Posts Tagged ‘gulûl’

Haftanın Hadîs-i Şerifi: ABDESTLİ SADAKA MI?

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ مُصْعَبِ بْنِ سَعْدٍ، قَالَ: دَخَلَ عَبْدُ اللهِ بْنُ عُمَرَ عَلَى ابْنِ عَامِرٍ يَعُودُهُ وَهُوَ مَرِيضٌ  فَقَالَ: أَلَا تَدْعُو اللهَ لِي يَا ابْنَ عُمَرَ؟ قَالَ: إِنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: «لَا تُقْبَلُ صَلَاةٌ بِغَيْرِ طُهُورٍ وَلَا صَدَقَةٌ مِنْ غُلُولٍ»، وَكُنْتَ عَلَى الْبَصْرَةِ.

Mus’ab b. Sa’d (radıyallahu anh) şöyle nakletmektedir: Abdullah b. Ömer, İbni Âmir hasta iken dolaşıp yanına gitmiş. İbni Âmir: “Bana dua etmez misin Ya İbni Ömer!”demiş, İbni Ömer (radıyallahu anh) da “Ben Resulullâh (sallâllahu aleyhi ve sellem)’i ‘Hiç bir namaz taharetsiz kabul olunmaz; ganimetten aşırılan hiç bir maldan da sadaka kabul edilmez’ derken işittim. Hâlbuki sen Basra’da valilik yapmış bir adamsın!” cevabını vermiş.[1]

***

Hadis-i şerif; namaz kılmak için taharet ve abdestin farziyeti ve nezd-i ulûhiyette kabul görmesi için de tasadduk edilen malın hıyanetle elde edilmemiş bir mal olmasının zorunluluğu gibi, temelde iki hususa temas eden bir nastır. İmam Tirmizi, hadis-i şerifle alakalı; “Bu mevzuda varid olan hadislerin en sahih ve hasen olanı budur” demektedir.

Taharetsiz / Abdestsiz Namaz Olmaz

Ulema arasında namaz için abdestin farz olup olmadığı noktasında bir ihtilaf yoktur. Âlimlerin bu mevzuda farklı görüşlere kani oldukları husus ise; her bir namaz için ayrı ayrı abdest almanın farz olup olmadığı mevzuudur. Âlimlerden kimileri hadis-i şerifte geçen bu ifadeler; abdesti olsun olmasın namaz kılacak olan herkes için abdest almanın farz olduğunu ifade eder derken, kimileri de hadis-i şerifteki bu ifadenin yalnızca abdesti olmayanlar için abdestin farz olduğunu ifade ettiği şeklindedir.

Seleften bazıları her namaz için ayrı ayrı abdest alınmasının farziyetine kani olmuşlardır. Onların bu husustaki delilleri ise; “namaza kalkmak istediğiniz zaman yüzlerinizi yıkayın…”[2] ayet-i kerimesidir. Hadis-i şerifteki ifadenin her bir namaz için abdestin zorunluluğunu ifade etmediği kanaatinde olan diğer ulemadan kimileri bu ayetin daha sonra neshedildiğini söylemişlerdir. Her bir namaz için ayrı ayrı abdest almanın zorunlu olmadığına kani olan bir grup ulema ise ayet-i kerimedeki bu ifadenin farziyet değil de nedb (mendupluk) ifade ettiğini söylemişlerdir. Yine bununla birlikte başkaları ise “abdest, abdesti olmayan için farzdır. Daha başkaları ise bu husustaa abdesti varken abdest almak müstehaptır” demişlerdir. Daha sonra ehl-i fetvadan olan ulema da bu görüşe kail olmuşlar ve aradaki hilaf ortadan kalkmıştır. Hal böyle olunca Maide suresi 6. Ayet-i kerimenin “namaza kalktığınız zaman abdestiniz yoksa… abdest alın” şeklinde anlaşıldığı tebeyyün etmiştir.

