Posts Tagged ‘gurbet’

Bamteli: GURBET, HİCRET, ŞEHADET VE HİZMET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Nice güzel insan dâussıla duygusuyla yaşadığı bir diyarda ya da iç içe gurbeti yudumladığı öz yurdunda bir garip olarak ahirete yürüdü; Allah, onları Ashâb-ı Bedir’le, şüheda-i Uhud’la beraber haşreylesin!..

Bir değil bir hayli insan, dünyanın değişik yerlerinde dâussıla duygusuyla yaşadığı bir dönemde ahirete yürüdü. Mübtelâ oldukları bir kısım hastalıkların -“kutsal hafakan” dediğimiz mukaddes hüzünlerin de sebebiyet vermesiyle- onulmaz hale gelmesi söz konusuydu. Hani bir falanı, falanı, falanı düşünün!.. Bir taraftan burunlarının kemiği dâussıla duygusuyla sızlarken, beri taraftan ruhlarının ufkuna, öbür dünyaya, ebedî âleme yürüyorlar; “dâr-ı fenâ”ya veda ediyor, “dâr-ı bekâ”ya teveccüh ediyorlar.

Çok kolay değil. Bir taraftan dünyadan ayrılma; bir taraftan bilemedikleri bir âleme gitme… Kabir köprüsünü nasıl geçeriz? Berzah hayatını nasıl aydınlık içinde yaşarız? Mizan’da durumumuz nasıl olur? Cenâb-ı Hak ne ferman eder; şu tarafa mı, bu tarafa mı? Terazinin kefeleri neyi, nasıl tartar? İnanıyorlar ise, bunlar, onların her zaman hesaplarında vardır; defterlerinin, düşünce defterlerinin başköşesini işgal eder inanan insanların.

Bir taraftan bu duygular… Bir taraftan da alışageldiğimiz şeyler var. Mesela, zannediyorum, nebî bile olsa, öbür âleme göçeceği an, alıştığı, arkadaşlık tesis ettiği, beraber yatıp-kalktığı, beraber yürüdüğü arkadaşlardan muvakkaten ayrılmanın hicranını ruhunda duyar. Bunu, Cenâb-ı Hak ile irtibatı en kavî olan Hazreti Sâdık u Masdûk (alâ nebiyyinâ elfu elfi salâtin) bile hissetmiştir; arkadaşlarından ayrılma hüznünü hissetmiştir.

Bir taraftan burnunun kemiklerini sızlatan, bu… Bir taraftan -bahsettiğim gibi- bunlar için, dâussıla: Alışageldiği yerler.. evi, alışageldiği yer.. sokağı, alışageldiği yer.. oturup-kalktığı, düşe-kalktığı komşuları, akrabaları.. varsa annesi-babası, yakını, evladı… Cüdâ düşmüş, ayrılığa maruz kalmışlar… Bütün bunları düşünerek öbür âleme gitmek, çok kolay değil, zor bir şeydir.

Bunca zor şeye şikâyet etmeden katlanılıyorsa, öbür tarafa giderken bile zihinler hala öbür taraf azığı ile meşgul ise, bunlar, Bedir’de şehit olmuş gibi, Uhud’da şehit olmuş gibi -zannediyorum, hüsnüzannım, kanaatim- sorgusuz-sualsiz gider, nezd-i Ulûhiyette hususî iltifata mazhar olurlar, inşaallah. O (bugün vefat haberini aldığımız) da inşaallah diğer arkadaşları gibi hususî iltifata mazhar olsun!..

Hatırladığım zaman, benim gözlerimi yaşartan, candan arkadaşlarım vardı. Onlar da -öyle- gurbette, ruhlarının ufkuna yürüdüler. Ülkelerine dönme imkânı verilmedi kendilerine. Metastaz yapmış bir kanser ile inlerken, “Dönsem, kendi yurdumda ölsem!” diyene bile, “Hayır, gelince içeriye atarız, işkence ederiz! Dediğimizi demezsen, sana haddini bildiririz!” falan dediler. (Bakınız: “Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!” https://youtu.be/dAsHlmd3i80) Bütün bunların hasretini derinlemesine, çok buudlarıyla içinde duyarak, çok derinlikleriyle içinde duyarak öbür tarafa yürümek, çok hafife alınacak şey değil.

Mekke’den hicret eden Ashâb-ı Kirâm’ı düşünün!.. Daha gider gitmez, Medine-i Münevvere’de, bir yandan dâussıla ve diğer yandan daha ikinci senede Bedir savaşı. Dâussıla sevdası ve savaş… Medine’ye henüz ısınıyor ve düşmanla öyle bir savaşa da yeni giriyor olmuşlar. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağını sağlam yere basar hale gelmiş; gözlerinde ümit ışınları tüllenmeye başlamış. Böyle bir dönemde hayata veda etmeleri, insan olarak ağır gelir. İzzet Molla’nın ifadesiyle: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefadan, amma / Ne de olmasa, cefadan usanır, candır bu!” Bir usanma hissettiklerini zannetmiyorum onların; fakat bir insan olarak, tekme yemiş gibi sarsılmamaları mümkün değil, sarsılır herkes.

   “Derd-i derunuma derman arardım / Dediler ki: Derttir dermanın senin / Dergâh-ı dildare kurban arardım / Dediler ki: Canın kurbandır senin.”

Bunun da kendine göre kazanımları vardır, Allah’ın izni ve inayetiyle. Onun için büyük bir Hak dostu, Dertten büyük dermân mı var / Bir sebeb-i gufrân mı var / Dert gibi bir kıymet mi var / Dertlileri, sever Rahman!..” diyor. İçinizde ne kadar, küme küme dertler var ise, deşeledikçe alttan yeni yeni ne kadar dert çıkıyor ise, sizi sıkacak, streslere/anguazlara sevk edecek ne kadar problem var ise, bunların hepsi, sizde dökülmesi gerekli olan bazı şeylerin dökülmesine vesile olur. Bunlar, insanı, arındıran kurnaların altında arınıyor, semadan inen yağmur, kar, dolu altında arınıyor gibi yapar. Bu son sözler ile Efendimiz’in mübarek duasına işarette bulunmak istedim: اَللَّهُمَّ نَقِّنِي مِنَ الْخَطَايَا كَمَا يُنَقَّى الثَّوْبُ الْأَبْيَضُ مِنَ الدَّنَسِ، وَاغْسِلْنِي مِنْ خَطَايَايَ بِالْمَاءِ وَالثَّلْجِ وَالْبَرَدِ “Allah’ım, beyaz elbisenin kirden arınması gibi beni de hatalarımdan temizle; beni karla, suyla ve dolu ile (yıkanmış elbise gibi) hatalarımdan arındır.” buyuruyor. İşte, musibetler öyle bir arınmaya vesile oluyorsa, bunu da severek karşılamak lazım.

Hepimiz, insanız; hepimizin şöyle-böyle kusurları olmuştur. Bazen bir zihin kirliliğine sebebiyet vermişizdir. Bazen gözlerimizden içeriye akan kirler olmuştur. Anlıyorsunuz ne demek olduğunu!.. Bazen kulaklarımızdan içeriye akan kirler olmuştur. Bazen kalbimizi kendi ritmine uyduran kirler olmuştur. Bazen bütün letâif-i insaniyemizi tesir altına alan kirler olmuştur, istemesek bile… Gerçek mü’mince yaşamada, rüyalarını bile bunlardan sıyânet etme esası vardır; hayallerini bile bunlardan koruma esası vardır. Bütün bunlar ile öbür âleme gidilirse, “Niye kendini saldın? Neden bu düşüncelere yol verdin? Neden kalbin/Latife-i Rabbâniyen için, şeytana açık olan kapıları ardına kadar açtın?!.” diye sorulabilir.

Fakat bu türlü kurnalardan geçince öbür tarafa -Türkçemizde ifade edilen şekliyle diyelim- “pîr u pâk” olarak gider insan. Zannediyorum, kabirde Münker-Nekir hazretleri gelince, bu adamın çehresine bakacaklar; Abdullah İbn Selâm’ın Rasûl-i Ekrem’in mübarek çehresine bakışı ile bakacaklar, önyargısız bakacaklar. Diyecekler ki: “Vallahi, buna soracak bir şey yok! Adam, tepeden tırnağa nurefşân bir mahiyet arz ediyor!”

Hani Hazreti Pîr şöyle ifade ediyor: Bu, bir menkıbe. Menkıbelerin aslına değil -diyorum hep- faslına bakılır, ifade ettiği mana önemlidir. Mollayı koyuyorlar kabre. Ders tedris esnasında, Hadis, Tefsir okuyor, Siyer vadilerinde dolaşıyor, duygu ve düşünce açısından İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) adım adım takip ediyor. Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali (radıyallâhu anhüm) nasıl yaşamışsa, kemâl-i hassasiyet ile onlara takılmış; “Acaba ne etsem ki ben onlara ulaşsam ve bir kaldırım taşı gibi başımı onların ayakları altına koysam!” diyor. İşte böyle bir iklim içinden ayrılıyor; kabre koyuyorlar. Münker-Nekir gelip soru soruyor: مَنْ رَبُّكَ “Senin Rabbin kimdir?” Tebessüm ediyor ilim talebesi; “مَنْ mübtedadır, رَبُّكَ onun haberidir.” diyor; Nahiv ilmince cevab veriyor, kendini medresede zannediyor. -Aksi de olabilir; mukaddem haber, muahhar mübteda; öyle de olabilir, ikisi de caiz Nahiv açısından.- “Men, mübteda; Rabbuke, onun haberidir; siz bana doğru soru sorun, bunlar basit şeyler!” diyor. “Vallahi buna diyecek bir şey yok!” deyip gidiyor Münker-Nekir. Zannediyorum, böyle defaatla arınma kurnalarından geçmiş insanlar, öbür tarafa bu şekilde geçiyorlar.

   Günümüzün karasevdalıları bir dönemde hasret ve hicran mülâhazalarına takılmadan, “gurbet” ve “yâd eller” demeden, hedef Hak rızası, “irâdî/ihtiyârî hicret” ile açıldılar dört bir yana!..

