Posts Tagged ‘fitne’

Kırık Testi: FİTNEYE YENİK YILLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Fitneye; deneme, test etme, potadan geçirme, hası hamdan, altını taştan-topraktan ayırma denebileceği gibi, kargaşa çıkarma, bozgunculuk yapma, hercümerce sebebiyet verme ve insanları birbirine düşürmeye de fitne denegelmiştir. Ayrıca, bizim için bazen bir risk de ifade eden bedenî ve cismanî yanlarımızın ve mal-mülk, evlâd ü iyal, sıhhat, afiyet, gençlik, makam, mansıp türü şeylerin yanında, fakr u zaruret, hastalık, yaşlılık halleri; günahlara açık ortamda bulunma, nefs-i emmârenin güdümünde olma, insî-cinnî şeytanların tuzağına düşme; ehl-i küfür ve ehl-i ilhadın zulüm, işkence ve baskılarına maruz kalma; değişik dayatmalarla dine-diyanete aykırı şeylere zorlanma; Müslümanca yaşamadan ötürü mahkemelerde sürünme, zindanlara atılma, sürgünlere gönderilme; yakınlarının, hususiyle de kendi evlâtlarının inanç ve düşünce istikametini bozacak cereyanlar karşısında sağlam durup duramama; münafık gürûhun farklı yollarla milletin birlik ve beraberliğini bozma gayretlerine karşı dayanma… evet, bunların hemen hepsi de birer fitnedir ve bu fitnelerin bazıları, Kur’ân’ın ifadesiyle, insan öldürmeden daha büyük bir cinayettir.[1] Aslında Kur’ân-ı Kerim “İmtihan olarak sizi şerle de hayırla da deneriz.”[2] buyurarak bize fitnenin çeşitliliğini hatırlatır ve yürüdüğümüz yolun ülü’l-azmâne bir metanet istediğine dikkatlerimizi çeker.

Evet, insan, bedenî ve cismanî arzularıyla imtihan olduğu gibi, bazen dünyanın câzibedar güzellikleriyle, maddî imkân ve servetle, iktidar ve kuvvetle, bazen belâ ve musibetlerle, değişik ihtilâf ve iftiraklarla, bazen de içtimaî düzenin bozulması, toplumun anarşi ve kargaşaya girmesi… gibi hususlarla da imtihan olur.. ve bunların bütünü de fitne kategorisine girer.

Bir toplum ve ülke için fitnenin tahribatı, haricî düşmanların o ülkeyi işgal edip o toplumu esir almalarından daha tehlikelidir. Milletler, yabancı müstevlîler karşısında her zaman derlenip toparlanmış, bir cephe oluşturmuş ve onları ülkelerinden sürüp çıkarmışlardır ama, kendi içlerindeki fitne ve fesadı aşmada o kadar başarılı olamamışlardır.. ve hele bu fitne, yabancı ideolojilerin güdümünde, değişik kesimlerin birbirlerine karşı kinleri, nefretleri, kıskançlıkları körüklemesine dayanıyorsa.. evet, böyle bir fitneyi aşmak hiç de kolay olmasa gerek. Her şeyden evvel öfke, nefret, hazımsızlık ve ilhad düşüncesi çok defa fazilet hislerini baskı altına alır; toplum fertleri arasında evrensel insanî değerleri yok eder ve fertleri insan bozması birer canavar hâline getirir. Her yanda ihtilâf ve iftirak hırıltıları duyulmaya başlar; zayıf karakterler teröre sürüklenir. Bazen de her şey öylesine şirazeden çıkar ki, mesele korkunç bir hercümercin her tarafı sarmasıyla kalmaz, anarşi dalgaları pek çok kimsenin iman ve ümidini de alır götürür.

Bütün bunların yanı sıra biz, din ve diyanet adına maruz kalınan şeylere de fitne deriz. Ne var ki böyle bir fitne, ehl-i iman için bir mânâda belâ sayılmasının yanında, çok defa onların iman iradelerini güçlendirdiğinden, musibetzedelerin pek çoğunu ahlâkî arınmaya götürdüğünden ve hatalara keffaret olma özelliği taşıdığından dolayı yararlı da sayılabilir. Hele, böyle bir ibtilânın ızdırar diliyle Cenâb-ı Hakk’a teveccühe vesile olma gibi bir yanı vardır ki, insan bu şekilde bir dua ufkunu ancak değişik belâ, musibet ve fitnelerin pençesinde kıvranırken yakalayabilir ve “nur-u tevhid” içinde “sırr-ı ehadiyet” tecellisinden ne iltifatlar ne iltifatlar görür.[3]

Ayrıca, aktif sabır ve kadere rıza çerçevesinde fitneler imbiğinden geçmenin, çok defa farklı mevhibe sağanaklarına vesile olduğu da sık görülen hâdiselerdendir. Ancak konuya, fitneye maruz kalan ve başına gelenleri “Allah’ın takdiri” deyip gönül hoşnutluğuyla karşılayan değil de, ona sebebiyet veren, onu körükleyen ve onunla bir yerlere varmak isteyen zalimler ve tiranlar açısından bakıldığında, durum tamamen farklılık arz eder; evet, o, mü’minler için izafî bir rahmet olmasına karşılık, Kur’ân-ı Kerim’in de pek çok âyât-ı beyyinâtıyla ifade buyurduğu gibi, fitneye sebebiyet veren gaddar ve hattâr kimseler zaviyesinden bir şeytan işi, küfre denk bir fesat ameliyesi, ehl-i imana karşı mülhidlerin küfürlerini ifade etmelerinin unvanı, imansızların, mü’minleri yürüdükleri yoldan saptırma cehdi, İblis’in, insanlar içindeki yardımcıları vasıtasıyla şeytanî oyunları ve bunların, zayıf karakterli ve her zaman şuna buna âlet olabilecek veya provoke edilebilecek kimseleri, yerinde kargaşaya, yerinde anarşiye sürükleme gayreti olarak yorumlanmıştır.