Müslim şarihlerinden İmam Nevevi hazretleri ulemanın abdesti gerektiren hususlar noktasında ihtilaf ettikleri noktaları şöyle özetlemektedir:

“ 1- Abdest almak abdestsiz bulunulan her an kula farz olur.

2- Abdest almak sadece namaza kalkmak istenildiği zaman farz olur.

3- Abdest almak her iki sebeple de farz olur. Ulemamızca tercih edilen kavil budur. Su veya toprakla abdest almadan, namaz kılmanın haram olduğuna ümmetin uleması icma etmişlerdir. Bu hususta farz ve nafile namazlarla secde-i tilâvet, secde-i şükür ve cenaze namazları arasında hiç bir fark yoktur. Yalnız Şa’bî ile Muhammed b. Ceriri Taberî ‘nin cenaze namazını abdestsiz tecviz ettikleri riva­yet olunmuşsa da bu mezhep bâtıldır. Ulema bunun hilâfına icma etmiş­lerdir. Bir kimse özürsüz olarak kasten namazı abdestsiz kılsa bizim mezhebe ve cumhur-u ulemaya göre kâfir olmaz. Ebu Hanife (rahimehullah)’tan kâfir olduğuna dair bir rivayet vardır. Çünkü abdestsiz namaz kılmak namazla oynamaktır. Bizim delilimiz şudur: Kü­für itikattan doğar. Yani kişi abdestin farz olmadığını itikad ederse kâfir olur. Hâlbuki sözümüz itikadı sağlam olan kimsenin abdestsiz namaz kılması hususundadır. Bütün bunlar abdestsiz namaz kılan kimsenin özrü bulun­madığına göredir. Su veya toprak bulamamak gibi ciddi bir özrü bulunan bir kimse hakkında İmam Şafi (rahimehullah)’tan dört kavil vardır ki, bu dört kavlin her birini kendine mezhep edinenler olmuştur.

Bizim ulemamıza göre bu görüşlerin en sahihi; su veya toprak bulamayan kimsenin ab­destsiz haliyle namaz kılmasıdır. Sonra abdest almaya imkân bulursa namazını yeniden kılmak farz olur. İkinci görüşe göre; su veya toprak bulamayan kimseye abdestsiz namaz kılmak haramdır. Ona bilâhare su veya toprak bulduktan sonra abdest alarak namazını kaza etmek farzdır. Üçüncü görüşe göre; abdestsiz hali ile namaz kılmak müstehap; son­ra namazını kaza etmek farzdır. Dördüncü görüşe göre ise; abdestsiz haliyle namaz kılmak farzdır. Ka­zası lâzım değildir.

İmam Müzeni de bu dördüncü kavli ihtiyar etmiştir. Delil itibarı ile en kuvvetli olan kavil de budur. Abdest alamadığı halde namaz kılmasının farz oluşu Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in : ‘Ben size bir şey emrettim mi onu hemen yapabildiğiniz kadar ya­pın’ hadisidir. Kazasının farz oluşu yeni bir emre bağlıdır. Burada asıl olan böyle bir emrin yokluğudur. Yine İmam Müzeni diyor ki: ‘Vakit içinde kılınması emredilen ve bir nev-i kusurla kılınan her namazın kazası farz değildir.’ Allahualem. Abdestsiz namaz kılmak Hanefîlere gö­re de küfrü icap etmez. Bu hâl pis elbise ile namaz kılmaya yahut kıble­yi şaşırarak başka tarafa doğru namaza durmaya benzer. Çünkü bir farzın terkinden dolayı küfür lâzım gelmez. Fakat alay ve istihza için abdestsiz namaz kılan kâfir olur. Bu hüküm bütün ibadetlerde böyledir. Yani her hangi ibadetle alay etmek küfrü muciptir. Su ve toprak bulamayan kimse İmam Azam’a göre namazını kazaya bırakır. İmameyne gö­re, namazını kılanlar gibi yatıp kalkar sonra kaza eder. Maamafih İmam Âzam bu kavlinden İmameynin sözüne rücu etmiştir. İmam Ahmed’e göre su veya toprağı bulamayan kılarsa kazası lâzım gelmez. Kaza için ayrı delil lâzımdır.”[3]