Bu cümleden olarak, dünden bugüne iki türlü hicret yaşanıyor. Birisi, “ihtiyarî hicret”. İhtiyârî hicret, nâm-ı Celîl-i Muhammedi’yi cihanın dört bir yanında duyurma ve rûh-i Revân-ı Muhammedî’nin şehbal açmasını sağlama mülahazası ile dünyanın dört bir yanına gönüllü gitmektir. Her şeylerini bir çantanın içine koymuş, gitmiş insanlar var. O gün, belki bazı şeylere takılmışlar ama saffetleri, temizlikleri, gönül aydınlıkları, yüksek gaye-i hayalleri, dünyevî bir talep peşinde olmamaları… Bunları gören insanlar, onlara bağırlarını açmışlar sonuna kadar, kale kapıları gibi; “Sinemize sandalyenizi atıp oturabilirsiniz!” demişler. Ve yirmi küsur sene, otuz seneye yakın süre zarfında, onlar, gittikleri yerlerde o bayrağı dalgalandırmaya çalışmışlar. Dünyanın en uzak yerlerine kadar gitmişler ama bitmemiş o mesele. Tâ Güney Kutbuna kadar gitme vardı, penguenlere anlatmak için. Kuzey Kutbuna gitmek vardı, oradaki -bağışlayın- boz ayılara anlatmak için. Onlara da “Mahlûksunuz fakat efdal-i mahlûk, eşref-i mahlûk Hazret-i Rûh-u Seyyidi’l-Enâm var. O hepimizin Efendisi’nin sizin için bile ifade ettiği bir mana vardır, bunu duyurmaya geldik size!” demeye kadar…

Belki kimisi de bu mülahaza ile çantasını eline almış, bu niyet ile yola çıkmış; hedefinde bu ufuk var, bu ufku yakalama var, bu gâye-i hayal var. Ama yolun bir yerine kadar ömrü vefa etmiş; dörtte birine, üçte birine kadar… Fakat Allah, niyetlere göre muamele yapar; tamamen onun o ufka varmış olması mülahazası ile ona muamelede bulunur. “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır!” beyanı Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait. إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى Buhari’nin ilk hadisi; seyyidinâ Hazreti Ömer rivayet ediyor. “Ameller, niyetlere göredir; kim, neyi niyet ediyorsa, Allah, onu verir!” Bazen hiçbir şey yapmayabilirsiniz, çantanızı elinize aldınız, arabaya bindiniz, bir trafik kazasında ruhunuzun ufkuna yürüdünüz; Cenâb-ı Hak, sizin hedefinize göre size muamele yapar. (Bakınız: وَمَنْ يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللهِ يَجِدْ فِي الْأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللهِ وَكَانَ اللهُ غَفُورًا رَحِيمًا “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne kavuşma (ve onların rızası istikametinde) hicret için evinden çıkar da daha yolda iken ecel gelip kendini yakalarsa, hiç şüphesiz (o da mükâfatı hak etmiştir) onun (geçmiş günahlarını affetmek ve) mükâfatını vermek Allah’a aittir.)” (Nisâ, 4/100)

İşte belli bir dönemde böyle “ihtiyârî hicretler” oldu. Gönül rızası ile gittiler; coğrafyada yerlerini bilmedikleri yerlere gittiler. Gittiler, orada “Öğretmenlik yapacağız, rehberlik yapacağız, okul açacağız!” dediler. Fakat hırpânî binalar içinde okul nasıl açılır?!. Vakıa… Vakıadan bahsediyorum; orada birer ırgat gibi çalıştılar. Birisinin bir hatırasını -antrparantez- arz edeyim: Sevdiği insanlardan birisinin böyle bir yere gittiğini duyuyor. Ben de o zatı tanımıştım, tanıma şerefine ermiştim. Bir yönetim kurulu başkanı, zenginlerden birisi idi. Onun tanıdıklarından bir tanesi de bir yere gitmiş. Gittiği yerde de müdür olmuş. “Ben onu gittiği yerde, vazife başında bir göreyim!” diyor. Giriyor o binanın içine, soruyor “Falan nerede?!” diye. Diyorlar ki “İşte falan yerde!” Sorduğu kişi o müessesenin müdürü, başına da kâğıttan bir şey koymuş, elinde fırça, duvarları boyuyor. Onun gönlünü fethetmeye yetiyor bu, onu öyle görünce.

Bütün bunlar, göze alınarak gidildi. Bu “ihtiyarî bir hicret” idi. Mercûhun, râcihe tereccüh etmesi cihetiyle, hani bu bir yönüyle “râcih” bir mesele idi. Gün geldi, bu arkadaşlar, Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği şeyi yaptılar. Hiç kimse -ne de Kıtmîr- bu olup biten şeylerin onda birini kendine mal etmesin!.. Okulları açan, O (celle celâluhu) idi; gönüllerde size sevgi kapılarını açan, O idi. إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecektir (de onlar her tarafta kabul göreceklerdir.)” (Meryem, 19/96) İman edip sâlih amel yapanlara, yerde-gökte sevgi vaz’ edilir. Onlar, gittikleri her yerde hüsnükabul ile karşılanırlar. Yapan, O (celle celâluhu) idi; sevdiren, O idi; o binaları size verdiren, O idi. Bunu böyle bilen, böyle gören hiç kimse -zannediyorum- Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı Sübhâniyesinin tezahürü olarak bize lütfettiği o eğitim müesseselerine sahip çıkmaz, hiç kimse de sahip çıkmasın!.. Allah’ın lütfettiği müesseselerde benim de bir hissem varmış gibi görünmeye ne hakkım var?!. Ve zannediyorum hiçbir arkadaşım, bu mülahazanın ötesinde-berisinde bir düşünceye sapmamıştır, Allah’ın izniyle. Sapsalardı, o geniş coğrafyada Cenâb-ı Hak, o imkânları vermezdi onlara.

   İslam dünyasında bazı yerler ve bir kısım dostlar imtihanı kaybettiler; ikiyüzlü kimselerin imanına kandı, kendi nesillerinin imdadına koşanları yüz üstü bıraktı ve hatta samimi Hak erlerini eşkıya ile pazarlık konusu yaptılar.

Böyle “ihtiyarî hicret” ile bu “göç”ü taçlandıran insanların, çok önemli hizmetlere vesile olmalarının yanı sıra, bir de karşılarına ifritten düşmanların çıkmasına ve onların yaptıkları şeyleri tahrip etmesine rağmen, hâlâ yerlerinde sâbit-kadem olmaları ve bu işi devam ettirmeleri, onlar için öyle yüksek bir pâyedir ki!.. Zannediyorum, gittikleri yerde hiçbirinin dikili bir taşı olmamıştır. Kendilerine güvenerek söylüyorum bunu. Ve zannediyorum “Vardır diyen insan, parmak kaldırsın!” desem, burada parmak kaldıracak bir insanın bulunacağına ihtimal vermiyorum. Çünkü giderken “lillâh, li-eclillah, li-vechillah” Hak rızası için gitmişlerdi. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق “Allah’ım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” deyip gitmişlerdi. Onların bu küçük adımlarına -kendilerine göre büyük adım ama sebepler açısından bu küçük adımlarına- Cenâb-ı Hak da başları döndüren eltâf-ı Sübhâniyede bulunmuştu; hem öyle bulunmuştu ki!..

Bugün bir kısım kimseler, onu tahrip için koşuyorlar. Tahrip çok kolaydır; böyle bir binayı bir tane çocuk, yerle bir edebilir. Ama böyle bir binanın yapılması… Şu bina, beş-altı senede, işte o fedakâr kardeşlerinizden birinin, bir yerde kazancıyla -müteahhitlik yapıyordu, onun kazancıyla- yapıldı. Parça parça gönderdi, beş-altı senede bitti; bildiğiniz, çoğunuzun bildiği bir kardeşiniz sizin. O da öyle hicret etmişti; şimdi bu defa da başka bir yere hicret etti; o hicreti değerlendirmeye. Bir zaman “ihtiyarî bir hicret” yapmıştı; şimdi de “ızdırârî/cebrî bir hicret”. Allah, bazılarına böyle iki hicretin sevabını birden lütfediyor.

Tamir çok zordur, tahrip çok kolaydır. Tahribe çalışıyorlar ama o çatlak seslerin müessir olduğu yerleri saymaya kalksanız, on tane yer ya vardır ya da yoktur. Fakat burada kemâl-i teessüf ile ifade edeyim ki, bazı İslam dünyası imtihanı kaybetti. İslam dünyasından bazı ülkeler, Kapadokya’daki insanların imanına inanarak kaybettiler; bu imtihanda kaybettiler. Bir gün, olup-biten şeylerin yanlış olduğunu anlayıp, nedâmet duyacak, “Keşke, keşke!” diyecekler; fakat şu anda yaptıkları tahribatın hesabını Allah soracak; “Niye şeytan ve şeytanın avenesine inandınız? Neden bu samimi arkadaşların samimiyetine güvenmediniz, onlara bel bağlamadınız?” diye soracaktır.

Evet, onlar, tamir için gitmişlerdi. Geçen gün bir arkadaş, bir yerden “cebrî bir çıkış” ile çıkmıştı, geldi buraya. Orada başından geçenleri anlattı, beni de ağlattı: “Beni ayırıyorlardı…” dedi. Almışlar kontrol altına… Birkaç yerde olduğu gibi, uçağa gizli bindiriyor, Türkiye’ye gönderiyor, içeriye aldırıyor ve tazyike maruz bırakıyorlar. İnsan kaçırma… “Haramîlik” denir buna. Ali Baba’nın eşkıyası, bunu yapmamıştır. O arkadaşı da kaçırıyorlar, fakat o ülkenin insanlarından, önde gelenlerinden birinin hanımı devreye giriyor, kontrol altına alıyor, sonra başka bir yere uçağa bindirip gönderiyor. Orayı demede bir beis görmüyorum: Dubai’ye gönderiliyor. Dubai’den de buraya geliyor: “Kurtulmama vesile olan şahıs bana dedi ki ayrılırken: ‘Ayrılın buradan! Yoksa sizi yine kaçırırlar!’ Çok ağladım, ‘Ne olur, hizmet ettiğim bu yerden beni ayırmayın!’ diye, ‘Burada hep kalmak istiyorum!’ dedim. Ama dediler ki, ‘Güven veremiyoruz size; bu adamlar, yine aynı kötülüğü yapar!’ -Endonezya’da olduğu gibi, Pakistan’da olduğu gibi, Fas’ta, Tunus’ta, Cezayir’de olduğu gibi.- ‘Tutar, eşkıyaya teslim ederler sizi! Eşkıyanın da ne yapacağı belli değil!..’ dediler.”

