Posts Tagged ‘gasp’

Bamteli: KALBE OKLAR SAPLANIRKEN

Herkul | | BAMTELI

  Soru: Muhterem Efendim! İhyâ-i Ulûm’id-Dîn okunurken, bir cümle dikkatimizi çekmişti. İmam Gazzâli hazretleri, İmam Şâfiî’nin civanmertliğini anlatırken, “Zühdün başı, cömertliktir!” diyor. Zühd ile cömertlik münasebetini lütfeder misiniz?

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde yukarıdaki soruya cevap sadedinde şunları söyledi:

  Zühd, dünyayı, kesben değil, kalben terk etmektir.

“Zühd” kelimesi, lügat manası itibariyle de, sofilerin ıstılahı içinde de “dünyayı terk etmek” demektir; dünyayı terk edene de “zâhid” denir. Bazıları onu, “dünya ve mâfîhâ’yı bütün bütün kalbinden çıkarıp atmak” şeklinde yorumlamışlardır. Fuzûlî, o duygu ve o düşünceye tercüman olurken, enfes, altın gibi iki mısraında şöyle der: “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil / Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir!”

Zâhid de dünya ve mâfîha’yı bilmeyen, bir yönüyle, ihtiyaç ve zaruret ölçüsünde hayatını sürdüren insandır. “Ben bunu alırsam, esasen, müteveccih bulunmam gerekli olan âlem için şarj olmuş olurum, beni ayakta tutar bu!..” O kadar. Böyle düşünür ve onunla iktifa eder. “Fakat bir şey için benim ayakta durmam lazım. Ayakta durabilmem için azıcık bir şey almam lazım, azıcık istirahat etmem lazım, azıcık beşerî garîzelerin isteklerini yerine getirmem lazım, azıcık bazı cismânî duygularıma cevap vermem lazım!..” İnsan, bunlardan sıyrılmak suretiyle asıl vazifesine yoğunlaşabilir; ancak o zaman konsantrasyon tam olur.

Hazreti Pîr’in bu mevzudaki tarifi, zühd adına ortaya konulan tariflerin en enfesidir: Ona göre zühd, dünyayı, kesben değil, kalben terk etmektir. Bir yönüyle, esbaba riayet edersiniz; fakat olmuş-olmamış umurunuzda değildir.

  “Hamd olsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı!..”

Hazreti Eyyûb’a (aleyhisselam) bir söz nispet edilir, mev’ize kitaplarında. “Dürretü’l-vâizîn” ve “Dürretü’n-nâsihîn” gibi kitaplarda Hazreti Pîr’in de “Sabır kahramanı” dediği o zâtın (aleyhisselam) genel durumu, sergüzeştisi anlatılırken, bütün musibetler ve dünyevî kayıplar karşısında اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَ “Hamdolsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı.” sözünü tekrar ettiği belirtilir. Mal gider, dudaklarından dökülen söz odur; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَHamdolsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı!” (Antrparantez; sizin şu anda Türkiye’deki Hizmet’iniz açısından dillendirebileceğiniz bir mülahaza.) Evlâd u ıyâl gider, O yine aynı sözü söyler.

Belki şeytan vesvese vermeye çalışmıştır. Çünkü ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ “Kulumuz Eyyûb’u da hatırla. Hani o, Rabbine şöyle yalvarmıştı: Şurası bir gerçek ki, şeytan yüzünden bir bitkinlik ve büyük bir ızdıraba düçâr oldum.” (Sâd, 38/41) Orada da ona îmâda bulunuluyor, işârî tefsir açısından. Belki şeytan geldi, fısıldadı onu.

Nitekim böyle bir fısıldama, enbiyâ-i ızâm da ondan masûn değildir. Mesela, Hazreti Âdem (aleyhisselam) hakkında فَوَسْوَسَ إِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَا آدَمُ هَلْ أَدُلُّكَ عَلَى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لاَ يَبْلَى “Fakat şeytan Hazreti Âdem’e vesvese verdi ve ‘Ey Âdem, seni sonsuzluk ağacına ve hiç son bulmayacak bir devlet ve saltanata götüreyim mi?’ dedi.” (Tâhâ, 20/120) buyurulmaktadır. Eğer şeytan, ona vesvese vermişse, demek ki başkaları için de bu söz konusudur. Şu kadar var ki, onu bizim maruz kaldığımız vesveselere benzetmemek lazımdır. O mukarrabîne göredir, bizim seviyemizde değildir. Artık nasıl süslü-püslü gösterdi, alladı pulladı yaptı ve Cennet’te Allah’a en yakın olmayı ona bağlayarak, “Şu şecereden ye!” dediyse?!. Ne ise o şecere?!.

Aynı şekilde, şeytan, Hazreti Eyyûb Aleyhisselam’a da diyebilir; başkaları da diyebilir, kavmi de diyebilir: “Hani sen Allah’a yakın insandın; çoluk-çocuğun da gitti, eşin de gitti, evladın da gitti, ıyâlin de gitti!..” Fakat o yine, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَHamdolsun o Allah’a ki, verdi ve aldı!” der.

  “Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!..”

Bir zaman gelir ki, Hazreti Eyyûb’un tepeden tırnağa vücudu da yara-bere ve hastalıklar içinde kalır. Hazreti Pîr, menkıbeye bağlı keyfiyetiyle ifade ederken, esasen önemli iki unsuru nazara verir: Biri, inanma mahalli olan “kalb”i; ona da o isabet etti. Diğeri de O’nu (celle celâluhu) dillendirme unsuru olan dili-dudağı, ona da isabet etti. Bundan dolayı buyuruluyor ki: وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an, hatırla. Hani O, ‘Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!’ diye yalvarmıştı.” (Enbiyâ, 21/83) Şikâyet değil. “Gider!..” demek değil. Arz-ı hâl. Üns makamının gerektirdiği “temkîn”.

Rabbim, bana musibet isabet etti. Sen, Erhamü’r-râhimînsin!” Bakın bu sözde şikâyet yok. عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِيSen’in benim halimi bilmen; benim Sen’den bir şey istememden beni müstağni kılıyor!” Yine bir Hak dostu şâirin dediği gibi: قَدْ كَفَانِي عِلْمُ رَبِّي عَنْ سُؤَالِي وَاخْتِيَارِي “Rabbimin benim her şeyimi bilmesi, beni O’dan bir şey istemeden de, bir şey dilemeden de, ihtiyardan da alıkoyuyor!” O bildiğine göre, bana düşen şey, bir dilekçe ile -bir yönüyle, kalbin kompoze ettiği ve dilin de okuduğu bir dilekçe ile- halimi arz etmekten ibaret kalıyor. عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي Zannediyorum, bunu başta Hazreti Şâh-ı Geylânî söylüyor, sonra da bir-iki Hak dostu, ondan mülhem tekrar edip duruyorlar: عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِيHalimi bilmen, Sen’den bir şey istememden beni alıkoyuyor!” Biliyorsun, Sana derdimi şerh etmemin manası yok!..

İşte Hazreti Eyyûb aleyhisselam, ihtimal, bu mülahazalarla halini arz ediyor ve her meselede اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَHamdolsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı!” diyor.

  Îsâr kahramanları, kendileri de muhtaç olsalar bile diğer mü’minleri nefislerine tercih ederler; bu tercihin tek istisnası ihlas, rıza, aşk u iştiyak konusunda olabilir.

Evet, siz İmam Şâfiî hazretlerinin civanmertliğinden hareketle, cömertlik ile zühd münasebetini sormuştunuz. Şimdi bir insan, kalben dünyadan alakasını kesmiş ise, aynı zamanda o, çok cömerttir. Bazı yerlerde, bunun karşılığı/zıddı olarak Arapça “buhl” (البُخْل) tabirini kullanırlar; “bahîl insan” (رجلٌ بَخِيل) derler cömert olmayan kimselere.

Zât-ı Ulûhiyete nispet edilen “Cevâd” ism-i şerifi var. Belki bizim bildiğimiz esmâ-i İlahiye içinde olmadığı halde, Ehlullah’tan bazıları mübalağa kipi ile de ifade eder, “Cevvâd” derler. Bu adeta, “Bildiğiniz gibi değil, çok cömert! O’nun vermesinin hadd ü hududu, sınırı yok! O, öyle biri!..” demektir.

Şimdi, bir insanın zühde açılabilmesi için -esasen- Cenâb-ı Hakk’ın kendisine verdiği her şeyi, çok rahatlıkla “bezl” etmesi lazımdır. Bundan neler doğar neler?!. Gönülleri ihyâ doğar. İnsanların şahsında “îsâr duygusu” meydana gelir. Ashâb-ı Kirâm’ın yüksek ahlakının bir derinliği olarak onlardaki îsâr ruhuna işaret edilmiştir: وَلاَ يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9) Kendileri, açlık-susuzluk sıkıntısı içinde kıvranıp durdukları halde, başkalarını, kendilerine tercih ederler. Şu kadar var ki, sadece yemede-içmede değildir bu cömertlik. Bu cömertliği, Ehlullah, ehl-i Hak, ehl-i hakikat, aynı zamanda “makâmât-ı uhreviye” diyebileceğimiz şeylerde de nazara vermişlerdir.

Burada antrparantez arz edeyim: Cenâb-ı Hakk’ın rızasını dileme, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَالْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum, lütfet!” deme mevzuunda îsâr söz konusu değildir. Belki, “Kardeşlerime de lütfet bunu!” mülahazasıyla bu dua yapılabilir; fakat “Kardeşlerime olsun, benim olmasın (olmasa da olur)!” falan demek, Rabbimizle aramızdaki münasebete karşı saygısızlık olur. Bu itibarla, onun dışında, onu istisna tutarak diyorum. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَالْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı ve rızana ermeyi diliyorum, lütfet! Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyorum.”

  “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.”

Allah’ım! Sen’den istediğim şey ihlastır; amelimde emre itaatteki inceliği anlayarak, sadece ihlas!” Amelde ihlas çok önemlidir. Evet, Üstad’ın ifadesiyle, “İhlası kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” İhlas, “rıza”ya sıçramanın çok önemli bir basamağıdır, merdivenidir, helezonudur, asansörüdür; ona bindiğiniz zaman, “rıza” ufkuna yükselirsiniz. وَرِضَاكَSen, benden hoşnut ol!” Burada O’nu hoşnut ettiğin takdirde, öteye kendisinden hoşnut olunan bir kul olarak gidersin. Nefs-i Râdiye, Mardiyye, daha üstü Sâfiye, Zâkiye. Allah’ın razı olduğu bir insan olmak… Allah razı ise, bütün dünya küsse, ehemmiyeti yok; O, kabul etse, bütün dünya reddetse, tesiri yok!.. İhlas Risalesi’ndeki hâlisane ifadelerden dökülen şey bu: “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.

Evet, O, kabul ettikten sonra, isterse, muradının gereği oysa şayet, (“gerek” demek de doğru değil) murâd-ı Sübhânî o istikamette tecelli ediyorsa, siz istemediğiniz halde, halklara da, halka da, insanlara da kabul ettirir. Şahit isterseniz, Hizmet’teki muvaffakiyetlere bakabilirsiniz.

O mevzuda bir eğitim görmemiştiniz ne o meselenin pedagojik yönü, ne psikolojik yönü, ne psiko-sosyolojik yönü itibariyle. İnsanlığa açılacaksınız, okullar açacaksınız, yurtlar açacaksınız, üniversiteler açacaksınız; çok farklı kültür ortamlarında yetişmiş ayrı din mensuplarıyla, ayrı mizaç, ayrı mezak, ayrı zevk insanlarıyla karşı karşıya geleceksiniz. Bu mevzuda eğitimin zerresini görmeden dünyanın dört bir yanına açıldınız. Sermaye, şu idi: (O sermayeyi hafife alamam fakat yapılması açısından belki herkesin yapabileceği mahiyette bir şey idi.) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecek (ve onlar, şu anda az ve güçsüz de olsalar, her tarafta kabul görecekler)dir.” (Meryem, 19/96)

Sizin arkadaşlarınız da إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “yürekten Allah’a iman ettiler ve sonra da sâlih amelde kusur etmediler.” Her işlerini ârızasız yaptılar; riya karıştırmadılar, süm’a karıştırmadılar, dünya karıştırmadılar, saltanat karıştırmadılar, makam karıştırmadılar, pâye karıştırmadılar, ‘bir şey olayım’ mülahazasını karıştırmadılar… Kirletmediler. “Sâlih”, o demek. Ârızasız, kusursuz, sağlam ortaya koydular. Dolayısıyla bir “sâlih daire” süreci başladı, “doğurgan döngü”. Onlar, o yolda yürüdüler. سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا Ayetteki “Sin” harfinin, istikbale delalet etmesi açısından, “O yolda devam ediyorlarsa, bir süre sonra Allah, yerde ve gökte onlara hüsn-ü kabul vaz’ edecektir.

“Vüdd” kelimesi, “muhabbet”in ötesinde bir şeydir; ayette, kalblerin onlara karşı alaka duymasını ifade eder. Cebrail Aleyhisselam’ın, “Ben, onlara karşı alaka duyuyorum!”, Mikail Aleyhisselam’ın “Ben, onlara alaka duyuyorum!”, İsrafil Aleyhisselam’ın “Ben, onlara alaka duyuyorum!”, Azrail Aleyhisselam’ın “Ben, onlara alaka duyuyorum!” demesi gibi. Ve nitekim bir kudsî hadiste, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Cenâb-ı Hak, bir kulunu sevince…” Hangi kul? İman etmiş, sâlih amel yapmış kul. “Cebrâil’e nida eder: ‘Ben, falan kulumu seviyorum, sen de sev!’ Bunun üzerine, Cebrail, ‘Ben de seviyorum!’ der.” Ve sonra, nurânî vücuduyla, vücûd-u necm-i nûrânisiyle, bütün hususiyetleriyle, bütün semâvât ehlinin aynalarında kendine has hususiyetleriyle, tecelli keyfiyetiyle herkese seslenir: “Allah, falanı/falanları seviyor, siz de sevin!..” Onlar zâhidâne davrandı, cömertçe davrandı, her şeyi ellerinin tersiyle ittiler. Hatta çok defa arkada ağlayan anne-baba bıraktılar.. yeni evlenmiş eşler bıraktılar.. gözü yaşlı, minnacık çocuklar bıraktılar… İnşallah, siz de Allah’ın nâm-ı Celîli ve size ait aslî ve fer’î bütün kıymetler, halk nazarında hüsn-i kabul görsün diye, iradî hicrete niyet ettiniz; Allah da yerde ve gökte sizin için hüsn-i kabul vaz’etti; kalbler, size açıldı.

Düşünün ki Şeytan’ın avenesi, senelerden beri.. düşünün ki Şeytan’ın avenesi, senelerden beri.. düşünün ki nefs-i emmârenin kapıkulları, boynu tasmalı, âzâd kabul etmez bendeleri, senelerden beri.. âzâd kabul etmez bendeleri, senelerden beri, kafa karıştırmak için sürekli sizin sinyal âleminizin içine girerek, hep şerâre üretmeye çalıştılar, şifreleri bozmak istediler. Fakat Allah’ın vaz’ ettiği o “hüsn-i kabul”, o “vüdd” var ya!.. Sineler size açıldı. Elli defa gitti-geldiler, bazen tehditler savurdular, bazen tonlarla paralar döktüler, bazen kafaları karıştırmak için elli türlü yalan söylediler; fakat kalblerde Allah’ın koyduğu o “vüdd”ü söküp atamadılar.

Cebrail nidâ ediyor: “Allah, falan/lar/ı seviyor, ben de seviyorum, siz de sevin!” Beyanın sonu şu: “Onlara, yerde ve gökte hüsn-i kabul vaz’ edilir!” Herkes, bağrını/sinesini açar onlara.. Yollar, dar yollar, patikalar, onlar için şehrah haline, otobanlar haline gelir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Yürüdüğünüz yol, o.

  Dünyada îsâr ruhuyla yaşayanlar, hatta bütün bütün isârlaşmış olanlar Cennet’e girerken bile o istikamette davranırlar.

Şimdi, cömertliğin bir de bu türlüsü vardır. O yüksek îsâr ruhunun bu türlüsünü yerine getirmek bir hedeftir. Mesele sadece Hazreti Ebu Talha’nın, kendi aç olduğu halde birine yemek yedirmesinden ibaret değildir. O hadise münasebetiyle bir ufuk da gösterilmektedir. Bazen Kur’an ve Sünnet-i sahiha, en küçük şeyleri anlatırken, mesela bir ferde karşı îsâr ruhuyla hareket etme, onu kendine tercih etme mevzuunu nazara verirken, aynı zamanda -adeta- “Bir de siz onun büyüğünü hesap edin!” demektedir. Neyi hesap edeceksiniz? Hani ulemâ ile ağniyânın (âlimler ile zenginlerin) Cennet’in kapısında birbirlerine öncelik hakkı verecekleri bir hadis-i şerifte anlatılıyor; işte onu bu cümleden olarak hesap edebilirsiniz:

Ulemâ diyor ki, “Siz, bize evler açtınız, okullar açtınız, yurtlar açtınız, hocalar tayin ettiniz, bizim âlim olmamızı sağladınız. Burada önce sizin Cennet’e girmeniz gerekir!” Îsâr… Bakın, Cennet söz konusu.. arkada bıraktıkları Cehennem var.. dağlar cesâmetinde kıvılcımlar dışarıya fışkırıyor. Bir tarafta öyle bir dehşet; beri tarafta insanların içine inşirah salan Cennet’in o baş döndürücü manzarası. Böyle bir manzara karşısında ve öyle ürperten bir şey karşısında, “Hayır, siz girin!” Bu defa da ağniyâ diyorlar ki; “Biz, cömertliğin ne manaya geldiğini, zühdün ne manaya geldiğini sizden öğrendik. Siz, onları bize öğretmeseydiniz, biz böyle yapmazdık. Hak, sizin hakkınız; sizin önce girmeniz lazım!

Şimdi bir insana yemek yedirme îsârı nerede, böyle bir mesele nerede?!. Zannediyorum böyleleri, “Ya Rabbî! Evvelâ, sevabıyla benim bu kardeşimi mizandan geçir, ben biliyorum ki teraziye konduğu zaman, -kırılıyorsa o terazi- onun sevabı karşısında ‘küt’ diye kırılacaktır. Evvelâ, o!.. O!.. Sırat’ı evvela o geçsin.. Cennet’e evvela o girsin.. Sen’in rızanı evvela o kazansın. Ben de onun arkasından!..” Tâ bu ufka kadar uzanır o îsâr ruhu.. Cenâb-ı Hakk’ın “Cevâd” isminden gelen, birilerinin kullandığı unvan itibariyle “Cevvâd” isminden gelen “çok cömert” olma.. başkalarını nefsine tercih edecek kadar başkaları için yaşama…

  Yaşatma duygusuyla yaşayıp sadece Hakk’a kul olanlar, asla kullara kulluk yapmazlar!..

Sizin, kendi hizmet felsefenizi ifade etme adına, terminolojiye kazandırdığınız bir kelime var: “Yaşatma duygusuyla yaşama”. “Âlem yaşasın diye yaşıyorum ben, âlem yaşasın diye!..” deme. Âlem, Allah ile münasebete geçsin; âlemin kalbi, Allah ile münasebete geçsin; kalb ile Allah arasındaki engeller bertaraf edilsin, latife-i Rabbaniye O’nunla buluşsun… Bana da ne olursa olsun! Zâlim gelsin, bir tekme atsın.. gaddâr gelsin, malıma-mülküme el koysun.. birileri “terörist” ilan etsin.. başka bir densiz kalksın, orada “firak-ı dâlle” desin… Varsın desinler. Herkes, kendi karakterinin gereğini sergiler; ne ise, onu mırıldanır.. ne ise, onu mırıldanır.. ne ise onu mırıldanır!.. Boş ver bunları, onlara bile gözünü yum! وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا “O has kullar, boş ve manâsız söz ve davranışlara rastladıklarında vakar içinde geçip giderler.” (Furkan, 25/72) Öyle densizlerin densizce ifadelerini duyduğun zaman, “Selam!” de, geç!.. Furkan sûre-i celîlesinde ifade buyrulduğu gibi. Bunların hepsi, o fevkaladeden cömertliğe ve îsâr ruhuna ircâ edilecek şeylerdir.

İşte koca Şâfiî hazretleri, elli beş yaşında ruhunun ufkuna yürüyor. Hayatının büyük çoğunluğunda bir derde mübtela. Onun o dertle müptela olduğunu söylerken, çok defa aklıma geliyor, o Hazret’e hakaret sayılır diye yüreğim de ağzıma geliyor. Çünkü onları o kadar seviyorum ki!.. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Sahabe-i kiram, Aşere-i Mübeşşere.. ve Eimme-i erba’a veya Eimme-i sitte. Onları o kadar seviyorum ki!.. İmam Şafiî hazretlerinin hemoroidi vardı; kan akıyordu sürekli. O gün de yine Müslümanlar, Müslüman görünenler, onun Şam’da nüfuzunun arttığını, çevresinde halkalaşan insanların çoğaldığını görenler, ihtimale binaen, “Potansiyel tehlike olur mu?” diyenler, sonunda “Nemize lazım, en iyisi mi baştan biz ‘Potansiyel tehlikedir; bu, suç işleyebilir!’ diyelim ve cezalandıralım” düşüncesiyle ona zulmetmişler. Yok, suç yok ortada, yok. Hukuk mantığına göre, hukuk felsefesine göre, hukuk-adalet ilişkisine göre ortada bir suç yok. Günün gaddarlarının, zalimlerinin yaptığı gibi, ondan endişe duyanlar da ona gadretmişler. Hicret-i seniyyenin 150. senesinde dünyayı teşrif ediyor. Bağdat’ta Abbasîler hâkim, Müslümanlığı temsil adına. Hazret’i, zincirler içinde Şam’dan tâ oraya kadar götürüyorlar. Neden sonra, orada o Hazret’in inceliğini îsâr ruhunu, kendi için yaşamadığını görünce, tâzim u tekrim ile yerine iade ediyorlar, o haliyle.

Çekmişler, görmüşler ama kendileri için yaşamamışlar. Yaşatmak için hayatta kalmışlar. Eğer O’nu anlatma imkanı varsa,, tâbir-i diğerle, erkân-ı imâniye ve İslamiyeyi anlatma imkanı varsa.. örfünüzü-âdetinizi, o güzel geleneklerinizi dünyaya duyurma imkanı varsa.. insanda insan olarak bulunabilen bir kısım güzel şeyleri başkalarından alma ve öyle bir zenginliğe yürüme imkanı varsa… Yaşanacaksa, bunlar için yaşanır. Bu türlü şeyler yoksa, bence, yaşamaya değmez; insan, abes yaşıyor demektir o zaman.

İşte, Hazreti Gazzâlî, kadirşinas bir insan; kendi de Eş’arî olduğundan, Hazreti Şâfiî’ye fevkalade saygı duyar. Onun için, İhyâ’sında ona ayırdığı fasıl da çok geniş. Ondan sonra İmam Mâlik’e bir fasıl ayırıyor; o, ona göre biraz daha dar. Ebu Hanife’ye, onu da takdir etmenin yanında, daha kısa bir fasıl ayırıyor; o, öbürüne nispeten biraz daha dar. Fakat hiçbirine saygıda kusur etmiyor. Bizim saygıda bulunduğumuz zaman bile saygımız içinde döktürdüğümüz saygısızlıklar, onlar için kat’iyen söz konusu değil. Ta’zim u tekrimde zirvede insanlar. Hepsini anlatıyor fakat Hazreti Şâfiî’nin bu “cevâd”lığını vurguluyor; Cenâb-ı Hakk’ın “Cevâd” isminin zılliyet planında tecelli ettiği bir âbide şahsiyet olarak, kendisi için yaşamayıp başkaları için yaşadığını, zühdünü nazara veriyor.

“İnsanlara el açmak, hep girân geldi bize,

Mihrabı Hak olana, bu türden girân azap..

Tatmadık hiç kimseden minnet kokan bir ihsan,

Vicdanı hür olana, minnetli ihsan azap…” (Kırık Mızrap / Azab)

Onun için kimseye yalaklık yapmadık, yalakalık yapmadık! Beklediler onu… Fakat biz, Allah’ın kuluyuz; başkalarına kulluğu, “Allah’a şirk koşma” saydık. Bütün dünyayı verseler, Allah’ın izni ve inayetiyle, çizgi değiştirme niyetinde değiliz. Çünkü o çizgi, değiştirilecek bir çizgi değil. Varsın binlercesi çizgi değiştirsin; bazıları bir villaya satılsın, bazıları bir filoya satılsın, bazıları yakın bir istikbale satılsın… Bırakın yarınsız, öbür günsüz o insanlar, sadece bugünü yaşasınlar!.. Siz, ebedî hayata müteveccihsiniz. Gelin, iman ile kanatlanın ve süzülün enginlere; sakın ruhunuza dar gelen eb’ada takılmayın!..

  Soru: Mâlumunuz “Zühd; dünya verilse sevinmeme, bütün dünya elden gitse üzülmeme halidir!” şeklinde bir tarif de mevcut. Günümüzde Hizmet gönüllülerinin bütün malları, mülkleri, müesseseleri gasp ediliyor. Umum mazlumlar için mutlaka hüzün duyuyoruz; bununla beraber, şahsî ve ailevî mağduriyetlerimiz sebebiyle de üzülmemek mümkün değil gibi görünüyor. Bu hali zühd açısından değerlendirir misiniz?

  Cevap: Estağfirullah… Şimdi, üzülmenin bir gayr-ı iradî olan yanı var; muktezâ-i beşeriyet olarak, insanın içinde öyle bir üzüntü olabilir. “Ben usanmam gözümün nûru cefâdan amma / Ne kadar olsa cefâdan usanır cândır bu…” diyor Hak dostu (Keçecizâde İzzet Molla). Belki kararlısınız siz, üzülmemeye kararlısınız fakat muktezâ-i tabiat, bir yönüyle. كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Bu tabiat, birilerinde asliyet planında tesirini icrâ ediyor, onları dünyanın kulu-kölesi haline getiriyorsa, onun şöyle-böyle -Alfa tesiri var, Beta tesiri var, Gama tesiri var- radyoaktif tesiri sizde de olabilir. Fakat o mevzuda, iradenin hakkını vererek, hemen bir kısım argümanları kullanıp Allah’ın izni ve inayetiyle o şeyi bastırmak lazım.

  Zâlimin zulmü karşısında, insanın içinin yanmaması, içsizliktir; fakat o yanan içinize, bir itfaiyeci gibi, yine siz su yetiştirmelisiniz!..

Şimdi çoğumuz derinden üzüntü yaşıyoruz. Belki, Kıtmir’in de aklına geliyor; o müesseselerin çoğunda amele gibi çalıştım ben. Yalan söylüyorlar, o arsaların hiçbirini onlar vermediler. Onları, bu iman ve Kur’an hizmetine, bizim temel kültür değerlerimize saygısı olan insanlar verdiler, katkıda bulundular. Bugün içeriye alınan insanlar, birer ırgat gibi, amele gibi çalıştılar; sa’ylerinin semeresini birer âbide olarak diktiler. Ve sonra bunu dünyaya açtılar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bugün onları ta’n u teşnîde bulunanların arpa kadar o işin içinde katkıları yoktur; “vardır!” diyorlarsa, şimdiye kadar bin tane yalanları tespit edilmiş, o yalancıların yalanlarından bin birincisi olur. Yalan!..

Evet, siz, emek vermiş, ter dökmüşsünüz; alışmış ve bir yönüyle gözünüzün nuru saymışsınız. Senelerce gitmiş, gelmiş, bakmışsınız. Çok güzel şeyler yaptığına şahit olmuşsunuz. O müesseselerden yetişenler, tıpkı Ashâb-ı kirâm gibi, hiç tereddüt etmeden -biraz evvel de geçtiği üzere- ağlayan anayı, ağlayan babayı, ağlayan eşi, ağlayan evladı bırakarak, îsâr ruhuyla dünyanın dört bir yanına açılmışlar. Önemli bir hizmet vermiş o müesseseler. Şimdi onlara gelip tepeden binmekle, tagallüple, tahakkümle, tasallutla, kayyım ile, kıyımcı tayin etmekle, o müesseseleri batırmakla, bir yönüyle kalbinize sürekli iğneler saplıyorlar gibi!.. Kalbinize iğne saplanırken acıyı duyacaksınız. Sizin iyiliğiniz için kan alırken, iğneyi saplıyorlar; acıyı duyuyor, ürperiyorsunuz. Bu, muktezâ-i beşeriyet; fizikî yapınızın gereği. Herhalde, o kadar bir sarsılma, o kadar bir titreme, o kadar bir “Uff-puff!” çekme, tabiatınızın muktezasıdır. Fakat Allah (celle celâluhu) size, iradesinin gölgesi, izafî bir “irade” vermiş; “meyelan” veya “meyelanda tasarruf” sözüyle tarif edilen bir şey vermiş. Onun hakkını kullanarak orada diyeceksiniz ki; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَHamdolsun o Allah’a ki, vermişti, aldı!..

Ben, çoğu arkadaşlardan da bunu dinledim: “Ben esasen işe bir yerde ırgat olarak başladım. Sonra İstanbul’a geldim, bir arsa aldım, Allah’ın izniyle orada kazındığım şeyle. Arsa, arsa doğurdu; arsa, arsa doğurdu; bina, bina doğurdu… Ve ondan bankalar binası yapıldı.. ondan villalar yapıldı.. ondan, dünyanın başka yerinde Selimiye camileri yapıldı. O gün, Allah onları vermişti; bugün de aldı!” Gülerek anlatıyor; “O kadar çok rahatım ki, vermişti, aldı!” diyor. Aynı zamanda meselenin mantığının mesnedini de söylüyor: “Belki içlerinde bir şey vardı bu kazanımların; öbür tarafta hesabını vermemem için, verdiği gibi aldı!..” Bir de böyle babayiğitler var. “Verdi, aldı!” diyorlar.

Ben kendimi onlarla mukayese edemiyorum. Kur’an-ı Kerim’de, bazen tâ Bakara sûre-i celilesinden başlıyorum, o duyguları içimden atabilmek için. Hakikaten, inanın bana, çok defa o sûreden o sûreye, o sûreden o sûreye atlayarak, يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ قُمِ اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً “Ey örtüsüne bürünmüş olan! Kalk ve azı müstesna, geceyi ibadetle geçir.” (Müzzemmil, 73/1-2) veya يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَأَنْذِرْ “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve insanları inzar et!” (Müddessir, 74/1-2) ayetlerinde buluyorum kendimi. “Kalk, Allah’a teveccüh et! İçini O’na dök! Ne diye elden-âlemden dert yanıyorsun!” Evet, içim yanıyor böyle, o olan şeyler karşısında!.. Aslında, zâlimin zulmü karşısında, insanın içinin yanmaması, içsizlik demektir, onun içi boş demektir. Ama o yanan içinize, bir itfaiyeci gibi, yine siz su yetiştireceksiniz; kendi kendinize şöyle sesleneceksiniz: “Tulumbanı al, yetiş imdada, yangın var / Dedim: ‘Zâhirde mi âşık?’ Dedi: ‘İhfâda yangın var!” Kalbde yangın var, söndür onu iradenle. Madem sen bir itfaiye memurusun, söndür o yangını!.. Evet, söndür; öbür taraftaki yangını söndürmenin vesilesi, öbür taraftaki ateşi söndürmenin vesilesi, bu!..