Gulül (Hıyanet) Malından Sadaka Olmaz

Istılah manası bakımından gulül; “henüz taksim edilmemiş olan ganimet malından aşırmak suretiyle hıyanette bulunmak” demektir. Hadis şarihleri İbni Ömer (radıyallahu anh)’ın İbni Amir’e bu ifadelerle mukabelede bulunmasını ona yaptığı bir ihtar olarak yorumlamışlardır. Zira İbni Amir hazretleri belli bir dönem Basra’da valilik yapmıştır. Bu açıdan İbni Ömer hazretlerinin ifadeleri; “sen Basra’da valilik yaptın. Binaenaleyh gulülden ve kul hakkı yemekten hâli değilsin. Bu sıfatta olan bir kimsenin duası ise kabul edilmez. Nitekim namaz da zekât da ancak kendini günahtan koruyanlardan kabul edilir”[4] demek olmaktadır.

İmam Nevevi hazretleri hadis-i şerifteki bu ifadelerle alakalı şu hususlara temas etmektedir: “İbni Ömer’in maksadı —Allahualem— İbni Âmiri tevbeye teşvik etmek, dine muhalif olan şeyleri yapmamasını tembihte bulunmaktır. O, bu sözü ile fasıklara yapılan duanın kat’i surette fayda vermeyeceğini kastetmemiştir. Zira Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem) ile selef-i salihin ve onların halefleri, küffar ile müminlerin günahkârlarına hidayet vermesi için Allah’a dua edegelmişlerdir”[5] demektedir.

Bir başka Müslim şarihi Übbî hazretleri ise; “ Öyle zannediyorum ki İbni Ömer (radıyallahu anh)’ın görüşü bu yöndedir. Yani o (radıyallahu anh) Allah’ın emirlerine muhalefet etmekle âsi olanlara dua etmeyi caiz görmez. Aksi takdirde onlara dua etmek caizdir. Bilindiği gibi İbni Ömer (radıyallahu anh) din mevzuunda son derece hassastır. İbni Amir’in bir zamanlar Basra’da vali bulunduğunu söylemesi, oranın gulül yeri olduğuna ta’rizdir. Nitekim hadisin bazı tariklerinde, ona: ‘Sen Basra’da valiydin. Hiç zannetmem ki oradan bir şey almamış olasın’ dediği de rivayet olunur. Haram maldan sadaka vermek de ganimetten aşırılan maldan sadaka vermek gibidir”

Übbi hazretleri haram maldan verilen sadakaların insana bir faydasının olmayacağı hususunda bir menkıbe de anlatır: Halife Harun Reşid’in zevcesi ve oğlu Emin’in annesi Zübeyde binti Ebi Ca’feri’l Mansur çokça sadaka vermek, köprüler yaptır­mak, fisebilillah (Allah yolunda) ordu teçhiz etmek gibi hayır hasenatı seven bir kadındı. Mansur b. Ammâr diyor ki: Bir gün harem-i Şerifte uyuyordum. Rüya görmüşüm. Baktım ki bir kadına yakışmayan bir tarzda yürüyor. Kendisine, “bu yerde böyle yürümekten utanmıyor musun, sen kimsin?” dedim.

— Zübeyde’yim, cevabını verdi.

— Harun Reşidin zevcesi ve halifeler kızı mı?

— Yere batsın o halifeler. Mansur da kim oluyor. Vallahi ben Aden’­de bir çoban olmaya bundan çok daha razıyım.

— Niçin böyle söylüyorsun? Sen bunca sadakalar verir bunca hay­rat yaptırırdın.