Çünkü zindanlarda ölen insanların sayısı belli değil. İşkenceden aklını kaybedenlerin sayısı belli değil. “Konuşturalım!” diye uyuşturucu verildiğinden, aklını kaybeden insanların sayısı belli değil. Kaçırılıp dağlarda işkenceye tabi tutulup sonra ormanın içine atılan insanların sayısı belli değil!.. Kendi ülkesine dâussıla duygusu ile burnunun kemikleri sızlaya sızlaya giden insanların başına bunlar geliyorsa…

Samimi duygular, samimi hisler, diyorlar ki: “Vallahi ne kadar dikkat etsek, sizi burada koruyamayız! En iyisi siz de ayrılın gidin!” Arkadaşımız, “Beni hizmet yerimden ayırmamaları için hıçkıra hıçkıra ağladım!” derken, yine benim yanımda da ağladı burada. Tabii her gün böyle bir şey gelince… Kıtmîr de çok hassas!.. Hani yanında toptan-tüfekten bahsedilince büzüşen çiçekler var ya!.. İşte onlar gibi, kalbimin birden bire ritmi değişiyor. Dün de öyle ritmi değişti, kendimi odama kapadım, “Sana inziva gerek!” dedim.

   Bir yanda, İslam dünyasından çokları zulme göz yumup ortak olurken, diğer tarafta insanlığını ortaya koyan ve “cebrî hicret” muhacirlerine kol kanat açan kimseler var; insanca davrananların civanmertlikleri katiyen boşa gitmeyecektir!..

Şimdi de “cebrî hicret” zamanı. Belli bir dönemde gidilmeyen yerlere, arkadaşlarımız hicret ettiler. Mazlumiyet, mağduriyet, hal ve temsil dili ile… Öyle bir lisan ki, bütün dünya duydu; çoğunuzu ismiyle, resmiyle, konumuyla ezberledi. Ve ciddî bir güven duygusu ile, istintak zeminlerine aldı, “Yahu konuşun Allah aşkına; başınıza gelen nedir?!” falan dediler. “Size ne yapabiliriz?” O mahrumiyeti, mağduriyeti görünce, ceplerinden çıkardı, evlerinin anahtarlarını verdiler. Verecekleri anahtar yok ise, “Siz bir yerde bir ev tutun, kirasını biz veririz!” dediler. Bunu Almanya da yaptı, Kanada da yaptı, kısmen Fransa da yaptı, Amerika da yaptı, yaptı; değişik yerler yaptılar. İslam dünyası ise yattı, büyük çoğunluğu itibarıyla, bu mevzuda. “Yapan”ın yanında “yatmak” ne kadar ayıptır!..

Biri yapıyor. O birinde sizin inandığınız çerçevede inanılması gerekli olan şeylere inanma yok; fakat “mü’min sıfatı” var. إِنَّ اللَّهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ Allah, sizin şekillerinize, kimliğinize -“Türk”üm! “Kürd”üm! “Arnavut”um! “Boşnak”ım! “Laz”ım! “Gürcü”yüm! Bilmem neyim!.. demenize- değil, kalbinize bakar, oradaki insanlığınıza bakar, inancınıza bakar. Hazreti Pîr diyor ki: “Her mü’minin her sıfatı mü’min olmadığı gibi, her falanın da her sıfatı kâfir değildir!” Mü’min sıfatı… Ve bir fetret dönemi olması itibarıyla, Müslümanlığı hakkıyla temsil eden, hal dili ile anlatan insanların olmadığı, kâmil mü’min kahtının (kıtlığının) yaşandığı bir dönemde, öbür âlemde Allah’ın onlara nasıl muamele yapacağını, bugün söylemek, zordur; bağışlayın, atmasyon olur, belli değil.

Ebu Tâlib, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ dememişti. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) hep göğsünü germiş, O’nu korumuş, kalkan gibi olmuştu. Hazreti Pîr’in ifadesine göre, “… Makbul bir iman getirmemesi üzerine Cehennem’e gitse de, yine Cehennem içinde bir nevi hususî Cennet’i, onun hasenatına mükâfaten halk edebilir. Kışta bazı yerde baharı halk ettiği ve zindanda -uyku vasıtasıyla- bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî Cehennem’i, hususî bir nevi Cennet’e çevirebilir.” لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demediğinden, koyar bir yere, öyle demeyenlerin yerine koyar; fakat orada ona bir Cennet hayatı yaşatır!..

Hani Kıtmîr’in düşüncesi, Hazreti Ebu Bekir’in düşüncesidir: Mekke fethini müteakip babası Ebu Kuhâfe’nin elinden tutup Efendimiz’e getirdiğinde ağladı hıçkıra hıçkıra. “Niye ağlıyorsun?” sorusu karsısında dedi ki: “Babamın yerine, Ebu Tâlib’in getirilmesini ne kadar arzu ederdim?!.” Sultanım! Bir o kadar da benden al! Benim Efendim’e sahip çıkan, geçtiği yoldan bir dikeni kaldırıp atan kimseye bile canım feda olsun!..

Evet, birileri böyle, bağırlarını açıyor, size sahip çıkıyor, “Aman gelin!” diyor. Hatta şimdilerde diyorlar ki: “Konumunuz itibarıyla, şurada çalışabilirsiniz. Hukuk eğitimi mi gördünüz? Şu süreçten geçtikten sonra, burada siz, uzmanı olduğunuz o alanda vazifenizi yapabilirsiniz! İş mi yapıyorsunuz, biri ile şurada başbaşa verince, şu işi yapabilirsiniz!” Böyle demek suretiyle… Mekke’de, mü’minlerin kaybettiklerine mukabil, Medine’deki Müslümanların, sinelerini açıp, bağ ve bahçelerine onları ortak yapmaları gibi, her yer, bir “muhâcer” yeri oldu ve giden muhacirler, orada âdeta bir Ensar muamelesi gördü. Bağırlarını açtılar. Kafaları karıştırılanların dışında herkes, bağrını açtı, onlara “Hoş geldiniz, safâ geldiniz!” dedi, hoş-âmedîde bulundu.

Bunlar, boşa gitmez. Başkaları ne iddiada bulunursa bulunsun; “Müslümanlık!” desin, ara sıra abdestli-abdestsiz camiye gitsin, Müslümanlığa ait değerleri -esas- dünyevî ve siyasî saltanatı için birer “argüman” olarak kullansın. Bunlar, yalancılık vadilerinde akan kirli mâîler gibi akıp gidecek; fakat insanca davranan kimseler, insanlıklarının mükâfatını mutlaka öbür âlemde göreceklerdir.

   Bu dönemde dünya sizi duydu; bir tanıma, bir saygı, bir merak ve aynı zamanda bir kafa karışıklığı var; şimdi size özellikle hal ve temsil diliyle hakikatleri anlatmak düşüyor.

“Cebrî hicret”in karşılığında da madem dünya sizi duydu, tanıdı… Mesela, bir Kıtmîr ile tanışıklık… Hesap edin!.. Ha, bunu söylemeden hicap duyuyorum, nefsim adına da söylemiyorum. Bütün meziyetim ne, biliyor musunuz? Sizin gibi nurefşân bir cemaatin içinde bulunmak. Ulûfe-i şahaneleri oluyor ya hani padişahların, burada… Mahşerde kendimi sizin saflarınızın arkasında hissediyorum. Size Cenâb-ı Hak diyor ki: “Haydi, hepiniz girebilirsiniz, köprüyü geçtiniz!” Ben de geliyorum; geçerken orada, bana bir de tokat aşk ediliyor, “Yaramaz, sen de geç!” deniyor. Kendime hep öyle baktım.

Şimdi birileri sizi “terörist” (!) ilan ediyor. Ben, hayatımda bilerek -yemin ederim- bir karıncaya basmadım, yemin ederim!.. Bir arının ölümü karşısında yarım saat ağladığımı yakın arkadaşlarım bilirler. Öldü; bal peteği üzerine koydum, yemiyor; su döktüm, baktım yine yemiyor. Oturdum bir kenarda, hıçkıra hıçkıra ağladım. Bir canlı; tabiatın bir parçası; ekosistem adına çok önemlidir. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Ruhum, bu!.. Hiç birinizi bu duygunun, bu düşüncenin dışında göremem. Belki bana dersiniz ki, “Sizin yaptığınız o şeyler çok küçük şeyler; biz daha âlâsını yapıyoruz bu meselenin, Allah’ın izniyle!” Ama bu ruhu, bu anlayışı, bu düşünceyi taşıyan insanlara “terörist” (!) diyorlar. Fakat Almanya’ya giden, Amerika’ya ilticaya eden, Kanada’ya giden insanlar, gelip Kıtmîr’in yanında duruyorlar, fotoğraf çektiriyorlar. “Referans” diyorlar; “Demek ki sen de bu cemaat, bu hareket içindeymişsin!” falan… Belki bazı yerlerde imtihan ediyorlar: “Son sohbetlerinde Kıtmîr ne konuşmuştu, ne demişti?” O konuşmayı söyleyene “Sen geç, bitti senin işin!” diyorlar. Birileri, yerin dibine batırırken, başka birileri, başlarına taç yapıyor. Bunlar, boşa gitmeyecektir.

Şimdi böyle bir tanıma var, bir saygı duyma var ve çok ciddî bir merak var. Ve aynı zamanda bir kafa karışıklığı da var. Her insanda şöyle-böyle bir paranoya duygusu vardır. Ama şimdi reklam ile yapılması imkânsız olan böyle bir duyurma da söz konusu. Trilyon verseydiniz, reklam ile kendinizi bu ölçüde duyuramazdınız. Penguenlere kadar herkes duymuştur bunu; bağışlayın, boz ayılara kadar hepsi duymuştur bunu. Şimdi onlar merak ile sizin üzerinize eğildiğine göre, size, sizin değerlerinizi hâl ve temsil diliyle anlatmak kalıyor. Böyle bir fırsat!.. Öyle bir fırsat ki, Allah’ın fırsatı… “Bir insanın hidayetine vesile olma,” imana doğru ona bir “adım” attırma, “yığın yığın koyunlardan, koyun sürülerinden daha hayırlıdır.” Bu, sıhhatli hadis; zayıf hadiste, “…üzerine güneşin doğup-battığı her şeyden hayırlıdır.”