Bunların yanında günümüzde ideolojik, siyasî ve ilhad, inkâr kaynaklı bir fitne daha vardır ki, zannımca en tehlikeli olanı da işte budur. Bu tür fitneler bazen bütün toplumu temelinden sarsacak öyle geniş alanlı hercümerçlere sebebiyet verir ki, hiçbir şey yerinde kalmaz. Topyekün değerler altüst olur, her yanda kol gezen anarşi karşısında kuvve-i mâneviyeler kırılır, iradelerde çatırtılar duyulmaya başlar ve toplumu/toplumları bir baştan bir başa yeis kaplar.

Bugüne kadar gelmiş-geçmiş toplumların en gözdesi ve güzîdesi Asr-ı Saadet insanları dahi –belli ölçüde de olsa– hercümerç yaşamış ve iç içe fitnelerle kan ağlamışlarsa, bu devvâr u gaddardan bugünkü nesiller de, yarınki kuşaklar da daha çok çekecek demektir. Bir kısım olumsuz tesirleriyle ta günümüze kadar gelen ve şimdilerde de bazı asabî ruhları harekete geçiren o kadîm fitne, hâlâ bazı mülhidlere, münafıklara ve İslâm’ın ikbalini hazmedemeyen din düşmanlarına malzeme teşkil etmekte ve onların eliyle yeni yeni fesatlara sebebiyet vermektedir. Hadis kitaplarında, “el-Fiten ve’l-Melâhim” başlığıyla verilen fitne, âhir zaman hâdiselerinin en büyüklerinden biri ve kıyametin de en belirgin alâmeti olarak zikredilmektedir.[4]

Konuyla alâkalı gaybî haberlere mahrutî ve küllî bir nazarla bakabilenler, bu fitne/fitnelerle büyük ölçüde İslâm’ın etrafındaki surların yıkılacağını, mü’minlerin paramparça olacağını, dinin inkâr edilip diyanetin zaafa uğrayacağını, her tarafta yalancı tiranların seslerinin duyulacağını, islâmî coğrafyada ırz, haysiyet ve namusun pâyimal olacağını, çalıp çırpmanın ahvâl-i âdiyeden sayılıp, helâl ve meşru mülâhazalarına itibar kalmayacağını, içki, zina ve değişik cinayetlerin herkesi canından bezdirecek şekilde yaygınlaşacağını, herkesin hayvanî hislerine yenik düşüp sadece kendini düşüneceğini görür ve ürperirler.[5]

Çalmanın çırpmanın yaygınlaştığı, hortumlayan hortumlayana millet malının çarçur edildiği, haramın-helâlin unutulduğu, yalanın, fuhşun mübah sayıldığı, dinin tahkîr edilip diyanetin gereksiz görüldüğü, her yerde kan dökülüp kan içildiği, dört bir yanda fitne çarklarının dönüp durduğu, gücü-kuvveti temsil eden bazı kimselerin bu fitne ve fesat çarklarına su taşıdıkları şu meş’um dönemi “el-Fiten ve’l-Melâhim” faslının neresine yerleştireceğimizi bilemeyeceğim ama, dünyada her şeyin şirazeden çıktığı ve büyük ölçüde insanî değerlerin altüst olduğu muhakkak.

Allah’ın inayetinden hiç ümit kesmedik; en büyük sermayemiz de işte bu ümit.! Kesmeyeceğiz de, zira aktif sabrımızın üzerinde temellendiği ruh da işte bu ruhtur.

[1]   Bkz.: Bakara sûresi, 2/191.

[2]   Enbiyâ sûresi, 21/35.

[3]   Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.4 (Birinci Lem’a).

[4]   Bkz.: Ebû Dâvûd, melâhim 14; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/488; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 18/220-221.

[5]   Bkz.: Bediüzzaman, Şualar s.563-584 (Beşinci Şua).

466. Nağme: Sen Bilirsin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Yaklaşık iki senedir artarak devam edegelen hakaretlere ilaveten, hayatını iman, din, Kur’an ve insanlık hizmetine adamış ruhları yılana/kertenkeleye benzetme talihsizliğine düşen edep mahrumu zavallılar ve “Ya biat, ya bitiririz!..” tehditleri savuran irili ufaklı gaddarlar karşısında belki bazen gerekli sabrı gösteremiyor ve hata edip kendi üslubumuza aykırı sözler söylüyoruz. Onların seviyesizliğine asla inmesek de bağlı kalmamız icap eden nezahet ufkundan da ayrılmış oluyoruz.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dünkü sohbetinden hemen önce bazılarımızın bahsettiğimiz türden birkaç cümlesine muttali oldu. Bunun üzerine, ikindi namazını müteakip yaptığı hasbihalde bu konudaki mülahazalarını dile getirdi. Sözleri arasında şu cümlelere de yer verdi:

*Allah herkesi belli bir donanımda yaratmış; kimisi yılan, kimisi çıyan, kimisi sırtlan tabiatlı.. arkalarındaki Hâlık’a bakarak “yaratılış hikmeti” demeli ve bunların hepsini hoş görmeli.. hoş görmeseniz bile nahoş görmemeli.. aşamayıp nahoş görürseniz, o zaman da fâş etmemeli, yutkunmalı.. o bile sevaptır. “Yılan niye ısırdı?” diye öfkelenmemek lazım, tabiatının gereğini yapıyor. “Falan neden diş gösterdi?” diye kızmayın, karakterinin gereğini sergiliyor. Kur’an ferman buyuruyor: “Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler!..”

*Bağırıp çağırmaya karşı bağırıp çağırmayla, çığırtkanlığa karşı çığırtkanlıkla, terbiyesizliğe karşı terbiyesizlikle mukabelede bulunmamalı.

*Her dönemde böyle terbiyesizler, hatta terbiyesizliği zirve yapan kimseler olmuştur. Hazreti Musa (aleyhisselam) döneminde Firavun onlardan biridir. Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa ve Hazreti Harun’a hitaben, “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin. Olur ki aklını başına alıp düşünür, öğüt dinler yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâ Hâ, 20/44) buyurarak her şeyden önce peygamberâne bir üslubu nazara vermiş; muhatap, Firavun gibi kalb ve kafası imana kapalı bir insan bile olsa, yine de hak ve hakikati “kavl-i leyyin” ile anlatmak gerektiğine işaret etmiştir.

*Bir kere yalan söylemek günah-ı kebâirdir ve münafıklığın ilk sıfatıdır. Fakat umursamadan sürekli yalan söylemek küfürdür. İftira günah-ı kebâirdir; “Bundan bir şey olmaz!” diyerek iftira eden bir kimse kâfir olur. Ve böylelerinin zulüm ve küfürlerini görmeyen insanlar da onlara iştirak etmiş olurlar.

*Cezalarını Allah’ın vereceği insanlara mukabelede bulunmamak lazımdır. Siz mukabelede bulundukça Cenâb-ı Hakk’ın iki türlü muamelesi gecikir.

*Allah hidayet etsin, kalblerini yumuşatsın; gerçek insanî ufku onlara göstersin. Kime? Yılan dilini uzatıp sizi ısıranlara.. salya atanlara.. diş gösterenlere.. haşhaşî, yılan, çıyan, akrep diyenlere.. Allah kalblerine iman ilkâ etmek suretiyle, gerçek imanı, imanda itminanı ve iz’anı duyursun; hakiki mü’min olmaya muvaffak eylesin. Onun ötesinde, Allah bunu murat buyurmamışsa, başlarına bir taş mı vurur semadan, yerin dibine mi batırır… Ne var ki, böyle bir ceza geldiği zaman sadece zalimlerle sınırlı kalmaz. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfâl, 8/25) buyurulmaktadır.

*Allah’ın tecziye edeceği insanlarla uğraşmamak lazım. Yiğitçe tavır ve davranış, düşen insana tekme sallamamaktır. Hakiki mü’minlere, bütün dünyada iman, İslam ve millet ruhunu temsil edenlere, ruh ve mana köklerini her yana duyurmaya çalışanlara dünyanın her yanında kötülük yapmak isteyen ve “Ya biat, ya bitiririz!..” diyenler, bütün bütün mü’min olma kabiliyetlerini yitirmişlerse -hafizanallah- cezalarını Allah verecektir. Ceza vermeye kalkmayın siz. O sizin için bir günah, bir cürüm olur.

*İlle de bir şey diyecekseniz, evvela, haklarında hidayet dilek ve temennisinde bulunmalı; kalblerine Allah’ın lüyunet (yumuşaklık) atmasını dilemeli; hak, adalet, istikamet ve insana saygıya hidayet etmesini istemelisiniz. Cenâb-ı Hak bunu yapmayacaksa, Anadolu’da bazı yerlerin kullandığı ifadeyle diyeyim: Allahım Sen bilin!..

*Bize düşen vazife: Allah’ın huzuruna giderken insanî değerlere sımsıkı bağlı olarak, insanî değerleri yıpratmadan, aşındırmadan, kırmadan, onları mukaddes birer emanet olarak koruyup o hamuleyle gitmektir. Tevazu, mahviyet ve hacâlete bağlı kalmaktır.

*Beyazıd-i Bistami Hazretleri buyurur ki: “Bütün iç dinamizmimi kullanarak Cenâb-ı Hakk’a tam otuz sene ibadet ettim. Sonra gaybdan, ‘Ey Bâyezid, Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetle doludur. Eğer gayen O’na ulaşmaksa, Hak kapısında kendini küçük gör ve amelinde ihlâslı ol!’ sesini duydum ve tembihini aldım.”

*Kibir, bakış zaviyesindeki inhiraf ve ataları/öndekileri körü körüne taklit imana girmeye mani ve imandan çıkmaya sebep olan virüslerdir.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, o büyüklüğüne rağmen, “Allahım beni kendi gözümde küçük, insanlar nazarında ise (yüklediğin misyona uygun şekilde) büyük göster!” diye dua ediyordu.

*Bir keresinde, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), en sadık dostu, sema ve zeminin emini Cebrâil (aleyhisselam) ile beraberken “Üç günden beri Muhammed ağzına bir lokma bile koymadı.” der. Tam o esnada semadan bir melek iner. Cibril-i Emin, inen melek hakkında Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bu, arz ve sema yaratıldığı günden şimdiye kadar ilk defa yeryüzüne inen bir melektir.” der. Melek, Allah Rasûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) yönelir ve O’na şöyle seslenir: “Ey Allah’ın Rasûlü! Kul peygamber mi, melik peygamber mi olmak istersin?” Cibril (aleyhisselâm), Efendimiz’e “Rabb’ine karşı mütevazi ol!” manasına işarette bulunur. Bunun üzerine O (sallallâhu aleyhi ve sellem) da, “Bir gün aç yatıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden bir kul peygamber olmak isterim…” cevabını verir.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: Hayırda Acele Etmek ve Fitnelerden Sakınmak

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ أَبِي  هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

 

بَادِرُوا بِالأعْمَالِ الصَّالِحَةِ، فَسَتَكُونُ فِتَنٌ كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظْلِمِ

 يُصْبِحُ الرَّجُلُ مُؤْمِناً ويُمْسِي كَافِراً، ويُمْسِي مُؤْمِناً ويُصْبِحُ كَافِراً،

 يَبِيعُ دِينَهُ بِعَرَضٍ مِنَ الدُّنْيَا

***

Hazreti Ebu Hureyre (radıyallahu anh)’ın naklettiği bir hadis-i şerifte

Resul-i Ekrem (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Yararlı işler görmekte acele ediniz.

Zira yakın bir gelecekte karanlık geceler gibi birtakım fitneler ortalığı kaplayacaktır. O günlerde kişi, mü’min olarak sabahlar, fakat kâfir olarak geceler; mü’min olarak geceler fakat kâfir olarak sabaha çıkar. Dinini küçük bir dünyalığa satar.”

(Müslim, Îmân 186; Tirmizî, Fiten 30, Zühd 3; İbni Mâce, İkâme 78)

Hayırda Acele Etmek ve Fitnelerden Sakınmak

Şeytan hayırlı işlere karşı tembellik yapması için insanoğluyla sürekli uğraşır durur. Onu “yarın yaparsın, şimdi acele etme” diyerek nice güzel ve faydalı amellerden alıkoyar.

İnsanlara hayat rehberi olarak gönderilen ve onları Allah’ın izniyle çok iyi tanıyan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanları, düşünüp taşınma şartıyla hayırlı işlerde acele etmeleri yani bu hususta tembellik etmemeleri için ikaz etmektedir.

Nitekim öyle zamanlar gelir ki hayırlı işler yapacak zaman ve zemin bulmak zorlaşır. Fitne, kargaşa ve anarşi zamanları böyledir. O günlerde insanların imanı sarsılır, günahlar artar ve insanlar manevi bir hastalığa tutulmuş gibi ne yaptıklarının adeta farkında olmaz. Yani o günlerde yapılan kötü işler, aklı başında birinden asla beklenmez.

Ölen de öldürülen de, zulmeden de zulme uğrayan da niçin bunların olduğunu anlayamaz çünkü fitne ve kargaşa ortamı insanların itidalli ve dengeli düşünmelerini engeller.

İşte bu sebeple, böyle kara günler gelmeden hayırlı ve faydalı amellere koşmak dinimizin mühim bir emridir. Çünkü iman-küfür arasında bocalamaya sebep olan fitne ortamlarına düşmemek, daha önceden kendimizi Allah’ın sevip razı olduğu salih amellerle meşgul etmeye bağlıdır.

Hadiste dikkat çekilen önemli bir nokta da ahirzamandaki fitne dönemlerinde birtakım kimselerin, dinlerini, dünyanın geçici menfaatleri için heba etmeleridir. Kur’an-ı Kerim’de buna,

الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَئِكَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ

“Vay o kimselere ki, bile bile dünyayı âhirete tercih ederler. İnsanları Allah yolundan çevirir de o yolu eğri büğrü göstermek isterler. İşte onlar haktan, doğru yoldan çok uzak bir sapıklık içindedirler.” (İbrahim Suresi, 14/3) denilerek dikkat çekilmiştir.

 

452. Nağme: Ağla ey gözlerim!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, hassas sineleri yakıp kavuracağını zannettiğimiz dünkü sohbetini günün nağmesi olarak arz ediyoruz:

Sohbetten seçtiğimiz bazı cümleler:

Gözyaşları Fitne Ateşini de Söndürebilir!..

*Keşke muttasıl teheccüde kalksa ve ağlasalar. Seccadelerini ıslatsalar o gözyaşlarıyla, sonra da kalksa sıksalar; onu bir yönüyle vasıta yapsalar!.. Eğer cehennemin kıvılcımlarını söndüren de gözyaşları ise, onların dünyada söndüremeyecekleri hiçbir fitne ateşi yoktur.

*Fakat bunu insanlardan nasıl istersiniz ki?!. “Ne olur kalkın, ağlayın, dövünün. ‘Allahım başımıza gelenler bizim dikkatsizliğimizden, meseleyi teyakkuz içinde götürmeyişimizden, gafletimizden, verdiğin nimetlerin kadrini bilmeyişimizden ise, Sana sığınırız, n’olur Allahım!’ deyin!..” şeklindeki bir talebi nasıl seslendirirsiniz?!. Teklif etmedim fakat çent defa, bugün bile aklımdan geçti.

*Dilhun olunsa, gözyaşları ceyhun haline gelse, kim bilir ne fitne ateşlerini söndürür o. Cehennem ateşlerini söndüren, fitne ateşini söndürmez mi? Ama o dahiyeler karşısında konumumuzun, durumumuzun farkında değiliz. Nerede duruyoruz, neler oluyor, bu konumda olan insanların neler yapması lazım geliyor, onu bilemiyoruz.

Aman, Tesbihinizin Taneleri Yanıp Kapkara Olmasın!..

*Şayet Cenâb-ı Allah’ın sana olan mevhibelerini ve varidatını, emanette emin bir emanetçi gibi koruyup seninle O’nun arasında bir sır olarak saklayamıyorsan, “Allahım onu bana verme!” demelisin. “Söylet.. sancıyla söyleyeyim, hep bir kıtlığın insanı gibi söyleyeyim.. fakat hiçbir zaman bir damla yağmur üzerime düşmesin.. çünkü ben emanette emin değilsem, fâş ederim onları.. fâş edince, haylûlet vâki olur.. başkaları Seninle benim arama girmiş olur.. dolayısıyla ben hüsuf-küsuf yaşarım!..” diye inlemelisin. Bu konuda çok yiğit, mert olmak lazım ki Allah’a karşı yapılan şeylerde farklı mülahazaları nazar-ı itibara almak nâmertliktir.

*Bir Hak dostu büyük vecd içinde tesbih çekiyor; Sübhânallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber dedikçe kâinatın zerrelerinin de kendisiyle beraber zikrettiğini duyuyormuş. Bir aralık yanındaki talebe aklına gelmiş ve ona da işittirircesine sesini yükseltmiş. Tam o esnada Hazretin önünde manevi bir perde açılıvermiş, başka bir buud aralanmış. Bakmış ki elindeki tesbihin her tanesi bir yıldız gibi ışık saçıyor, parıl parıl parlıyor; sadece bir tesbih tanesi ise adeta simsiyah, yanık ve kupkuru görünüyor. Hazret hayretle meseleyi anlamaya çalışırken bir ses duymuş: Yıldız gibi olan taneler sırf Allah rızası için yaptığın zikirle çekilmiş olanlar; o kupkuru ve simsiyah tane ise “duysunlar, desinler, görsünler” düşüncesiyle nurunu kaçırdığın zikirden geriye kalan.

*Duaya, evrâd ü ezkâra alıştırma adına bazen toptan, beraber okuma tercih edilebilir. Fakat zannediyorum onun esası kendi kendimize evin duvarlarıyla başbaşa kaldığımız zaman, sadece O’nun duyduğu bir yerde okumaktır. Hatta içimizden geçmeli: “Allahım Sana teveccüh ettiğim şu dakikada, şu kiramen kâtibini de al, onlar da duymasınlar; Seninle aramdaki sırra onların da muttali olmasını istemiyorum.” Bu elimizde değil, onlar kenara çekilseler bile yazarlar halimizi fakat o kadar kıskanç olmak lazım.

*Allah’la münasebetimizi çok canlı tutmalıyız. Bununla beraber, O’nunla münasebetimizin aramızda kalması konusunda da o kadar hassas olmalıyız.

Gençlik de nimet yaşlılık da!..

*Hazreti Üstad, “İhtiyarlığımın en sıkıntılı bir senesini, gençliğimin en ferahlı on senesine değiştirmem.” diyor. Kanaatimce, ona itimat etmek lazım. Yaşlılık bir yönüyle çok avantajlıdır. Bir yönüyle de şayet ülfet ve ünsiyet perdeleri yırtılamamışsa, meselenin ayne’l-yakînine, hakka’l-yakînine ulaşılamamışsa, iman marifetle bezenememişse, ihtiyarlık yol yorgunluğunu netice verebilir.

*Mümin için yaşlılık da Allah’ın bir nimetidir. Çünkü bir yönüyle inanan insan, mezara ne kadar yaklaşmışsa, öteye iştiyakı da o derece artar. Üstad’ın ifadesiyle, “…başka bir âleme göçmeğe bir şevk ihsan ediyor ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelân-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor.”

Dünden Bugüne Fitneler ve Değerbilmez Kimseler

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetinde şu konuları açıklıyor:

*Kur’an-ı Kerim’de Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e şöyle buyurulmaktadır:

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلَّا خَلَا فِيهَا نَذِيرٌ

“Şüphesiz Biz seni gerçeğin ta kendisine malik olarak, rahmetle müjdeleyen ve kâfirleri azapla uyaran bir elçi olarak gönderdik. Zaten uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiçbir millet yoktur.” (Fâtır, 35/24)

Değişik Kulluklardan Sıyrılmanın Tek Yolu Allah’a Kul olmaktır!..

*Evet, beşer tarihinin değişik dönemlerinde, “Şimdiki insanlara şöyle seslenilmesi lazım! Onların problemleri ve dertleri üzerinde böyle durulması lazım! Dertlerin analizi şu şekilde yapılması lazım! Dertlere reçete veya derman analizi de böyle yapılması lazım!” denircesine peygamberler ve ilahi emirler gönderilmiştir. Fakat bir Peygamber gelmiş, aradan üç-dört asır geçmiş, insanlar onun izini, sözünü unutmuşlardır. İzini unutmuş, onu takip edememişlerdir; sözünü unutup bir yönüyle onunla kalbî ve ruhî hayata erememişlerdir. Çünkü insan kalbî ve ruhî hayata ancak o ilahî nefhalarla, vahy-i semâvî ile, Peygamber soluklarıyla erebilir. Dolayısıyla da bazıları çok çabuk, hemen putperestliğe sapmış, totemler oluşturmuşlardır… Kendi günlerinde şöyle böyle -şişen kabaran hindiler gibi- tiranlaşan insanlar ilahlaştırılmış; “Dokunan cennetlik olur; koklayan cennetlik olur.” denmiştir. Bakarsınız meseleyi daha ileriye götürenler olur; “sana tapıyorum” diyen kefere ve fecere zuhur eder. Peygambere bile böyle dense, diyen kâfir olur. Cebrail’e böyle dense, onu söyleyen kâfir olur. Tapma dediğimiz kulluk, yani ibadet, ubûdiyet ve ubûdet ancak Allah’a yapılır.

*Seyyid Kutup’un ifade ettiği gibi, “Değişik kulluklardan sıyrılmanın, kurtulmanın bir tek yolu vardır; o da Allah’a kul olmak!” Kur’ân’ın ifadesiyle, o yoldan sapılınca, çok farklı, abuk sabuk yollara sapılmış olur. İnsan bir daha da hedefine varamaz hafizanallah.

“Yarıp Kalbine mi Baktın?..”

*Merhamet-i ilâhî, inâyet-i ilâhî, fazl-ı ilâhî hiçbir çağı boş bırakmamıştır. Ne var ki, bazıları erken sapmış, bazıları biraz sonra sapmışlardır. Hatta bazıları dinleri adına sapmışlardır günümüzde din adına cinayetler işleyen, canlı bombalar halinde intihara teşebbüs eden, başkalarının ölümüne sebebiyet veren kimseler gibi… Bir insan diliyle bile olsa “Lâ ilâhe illallah, Muhammedu’r-Rasûlullah” diyorsa, ona ilişilmez. “Kalbinden dememiş!” Kalbini bilmiyoruz ki biz! “Falan günahın başında gördüm, filan günahın başında gördüm onu!” Bir insan “Lâ ilâhe illallah” diyorsa, “Muhammedu’r-Rasulullah” diyorsa, ona ilişen kendi dinine ilişmiş olur.

*Bir savaşta Üsâme b. Zeyd Hazretleri, düşman saflarında bulunan birisiyle savaşırken, tam onu öldüreceği esnada o kişi, kelime-i şehâdet getirir. Ancak Hazreti Üsâme, adamın içinden gelerek değil de kılıç korkusuyla bunu söylediğini düşünerek onu öldürür. Hazreti Üsâme gibi büyük bir sahabînin hislerine kapılıp gayz ve nefretle bir insanı öldüreceğine ihtimal verilemez. Demek ki, meselenin temel esprisini bilemiyordu. Çünkü o dönemde her şey ter ü taze olarak bildiriliyor ve sahabe tarafından da hemen hayata geçiriliyordu. Allah Rasûlü (aleyhissalâtu vesselâm) bildirmeyince onlar nereden bileceklerdi ki! İşte bu durum haber verildiğinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Yarıp kalbine mi baktın?” diyerek Hazreti Üsame’ye öyle itap etmişti ki, Allah Rasûlü’nün bu cesur komutanı ve Hazreti Zeyd b. Harise’nin mahdumu olan Hazreti Üsame, “Keşke şu ana kadar Müslüman olmasaydım.” demişti. Bunun mânâsı şuydu: “Keşke bu hâdiseden sonra Müslüman olsaydım da Efendim’in bu itabına maruz kalmasaydım.”

*İslâmî disiplin: “Biz işin zâhirine, dış yüzüne göre hükmederiz.” Bir insan dış yüzüyle kelime-i tevhîdi veya kelime-i şehadeti diyorsa, onun Müslümanlığına hükmedilir ve kılına dokunulmaz onun. Ona dokunmak dine dokunmak demektir. Ona dokunmak, Cenâb-ı Hakk’ın o mevzudaki emirlerine dokunmak demektir. Ona dokunmak, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) disiplinlerine dokunmak demektir.

“Dini Biliyor Görünen İnsanların Haramîlikler Karşısındaki Sessizlikleri Günahların Yaygınlaşması İçin Referanstır!..

*Günümüzde hüsn-ü zan meselesi yıkılmış. Falanın filanın hevâ ve hevesine uymayınca, tam bir vesâyete girmeyince, biatler tahakkuk etmeyince, çok rahatlıkla “Bunların gıybeti edilebilir! Bunlara iftira savrulabilir! Bunlara zift atabilirsiniz!” denilircesine en çirkin şeyler mübah görülüyor, öyle yaygınlaştırılıyor! (…) Medenî cesareti olan birinin de “Yahu bu kadarı fazla!..” falan dediğine şahit olmadım! Böyle bir dönemde yaşıyoruz.

*Hem öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, kalkıp böyle bir yalana yalan diyen, böyle bir serikaya sirkat diyen, böyle bir iftiraya iftira diyen çıkmıyor. Dahası camilerde “Sözler şöyle söylenecek! Hutbeler şöyle okunacak! İfadeler şu şekilde olacak!” filan denircesine, bir yönüyle hutbe karakteri belirleme gibi şeylere girişiliyor. Ve bu ne yapıyor? O mesâvîyi, o günahı mübah haline getiriyor, yaygınlaştırıyor! Dini biliyor gibi görünen insanların bu mevzuda sessizliği bir referanstır; o haramların irtikâp edilmesine bir referanstır. O günahları işleyen insanların vebâli onların da sırtına binecektir. Ve o günah, bir camiaya karşı, birkaç camiaya karşı, insanlara karşı işleniyorsa şayet, bütün bunların vebâli aynı zamanda onların sırtına bir yük halinde yüklenecektir. Zira Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle, günahlara sebebiyet verenler, bir yönüyle azdırdıkları, şirazeden çıkardıkları insanların veballerini de -sebebiyetleri yüzünden- sırtlarına alacaklardır.

*Evet, böylesine her şeyin şirazeden çıktığı, İslamî düşüncenin bir endâzesizliğe mahkûm edildiği bir dönemde, en azından bir camia dilini sağlam tutmalı, kalbine hâkim olmalı, duygu ve düşüncelerini her zaman gözden geçirmeli. Elin âlemin günah işlemesi, bizim günah işlememizi mubah kılmaz! Herkesin günahı kendine; kimse kimsenin günahını yüklenemez! Enbiyâ-ı İzâm gelmiş, akı karayı birbirinden tefrik etmiş; inzârını yapmış, eğri yolun encâmından sakındırmış; tebşirini yapmış, doğru yolun encâmıyla bir yönüyle kalblere inşirah salmış, sevindirmiş, şahlandırmış, metafizik gerilime sevk etmiş. Boş bırakmamış Allah (celle celalühu). İnşaAllah boş bırakılmadığımızın şuurunda olarak, istikamet duygusunu bir daha gözden geçirip, Allah karşısında durulması gerekli olduğu şekilde durmaya çalışmalıyız.

*Günümüzde -geçmişte olduğu gibi- türlü fitneler var. Kimileri ikbal hırsıyla yanıp kavruluyor. Kimisi saltanatını devam ettirmek için bir yönüyle secde etmediği kimse bırakmıyor, herkesin karşısında eğiliyor; “rükû yetmez, eğilme yetmez” diye ta yerlere kadar kapanıyor. “Tapıyorum” diyor. “Elini dokunduran kurtulur, cehennem görmez o” diyor. Böyle iğfaller, idlâller, kandırmalar… Bir de bir yere koydukları, “karşı taraf” dedikleri, “ötekiler” dedikleri insanlara veryansın ediyorlar.. ve o zavallı güruh, şuursuz güruh; onlar da bütün bu mesâvîyi dilsiz şeytan hissiyle sessizce temaşa ediyorlar. Dinliyorlar değil; dinleseler tepki verirler. Toplu iğneyle bile olsa birine dokunulsa tepki verir; fakat öyle bir ölüm sessizliği yaşanıyor ki yok tepki, yok reaksiyon: “His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin? / Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin. / Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz? / Kendin mi senin, yoksa, ümidin mi yüreksiz? (M. Akif Ersoy)

Nedamet ve Özür Dileme Mevsimi de Gelecek!..

*Şimdi böyle bir dönemde Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali (radıyallahü anhüm elfe merrâtin), Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin (radıyallahu anhuma) gibi, fitneler karşısında istikameti korumasını bilen -en azından- bir camia olması lazım.. sövene dilsiz, dövene elsiz, hakaretlere karşı gönülsüz bir camia olması lazım. Mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanesine gitmeden, problemi büyütmeden; elin-âlemin deşelediği, zaten yara haline getirdiği şeylere bir de sterilize edilmemiş hançerlerle dokunmadan, yarayı onulmaz hale getirmeden; elini, dilini -Hacı Bektaş Veli’nin ifadesiyle, o iffet adına uçkuru da diyor- koruması lazım.

*Azıcık fırtınalar dindiğinde, azıcık bahar meltemleri esmeye başlayınca, hatta geceyse şayet, bir fecr-i kâzip zuhur ettikten sonra -daha şimdiden başlamış bazıları- nedamet ve özür dileme faslı gelecek Allah’ın izni ve inayetiyle. O zaman o örnek hareketin, o örnek camianın duruşu takdir edilecek. Böyle davranmanın güzelliği ve sövüp saymanın milletimize hiçbir şey kazandırmadığı anlaşılacak.

*İçinde bulunduğumuz toplum açısından Orta Asya ile bir irtibatımız var, Orta Doğu’yla bir irtibatımız var; Uzak Doğu’yla bile irtibatımız var, Hindistan’la, Pakistan’la, Bangladeş’le, Endonezya’yla bir irtibatımız var. İslam’a dayalı kardeşlik irtibatı var.. ve belki bütün dünya ile insanî çerçevede bir irtibatımız var. Bu irtibatlar sayesinde zannediyorum ütopya gibi gördükleri böyle bir camia, böyle bir hareket örnek olarak ele alınacak, bu bir nüve gibi olacak. Bir yönüyle, bir dönemde Söğüt’teki o söğüdün dal budak salması, çok geniş bir gölge hâsıl etmesi ve herkesin onun gölgesine koşması gibi örnek alınacaksınız Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Fitne ve fesatlar da bu sayede yatışacaktır Allah’ın izni ve inayetiyle. Fakat bunun için kendimizi sık sık gözden geçirmemiz lazım; sefinemizi bu uzun yolda gözden geçirmemiz lazım; yolun çok engebeli olduğunu gözden geçirmemiz lazım; çok ciddi zâd u zahireye ihtiyacımız olduğunu gözden geçirmemiz lazım.. ve bütün bu gözden geçirmelerin ötesinde, en önemli mesele, Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu gözden geçirmemiz lazım.