  “Gerçek sabır, hâdisenin şoku yaşandığı ânda olandır!..”

Ama ben çoğu arkadaşımızdan onu duydum; “O vermişti, O aldı; Allah’a binlerce hamd u senalar olsun!” falan dediler. Bu açıdan da ilk defa aklımıza geldiğinde, o zaman sabretmek düşüyor. Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) إِنَّمَا الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الأُولَىSabır, hâdisenin şoku yaşandığı ândadır!” buyuruyor. İğneyi batırdıkları zaman, dişini sıkacak, “Ufff!” demeyeceksin. Hani Urve b. Zübeyr hazretlerinin menkıbesinde anlatılır ya!..

Urve b. Zübeyr, oğlu Muhammed ile beraber Velid b. Abdilmelik’i ziyaret maksadıyla Şam’a gitmişti. Oğlu Muhammed atların bulunduğu yere girmiş, bir atın tekme vurmasıyla orada vefât etmişti. Az bir zaman sonra İmam’ın ayağında bir yara çıkmış, Velid’in doktorları ayağın kangren olduğunu, bunun ancak kesilmekle tedavi olabileceğini, yoksa bütün vücudu kaybetme ihtimalinin bulunduğunu söylemişlerdi. İmam ayağının kesilmesini kabul edince, doktorlar ameliyat için devrin şartlarına göre narkoz mahiyetinde uyuşturucu vermek istemişlerdi. Fakat İmam, onu kabul etmemiş; şuurunun muvakkaten de olsa izale edilmesini katiyen uygun görmemişti. Doktorlara “Siz böylece vazifenizi yapınız!” diyerek hazır olduğunu bildirmişti. Doktorlar kendisini bağlamak isteyince, “Herhangi bir harekette bulunmayacağım, endişe etmeyiniz.” deyip başlayın işareti yapmıştı. Doktorlar, kemiği testere ile kesmeye başlayınca İmam’ın Allah’ı zikre daldığını görmüşlerdi. Buna taaccüp eden doktorlar, kestikleri ayağı, kızgın yağa daldırıp yaktıkları zaman İmam’a küçük bir baygınlık gelmiş, uyanır uyanmaz yüzünün terini silerek şu mealdeki âyeti okumuştu: “… Gerçekten bu seyahatimizde epey yorgun düştük.” (Kehf, 18/62). Kesilen ayağı kendisine gösterilince de şu sözü söylemişti: “Beni senin üzerinde yürüten Zât’a yemin ederim ki, seninle hiç harama yürümedim.” Urve bin Zübeyr, o seferden sonra hep şöyle hamd edermiş: “Allahım! Sen bana yedi oğul verdin, birisini alsan da altısını bana bıraktın; bana dört âzâ verdin birisini aldın ama üçünü bana bıraktın. Sana hamd ü sena ederim!” Evet, hâdisenin şoku yaşandığı ân, dişini sıkıp sabretmek…

  Hadiselerin şiddet şokunu yaşarken, yalnızca Allah’a tevekkül ediyoruz.

Sonra, Hazreti Pîr-i Muğân’ı hatırlayın. Hani “Yirmi sekiz sene çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı; divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne gönderildim; aylarca ihtilattan men edildim…” diyor. Diyor, diyor, bunları diyor. Fakat sonunda, “Hepsine hakkımı helal ettim!” diye ekliyor. Şu ifadelerle, bir yönüyle sözün kafiyesini koyuyor ve aynı zamanda onların izahını yapıyor: “Bir çeyrek asırdır bu suallerin cevaplarını bulamıyordum; üzülüyordum, muzdarip oluyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakikî sebebini şimdi bildim. Ben kemal-i teessürle söylerim ki: Benim suçum, hizmet-i Kur’aniyemi maddî manevî terakkiyatıma, kemalâta âlet etmekliğimmiş!”

Demek ki insan, yaptığı hizmet karşılığında “Veli olayım!” mülahazasına dahi girmemeli, onu bile düşünmemeli!.. “Parmakla gösterileyim! Vekil olayım! Başbakan olayım! Cumhurbaşkanı olayım!..” İnsan, bunları işin içine karıştırdığı zaman, karıştırmış olur; altını-gümüşü, fışkıya karıştırmış olur.

Dolayısıyla -bir yönüyle- Pîr-i Muğân hazretleri kendini sorguluyor orada; “… maddî-mânevî füyuzât hislerime âlet etmekliğimmiş!..” diyor. Eşref Edip ile son mülakatında da açıktan açığa “Hakkımı helal ettim!” diyor. Otuz beş sene, çektirmedik şey bırakmamışlar. Ben 19 defa biliyordum, geçenlerde kendisini daha iyi tanıyan birisi, “Tam 21 defa zehir verdiler, tam 21 defa zehirlediler!” dedi. Düşünün… Tecride koydukları zaman, helaya koydular. Kış gününde de pencereyi açık bıraktılar. Şimdiki zalimlerin yaptıkları gibi, aynen…

Evet, bundan sonra da dişimizi sıkıp o “sadme-i ûlâ”da, yani “başa gelenlerin ilk şoku yaşanırken” sabredecek ve şikâyet etmeyeceğiz. رَأَيْنَا شِدَّةَ الدَّهْرِ، عَلَى اللهِ تَوَكَّلْنَا “Dehrin hadiselerinin şiddet şokunu yaşarken, yalnızca Allah’a tevekkül ettik.” رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Rabbimiz, Sana güvenip dayandık, bütün varlığımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) dedik. حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!” (Âl-i Imrân, 3/173) ile soluklandık. نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “O ne güzel Mevlâ, ne güzel Yardımcı’dır!” (Enfâl, 8/40) ile nefes aldık, verdik. حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Allah bana kâfîdir! O’ndan başka ilâh yoktur! (Ben) O’na tevekkül ettim ve O, büyük arşın Rabbidir!” (Tevbe, 9/129) diyerek, hatm-i kelâm eyledik!..

519. Nağme: GURBET İÇİNDE GURBET

Herkul | | HERKUL NAGME

 Soru: Kırık Mızrap’ta “Gurbet içinde gurbet / Yandım bihuzur oldum / Hasret içinde hasret / Hem boşaldım hem doldum.” deniyor. “Gurbet içinde gurbet” sözünden maksat nedir? Bugün cadı avını hatırlatan nefret operasyonlarıyla Hizmet gönüllülerine yapılanların ve farklı sebeplerle/sâiklerle en yakınların dahi zulme sessiz kalışının, hatta dâhil oluşunun bu gurbeti mük’ap hale getirdiği söylenebilir mi?

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi tevcih ettiğimiz bu sual üzerine şu hususları dile getirdi:

* Esasında hak yolunda bulunuyor olmanın değişmez kaderidir belâ ve musibetler, fitne ve mihnetler. Zira bir insan, Allah karşısındaki duruşunun sağlamlığı ve ciddiyeti ölçüsünde ehl-i dalâletin hedefi hâline gelir. Hemen bütün nebiler ve Hak dostları türlü türlü işkencelere maruz bırakılmış; değişik iktidar ve güç odakları tarafından âdeta kolları kanatları koparılmış, hatta kimileri asılmış, kesilmiş ve şehadet şerbetini içerek Hakk’a yürümüşlerdir. Evet, herkes seviyesine ve kamet-i kıymetine göre belalara maruz kalmıştır.

* Hazreti Eyyûb için “sabır kahramanı” denir; İnsanlığın İftihar Tablosu ise, “esbar” (en sabırlı, sabırlılar sabırlısı)dır.

* Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Belânın en şiddetlisi, en çetini, en başa çıkılmazı Peygamberlere, sonra da sırasıyla onların yolunda yürüyen en makbul kullara gelir.”

* Ülkemizde dünden bugüne bazı haksızlıklar irtikâp edilmiştir, hatta insanların topluca asıldığı zamanlar da olmuştur. Fakat o devirlerde bile bugünkü gibi bir zulüm işlenmemiştir. Mesela, Atatürk ve İnönü dönemleriyle günümüzü kıyasladığınızda bir kısım insanların idam edildiği zamanlarda dahi milletin malına mülküne el konmamıştı; “Sen bizden değilsin; senin malın ganimettir, eşin çocuğun kızın da bir yönüyle cariyedir; bunları kullanmak da caizdir!” felsefesi görülmemişti.

* Geçmişte Demirel, Özal ve Ecevit gibi siyasetçilerden hiçbiri bugünkülerin işledikleri denaetlere tevessül etmediler; hele hiç kimsenin malını mülkünü gasp etme, hatta küçük bir çardağına el koyma dalaletinde bulunmadılar.

* Merhum Bülent Ecevit, Papa ile görüşmek üzere Vatikan’a gittiğimiz zaman oradaki elçiye telefon etmiş, “Bunlar benim aziz misafirlerim, orada bunlara refakat et, görüşmelerinin sağlanması için elinden geleni yap.” demişti. Bir başkası da dünyadaki elçilere haber gönderiyor: “Bunlar teröristtir, haindir, alçaktır, denîdir, vatan hainidir, eşleri cariyedir, malları da ganimettir. Dolayısıyla bulunduğunuz her yerde bunu anlatmak devlet farzı, vecibesidir!” O öyle diyordu, bunlar da böyle diyorlar. Bunları siz mantık terazisiyle tartın dünyada; onu bir yere bunları da bir yere koyun. Siz koymasanız dahi ahirette, mizan-ı Hak’ta onlar terazinin bir yerine konacak, bu alçaklığı yapanlar da terazinin başka bir kefesine konacaklardır.

* Belli dönemlerde hep tazyik vardı. Her darbede, 27 Mayıs’ta da, 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de, 28 Şubat’ta da asker baskıları gördüm. Kaçtığım da oldu, hapse de girdim. Fakat darbeyle başa gelmiş insanlar bile şimdikilerin yaptığı şenaat ve denaetleri işlemiyorlardı.

* Mük’ap sözünü terminolojimize Ziya Gökalp kazandırmıştır. Mesela, bir basit cehalet vardır, bir muzaaf cehalet vardır, bir de mük’ap cehalet vardır. Basit cehalet, insan bilmez; muzaaf cehalet, bilmediğini bilmez; mük’ap cehalet, bilmediğini bilmez ama kendini biliyor zanneder. Mük’ap demek üç buudlu, üç derinlikli demektir. Evet, soruda ifade edildiği gibi, gurbet içinde gurbete bir boyut daha eklenmiştir; bugünkü gurbetimize mük’ap gurbet dense sezadır.