İslam’a doğru bir adım attırmak… Biri, dörtte dörtlük olur, tam sizin gibi. Çok, sayıları… Misyonerlik yapmıyorsunuz; hâlinizi, temsilinizi ortaya koyunca, “Yahu ne güzel şeymiş, niye biz şimdiye kadar bunu duymadık? Neden buna karşı alakasız kaldık?!.” falan diyorlar. Bazıları da diyorlar ki -mesela- “Yahu bunu da bizimkinin yanında kabul edelim!” İsevî ve aynı zamanda Müslüman!.. Böyle diyen, çok; Fakir de değişik kimselere -bu mevzuda- rastladım. Hazreti Pîr de buna işaret ediyor. Bu da ikinci bir adım, ikinci derecede bir adım oluyor. Birileri de sizin o güzel hal ve temsillerinize bakarak diyorlar ki: “Dünya sulhu-salâhı adına bir şey olacaksa, bu insanlar ile omuz omuza vermek suretiyle bu büyük proje gerçekleştirilebilir!” Bu da bir kazanım. Birileri ise diyorlar ki, dördüncü derecede, belki en uzak olanlar: “Vallahi, tepelerine balyoz ile vursanız, problem olacağa benzemiyorlar bunlar! Dolayısıyla cihanın sulhu-salâhı adına, bunlara ihtiyaç var!” Ve bütün bunlar, nezd-i Ulûhiyette kıymet ifade eden, Allah’a doğru yaklaşma adına çok önemli faktörlerdir.

   Takibe uğrayan, hapse atılan, hicrete zorlanan ve gurbet içinde gurbetlere maruz bırakılan Hak erleri ağaçlardan ders almış gibi davranıyorlar; şiddetli fırtınalar karşısında devrilmemek için, din ü takvada daha bir derinleşiyorlar.

Şimdi, “cebrî hicret”i bu istikamette değerlendirme çok önemlidir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Allah, sizi duyurdu; “hareket” diye duyurdu, “cemaat” diye duyurdu. Sizin o mevzuda da bir iddianız yoktu. Kıtmîr, bu meseleyi ifade ederken, Hazreti Muhâsibî’nin ifadesiyle anlattım. Hazret, Allah ile irtibatı açısından “fenâ-fillah, bekâ-billah/maallah/anillah” ufkunun âbide kahramanlarındandır. Muhasebe mevzuundaki değerlendirmeleri hakkında günümüzdeki teologlar, “Okutulmasın! İnsanın Müslümanlık adına ümidini baltalıyor!” diyorlar. Öyle derindir; aklından geçen şeyleri bile günah sayıyor. O, “Kur’ânî makuliyet” tabirini koyuyor ortaya. Kur’ânî makuliyet… Hareket, hiç kimsenin babasının malı değil. Ben “Bu işte, üç tane insan, benim dediğim ile oldu!” falan diyemem. Fakat Allah’ın lütfedip ortaya attığı bu Hizmet felsefesi, Hizmet düşüncesi, meselenin makuliyeti, Kur’ânî makuliyet, İslamî makuliyet; işte onun etrafında bir araya gelen insanlar… Hareket, bu; cemaat de bu!

Hiç kimse bir cemaat olma iddiasında değildi. “Bu hareketin adamlarıyız!” Böyle bir aidiyet mülahazasına da girmemişlerdi. Çünkü onlar biliyorlar ki, aidiyet mülahazası içine girmek, enâniyet-i şahsiyeyi tetikleyen, büyüten, abartan bir faktördür. Benlikten uzak durmanın yollarından bir tanesi de, bir yere, bir güce, bir kuvvete dayanmamadır. Esasen, biz, sadece Allah’a dayanmışızdır. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ، كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ Cennet malzemelerinden, silahlarından, gücünden, kuvvetinden bir güç, bir kuvvettir: Lâ havle ve-lâ kuvvete illâ billah!” اَللَّهُمَّ أَيِّدْنَا بِحَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ım!.. Ey Erhamürrâhimîn, ey İzzet ve Celâl Sahibi Rabbim. Bizi havl ve kuvvetinle destekleyip te’yîd buyur.” Böyle bir duygu etrafında bir araya gelmiş insanlar, meselenin makuliyetine binaen. Hiç kimseye sormamışlar, hiç kimse ortaya bir şey koymamış; “Bir yerde de ben bir okul yapayım!” demiş, gitmiş, okul yapmış; “Öğretmeniniz var mı? Verin buraya!” demişler.

Fakat şimdi bunlar, bir yönüyle, birilerine muhalif bir cephe gibi adım adım takibe tabi tutulmuş; yakalandıkları yerlerde derdest ediliyor, çilehanelere atılıyorlar. Bununla beraber, Cenâb-ı Hakk’ın âfât, mesâib ve belâları karşısında, ağaçlardan ders almış gibi davranıyorlar. Büyük bir zatın ifadesi: “Eğer Allah’ın gazabından korkuyorsan, emirlerine sımsıkı sarıl! Ağaçlar, değişik fırtınalar karşısında devrilmemek için, yerin derinliklerine doğru sürekli kök salar dururlar!” diyor. Allah’ın azabından, belâ ve musibetinden korkuyorsan, şeriatın, dinin emirlerine sımsıkı sarıl; Allah’a tevekkül, teslim, tefviz ve sikada bulun! Ağaç, şiddetli fırtınalar karşısında, devrilmemek için, yerin derinliklerine doğru kök salar. Onlar da imanın derinliklerine öyle kök salmışlar ki, Allah’ın izni ve inayetiyle, “Allah’a binlerce hamd u senâ olsun!” mesajını gönderiyorlar: “Teheccüd namazını kılamıyorduk, kılıyoruz elhamdülillah! Beş günde bir hatim yapıyoruz. Namazlarımızı hep cemaat ile kılıyoruz. Tesbihât’ta kusur yapmıyoruz. Elimizden geldiğince bize ulaşıyorsa şayet, müzakereli şeyler yapıyoruz!..” diyorlar. Çok sağlam bir moral ile dimdik duruyorlar, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Burada bunu da antrparantez ifade edeyim: Cenâb-ı Hakk’ın size ve onlara o ekstradan lütfu olmasaydı, بِحَيْثُ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Gözlerin görmediği kulakların duymadığı ve insan aklının almayacağı bir şekilde” ihsanları olmasaydı, böyle sabit-kadem durulamazdı. Öbür tarafta hazırladığı şeyler adına, Kudsî Hadis ifade ediyor bunu; buradaki eltâf-ı Sübhâniye adına da denebilir: Gözün görmediği, kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin, -Jules Verne gibi tasavvur ve tahayyülü çok geniş insanların bile- aklına gelmeyen şeyleri, Allah, lütfediyor, adeta hayranlıktan bayıltıyor sizi.

Allah (celle celâluhu), onlara öyle bir moral veriyor ki orada; orayı Medrese-i Yûsufiye görüyorlar. Zâlimin işini kolaylaştırmak, zulümdür! Elden geldiğince onların kafasını karıştıracak şeyler yapmak lazım. Zaten kafaları karışıktır, gayr-ı meşru yollar ile elde ettikleri şeyleri “kaybedeceğiz” diye o işin korkulu rüyalarını görüyor ve paranoyaları ile o meseleyi genişlettikçe genişletiyor, kabir azabını çekiyor gibi çekiyorlardır. Kabre inançları var mı, yok mu; onu bilemem. Abdestsiz, camiye gidebilirler; fakat kabre, kabrin ötesine inanma, ayrı bir meseledir.

Bugün kabre koyduğunuz insan -bana öyle fısıldadılar- vefat ederken, “Çantama bakın, bir şey varsa, şurada kullanın!” demiş. İşte bu, sizin ruh dünyanıza ait şeylerin soluklarıdır. Zannediyorum, hanginizin gönlüne -bir yönüyle- bir dedektör ile girilse, aynı ses, aynı soluk alınacaktır, aynı şeyler dinlenecektir, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Evet, işi uzattım ve kendime göre bazı şeyler mırıldandım; kusura bakmayın, beni affedin!.. Allah, sizi burada uzun ömür ile serfirâz kılsın! Hizmet-i İmaniye ve Kur’âniyede dâim kılsın! Nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde istihdam etsin, inşaallah. Ve iman ile öbür tarafa göçmeye muvaffak eylesin. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın Livâu’l-hamd’i altında, beşâşet içinde, bişâret içinde orada Cenâb-ı Hakk’ın çok farklı eltâfını bekleme şerefiyle şereflendirsin. Vesselam.

Kırık Testi: Toplum-Devlet İlişkisi Üzerine Bazı Mülâhazalar

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Dinimiz, hayatın tam bir “denge” içinde sürdürülmesini sağlayacak prensipleri ihtiva etmektedir. Bu perspektiften toplum-devlet münasebetinde devletin yeri ve konumunu değerlendirir misiniz?

Cevap: İnsanlık tarihinde bazı dönemlerde devletler açıkça kutsanmış, mukaddes kabul edilmiştir. Mesela, “Roma İmparatorluğu”nun “Kutsal Roma İmparatorluğu”na dönüştürülmesi saray otorite ve baskısı altındaki bazı din adamları eliyle gerçekleştirilmiş, tarihe teokratik sistemin bir misali olarak geçmiştir.

Kutsal Roma İmparatorluğu’nun idare sistemi, ilâhî metinlere, ilâhî kaynaklara dayanarak tesis edilen bir sistem değildir; daha ziyade o dönemin şartlarına göre bazı din adamlarının ortaya koydukları içtihatlardan doğan kanunlar mecmuasına dayalı bir sistemdir. Bu sistemde devlet, ruhban sınıfının siyasî hâkimiyetine bağlı olup bir kısım kilise babalarının otoritesinin üstünlüğü esasına dayanır ki bu tam olarak bir “teokratik rejim”i hatırlatır. Daha sonraki dönemlerde de devletin kutsandığı vâkidir. Hatta farklı coğrafyalarda ve Müslümanların çoğunlukta yaşadığı bazı ülkelerde de devlete ve hükümete yapılan saldırılara karşı bir tepki olarak bir kısım çevrelerce devlet âdeta kutsanmış, takdis edilmiştir.

İdeal Devletin Gayesi

Hâlbuki Müslümanlıkta ruhban sınıfı yoktur. Din adamlarının ağızlarından çıkan “nass” olmadığı gibi, onların kendi hevâ ve heveslerine göre çıkarttıkları kanunların da hiçbir bağlayıcılığı yoktur. İslâm’da ruhban sınıfı olmadığı gibi ruhban sınıfı tarafından kutsallık izafe edilmesiyle ortaya çıkan “kutsal devlet”in de İslâm’da bir yeri yoktur.

Hem İslâm düşünce sisteminde devlet bir gaye değildir; o, insanların saadet-i dareyne ulaşmaları hususunda yardımcı bir araçtır. Görevi ise, insanların her iki dünyada ve ahirette huzur ve saadeti bulabilecekleri bir hayat için zemin hazırlamaktır.