— Onların hepsi tarumar oldu. Vallahi mizanımdan iyilik adına bir danenin dahi uçarak asıl sahibinin mizanına gittiğini gözümle gördüm. Eğer Allah Teâlâ bana iki hasletim sebebiyle hayır ihsan etmeseydi bugün halim yamandı.

— Nedir o iki haslet?

— Emir, evlâdımı kucağımda kesti. Ben buna sabrettim. Allah’ta bana sevap ihsan etti. Bir defa da elim Reşidin elinde tavaf ediyorduk. Bir de baktım bir kadıncağız yetimlerinin rızkı peşinde çabalayıp duru­yor. Hemen yüzüğümü parmağımdan çıkararak o yetimlere tasadduk ettim. Bu yüzük bana dedelerimden kalma mirastı. Ve kırk “bin dirhem kıymetindeydi. Bundan dolayı da Allah bana sevap ihsan etti. Ben Allah’ın indinde evlât ölümüne sabırla ve bu yetimlere verdiğim sadakadan be­nim için daha faydalı bir şey göremedim dedi.

Evet, menkıbe gerçekten vaki olmuş mudur orası bilinmez ve zaten menkıbelerde bu da aranmaz. Ne var ki ifade edilmek istenen husus son derece önemli.

Ya Bugün?

Bugün bir takım insanların, yetim malından apardıkları, mazlumun elinden kopardıkları, devlet kasasından aşırdıkları, tahsisat-ı mestureden hortumladıkları paralardan birazını, sırf irtikâp ettikleri suçların amme nazarında kendi aleyhlerine bir suçlamaya dönüşmemesi adına, hayır kurumları inşa ediliyor algısı oluşturmaya yönelik sarf etmeleri, kendileri lehlerine beyhude bir uğraştır. Zira insanın insanlığına en büyük hakaret kendisini ve kalbindeki niyetini dahi yaratan Rabbisi’ni kandırabileceği küstahlığı ve zehabına kapılmasıdır. Hayatı dünyadan ibaret gören körler için bunun dünyada muvakkat da olsa bir dönüşümü vardır. Zira düşünmeyi, hadiselerin arka planlarına vakıf olmayı bir yük telakki eden toplumları yönetmek için poz vermek yeterlidir. Bu açıdan dostlar alışverişte görsün kabilinden bir takım popülist söylem ve eylemlerin halk nazarında bir geri dönüşümü olması normaldir. Ama şöyle ya da böyle ahiretin varlığına inanan bir insanın da bu gayri meşru yollarla da olsa yaptığını zannettiği hasenatın kendisini ahirette iflasa götürmekten başka bir işe yaramayacağını bilmesi lazımdır.

Unutmamak lazım ki abdestsiz namaz olmadığı gibi abdesti (tahareti-temizliği) olmayan maldan yapılan hiçbir hasenat da kabul olmaz.

Ve yine unutmamak lazım ki din, kara para aklama gibi pespaye bir amacın aracı haline getirilemeyecek derecede amaçlar üstü bir nizamdır.

Sefa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, Taharet, 2

[2]. Maide suresi, 5/6

[3]. İmam Nevevi, Minhac, bkz. İlgili hadis şerhi.

[4]. Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Davutoğlu

[5]. İmam Nevevi, Minhac, bkz. İlgili hadis şerhi.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: DÜNYADAN ATEŞ ÇALMAK

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“İş verilmeye uygunluk, yaraşırlık”[1] olarak tarif olunan liyakat; “işe adam bulma değil de adama iş bulma” mantığıyla hareket eden toplumların kendisinden hiç haz etmedikleri bir kavramdır. Bu kavramdan hoşlanmayan bir toplumdan, hatta kurulu düzenlerinin devamını bu kavramın yokluğuna yahut itibar görmeyişine bağlayan insanlardan ıslahları adına, en azından yakın vadede ümitvar olmak, meseleye fazlaca iyimser yaklaşıldığının göstergesidir. Böylesi toplumsal bir marazın ıslahı topyekûn bir farkındalık olmadan asla mümkün değildir. Zira “geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca” düşüncesinin bütün bir toplumu kıskacına aldığı bir vasatta bu marazın ıslahı adına, ferden ferda insanların ifade edeceği çok da bir mana yoktur. Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak “Bir toplum kendinde olan durumu değiştirmedikçe, Allah o toplumun halini değiştirmez”[2] buyuruyor. Hal böyle olunca toplumu ilgilendiren hastalıkların mualecesinin de toplum çapında bir gayretle mümkün olabileceği anlaşılmaktadır.

Ne var ki; ıslah cephesinde böyle bir birlikteliğin tesisi hiç de kolay değildir. Zira çok defa menfaat uyuşmasının bir araya getirdiği bu insanlar, beslendikleri bu sistemin devam ve temadisini sağlama adına toplumu manipüle edebilecek bilgi kaynaklarını da ellerinde bulundururlar. Bu bilgi kaynakları ise, halka muteber kaynaklar olarak lanse edilen, aslında o itibara liyakati olmayan, kullanılmaya elverişli emir erleridir. Bunlar kimi zaman sözde din adamları, aydınlar ve kanaat önderleridir, kimi zaman ise kendilerini omurgalı insanlar olarak lanse eden sanatçılardır.

Evet, hemen her ünitesinden böylesi bir yozlaşmaya omuz verecek tıynette insanlar üretmeyi başaran bir toplum, altın vuruşunu, kendisini yönetecek makamlara da idare ehliyetinden yoksun bu tür insanları oturtmakla yapmış olacaktır ki, yakın tarih bunun acı örnekleriyle doludur. “İşin ehline verilmemesinin kıyamet alametlerinden”[3] olduğunu beyan buyuran Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) her işte liyakat arayışının önemine daha nasıl dikkat çekebilirlerdi ki?

Devlet yönetiminden kamudaki en küçük bir pozisyona kadar her birimi böylesi kesif bir cehaletin kuşattığı bir mekanizmada, elbette ki liyakat sahibi bilgili, dürüst ve donanımlı insanların hakk-ı hayatı yoktur. Zira artık ele geçirilen makam, makamı elinde bulundurana, yeri gelir bir istiklal mahkemesine, yeri gelir “sanığın idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine” şeklinde kararlar veren Kel Ali’lere, yeri gelir “Sen kır kapıyı, gir, biz kanunu arkadan yaparız” diyen zil zurna cahil kimselere tanınan hakları tanır. Bütün bu yetkiler artık mazlum insanların hem canları hem malları hem de haysiyet ve onurları üzerinde helezonlar çizen bir hıyanet kılıcı haline gelir ki bütün mekanizmaları ile metastaz olmuş ve bir manada kıyameti kopmuş böyle bir toplumun yekvücut olarak kıyameti görebilmesi oldukça zordur.

Bu denli yoldan çıkmış bir idare anlayışı için tek yol, yolsuzluktur. Gulûl ise; İslam hukukunda, idare alanındaki bu türden yozlaşmaları ifade eden en cami kavramlardandır. Istılahî mana olarak gulûl; mülkiyeti bütün bir ümmete ait olan devlet hazinesinden veya ganimet mallarından çalmaya denir. Başka bir yaklaşımla, devlet imkânlarını şahsî menfaatleri için kullanmak ve hıyanette bulunmak demektir.

Ayeti kerimede Cenâb-ı Hak; وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَغُلَّ وَمَن يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Emanete hıyanet etmek, bir peygamberin yapacağı iş değildir. Her kim hıyanet edip de ganimetten veya kamuya ait hâsılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyamet gününe o vebalini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir. Sonra her kişiye kazandığı şeylerin mükâfatı veya cezası eksiksiz verilir. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.”[4] buyurmak suretiyle adeta insanı gulûle götürebilecek köprüleri yıkıyor. “Bir köy idare etmekten tutun da bir ülkeyi idare etmeye kadar muayyen bir makama getirilen bir insanın, bir kısım spekülasyonlarla mal edinmesi, tahsisat-ı mestureden (örtülü ödenek) kendi hesabına bir şeyler kaydırması ve bu tür haksızlıkları irtikâp ederken, bir de kılıf bularak, ‘Ben de burada çalışıp çabalıyorum, ben olmasaydım bunca birikim, bunca hizmetler yapılamazdı!’ gibi ifadelerle gayr-i meşru fiilleri meşru gibi göstererek kendi hesabına bazı şeylerden istifade etmesi gibi hususların hepsi ayet-i kerimede zikri geçen gulûl kategorisi içine dâhildir. Hatta hakkı ve liyakati olmadığı hâlde milletin idaresine talip olan bir insan dahi milletin hukukunu gallediyor, onların hukukuna tecavüz ediyor demektir.”[5] Zira hak edilmemiş bir makamı işgal eden insan, hem makama hem de makama liyakati olanların hukukuna gulûlde bulunuyor demektir.

Bu ayet-i kerime başka bir açıdan ise şu hususa temas etmektedir. “Sadece Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) değil, hiçbir nebi gulûle girmemiştir. Evet, ne Hz. Âdem, ne Hz. Nuh, ne Hz. Hud, ne Hz. Salih, ne Hz. Musa, ne Hz. İsa ne de diğer peygamberler, içinde umumun hakkı bulunan hiçbir şeye el uzatmamışlardır. Onlar ancak yüzde yüz hakları olduğuna inandıkları şeyleri almışlardır. Madem peygamberler bunu yapmamışlardır, o hâlde ümmetleri de yapmamalıdırlar. Aksi takdirde ayet-i kerime onların gallettikleri şeylerle birlikte kıyamet gününde Allah’ın huzuruna getirileceklerini haber veriyor. Dolayısıyla ayet-i kerimeye, Allah (celle celâluhu) enbiya-ı izamın şahsında ümmet-i Muhammed’i talim buyuruyor, şeklinde bakabiliriz. Nitekim Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ayet-i kerimenin tefsiri, tebyini sayabileceğimiz bir hadis-i şeriflerinde bir gün sahabe-i kirama gulûlden bahsetmiş, onun ne kadar büyük bir günah olduğunu ifade etmiş ve sonra da şöyle buyurmuştur:

لاَ أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى رَقَبَتِهِ بَعِيرٌ لَهُ رُغَاءٌ يَقُولُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَغِثْنِى أَقُولُ لاَ أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا قَدْ أَبْلَغْتُكَ

“Sakın sizden birini, kıyamet günü, boynunda böğürmekte olan bir deve olduğu halde bana gelmiş: ‘Ey Allah’ın Resulü, bana yardım et!’ diye yalvarıyor ve kendimi de cevaben: ‘Senin için hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim!’[6] der bulmayayım…” Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) hadis-i şerifin devamında bu tarz hayvanları ve ganimet mallarını tek tek zikrederek onlar için de aynı hususları dile getirmiştir.[7]

Hz. Ömer Efendimiz’in (radıyallâhu anh) Resulullah’tan (sallâllahu aleyhi ve sellem) rivayet ettiği şu hadis-i şerif de, henüz erken dönemde İslam’ın gulûle bakışını ortaya koyması bakımından son derece önemlidir:

حَدَّثَنِي عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ، قَالَ: لَمَّا كَانَ يَوْمُ خَيْبَرَ، أَقْبَلَ نَفَرٌ مِنْ صَحَابَةِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالُوا: فُلَانٌ شَهِيدٌ، فُلَانٌ شَهِيدٌ، حَتَّى مَرُّوا عَلَى رَجُلٍ، فَقَالُوا: فُلَانٌ شَهِيدٌ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

«كَلَّا، إِنِّي رَأَيْتُهُ فِي النَّارِ فِي بُرْدَةٍ غَلَّهَا – أَوْ عَبَاءَةٍ -» ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «يَا ابْنَ الْخَطَّابِ، اذْهَبْ فَنَادِ فِي النَّاسِ، أَنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا الْمُؤْمِنُونَ» ، قَالَ: فَخَرَجْتُ فَنَادَيْتُ: أَلَا إِنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا الْمُؤْمِنُونَ

“Hayber savaşının meydana geldiği gün, Peygamber’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) sahabilerinden birkaç kişi gelip:

‘Falan şehittir, filan şehittir’ dediler; sonra bir adamın yanına uğrayıp onun hakkında da “filanca şehittir” dediklerinde Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem):

‘Hayır! Hayır! Doğrusu ben, dediğiniz o kimseyi, ganimetten aşırdığı (gulûl) bir hırka ya da bir abadan dolayı cehennemde gördüm’ buyurdu. Daha sonra da:

‘Ey Hattâb’ın oğlu! Git, insanların içerisinde ‘Cennete, müminlerden başka hiç kimse giremez’ şeklinde seslen!’ buyurdu. Ben de çıkıp:

‘Dikkat edin ki, Cennete müminlerden başka hiç kimse giremez!’ diye seslendim.”

***

İslam’ın gulûl mevzuunda ortaya koyduğu hassasiyet bu olmasına rağmen, sözüm ona dindarların güç kazanması gibi zahirde masum görünen hedefler doğrultusunda dahi devlet hazinesi suiistimal edilemez. Zira İslam’da hedefin meşruiyeti, fiilin yapılabilirliği adına yeterli bir saik olarak görülmemiş, sonuca götüren yolun dahi hedef gibi selim olması şart koşulmuştur.

Gulûl Sadece Halkın Malına Yönelmiş Bir Tehdit midir?

Öte yandan seleften bazı imamlar meseleyi sadece halkın malını gasp etmekle yahut emanete hıyanette bulunmakla sınırlı tutmamışlar, insanlığın ortak mirası olan ilmi ve öğrenmeyi perdeleyen yahut engelleyen her türlü zorbalığı da gulûl cümlesinden olarak değerlendirmişlerdir. İmam Zühri’den nakledilen bir rivayette bir gün kendisi şöyle der:

  • “Kitapları gulûlden (gasp) sakının!
  • ‘Onların gulûlü nedir?’ diye soran bir Zat’a ise;
  • Onların gulûlü hapsedip okunmalarını engellemektir” der.

Netice itibariyle; bu mevzuda biz inananlardan dinimizin asgari düzeyde beklediği şey; en alt bir kamu yönetiminden en üstteki devlet idaresine kadar her birimdeki yönetenlerimizi, inandığımız değerlere ve o değerlerden massettiğimiz ahlakî ve insanî kıstaslara saygılı olanlardan tercih etmemiz ve onların bu değerlerimize kendi pisliklerini temizleyecek bir paçavra muamelesi yapmalarına göz yummayacak kadar dürüst, onur ve karakter sahibi Müslümanlar olmamızdır. Zira kümesi iyi biliyor diye bekçiliğin tilkinin hakkı olduğunu iddia edenlerin, telef olanlara bakıp da âh u vah etmelerinin ne telef olup gidenlere ne de kendi istikballeri adına vadettiği bir şey olmayacağı kesindir.

Bu şuurdan uzak bir toplum ve düzenin resmini birazcık tasarrufla Ziya Paşa ile çizelim:

“Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efrâz,

Zerrede gözü olmayanın câyı kürektir.”

Sefa Salman

***

[1]. Türk Dil Kurumu

[2]. Ra’d Sûresi, 13/11.

[3]. Sahih-i Buhari, İlim, 2.

[4]. Âl-i İmran Sûresi, 3/161.

[5]. M. Fethullah Gülen, Yenilenme Cehdi, Büyük Bir Günah Gulûl

[6]. Buhâri, Cihâd 29; Müslim, İmâret 24

[7]. M. Fethullah Gülen, Yenilenme Cehdi, Büyük Bir Günah Gulûl