* Dünyanın dört bir yanına açılan Hizmet erleri vazifelerini eda etmek adına her türlü fedakârlığa katlandılar. Gittikleri yerlerde belki dövüldüler, tartaklandılar, tanınmadılar; “Niye geldiniz buraya? Derdiniz nedir? Asimilasyon peşinde mi koşuyorsunuz? Misyonerler gibi bizi asimile etmek mi istiyorsunuz?” gibi kuşkularla, şüphelerle karşılandılar. Fakat o ülkelerin vatandaşları uzun süre nabız tuttular, kalb dinlediler, ritmi hep aynı buldular, aritmiye rastlamadılar; “Yahu bu adamların kalbi doğru atıyor. Nabızlarında bir istikamet var. Bakışlarında bir inandırıcılık var.” dediler ve bir kanaate vardılar. Değişik yabancı misyon şefleri kafaları o kadar karıştırmış olmalarına ve günümüzde zirve yapmış karıştırma fasıllarına rağmen de o kanaatlerini değiştirmediler. Sanki bütün dünya, rical-i devletiyle, entelektüeliyle ve halkıyla ahmak da sadece ülkemizdeki bazı ifsatçıların akılları her şeye eriyor.

* İfsat ehli şimdi de başka bir yalanla o ülkelere gidiyorlar. Her gittikleri yerde “Dünyadaki bütün okulları kapattık, siz neden hala açık tutuyorsunuz?!.” diyor, yalan söylüyorlar. Yeminle söylüyorum, sadece bir yerde bir okulun yeri değişti. O da “Aman, çok üzerimize gelmeyin, onlarla da aramızı açmayın; bu okul başka bir yerde de olabilir.” denmesi sonucu öyle oldu. Çoğu yerde o okullar zaten yerlileşti. Utanmadan yalan söylüyorlar!..

* “Mala, mülke mağrur olma, deme var mı ben gibi / Bir muhalif rüzgâr eser savurur harman gibi.”

* Gasplar da, gelip tepeye konmalar da, mala-mülke el koymalar da, alın teriyle kazanılan mala mülke kıyımcı insanlar tayin etmeler de tarih boyu hiç eksik olmamış. Mesela, Amnofis döneminde, Beni İsrail’e karşı Mısır’da aynı şeyler yapılmış; erkekler öldürülmüş, kadınlar bırakılmış, çocuklar bile boğulmuş. Mezalim, yine diz boyu değil belki gırtlakta devam edip gitmiş. Onlar öldürülünce mallarına, mülklerine kayyımlar tayin edilmiş, el konulmuş. Demek ki, kayyım tayini adı altında gasp yapma Firavun’a ve firavunluğa ait bir hususiyet!..

* İnsanlığın İftihar Tablosu’na zulmedenler de sadece O’na zulümle kalmamış, bütün Müslümanların mallarının üstüne konmuşlardı. Hatta İnsanlığın İftihar Tablosu’nun maskat-ı re’si (doğum yeri) olan ev, amcasının oğlu olan Akîl tarafından tahrip edilmişti. Mekke fethedilince, “Ey Allah’ın Elçisi! Nerede dinlenmek istersiniz?” diye sorulunca, Efendimiz’in mübarek yüzünde acı bir tebessüm belirmişti. Çünkü yıllar önce sadece üzülsün ve duyunca kendisine işkence olsun diye kuzeni Akîl tarafından yıkılıp, yerle bir edilen baba ocağı evini hatırlamış ve “Akîl bize dinlenecek ev mi bıraktı?” demişti.

* İzmir’de Bozyaka’daki okul ilkti. Allah, fakiri de onun temelinde kazmayla kürekle çalışma şerefiyle şereflendirdi. Alın teriyle yaptık. Başka yerlerde değişim ve tebdili adına bir amele gibi çalıştık, ter döktük, gözyaşı akıttık. Bir yönüyle daüssıla adına onlar birer çekirdek, birer nüve oldu. Bakarken o adeseden baktık ülkemize ve ciğerimiz yandı, burnumuzun kemikleri sızladı. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu’nun doğum yeri olan bir mekânı da Ebu Cehiller işgal edip temellük etmişlerdi. Bunlara böyle bakarken evvela ona da öyle bakmak lazım.

* Ondan sonra da gelen bütün zalimler aynı zulmü irtikâp etmek suretiyle, başkalarının alın teriyle, el emeğiyle ortaya koydukları şeylerin gidip tepesine kondular. Lenin de, Stalin de, Hitler de öyle yaptı. Kendilerinden olmayan kim varsa, onları ülkelerinden sürüp çıkardılar, trenlere bindirdiler, adeta ölüme mahkûm ettiler, ölebilecekleri kamplara sürdüler; sonra da onların mallarına mülklerine el koydular. Öteden beri bütün tiranların genel karakteri budur. Fakat onların en tehlikelisi de bu türlü mezalimi İslam’ı kullanarak yapanlar olmuştur.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: METELİKSİZLİK Mİ, NİTELİKSİZLİK Mİ?

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Yaratılışındaki sair hayvanata olan faikıyeti sebebiyle insan, Cenâb-ı Hak tarafından dünyanın imarıyla vazifelendirilmiş tek varlıktır. Burada henüz daha ilk nazarda kulun şükre medar iki üstünlüğü göze çarpar ki bunlar;

  • Mevcutlar âleminin en mükemmeli olarak yaratılması.
  • Arzı her yönüyle imar etmeye halife olarak tayin olunması.

Zahir batın bütün güzelliklerin en göz alıcılarının mazharı olan insanın “her nimetin şükrü kendi cinsindendir”[1] fehvasınca, ahlaken de bu güzelliğe ayine olması gerekmektedir ki, en güzel mahiyette yaratılmış olma nimetinin şükrünü eda etmiş olabilsin. Burada kulun en güzel surette yaratılmış olması, insan denen bu abidenin sadece dış cephesine münhasır değildir. O aynı zamanda iç dizaynı (kalb hayatı, ruh dünyası) ile de müzeyyen bir abidedir. Öyle ki; Cenâb-ı Hak kulunu böylesi bir kıvamda yarattığını beyan[2] ile şu hususu nazarlarımıza sunuyor adeta: Ey ruh dünyası, kalb hayatı ve cismaniyetiyle en güzel surette var ettiğim kulum! Sen bu faikıyetlerle donanmış olarak yaratılmanın şükrünü, evvela bu hususiyetinin farkına varıp bu güzellikleri tahrip etmemek; saniyen, bütün bu ahlâk ı âliye ile çevreni ve insanlığı mamur ve müzeyyen hale getirmekle eda edebilirsin. Aksi takdirde bu nimetin şükrünü eda etmekten cüda düşmüş olacaksın.

Evet, bütün güzelliklerin en güzelleri ile güzelleştirilmiş olarak yaratıldığını müdrik bir insanın, yaşadığı hayat ve hayalleriyle bu kıvamın uzağında kalması kendisini böylesi paha biçilmez değerlerle donatan Rabb’e (celle celâluhu) karşı nankörlüktür. Aynı şekilde İslamî ahlakın en kâmil mertebesinin mümessili olabilecek bir potansiyele sahip olmasına rağmen, pes heveslerin zebunu olmak da insanın kadir bilmezliğinin remzidir. Bu cümleden hareketle, Makyavelist bir mantık, güzel ahlakı kemale erdirmek üzere gönderildiğini[3] beyan buyuran bir nebiye ümmet olma iddiasının ispatı asla olamaz.

İnsanın İslam’la kazandığı ahlaki donelerin zaman zemin şartı yoktur. Ahlaklı olmak ancak her zaman ve zeminde mütedavil ise bir değer ifade eder ve ancak bu şekilde bir inanan insan duruşu elde edilebilir. İnsanın, çalma fırsatı bulamayan hırsızın kendisini en namuslu insan olarak addetmesi nev’inden, avuntu ve kuruntularla teselli olması ne kendi adına ne de inandığını iddia ettiği değerlerin menbaı adına bir değer ifade etmektedir. Mazlum ve mağdur iken savunduğun yüksek ahlaki değerlerini, insanlar sen muktedir iken mumla arar hale gelmişlerse, burada bir ahlaki problem var demektir. Mağdur iken İslam’ın ahlaki ilkelerini nazara verip, yetim malı yemenin, kamu malını -amiyane tabirle- iç etmenin ve hele de alın teriyle kazanılmış olan şahsi malları devlet gücü kullanarak gasp etmenin haramlığından dem vuruyor, fakat muktedir iken bizzat kendin bu gasp işini organize ediyorsan, inandığını iddia ettiğin değerlere karşı hıyanet içerisindesin demektir. Neticede Hz. Ömer Efendimiz’in ifadesiyle; “helalin hesabının, haramın ise azabının” olacağı o günde, yüzü kara, akıbeti ise kapkara olanlar arasında haşre çağırılacaksın demektir.

Ebu Ümame’nin (radıyallâhu anh) Resulûllah Efendimiz’den naklettiği hadis-i şerif mevzumuza ışık tutması bakımından son derece ehemmiyet arz etmektedir:

عَنْ أَبِي أُمَامَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

مَنِ اقْتَطَعَ حَقَّ امْرِئٍ مُسْلِمٍ بِيَمِينِهِ، فَقَدْ أَوْجَبَ اللهُ لَهُ النَّارَ، وَحَرَّمَ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ

فَقَالَ لَهُ رَجُلٌ: وَإِنْ كَانَ شَيْئًا يَسِيرًا يَا رَسُولَ اللهِ؟

قَالَ: وَإِنْ قَضِيبًا مِنْ أَرَاكٍ

Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Kim yemin etmek suretiyle bir Müslümanın hakkını elinden alırsa o kimseye Allah cehennemi vacip kılar, cenneti de haram kılar” buyurdu.

Bunun üzerine bir adam, Resulullah’a (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Ey Allah’ın Resulü! Müslümanın elinden alınan bu hak, az bir şey olsa bile (yine bu ceza geçerli) mi?” diye sordu.

Resulullah (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Misvak ağacından bir çubuk bile olsa böyledir” buyurdu.[4]

***

Bir Müslümanın malına Allah’ı da şahit tutarak göz koymak ve onu gasbetmek iki farklı şekilde yorumlanmıştır. Bunlardan ilki;

  • Hadis-i şerifte de geçtiği şekliyle; bir Müslümanın bir diğer Müslümanın malından Allah’ı da (celle celâluhu) şahit koşarak hak koparmayı yahut o malı bütünüyle gasp etmeyi helal itikat etmesi, Allah’ı iftirasına -haşa- ortak etme cürmünü irtikâp etmiş olacağından ötürü, kendisini küfre götürür. Ve bu insan için cennet haram ve cehennem de vacip olur.
  • İkincisi bunu irtikâp etmeyi helal kabul etmese bile günah olduğunu bile bile yine de ele geçirmesi ise cehenneme girmesine sebeptir. Malını ele geçirdiği Müslümandan helallik almadığı sürece de cennete giremeyecektir.

Bugün inanan insanlara yapılan muameleleri bu iki açıdan tahlile tabi tutacak olursak şu hususlara temas etmek mümkündür: Bir Müslümanın, değil bir başka Müslümanın hakkını gasp etmesi, bir gayr-i Müslim’in hakkını dahi bu suretle ele geçirmesi haramdır, zulümdür. Bunun dahi nezd-i ulûhiyette bir ikabı mutlaka vardır. Hal böyle olunca, inanan insanların yine inanan insanlara bu zulmü reva görmesinin bedeli ise nasıl olacaktır biraz düşünelim!

Çalınan yahut gasp edilen mal, hangi yolda sarf ediliyor olursa olsun, sahibine iade olunmadıkça ve sahibinin de bu manada helalliği alınmadıkça, çalan kişiye yahut kişilere daima günah üreten bir bataklık halini alacaktır.

Gasp edilen mallar; zayıf, bakıma muhtaç ihtiyaç sahibi insanların ihtiyaçlarının temini noktasında sarf edilen bir mal ise şayet, bu hırsızlık sebebiyle kendisine yardım ulaşamayan her insanın vebali de o çalan insanın boynunda bir urgan, ayağında cennete yürümesine mani bir pranga olacaktır.

Hele bir de bu gasp edilenler şahsi mülk değil de fakir fukaraya yardım etmek, inanan insanların ahlaken ıslahı adına, üç beş hamiyetperver insanın bir araya gelip bir vakıf mantığıyla kurdukları bir hayır kuruluşu ise, bu gayeye matuf yapılan faaliyetlerin önünü almış olmaktan dolayı da ayrıca bir azaba müstahak olacaklarından şüphe edilmemelidir.

Bu günahın belki de cezaca en amansızı ve elimi ise, devleti yönetme pozisyonuna getirilen insanların halktan alınan vergileri, toplanan yardımları, devlet hazinesindeki halkın paralarını kendi saltanatını inşa ve o saltanatın şaşasını artırma noktasında heder ve zayi etmesidir. Zira bu daha önce zikri geçen hiçbir hakka benzemez. Çünkü bu bir kamu malıdır. Kamu ise ana rahmindeki bebeğinden çocuğuna, gencinden yaşlısına, alilinden zayıfına, yetiminden öksüzüne kadar toplumu oluşturan bütün insanlardan müteşekkildir. Böylesine geniş bir dairenin hakkını meşru olmayan yollarla zimmetine geçirmenin ne günümüz seküler hukuk normlarında ne de İslam hukukunda bir dayanağı vardır. Böylesine dayanaklardan yoksun temelsiz her uygulamanın da insanı götürüp yaslayacağı yer ateştir hafizanallah.

Ebu Bekir Şibli hazretleri kul hakkı ile alakalı kendi muhasebesinde şöyle der: “Üzerimde bir dirhem kul hakkı vardı. Onun sahibi için, bin dirhem sadaka vermiştim. Bununla beraber, hâlâ gönlüme ondan ağır bir şey gelmez.”

Abdullah İbni Mübarek hazretleri; “Haram olarak ele geçen bir kuruşu, sâhibine geri vermek, yüz kuruş sadaka vermekten daha sevaptır” buyurmuştur. Ulemanın önde gelenleri ise, “Haksız alınan bir kuruşu sâhibine geri vermek, kabul olan altı yüz hacdan daha sevaptır” buyurmuşlardır.

Bu manada Goethe’nin şu sözü son derece ironik ve resmedicidir: “Küçük hırsızları asıp yok ederler. Büyükleri çok ilerlemiştir, ülkeyi ve sarayı yönetiyorlar.”

Keşke bilselerdi, bu sistemli gaspa karşı dik duranların derdi ellerinden alınan malları mülkleri değil. Onların derdi, insanlığın ihyası adına gönderilmiş bir ahlak dininin itibarının yine kendi müntesiplerince gasp edilmesidir. Zira hakikatler ne kadar parlak ve cazip olursa olsun ona ayinedarlık etme iddiasıyla ekranlarda arz-ı endam eden cahil örneklerin sergilediği yanlışlıklar, temsil edemeyenlerin değil hakikatlerin omuzuna hamledilecektir.

Cenab-ı Hak böylesi bir vebal ile huzuruna gelen kullarından olmaktan muhafaza buyursun bizleri!..

  Safa Salman

[1]. El- Muğni, İbni Kudame, 3/88.

[2]. Tin sûresi, 95/4.

[3]. Hakim, Müstedrek, 2/670; Beyhaki, Sünen-i Kübra 10/191.

[4]. Sahih-i Müslim, İman, 218.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: DÜNYADAN ATEŞ ÇALMAK

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“İş verilmeye uygunluk, yaraşırlık”[1] olarak tarif olunan liyakat; “işe adam bulma değil de adama iş bulma” mantığıyla hareket eden toplumların kendisinden hiç haz etmedikleri bir kavramdır. Bu kavramdan hoşlanmayan bir toplumdan, hatta kurulu düzenlerinin devamını bu kavramın yokluğuna yahut itibar görmeyişine bağlayan insanlardan ıslahları adına, en azından yakın vadede ümitvar olmak, meseleye fazlaca iyimser yaklaşıldığının göstergesidir. Böylesi toplumsal bir marazın ıslahı topyekûn bir farkındalık olmadan asla mümkün değildir. Zira “geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca” düşüncesinin bütün bir toplumu kıskacına aldığı bir vasatta bu marazın ıslahı adına, ferden ferda insanların ifade edeceği çok da bir mana yoktur. Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak “Bir toplum kendinde olan durumu değiştirmedikçe, Allah o toplumun halini değiştirmez”[2] buyuruyor. Hal böyle olunca toplumu ilgilendiren hastalıkların mualecesinin de toplum çapında bir gayretle mümkün olabileceği anlaşılmaktadır.

Ne var ki; ıslah cephesinde böyle bir birlikteliğin tesisi hiç de kolay değildir. Zira çok defa menfaat uyuşmasının bir araya getirdiği bu insanlar, beslendikleri bu sistemin devam ve temadisini sağlama adına toplumu manipüle edebilecek bilgi kaynaklarını da ellerinde bulundururlar. Bu bilgi kaynakları ise, halka muteber kaynaklar olarak lanse edilen, aslında o itibara liyakati olmayan, kullanılmaya elverişli emir erleridir. Bunlar kimi zaman sözde din adamları, aydınlar ve kanaat önderleridir, kimi zaman ise kendilerini omurgalı insanlar olarak lanse eden sanatçılardır.

Evet, hemen her ünitesinden böylesi bir yozlaşmaya omuz verecek tıynette insanlar üretmeyi başaran bir toplum, altın vuruşunu, kendisini yönetecek makamlara da idare ehliyetinden yoksun bu tür insanları oturtmakla yapmış olacaktır ki, yakın tarih bunun acı örnekleriyle doludur. “İşin ehline verilmemesinin kıyamet alametlerinden”[3] olduğunu beyan buyuran Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) her işte liyakat arayışının önemine daha nasıl dikkat çekebilirlerdi ki?

Devlet yönetiminden kamudaki en küçük bir pozisyona kadar her birimi böylesi kesif bir cehaletin kuşattığı bir mekanizmada, elbette ki liyakat sahibi bilgili, dürüst ve donanımlı insanların hakk-ı hayatı yoktur. Zira artık ele geçirilen makam, makamı elinde bulundurana, yeri gelir bir istiklal mahkemesine, yeri gelir “sanığın idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine” şeklinde kararlar veren Kel Ali’lere, yeri gelir “Sen kır kapıyı, gir, biz kanunu arkadan yaparız” diyen zil zurna cahil kimselere tanınan hakları tanır. Bütün bu yetkiler artık mazlum insanların hem canları hem malları hem de haysiyet ve onurları üzerinde helezonlar çizen bir hıyanet kılıcı haline gelir ki bütün mekanizmaları ile metastaz olmuş ve bir manada kıyameti kopmuş böyle bir toplumun yekvücut olarak kıyameti görebilmesi oldukça zordur.

Bu denli yoldan çıkmış bir idare anlayışı için tek yol, yolsuzluktur. Gulûl ise; İslam hukukunda, idare alanındaki bu türden yozlaşmaları ifade eden en cami kavramlardandır. Istılahî mana olarak gulûl; mülkiyeti bütün bir ümmete ait olan devlet hazinesinden veya ganimet mallarından çalmaya denir. Başka bir yaklaşımla, devlet imkânlarını şahsî menfaatleri için kullanmak ve hıyanette bulunmak demektir.

Ayeti kerimede Cenâb-ı Hak; وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَغُلَّ وَمَن يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Emanete hıyanet etmek, bir peygamberin yapacağı iş değildir. Her kim hıyanet edip de ganimetten veya kamuya ait hâsılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyamet gününe o vebalini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir. Sonra her kişiye kazandığı şeylerin mükâfatı veya cezası eksiksiz verilir. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.”[4] buyurmak suretiyle adeta insanı gulûle götürebilecek köprüleri yıkıyor. “Bir köy idare etmekten tutun da bir ülkeyi idare etmeye kadar muayyen bir makama getirilen bir insanın, bir kısım spekülasyonlarla mal edinmesi, tahsisat-ı mestureden (örtülü ödenek) kendi hesabına bir şeyler kaydırması ve bu tür haksızlıkları irtikâp ederken, bir de kılıf bularak, ‘Ben de burada çalışıp çabalıyorum, ben olmasaydım bunca birikim, bunca hizmetler yapılamazdı!’ gibi ifadelerle gayr-i meşru fiilleri meşru gibi göstererek kendi hesabına bazı şeylerden istifade etmesi gibi hususların hepsi ayet-i kerimede zikri geçen gulûl kategorisi içine dâhildir. Hatta hakkı ve liyakati olmadığı hâlde milletin idaresine talip olan bir insan dahi milletin hukukunu gallediyor, onların hukukuna tecavüz ediyor demektir.”[5] Zira hak edilmemiş bir makamı işgal eden insan, hem makama hem de makama liyakati olanların hukukuna gulûlde bulunuyor demektir.

Bu ayet-i kerime başka bir açıdan ise şu hususa temas etmektedir. “Sadece Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) değil, hiçbir nebi gulûle girmemiştir. Evet, ne Hz. Âdem, ne Hz. Nuh, ne Hz. Hud, ne Hz. Salih, ne Hz. Musa, ne Hz. İsa ne de diğer peygamberler, içinde umumun hakkı bulunan hiçbir şeye el uzatmamışlardır. Onlar ancak yüzde yüz hakları olduğuna inandıkları şeyleri almışlardır. Madem peygamberler bunu yapmamışlardır, o hâlde ümmetleri de yapmamalıdırlar. Aksi takdirde ayet-i kerime onların gallettikleri şeylerle birlikte kıyamet gününde Allah’ın huzuruna getirileceklerini haber veriyor. Dolayısıyla ayet-i kerimeye, Allah (celle celâluhu) enbiya-ı izamın şahsında ümmet-i Muhammed’i talim buyuruyor, şeklinde bakabiliriz. Nitekim Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ayet-i kerimenin tefsiri, tebyini sayabileceğimiz bir hadis-i şeriflerinde bir gün sahabe-i kirama gulûlden bahsetmiş, onun ne kadar büyük bir günah olduğunu ifade etmiş ve sonra da şöyle buyurmuştur:

لاَ أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى رَقَبَتِهِ بَعِيرٌ لَهُ رُغَاءٌ يَقُولُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَغِثْنِى أَقُولُ لاَ أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا قَدْ أَبْلَغْتُكَ

“Sakın sizden birini, kıyamet günü, boynunda böğürmekte olan bir deve olduğu halde bana gelmiş: ‘Ey Allah’ın Resulü, bana yardım et!’ diye yalvarıyor ve kendimi de cevaben: ‘Senin için hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim!’[6] der bulmayayım…” Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) hadis-i şerifin devamında bu tarz hayvanları ve ganimet mallarını tek tek zikrederek onlar için de aynı hususları dile getirmiştir.[7]

Hz. Ömer Efendimiz’in (radıyallâhu anh) Resulullah’tan (sallâllahu aleyhi ve sellem) rivayet ettiği şu hadis-i şerif de, henüz erken dönemde İslam’ın gulûle bakışını ortaya koyması bakımından son derece önemlidir:

حَدَّثَنِي عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ، قَالَ: لَمَّا كَانَ يَوْمُ خَيْبَرَ، أَقْبَلَ نَفَرٌ مِنْ صَحَابَةِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالُوا: فُلَانٌ شَهِيدٌ، فُلَانٌ شَهِيدٌ، حَتَّى مَرُّوا عَلَى رَجُلٍ، فَقَالُوا: فُلَانٌ شَهِيدٌ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

«كَلَّا، إِنِّي رَأَيْتُهُ فِي النَّارِ فِي بُرْدَةٍ غَلَّهَا – أَوْ عَبَاءَةٍ -» ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «يَا ابْنَ الْخَطَّابِ، اذْهَبْ فَنَادِ فِي النَّاسِ، أَنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا الْمُؤْمِنُونَ» ، قَالَ: فَخَرَجْتُ فَنَادَيْتُ: أَلَا إِنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا الْمُؤْمِنُونَ

“Hayber savaşının meydana geldiği gün, Peygamber’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) sahabilerinden birkaç kişi gelip:

‘Falan şehittir, filan şehittir’ dediler; sonra bir adamın yanına uğrayıp onun hakkında da “filanca şehittir” dediklerinde Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem):

‘Hayır! Hayır! Doğrusu ben, dediğiniz o kimseyi, ganimetten aşırdığı (gulûl) bir hırka ya da bir abadan dolayı cehennemde gördüm’ buyurdu. Daha sonra da:

‘Ey Hattâb’ın oğlu! Git, insanların içerisinde ‘Cennete, müminlerden başka hiç kimse giremez’ şeklinde seslen!’ buyurdu. Ben de çıkıp:

‘Dikkat edin ki, Cennete müminlerden başka hiç kimse giremez!’ diye seslendim.”

***

İslam’ın gulûl mevzuunda ortaya koyduğu hassasiyet bu olmasına rağmen, sözüm ona dindarların güç kazanması gibi zahirde masum görünen hedefler doğrultusunda dahi devlet hazinesi suiistimal edilemez. Zira İslam’da hedefin meşruiyeti, fiilin yapılabilirliği adına yeterli bir saik olarak görülmemiş, sonuca götüren yolun dahi hedef gibi selim olması şart koşulmuştur.

Gulûl Sadece Halkın Malına Yönelmiş Bir Tehdit midir?

Öte yandan seleften bazı imamlar meseleyi sadece halkın malını gasp etmekle yahut emanete hıyanette bulunmakla sınırlı tutmamışlar, insanlığın ortak mirası olan ilmi ve öğrenmeyi perdeleyen yahut engelleyen her türlü zorbalığı da gulûl cümlesinden olarak değerlendirmişlerdir. İmam Zühri’den nakledilen bir rivayette bir gün kendisi şöyle der:

  • “Kitapları gulûlden (gasp) sakının!
  • ‘Onların gulûlü nedir?’ diye soran bir Zat’a ise;
  • Onların gulûlü hapsedip okunmalarını engellemektir” der.

Netice itibariyle; bu mevzuda biz inananlardan dinimizin asgari düzeyde beklediği şey; en alt bir kamu yönetiminden en üstteki devlet idaresine kadar her birimdeki yönetenlerimizi, inandığımız değerlere ve o değerlerden massettiğimiz ahlakî ve insanî kıstaslara saygılı olanlardan tercih etmemiz ve onların bu değerlerimize kendi pisliklerini temizleyecek bir paçavra muamelesi yapmalarına göz yummayacak kadar dürüst, onur ve karakter sahibi Müslümanlar olmamızdır. Zira kümesi iyi biliyor diye bekçiliğin tilkinin hakkı olduğunu iddia edenlerin, telef olanlara bakıp da âh u vah etmelerinin ne telef olup gidenlere ne de kendi istikballeri adına vadettiği bir şey olmayacağı kesindir.

Bu şuurdan uzak bir toplum ve düzenin resmini birazcık tasarrufla Ziya Paşa ile çizelim:

“Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efrâz,

Zerrede gözü olmayanın câyı kürektir.”

Safa Salman

***

[1]. Türk Dil Kurumu

[2]. Ra’d Sûresi, 13/11.

[3]. Sahih-i Buhari, İlim, 2.

[4]. Âl-i İmran Sûresi, 3/161.

[5]. M. Fethullah Gülen, Yenilenme Cehdi, Büyük Bir Günah Gulûl

[6]. Buhâri, Cihâd 29; Müslim, İmâret 24

[7]. M. Fethullah Gülen, Yenilenme Cehdi, Büyük Bir Günah Gulûl

491. Nağme: Kibir Virüsü ve İman Zaafı

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları anlattı:

Kalbinde zerre kadar kibir bulunan ondan kurtulmadan Cennet’e gidemez!..

*Bir gün Abdullah ibn-i Amr ile Abdullah ibn-i Ömer (radiyallahu anhüm ecmaîn), Merve’de karşılaşmış ve bir süre sohbet etmişlerdi. Hazreti Abdullah ibn-i Amr ayrıldıktan sonra ibn-i Ömer hazretleri bir müddet daha orada kalmış ve ağlamış ağlamıştı. Yanındaki arkadaşlarından biri, “Niçin ağlıyorsun?” deyince Hazreti ibn-i Ömer “Abdullah ibn-i Amr bana, Allah Rasûlü’nden şöyle bir hadis nakletti: ‘Kim kalbinde zerre kadar kibir barındırırsa, Allah onu yüzüstü Cehennem’e atar.’ İşte o hadisten dolayı ağlıyorum.” dedi. O büyük sahabinin kalbinde kibrin zerresinin mevcudiyeti düşünülemez. Fakat onlarda bambaşka bir muhasebe duygusu vardı.

*Kibir, kişinin böbürlenmesi, kendini beğenmesi, bir kısım üstün özellikleri varmış gibi davranması ve oturuşu-kalkışı, nefes alıp verişi, el-ayak hareketleri ve mimikleriyle hep bir bencillik tavrı ortaya koymasıdır. Kibir, bir çeşit cinnet ve ruhî rahatsızlıktır. Böyle bir hasta her zaman kendini olağanüstü görmenin yanında çok defa, başkalarını, hususiyle de meslek, meşrep, yol-yöntem açısından kendine/kendilerine rakip saydığı kimseleri küçük görür ve gösterir; başkalarına ait fazilet ve meziyetleri duymaya asla tahammül edemez ve duydukça öfkeden çatlayacak hâle gelir.

*Kibir küçük maraz değildir. O, şirke açılan kale kapısıdır. Kibrin içte bir duygu ve mülahaza şeklinde kalması hastalık; onun dışa vurması ise küfre kadar varıp uzanabilecek büyük bir günahtır.

*Bir kudsî hadîste, Cenâb-ı Hak,

اَلْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ

“Kibriya, Benim ridâm, azamet ise Benim izârımdır. Kim Benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım.” buyurmaktadır. Demek ki, kendini büyük görüp kibirlenen bir insan, bu ilâhî sıfatlarda Allah’a şerik olmaya kalkışmış sayıldığından Cenâb-ı Hak, böyle bir insanı derdest edip Cehennem’e atacağı ikaz ve uyarısında bulunmaktadır.

Kibir, imana girmeye engel, imandan çıkmaya sebeptir.

*Muhakkikîn’in beyanına göre; kibre düşen kimse imana giremez; girse de iman dairesinde ölemez. Belki kültür itibarıyla Müslüman gibi yaşayabilir; belli bir dönemde anne babasını namaz kılıyor ve oruç tutuyor gördüğünden öyle namaz kılıyor ve öyle oruç tutuyor olabilir. Bir dönemde İmam-Hatip’e devam etmiştir, yarım yamalak, taklidî, dar bir ilmihal çerçevesinde bir din öğrenmiştir. Fakat aslında dini tabiatına mal edememiştir. Dinde derinleşememiştir. Tahkikî imanı elde edememiş, kalbî ve ruhî hayata yönelememiş olduğundan, mü’min görünse bile o kibir onu bir gün dışarı atar.

*Onun için hadis-i şerifte “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan Cennet’e giremez!” buyurulmuştur. Herhalde o kibri terk etmediği sürece Cennet’e giremez demektir. Ama bir gün sırtındaki o merkup yükünü atarsa şayet, kendine yakışmayan, -bağışlayın- o pislik hamulesinden sıyrılırsa, “Allah’ın rahmeti gadabına sebkat etmiştir.” Cenâb-ı Allah, o kimsenin o mevzuda verdiği mücadeleyi, yaptığı mücahedeyi veya bir rehberin onu insanlığa yükseltme, ona ahsen-i takvime mazhariyetini anlatma ve insan olmasını hatırlatma adına rehabilitesinin neticesini lütfeder.

Hem iman, İslam, ihsan hem de hizmet hayatı açısından “İki günü müsavi olan aldanmıştır.”

*İnsanlar araştırma mevzuunda hem ciddi, kararlı ve sürekli olurlar, hem de elde ettikleri bilgileri ibadette derinleşme hesabına kullanırlarsa bugün olmazsa yarın tahkîke ulaşabilirler. Güzel davranışlar, salih ameller ve ibadetler, bir süre sonra insanın tabiatı haline gelerek onu, mücerret bilgiyle ulaşılamayan noktalara ulaştırır. Mücerret bilgi ve malûmat, insanı hiçbir zaman, amelin, yaşamanın, tecrübe etmenin ve ibadetin yükselttiği seviyeye yükseltemez. Öyleyse, vicdan mekanizmasını işlettirmek ve ondan semere almak için insan “sâlih amel”e yapışmalıdır.

*Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde ve ilgili hadis-i şeriflerde iman ve amel-i sâlih beraber zikredilmektedir. Sâlih amel, Cenâb-ı Hak nezdinde güzel ve makbul olan iş demektir. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât ve sadaka vermek gibi ameller amel-i sâlihe dâhildir. İmanın tabiata mâl edilmesi ve iç derinliği haline gelmesi bu sâlih amellerle gerçekleşir.

*Kur’ân-ı Kerim, يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اٰمِنُوا buyuruyor. (Nisâ, 4/136) Bu ayet-i kerimede “Ey iman edenler!” buyurulurken mazi kipi kullanılıyor. Fiillerde, teceddüt esastır. Bu açıdan burada mü’minlere yönelik olan hitap şu şekilde anlaşılır: “Ey imanını yenileyerek iman eden insanlar!” Fakat böyle olmakla birlikte, Cenâb-ı Hak bunun arkasından yine اٰمِنُوا “Yeniden bir kere daha iman edin” buyuruyor. Demek ki, insanın sürekli imanını kontrol etmesi, mârifet ve muhabbet açısından sürekli kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor.

*Değişik zamanlarda ifade ettiğim gibi, aslında herkes hem de her sabah gözlerini açarken yeni bir günün idrakiyle, dinini yeniden bir kere daha duymalıdır. Bugün ruhta, kalbde, histe duyulan din dünkü olmamalı. Yarın da bugünkü olmamalı. Öbür gün de yarınki olmamalı. Her gün ama her gün daha derin olmalı. Zât-ı Ulûhiyet ve eserleri vicdanda daha engince duyulmalı. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “İki günü müsavi olan aldanmıştır.” beyanı bu açıdan da çok önemlidir. Buna göre ister iman, İslam, ihsan mevzuunda isterse de hizmet konusunda iki günü eşit olan aldanmıştır.

Sahabe-i kiram birbirlerine “Hele gel seninle bir saat iman edelim.” derlerdi.

*Dua etmek isteyen bir insanın, huzur-u ilâhîde bulunuyor olma şuuruyla ellerini kaldırması, ağzından çıkan kelimeleri şuurluca telaffuz etmesi ve lağv u lehvden uzak durması çok önemlidir. Zira Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,

إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ

“Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını kabul etmez.” buyurmak suretiyle, gaflet hâlinde ve şuursuzca yapılan duaların Cenâb-ı Hak katında makbul olmadığı uyarısında bulunmuştur.

*Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ بِلَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illâllah’ ile yenileyiniz.” buyurmaktadır. Şu kadar var ki, Allah Rasûlü’nün bu nasihati, sadece dil ile Kelime-i Tevhidi söylemeye hamledilmemelidir. Bu mübarek beyan dil ile telaffuz edilirken, aynı zamanda vicdanda da duyulmalıdır ki, iman tecdîd edilmiş olsun. Bu itibarla da, “Lâ ilâhe illallah deyin” sözü, “Bu kelimeleri vicdanınızda duyun; din ve iman adına her an daha bir derinleşme peşinde olun; devamlı kendinizi yenileyin ve yaratılış gayesine ulaşma uğrunda sürekli mesafe kat’ edin!..” demektir. İmanı yenileme meselesi devamlılık isteyen bir husustur. Bu yenilenme, mü’minin tabiatının bir yanı, fıtratının bir parçası hâline gelmelidir ki, o devamlı surette imanını derinleştirsin ve nihayet tahkikî imana erişsin.

*Evet, imanı tecdîd etme ve böylece ruhen yenilenme, kavlî olarak “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” demekle başlayıp, onun mahz-ı mârifet hâline getirilmesiyle devam eder; sonra da mârifetin muhabbeti, muhabbetin aşk, şevk ve iştiyakı netice vermesiyle en ileri seviyeye ulaşır.

*Mektubat’ta da vurgulandığı üzere, nefis, hevâ, vehim ve şeytan az-çok her insana hükmetmekte; onun gafletinden istifade ederek, pek çok hile, şüphe ve vesveseyle iman nurunu karartmaktadır. Onun için, her gün, her saat, hatta her vakit, imanı cilalamaya ihtiyaç vardır. Her fırsatta cilalanmış, sürekli parlak tutulmuş ve tahkik ufkuna ulaştırılmış bir iman gemisiyle, değil dünyevî okyanuslar, Cehennem gayyaları bile rahatlıkla geçilebilecektir.

*İman, İslam ve ihsanda derinleşme, mü’minler için bir sorumluluktur. Nitekim Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’in ilk muhatapları olan sahabe-i kiram birbirlerine “Hele gel seninle bir saat iman edelim.” derler ve bu sözle şunları kastederlermiş: Gel, seninle şurada bir müddet oturalım, imanî değerlerimizi mütalaa edelim; kalbî ve ruhî hayatımızda bize seviye kazandıracak meseleleri tekrarlayalım; ibadet ve taat duygumuzu coşturacak, kulluk şuurumuzu artıracak mevzularla meşgul olalım; içtimaî hayatın üzerimize bulaştırdığı tozu dumanı bir silkeleyelim ve fıtrat-ı asliyemize dönelim.

Her türlü haramîliğin ve milletin alın teriyle kurduğu müesseselere çökmenin arkasında iman zaafı vardır.

*Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, “İki günü müsavi olan aldanmıştır!” buyuruyor. Ne imanımız, ne ibadet u tâatimiz, ne Allah’la münasebetimiz ve ne de hizmetimiz açısından bugünü düne müsavi yaşamamalıyız. Bugünümüzün dünden farklı olması lazım. Dün şu türlü bu türlü stratejilerle yaşıyordunuz. Bugün şartlar biraz ağırlaştı. Ona göre kendinize hız vereceksiniz. Daha yeni yollar, yöntemler oluşturacaksınız. Dün rahat, birleri bin ediyordunuz; şimdi “Bu ağır şartlar altında biri nasıl iki yaparız? Bu baskınları nasıl ters-yüz ederiz?” diyeceksiniz. Elin âlemin size kayıplar yaşatmasına karşılık, o gafillerin, o cahillerin, o Allah bilmezlerin yaptıkları şeylerin sizin hizmet dünyanızda hiçbir boşluğa meydan vermemesi için, nasıl hareket etmeniz gerekiyorsa, ona göre hareket edeceksiniz. Öyle davranacaksınız ki, Allah için çıktığınız bu yolda hiç durmadan sürekli yol almış olasınız; Allah’ı ve Rasûlullah’ı memnun etmiş olasınız (sallallâhu aleyhi ve sellem).

*Toplumdaki dejenerasyon; yalanlar, iftiralar, tezvirler, dünyayı şatafat ve ihtişamla yaşamalar, dünyadan başka bir şey görmemeler ve yaşadıkları dünya hesabına başkalarının dünyalarını yıkmalar, harap etmeler, alın teriyle kazanılan mallar üzerine kırk haramîler gibi konmalar… Bütün bunlar imandaki zaaftan, Allah’la münasebetteki kopukluktan, Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)’le irtibattaki kopukluktan kaynaklanan boşluklardır.

*Allah hepsinin kalbini ıslah buyursun. Herkes için “Belasını versin!” demiyorum. Ama kim başkasının malına gözünü dikiyorsa; onları iflas ettirmek, servetlerinin içini boşaltmak, başkalarının çalışmalarıyla elde ettiği imkânı ele geçirip onu kendi hesabına değerlendirmek için yapıyorsa, tereddüt etmeden diyorum: Allah öylelerin belasını versin, ıslah etmeyecekse!.. Başkalarını karalama adına değişik ad ve unvanlar takan, onlar hakkında toplum içinde olumsuz algılar oluşturmaya çalışan kimseleri, ıslah kâbilse Allah ıslah eylesin; yoksa Allah yerin dibine batırsın!..

*Batıracağından hiç şüphem yok ama takvim bana ait değil. Allah’ın bir gayret sınırı var. Gayretullaha dokunduğu zaman, bugün ayakta dimdik duran o kimseleri göreceksiniz; bütün saltanat ve debdebeleriyle, Karun gibi فَخَسَفْنَا بِه وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ “Nihayet Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik.” (Kasas, 28/81) tokadını yiyecekler; servetleriyle, imkanlarıyla beraber yerin dibine geçirilecekler.

*“Olmazsa milletin efrâdı beyninde adalet / Geçer zemîne bir gün, arşa çıksa pâye-i devlet” (Namık Kemal) Ne saraylar korur, ne yatlar korur, ne imkânlar korur, ne iktidarlar korur, ne tahakkümler korur, ne tegallüpler korur. Allah ıslah eylesin!..

(Not: Kalbi zift havuzunda kararmış bazı kimseler bilmem kaçıncı defa Yeni Zelanda, Güney Afrika, derken Kanada’ya taşındığımız yalanını yayıp duruyorlar. Kimi bir bahaneyle gündemde kalma kimi de algı oluşturma kötü niyeti taşıyan bu zavallılara hala inanan var mı, Allah bilir. Hakk’a hizmet nerede bulunmamızı gerektiriyorsa orada olma azmimiz mahfuz; Mevla’nın izin ve inayetiyle biz oraya buraya değil bir gün inşallah Türkiye’mize alnımız açık yüzümüz ak olarak döneceğiz; onlarsa hem burada hem de -bu gidişle- ötede simsiyah yüzlerle kala kalacaklar. Editör)