Ayrıca “devlet” dediğimiz sistem netice itibarıyla insanların bir araya gelerek oluşturdukları sistemin adıdır. Dolayısıyla o sistemi oluşturan insanlar hak ve hakikate ne kadar yakın ise o ölçüde o devlet hak ve hakikate yakın; ne kadar da haktan ve hukuktan uzaksa o ölçüde de haktan ve hukuktan uzaktır.

Her devlet, vazifesini her zaman tam yapamayabilir veya vazifesinde kusur edebilir. Râşid Halifeleri istisna edecek olursak, her devirde devletlerin bir kısım hata ve noksanları olmuştur. Emevîlerin de kusurları olmuştur, Abbasîlerin de. İlhanlılar, Karahanlılar, Zengîler, Eyyûbîler ve Selçuklular, devlet vazifesinde yanlışlıklar yaptığı gibi, dört asır boyunca çok geniş bir coğrafyada huzur ve emniyetin soluklanmasına vesile olan Osmanlıların da devlet vazifesinde az ya da çok kusurları olmuştur.

Kargaşadan Nizama Yürünmez

İşte bu noktada meseleye ifrat ve tefritten uzak, umumî prensipler ve küllî bir nazarla bakmak gerekir. Nasıl ki İslâm, ferdi değerlendirirken iyiliklerini alkışlar ve mükâfatlandırır; kötülüklerden sakındırır ve kötülüklerden uzak durmadığı takdirde ötede cezalandırılacağını ifade eder. O, aynı zamanda bir insanın bir kısım yanlışlıkları var diye de onu tamamen ademe mahkûm etmez. Mesela İslâm nazarında insan, iman ettiği hâlde bazen hatalar yapabilir, günahlara girmiş, çirkinlikler irtikâp etmiş olabilir; ama bu çirkinliklere girdi diye o kişi iman dairesinin dışına atılmaz. O inanan insan, yaptığı çirkinlikleri helâl itikat etmediği sürece mü’mindir. Ama işlediği günahlardan dolayı da fâsık mü’mindir, fâcir mümindir ya da zâlim mü’mindir. İşte millet de, devlet de sevapları, hataları ve günahları olan bu fertlerden mürekkeptir. Dolayısıyla fertler gibi devletlerin de alkışlanacak çok güzel icraatları olabileceği gibi, tasvip edilmeyecek hata ve kusurları da olabilir.

Bir devlet, hakka, hukuka, adalete riayet ettiği sürece ona saygı duyulur, icraatları alkışlanır, desteklenir. Ancak apaçık zulme girdiği, adaletsizlik yaptığı durumlarda, “Devlet kutsaldır, ona saygı duyulmalıdır.” denilip zulüm ve adaletsizlik karşısında sessiz kalınmaz. Aksine hukuk ve kanunların çizdiği çerçevede zulüm ve adaletsizliğe engel olma adına gayret sarf edilir. Fakat bu noktada azamî derecede hassas olunması gerekir. Zira bütün toplumu ilgilendiren meselelerde bir yanlışlığı düzeltmeye çalışırken başka yanlışlıklara yol açılmamalı, yanlışlıklar fâsit dairesi oluşturulmamalıdır. İdareye ait hata ve yanlışlıklar düzeltilmeye çalışılırken asla asayişi bozacak bir yola başvurulamaz, gayr-i meşru bir yola tevessül edilemez. Mü’min, emniyet ve güven insanıdır; asayiş ve huzurun temsilcisidir. O, her zaman kanun ve kurallar çerçevesinde hareket eder. O, bilir ki kargaşadan nizama yürünmez. Ancak nizamdan nizama yürünür. Tertip, düzen ve asayiş istiyorsanız, nizamî olmalı, nizamî hareket etmeli ve nizamın yanında bulunmalısınız.

Bu açıdan bakıldığında inanan bir gönül, şartlar ne olursa olsun her zaman nizama, intizama yardımcı olmalı; huzur ve asayişin sağlanması konusunda mensup olduğu devlete elinden gelen her türlü desteği vermelidir. Devleti zarara uğratmak, onu zayıf düşürmek, devletin zaafını ganimet bilerek ondan bir şeyler çıkarmak, bir şeyler koparmak isteyen bir kısım anarşist ruhlara katiyen fırsat verilmemelidir. Ülkede anarşi çıkarsa, çarşı-pazara başıboşluk ve kargaşa hakim olursa, o kargaşa içinde hiç kimse iflâh olmaz; anarşi seylapları herkesi önüne katar sürükler, millet de, devlet de sürüklenir gider. Sonra o tahribatı bir daha da önleyemezsiniz. Aynı zamanda, sizin daha aydın fikirleriniz, devlet adına daha parlak projeleriniz olsa bile o yıkıntı üzerinde onları hayata geçirmeniz de mümkün değildir. Daha mükemmele yürümek istiyorsanız yine şöyle-böyle mükemmele yakından başlamanız iktiza eder. Meseleyi kargaşada boğduktan sonra mükemmele ulaşamazsınız. Kemâle ulaşmak, en iyiyi yakalamak da tedricîdir, en kâmil olana doğru adım adım ilerlenir; bir adım mükemmel, bir adım daha mükemmel, bir adım daha mükemmel… İşte bu zaviyeden de, yanlışlıkların düzeltilmesi konusunda devlete arka çıkmak, devletin yanında olmak, gelecek vaat eden bir projesi varsa onu rical-i devletle paylaşmak mü’minin şiarı olmalıdır.

Devlet Bize Karşı mı?

“Fakat çok defa en olumlu hareketlere bile karşı çıkanlar var. En masum hizmetlerde bile bir garaz arıyorlar!” diyebilirsiniz. Ben, devleti teşkil eden müesseselerin size-bize, falana-filâna karşı olduğu kanaatinde değilim. Bazı müesseselerde çığırtkanlık yapan, sürekli sesini yükselten ve başkalarını sese boğan, gürültüleri faaliyetlerinin çok önünde bir kısım kimseler, size devlet gibi görünüyor olabilir. Size karşı olan devlet değildir, halkı iğfal ederek devletin içine çöreklenen menfaat şebekesi bir gruptur. Dolayısıyla, millet için hayatî ehemmiyeti olan çok önemli bir müesseseyi karşınızdaymış gibi görmek büyük bir hatadır. Böyle bir hatadan hareket ederek onu takbih etmek, kötülemek, sürekli tenkitlerde bulunmak, o da ikinci büyük hatadır.

Diğer taraftan, ülkesini ve milletini seven, evrensel hukuk içerisinde hareket eden devlet ricali, yapmaya çalıştığımız hiçbir güzel faaliyete karşı çıkmıyor, aksine hepsini alkışlıyor, destekliyor. Zira -Rabbimize hamdolsun-  biz, millet için kalbi sevgiyle çarpan, sinesi pırpır atan; millete hizmetten başka bir şey düşünmeyen insanlarız. Şahsımız, yakınlarımız veya sevenlerimiz adına, bir arpa kadar bir menfaat mülâhazamız olmuşsa bunu ispat etsinler. İspat etsinler de, biz de gidelim Kaf Dağı’nın arkasını mesken tutalım, onlar da bizden kurtulsunlar. Ama bunu hiç kimse ispat edemeyecektir. Çünkü zerre kadar bir menfaat mülâhazamız olmadı. Allah rızasının haricinde hırsla talep ettiğimiz bir şey olmadı. O rızayı da Allah’ın yüce adını bir bayrak gibi dünyanın dört bir yanında dalgalandırma vesilesinden başka bir yolla da tahsil etmeyi asla düşünmedik. Âlem bilsin, yedi dünya bir kere daha duysun bunu. Elhamdulillâh, bu konuda yüzümüz aktır; milletimize ve insanlığa hizmet yolunda Cenâb-ı Hakk’ın, “Ben, sizden razıyım.” demesini ummaktan başka bir mülâhazamız olmadı ve –inşâallah– olmayacaktır.

Bu açıdan, kimsenin bizim karşımızda olmaya, bizi istememeye hakkı yoktur. Bilinmedik bir kısım kaprislerle, bazı pespaye hislerle, faziletleri kendi mallarıymış gibi gören, “Falan-filân da kim oluyor ki böyle dünya çapında önemli işler başarıyor? Dünyanın neresinde hangi iş başarılırsa başarılsın onun bize mâl edilmesi, bizim eserimiz olduğunun ilân edilmesi lâzımdır.” şeklinde düşünen, başkalarının meziyetlerine, faziletlerine tahammülü olmayan akıl hastası bazı kimseler varsa devletin içinde, işte rahatsız olanlar onlardır. Böyle üç-beş tane sergerdana bakarak, oligarşik bir azınlığın bu mevzudaki çirkin tavrına takılarak koskocaman bir devlet müessesesi hakkında olumsuz düşünceler içine girmek doğru değildir.

İthamlar ve Gurbet

Soru: Muhterem Efendim, devlete ve rical-i devlete karşı bakışınız bu iken, hatta bundan dolayı bazı dindar insanların bile ağır tenkitlerine maruz kaldığınız hâlde, bazı çevrelerce “devleti bölmeye çalışan bir insan” olarak itham edilmenizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben, bu işin ilk mağduru olmadığım gibi, son mağduru da olmayacağım. İnsanlık tarihi, hep bu türlü mağdurlarla doludur. Hazreti Nuh (aleyhisselâm), karalardan sonra denizlerde de ürperten bir seyahate katlanmış. Arz üzerinde dolaşmaktan men edilince sular üzerinde yoluna devam etmiş, doğup büyüdüğü yerlerden ayrılmış ve takdir-i ilâhîye rıza içinde bir dağın başında ârâm eylemiş. Hazreti İbrahim (aleyhisselâm), Babil, Hicaz ve Kenan diyarı deyip, durmadan mukaddes göç nöbetleri yaşamış. Hazreti Musa (aleyhisselâm), daha kundaklara sarılıyken anne evinden Firavun’un sarayına göçmüş, daha sonra Mısır ve Eyke arasında hep mekik dokumuş durmuş. Hazreti Mesih (aleyhisselâm), henüz azize annesinin kucağındayken yolculuklarına başlamış, önceki peygamberlerin geçtiği bütün köprülerden o da geçmiş. Hazreti Zekeriya (aleyhisselâm) ve Hazreti Yahya (aleyhisselâm) gibi bazı peygamberler ise göç imkânı bile bulamamış, yakalandıkları yerde haklarındaki idam fermanı infaz edilmiş. Peygamber Efendimiz de (aleyhi ekmelüttehâyâ), nebilerin ve velilerin ortak kaderi olan mukaddes göç zamanı gelince Mekke-i Mükerreme’den ayrılmış, Sevr Dağı’ndan bir kere daha köyüne dönüp bakmış, “Ey Mekke, kavmim çıkarmasaydı senden hiç ayrılmazdım.” (Tirmizî, menâkıb 68; İbn Mâce, menâsik 103; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/305) deyip hicranla hicret diyarına yürümüş…

