslîmât), huluk-u ilâhî ile mütehallik yani Allah ahlakı ile ahlaklanmış idi. Onun üstün şahsiyeti Allâh’ı gösteren en nûrâni ve parlak bir aynaydı.
Bir Hak dostunun dediği gibi;
            “Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâim,
             Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَشْرَفِ الْخَلْقِ
وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ
وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ
 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Mizan ve Güzel Ahlak

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ الله الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أُمِّ الدَّرْدَاءِ (رَضِيَ الله عَنْهَا) سَمِعْتُ مِنَ النَّبِيِّ

(صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) يَقُولُ:

أَوَّلُ مَا يُوضَعُ فِي الْمِيزَانِ اَلْخُلُقُ الْحَسَنُ

* * *

Hazreti Ümmü’d-Derdâ (radiyallahu anhâ) Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

“Kıyamet günü mîzana ilk konulacak olan şey güzel ahlaktır.”

(Taberâni, el-Mu’cemü’l- Kebîr, 24/253)

 

Mizan ve Güzel Ahlak

Ayet ve hadislerde bildirildiğine göre insanlar ahirette hesap gününün dehşetinden kendilerini kurtaracak, onlara şefaatçi olacak kimse ve hayırlı amel arayacak, bunun için sağa-sola koşuşacak ve tanıdıkları kimselerden yardım isteyecekler. Fakat o gün herkes “Bugün ben kendi hesabımı nasıl vereceğimi bilemiyorum.” diyerek yardım taleplerini reddedecek. (Allah’ın şefaat izni verdiği peygamberler ve salih zatlar hariç).

Sahih hadislerde geçtiği üzere insanların ahirette ilk hesaba çekilecekleri ameller namaz, ardından zekat ve sonra da oruç olacaktır. Özellikle bu amellerde hesabını kolaylıkla verebilenlerin diğer hususlarda da hesaplarını kolaylıkla verebileceği bildirilmiştir.

İşte burada da çok çarpıcı olarak, ahirette mizan terazisine konulacak ilk sevabın, mü’minin dünyadaki güzel ahlakı olacağı bildirilmiş ve bunun önemine dikkat çekilmiştir. Bu konudaki bir ayet-i kerimede;

لاَ تَعْبُدُونَ إِلاَّ اللهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ

وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا وَأَقِيمُوا الصَّلاَةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ

“Allah’tan başkasına ibadet etmeyin! Anneye, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara güzel muamele edin, insanlara hoş, tatlı söz söyleyin, namazı hakkıyla eda edin, zekâtı verin.”  (Bakara Suresi, 82) buyrulmuştur.

İlgili bir hadiste ise “Aklın gereği, Allah’a imandan sonra, O’nun için sevmek, sevilmek ve insanlarla dost geçinmektir.” (Beyhakî, Sünen) denmiştir. Benzer rivayetlerde de birbiriyle karşılaşan iki mü’min birbirine selam verir, tebessümle el sıkışıp hal-hatır sorarlarsa oracıkta günahlarının dökülüvereceği nakledilmiştir.

Görüleceği üzere pek çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif ile güzel ahlakın önemi ve ahiretteki kurtarıcılığı vurgulanmıştır. Mahlukatın en hayırlısı Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem) hakkında Kur’an-ı Kerim’de;

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

“(Ey Habibim) Sen pek yüksek bir ahlak üzerindesin!” denilerek O, güzel ahlakı ile tebcil edilmiş, övülmüştür.

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ الْمُحْسِنِين

وَصَلِّ وَسَلِّمْ و بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِين