Posts Tagged ‘gasp’

Bamteli: DİKENLİĞE DÜŞEN GÜLLER VE İNLEYEN BÜLBÜLLER

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

“Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde,

Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde;

Vefâ yok.. ahde hürmet hiç.. emanet lafz-ı bî medlûl;

Yalan râiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul.

………..

Beyinler ürperir yâ Rab ne korkunç inkılâp olmuş,

Ne din kalmış ne iman, din harap iman türap olmuş!..” (M. Akif Ersoy)

   Dinî söylemlerle ve diyanet kisvesi altında toplumu korkunç bir ahlaksızlığa sürüklediler.

Ne çirkin bir değişim!.. Din, harap; iman, serap olmuş!.. Din, dünyevîlik için âdeta basit bir malzeme/materyal olarak kullanılıyor. Kendi pisliklerini süpürme adına dinin kıstasları/kriterleri süpürge gibi kullanılıyor ve sonra da o, süpürgeliğe konuluyor. Hafizanallah!.. Bu, bir yönüyle gavurun yaptığı şeylerden daha tehlikeli, daha tahripkâr, insanları daha süratle Allah’tan koparan, Peygamber’den koparan bir şey!.. İsterse “Allah” ve “Peygamber” demeyi ağızlarından hiç düşürmesinler!..

Evet, her gün böylelerinin -belki- birkaç yüz tane yalanlarına, tezvirlerine, iftiralarına şâhit olduğumuz meş’ûm, mel’ûn bir dönemde yaşıyoruz. Bu dönemde duygu-düşünce açısından istikameti korumak, inhiraf etmemek, doğru yürümek çok önemli; iki sevap değil, belki on sevap kazandırır insana. Hayatı öyle sâdıkâne, müstakîmâne, âşıkâne, müştakâne yaşama, bu türlü dönemlerde hedef olsa, hedef haline getirilse bile, onları tam realize etmek oldukça zordur. Çünkü çevrede fokur fokur yalan kaynıyor, iftira kaynıyor, tezvîr kaynıyor… Her gün televizyon ekranlarından, o çirkin levsiyât, odalarımızın içine, yatak odalarımıza akıyor. Gazete sayfalarından, evvelâ dimağlarımıza çarpıyor, sonra ruhlarımızı zedeliyor; sonra bir yönüyle vesayetimiz altında bizim terbiyemizle kendilerini bulma durumunda olan nesillerin dimağlarını tahribe yöneliyor. Onlar da bize benziyor; biz de onlara benziyoruz, farkına varmadan, hafizanallah.

Bu açıdan din argümanları kullanılarak dünyayı imar etmek veya şahsî dünyayı imar etmek, dünya debdebesini, saltanatını, şatafatını, ihtişamını, hezâfirini elde etme ceht ve gayreti içinde bulunmak, kâfirin doğrudan doğruya küfür bayrağıyla, küfür livâsıyla, küfür şehbaliyle, küfür mızrağıyla üzerinize gelmesinden, sizin için daha zararlı olmuştur. Çünkü en kıymetli şeylerinizi tahrip etmiştir. Yirminci asır, böyle bir yalanın, böyle bir tezvirin çağı; o yalan ve tezvirin arkasında da o ölçüde enâniyetli insanların, bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih edenlerin, saltanatı, sarayı, villayı, filoyu اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ (ihlas, Allah rızası, hâlis aşk ve iştiyakın) yerine koyanların gayet mebzûl yaşadığı bir dönem olmuştur. Ahlâk-ı âliye-i İslamiye.. güzel huylar.. insanların birbirine saygısı.. haram-helal münasebeti.. çalmama-çırpmama mevzuu.. yalan söylememe mevzuu.. iftira etmeme mevzuu.. vatandaşlarını bir kardeş gibi kucaklama mevzuu… Bütün bu değerler tahribe uğramıştır.

Dünyada anketler yapılıyor. Bu gün akademisyen bir arkadaşımız söyledi; Avrupa’da öyle bir anket yapılmış. Türkiye kaçıncı dereceye düşmüş biliyor musunuz? Yüz beşinci dereceye!.. Bu, en sonda, sıfır demektir. Ahlâk-ı âliyenin tahrip edilmesi, yalanın revaç bulması, iftiranın ahvâl-i âdiyeden bir hal alması, zulmün gözlerin içine baka baka irtikâp edilmesi, mazlumların/mağdurların âh u efgânının duyulması ve zâlimlerin, gaddârların, hattârların hay-huyuyla ülkenin inlemesi açısından, anket yapıyorlar!.. Bir dönemde insanlığın kaderinde hâkim, muvazene unsuru, insanlığa yön veren bir millet!.. Sadece kendi ülkesindekilerine değil, dairesi içinde bulunan iki yüz elli bin kilometrelik bir alan içinde herkese belli nispette bir şeyler veren, herkesi gözünün içine baktıran bir millet!.. Şimdi bu milletin evladı gibi görünen insanlar, bugünkü ahlakları, karakterleri, genel tavırları açısından -ağızları “Allah!” dese bile- yüz beşinci derecede!.. Ahlak açısından.. insanî değerler açısından.. insanlara muamele açısından.. hakka-hakikate saygı açısından.. re’fet, şefkat, merhamet, mürüvvet, muhabbet açısından yüz beşinci dereceye düşmüş!.. Kast sisteminde o kadar aşağıya doğru basamak yok! Belki o kadar aşağıya indiğiniz zaman, Darwin mülahazasıyla bir kısım mahlûkatla karşılaşırsınız! Ahlak açısından, genel tavır açısından bir milleti hangi sefalete, hangi derekeye, “derk-i esfel”e (Bkz. Nisâ Sûresi, 4/145) sürüklediklerine bakın, günümüzün İslam dünyasını ona göre değerlendirin.. ve bunların en önüne de Kapadokya’yı koyun!..

Evet, M. Akif’in sözüyle demiştik:

“Yalan râiç, hıyanet, mültezem her yerde, hak meçhul.

Ne tüyler (beyinler) ürperir yâ Râb, ne korkunç inkılap olmuş.”

İnkılap da denmez ona, ne korkunç ihtilâl olmuş.

“Hayâ sıyrılmış gitmiş, öyle yüzsüzlük her yerde”

Ne çirkin yüzleri örtermiş meğer Müslümanım dedikleri o perde!..

“Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!..”

Cenâb-ı Hak, tevfikât-ı sübhâniyesiyle yeniden bizi çizgimizi bulmaya muvaffak eylesin!

Bu, ciddî iz sürmeye bağlı; ışığa bir kere daha yeniden yönelmeye bağlı!..

Yönelip yürüdüğünüz o “ışık yolu”nda katiyen dönüp gölgenize takılmamak üzere hep yüzünüz Güneşe müteveccih yürümeye Allah muvaffak eylesin!..

   Kadını erkeği, yaşlısı genciyle bütün kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı, dostlarımızı hürriyetlerine kavuştur Allah’ım!..

Ziya Paşa der ki:

“Cahil geziyor zevrak-ı ikbal-i safâda,

Arif yüzüyor merkez-i girdab-ı belâda.”

Ârifler, Hakk’a adanmış gönüller, ihyâ hareketi ile Allah’a karşı misyonlarını edâ etmeye teşne ruhlar, sürüm sürüm mihnet-i kahr u belâda.. sürüm sürüm zindanda veya sürgünde!.. Fakat اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلَى عَلَيْهِ “Hak, bugün olmazsa yarın, mutlaka galebe çalar, üste çıkar.” O, her şeyde kaymak gibidir; sütte kaymak, yoğurtta kaymak, kaymağı olan her şeyde kaymak gibidir. Her zaman üste çıkar ve hiçbir şey onun üstüne çıkamaz. Bu hususun tahlilini Lemaât’ta yapıyor Hazreti Pîr-i Mugân. Hak neden üstündür ve mağlup olmaz? Meselenin nedenini oraya bakın görün!..

O zindandaki ve sürgündeki insanlara, onların yakınlarına, belki günde yirmi defa, otuz defa, hem de bazen Cevşen’den bazı fıkraları şefaatçi yaparak dua ediyorum. Mesela bazen şöyle diyorum:

يَا فَارِجَ الْهَمِّ، يَا كَاشِفَ الْغَمِّ، يَا غَافِرَ الذَّنْبِ، يَا قَابِلَ التَّوْبِ، يَا خَالِقَ الْخَلْقِ، يَا صَادِقَ الْوَعْدِ، يَا رَازِقَ الطِّفْلِ، يَا مُوفِيَ الْعَهْدِ، يَا عَالِمَ السِّرِّ، يَا فَالِقَ الْحَبِّ؛ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا، إِخْوَانَنَا الْمَسْجُونِينَ، وَالْمَوْقُوفِينَ، وَالْمَحْرُومِينَ، وَالْمُضْطَرِّينَ، وَالْمُتَّهَمِينَ بِـ”فَتُو تَرُورْ أُورْكُتُو”، اَلْمُتَّهَمِينَ، وَالْمُضْطَرِّينَ اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا، رَغْمًا عَلَى أَعْدَائِنَا، عَلَى أَعْدَائِنَا الْكَاذِبِينَ، وَالْمُفْتَرِينَ، وَالْفَاسِقِينَ، وَالْمُسْتَعْمِلِينَ الْمُقَدَّسَاتِ اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا

“Ey dilediğinde hüznü tasayı kaldıran… Ey gamı kederi gideren… Ey günahı affeden… Ey tevbeyi kabul buyuran… Ey varlığın yaratıcısı… Ey vaadinde hep sâdık olan… Ey aciz yavrulara harika rızık gönderen… Ey verdiği sözü mutlaka yerine getiren… Ey her gizliyi bilen… Ey tohumu yarıp sümbüllendiren!.. Kadını erkeği, yaşlısı genciyle bütün kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı, dostlarımızı hürriyetlerine kavuştur. Tutuklanıp zindana atılan, gözaltına alınıp sorgulanan, en temel haklarından mahrum kılınan, çaresizlik içinde bırakılan, “F… Terör Örgütü” iftirasıyla yaftalanan, yaftalanıp adeta kolu kanadı kırılan masumları bir an evvel hürriyetlerine kavuştur. Düşmanlarımıza rağmen.. tabiatları yalana kilitli husumet ehline rağmen.. dinin sınırlarını aşıp günah bataklığına yuvarlanmış iftiracı fâsıklara rağmen.. şahsî hedefleri, dünyevî gayeleri için mukaddes değerleri bile suiistimal eden şerirlere rağmen… Onları hürriyetlerine kavuştur Allahım!..” Bir anda hepsini birden salıver!..

Bazen de şunu ilave ediyorum: بِحَيْثُ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Öyle ki bizim bildiğimiz kıstaslara göre göz görmemiş şekilde, kulak işitmemiş şekilde, kalbe de gelmeyecek şekilde, sürpriz türü; karşı tarafı da şaşırtacak şekilde, bir gün o arka arkasına sürgülerin sürüldüğü kapıların açılmasını lütfeyle ve onları salıver!..”

   Mazlum ve mağdur kardeşleri için dudakları sürekli dua ile kıpırdamayan insanlara içten içe gönül koyuyorum!..

(O mazlum ve mağdurlara bu şekilde dua) vird-i zebânımız olmalı!.. Bir kere bu, din açısından bir mükellefiyettir. Zira مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların derdini paylaşmayan, ona ortak olmayan, onun ızdırabını kendi ruhunda duymayan, onlardan değildir!” Yani, “Müslüman değildir!” demek gibi bir şey. Mefhum-u muhalifi ise, مَنْ اِهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَهُوَ مِنْهُمْ Müslümanların derdini onlarla paylaşan.. zindandaki, hapishanedeki, tecritteki, hücredeki insanın ızdırabını paylaşan.. yalnız kalmış eşinin ızdırabını paylaşan.. “Babam nerede!” veya “Annem nerede?!” diye ağlayan çocuğun ızdırabını paylaşan insanlar; işte onlar da hâlis mü’minlerdir. Diğerlerinin, o mevzuda iddiaları ne kadar bâlâ-pervâzâne olursa olsun, o meseleden zerre kadar nasipleri yoktur; nasipsizdirler onlar.

Bu açıdan, birinci derecede, duadan dûr olmamak lazım. قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلاَ دُعَاؤُكُمْ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا “De ki: Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki! (Ama ey inkârcılar!) Siz O’nun mesajını yalanladınız ve bunun günahı yakanızı bırakmayacaktır.” (Furkân, 25/77) Evet, duanız olmazsa, ne yazarsınız ki?!. Hazreti Pîr’in verdiği mana ile “Ne öneminiz olur, ne ehemmiyetiniz olur ki?!.”

Dua, mü’minin Allah’a sebepler üstü teveccühünün unvanıdır. Mele-i a’lânın sakinlerince, elden ele, âdeta bir ıtır kutusu gibi veya bir gül gibi dolaştırılan bir şey varsa, o da Cenâb-ı Hakk’a sebepler üstü teveccüh olan duadır. Mele-i a’lânın sakinleri de onu bekliyor: “Dua edin!..”

O açıdan, o “mağdûrîn”e, “mehcûrîn”e, “mevkûfîn”e, “muzdarrîn”e dua etmeliyiz!.. Hatta dövüle dövüle öldürülenlere, katledilenlere, çocukları yetim bırakılanlara dua etmek suretiyle vefamızı ortaya koymalıyız!.. Dünyayı kaybetmişler, öbür tarafı kazansınlar. Dünyada olan insanlar da bir gün gerçek manada hürriyetlerine kavuşsunlar!.. Vakıa hani “usûl-i hamse” var; ona, Usûliddin ulemâsı, “hürriyet”i de ilave ediyorlar. Hürriyet mahrumu insanların hürriyete kavuşmalarını sağlama adına dua!.. “Ben aç-susuz (ekmeksiz) yaşarım ama hürriyetsiz yaşayamam!” diyor, Çağın devâsâ kâmeti. Bu açıdan da bazı Usûliddin uleması, hürriyeti usul-i hamsenin yanında zikretmek suretiyle, “usûl-i hamse”yi “usûl-i sitte” yapmışlardır; “altı terkedilmez temel, esas”. İnsanın müdafaa adına dimdik durması gerekli olan, olmazsa olmaz kabul ettiği esaslardandır hürriyet. İşte o mazlumların hürriyete kavuşmaları için yürekten dua etmeliyiz.

İnşaallah, onu yapmak lazım. Ben, elimde olmayarak, bu mevzuda dudakları dua ile kıpırdamayan insanlara içten içe gönül koyuyorum: Kardeşlerinden ne kadar kopuk insanlar onlar!.. Mü’min kardeşlerinden, kendini hizmete adamış insanlardan kopan bir kimse, Allah’tan da kopmuş demektir; Hazreti Rasûl-i zîşândan da kopmuş demektir. Ve -sevimsiz bir tabir, argoca bir ifade- öylelerine dense dense -mele-i a’lânın sakinleri de o tabiri kullanır mı, bilemiyorum- “kopuk insan” denir.

Evet, kalben, hissen, ruhen, fikren onlarla beraber yaşama!.. Yatağa girdiğimiz zaman, “Onları anmadan, yâd etmeden, Allah’ım, uyutma beni!.. Gözlerimi kapatma benim!..” mülahazasıyla, kalbimizin onlar için çarpması; his ve heyecanlarımızın onlar için köpürüp durması. Bu, birinci mesele.

   Yurtdışında “himmet toplulukları” oluşturmak suretiyle, hem mağdurlara hem de onların ailelerine mutlaka el uzatmak lazım!..

İkinci mesele, ne yapıp yapıp o mazlum ve mağdurların maddî manevî yardımlarına koşmak. Hatta, mesela, bir yerde evimiz-barkımız varsa, onu satıp o insanlara el uzatmak!.. Geçen de “himmet” adına dedim. Türkiye’de de olabilir fakat siz, Türkiye’de bugün, evinizi barkınızı, onlara yardım etmek için satmaya kalkarsanız, ona da el koyarlar. Çünkü haram-helal duygusu birbirine karışmış. Hak yok, adalet yok, istikamet yok, haram-helal bilgisi yok!.. Oysaki İslam, “muamele” açısından haram ve helalden ibarettir. “İslam, muâmeleden ibarettir.” Muamelâtında haramı irtikâp eden bir insan, helali helal bilmeyen bir insan, haramı haram bilmeyen bir insan, Müslümanlığında da o kadar yaya, zavallıdır; asfaltta yürüyorum zannediyor ama patikalarda tekliyor duruyordur. Zavallı…

Evet, bu açıdan da orada (Türkiye’de) ev satmaya, bağ satmaya kalksanız, arazi satmaya kalksanız, gelir onu da gasp ederler. Çünkü artık o mübarek ülke, Ali Baba’nın Kırk Haramîlerinin ülkesi haline gelmiş. Müslümanlığın sadece adı var. Ve onu, bir yönüyle, dillendiren insanlar da sadece onların hissiyatlarına -menfûr, mağdûb, merdûd, makhûr hissiyatlarına- tercüman olmak suretiyle, mel’ûn insanlara şirin görünme gayreti içindeler, onların arkasında koşuyorlar.

O açıdan da, dua etmenin yanı sıra, dışta “himmet toplulukları” oluşturmak suretiyle, hem mağdurlara hem de onların ailelerine -bir çeşit yolunu bulup- o yardımların ulaşmasını sağlamak lazım. Ailelerine ulaştırır iseniz, onların gönüllerinde de ferah meltemleri esmesi için… Evet, gösteriş, alâyiş, nümâyiş, riya, süm’a, ucub için değil; fakat onları memnun etmek için.. yalnız bırakmadığınızı göstermek için.. ve mağduriyet/mazlumiyet ahvalinde size de dua etmeleri için…

Süfyân İbn Uyeyne’nin sözünü hatırlayın: “Bazen, bir muzdarrın duası ile Allah, bütün bir ümmeti bağışlar!” O insanlar, kendilerine ulaşan öyle bir yardım karşısında el açar derlerse, “Allah’ım, bizlere yardım edenlere yardım et!”, Allah (celle celâluhu), aysbergler gibi buzları eritir; açılmaz gibi görünen kapıların arkasından sürgüleri Yed-i Kudret’iyle itiverir ve çözülmez zannettiğiniz o şeyler, Allah’ın izni ve inâyetiyle birden bire çözülüverir.

Evet, dünyanın değişik yerlerinde “himmet toplulukları” oluşturmalı; Türkiye’deki mazlumlarla beraber cebrî muhacirlere yardım etme adına ciddi gayret ortaya konmalı!.. Gerçi, bunu da duyarlarsa, kafaları o istikamette de karıştırırlar; fakat duysunlar, zaten millet yapıyor bunu. Dün, bir arkadaş, bana telefonla söyledi bu meseleyi: “Üç yüz aile ile, Muhacir-Ensâr kardeşliği tesis ettik!” Türkiye’de üç aile ile bunu yapamazsınız; bu, terör örgütü olmak için yeterli bir suç sayılır. Kafalar, o kadar dönmüş; gönüller, o kadar haydutlaşmış ki!.. Birine yapacağınız bir yardım, suç sayılıyor. Nitekim burs verme mevzuu, okul yapma mevzuu, üniversiteye hazırlık kursu açma mevzuu âdeta bir şekâvet işi gibi algılanmış ve bütün bu hareketlerin hepsine “terör hareketi” adı konmuş. Her şeye rağmen, ikinci mesele, himmet etme; bu mevzuda, onların yanında bulunma. Ve bunu yapıyorlar; Muhacir-Ensâr kardeşliği yapmışlar.

   Varsın birileri Ebu Cehil, Utbe, Şeybe şeytanlığı irtikâp etsinler; siz dünya çapında Muhacir ve Ensar kardeşliği örgülemeye bakın!..

Hatta şu Hıristiyan dünyada!.. Hiçbir şeyden haberi olmadığı halde işinden atılan insanlar var. Ne “Aralık”tan haberi var, onu duymuş… “Aralık”ı soruyorlar: “Aralık’ta ne olmuştu ki?!.” diyor. “Aralık’tan sonra Ocak gelmişti, Ocak da yılbaşı demekti!” desen, “Hâ, bak ben bunu bilmiyordum!..” diyecek neredeyse. “Temmuz”; Temmuz’u duymamış yani adam; “Temmuz’da ne olmuştu ki?” diyor. Fakat orada şeytanî bir mülahaza ile, şeytanî bir fişleme ile, şeytanî bir hıyanet ile -kimsenin bir şeyden haberi yok- “Sen, artık azledildin!” diyorlar. Yüzlerce insan; birden bire kendini boşlukta hissediyor. O, boşlukta hissediyor; Müslüman görünen o insanlar, onu o duruma düşürüyorlar; fakat beri tarafta, “Hazreti Mesih!” diyen, “Hazreti Musa!” diyen, “Hazreti İbrahim!” diyen insanlar, diyorlar ki: “Arkadaş! Seni mahrum ettiler. Falan yerde benim bir yazlık evim var, orada oturabilirsin, kira vermeden. Biliyorum, gelirin de yok senin; Allah’ın izniyle, ben sana o mevzuda da yetecek kadar bir şey temin etmeye çalışırım!” Bunların sayısı da hiç az değil.

Mesele yeni duyuluyor; mazlumiyet ve mağduriyet, kendine ait çizgileriyle yeni duyuluyor, yeni hissediliyor. Fakat duyan ve hissedenler, farklı dinde, farklı kültür ortamında neş’et etmiş olmalarına rağmen, zalimin zulmü karşısında, fâsıkın fıskı karşısında, müfsidin ifsadı karşısında, o mazlum ve mağdur insanlara sahip çıkıyorlar. Hatta biri diyor ki: “İnsanlar ailelerini gönderdiler, bana verdikleri evin temizliğini onlar yaptılar. Çok hicap duydum. Üst seviyede insanların eşleri idi; bana verdikleri evin temizliğini yaptılar, hicap duydum. ‘O da ne demek!’ dediler, ‘Siz, bizim misafirimizsiniz!’ dediler.”

Onlar Muhacir ve Ensar kardeşliği yaptılar; birileri de orada Ebu Cehil, Utbe, Şeybe, Velid İbn Muğîre şeytanlığı irtikâp ediyorlar. Dünyanın değişik yerlerinde -zannediyorum- bu Muhacir ve Ensâr kardeşliği de sürüp gidecek. Şimdi o arkadaşın, dün dediği ülkede de o işi gerçekleştirmişler. Adını söylemiyorum, çünkü nerede işler rayında giderse, orada işi rayından çıkarmak için -trenin tekerlerinin önüne kaysın diye bir şey koymak gibi- mutlaka yirmi defa telefon ediyorlar. Yirmi defa “bukeyn” (bakancık) gönderiyorlar oraya. Allah cezalarını versin!.. Gönderiyor ve kafa karıştırıyorlar.

Bir ülkede yine yetkililer direnmiş, dayanmışlar. (Şeytanî komplo peşinde olanlar) dedikleri yapılmadığından dolayı, her gün bir kere, iki kere telefon ediyorlar o devletin başındaki adama. O adam da sizin yetiştiğiniz kültür ortamında yetişmemiş. İşin nezaketine binaen “kültür ortamı” diyorum. Farklı anlayışı var, farklı inanışı var. “Bir daha bu adamların telefonuna çıkmayacağım ben! Telefonu her açışlarında aynı şeyleri mırıldanıyorlar, aynı şeyleri…” diyor.

Böylece dünyada farklı bir sevgi atmosferi oluşuyor. Bu oluşuma katkıda bulunmak, onlara karşı -bir yönüyle- yapacağımız şeylerin üçüncüsü gibi geliyor bana. Evet, o mazlumiyet, mağduriyet anlatılmalı. Kimseyi kötüleyerek değil; benim şurada dediğim nâsezâ, nâbecâ sözler türünden de değil. Fakat mazlumiyet ve mağduriyetimizi uygun bir üslupla herkese anlatmalıyız!.. “Benim bir şeyden haberim yoktu. Ne Aralık’ı anlarım ben, ne Ocak’ı anlarım? Ne Temmuz’u anlarım, ne de Ağustos’u anlarım!.. Siz bunları söylediğiniz zaman, ben aval aval sizin yüzünüze bakıyorum. Ama ben hiç farkına varmadan, bir yönüyle, o güne kadar kazandığım şeyler, kesp ettiğim şeyler, haksız yere iktisapmış gibi, kolumda ise kolumdan sökülüyor, göğsümde bir madalya, bir şerit ise, oradan sökülüyor ve ben ademe mahkum ediliyorum, hiçliğe mahkum ediliyorum. Hiçbir şeyden haberim olmadığı halde…” diyen insanların mağduriyetlerini… Sadece bir yerdeki bir şeytanın, Yezdücird’in çocuğu birisinin kararıyla, fişlemesi neticesinde.. Yezdücird’in torununun fişlemesi… Hâlâ “Pers, Pers!..” diyen, Tebriz’i Medine gibi gören ve “Varsa dünyada en ideal, ütopyaları aşkın bir idare şekli, İran’da!” diyen biri; fişliyor, işliyor ve bir sürü insanın canına zehir-zemberek gibi (cinas) işliyor!.. Evet… Siz, koyacağınız yere koyun, bu mülahazaları.

   Ülke içinde engelli çocuğun bakımı için biriktirilen parayı bile gasp eden vicdansızlar, yurtdışında da diyanet kisvesi altında dahi casusluk yaptırıyorlar.

Bir diğer acı şey de şu: Antrparantez arz ediyorum. Dışta o cebrî hicret eden insanlar, hicret ettikleri yerlerde -bugüne kadar ihtiyarî hicret edenler misyonlarını edâ etmeye çalıştıkları gibi, bunlar da cebrî hicret sonucu gittikleri yerlerde yine- Ruh-i Revân-i Muhammedî’nin şehbal açmasını sağlama istikametinde, soluk soluğa, küheylan gibi koşuyorlar, Allah’ın izni ve inâyetiyle. Fakat yine “Din!” diyen, “Diyanet!” diyen, o argümanları kullanan insanlar, oralarda casusluk yaparak, o insanları -bir yönüyle- kendi ülkelerine gammazlıyorlar. Bir-iki ülkede “Bunlar, casus!” diye derdest edildiler ve sınır dışı yapıldılar. Vakıa bunlar, medyaya düşen şeyler.

Kine-nefrete doymuyorlar birileri!.. Yani, artık ülkesini terk etmiş; sen de onun malının üstüne konmuşsun; gasp etmişsin ve beş kuruş vermemişsin. Bir arkadaşı içeriye koyarken… Anomali bir çocuğu var; onun için biriktirdiği para var. Benim de evliyaullahtan bir veli olarak tanıdığım bir insan. İçeriye alırken, yahu bari o parayı, o anomali çocuğa verin!.. Onu da elinden alıyorlar.

Gasp ettikleri şeylerin “Raporlarını tutalım!” dendiğinde tavırları: “Hayır, rapor tutamazsınız. Çünkü rapor tutarsanız, bir gün hukuk çerçevesinde haklı olduğunuz meydana çıkarsa, onları istirdad edersiniz, geri alırsınız. Oysaki biz, geri vermemek üzere gasp ediyoruz!” Haramî, aldığı şeyi, geri vermek üzere almaz, vermemek üzere alır. Anomali çocuğu için biriktirdiği, Türkçe ifadesiyle dişinden-tırnağından artırarak biriktirdiği şeyi de gasp ediyorlar. Onu içeri koyarken, çocuğunun hakkını da elinden alıyorlar. Zerre kadar vicdanı olan bir insanın kalbi durur. Gavur bile olsa, kalbi durur. Gavur kalbi kadar kalb yok bunlarda!..

Evet, o Muhacir ve Ensar kardeşliğini çok iyi değerlendirmek lazım. O kardeşliği, o sarmaş-dolaş olmayı!.. Kim bilir, belki de Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) işaret buyurduğu “Âhirzamanda adım, Güneş’in doğup battığı her yere ulaşacaktır!” müjdesinin tahakkukunda dünyanın dört bir tarafına “ihtiyarî hicret”lerin yanında, şimdi de “ızdırarî hicret”lerin, “cebrî hicret”lerin vesileliği söz konusudur. O muhacirler, gidilmedik ülkelere gitmek suretiyle, aynı zamanda “temsilî ve halî Müslümanlık”larıyla, Müslümanlığın nasıl ütopyaları aşkın bir din olduğunu gösterecekler. En azından, başkalarını onunla sulh olma atmosferine çekecekler veya onlara sulh olma anlayışını aşılayacaklar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bu da çok önemli bir kazanımdır. Dünyada “sulh-u umumî”ye giden yollardan bir tanesidir.

Cihan harplerinin ucunun göründüğü bir dönemde sulh olma anlayışı çok mühimdir. Ne felaketlerle geldiğini geçmişte gördük o harplerin. Bir üçüncü cihan harbi umumi felaket demektir; bir Batılı düşünürün ifadesiyle, “Ölen, mezara; geride kalan da yoğun bakıma!” Öylesine korkunç silahların, insanları öldürmek için hazırlandığı bir dönemde, o sulh-u umumîyi, اَلْإِسْلاَمُ وَالسَّلاَمُ الْعَالَمِي, o sulh-i umumîyi temin etmek, şöyle-böyle; “Herkes birbiriyle geçinebilir, anlaşabilir!” mülahazasını oluşturmak çok önemlidir.

   Güllerimiz dikenliğe düştü, sinelerimiz yaralı; bir haşin dikenlere bir de narin güllere bakıp elemle inliyor ve halimizi Allah’a arz ediyoruz!..

Öyle bir gaye adına, ihtiyarî hicretlerin yanında, cebrî hicretlerle Cenâb-ı Hak, şimdi size böyle bir misyon yüklüyorsa, bence, öperek bunu da başınıza koyun!.. “Elhamdülillah… Aklımıza gelmemişti böyle bir hizmet. Yâ Rabbi! Nice şeyleri Sen bize hatırlattın, bizleri ona sevk ettin; bundan dolayı da Sana binlerce hamd u senâ olsun! Ama bilmeyerek, bize zulmetmek suretiyle bu işi yaptıranlara gelince, onların da hidayete kabiliyetleri varsa, Sen onları hidayet eyle. Kalblerini telyîni (yumuşatmayı) murad buyuruyorsan, bilmedikleri re’feti, şefkati, mürüvveti, hakkı, adaleti, istikameti, anlayışı, muhabbeti, unuttukları bu şeyleri hatırlayacaklarsa şayet, onları da nezd-i Ulûhiyetinden hidayetinle serfirâz kıl! Dalalet vadilerinde yüzmekten onları da halâs eyle! Yoksa, her şeyin iyisini değil, her şeyin her şeyini Sen bilirsin!” deyin!..

Ama onların bir şey anlayacaklarına ihtimal vermiyorum: “Nâdânla sohbet güçtür, bilene / Zira nâdân, söyler ne gelirse diline.” Çünkü o sahip değildir diline ve beline. Bir kere saplanıvermiştir, menfûr o şeytanî emeline!..

Evet, bize şu düştü:

“Gül hâre düştü, sînefigâr oldu andelib,

Bir hâre baktı bir güle, zâr oldu andelib”

(Gül dikenliğe düşünce, bülbülün sinesi yaralandı / Bülbül, bir güle, bir de dikene baktı, inleye inleye oracığa yığılıverdi.)

Gül, dikenlerin içine düşünce, gül dalına konmuş bülbül, öyle bir incinir ki, “Benim gülüm gitti!” diye. Bir güle bakar, bir de hâristana bakar!.. Sebk-i Hindî mülahazasıyla söylenmiş, tahlili Edebiyatçılara ait, Nâilî-i Kadîm’in enfes bir beyanı.

Öyleyse, gelin, ne olur, sadece ulvî dertlerle dertlenin!.. Ulvî dertlerle dertlenmeyenlere Allah, süflî dertleri musallat eder. Yüksek mefkûre sahibi olmayan, benliğinin süflî arzularına takılır. “Gâye-i hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezer.” “Karasaray!” der, saraya takılır.. “Villa!” der, villaya takılır.. “Filo!” der, filoya takılır.. “Makam!” der, makama takılır.. “Alkış!” der, alkışa takılır… O kadar çok şeyle zehirlenmiştir ki, onun, bu zehirlerden sıyrılması için şimdiye kadar eczacıların, farmakologların öyle bir panzehir ürettiklerini tahmin etmiyorum.

اَللَّهُمَّ نَفْسًا مُطْمَئِنَّةً، رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً، تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رِضَاءِ مَنْ سِوَاكَ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

(Allah’ım! Sen’den, nefislerimizi doygunluk ve itminana erdirerek “nefs-i mutmainne” ufkuna yükseltmeni.. dahası, onun bir üst mertebesi olan, kullarının Sen’den hoşnutluğunu anlatan, Sen’den ne gelirse gelsin, her zaman şükürle karşılık verip katiyen şikâyet etmeme, bu yolda gülü de dikeni de aynı görme noktası sayılan “nefs-i râdiye” zirvesine ulaştırmanı.. onun da ötesinde, rızana mazhar edilmenin, bizim küçüklüğümüze göre değil Senin azametine yakışır bir iltifata erdirilmenin unvanı olarak anılan “nefs-i mardiyye” şahikasıyla bizleri serfirâz kılmanı diliyoruz. Öyle ki, bu lütfun, Senin rızana erdikten sonra başkalarının bizden memnun olmasını hedeflemekten bizleri müstağnî kılacak ölçüde olsun!.. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, onun güzîde ailesine ve Ashâb-ı Kirâmına salat ü selam edip onu vesile kılarak bu talebimizi seslendiriyoruz Rabbimiz!..)

Bamteli: MAHPUSLAR, MAZLUMLAR, MUHÂCİRLER VE HİMMET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

    Şu enâniyet asrında cinnet hummalarından kurtulmanın yolu, nazar dağınıklığına düşmemek ve her işi Allah için işlemektir.

Bazen, farkına varmadan, gerçek kalbî derinliğimizin üstünde “görünme arzusu”, kendimizi duyurma isteği olabilir içimizde. Allah’a kendimizi ifade etmek istediğimiz zaman, kendimizi başkalarına duyurma gibi bir niyet de bulunabilir ki, bu nefis dürtüsü, bir ruhî rahatsızlık ve hastalık sayılabilir. O, insanı, Allah’a yakın olması gerektiği yerde, Allah’tan uzaklaştıran bir şey olur. “Muradın, âleme duyurmak ise, Bana duyurmak değilse, Benim nezdimde onun hiç kıymeti yoktur!” der, onu yüzünüze çarpar, öbür tarafta.

Ne ediyorsanız ediniz, ne diliyorsanız dileyiniz, Allah için işleyişiniz. Allah için başlayınız, Allah için görüşünüz, Allah için konuşunuz. Allah için geziniz, Allah için seyahat yapınız, Allah için hicret ediniz. Allah için veriniz, Allah için infak ediniz. Allah için ölünüz, öldürürlerse. İşkence ederlerse, Allah için o işkenceye katlanınız!.. Eğer O’na gönlünüzü vermişseniz, belâ-i dertten âhh etmeden, o ızdıraplar karşısında bile sadece O’nun mülahazasıyla oturmalı, O’nun mülahazasıyla kalkmalısınız. (Dediğim bu şeyleri Üstad Bediüzzaman söylemişti, biraz değişik şekilde ifade ettim.)

O’nu görmek, O’nu bilmek, O’nu dillendirmek, O’na bağlı olarak oturup-kalkmak, -hatta- O’na bağlı olarak yemek, içmek… “Sana karşı kulluğumu yapabilmek için, ben şu şeyleri yiyorum! Sen’in verdiğini duymak için yiyorum! Verdiğin şeyler karşısında kuvve-i zâikama verdiğin şeyden ötürü “Elhamdü lillah!” (اَلْحَمْدُ لِلَّهِ) demek için.. yutulacak bir şey olduğunda, yutaktan dolayı “Elhamdü lillah!” (اَلْحَمْدُ لِلَّهِ) demek için.. hazmedilecek şey olduğunda, -Mide, hazım sistemi, hazmedilecek şey; riyazî mülahazalar açısından meseleye bakınca, ihtimal hesaplarına göre bunların hepsi yüzde bir, binde bir ihtimaldir.- hazımdan dolayı “Elhamdü lillah!..” Bütün bunları düşünerek, “Sana hamd etmek için ben bunu yutuyorum; mideme indiriyorum!” demek.. “Allah için giyiyorum!” demek.. İstirahat ederken de “Sen’in için kalkıp kemâl-i ubudiyetle Sana teveccüh etmek için yatıyorum. Vazifemi bihakkın yerine getirmek için dinleniyorum, istirahat ediyorum!” demek…

(Tevhidnâme’de geçen bir dua) اَللَّهُمَّ اِقْتِدَارًا مِنْ لَدُنْكَ تُغْنِينَا بِهِ عَنْ اِقْتِدَارِ مَنْ سِوَاكَ Rabbim, bu mevzuda yapmamız lazım gelenleri yapma konusunda gerekli olan iktidarı lütfet! Başkalarının güç, kuvvet ve iktidarına bizi mecbur etme, mahkûm etme! Başkalarına kul-köle haline getirme! Aczimizi, fakrımızı, zaafımızı bize duyur/hissettir ama onları Sana ifade etme mülahazasıyla duyur ve hissettir! Her şeyi Sen’de görelim, Sen’de bilelim, Sen’de duyalım, Sen’den alalım; dolayısıyla Sen’i konuşalım, Sen’i müzakere edelim, “Sohbet-i Cânân!” diyelim.

O’na hasr-ı nazar etmezseniz, nazar dağınıklığına uğrarsınız; nazar dağınıklığına uğrar ve konsantre olmanız gereken mevzuya konsantre olamazsanız. Bütüncül bir nazarla bakamazsınız, analizlerinizde falsolar yaşarsınız, tahlillerinizde falsolar yaşarsınız ve başarılar yolunda hezimetten hezimete yuvarlanırsınız. Dağılmadan, her şeyi O’na müteveccihen götürmek lazım.

Bu çağ, talihsizlerin çağı, insanların dağıldığı bir çağ. Kimisi kalbini saraylara, villalara, filolara kaptırmış, makamlara kaptırmış, alkışlara kaptırmış. O mevzuda düşündüğü şeylere karşı binde bir veya milyonda bir muârız gördüğü insanları yok etmeye gidecek kadar vahşet duygusuna kapılmış. İnsanların vahşete böylesine yenik düştüğü bir asrı, bir mahrumiyet asrını -insanlıktan mahrumiyet asrını, gerçek imandan mahrumiyet asrını, ahsen-i takvimden mahrumiyet asrını, insanî değerlerden mahrumiyet asrını- yaşıyoruz. Şayet böyle bir asırda birileri iradenin hakkını vererek dişini sıkıp sabretmezse, aktif planda sabretmezse, zannediyorum, gelecek nesillere götürülebilecek, hem de çok eskortlarla götürülmesi gerekli olan, “din emaneti, iman emaneti, İslamiyet emaneti” selametle, haramilere kaptırılmadan götürülemez.

Bakın, her köşe başında, dünyada haramiler var. Hayır adına yapılan faaliyetlerin önünü kesmeye çalışıyorlar. İnsanlar, gadre uğruyor, zindanlara atılıyor, aile parçalanıyor; kadın, kız, çoluk, çocuk, yaşlı-başlı denmeden, herkes mağduriyete, mazlumiyete uğratılıyor, sindirilmeye çalışılıyor. Binde bir mi, milyonda bir mi, “tehlike” mülahazasıyla, paranoya yaşadıklarından dolayı… Dünya böylesine delilerin, -esas- kendini cinnet çağlayanına salmış insanların dünyası haline gelmiş. Bazı kimseler, akıllarını başlarına toplamazlarsa, “lillah, li-eclillah, li-vechillah” rızası dairesinde hareket etmezlerse şayet, bu gidişat topyekûn insanlık için bir felakettir.

Şimdi değişik yerlerde lokal olarak yaşanıyor; beş yerde, on yerde, on beş yerde, yirmi yerde yaşanıyor. Çoklarını siz de görüyorsunuz, bu cinnet hummalarına şahit oluyorsunuz.

    “Kimse Yok Mu”nun da gadre uğratıldığı günümüzde mazlum, mağdur ve muhtaçlara el uzatmak için dünya çapında umumi bir seferberlik yapılsa sezadır.

Bu arada, antrparantez: Mağduriyete, mazlumiyete uğrayan insanlar var, dünyanın değişik yerlerinde. Belli bir dönemde, arzu edilen şeylerin kısmen yerine getirildiği dönemde, bir “Kimse Yok Mu” vardı. Dünyanın neresinde olursa olsun, mazlumların, mağdurların imdadına koşuyordu. Kurbanlar kesiliyordu, o muhtaçlara yetiştiriliyordu. Myanmar’a götürülüyordu, Gazze’ye götürülüyordu; girebildiğiniz, sınırları size açık olan her yere götürülüyordu. Meseleye insanî çerçeveden bakılıyordu, hümanizm mülahazasına bağlı olarak her şey yapılıyordu. Din ayırımı gözetilmeden, meşrep ayırımı gözetilmeden, mizaç ayrılığı gözetilmeden, mezâk ayrılığı gözetilmeden herkese el uzatılıyordu.

Gün geldi, bir yerdeki şeytanî kıskançlık ve haset böyle bir hayır yuvasını, hayır sistemini bile baskı altına alma, kapama, öldürme gayreti/cehdi içine girdi. Şimdi dünya kadar insan, mazlumiyete, mağduriyete uğradıkları halde, yardıma muhtaç; binlerce insan… On bin mi, yirmi bin mi, otuz bin mi, kırk bin mi?!. “Fârr”ı ile, “muhtefî”si ile, “mağdur”u ile, “mazlum”u ile, “muzdarr”ı ile, “mevkûf”u ile, “mescûn”u ile, “müstantak”ı ile, bir sürü insan, bir sürü yuva… Bir insanı götürmüşlerse, bütün bir yuvanın fertlerini aynı zulme, aynı mağduriyete uğratmışlar demektir.

İnsan olan insana düşen şey, tıpkı Ensâr mülahazası ile bunlara yardım etmektir, destek olmaktır. O müessese (Kimse Yok Mu) kapandı belki ama değişik yerlerde fonksiyonunu edâ edebilir. Bir yerde, bir merkezde kapatırlar, ben dilerim Amerika’da şubesini açarlar, İngiltere’de şubesini açarlar, Almanya’da şubesini açarlar, Birleşmiş Milletler’de şubesini, Afrika’da şubesini açarlar ve yine mazlumların-mağdurların imdadına koşarlar, herkesi kucaklarlar. Renk-desen gözetmeden, herkese bağırlarını açarlar. Olur inşaallah öyle!..

Fakat şu anda sistem, bu mazlumların, mağdurların hepsine yetecek güçte değil. Onun için herhalde bu mevzuda dünyanın değişik yerlerinde bulunan arkadaşlara daha umumî manada bir “seferberlik” düşüyor. Bir taraftan kendi vatandaşlarımız… Çok önceden gitmiş, oralarda iş tutturmuş; Amerika’ya gelmiş, iş kurmuş; İngiltere’ye gitmiş, Almanya’ya gitmiş, Hollanda’ya gitmiş, Fransa’ya gitmiş, Benülüks ülkelerine gitmiş; iş kurmuş oralarda. Hakikaten el uzatacak mahiyette… Bu insanlara, meseleyi usulünce anlatarak, o mübarek “himmet” mevzuunu hatırlatarak onların himmetlerine başvurulabilir.

    Himmet, Allah’ın lütuf buyurduğu her türlü rızıktan infakta bulunarak dine/insanlığa hizmet etmektir; beşer onu kâmil manada İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan öğrenmiştir.

Himmete müracaat, esasen… Bir tanesi kalktı, ne dediğini bilmeyen, zil-zurna cahil… Bazen diplomalı cahiller, diplomasız cahillerden daha tehlikelidir; çünkü diplomalı cahil, diğer cahilleri inandırır, sürü gibi şeyin arkasına takılır yürürler. Himmet’i tenkit ediyor…

İnsanlığın İftihar Tablosu, dini i’lâ adına himmete müracaat etti mi, etmedi mi?!. Hem de çent defa. Hatta insanların, O’nun o mevzudaki telkinine rağmen biraz alakasız kalmaları karşısında, teessür duydu mu, duymadı mı?!. O’nu, yüksek basiretiyle, firasetiyle keşfeden, O’ndaki insibağ ile duyguları uyanık olan, hüşyâr olan bir sahabi, evine koştu mu, koşmadı mı?!. Avuç dolusu bir himmet ile geldi mi, gelmedi mi?!. Meselenin öyle yapılması gerektiğini sahabe-i kiram, anladı mı, anlamadı mı?!. Ve sonra her biri evine koşup getireceği şeyi getirdi mi, getirmedi mi?!. Kimisi bütün varlığını getirip oraya döktü mü, dökmedi mi?!.

“Himmet, milletin yaptığı yardımlar, suiistimal edilerek, bu türlü şeylerde…” Nede kullanılıyormuş?!. Dindar nesil yetiştirme okulları açmakta.. üniversiteye hazırlık kursları açmakta.. zalimin, hainin, hasetçinin çekemediği müesseseler açmakta.. dünyanın değişik yerlerinde cehalete karşı, fakirliğe karşı, ihtilafa karşı -üç tane, dört tane, beş tane yaygın maraza karşı- bir yönüyle, i’lân-ı harp etmekte… Bunları akıllıca bertaraf etme istikametinde himmete müracaat ediliyor. O zavallı, diplomalı cahil, “Himmet, falan yerlerde çar-çur edildi!” demek suretiyle… Zavallı!.. Cenâb-ı Hak, hidayet etsin; o da aklını başına alsın, aynı haltı bir daha yapmasın, sizinle beraber -inşaallah- cennete girsin! Hüsn-i zan ediyoruz.

Geriye dönelim… Değişik yerlerde himmet organizasyonları yapmak suretiyle, yurt içinde ve yurt dışındaki muhtaçlara yardım etmeli.

    Malı mülkü zalimlerce gasp edilen, mağduriyetler sarmalında eziyet çeken ve zulümden kaçıp cebrî hicret yollarına düşen insanlara mutlaka maddî manevî yardım edilmeli!..

Hazreti Musa demişti ki: فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ “Sizinle beraber bulunmaktan korkup kaçtım.” (Şuarâ, 26/21) “Kaçtım sizden!..” Zindanlara girip bazıları ölüyor, kimsenin haberi yok; dövüle dövüle ölüyor. Bazıları işkenceye maruz kalıyor. Bazıları günlerce hücrede kalıyor. Bazılarına namaz kılma, abdest alma imkânı bile verilmiyor. Kafalar karıştırılmaya çalışılıyor. Ve aynı zamanda itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor o insanlar. Dolayısıyla onlar da فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْSizin şerrinizden korktuk, kaçtık!” diyor gidiyorlar. Ama her şeylerini arkada bırakıyorlar.

Malına el konmuş, malı gasp edilmiş; tagallüp, tahakküm, tasallut, temellük, gırtlakta. Dün bir arkadaş, kendisine “Malınıza ne oldu?” deyince, hislerine hâkim olamadı, hıçkıra hıçkıra ağladı. Alın teriyle kazanmış… O müesseseler de alın teri ile yapılmış. Yememiş, içmemişler; yedirmiş, giydirmişler. Aynı zamanda o müesseseleri meydana getirmişler. Saf, temiz, duru; dıştan gelmemiş, Anadolu’ya sızmamış, öz be öz Anadolu insanının yaptığı müesseseler onlar. Evet, bunlara karşı düşmanlık ilan etmişler, her şeylerine el koymuşlar. Hayatın değişik birimlerinden bir sürü insan, yurt dışına kaçmış. Bunlar, üçü-dördü bir araya gelerek belki, bir evde kalıyorlar.

Burada antrparantez bir şey arz edeyim: Birisi, duygulanarak anlattı. Gittikleri bazı yerlerde, yabancılar gelip diyorlar ki: “Benim falan yerde bir evim var, yaz günleri (mi, hilaf olmasın), oturuyordum; orada oturabilirsiniz, kira vermenize de gerek yok. Bir mali sıkıntınız varsa, onu da ben karşılayabilirim!” Bir yabancı… Bir yabancı kadar bile merhamet, şefkat, mürüvvet, insanlık duygusu taşımayan kimselerden ne beklenir, bilmiyorum!..

O mağdur insanlar mevzuunda -bence- seferber olmak lazım. Tıpkı Ensâr-ı kirâm efendilerimizin, Muhâcirîn-i fihâm efendilerimize bağırlarını açıp onları bağ ve bahçelerine ortak yaptıkları gibi, bu mülahazayı geliştirmek, böyle organizasyonlara gitmek lazım. Hemen, birden bire arzu ettiğiniz ölçüde, büyük çapta bir şey olmayabilir. İlk planda, bulduğunuz üç-dört tane samimi insana, hislerinizi ifade edersiniz; mazlumiyeti, mağduriyeti anlatırsınız. Onlar ne yapıyorlarsa, onu yaparlar. O himmet de öyle başladı. Evvela beş-on tane insanla başladı; sonra kocaman bir Anadolu insanı, şimdi sağa-sola sürgüne gönderilen, içeriye atılan o insanların hepsi, binlerce insan, o himmet seferberliğinde yarışa girdiler. Orada müsabakaya girdiler âdeta; “Ben de vereyim, ben de vereyim, ben de vereyim!..

    Civanmert Anadolu insanı alın teriyle dünyanın yüz yetmiş ülkesinde Hizmet müesseseleri yaptı ama şimdi her biri katillerin gördüğü muameleyi görüyor, zalimler tarafından!..

Bu mevzuda da bir şey arz edeyim: Kıtmîr, o ilk dönemlerde -arkadaşlar o meseleyi Kıtmîr’den daha iyi edâ edecekleri güne kadar- o himmet toplantılarının hepsinde bulunmaya çalışıyordum. Şu yarım yamalak ifade tarzımla “Himmet”in ne demek olduğunu, işte o biraz evvel arz ettiğim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in himmet sistemi esasına dayandırarak anlatmaya çalışıyordum. Bir yerde -zannediyorum- böyle tam gönlüme göre bir coşma, bir heyecanlanma olmadı. İlk zamanlardı… İnsanlar bilmiyorlardı.

“Bir yurt yapalım, fakir-fukara çocukları alalım, yedirelim, içirelim, onlara bakalım orada!..” demiştim. Aslında, çocukluğumda kendi kendime söz vermiştim. Çünkü ben, kulübede kalarak derslerime devam ettim. Selçuklu döneminde yapılmış, sonra yıkılıp harabeye dönmüş bir caminin ön tarafında, mihrap girişinde, kendi elimle bir duvar yaparak orada iki arkadaşımla beraber kaldım. Bazen yiyecek bulamadık. Üç gün, dört gün bir ekmek bile bulamadığımı hatırlıyorum. Sonra fırından bir ekmek aldığım zaman, öyle acıkmıştım ki, dershaneye gelinceye kadar ekmeğin yarısını yolda yedim. Talebeliğim böyle sıkıntı içinde geçti.

Hatta o sıkıntı içinde geçen talebeliğimden dolayı, bazı fakirlerin hallerinden şikâyetlerini bir televizyon programında görünce çok şaşırmıştım. Muhabir, evlerine gitmiş, orada bir sofrada oturuyorlar. “Biraz zeytin var, bir tane yumurta var, ekmek var, peynir var, bir de filan… İşte böyle fakirâne yaşıyorlar.” Hiç unutmam, birden bire ağzımdan kaçırdım, Gözünüze, dizinize dursun!” Biz bazen peynir değil, ekmeği bile bulamıyorduk!..

Evet, çocukluğumda kendi kendime, Cenâb-ı Hak bir gün, hangi yollarla imkân verirse, talebeleri bir yerde toplamak suretiyle, hem rahat yatıp-kalkmalarını, hem de bedava yiyip-içmelerini temin edeceğime söz vermiştim. “Cenâb-ı Hak onu nasip etsin!” demiştim. Ve gün geldi, Allah onu nasip etti. Değişik yurtlar yapıldı, pansiyonlar yapıldı, evler açıldı. Anadolu insanı yaptı.

“Şirk”i ve “tevhid”i bilmeyenler, onu (Hizmet’i) bir şahsa mal etmek suretiyle evvela şirke girdiler. Sonra da ona mal etmek suretiyle onun hakkında kendilerini haset çağlayanına saldılar. İki hata yaptılar. Esasen, o kalbleri yumuşatan, “Allah” idi (celle celâluhu). O umum seferberliği temin buyuran, meşîet-i İlahiye idi, Rahmet-i İlahiye idi. O işin önünde şöyle-böyle bir şeyler söyleyen insanlar, şart-ı âdî planında zavallı birer vasıtadan ibaretti. Onlar, bir, bunu bilemediler; çünkü her meselelerini şirke bağlı, esbaba bağlı götürdüklerinden dolayı, orada da onu sebep gibi gördüler. İkincisi de, ona haset ettiler, çekememezliğe düştüler; kâfirin yapmadığını yaptı, küfrün yaptırmadığını yaptırdılar. Kocaman iki tane cinayet!..

Bu mülahaza vardı ve dolayısıyla himmetler öyle dar dairede başladı. İşte o dar dairedeki himmetlerden bir tanesinde, ciddî boşlukları kapatabilecek bir şey olmadığından dolayı, dedim ki “Ben, birkaç tanesinin elini, eteğini öperim; ben de yüz bin lira taahhüt ediyorum!” Bin lira maaş aldığım bir dönemde.. devlet dilencisi.. o parayı benim bulmam mümkün değildi esasen.

Bir dönemde cami penceresinde yatan biri… Onu bile bir kısım zift cerâidi değerlendirirken, “Yok, Hüseyin Efendi ev tutmamış da…” Hüseyin Efendi ev tuttu, bir mahallenin içinde. Fakat geçip giderken, gelirken -Sen iffetten anlamazsın ki, a be bohem!..- taife-i nisânın bakması karşısında rahatsız olduğundan dolayı, o Allah’ın kulu, caminin penceresinde halvetî hayat yaşamayı tercih etti. Ve orada belki yüz tane kitap okudu. Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirini de orada gözden geçirdi ve o tefsirden bulduğu her şeyi, cami kürsüsünden halka ifade etmeye çalıştı. Zavallı, sen anlamazsın ki bunu; çünkü hakiki Müslümanlıktan haberin yok senin! “Yok, Hüseyin Efendi…” Hüseyin Efendi, gül gibi bir ev buldu ama o zavallı, cami penceresini tercih etti. Sonra da tahta kulübede yaşadı, altı sene tahta kulübede yaşadı. Minnet etmemek için, dünyaya hırs göstermemek için. İsteseydi her şey olurdu, onun için de!..

Böyle bir insanın yüz bin lira taahhüt etmesi?!. Nasıl ödeyecek ki? Hiç unutmam, geniş imkânları olan birisi, bir sabah kahvaltısına çağırmıştı, belki evine de bir kere gittim ben onun. O sabah kahvaltısına niye gittim, bilemiyorum? Bir arkadaşla beraber kahvaltıya gittik. Dedi ki: “Hocam, o gün orada siz böyle bir şey taahhüt ettiniz. Ben de sizi biliyorum, bir dikili taşınız yok sizin. Bunu elin-âlemin elini-eteğini öpmek suretiyle temin etmek mümkün değil. Müsaade buyurursanız, o taahhüt ettiğiniz şeyi, bütünüyle ben ödeyeyim!”

Anadolu insanı, bu civanmertlikte idi ve bu civanmertlik üzerinde esasen dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde okullar açtı, eğitim faaliyetleri gerçekleştirdi. Türkiye’de, yüzlerce okul açtı, üniversiteye hazırlık kursu açtı, evler açtı… Fakir, fukaraya baktı, Allah’ın izni ve inayetiyle. Şimdi onlar, canilerin gördüğü muameleyi, katillerin gördüğü muameleyi görüyorlar, zalimler tarafından.

    Binlerce günahsız insana gadreden, doğum yapacak masum kadını bile hapse atan ve emzikli yavruyu annesinden ayıran insafsız zalimler, benzerine az rastlanır zulümleri yapıyorlar!..

Evet, himmet, belki böyle dar dairede başlayacak; fakat dar dairede olsun, dünyanın değişik yerlerinde, her yerde, ilk himmet edecek insanlar, on bin lira himmet etsinler. O her şeyini Türkiye’de kaptırmış, gasp ettirmiş insanların imdadına koşsunlar!..

“Duygulanan bir bayan” diyeyim; yerini, konumunu, kurbetini de söylemeyeyim. Kalkarken, kardeşinin alın teriyle kazandığı bütün müesseselerine el konduğunu anlatırken, gayet duygulanarak ayağa kalktı, gitmeye teşebbüs etti. Giderken “Talan ettiler, kardeşimin malını-mülkünü…” diye ağladı. Her ağlayan da beni ağlatmıştır. Talan ettiler, alın teriyle kazandıklarını… Kendine göre kurs açmış, kendi imkânlarıyla…

Biliyorsunuz, iş yapan, ticaretle mal kazanan insanların mallarına bile el koydular. Yemin ederim ben; vallahi, billahi, tallahi, gâvurlar böyle yapmadılar. Kadını içeriye atmadılar.. doğum halindeki bir kadını içeriye atmadılar.. onu yeni doğmuş çocuğundan ayrı tutmadılar… Barbaros Frederic’ler bunu yapmadı, Philip’ler bunu yapmadı, Arslan yürekli Richard’lar bunu yapmadı… Gavurun yapmadığı yapılıyor!..

Ve tabii kaçan kaçana… Zalimin işini kolaylaştırmak, Allah’a karşı saygısızlıktır. Zalimin, gaddarın, hattârın işini kolaylaştırmak, Allah’a karşı saygısızlıktır. Hazreti Musa, Firavun’un işini kolaylaştırmadı. Efendimiz, Ebu Cehil’in, Utbe’nin işini kolaylaştırmadı; hicret buyurdu, azm-i râh etti, Sevr sultanlığına sığındı, Medine-i Münevvere’yi teşrif etti, şereflendirdi, Yesrib’i Medine yaptı… Diğer bütün enbiyâ-i izâm, evliyâ-i fihâm, zâlimlerin şerrinden, fâcirlerin fücurundan, fâsıkların fıskından, hâsidlerin hasedinden dolayı oldukları yerden uzaklaştılarsa şayet, gidip özür dilemediler. Onların işlerini kolaylaştırmadılar. Çünkü o, bir vebaldir; yardım sayılır onlara.

Dolayısıyla, onların yardımını elinin tersiyle iten, onlardan bir şey beklemeyen, el-etek öpmeyen o fedakâr insanlara, fedakârlık yapıp -el etek öpme pahasına- destek olmak, müminler için bir vecibedir. Bizim için bir vecibe… Her yerde, hele küçük dairede bir başlayın. Biraz evvel bahsettiğim bir Hıristiyan gibi, bir Musevî gibi kimseler bile gelecek, diyeceklerdir ki, “Benim imkânlarım var, ben de size şu kadar yardım edebilirim!” يَا لَهُ مِنْ إِنْصَافٍ Bir buna bakın, bir de ona bakın! Ona bakın!..

Evet, bir gün gelecek, Allah’ın izni ve inayetiyle, “Zâlimlere dedirtecek kudret-i Mevlâ / “Tallahi lakad âsereke’llahu aleynâ.” Dedirtecek fakat o güne kadar, “mazlum”un, “mağdur”un, “mehcûr”un, “ma’zûl”ün, “mahrum”un, “mescûn”un, “mustantak”ın, “muzdarr”ın yanında bulunmak, Allah maiyyeti adına atılmış bir adımdır. Allah’a yakın olmayı düşünüyorsanız, maiyetten hissedar olmayı düşünüyorsanız, o muhtaç insanlara el uzatacaksınız..

Keşke, benim bir-iki tane evim olsaydı!.. Dünyada bir kulübemin olmasını bile hiç düşünmedim. Ben sadece, kabrimin beni sıkmamasını düşündüm, berzahımın kararmamasını düşündüm. Fakat şimdi diyorum ki, “Keşke bir-iki tane alsaydım, şimdi satsaydım!” Ama zannediyorum Türkiye’de olsaydı onlara da el koyarlardı, değil mi? Tüh… İyi ki almamışım. Evet ama dünyanın başka bir yerinde alsaydım, iki tane evim olsaydı böyle, bir milyonluk, iki milyonluk bir şeyim olsaydı, beş-on insanın hiç olmazsa bir seneliğini taahhüt etseydim; o mazlumları, o mağdurları, o “Acaba ne yiyecek, ne içeceğiz?” diyen insanları sevindirseydim; Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna, mahcup olmadan çıkardım.

Fakat hiçbir şeyim yok, yapacak bir şeyim yok. Teliften gelen şeylerim var; burada kaldığım yerlerin kirasını vermeye çalışıyorum. O müesseselere de el koydular, kitaplara da el koydular. Gasp adına umumî ilan-ı harp yaptıklarından dolayı, adeta “Hiçbir şey dışarıda kalmasın!” deyip umuma karşı bir ilan-ı harp ettiler. “Kimin nesi varsa, hepsine el koymak lazım!..” “En-Nuru’l-halid”e (Sonsuz Nur’a) da el koyuyorlar. Hâlbuki -ülkenin adını söylemeyeceğim, gider oradakilerin kafalarını da karıştırırlar- üniversitede ders kitabı olarak okutuluyor o kitap; “İrşad Ekseni” de ders kitabı olarak okutuluyor. Fakat (Türkiye’de) o kitaplar müsadere ediliyor. O mübarek millet, kafasını yitirdiği dönemleri yaşıyor, bazıları itibariyle. İdraksiz insanlar… O idraksizlere karşı, bütün idrak aktivitemizi canlı tutarak, Allah’ın izniyle, düşmüşün elinden tutup kaldırmamız, açı doyurmamız, ağlayanın ağlamasını dindirmemiz, kapılarına kilit vurulanların kilitlerine anahtar bulmamız ve hüzün içinde inleyen insanları sevindirmemiz, bizim için birer vecibedir. Cenâb-ı Hak, bihakkın bu vecibeyi yerine getirmeye bizleri muvaffak eylesin!..

    Bize bugün Ensâr-Muhâcir kardeşliği sergilemek düşüyor; inşaallah, Allah’ın vaz’ ettiği vüdd gelecekte inkişaf edecek ve Hizmet tam bir “dünya meselesi” haline gelecek.

Bizim çektiğimiz şeyler, önemli değil ama bu dönemde çektiğimiz şeyleri, gâvurlardan görmedik, hiçbir dönemde. Çekilen şeyler… Fakat olsun..

“Cihâna geldiğim günden beri pek çok cefâ gördüm.

Ezildim bâr-ı gam altında bin türlü ezâ gördüm.

Değil bigânelerden, âşinâlardan belâ gördüm.

Vücudum âlem-i sıhhatte bîmâre dönmüştür.”

Aklını peynirle yemiş insanlar; eziyet etmek, işkencede bulunmak suretiyle, insanları kendi çizgilerine çekeceklerini zannediyorlar. Allah’a inanan, Rasûlullah’a inanan (sallallâhu aleyhi ve sellem) gerçek mü’min; iz’an mü’mini, yakîn mü’mini, ilme’l-yakîn mü’mini, ayne’l-yakîn mü’mini, hakka’l-yakîn mü’mini, tevekkül-i tâm mü’mini, teslim-i tâm mü’mini, tefviz-i tâm mü’mini, sika-i tâm mü’mini, o türlü şeylere katiyen tenezzül etmez. Acından ölse bile, el-etek öpmez. El-etek öpecekse şayet, لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَاAllah’ın nâm-ı celil-i sübhanîsinin bayrak gibi dalgalanması için..” öper. Onun için yapar; mü’min kardeşlerine yardım etmek için yapar.

Öyle yardım etmeli ki, bir gün o mü’min kardeşler kapınıza gelse, tıpkı muhacirîn-i kiram efendilerimizin Ensâr-ı fihâm efendilerimize dedikleri gibi demeliler. (Birileri “ekremîn”, diğerleri de “efhamîn”.) “Biz artık şöyle-böyle geçimimizi temin edecek duruma geldik; müsaade buyurursanız, o bağ ve bahçedeki durumdan elimizi-eteğimizi çekmek istiyoruz ve bundan böyle o imkânlardan istifade etmek istemiyoruz. Kendimize birer kulübecik yaptık; sizin hânelerinizde kalmayı da düşünmüyoruz artık!” Gelip dediler muhâcirîn-i kirâm efendilerimiz. Ensâr, ağlayarak Rasûlullah’a geldiler, “Yâ Rasûlallah! Muhâcir kardeşlerimiz böyle bir şey diyor; onlar yurtlarını yuvalarını terk ettiler. Ebu Cehiller, Utbeler, Şeybeler –كَمَا كَانَ الْيَوْمَ، كَمَا كَانَ اَلْيَوْمَ (Bugün de olduğu gibi.. bugün de olduğu gibi.)– onların her şeylerini gasp etmişlerdi. Tagallüpte, tahakkümde, tasallutta, temellükte bulunmuşlardı. Haramîlik etmişlerdi. Biz onlara bağrımızı açtık. Ve bu mevzuda onlara destek olmayı, Cenâb-ı Hakk’ın kurbetine vesile olacak mülahazasıyla yapıyorduk. Evlerimizin şerefi olmuştu. Bağ ve bahçelerimizin şerefi olmuştu. Müsaade buyurursanız, bu kardeşlik devam etsin!..

Ensâr, böyle davranıyordu; Muhâcir de o istiğna ruhuyla, o îsâr ruhuyla, mutlaka artık alın teriyle kazanmak istiyordu. Onlar ticaretten anlıyorlardı. Bir-iki sene içinde, Kaynuka, Kureyza, Nadır çarşı ve pazarında âdeta ticareti ele geçirdiler. Ve çokları, Hazreti Osman efendimiz gibi, Abdurrahman İbn Avf gibi, hamallıkla işe başladılar. Medine-i Münevvere’nin en zengini haline geldiler. Fakat o servet de bir yönüyle, beş yüz deveyi birden, gözünü kırpmadan verecek kadar, bir sehâvet (cömertlik) anlayışına bağlı idi; elinin tersiyle “Al götür, umurumda değil” diyecek kadar… Dolayısıyla onlar ayrılmak istiyordu ama öbürlerinin de onlara bakma şerefinden mahrumiyete tahammülleri yoktu.

Böyle bir mülahaza ve böyle bir anlayış ile… Zalimler tarafından gadre uğrayan, mazlumiyet ve mağduriyet yaşayan kardeşlerimize yardım etmeliyiz. İmkanı varsa, ceketimizi satarak, onun parasıyla onlara bakmayı, insanlığın gereği, İslamiyet’in gereği, îsâr ruhunun gereği, kendimiz için yaşamamanın gereği, yaşatma mülahazasıyla yaşamanın gereği, “ba’su ba’de’l-mevt erleri” olmanın gereği, adanmışlık ruhunun gereği bilmeliyiz!..

Evet, o iyiliğimizi devam ettirmeye bakalım, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir gün gelecek, o muhâcirîn-i kirâm zatların yardıma ihtiyaçları kalmayacak. Birileri iradî hicret yapmış, hizmet ediyorlar; onlar hakkında da celpnameler çıkarılıyor. Birileri de cebrî, ızdırarî hicret yapıyorlar. Biri ızdırârînin sevabını kazanır; öyle muhacir, onun sevabı kazanır; diğeri de iradînin sevabını kazanır.

Hicret etmeyen, dinsizden imansızdan işkence görmeyen, hemen her şeyi beylik-paşalık içinde bulunan, hazıra konan, -efendim, ne derler, “miras-kondu”- miras-kondu derbeder ruhlar, bunu anlamaz ki!.. Miras-kondu derbeder ruhlar… Dininden, inancından, mefkûresinden ötürü bir tokat yememiş, iki gün zindan görmemiş, tecritte yatmamış, keyfin ağaları, sarayın ağaları, derbeder ruhlar, bunu bilmezler ki!.. Bunu bilenler, bilirler; çekenler, bilirler!..

Evet, bir gün o muhâcirler gelip diyecekler: “Yapmayın bunu!” Hizmet edenler, himmet organizasyonlarında bulunan insanlar da diyecekler ki, “Hayır bizi böyle bir güzellikten mahrum etmeyin, devam edelim!” Muhâcirîn-i kirâm ve Ensâr-ı fihâm efendilerimiz gibi hareket edecekler. Ve Allah’ın izni ve inayetiyle, kapılar açılıp Cenâb-ı Hak yeniden yollar oluşturduğunda, bu dünya meselesi, dünya hadisesi bugün dünyaya sesini duyurduğu gibi devam edecek. Bugüne kadar Allah’ın belli ölçüde vaz’ ettiği vüdd, inkişaf ederek devam edecek. Ve mesele bütün dünya tarafından bilinen tam bir “dünya meselesi” haline gelecek. Vesselam.

Bamteli: KALBE OKLAR SAPLANIRKEN

Herkul | | BAMTELI

  Soru: Muhterem Efendim! İhyâ-i Ulûm’id-Dîn okunurken, bir cümle dikkatimizi çekmişti. İmam Gazzâli hazretleri, İmam Şâfiî’nin civanmertliğini anlatırken, “Zühdün başı, cömertliktir!” diyor. Zühd ile cömertlik münasebetini lütfeder misiniz?

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde yukarıdaki soruya cevap sadedinde şunları söyledi:

  Zühd, dünyayı, kesben değil, kalben terk etmektir.

“Zühd” kelimesi, lügat manası itibariyle de, sofilerin ıstılahı içinde de “dünyayı terk etmek” demektir; dünyayı terk edene de “zâhid” denir. Bazıları onu, “dünya ve mâfîhâ’yı bütün bütün kalbinden çıkarıp atmak” şeklinde yorumlamışlardır. Fuzûlî, o duygu ve o düşünceye tercüman olurken, enfes, altın gibi iki mısraında şöyle der: “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil / Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir!”

Zâhid de dünya ve mâfîha’yı bilmeyen, bir yönüyle, ihtiyaç ve zaruret ölçüsünde hayatını sürdüren insandır. “Ben bunu alırsam, esasen, müteveccih bulunmam gerekli olan âlem için şarj olmuş olurum, beni ayakta tutar bu!..” O kadar. Böyle düşünür ve onunla iktifa eder. “Fakat bir şey için benim ayakta durmam lazım. Ayakta durabilmem için azıcık bir şey almam lazım, azıcık istirahat etmem lazım, azıcık beşerî garîzelerin isteklerini yerine getirmem lazım, azıcık bazı cismânî duygularıma cevap vermem lazım!..” İnsan, bunlardan sıyrılmak suretiyle asıl vazifesine yoğunlaşabilir; ancak o zaman konsantrasyon tam olur.

Hazreti Pîr’in bu mevzudaki tarifi, zühd adına ortaya konulan tariflerin en enfesidir: Ona göre zühd, dünyayı, kesben değil, kalben terk etmektir. Bir yönüyle, esbaba riayet edersiniz; fakat olmuş-olmamış umurunuzda değildir.

  “Hamd olsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı!..”

Hazreti Eyyûb’a (aleyhisselam) bir söz nispet edilir, mev’ize kitaplarında. “Dürretü’l-vâizîn” ve “Dürretü’n-nâsihîn” gibi kitaplarda Hazreti Pîr’in de “Sabır kahramanı” dediği o zâtın (aleyhisselam) genel durumu, sergüzeştisi anlatılırken, bütün musibetler ve dünyevî kayıplar karşısında اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَ “Hamdolsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı.” sözünü tekrar ettiği belirtilir. Mal gider, dudaklarından dökülen söz odur; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَHamdolsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı!” (Antrparantez; sizin şu anda Türkiye’deki Hizmet’iniz açısından dillendirebileceğiniz bir mülahaza.) Evlâd u ıyâl gider, O yine aynı sözü söyler.

Belki şeytan vesvese vermeye çalışmıştır. Çünkü ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ “Kulumuz Eyyûb’u da hatırla. Hani o, Rabbine şöyle yalvarmıştı: Şurası bir gerçek ki, şeytan yüzünden bir bitkinlik ve büyük bir ızdıraba düçâr oldum.” (Sâd, 38/41) Orada da ona îmâda bulunuluyor, işârî tefsir açısından. Belki şeytan geldi, fısıldadı onu.

Nitekim böyle bir fısıldama, enbiyâ-i ızâm da ondan masûn değildir. Mesela, Hazreti Âdem (aleyhisselam) hakkında فَوَسْوَسَ إِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَا آدَمُ هَلْ أَدُلُّكَ عَلَى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لاَ يَبْلَى “Fakat şeytan Hazreti Âdem’e vesvese verdi ve ‘Ey Âdem, seni sonsuzluk ağacına ve hiç son bulmayacak bir devlet ve saltanata götüreyim mi?’ dedi.” (Tâhâ, 20/120) buyurulmaktadır. Eğer şeytan, ona vesvese vermişse, demek ki başkaları için de bu söz konusudur. Şu kadar var ki, onu bizim maruz kaldığımız vesveselere benzetmemek lazımdır. O mukarrabîne göredir, bizim seviyemizde değildir. Artık nasıl süslü-püslü gösterdi, alladı pulladı yaptı ve Cennet’te Allah’a en yakın olmayı ona bağlayarak, “Şu şecereden ye!” dediyse?!. Ne ise o şecere?!.

Aynı şekilde, şeytan, Hazreti Eyyûb Aleyhisselam’a da diyebilir; başkaları da diyebilir, kavmi de diyebilir: “Hani sen Allah’a yakın insandın; çoluk-çocuğun da gitti, eşin de gitti, evladın da gitti, ıyâlin de gitti!..” Fakat o yine, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَHamdolsun o Allah’a ki, verdi ve aldı!” der.

  “Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!..”

Bir zaman gelir ki, Hazreti Eyyûb’un tepeden tırnağa vücudu da yara-bere ve hastalıklar içinde kalır. Hazreti Pîr, menkıbeye bağlı keyfiyetiyle ifade ederken, esasen önemli iki unsuru nazara verir: Biri, inanma mahalli olan “kalb”i; ona da o isabet etti. Diğeri de O’nu (celle celâluhu) dillendirme unsuru olan dili-dudağı, ona da isabet etti. Bundan dolayı buyuruluyor ki: وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an, hatırla. Hani O, ‘Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!’ diye yalvarmıştı.” (Enbiyâ, 21/83) Şikâyet değil. “Gider!..” demek değil. Arz-ı hâl. Üns makamının gerektirdiği “temkîn”.

Rabbim, bana musibet isabet etti. Sen, Erhamü’r-râhimînsin!” Bakın bu sözde şikâyet yok. عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِيSen’in benim halimi bilmen; benim Sen’den bir şey istememden beni müstağni kılıyor!” Yine bir Hak dostu şâirin dediği gibi: قَدْ كَفَانِي عِلْمُ رَبِّي عَنْ سُؤَالِي وَاخْتِيَارِي “Rabbimin benim her şeyimi bilmesi, beni O’dan bir şey istemeden de, bir şey dilemeden de, ihtiyardan da alıkoyuyor!” O bildiğine göre, bana düşen şey, bir dilekçe ile -bir yönüyle, kalbin kompoze ettiği ve dilin de okuduğu bir dilekçe ile- halimi arz etmekten ibaret kalıyor. عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي Zannediyorum, bunu başta Hazreti Şâh-ı Geylânî söylüyor, sonra da bir-iki Hak dostu, ondan mülhem tekrar edip duruyorlar: عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِيHalimi bilmen, Sen’den bir şey istememden beni alıkoyuyor!” Biliyorsun, Sana derdimi şerh etmemin manası yok!..

İşte Hazreti Eyyûb aleyhisselam, ihtimal, bu mülahazalarla halini arz ediyor ve her meselede اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَHamdolsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı!” diyor.

  Îsâr kahramanları, kendileri de muhtaç olsalar bile diğer mü’minleri nefislerine tercih ederler; bu tercihin tek istisnası ihlas, rıza, aşk u iştiyak konusunda olabilir.

Evet, siz İmam Şâfiî hazretlerinin civanmertliğinden hareketle, cömertlik ile zühd münasebetini sormuştunuz. Şimdi bir insan, kalben dünyadan alakasını kesmiş ise, aynı zamanda o, çok cömerttir. Bazı yerlerde, bunun karşılığı/zıddı olarak Arapça “buhl” (البُخْل) tabirini kullanırlar; “bahîl insan” (رجلٌ بَخِيل) derler cömert olmayan kimselere.

Zât-ı Ulûhiyete nispet edilen “Cevâd” ism-i şerifi var. Belki bizim bildiğimiz esmâ-i İlahiye içinde olmadığı halde, Ehlullah’tan bazıları mübalağa kipi ile de ifade eder, “Cevvâd” derler. Bu adeta, “Bildiğiniz gibi değil, çok cömert! O’nun vermesinin hadd ü hududu, sınırı yok! O, öyle biri!..” demektir.

Şimdi, bir insanın zühde açılabilmesi için -esasen- Cenâb-ı Hakk’ın kendisine verdiği her şeyi, çok rahatlıkla “bezl” etmesi lazımdır. Bundan neler doğar neler?!. Gönülleri ihyâ doğar. İnsanların şahsında “îsâr duygusu” meydana gelir. Ashâb-ı Kirâm’ın yüksek ahlakının bir derinliği olarak onlardaki îsâr ruhuna işaret edilmiştir: وَلاَ يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9) Kendileri, açlık-susuzluk sıkıntısı içinde kıvranıp durdukları halde, başkalarını, kendilerine tercih ederler. Şu kadar var ki, sadece yemede-içmede değildir bu cömertlik. Bu cömertliği, Ehlullah, ehl-i Hak, ehl-i hakikat, aynı zamanda “makâmât-ı uhreviye” diyebileceğimiz şeylerde de nazara vermişlerdir.

Burada antrparantez arz edeyim: Cenâb-ı Hakk’ın rızasını dileme, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَالْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum, lütfet!” deme mevzuunda îsâr söz konusu değildir. Belki, “Kardeşlerime de lütfet bunu!” mülahazasıyla bu dua yapılabilir; fakat “Kardeşlerime olsun, benim olmasın (olmasa da olur)!” falan demek, Rabbimizle aramızdaki münasebete karşı saygısızlık olur. Bu itibarla, onun dışında, onu istisna tutarak diyorum. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَالْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı ve rızana ermeyi diliyorum, lütfet! Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyorum.”

  “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.”

Allah’ım! Sen’den istediğim şey ihlastır; amelimde emre itaatteki inceliği anlayarak, sadece ihlas!” Amelde ihlas çok önemlidir. Evet, Üstad’ın ifadesiyle, “İhlası kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” İhlas, “rıza”ya sıçramanın çok önemli bir basamağıdır, merdivenidir, helezonudur, asansörüdür; ona bindiğiniz zaman, “rıza” ufkuna yükselirsiniz. وَرِضَاكَSen, benden hoşnut ol!” Burada O’nu hoşnut ettiğin takdirde, öteye kendisinden hoşnut olunan bir kul olarak gidersin. Nefs-i Râdiye, Mardiyye, daha üstü Sâfiye, Zâkiye. Allah’ın razı olduğu bir insan olmak… Allah razı ise, bütün dünya küsse, ehemmiyeti yok; O, kabul etse, bütün dünya reddetse, tesiri yok!.. İhlas Risalesi’ndeki hâlisane ifadelerden dökülen şey bu: “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.

Evet, O, kabul ettikten sonra, isterse, muradının gereği oysa şayet, (“gerek” demek de doğru değil) murâd-ı Sübhânî o istikamette tecelli ediyorsa, siz istemediğiniz halde, halklara da, halka da, insanlara da kabul ettirir. Şahit isterseniz, Hizmet’teki muvaffakiyetlere bakabilirsiniz.

O mevzuda bir eğitim görmemiştiniz ne o meselenin pedagojik yönü, ne psikolojik yönü, ne psiko-sosyolojik yönü itibariyle. İnsanlığa açılacaksınız, okullar açacaksınız, yurtlar açacaksınız, üniversiteler açacaksınız; çok farklı kültür ortamlarında yetişmiş ayrı din mensuplarıyla, ayrı mizaç, ayrı mezak, ayrı zevk insanlarıyla karşı karşıya geleceksiniz. Bu mevzuda eğitimin zerresini görmeden dünyanın dört bir yanına açıldınız. Sermaye, şu idi: (O sermayeyi hafife alamam fakat yapılması açısından belki herkesin yapabileceği mahiyette bir şey idi.) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecek (ve onlar, şu anda az ve güçsüz de olsalar, her tarafta kabul görecekler)dir.” (Meryem, 19/96)

Sizin arkadaşlarınız da إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “yürekten Allah’a iman ettiler ve sonra da sâlih amelde kusur etmediler.” Her işlerini ârızasız yaptılar; riya karıştırmadılar, süm’a karıştırmadılar, dünya karıştırmadılar, saltanat karıştırmadılar, makam karıştırmadılar, pâye karıştırmadılar, ‘bir şey olayım’ mülahazasını karıştırmadılar… Kirletmediler. “Sâlih”, o demek. Ârızasız, kusursuz, sağlam ortaya koydular. Dolayısıyla bir “sâlih daire” süreci başladı, “doğurgan döngü”. Onlar, o yolda yürüdüler. سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا Ayetteki “Sin” harfinin, istikbale delalet etmesi açısından, “O yolda devam ediyorlarsa, bir süre sonra Allah, yerde ve gökte onlara hüsn-ü kabul vaz’ edecektir.

“Vüdd” kelimesi, “muhabbet”in ötesinde bir şeydir; ayette, kalblerin onlara karşı alaka duymasını ifade eder. Cebrail Aleyhisselam’ın, “Ben, onlara karşı alaka duyuyorum!”, Mikail Aleyhisselam’ın “Ben, onlara alaka duyuyorum!”, İsrafil Aleyhisselam’ın “Ben, onlara alaka duyuyorum!”, Azrail Aleyhisselam’ın “Ben, onlara alaka duyuyorum!” demesi gibi. Ve nitekim bir kudsî hadiste, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Cenâb-ı Hak, bir kulunu sevince…” Hangi kul? İman etmiş, sâlih amel yapmış kul. “Cebrâil’e nida eder: ‘Ben, falan kulumu seviyorum, sen de sev!’ Bunun üzerine, Cebrail, ‘Ben de seviyorum!’ der.” Ve sonra, nurânî vücuduyla, vücûd-u necm-i nûrânisiyle, bütün hususiyetleriyle, bütün semâvât ehlinin aynalarında kendine has hususiyetleriyle, tecelli keyfiyetiyle herkese seslenir: “Allah, falanı/falanları seviyor, siz de sevin!..” Onlar zâhidâne davrandı, cömertçe davrandı, her şeyi ellerinin tersiyle ittiler. Hatta çok defa arkada ağlayan anne-baba bıraktılar.. yeni evlenmiş eşler bıraktılar.. gözü yaşlı, minnacık çocuklar bıraktılar… İnşallah, siz de Allah’ın nâm-ı Celîli ve size ait aslî ve fer’î bütün kıymetler, halk nazarında hüsn-i kabul görsün diye, iradî hicrete niyet ettiniz; Allah da yerde ve gökte sizin için hüsn-i kabul vaz’etti; kalbler, size açıldı.

Düşünün ki Şeytan’ın avenesi, senelerden beri.. düşünün ki Şeytan’ın avenesi, senelerden beri.. düşünün ki nefs-i emmârenin kapıkulları, boynu tasmalı, âzâd kabul etmez bendeleri, senelerden beri.. âzâd kabul etmez bendeleri, senelerden beri, kafa karıştırmak için sürekli sizin sinyal âleminizin içine girerek, hep şerâre üretmeye çalıştılar, şifreleri bozmak istediler. Fakat Allah’ın vaz’ ettiği o “hüsn-i kabul”, o “vüdd” var ya!.. Sineler size açıldı. Elli defa gitti-geldiler, bazen tehditler savurdular, bazen tonlarla paralar döktüler, bazen kafaları karıştırmak için elli türlü yalan söylediler; fakat kalblerde Allah’ın koyduğu o “vüdd”ü söküp atamadılar.

Cebrail nidâ ediyor: “Allah, falan/lar/ı seviyor, ben de seviyorum, siz de sevin!” Beyanın sonu şu: “Onlara, yerde ve gökte hüsn-i kabul vaz’ edilir!” Herkes, bağrını/sinesini açar onlara.. Yollar, dar yollar, patikalar, onlar için şehrah haline, otobanlar haline gelir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Yürüdüğünüz yol, o.

  Dünyada îsâr ruhuyla yaşayanlar, hatta bütün bütün isârlaşmış olanlar Cennet’e girerken bile o istikamette davranırlar.

Şimdi, cömertliğin bir de bu türlüsü vardır. O yüksek îsâr ruhunun bu türlüsünü yerine getirmek bir hedeftir. Mesele sadece Hazreti Ebu Talha’nın, kendi aç olduğu halde birine yemek yedirmesinden ibaret değildir. O hadise münasebetiyle bir ufuk da gösterilmektedir. Bazen Kur’an ve Sünnet-i sahiha, en küçük şeyleri anlatırken, mesela bir ferde karşı îsâr ruhuyla hareket etme, onu kendine tercih etme mevzuunu nazara verirken, aynı zamanda -adeta- “Bir de siz onun büyüğünü hesap edin!” demektedir. Neyi hesap edeceksiniz? Hani ulemâ ile ağniyânın (âlimler ile zenginlerin) Cennet’in kapısında birbirlerine öncelik hakkı verecekleri bir hadis-i şerifte anlatılıyor; işte onu bu cümleden olarak hesap edebilirsiniz:

Ulemâ diyor ki, “Siz, bize evler açtınız, okullar açtınız, yurtlar açtınız, hocalar tayin ettiniz, bizim âlim olmamızı sağladınız. Burada önce sizin Cennet’e girmeniz gerekir!” Îsâr… Bakın, Cennet söz konusu.. arkada bıraktıkları Cehennem var.. dağlar cesâmetinde kıvılcımlar dışarıya fışkırıyor. Bir tarafta öyle bir dehşet; beri tarafta insanların içine inşirah salan Cennet’in o baş döndürücü manzarası. Böyle bir manzara karşısında ve öyle ürperten bir şey karşısında, “Hayır, siz girin!” Bu defa da ağniyâ diyorlar ki; “Biz, cömertliğin ne manaya geldiğini, zühdün ne manaya geldiğini sizden öğrendik. Siz, onları bize öğretmeseydiniz, biz böyle yapmazdık. Hak, sizin hakkınız; sizin önce girmeniz lazım!

Şimdi bir insana yemek yedirme îsârı nerede, böyle bir mesele nerede?!. Zannediyorum böyleleri, “Ya Rabbî! Evvelâ, sevabıyla benim bu kardeşimi mizandan geçir, ben biliyorum ki teraziye konduğu zaman, -kırılıyorsa o terazi- onun sevabı karşısında ‘küt’ diye kırılacaktır. Evvelâ, o!.. O!.. Sırat’ı evvela o geçsin.. Cennet’e evvela o girsin.. Sen’in rızanı evvela o kazansın. Ben de onun arkasından!..” Tâ bu ufka kadar uzanır o îsâr ruhu.. Cenâb-ı Hakk’ın “Cevâd” isminden gelen, birilerinin kullandığı unvan itibariyle “Cevvâd” isminden gelen “çok cömert” olma.. başkalarını nefsine tercih edecek kadar başkaları için yaşama…

  Yaşatma duygusuyla yaşayıp sadece Hakk’a kul olanlar, asla kullara kulluk yapmazlar!..

Sizin, kendi hizmet felsefenizi ifade etme adına, terminolojiye kazandırdığınız bir kelime var: “Yaşatma duygusuyla yaşama”. “Âlem yaşasın diye yaşıyorum ben, âlem yaşasın diye!..” deme. Âlem, Allah ile münasebete geçsin; âlemin kalbi, Allah ile münasebete geçsin; kalb ile Allah arasındaki engeller bertaraf edilsin, latife-i Rabbaniye O’nunla buluşsun… Bana da ne olursa olsun! Zâlim gelsin, bir tekme atsın.. gaddâr gelsin, malıma-mülküme el koysun.. birileri “terörist” ilan etsin.. başka bir densiz kalksın, orada “firak-ı dâlle” desin… Varsın desinler. Herkes, kendi karakterinin gereğini sergiler; ne ise, onu mırıldanır.. ne ise, onu mırıldanır.. ne ise onu mırıldanır!.. Boş ver bunları, onlara bile gözünü yum! وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا “O has kullar, boş ve manâsız söz ve davranışlara rastladıklarında vakar içinde geçip giderler.” (Furkan, 25/72) Öyle densizlerin densizce ifadelerini duyduğun zaman, “Selam!” de, geç!.. Furkan sûre-i celîlesinde ifade buyrulduğu gibi. Bunların hepsi, o fevkaladeden cömertliğe ve îsâr ruhuna ircâ edilecek şeylerdir.

İşte koca Şâfiî hazretleri, elli beş yaşında ruhunun ufkuna yürüyor. Hayatının büyük çoğunluğunda bir derde mübtela. Onun o dertle müptela olduğunu söylerken, çok defa aklıma geliyor, o Hazret’e hakaret sayılır diye yüreğim de ağzıma geliyor. Çünkü onları o kadar seviyorum ki!.. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Sahabe-i kiram, Aşere-i Mübeşşere.. ve Eimme-i erba’a veya Eimme-i sitte. Onları o kadar seviyorum ki!.. İmam Şafiî hazretlerinin hemoroidi vardı; kan akıyordu sürekli. O gün de yine Müslümanlar, Müslüman görünenler, onun Şam’da nüfuzunun arttığını, çevresinde halkalaşan insanların çoğaldığını görenler, ihtimale binaen, “Potansiyel tehlike olur mu?” diyenler, sonunda “Nemize lazım, en iyisi mi baştan biz ‘Potansiyel tehlikedir; bu, suç işleyebilir!’ diyelim ve cezalandıralım” düşüncesiyle ona zulmetmişler. Yok, suç yok ortada, yok. Hukuk mantığına göre, hukuk felsefesine göre, hukuk-adalet ilişkisine göre ortada bir suç yok. Günün gaddarlarının, zalimlerinin yaptığı gibi, ondan endişe duyanlar da ona gadretmişler. Hicret-i seniyyenin 150. senesinde dünyayı teşrif ediyor. Bağdat’ta Abbasîler hâkim, Müslümanlığı temsil adına. Hazret’i, zincirler içinde Şam’dan tâ oraya kadar götürüyorlar. Neden sonra, orada o Hazret’in inceliğini îsâr ruhunu, kendi için yaşamadığını görünce, tâzim u tekrim ile yerine iade ediyorlar, o haliyle.

Çekmişler, görmüşler ama kendileri için yaşamamışlar. Yaşatmak için hayatta kalmışlar. Eğer O’nu anlatma imkanı varsa,, tâbir-i diğerle, erkân-ı imâniye ve İslamiyeyi anlatma imkanı varsa.. örfünüzü-âdetinizi, o güzel geleneklerinizi dünyaya duyurma imkanı varsa.. insanda insan olarak bulunabilen bir kısım güzel şeyleri başkalarından alma ve öyle bir zenginliğe yürüme imkanı varsa… Yaşanacaksa, bunlar için yaşanır. Bu türlü şeyler yoksa, bence, yaşamaya değmez; insan, abes yaşıyor demektir o zaman.

İşte, Hazreti Gazzâlî, kadirşinas bir insan; kendi de Eş’arî olduğundan, Hazreti Şâfiî’ye fevkalade saygı duyar. Onun için, İhyâ’sında ona ayırdığı fasıl da çok geniş. Ondan sonra İmam Mâlik’e bir fasıl ayırıyor; o, ona göre biraz daha dar. Ebu Hanife’ye, onu da takdir etmenin yanında, daha kısa bir fasıl ayırıyor; o, öbürüne nispeten biraz daha dar. Fakat hiçbirine saygıda kusur etmiyor. Bizim saygıda bulunduğumuz zaman bile saygımız içinde döktürdüğümüz saygısızlıklar, onlar için kat’iyen söz konusu değil. Ta’zim u tekrimde zirvede insanlar. Hepsini anlatıyor fakat Hazreti Şâfiî’nin bu “cevâd”lığını vurguluyor; Cenâb-ı Hakk’ın “Cevâd” isminin zılliyet planında tecelli ettiği bir âbide şahsiyet olarak, kendisi için yaşamayıp başkaları için yaşadığını, zühdünü nazara veriyor.

“İnsanlara el açmak, hep girân geldi bize,

Mihrabı Hak olana, bu türden girân azap..

Tatmadık hiç kimseden minnet kokan bir ihsan,

Vicdanı hür olana, minnetli ihsan azap…” (Kırık Mızrap / Azab)

Onun için kimseye yalaklık yapmadık, yalakalık yapmadık! Beklediler onu… Fakat biz, Allah’ın kuluyuz; başkalarına kulluğu, “Allah’a şirk koşma” saydık. Bütün dünyayı verseler, Allah’ın izni ve inayetiyle, çizgi değiştirme niyetinde değiliz. Çünkü o çizgi, değiştirilecek bir çizgi değil. Varsın binlercesi çizgi değiştirsin; bazıları bir villaya satılsın, bazıları bir filoya satılsın, bazıları yakın bir istikbale satılsın… Bırakın yarınsız, öbür günsüz o insanlar, sadece bugünü yaşasınlar!.. Siz, ebedî hayata müteveccihsiniz. Gelin, iman ile kanatlanın ve süzülün enginlere; sakın ruhunuza dar gelen eb’ada takılmayın!..

  Soru: Mâlumunuz “Zühd; dünya verilse sevinmeme, bütün dünya elden gitse üzülmeme halidir!” şeklinde bir tarif de mevcut. Günümüzde Hizmet gönüllülerinin bütün malları, mülkleri, müesseseleri gasp ediliyor. Umum mazlumlar için mutlaka hüzün duyuyoruz; bununla beraber, şahsî ve ailevî mağduriyetlerimiz sebebiyle de üzülmemek mümkün değil gibi görünüyor. Bu hali zühd açısından değerlendirir misiniz?

  Cevap: Estağfirullah… Şimdi, üzülmenin bir gayr-ı iradî olan yanı var; muktezâ-i beşeriyet olarak, insanın içinde öyle bir üzüntü olabilir. “Ben usanmam gözümün nûru cefâdan amma / Ne kadar olsa cefâdan usanır cândır bu…” diyor Hak dostu (Keçecizâde İzzet Molla). Belki kararlısınız siz, üzülmemeye kararlısınız fakat muktezâ-i tabiat, bir yönüyle. كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Bu tabiat, birilerinde asliyet planında tesirini icrâ ediyor, onları dünyanın kulu-kölesi haline getiriyorsa, onun şöyle-böyle -Alfa tesiri var, Beta tesiri var, Gama tesiri var- radyoaktif tesiri sizde de olabilir. Fakat o mevzuda, iradenin hakkını vererek, hemen bir kısım argümanları kullanıp Allah’ın izni ve inayetiyle o şeyi bastırmak lazım.

  Zâlimin zulmü karşısında, insanın içinin yanmaması, içsizliktir; fakat o yanan içinize, bir itfaiyeci gibi, yine siz su yetiştirmelisiniz!..

Şimdi çoğumuz derinden üzüntü yaşıyoruz. Belki, Kıtmir’in de aklına geliyor; o müesseselerin çoğunda amele gibi çalıştım ben. Yalan söylüyorlar, o arsaların hiçbirini onlar vermediler. Onları, bu iman ve Kur’an hizmetine, bizim temel kültür değerlerimize saygısı olan insanlar verdiler, katkıda bulundular. Bugün içeriye alınan insanlar, birer ırgat gibi, amele gibi çalıştılar; sa’ylerinin semeresini birer âbide olarak diktiler. Ve sonra bunu dünyaya açtılar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bugün onları ta’n u teşnîde bulunanların arpa kadar o işin içinde katkıları yoktur; “vardır!” diyorlarsa, şimdiye kadar bin tane yalanları tespit edilmiş, o yalancıların yalanlarından bin birincisi olur. Yalan!..

Evet, siz, emek vermiş, ter dökmüşsünüz; alışmış ve bir yönüyle gözünüzün nuru saymışsınız. Senelerce gitmiş, gelmiş, bakmışsınız. Çok güzel şeyler yaptığına şahit olmuşsunuz. O müesseselerden yetişenler, tıpkı Ashâb-ı kirâm gibi, hiç tereddüt etmeden -biraz evvel de geçtiği üzere- ağlayan anayı, ağlayan babayı, ağlayan eşi, ağlayan evladı bırakarak, îsâr ruhuyla dünyanın dört bir yanına açılmışlar. Önemli bir hizmet vermiş o müesseseler. Şimdi onlara gelip tepeden binmekle, tagallüple, tahakkümle, tasallutla, kayyım ile, kıyımcı tayin etmekle, o müesseseleri batırmakla, bir yönüyle kalbinize sürekli iğneler saplıyorlar gibi!.. Kalbinize iğne saplanırken acıyı duyacaksınız. Sizin iyiliğiniz için kan alırken, iğneyi saplıyorlar; acıyı duyuyor, ürperiyorsunuz. Bu, muktezâ-i beşeriyet; fizikî yapınızın gereği. Herhalde, o kadar bir sarsılma, o kadar bir titreme, o kadar bir “Uff-puff!” çekme, tabiatınızın muktezasıdır. Fakat Allah (celle celâluhu) size, iradesinin gölgesi, izafî bir “irade” vermiş; “meyelan” veya “meyelanda tasarruf” sözüyle tarif edilen bir şey vermiş. Onun hakkını kullanarak orada diyeceksiniz ki; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَHamdolsun o Allah’a ki, vermişti, aldı!..

Ben, çoğu arkadaşlardan da bunu dinledim: “Ben esasen işe bir yerde ırgat olarak başladım. Sonra İstanbul’a geldim, bir arsa aldım, Allah’ın izniyle orada kazındığım şeyle. Arsa, arsa doğurdu; arsa, arsa doğurdu; bina, bina doğurdu… Ve ondan bankalar binası yapıldı.. ondan villalar yapıldı.. ondan, dünyanın başka yerinde Selimiye camileri yapıldı. O gün, Allah onları vermişti; bugün de aldı!” Gülerek anlatıyor; “O kadar çok rahatım ki, vermişti, aldı!” diyor. Aynı zamanda meselenin mantığının mesnedini de söylüyor: “Belki içlerinde bir şey vardı bu kazanımların; öbür tarafta hesabını vermemem için, verdiği gibi aldı!..” Bir de böyle babayiğitler var. “Verdi, aldı!” diyorlar.

Ben kendimi onlarla mukayese edemiyorum. Kur’an-ı Kerim’de, bazen tâ Bakara sûre-i celilesinden başlıyorum, o duyguları içimden atabilmek için. Hakikaten, inanın bana, çok defa o sûreden o sûreye, o sûreden o sûreye atlayarak, يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ قُمِ اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً “Ey örtüsüne bürünmüş olan! Kalk ve azı müstesna, geceyi ibadetle geçir.” (Müzzemmil, 73/1-2) veya يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَأَنْذِرْ “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve insanları inzar et!” (Müddessir, 74/1-2) ayetlerinde buluyorum kendimi. “Kalk, Allah’a teveccüh et! İçini O’na dök! Ne diye elden-âlemden dert yanıyorsun!” Evet, içim yanıyor böyle, o olan şeyler karşısında!.. Aslında, zâlimin zulmü karşısında, insanın içinin yanmaması, içsizlik demektir, onun içi boş demektir. Ama o yanan içinize, bir itfaiyeci gibi, yine siz su yetiştireceksiniz; kendi kendinize şöyle sesleneceksiniz: “Tulumbanı al, yetiş imdada, yangın var / Dedim: ‘Zâhirde mi âşık?’ Dedi: ‘İhfâda yangın var!” Kalbde yangın var, söndür onu iradenle. Madem sen bir itfaiye memurusun, söndür o yangını!.. Evet, söndür; öbür taraftaki yangını söndürmenin vesilesi, öbür taraftaki ateşi söndürmenin vesilesi, bu!..

  “Gerçek sabır, hâdisenin şoku yaşandığı ânda olandır!..”

Ama ben çoğu arkadaşımızdan onu duydum; “O vermişti, O aldı; Allah’a binlerce hamd u senalar olsun!” falan dediler. Bu açıdan da ilk defa aklımıza geldiğinde, o zaman sabretmek düşüyor. Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) إِنَّمَا الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الأُولَىSabır, hâdisenin şoku yaşandığı ândadır!” buyuruyor. İğneyi batırdıkları zaman, dişini sıkacak, “Ufff!” demeyeceksin. Hani Urve b. Zübeyr hazretlerinin menkıbesinde anlatılır ya!..

Urve b. Zübeyr, oğlu Muhammed ile beraber Velid b. Abdilmelik’i ziyaret maksadıyla Şam’a gitmişti. Oğlu Muhammed atların bulunduğu yere girmiş, bir atın tekme vurmasıyla orada vefât etmişti. Az bir zaman sonra İmam’ın ayağında bir yara çıkmış, Velid’in doktorları ayağın kangren olduğunu, bunun ancak kesilmekle tedavi olabileceğini, yoksa bütün vücudu kaybetme ihtimalinin bulunduğunu söylemişlerdi. İmam ayağının kesilmesini kabul edince, doktorlar ameliyat için devrin şartlarına göre narkoz mahiyetinde uyuşturucu vermek istemişlerdi. Fakat İmam, onu kabul etmemiş; şuurunun muvakkaten de olsa izale edilmesini katiyen uygun görmemişti. Doktorlara “Siz böylece vazifenizi yapınız!” diyerek hazır olduğunu bildirmişti. Doktorlar kendisini bağlamak isteyince, “Herhangi bir harekette bulunmayacağım, endişe etmeyiniz.” deyip başlayın işareti yapmıştı. Doktorlar, kemiği testere ile kesmeye başlayınca İmam’ın Allah’ı zikre daldığını görmüşlerdi. Buna taaccüp eden doktorlar, kestikleri ayağı, kızgın yağa daldırıp yaktıkları zaman İmam’a küçük bir baygınlık gelmiş, uyanır uyanmaz yüzünün terini silerek şu mealdeki âyeti okumuştu: “… Gerçekten bu seyahatimizde epey yorgun düştük.” (Kehf, 18/62). Kesilen ayağı kendisine gösterilince de şu sözü söylemişti: “Beni senin üzerinde yürüten Zât’a yemin ederim ki, seninle hiç harama yürümedim.” Urve bin Zübeyr, o seferden sonra hep şöyle hamd edermiş: “Allahım! Sen bana yedi oğul verdin, birisini alsan da altısını bana bıraktın; bana dört âzâ verdin birisini aldın ama üçünü bana bıraktın. Sana hamd ü sena ederim!” Evet, hâdisenin şoku yaşandığı ân, dişini sıkıp sabretmek…

  Hadiselerin şiddet şokunu yaşarken, yalnızca Allah’a tevekkül ediyoruz.

Sonra, Hazreti Pîr-i Muğân’ı hatırlayın. Hani “Yirmi sekiz sene çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı; divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne gönderildim; aylarca ihtilattan men edildim…” diyor. Diyor, diyor, bunları diyor. Fakat sonunda, “Hepsine hakkımı helal ettim!” diye ekliyor. Şu ifadelerle, bir yönüyle sözün kafiyesini koyuyor ve aynı zamanda onların izahını yapıyor: “Bir çeyrek asırdır bu suallerin cevaplarını bulamıyordum; üzülüyordum, muzdarip oluyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakikî sebebini şimdi bildim. Ben kemal-i teessürle söylerim ki: Benim suçum, hizmet-i Kur’aniyemi maddî manevî terakkiyatıma, kemalâta âlet etmekliğimmiş!”

Demek ki insan, yaptığı hizmet karşılığında “Veli olayım!” mülahazasına dahi girmemeli, onu bile düşünmemeli!.. “Parmakla gösterileyim! Vekil olayım! Başbakan olayım! Cumhurbaşkanı olayım!..” İnsan, bunları işin içine karıştırdığı zaman, karıştırmış olur; altını-gümüşü, fışkıya karıştırmış olur.

Dolayısıyla -bir yönüyle- Pîr-i Muğân hazretleri kendini sorguluyor orada; “… maddî-mânevî füyuzât hislerime âlet etmekliğimmiş!..” diyor. Eşref Edip ile son mülakatında da açıktan açığa “Hakkımı helal ettim!” diyor. Otuz beş sene, çektirmedik şey bırakmamışlar. Ben 19 defa biliyordum, geçenlerde kendisini daha iyi tanıyan birisi, “Tam 21 defa zehir verdiler, tam 21 defa zehirlediler!” dedi. Düşünün… Tecride koydukları zaman, helaya koydular. Kış gününde de pencereyi açık bıraktılar. Şimdiki zalimlerin yaptıkları gibi, aynen…

Evet, bundan sonra da dişimizi sıkıp o “sadme-i ûlâ”da, yani “başa gelenlerin ilk şoku yaşanırken” sabredecek ve şikâyet etmeyeceğiz. رَأَيْنَا شِدَّةَ الدَّهْرِ، عَلَى اللهِ تَوَكَّلْنَا “Dehrin hadiselerinin şiddet şokunu yaşarken, yalnızca Allah’a tevekkül ettik.” رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Rabbimiz, Sana güvenip dayandık, bütün varlığımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) dedik. حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!” (Âl-i Imrân, 3/173) ile soluklandık. نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “O ne güzel Mevlâ, ne güzel Yardımcı’dır!” (Enfâl, 8/40) ile nefes aldık, verdik. حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Allah bana kâfîdir! O’ndan başka ilâh yoktur! (Ben) O’na tevekkül ettim ve O, büyük arşın Rabbidir!” (Tevbe, 9/129) diyerek, hatm-i kelâm eyledik!..

519. Nağme: GURBET İÇİNDE GURBET

Herkul | | HERKUL NAGME

 Soru: Kırık Mızrap’ta “Gurbet içinde gurbet / Yandım bihuzur oldum / Hasret içinde hasret / Hem boşaldım hem doldum.” deniyor. “Gurbet içinde gurbet” sözünden maksat nedir? Bugün cadı avını hatırlatan nefret operasyonlarıyla Hizmet gönüllülerine yapılanların ve farklı sebeplerle/sâiklerle en yakınların dahi zulme sessiz kalışının, hatta dâhil oluşunun bu gurbeti mük’ap hale getirdiği söylenebilir mi?

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi tevcih ettiğimiz bu sual üzerine şu hususları dile getirdi:

* Esasında hak yolunda bulunuyor olmanın değişmez kaderidir belâ ve musibetler, fitne ve mihnetler. Zira bir insan, Allah karşısındaki duruşunun sağlamlığı ve ciddiyeti ölçüsünde ehl-i dalâletin hedefi hâline gelir. Hemen bütün nebiler ve Hak dostları türlü türlü işkencelere maruz bırakılmış; değişik iktidar ve güç odakları tarafından âdeta kolları kanatları koparılmış, hatta kimileri asılmış, kesilmiş ve şehadet şerbetini içerek Hakk’a yürümüşlerdir. Evet, herkes seviyesine ve kamet-i kıymetine göre belalara maruz kalmıştır.

* Hazreti Eyyûb için “sabır kahramanı” denir; İnsanlığın İftihar Tablosu ise, “esbar” (en sabırlı, sabırlılar sabırlısı)dır.

* Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Belânın en şiddetlisi, en çetini, en başa çıkılmazı Peygamberlere, sonra da sırasıyla onların yolunda yürüyen en makbul kullara gelir.”

* Ülkemizde dünden bugüne bazı haksızlıklar irtikâp edilmiştir, hatta insanların topluca asıldığı zamanlar da olmuştur. Fakat o devirlerde bile bugünkü gibi bir zulüm işlenmemiştir. Mesela, Atatürk ve İnönü dönemleriyle günümüzü kıyasladığınızda bir kısım insanların idam edildiği zamanlarda dahi milletin malına mülküne el konmamıştı; “Sen bizden değilsin; senin malın ganimettir, eşin çocuğun kızın da bir yönüyle cariyedir; bunları kullanmak da caizdir!” felsefesi görülmemişti.

* Geçmişte Demirel, Özal ve Ecevit gibi siyasetçilerden hiçbiri bugünkülerin işledikleri denaetlere tevessül etmediler; hele hiç kimsenin malını mülkünü gasp etme, hatta küçük bir çardağına el koyma dalaletinde bulunmadılar.

* Merhum Bülent Ecevit, Papa ile görüşmek üzere Vatikan’a gittiğimiz zaman oradaki elçiye telefon etmiş, “Bunlar benim aziz misafirlerim, orada bunlara refakat et, görüşmelerinin sağlanması için elinden geleni yap.” demişti. Bir başkası da dünyadaki elçilere haber gönderiyor: “Bunlar teröristtir, haindir, alçaktır, denîdir, vatan hainidir, eşleri cariyedir, malları da ganimettir. Dolayısıyla bulunduğunuz her yerde bunu anlatmak devlet farzı, vecibesidir!” O öyle diyordu, bunlar da böyle diyorlar. Bunları siz mantık terazisiyle tartın dünyada; onu bir yere bunları da bir yere koyun. Siz koymasanız dahi ahirette, mizan-ı Hak’ta onlar terazinin bir yerine konacak, bu alçaklığı yapanlar da terazinin başka bir kefesine konacaklardır.

* Belli dönemlerde hep tazyik vardı. Her darbede, 27 Mayıs’ta da, 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de, 28 Şubat’ta da asker baskıları gördüm. Kaçtığım da oldu, hapse de girdim. Fakat darbeyle başa gelmiş insanlar bile şimdikilerin yaptığı şenaat ve denaetleri işlemiyorlardı.

* Mük’ap sözünü terminolojimize Ziya Gökalp kazandırmıştır. Mesela, bir basit cehalet vardır, bir muzaaf cehalet vardır, bir de mük’ap cehalet vardır. Basit cehalet, insan bilmez; muzaaf cehalet, bilmediğini bilmez; mük’ap cehalet, bilmediğini bilmez ama kendini biliyor zanneder. Mük’ap demek üç buudlu, üç derinlikli demektir. Evet, soruda ifade edildiği gibi, gurbet içinde gurbete bir boyut daha eklenmiştir; bugünkü gurbetimize mük’ap gurbet dense sezadır.

* Dünyanın dört bir yanına açılan Hizmet erleri vazifelerini eda etmek adına her türlü fedakârlığa katlandılar. Gittikleri yerlerde belki dövüldüler, tartaklandılar, tanınmadılar; “Niye geldiniz buraya? Derdiniz nedir? Asimilasyon peşinde mi koşuyorsunuz? Misyonerler gibi bizi asimile etmek mi istiyorsunuz?” gibi kuşkularla, şüphelerle karşılandılar. Fakat o ülkelerin vatandaşları uzun süre nabız tuttular, kalb dinlediler, ritmi hep aynı buldular, aritmiye rastlamadılar; “Yahu bu adamların kalbi doğru atıyor. Nabızlarında bir istikamet var. Bakışlarında bir inandırıcılık var.” dediler ve bir kanaate vardılar. Değişik yabancı misyon şefleri kafaları o kadar karıştırmış olmalarına ve günümüzde zirve yapmış karıştırma fasıllarına rağmen de o kanaatlerini değiştirmediler. Sanki bütün dünya, rical-i devletiyle, entelektüeliyle ve halkıyla ahmak da sadece ülkemizdeki bazı ifsatçıların akılları her şeye eriyor.

* İfsat ehli şimdi de başka bir yalanla o ülkelere gidiyorlar. Her gittikleri yerde “Dünyadaki bütün okulları kapattık, siz neden hala açık tutuyorsunuz?!.” diyor, yalan söylüyorlar. Yeminle söylüyorum, sadece bir yerde bir okulun yeri değişti. O da “Aman, çok üzerimize gelmeyin, onlarla da aramızı açmayın; bu okul başka bir yerde de olabilir.” denmesi sonucu öyle oldu. Çoğu yerde o okullar zaten yerlileşti. Utanmadan yalan söylüyorlar!..

* “Mala, mülke mağrur olma, deme var mı ben gibi / Bir muhalif rüzgâr eser savurur harman gibi.”

* Gasplar da, gelip tepeye konmalar da, mala-mülke el koymalar da, alın teriyle kazanılan mala mülke kıyımcı insanlar tayin etmeler de tarih boyu hiç eksik olmamış. Mesela, Amnofis döneminde, Beni İsrail’e karşı Mısır’da aynı şeyler yapılmış; erkekler öldürülmüş, kadınlar bırakılmış, çocuklar bile boğulmuş. Mezalim, yine diz boyu değil belki gırtlakta devam edip gitmiş. Onlar öldürülünce mallarına, mülklerine kayyımlar tayin edilmiş, el konulmuş. Demek ki, kayyım tayini adı altında gasp yapma Firavun’a ve firavunluğa ait bir hususiyet!..

* İnsanlığın İftihar Tablosu’na zulmedenler de sadece O’na zulümle kalmamış, bütün Müslümanların mallarının üstüne konmuşlardı. Hatta İnsanlığın İftihar Tablosu’nun maskat-ı re’si (doğum yeri) olan ev, amcasının oğlu olan Akîl tarafından tahrip edilmişti. Mekke fethedilince, “Ey Allah’ın Elçisi! Nerede dinlenmek istersiniz?” diye sorulunca, Efendimiz’in mübarek yüzünde acı bir tebessüm belirmişti. Çünkü yıllar önce sadece üzülsün ve duyunca kendisine işkence olsun diye kuzeni Akîl tarafından yıkılıp, yerle bir edilen baba ocağı evini hatırlamış ve “Akîl bize dinlenecek ev mi bıraktı?” demişti.

* İzmir’de Bozyaka’daki okul ilkti. Allah, fakiri de onun temelinde kazmayla kürekle çalışma şerefiyle şereflendirdi. Alın teriyle yaptık. Başka yerlerde değişim ve tebdili adına bir amele gibi çalıştık, ter döktük, gözyaşı akıttık. Bir yönüyle daüssıla adına onlar birer çekirdek, birer nüve oldu. Bakarken o adeseden baktık ülkemize ve ciğerimiz yandı, burnumuzun kemikleri sızladı. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu’nun doğum yeri olan bir mekânı da Ebu Cehiller işgal edip temellük etmişlerdi. Bunlara böyle bakarken evvela ona da öyle bakmak lazım.

* Ondan sonra da gelen bütün zalimler aynı zulmü irtikâp etmek suretiyle, başkalarının alın teriyle, el emeğiyle ortaya koydukları şeylerin gidip tepesine kondular. Lenin de, Stalin de, Hitler de öyle yaptı. Kendilerinden olmayan kim varsa, onları ülkelerinden sürüp çıkardılar, trenlere bindirdiler, adeta ölüme mahkûm ettiler, ölebilecekleri kamplara sürdüler; sonra da onların mallarına mülklerine el koydular. Öteden beri bütün tiranların genel karakteri budur. Fakat onların en tehlikelisi de bu türlü mezalimi İslam’ı kullanarak yapanlar olmuştur.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: METELİKSİZLİK Mİ, NİTELİKSİZLİK Mİ?

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Yaratılışındaki sair hayvanata olan faikıyeti sebebiyle insan, Cenâb-ı Hak tarafından dünyanın imarıyla vazifelendirilmiş tek varlıktır. Burada henüz daha ilk nazarda kulun şükre medar iki üstünlüğü göze çarpar ki bunlar;

  • Mevcutlar âleminin en mükemmeli olarak yaratılması.
  • Arzı her yönüyle imar etmeye halife olarak tayin olunması.

Zahir batın bütün güzelliklerin en göz alıcılarının mazharı olan insanın “her nimetin şükrü kendi cinsindendir”[1] fehvasınca, ahlaken de bu güzelliğe ayine olması gerekmektedir ki, en güzel mahiyette yaratılmış olma nimetinin şükrünü eda etmiş olabilsin. Burada kulun en güzel surette yaratılmış olması, insan denen bu abidenin sadece dış cephesine münhasır değildir. O aynı zamanda iç dizaynı (kalb hayatı, ruh dünyası) ile de müzeyyen bir abidedir. Öyle ki; Cenâb-ı Hak kulunu böylesi bir kıvamda yarattığını beyan[2] ile şu hususu nazarlarımıza sunuyor adeta: Ey ruh dünyası, kalb hayatı ve cismaniyetiyle en güzel surette var ettiğim kulum! Sen bu faikıyetlerle donanmış olarak yaratılmanın şükrünü, evvela bu hususiyetinin farkına varıp bu güzellikleri tahrip etmemek; saniyen, bütün bu ahlâk ı âliye ile çevreni ve insanlığı mamur ve müzeyyen hale getirmekle eda edebilirsin. Aksi takdirde bu nimetin şükrünü eda etmekten cüda düşmüş olacaksın.

Evet, bütün güzelliklerin en güzelleri ile güzelleştirilmiş olarak yaratıldığını müdrik bir insanın, yaşadığı hayat ve hayalleriyle bu kıvamın uzağında kalması kendisini böylesi paha biçilmez değerlerle donatan Rabb’e (celle celâluhu) karşı nankörlüktür. Aynı şekilde İslamî ahlakın en kâmil mertebesinin mümessili olabilecek bir potansiyele sahip olmasına rağmen, pes heveslerin zebunu olmak da insanın kadir bilmezliğinin remzidir. Bu cümleden hareketle, Makyavelist bir mantık, güzel ahlakı kemale erdirmek üzere gönderildiğini[3] beyan buyuran bir nebiye ümmet olma iddiasının ispatı asla olamaz.

İnsanın İslam’la kazandığı ahlaki donelerin zaman zemin şartı yoktur. Ahlaklı olmak ancak her zaman ve zeminde mütedavil ise bir değer ifade eder ve ancak bu şekilde bir inanan insan duruşu elde edilebilir. İnsanın, çalma fırsatı bulamayan hırsızın kendisini en namuslu insan olarak addetmesi nev’inden, avuntu ve kuruntularla teselli olması ne kendi adına ne de inandığını iddia ettiği değerlerin menbaı adına bir değer ifade etmektedir. Mazlum ve mağdur iken savunduğun yüksek ahlaki değerlerini, insanlar sen muktedir iken mumla arar hale gelmişlerse, burada bir ahlaki problem var demektir. Mağdur iken İslam’ın ahlaki ilkelerini nazara verip, yetim malı yemenin, kamu malını -amiyane tabirle- iç etmenin ve hele de alın teriyle kazanılmış olan şahsi malları devlet gücü kullanarak gasp etmenin haramlığından dem vuruyor, fakat muktedir iken bizzat kendin bu gasp işini organize ediyorsan, inandığını iddia ettiğin değerlere karşı hıyanet içerisindesin demektir. Neticede Hz. Ömer Efendimiz’in ifadesiyle; “helalin hesabının, haramın ise azabının” olacağı o günde, yüzü kara, akıbeti ise kapkara olanlar arasında haşre çağırılacaksın demektir.

Ebu Ümame’nin (radıyallâhu anh) Resulûllah Efendimiz’den naklettiği hadis-i şerif mevzumuza ışık tutması bakımından son derece ehemmiyet arz etmektedir:

عَنْ أَبِي أُمَامَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

مَنِ اقْتَطَعَ حَقَّ امْرِئٍ مُسْلِمٍ بِيَمِينِهِ، فَقَدْ أَوْجَبَ اللهُ لَهُ النَّارَ، وَحَرَّمَ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ

فَقَالَ لَهُ رَجُلٌ: وَإِنْ كَانَ شَيْئًا يَسِيرًا يَا رَسُولَ اللهِ؟

قَالَ: وَإِنْ قَضِيبًا مِنْ أَرَاكٍ

Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Kim yemin etmek suretiyle bir Müslümanın hakkını elinden alırsa o kimseye Allah cehennemi vacip kılar, cenneti de haram kılar” buyurdu.

Bunun üzerine bir adam, Resulullah’a (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Ey Allah’ın Resulü! Müslümanın elinden alınan bu hak, az bir şey olsa bile (yine bu ceza geçerli) mi?” diye sordu.

Resulullah (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Misvak ağacından bir çubuk bile olsa böyledir” buyurdu.[4]

***

Bir Müslümanın malına Allah’ı da şahit tutarak göz koymak ve onu gasbetmek iki farklı şekilde yorumlanmıştır. Bunlardan ilki;

  • Hadis-i şerifte de geçtiği şekliyle; bir Müslümanın bir diğer Müslümanın malından Allah’ı da (celle celâluhu) şahit koşarak hak koparmayı yahut o malı bütünüyle gasp etmeyi helal itikat etmesi, Allah’ı iftirasına -haşa- ortak etme cürmünü irtikâp etmiş olacağından ötürü, kendisini küfre götürür. Ve bu insan için cennet haram ve cehennem de vacip olur.
  • İkincisi bunu irtikâp etmeyi helal kabul etmese bile günah olduğunu bile bile yine de ele geçirmesi ise cehenneme girmesine sebeptir. Malını ele geçirdiği Müslümandan helallik almadığı sürece de cennete giremeyecektir.

Bugün inanan insanlara yapılan muameleleri bu iki açıdan tahlile tabi tutacak olursak şu hususlara temas etmek mümkündür: Bir Müslümanın, değil bir başka Müslümanın hakkını gasp etmesi, bir gayr-i Müslim’in hakkını dahi bu suretle ele geçirmesi haramdır, zulümdür. Bunun dahi nezd-i ulûhiyette bir ikabı mutlaka vardır. Hal böyle olunca, inanan insanların yine inanan insanlara bu zulmü reva görmesinin bedeli ise nasıl olacaktır biraz düşünelim!

Çalınan yahut gasp edilen mal, hangi yolda sarf ediliyor olursa olsun, sahibine iade olunmadıkça ve sahibinin de bu manada helalliği alınmadıkça, çalan kişiye yahut kişilere daima günah üreten bir bataklık halini alacaktır.

Gasp edilen mallar; zayıf, bakıma muhtaç ihtiyaç sahibi insanların ihtiyaçlarının temini noktasında sarf edilen bir mal ise şayet, bu hırsızlık sebebiyle kendisine yardım ulaşamayan her insanın vebali de o çalan insanın boynunda bir urgan, ayağında cennete yürümesine mani bir pranga olacaktır.

Hele bir de bu gasp edilenler şahsi mülk değil de fakir fukaraya yardım etmek, inanan insanların ahlaken ıslahı adına, üç beş hamiyetperver insanın bir araya gelip bir vakıf mantığıyla kurdukları bir hayır kuruluşu ise, bu gayeye matuf yapılan faaliyetlerin önünü almış olmaktan dolayı da ayrıca bir azaba müstahak olacaklarından şüphe edilmemelidir.

Bu günahın belki de cezaca en amansızı ve elimi ise, devleti yönetme pozisyonuna getirilen insanların halktan alınan vergileri, toplanan yardımları, devlet hazinesindeki halkın paralarını kendi saltanatını inşa ve o saltanatın şaşasını artırma noktasında heder ve zayi etmesidir. Zira bu daha önce zikri geçen hiçbir hakka benzemez. Çünkü bu bir kamu malıdır. Kamu ise ana rahmindeki bebeğinden çocuğuna, gencinden yaşlısına, alilinden zayıfına, yetiminden öksüzüne kadar toplumu oluşturan bütün insanlardan müteşekkildir. Böylesine geniş bir dairenin hakkını meşru olmayan yollarla zimmetine geçirmenin ne günümüz seküler hukuk normlarında ne de İslam hukukunda bir dayanağı vardır. Böylesine dayanaklardan yoksun temelsiz her uygulamanın da insanı götürüp yaslayacağı yer ateştir hafizanallah.

Ebu Bekir Şibli hazretleri kul hakkı ile alakalı kendi muhasebesinde şöyle der: “Üzerimde bir dirhem kul hakkı vardı. Onun sahibi için, bin dirhem sadaka vermiştim. Bununla beraber, hâlâ gönlüme ondan ağır bir şey gelmez.”

Abdullah İbni Mübarek hazretleri; “Haram olarak ele geçen bir kuruşu, sâhibine geri vermek, yüz kuruş sadaka vermekten daha sevaptır” buyurmuştur. Ulemanın önde gelenleri ise, “Haksız alınan bir kuruşu sâhibine geri vermek, kabul olan altı yüz hacdan daha sevaptır” buyurmuşlardır.

Bu manada Goethe’nin şu sözü son derece ironik ve resmedicidir: “Küçük hırsızları asıp yok ederler. Büyükleri çok ilerlemiştir, ülkeyi ve sarayı yönetiyorlar.”

Keşke bilselerdi, bu sistemli gaspa karşı dik duranların derdi ellerinden alınan malları mülkleri değil. Onların derdi, insanlığın ihyası adına gönderilmiş bir ahlak dininin itibarının yine kendi müntesiplerince gasp edilmesidir. Zira hakikatler ne kadar parlak ve cazip olursa olsun ona ayinedarlık etme iddiasıyla ekranlarda arz-ı endam eden cahil örneklerin sergilediği yanlışlıklar, temsil edemeyenlerin değil hakikatlerin omuzuna hamledilecektir.

Cenab-ı Hak böylesi bir vebal ile huzuruna gelen kullarından olmaktan muhafaza buyursun bizleri!..

  Safa Salman

[1]. El- Muğni, İbni Kudame, 3/88.

[2]. Tin sûresi, 95/4.

[3]. Hakim, Müstedrek, 2/670; Beyhaki, Sünen-i Kübra 10/191.

[4]. Sahih-i Müslim, İman, 218.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: DÜNYADAN ATEŞ ÇALMAK

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“İş verilmeye uygunluk, yaraşırlık”[1] olarak tarif olunan liyakat; “işe adam bulma değil de adama iş bulma” mantığıyla hareket eden toplumların kendisinden hiç haz etmedikleri bir kavramdır. Bu kavramdan hoşlanmayan bir toplumdan, hatta kurulu düzenlerinin devamını bu kavramın yokluğuna yahut itibar görmeyişine bağlayan insanlardan ıslahları adına, en azından yakın vadede ümitvar olmak, meseleye fazlaca iyimser yaklaşıldığının göstergesidir. Böylesi toplumsal bir marazın ıslahı topyekûn bir farkındalık olmadan asla mümkün değildir. Zira “geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca” düşüncesinin bütün bir toplumu kıskacına aldığı bir vasatta bu marazın ıslahı adına, ferden ferda insanların ifade edeceği çok da bir mana yoktur. Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak “Bir toplum kendinde olan durumu değiştirmedikçe, Allah o toplumun halini değiştirmez”[2] buyuruyor. Hal böyle olunca toplumu ilgilendiren hastalıkların mualecesinin de toplum çapında bir gayretle mümkün olabileceği anlaşılmaktadır.

Ne var ki; ıslah cephesinde böyle bir birlikteliğin tesisi hiç de kolay değildir. Zira çok defa menfaat uyuşmasının bir araya getirdiği bu insanlar, beslendikleri bu sistemin devam ve temadisini sağlama adına toplumu manipüle edebilecek bilgi kaynaklarını da ellerinde bulundururlar. Bu bilgi kaynakları ise, halka muteber kaynaklar olarak lanse edilen, aslında o itibara liyakati olmayan, kullanılmaya elverişli emir erleridir. Bunlar kimi zaman sözde din adamları, aydınlar ve kanaat önderleridir, kimi zaman ise kendilerini omurgalı insanlar olarak lanse eden sanatçılardır.

Evet, hemen her ünitesinden böylesi bir yozlaşmaya omuz verecek tıynette insanlar üretmeyi başaran bir toplum, altın vuruşunu, kendisini yönetecek makamlara da idare ehliyetinden yoksun bu tür insanları oturtmakla yapmış olacaktır ki, yakın tarih bunun acı örnekleriyle doludur. “İşin ehline verilmemesinin kıyamet alametlerinden”[3] olduğunu beyan buyuran Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) her işte liyakat arayışının önemine daha nasıl dikkat çekebilirlerdi ki?

Devlet yönetiminden kamudaki en küçük bir pozisyona kadar her birimi böylesi kesif bir cehaletin kuşattığı bir mekanizmada, elbette ki liyakat sahibi bilgili, dürüst ve donanımlı insanların hakk-ı hayatı yoktur. Zira artık ele geçirilen makam, makamı elinde bulundurana, yeri gelir bir istiklal mahkemesine, yeri gelir “sanığın idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine” şeklinde kararlar veren Kel Ali’lere, yeri gelir “Sen kır kapıyı, gir, biz kanunu arkadan yaparız” diyen zil zurna cahil kimselere tanınan hakları tanır. Bütün bu yetkiler artık mazlum insanların hem canları hem malları hem de haysiyet ve onurları üzerinde helezonlar çizen bir hıyanet kılıcı haline gelir ki bütün mekanizmaları ile metastaz olmuş ve bir manada kıyameti kopmuş böyle bir toplumun yekvücut olarak kıyameti görebilmesi oldukça zordur.

Bu denli yoldan çıkmış bir idare anlayışı için tek yol, yolsuzluktur. Gulûl ise; İslam hukukunda, idare alanındaki bu türden yozlaşmaları ifade eden en cami kavramlardandır. Istılahî mana olarak gulûl; mülkiyeti bütün bir ümmete ait olan devlet hazinesinden veya ganimet mallarından çalmaya denir. Başka bir yaklaşımla, devlet imkânlarını şahsî menfaatleri için kullanmak ve hıyanette bulunmak demektir.

Ayeti kerimede Cenâb-ı Hak; وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَغُلَّ وَمَن يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Emanete hıyanet etmek, bir peygamberin yapacağı iş değildir. Her kim hıyanet edip de ganimetten veya kamuya ait hâsılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyamet gününe o vebalini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir. Sonra her kişiye kazandığı şeylerin mükâfatı veya cezası eksiksiz verilir. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.”[4] buyurmak suretiyle adeta insanı gulûle götürebilecek köprüleri yıkıyor. “Bir köy idare etmekten tutun da bir ülkeyi idare etmeye kadar muayyen bir makama getirilen bir insanın, bir kısım spekülasyonlarla mal edinmesi, tahsisat-ı mestureden (örtülü ödenek) kendi hesabına bir şeyler kaydırması ve bu tür haksızlıkları irtikâp ederken, bir de kılıf bularak, ‘Ben de burada çalışıp çabalıyorum, ben olmasaydım bunca birikim, bunca hizmetler yapılamazdı!’ gibi ifadelerle gayr-i meşru fiilleri meşru gibi göstererek kendi hesabına bazı şeylerden istifade etmesi gibi hususların hepsi ayet-i kerimede zikri geçen gulûl kategorisi içine dâhildir. Hatta hakkı ve liyakati olmadığı hâlde milletin idaresine talip olan bir insan dahi milletin hukukunu gallediyor, onların hukukuna tecavüz ediyor demektir.”[5] Zira hak edilmemiş bir makamı işgal eden insan, hem makama hem de makama liyakati olanların hukukuna gulûlde bulunuyor demektir.

Bu ayet-i kerime başka bir açıdan ise şu hususa temas etmektedir. “Sadece Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) değil, hiçbir nebi gulûle girmemiştir. Evet, ne Hz. Âdem, ne Hz. Nuh, ne Hz. Hud, ne Hz. Salih, ne Hz. Musa, ne Hz. İsa ne de diğer peygamberler, içinde umumun hakkı bulunan hiçbir şeye el uzatmamışlardır. Onlar ancak yüzde yüz hakları olduğuna inandıkları şeyleri almışlardır. Madem peygamberler bunu yapmamışlardır, o hâlde ümmetleri de yapmamalıdırlar. Aksi takdirde ayet-i kerime onların gallettikleri şeylerle birlikte kıyamet gününde Allah’ın huzuruna getirileceklerini haber veriyor. Dolayısıyla ayet-i kerimeye, Allah (celle celâluhu) enbiya-ı izamın şahsında ümmet-i Muhammed’i talim buyuruyor, şeklinde bakabiliriz. Nitekim Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ayet-i kerimenin tefsiri, tebyini sayabileceğimiz bir hadis-i şeriflerinde bir gün sahabe-i kirama gulûlden bahsetmiş, onun ne kadar büyük bir günah olduğunu ifade etmiş ve sonra da şöyle buyurmuştur:

لاَ أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى رَقَبَتِهِ بَعِيرٌ لَهُ رُغَاءٌ يَقُولُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَغِثْنِى أَقُولُ لاَ أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا قَدْ أَبْلَغْتُكَ

“Sakın sizden birini, kıyamet günü, boynunda böğürmekte olan bir deve olduğu halde bana gelmiş: ‘Ey Allah’ın Resulü, bana yardım et!’ diye yalvarıyor ve kendimi de cevaben: ‘Senin için hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim!’[6] der bulmayayım…” Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) hadis-i şerifin devamında bu tarz hayvanları ve ganimet mallarını tek tek zikrederek onlar için de aynı hususları dile getirmiştir.[7]

Hz. Ömer Efendimiz’in (radıyallâhu anh) Resulullah’tan (sallâllahu aleyhi ve sellem) rivayet ettiği şu hadis-i şerif de, henüz erken dönemde İslam’ın gulûle bakışını ortaya koyması bakımından son derece önemlidir:

حَدَّثَنِي عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ، قَالَ: لَمَّا كَانَ يَوْمُ خَيْبَرَ، أَقْبَلَ نَفَرٌ مِنْ صَحَابَةِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالُوا: فُلَانٌ شَهِيدٌ، فُلَانٌ شَهِيدٌ، حَتَّى مَرُّوا عَلَى رَجُلٍ، فَقَالُوا: فُلَانٌ شَهِيدٌ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

«كَلَّا، إِنِّي رَأَيْتُهُ فِي النَّارِ فِي بُرْدَةٍ غَلَّهَا – أَوْ عَبَاءَةٍ -» ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «يَا ابْنَ الْخَطَّابِ، اذْهَبْ فَنَادِ فِي النَّاسِ، أَنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا الْمُؤْمِنُونَ» ، قَالَ: فَخَرَجْتُ فَنَادَيْتُ: أَلَا إِنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا الْمُؤْمِنُونَ

“Hayber savaşının meydana geldiği gün, Peygamber’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) sahabilerinden birkaç kişi gelip:

‘Falan şehittir, filan şehittir’ dediler; sonra bir adamın yanına uğrayıp onun hakkında da “filanca şehittir” dediklerinde Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem):

‘Hayır! Hayır! Doğrusu ben, dediğiniz o kimseyi, ganimetten aşırdığı (gulûl) bir hırka ya da bir abadan dolayı cehennemde gördüm’ buyurdu. Daha sonra da:

‘Ey Hattâb’ın oğlu! Git, insanların içerisinde ‘Cennete, müminlerden başka hiç kimse giremez’ şeklinde seslen!’ buyurdu. Ben de çıkıp:

‘Dikkat edin ki, Cennete müminlerden başka hiç kimse giremez!’ diye seslendim.”

***

İslam’ın gulûl mevzuunda ortaya koyduğu hassasiyet bu olmasına rağmen, sözüm ona dindarların güç kazanması gibi zahirde masum görünen hedefler doğrultusunda dahi devlet hazinesi suiistimal edilemez. Zira İslam’da hedefin meşruiyeti, fiilin yapılabilirliği adına yeterli bir saik olarak görülmemiş, sonuca götüren yolun dahi hedef gibi selim olması şart koşulmuştur.

Gulûl Sadece Halkın Malına Yönelmiş Bir Tehdit midir?

Öte yandan seleften bazı imamlar meseleyi sadece halkın malını gasp etmekle yahut emanete hıyanette bulunmakla sınırlı tutmamışlar, insanlığın ortak mirası olan ilmi ve öğrenmeyi perdeleyen yahut engelleyen her türlü zorbalığı da gulûl cümlesinden olarak değerlendirmişlerdir. İmam Zühri’den nakledilen bir rivayette bir gün kendisi şöyle der:

  • “Kitapları gulûlden (gasp) sakının!
  • ‘Onların gulûlü nedir?’ diye soran bir Zat’a ise;
  • Onların gulûlü hapsedip okunmalarını engellemektir” der.

Netice itibariyle; bu mevzuda biz inananlardan dinimizin asgari düzeyde beklediği şey; en alt bir kamu yönetiminden en üstteki devlet idaresine kadar her birimdeki yönetenlerimizi, inandığımız değerlere ve o değerlerden massettiğimiz ahlakî ve insanî kıstaslara saygılı olanlardan tercih etmemiz ve onların bu değerlerimize kendi pisliklerini temizleyecek bir paçavra muamelesi yapmalarına göz yummayacak kadar dürüst, onur ve karakter sahibi Müslümanlar olmamızdır. Zira kümesi iyi biliyor diye bekçiliğin tilkinin hakkı olduğunu iddia edenlerin, telef olanlara bakıp da âh u vah etmelerinin ne telef olup gidenlere ne de kendi istikballeri adına vadettiği bir şey olmayacağı kesindir.

Bu şuurdan uzak bir toplum ve düzenin resmini birazcık tasarrufla Ziya Paşa ile çizelim:

“Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efrâz,

Zerrede gözü olmayanın câyı kürektir.”

Safa Salman

***

[1]. Türk Dil Kurumu

[2]. Ra’d Sûresi, 13/11.

[3]. Sahih-i Buhari, İlim, 2.

[4]. Âl-i İmran Sûresi, 3/161.

[5]. M. Fethullah Gülen, Yenilenme Cehdi, Büyük Bir Günah Gulûl

[6]. Buhâri, Cihâd 29; Müslim, İmâret 24

[7]. M. Fethullah Gülen, Yenilenme Cehdi, Büyük Bir Günah Gulûl

491. Nağme: Kibir Virüsü ve İman Zaafı

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları anlattı:

Kalbinde zerre kadar kibir bulunan ondan kurtulmadan Cennet’e gidemez!..

*Bir gün Abdullah ibn-i Amr ile Abdullah ibn-i Ömer (radiyallahu anhüm ecmaîn), Merve’de karşılaşmış ve bir süre sohbet etmişlerdi. Hazreti Abdullah ibn-i Amr ayrıldıktan sonra ibn-i Ömer hazretleri bir müddet daha orada kalmış ve ağlamış ağlamıştı. Yanındaki arkadaşlarından biri, “Niçin ağlıyorsun?” deyince Hazreti ibn-i Ömer “Abdullah ibn-i Amr bana, Allah Rasûlü’nden şöyle bir hadis nakletti: ‘Kim kalbinde zerre kadar kibir barındırırsa, Allah onu yüzüstü Cehennem’e atar.’ İşte o hadisten dolayı ağlıyorum.” dedi. O büyük sahabinin kalbinde kibrin zerresinin mevcudiyeti düşünülemez. Fakat onlarda bambaşka bir muhasebe duygusu vardı.

*Kibir, kişinin böbürlenmesi, kendini beğenmesi, bir kısım üstün özellikleri varmış gibi davranması ve oturuşu-kalkışı, nefes alıp verişi, el-ayak hareketleri ve mimikleriyle hep bir bencillik tavrı ortaya koymasıdır. Kibir, bir çeşit cinnet ve ruhî rahatsızlıktır. Böyle bir hasta her zaman kendini olağanüstü görmenin yanında çok defa, başkalarını, hususiyle de meslek, meşrep, yol-yöntem açısından kendine/kendilerine rakip saydığı kimseleri küçük görür ve gösterir; başkalarına ait fazilet ve meziyetleri duymaya asla tahammül edemez ve duydukça öfkeden çatlayacak hâle gelir.

*Kibir küçük maraz değildir. O, şirke açılan kale kapısıdır. Kibrin içte bir duygu ve mülahaza şeklinde kalması hastalık; onun dışa vurması ise küfre kadar varıp uzanabilecek büyük bir günahtır.

*Bir kudsî hadîste, Cenâb-ı Hak,

اَلْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ

“Kibriya, Benim ridâm, azamet ise Benim izârımdır. Kim Benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım.” buyurmaktadır. Demek ki, kendini büyük görüp kibirlenen bir insan, bu ilâhî sıfatlarda Allah’a şerik olmaya kalkışmış sayıldığından Cenâb-ı Hak, böyle bir insanı derdest edip Cehennem’e atacağı ikaz ve uyarısında bulunmaktadır.

Kibir, imana girmeye engel, imandan çıkmaya sebeptir.

*Muhakkikîn’in beyanına göre; kibre düşen kimse imana giremez; girse de iman dairesinde ölemez. Belki kültür itibarıyla Müslüman gibi yaşayabilir; belli bir dönemde anne babasını namaz kılıyor ve oruç tutuyor gördüğünden öyle namaz kılıyor ve öyle oruç tutuyor olabilir. Bir dönemde İmam-Hatip’e devam etmiştir, yarım yamalak, taklidî, dar bir ilmihal çerçevesinde bir din öğrenmiştir. Fakat aslında dini tabiatına mal edememiştir. Dinde derinleşememiştir. Tahkikî imanı elde edememiş, kalbî ve ruhî hayata yönelememiş olduğundan, mü’min görünse bile o kibir onu bir gün dışarı atar.

*Onun için hadis-i şerifte “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan Cennet’e giremez!” buyurulmuştur. Herhalde o kibri terk etmediği sürece Cennet’e giremez demektir. Ama bir gün sırtındaki o merkup yükünü atarsa şayet, kendine yakışmayan, -bağışlayın- o pislik hamulesinden sıyrılırsa, “Allah’ın rahmeti gadabına sebkat etmiştir.” Cenâb-ı Allah, o kimsenin o mevzuda verdiği mücadeleyi, yaptığı mücahedeyi veya bir rehberin onu insanlığa yükseltme, ona ahsen-i takvime mazhariyetini anlatma ve insan olmasını hatırlatma adına rehabilitesinin neticesini lütfeder.

Hem iman, İslam, ihsan hem de hizmet hayatı açısından “İki günü müsavi olan aldanmıştır.”

*İnsanlar araştırma mevzuunda hem ciddi, kararlı ve sürekli olurlar, hem de elde ettikleri bilgileri ibadette derinleşme hesabına kullanırlarsa bugün olmazsa yarın tahkîke ulaşabilirler. Güzel davranışlar, salih ameller ve ibadetler, bir süre sonra insanın tabiatı haline gelerek onu, mücerret bilgiyle ulaşılamayan noktalara ulaştırır. Mücerret bilgi ve malûmat, insanı hiçbir zaman, amelin, yaşamanın, tecrübe etmenin ve ibadetin yükselttiği seviyeye yükseltemez. Öyleyse, vicdan mekanizmasını işlettirmek ve ondan semere almak için insan “sâlih amel”e yapışmalıdır.

*Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde ve ilgili hadis-i şeriflerde iman ve amel-i sâlih beraber zikredilmektedir. Sâlih amel, Cenâb-ı Hak nezdinde güzel ve makbul olan iş demektir. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât ve sadaka vermek gibi ameller amel-i sâlihe dâhildir. İmanın tabiata mâl edilmesi ve iç derinliği haline gelmesi bu sâlih amellerle gerçekleşir.

*Kur’ân-ı Kerim, يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اٰمِنُوا buyuruyor. (Nisâ, 4/136) Bu ayet-i kerimede “Ey iman edenler!” buyurulurken mazi kipi kullanılıyor. Fiillerde, teceddüt esastır. Bu açıdan burada mü’minlere yönelik olan hitap şu şekilde anlaşılır: “Ey imanını yenileyerek iman eden insanlar!” Fakat böyle olmakla birlikte, Cenâb-ı Hak bunun arkasından yine اٰمِنُوا “Yeniden bir kere daha iman edin” buyuruyor. Demek ki, insanın sürekli imanını kontrol etmesi, mârifet ve muhabbet açısından sürekli kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor.

*Değişik zamanlarda ifade ettiğim gibi, aslında herkes hem de her sabah gözlerini açarken yeni bir günün idrakiyle, dinini yeniden bir kere daha duymalıdır. Bugün ruhta, kalbde, histe duyulan din dünkü olmamalı. Yarın da bugünkü olmamalı. Öbür gün de yarınki olmamalı. Her gün ama her gün daha derin olmalı. Zât-ı Ulûhiyet ve eserleri vicdanda daha engince duyulmalı. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “İki günü müsavi olan aldanmıştır.” beyanı bu açıdan da çok önemlidir. Buna göre ister iman, İslam, ihsan mevzuunda isterse de hizmet konusunda iki günü eşit olan aldanmıştır.

Sahabe-i kiram birbirlerine “Hele gel seninle bir saat iman edelim.” derlerdi.

*Dua etmek isteyen bir insanın, huzur-u ilâhîde bulunuyor olma şuuruyla ellerini kaldırması, ağzından çıkan kelimeleri şuurluca telaffuz etmesi ve lağv u lehvden uzak durması çok önemlidir. Zira Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,

إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ

“Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını kabul etmez.” buyurmak suretiyle, gaflet hâlinde ve şuursuzca yapılan duaların Cenâb-ı Hak katında makbul olmadığı uyarısında bulunmuştur.

*Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ بِلَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illâllah’ ile yenileyiniz.” buyurmaktadır. Şu kadar var ki, Allah Rasûlü’nün bu nasihati, sadece dil ile Kelime-i Tevhidi söylemeye hamledilmemelidir. Bu mübarek beyan dil ile telaffuz edilirken, aynı zamanda vicdanda da duyulmalıdır ki, iman tecdîd edilmiş olsun. Bu itibarla da, “Lâ ilâhe illallah deyin” sözü, “Bu kelimeleri vicdanınızda duyun; din ve iman adına her an daha bir derinleşme peşinde olun; devamlı kendinizi yenileyin ve yaratılış gayesine ulaşma uğrunda sürekli mesafe kat’ edin!..” demektir. İmanı yenileme meselesi devamlılık isteyen bir husustur. Bu yenilenme, mü’minin tabiatının bir yanı, fıtratının bir parçası hâline gelmelidir ki, o devamlı surette imanını derinleştirsin ve nihayet tahkikî imana erişsin.

*Evet, imanı tecdîd etme ve böylece ruhen yenilenme, kavlî olarak “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” demekle başlayıp, onun mahz-ı mârifet hâline getirilmesiyle devam eder; sonra da mârifetin muhabbeti, muhabbetin aşk, şevk ve iştiyakı netice vermesiyle en ileri seviyeye ulaşır.

*Mektubat’ta da vurgulandığı üzere, nefis, hevâ, vehim ve şeytan az-çok her insana hükmetmekte; onun gafletinden istifade ederek, pek çok hile, şüphe ve vesveseyle iman nurunu karartmaktadır. Onun için, her gün, her saat, hatta her vakit, imanı cilalamaya ihtiyaç vardır. Her fırsatta cilalanmış, sürekli parlak tutulmuş ve tahkik ufkuna ulaştırılmış bir iman gemisiyle, değil dünyevî okyanuslar, Cehennem gayyaları bile rahatlıkla geçilebilecektir.

*İman, İslam ve ihsanda derinleşme, mü’minler için bir sorumluluktur. Nitekim Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’in ilk muhatapları olan sahabe-i kiram birbirlerine “Hele gel seninle bir saat iman edelim.” derler ve bu sözle şunları kastederlermiş: Gel, seninle şurada bir müddet oturalım, imanî değerlerimizi mütalaa edelim; kalbî ve ruhî hayatımızda bize seviye kazandıracak meseleleri tekrarlayalım; ibadet ve taat duygumuzu coşturacak, kulluk şuurumuzu artıracak mevzularla meşgul olalım; içtimaî hayatın üzerimize bulaştırdığı tozu dumanı bir silkeleyelim ve fıtrat-ı asliyemize dönelim.

Her türlü haramîliğin ve milletin alın teriyle kurduğu müesseselere çökmenin arkasında iman zaafı vardır.

*Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, “İki günü müsavi olan aldanmıştır!” buyuruyor. Ne imanımız, ne ibadet u tâatimiz, ne Allah’la münasebetimiz ve ne de hizmetimiz açısından bugünü düne müsavi yaşamamalıyız. Bugünümüzün dünden farklı olması lazım. Dün şu türlü bu türlü stratejilerle yaşıyordunuz. Bugün şartlar biraz ağırlaştı. Ona göre kendinize hız vereceksiniz. Daha yeni yollar, yöntemler oluşturacaksınız. Dün rahat, birleri bin ediyordunuz; şimdi “Bu ağır şartlar altında biri nasıl iki yaparız? Bu baskınları nasıl ters-yüz ederiz?” diyeceksiniz. Elin âlemin size kayıplar yaşatmasına karşılık, o gafillerin, o cahillerin, o Allah bilmezlerin yaptıkları şeylerin sizin hizmet dünyanızda hiçbir boşluğa meydan vermemesi için, nasıl hareket etmeniz gerekiyorsa, ona göre hareket edeceksiniz. Öyle davranacaksınız ki, Allah için çıktığınız bu yolda hiç durmadan sürekli yol almış olasınız; Allah’ı ve Rasûlullah’ı memnun etmiş olasınız (sallallâhu aleyhi ve sellem).

*Toplumdaki dejenerasyon; yalanlar, iftiralar, tezvirler, dünyayı şatafat ve ihtişamla yaşamalar, dünyadan başka bir şey görmemeler ve yaşadıkları dünya hesabına başkalarının dünyalarını yıkmalar, harap etmeler, alın teriyle kazanılan mallar üzerine kırk haramîler gibi konmalar… Bütün bunlar imandaki zaaftan, Allah’la münasebetteki kopukluktan, Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)’le irtibattaki kopukluktan kaynaklanan boşluklardır.

*Allah hepsinin kalbini ıslah buyursun. Herkes için “Belasını versin!” demiyorum. Ama kim başkasının malına gözünü dikiyorsa; onları iflas ettirmek, servetlerinin içini boşaltmak, başkalarının çalışmalarıyla elde ettiği imkânı ele geçirip onu kendi hesabına değerlendirmek için yapıyorsa, tereddüt etmeden diyorum: Allah öylelerin belasını versin, ıslah etmeyecekse!.. Başkalarını karalama adına değişik ad ve unvanlar takan, onlar hakkında toplum içinde olumsuz algılar oluşturmaya çalışan kimseleri, ıslah kâbilse Allah ıslah eylesin; yoksa Allah yerin dibine batırsın!..

*Batıracağından hiç şüphem yok ama takvim bana ait değil. Allah’ın bir gayret sınırı var. Gayretullaha dokunduğu zaman, bugün ayakta dimdik duran o kimseleri göreceksiniz; bütün saltanat ve debdebeleriyle, Karun gibi فَخَسَفْنَا بِه وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ “Nihayet Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik.” (Kasas, 28/81) tokadını yiyecekler; servetleriyle, imkanlarıyla beraber yerin dibine geçirilecekler.

*“Olmazsa milletin efrâdı beyninde adalet / Geçer zemîne bir gün, arşa çıksa pâye-i devlet” (Namık Kemal) Ne saraylar korur, ne yatlar korur, ne imkânlar korur, ne iktidarlar korur, ne tahakkümler korur, ne tegallüpler korur. Allah ıslah eylesin!..

(Not: Kalbi zift havuzunda kararmış bazı kimseler bilmem kaçıncı defa Yeni Zelanda, Güney Afrika, derken Kanada’ya taşındığımız yalanını yayıp duruyorlar. Kimi bir bahaneyle gündemde kalma kimi de algı oluşturma kötü niyeti taşıyan bu zavallılara hala inanan var mı, Allah bilir. Hakk’a hizmet nerede bulunmamızı gerektiriyorsa orada olma azmimiz mahfuz; Mevla’nın izin ve inayetiyle biz oraya buraya değil bir gün inşallah Türkiye’mize alnımız açık yüzümüz ak olarak döneceğiz; onlarsa hem burada hem de -bu gidişle- ötede simsiyah yüzlerle kala kalacaklar. Editör)