Evet, i’lâ-yı kelimetullah yolunun yolcuları, “bir ân belâ-yı dertten cüdâ” kalmadı. Ebû Hanîfe, saygısızca hırpalandı, zindanlara atıldı ve inim inim inleyerek yaşadı… Ahmet İbn Hanbel, yıllarca âdi bir insan gibi tartaklandı, bayağılardan bayağı işkencelere maruz bırakıldı… Serahsî, el-Mebsût isimli eserini hapsedildiği kuyu dibinde te’lîf etmek zorunda bırakıldı… Ve Bediüzzaman Hazretleri’nin, kendisine yapılan eza ve cefayı ifade eden, “Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım.” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller)) sözleri…

İşte, çile, ızdırap, gurbet… Bunlar tebliğ ve temsil mesleğindeki herkesin ortak kaderidir; benim şu anki mağduriyetim de hemen hemen seleflerimin bütününün uğradığı bir mağduriyettir. Bu noktada, bazı anlayış fukaraları veya çarpıtma ustaları için belirtmekte fayda var: Ben, kendimi burada andığım peygamberler veya veliler makamında görüyor değilim. Sadece onların adını ve yaşadıklarını hatırlatıyorum. Zira onlar, her mü’min için örnektir, rehberdir. Onların yolunu takip etmek, yaşayışımızı yaşayışlarına benzetmek kurtuluşumuzun vesilesidir.

Aczinin ve fakrının farkında olan sıradan bir insanım. Dolayısıyla bazı ithamlar, tabiî ki beni çok üzüyor, ruhuma pek ağır geliyor. Fakat bir mü’min, her şeye rağmen Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmalıdır. Nasıl ki, Cenâb-ı Hak, isyankâr, günah tutsağı, âsi kullarına bile kulu, mahlûku nazarıyla bakıyor, onları da yedirip içiriyor. Mü’min kul da başkalarına bu zaviyeden yaklaşmalı. Haksızlıklar, zulümler ve zorbalıklar karşısında çok bunaldığı anlarda bile, hasımca davrananları, en fazla, Allah’a havale etmeli. “Allah’ım, ehl-i imana karşı düşmanca davrananları Sana havale ediyoruz.” demeli. Şuna-buna takılmadan, zihnini onlarla meşgul etmeden kendi yapması gereken işlere odaklanmalı, doğru bildiği yolda elif gibi dimdik yürümeye devam etmelidir.

449. Nağme: Gurbet, Güzel Ahlak ve Katlanan Vazife

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin rahle-i tedrisinde, tefsir ve fıkıh derslerine ilaveten haftanın iki günü birer fasıl kitap özetlerine ayrılıyor. Türkçe, Arapça ve İngilizce yazılmış dikkate değer eserler talebeler arasında paylaştırılıp sırayla hulasa ediliyor.

Bir-iki haftadır Belagat ile ilgili bir kitap üzerinde duruluyor. Geçen gün “iktibas” konusu işlenirken Ebû Ca’fer el-Endelûsî’nin şu dörtlüğü misal olarak zikredildi:

لَا تُعَادِ النَّاسَ فِي أَوْطَانِهِمْ

قَلَّمَا يُرْعَى غَرِيبُ الوَطَنِ

وَإِذا مَا شِأْتَ عَيْشًا بَيْنَهُمْ

{خالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ}

“İnsanlara bilhassa kendi yurtlarında düşmanca davranma! / Çünkü gurbette yaşayan kimse, çok nadir gözetilir. / Şayet başka bir ülkenin vatandaşları arasında yaşamak istiyorsan, / İnsanlara karşı her zaman güzel ahlaklı ol!”

Dünkü sohbette, muhterem Hocamıza, özellikle küresel bir köy haline gelen dünyada bu sözün neler ifade ettiğini ve farklı ülkelerde yaşayan insanların öncelikle nelere dikkat etmeleri gerektiğini sorduk.

Soru cevap faslından önce, gamsızların çoğunlukta olduğu bir dünyada mukaddes ızdırap yudumlamanın kıymetini anlatan Hocaefendi’nin hem selim vicdanları muhasebeye sevkeden ilk ifadelerini hem de sualimize cevap sadedinde söylediklerini günün nağmesi olarak arz ediyoruz.

Hürmetle…

 

“Kalk Ey Yiğit Uykudan!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

*Kendi yaptığı işi beğenme bir münafıklık alametidir. “Tam münafık olur!” demek doğru değil, alâmet. “Benim yerimde başkası olsaydı, bu iş daha güzel olurdu; daha çaplı olurdu; daha kalıcı olurdu!” mülahazası esas.

Keramet Tâlibi Değil İstikâmet Eri Olmalı!..

*Bu iş bize düştüğünden dolayı, bir tali’sizliğe maruz kalmış demektir. Keşke, kalbi, kafası, hisleri, duyguları, düşünceleri hep O’na müteveccih olan insanların elinde olsaydı! Otururken, kalkarken, göz kırparken, adım atarken hep O’nu mırıldananların elinde olsaydı! Dünyevîliğe dalmayan insanların elinde olsaydı! Şekil ve surete bağlı kalmayanların elinde olsaydı! Taklide kapılıp kalmayanların elinde olsaydı! Anasının-babasının yolunda, çevresinin yolunda; birkaç tane cahil imamın, müezzinin yolunda müslümanlığı bilen, tanıyan ve ona göre müslüman olan kimselerin değil de, hakikaten her gün bir adım daha ileri atarak, bir adım daha derinleşerek, imanda sürekli derinliği derinlik takip ettirerek yaşayan insanların elinde olsaydı… Kim bilir ne olurdu! Kendimize bakışımız böyle olmalı!

*Gökte uçsak bile, “Rabbim! Bu Sana karşı tam kulluk değildi. Ne olacak, ne kerameti var bunun? Hayvanlar da uçuyor!” diyecek kadar yürekli olmak! Gönül insanı olmak! Denizde batmadan yürüyen insanlar, “Ne olacak, köpek balıkları, balinalar da batmadan yürüyorlar.” O da hayvan işi yani. İnsan işi nedir? Seni ahsen-i takvîme mazhar yaratan Allah’tan hiçbir zaman, günün 24 saatinde kopmadan; otururken, kalkarken hep O’nu düşünmek, hep O’nu mırıldanmak.

*Bu, imanın marifetle bezenmesine bağlıdır. İmanlarını marifetle bezemeyen insanlar, yol yorgunluğundan kurtulamazlar! “İnandım” dedikten sonra, -onu isterseniz vicdanın, kalbin kültürü sözcüğüyle tercüme edebilirsiniz- marifet veya irfan ile bezeyerek arif olmak!

Değerlerin Yerini Şekiller Aldı ve Dinin Ruhuna İhanet Edildi!..

*Bizim yitirdiğimiz şeyler, kaybettiğimiz şeyler… İstirdadına (geri almaya, yeniden kazanmaya) ne zaman, kaç sene sonra muvaffak oluruz, bilemeyeceğim, bir şey söyleyemeyeceğim. Ama biz bize ait değerleri asırlarca evvel yitirdik! Onun yerini şekiller aldı! Vesayette dini idare edenler aldı! “Börekçi”ler, börekçilerden sonra çörekçiler, çörekçilerden sonra tatar börekçileri, onlardan sonra pilavcılar, pilavcılardan sonra da kadayıfçılar.. ve böyle gitti. Vesayette dinin canına okundu. Din, siyasî ideolojinin güdümüne girdi. Onlar ne diyorlarsa, din adına, ona “doğru” dendi ve dinin ruhuna hıyanet edildi! Asırlardır böyle!

*Bir de meseleyi bu şekilde ele alan haramîler, “Dinin ruhunu başkaları çaldı” demek suretiyle, hırsızlığı kendileri yaptıkları halde, onu başkalarına nispet etmek suretiyle, o töhmetten sıyrılma gayreti, cehdi içine girdiler. Ve dine yazık ettiler! Din bir muhakeme işiydi, tefekkür işiydi; din bir kalb işiydi; din bir vicdan işiydi; din Allah ile sımsıkı bir irtibat işiydi; din bir muamele işiydi, tavır ve davranışlarında milimi milimine doğru olma; bir sadakat işi, bir istikamet işi, bir hak işi, bir adalet işiydi! Kaçı var günümüzün insanında? Din, ehl-i dünya, cakacı, alkıştan hoşlanan, çalım çatan, Kur’ân-ı Kerim’in “temattî” sözüyle ifade buyurduğu üzere kasıla kasıla gezen, kendini bir şey zanneden, bir şey olduğuna inanan insanların elinde kaldı ve olan dine oldu. Avam halk, yığınlar, kitleler de zannettiler ki, din bunların dediği gibi. Onların dediği gibi değildi! Din, Kur’ân’ın dediği gibiydi! İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığı gibiydi!

*“Sizin üzerinize lazım olan, sımsıkı sarılmanız gerekli olan, Benim yolum, Benim yöntemim” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu, “ve benden sonra da Râşid Halifelerimin yolu.” Kaç tane insan gösterebilirsiniz hayatını Hazreti Ebu Bekir gibi dizayn etmiş götürüyor? Baştakilerden bahsetmiyorum! Onlar bütün bütün vicdanlarını dünyaya kaptırmışlar. Halktan bahsediyorum! Kaç kişi Hazreti Ebu Bekir’in baktığı gibi dünyaya bakmış ve giderken ellerini çırpmış, “Dünya adına her şeyim gitti, hânumânım kalmadı” demiştir? Kaç insan gösterebilirsiniz ki, dünyayı Hazreti Ömer gibi yorumlamış, o da ellerini çırpmış, “Dû-cihândan vazgeçtim, hânumânım kalmadı” demiştir? Hazreti Osman gibi, Hazreti Ali gibi, Hazreti Hasan gibi, Hazreti Hüseyin gibi, Aşere-i Mübeşşere gibi kaç insan gösterebilirsiniz?

“Bugün din gariptir; siyasetin vesayetindekine din denmez; o olsa olsa din gibi bir şeydir!..”

*Din, selef-i sâlihîn tarafından arızasız, kusursuz temsil edildiği şekliyle dindir! İnsanların hevâ ve hevesinin, belli idarî sistemlerin vesayetindeki şekline din denmez. Şayet din ona göre idare ediliyorsa, ona “din gibi bir şey” denir. Bunlar da din gibi bir şey yapıyorlar galiba. Namaz kılıyor gibi yapabilirler, oruç tutuyor gibi, hacca gidiyor gibi yapabilirler. Ama namazlar onlar için sadece bir yorgunluk hasıl eder, oruçları da açlığa vesile olur gider, hacları ise turistik şekilde cereyan eder. Ama onun arkasında onlardan kazanan da kazanır. Hac kervanları teşkil ederler, meseleyi ticarî, turistik bir organizasyon haline getirirler ve vurgun vurgun üstüne yaparlar; dinin sırtından da geçinirler böyle.. ve bu, din gibi bir şeydir, din değildir.

*O saf kitleleri, yığınları aldatan da, onların önünde biliyor gibi görünen, o cehl-i mürekkep, cehl-i mük’ap insanlar.. üç-beş tane kitap karıştırmak suretiyle, “ben dini öğrendim” derler. Nazarînin dışına çıkamamışlardır. Bir dönemde isimsiz müsemmâ, ilklerin yaşadıkları gibi.. onlar o zamanki kalbî ve ruhî hayatı hiç duymamış, hiç yaşamamışlardır. Belli bir dönemde de isim müsemmâ birliği içinde.. tekke ve zâviyenin verdiği o ruhu veya onun kalbe bakan yanlarını da hiç duymamış, düşünmemiş, yaşamamışlardır. Ne gibi yaşamışlardır? Müsemmâsız isim!

*Böylece din bir gurbet yaşıyor. İnsanlığın İftihar Tablosu “Gariplere müjdeler olsun.” buyurur. Dinin gurbet yaşadığı bir dönemde; özüyle ele alınmadığı, tabiata mâl edilmediği, tabiatın bir derinliği haline getirilmediği dönemde din yetimdir, öksüzdür. O dönemde insanlar da öksüzdür. Fakat o dine sahip çıkan insanlar vardır, onu Sahabi ölçüsünde yaşamaya çalışan. O ölçüde yaşanmaz da, yaşamaya çalışan insanlar var. Onlar da kendi dönemlerinde gariplerdir. Anlaşılmaz onların halleri, tavırları. Bir hadis-i şerifte, “Bir insana, dininden, dini yaşayışından, dine bakışından, dini değerlendirişinden dolayı deli demiyorlarsa, o tam dindar değildir” buyuruluyor. Ehl-i dünyanın kıstaslarına, kriterlerine göre farklı olacak. Yani el-alemin böyle villanın, sarayın arkasından koştuğu; paranın arkasından koştuğu bir dönemde, bütün bunları elinin tersiyle itip, aç-susuz hicretleri iktihâm eden; dünyanın değişik yerlerine nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi götüren, (hem de “Ben de sizin gibi düşünüyorum!” diyen insanların o mevzuda köstek olmalarına rağmen.. iğfâl ettiği insanlarla bu oluşumu engellemeye çalışan içteki münafıklarla beraber; münafıkların iğfâline rağmen..) dünyanın dört bir yanına giden insanlar.. onlar, dinin ruhunu götürmeye çalışıyorlar. Evet, din garip, hakiki dini temsil eden insanlar garip! Onlar paralel sayılıyor, başkaları da asıl sayılıyor.

*Yaşamaya gerçek derinlik kazandıran, onun yüksek bir mefkûreye bağlanmasıdır. Öyle yüksek bir mefkûreye.. yıkılmış bize ait değerlerin ikamesine.. kaybettiğimiz şeyleri bulmaya.. başkaları tarafından elimizden alınan, gasp edilenleri istirdat etmeye matuf yaşanıyorsa, yüksek bir mefkûre uğrunda yaşıyoruz demektir. Ama bunun tabiata mâl edilmesi lazım. Böyle bir mülahazaya kendini tam salan bir insan, Boğaziçi’nde bir yalı değil, buradaki Beyaz Saray’ı da verseler, Fransa’daki bilmem hangi sarayı da verseler, bir tükürükle onlara mukabelede bulunur, “Bana Seni gerek Seni” der Yunus Emre gibi; bir kenara çekilir, elinin tersiyle iter yitilecek şeyleri. Ama ne acıdır ki, bu duyguyu, bu düşünceyi bugün söndürmek isteyen sistematik şeyler var. Bütün sistem adeta o ışığı söndürme gayreti, çabası içinde. Fakat antrparantez diyeyim: O hiçbir zaman söndürülemedi, söndürülemeyecek ve kimsenin söndürmeye de gücü yetmeyecektir Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Ey örtüsüne bürünen Nebi! Kalk ve insanları inzar et!”

Soru: Peygamberliğin başlangıcında

يَا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَاَنْذِرْ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ

ayetlerinin nazil olmasının hikmetleri neler olabilir. Bu ayetler günümüzün irşad erlerine hangi mesajları vermektedir?

*Evet, bunlar Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’tan ilk mesajlarını aldığı döneme ait. İlk mesajın Hira Sultanlığı’nda اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ  olduğunu biliyoruz. Bundan sonra kaç ay geçti aradan, bunlar nâzil oldu. Müzzemmil Suresi’nin önce, Müddessir Suresi’nin daha sonra ya da tam tersi şekilde nazil olduğuna dair muhtelif rivayetler var; kronolojik olarak bu esbab-ı nüzul mevzuunda farklı mütalaalar var, onlara takılmamak lazım.

*Bundan evvelki sûrede “müzzemmil – ey örtüsüne bürünen insan” diyor. Burada da “müddessir” diyor. Disâr’dan geliyor; o da bir insanın üst tarafına aldığı ister bir giysisi, paltosu gibi bir şey olur ister hacıların yaptıkları gibi öyle bir ihram olur. Alttakine de peştamal manasına izar diyoruz. Hakiki manası itibariyle, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ya vahyin ağırlığı altında veyahut da normal o güne kadar tabiî hayatını sürdürme, yani Hatice validemizle -O’na da ona da canımız kurban olsun- normal bir aile hayatı sürdürme mevzuunda ya yorganına ya disarına bürünen… O, dünyaya geldiği andan itibaren Cenâb-ı Hakk O’nu hep fakir olarak yaşamaya adeta mecbur etti, “Senin yolun bu” dedi. Vakıa izdivaç buyurduğu kadın çok zengindi. Hazreti Hatice validemiz kervanlar çıkaran, ticaret yapan mübarek bir kadındı ama vahiy gelmeye başladığı andan itibaren bütün servetini o yolda kullandı. O da aynen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyeleri gibi gayet fakirâne bir hayat yaşamaya başladı. Bu açıdan da belki de hakikaten üzerlerine aldıkları sadece bir disâr (dış giysi) idi. Bir de bu meselenin farklı manaları olabilir. Biz de kendi aramızda öyle deriz: “Ne diye yan gelmiş kulağının üzerine yatıyorsun!” Türkçemizde böyle deriz: “Ne diye örtüne bürünmüşün de dünyadan habersiz bir haldesin!..”

*Şimdi misyonun büyüklüğü itibariyle, önemli bir misyon, önemli bir vazife seni bekliyor ey müddessir, disarına bürünen adam. Seni önemli bir misyon bekliyor: Vahy-i semaviyi insanlara duyurmak. -Bir sözde ifade edildiği gibi: Arayanlar mutlaka gelir sizi bulurlar; fakat sizi bilmeyenleri, aramayanları gidip bulmak size düşer.- “Ey müddessir! Kalk, sesini bütün dünyaya duyur. O örtüden sıyrıl, mesajını bihakkın yerine getir” diyor Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem).

*Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu türlü hitaplara muhatap mıydı? O kamet-i balayı kendi büyüklüğüyle nazar-ı itibara aldığımız zaman, “O ne yapacağını bilirdi” falan gibi aklımıza gelebilir. Fakat bazı şeyler var ki, vahyin gerekleri adına, Zât-ı Ulûhiyet adına, Sıfât-ı Sübhâniye adına, Esma-i İlahiye adına… bütün bunların duyurulması Cenâb-ı Hakk’ın talimine vabestedir. Allah (celle celaluhu) bunları talim etmezse, bir insan bilemez bunları. Ve aslında Allah’ın talimiyle o taallüm, onun bilmesi meselesi bile yine harikadır.

*“Kalk, şimdi sen Allah’ın sana sunduğu bu mesajın gereklerini realize etmeye çalış!” demek gibi bir şey oluyor. Bu açıdan da o mecaz oluyor bir yönüyle. Yani: Rahatını terk et; inzivada olma, insanların içine gir, sesini soluğunu onlara duyur. “Kalk, doğrul ve inzar et” peşi peşine iki emir. Kalk tabirini Türkçemizde de kullanırız. “Kalk şu iş seni bekliyor.” “Kalk yiğidim uykudan!..” Kalk, inzar et; eğri yolun encamından sakındır. Burada inzar kelimesi geçiyor; inzar ve tebşir mütekabil şeylerdir. Tebşir, isabetli bir yolun neticesinde insanın içinde beşaşet hasıl edebilecek, bişaret sayılabilecek bir şey söyleme demektir. İnzar da eğri yolun encamında insanın başına gelebilecek kötülüklerden o insanı sakındırma demektir.

*Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk muhatapları putlara tapan insanlar, her türlü mesâvîyi irtikâp eden insanlar, vahşet içinde bocalayıp duran insanlar, çamur içinde çamuru yüzlerine gözlerine süren insanlar.. cahiliye insanı.. dolayısıyla inzar: Eğri yolun encamından sakındırmak. Nasıl, onları topluyor Efendimiz ve “Ben size desem ki: Şu tepenin arkasından -Ebu Kubeys Tepesi- bir düşman geliyor. İnanır mısınız?” diyor. Herkes birden sesini yükseltiyor, adeta korodan bir ses, “inanırız” diyorlar, “Çünkü Sen eminsin.” Diyor: “Ben Allah tarafından size gönderilmiş bir peygamberim.” O mevzuda çok farklı üsluplarla, Kur’ân ifadesiyle çok farklı tasriflerle onlara hep inzarda bulunuyor.

*“Rabbinin büyüklüğünü ilan et!” Allah büyüktür. Tek büyük Allah’tır; diğerleri (büyük denilenler) O’nun büyüklüğünün gölgesinin, gölgesinin, gölgesidir… Asıl varken gölgeye bir yönüyle değer atfedilmez. Hazreti Pir’in dediği gibi, bizim vücudumuz, varlığımız O’nun vücudunun (varlığının) gölgesinin, gölgesinin, gölgesidir. Dolayısıyla ona hakiki vücut nazarıyla bakılmaz. “Rabbinin büyüklüğünü ilan et!” yine bir emir burada ve aynı zamanda “Allahu Ekber” diye Allah’ın büyüklüğünü ilan et. “Lat” diyorlar, “Menat” diyorlar, “Uzza” diyorlar, “İsaf” diyorlar, “Nâile” diyorlar. Dünyanın değişik yerlerinde de başka putlar var. Bunların hiçbiri o ölçüde tazime, tekbire, tebcile, takdire sezâ değil. Bunların hepsine seza olan biri var, o da Allah’tır. Hem de bir iltifat var bu sözde: “Senin rabbin” diyor. Efendimiz’e bir iltifat. Belki bir yönüyle, şu anda onu hakkıyla ancak Sen anlarsın, O’nu Rab olarak Sen anlarsın, diğerlerine anlatmak Sana düşüyor. Senin Rabbin, Senin ufkun itibariyle Rabbin. Başkalarının o mevzuda şu şekilde, bu şekilde yorumuna tabi tutulan rab değil, Senin Rabbin. Ve gelecekte tasarrufat-ı sübhaniyesini ortaya koyacak Senin Rabbin. Camilerin minarelerinde “Allahu Ekber” diye kıyamete kadar ilan edilecek, ezan-ı Muhammedî ile hep o mazmun şehbal açacak, Senin Rabbin. O’nu ulula; yani ululuğunu ilan et.

*Bu iş için bir de “elbiseni temiz tut”. Zahiri manası itibariyle namaz için elbisenin temizliği. Bir de “eteklerine çamur bulaştırma” manasına iffet ve ismet konularında hassasiyet emri.

*Sonra, ister kulluğunda, ister civanmertliğinde, cömertliğinde, isterse isâr ruhunda insanlara karşı el uzatman, ellerinden tutman, onlara iyilikte bulunman, onları iyilikle serfiraz kılman mevzuunda minnet de etme veya yaptığın şeyleri gözünde büyütme, çok görme. Yani, İstanbul’u fethetseniz, “Benim yerimde başkası olsaydı, Belgrad’ı da fethederdi” diyebilmek. Yaptığınız o şeyi büyük görmeyin. Yaptığı işi beğenmek, büyük görmek bir münafıklık alametidir.

*Efendimiz, anlatılanlardan münezzehtir, müberradır fakat O’nun şahsında ümmete ders veriliyor burada. Bununla beraber, Efendimiz meseleleri kendi seviyesi, akrabu’l-mukarrabin olması açısından değerlendirmiştir.

*Kalk inzar et, Rabbini tekbir et, ilan et O’nu, “Allahu Ekber” de, sonra tathir-i siyabda (elbise temizliğinde) bulun, sonra bütün pisliklerden uzak dur, hicret et, onları bırak geride, gerinin gerisinde bırak; hayırlı işler yap, onu gözünde büyütme, çok görme… Bütün bunları dedikten sonra da “Bundan dolayı Rabbin için Sen sabret.” O’nun emirlerini yerini getirmeye matuf şeyleri yapınca değişik gailelere maruz kalacaksın, her zaman işin tabiatı öyle olmuş. Siz bir yönüyle levsiyat içinde olan, pislik içinde bocalayan insanların kurtarılması istikametinde bir şey yaptığınız zaman onları karşınızda bulursunuz, size eziyet ederler. Günümüzde dedikleri şeyler gibi, o gün de başka şeyler derler. Efendimiz’e -hâşâ- kâhin derler, sâhir derler, sihirbaz, şair ve başka başka şeyler derler. Hatta maddi eza ve cefa bile yapabilirler, mevsimi geldiğinde ordular teşkil eder üzerine yürürler. Günümüzde olduğu gibi algı operasyonlarıyla Müslümanları, inanan insanları sindirmeye çalışırlar. Bütün bunları yapınca bu türlü gailelerin sökün edip başına geleceğini hesaba katarak Rabbin hatırına, O’nun için, O’na mahsus olmak üzere sabret, dişini sık, aktif sabır içinde bulun.

*Aktif sabır, durağanlık içinde bir şeye katlanma demek değildir. “Biri önünü kestiği zaman, akan bir çay gibi kendine yeni bir mecra bularak mutlaka yoluna devam et!” demektir aktif sabır. Bir yolu tıkadıkları zaman by-pass yapmasını bilmelisin hemen, yeni bir yol bularak o yolda işine devam etmelisin. Hatta başkalarını hep şaşırtmalısın bu mevzuda, onlar takıldıkları bir hususta senin önünü almaya çalıştıklarında, bir de bakmalılar ki sen ayrı iki tane yolla, üç tane yolla yine hedefine doğru, insanî değerleri ikâme etmeye doğru, insana saygıyı ikâme etmeye doğru, Allah’ı hoşnut etmeye doğru, Rasûlullah’ı hoşnut etmeye doğru hâlâ yürüyorsun. Dolayısıyla bu türlü şeylerden rahatsızlık duyacaklar, üzerine gelecekler sen de sabırlı ol..

Zikredilen Ayetlerin Günümüzün Adanmış Ruhlarına Mesajları

*Bu ayetler günümüzün irşad erlerine de şu mesajları vermektedir: Yiyip içip kulak üzere yan gelip yatmamak icap ediyor. Farz olan hacca bir şey demem fakat günümüzde ruhumuzun abidesini ikâme etme istikametinde yapılması gerekli olan vazife, her türlü hizmetin üstündedir. Villalar, yalılar yapmanın çok üstündedir. Hatta (farz müstesna denilmişti) nafile hacca gitmenin de çok üstündedir. Onlarda şöyle böyle şahsi füyuzât hislerini tatmin gibi bir şey vardır. Fakat sıkıntılara katlanmak, dünyanın değişik yerlerine gitmek; bir müessese tesis edecekseniz amele, ırgat gibi çalışmak; sonra bir bursla durumu orada idare etmek, o insanlarla iyi geçinmeye çalışmak, yüz bulamamak, iltifat görmemek fakat buna rağmen katlanmak orada…

*Bir hizmet varsa, bir insanı iki yapma, ikiyi üç yapma, üçü altı yapma gibi bir hizmet bizi bekliyorsa bir yerde, kendi ülkemde veya başka bir yerde, size kasemle teminat veriyorum, bütün cürmüme rağmen şu anda cennetin kapıları açılsa, “O mu, bu mu?” diye sorulsa, benim tercih edeceğim bu olur. Yemin ederim, cennetin sekiz kapısı açılsa, bugün Hizmet’in eleman beklediği bir dönemde, “O cennetin kapılarını kapatın, girmiyorum ben içeriye, burada kalıyorum” derim.

*İnsanlığın İftihar Tablosu’na denen şey aslında bize deniyor: Ey örtüsüne bürünen, dünyadan habersiz yaşayan, sadece kendi maddi manevi füyuzât hisleriyle oturup kalkan insanlar! Sıyırın üzerinizdeki o disârı (elbiseyi), kalkın ve insanları eğri yolun encâmından sakındırın. Başlarını almış gayyaya doğru yuvarlanıyorlar, isyan deryasına yelken açmışlar -şairin ifadesiyle- kenara çıkmaya fırsat ve imkan bulamıyorlar; dalalet deryasına yelken açmışlar, bir daha hidayete yönelemiyorlar, yeme içme yan gelip kulağı üzere yatma nâdanlığına, densizliğine yelken açmışlar, kenara çıkmaya fırsat bulamıyorlar. Öyleyse kalkın ve bunları o eğri yolun encâmından sakındırın, bir liman gösterin onlara, rıhtım gösterin, gelsin orada ârâm eylesinler. Rabbinizi dünyanın dört bir yanında büyüklüğüyle yâd edin, Ruh u revan-ı Muhammedi, nam-ı celil-i ilahi şehbal açsın her yerde.

*İffetli yaşamak, ismetli yaşamak, üzerimize bir çamur sıçratmamak. Hafizanallah sonra el-alem bunları size şantaj olarak kullanır. Günümüzde çok kullanılıyor bunlar. Müt’ayı kullandıkları insanlar var, pençelerine alıyor, dediklerini yaptırtıyor ve bir Persliğe sebebiyet veriyorlar ki hiç sorma gitsin!.. İçinizi bu türlü şeylerden temiz tutmadıktan sonra değişik angajmanlıklardan sıyrılamazsınız. Hep birileri bunları değerlendirir; bir yerde olumsuz bir şeye girmişsin, mesela Küçük Kıyamet’te gösteriyor, hakim kumarhanede kumar oynuyor ve onu orada tespit ediyorlar, fotoğraflıyorlar, şantaj yapıyorlar ve haksız yere bir mevzuda bir karar verdiriyorlar, bir masum insan hakkında olumsuz karar verdiriyorlar. İnsanlar hafizanallah bu türlü şantajlar karşısında o meseleyi öyle kabul etmedikleri halde belki din adına, diyanet adına, mefkure adına çok taviz verme mecburiyetinde kalırlar.

*Günümüzde sessiz kalan bir kısım kimseler, Allahu a’lem, haksızlık karşısında seslerini yükseltmeyen insanlar, hadisin ifadesiyle dilsiz şeytan olma durumuna düşen insanlar, ihtimal ya paraya ya villaya ya da bu türlü olumsuz şeylere yakayı kaptırdılar; karşı taraf da bunları kullanıyor. İffeti temiz tutmak lazım; etekleri kirletmemek, paçaları kirletmemek lazım; kimse bir şey demeyecek şekilde bir istikamet içinde yaşamak lazım. Yoksa günümüzde olduğu gibi mesâvîleri ortaya çıkınca, yalanla, tezvirle, başkalarını karalamak suretiyle yeni gündemler oluşturmaya kalkar, “Nasıl yapsak ki bunu unuttursak; haramîliği, çalmayı, çırpmayı, rüşveti, irtikabı, ihtilası unuttursak; kadınlarla münasebeti unuttursak!..” filan gibi ayrı bir hata içine girerler bu defa, yalan söylerler, iftirada bulunurlar, Müslümanları karalarlar. Böylece bir günah elli türlü günaha kapı aralar; hafizanallah o hale gelir ki o onları alır küfre götürür, zira “Her bir günah içinden küfre giden bir yol vardır” diyor Hazreti Pîr-i Muğan, Şem-i Taban.