Soru: Değişik ayet-i kerimelerde Zât-ı Ulûhiyyete, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e ve Kur’an-ı Kerim’e karşı kadirnâşinaslık yapıldığı anlatılıyor. İster meâliye isterse de insanî ve içtimâî münasebetlere bakan yönleriyle, imanın derinliği ile kadirşinaslık arasında nasıl bir münasebet söz konusudur?

*Kur’ân-ı Kerim’de “Zât-ı ulûhiyeti hakkıyla takdir edemediniz.” manasına gelen değişik ayet-i kerimeler vardır. Bir yerde şöyle buyurulmaktadır:

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Ama onlar, Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla takdir edemediler, O’na lâyık tazimi göstermediler. Halbuki bütün bir dünya kıyamet günü O’nun kabza-yı tasarrufunda, gökler âlemi de bükülmüş olarak kudret elindedir. Böyle bir azamet ve hâkimiyet sahibi Allah, onların uydurdukları ortaklardan yücedir, münezzehtir.” (Zümer, 39/67) Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hutbede okuduğu ayetlerin bazılarında çok ciddi heyecan duymuşlardır; onlardan bir tanesi de budur.

“Allahım, Seni hakkıyla takdir edemedik!..”

*“İnsanlar Zat-ı ulûhiyeti azamet ve ulûhiyetine yakışır, şayeste şekilde takdir edemediler. Edememeden dolayı da esasen O’nun karşısında bulunmaları gerekli olan tavrı bihakkın alamadılar, düz duramadılar, istikametlerini koruyamadılar” diyor. Mutlaka o istikameti -imkân ölçüsünde- koruyan insan vardır ve bunların başında insanların sertâc-ı ibtihâcı sayılan enbiya-ı izam, enbiya-ı izamın da sertâc-ı ibtihâcı sayılan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelir. Cenâb-ı Hakk’ı O’nun kadar bilen, Zat-ı ulûhiyet karşısında O’nun kadar temkin, teyakkuz sergileyen bir ikinci insan göstermek mümkün değildir.

*İnsan, Zât-ı Ulûhiyeti azamet ve ulûhiyetine yakışır şekilde takdir etme ve ona göre bir kulluk ortaya koyma mevzuundaki eksik ve kusurlarını kabullenmelidir. “Allah’ım, Seni hakkıyla takdir edemedik! İçinde bulunduğumuz durum, neşet ettiğimiz ortam, çevre, biraz da bizim kabiliyetsizliğimiz ve Sana yürekten teveccüh edemeyişimizden Seni hakkıyla takdir edemedik. Şekilde kaldık, çok defa surette kaldık, kulluktaki mükemmelliği yakalayamadık.” demelidir.

*Vakıa Cenâb-ı Hak böyle diyenleri alıp çok ileriye götürebilir. Hiç farkına varmadan insan kat-ı meratib edebilir. Mesela; Hazreti Üstad diyor ki: Arkadaşlarımızdan -Allah Rahmet etsin- iki genç vardı. Biri İlâmalı Sabri, diğeri İslâmköylü Vezirzade Mustafa. Bu iki zat, talebelerim içinde kalemsiz oldukları halde, samimiyette ve îman hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum. Hikmetini bilmedim. Vefatlarından sonra anladım ki; her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık irşadıyla, sair gafil ve feraizi terkeden gençlere bedel, en mühim bir takva ve en kıymettar bir hizmette ve âhirete nâfi bir vaziyette bulundular. İnşâallah iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat-ı ebediyenin saadetine medâr oldu. Ben onların sıhhati için bazı ettiğim duayı, şimdi anlıyorum dünya itibariyle beddua olmuş. İnşâallah o duam, sıhhat-ı uhreviye için kabul olunmuştur. İşte bu iki zat, benim itikadımca, on senelik bir takva ile elde edilecek bir kazanç kadar bir kâr buldular. Eğer ikisi, bir kısım gençler gibi sıhhat ve gençliğine güvenip, gaflet ve sefahate atılsaydılar; ölüm de onları tarassud edip tam günahlarının pislikleri içinde yakalasaydı; o nurlar definesi yerine, kabirlerini akrepler ve yılanlar yuvası yapacaklardı.”

*İnsan hangi seviyeye varırsa varsın, hep o meselenin dertlisi olmalı, o dertle oturup kalkmalı; hiç farkına varmadan, Allah alıp bir yere götürebilir onu, hiç farkına varmaz. Öbür tarafta gözlerini açtığı zaman bakar ki, oh ne güzel, başı Efendimiz’in ayaklarının altında. Ondan daha büyük paye mi olur? Bakar böyle kendine, üfül üfül Ebu Bekir kokuyor.. Ömer kokusu geliyor.. Osman kokusu geliyor.. Ali kokusu geliyor. Allah Allah. Hiç farkına varamazsın. Yürüdüğün yolda yaptığın güzel şeylerle ve şu temiz, nezih mülahazalarla -kendini debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi vurarak- yaşadığın takdirde, seni alır, öyle bir yere koyar ki!.. Gururlanmayasın diye, iç beğeni diyebileceğimiz o ucba düşmeyesin diye, kendini bencilliğe salmayasın diye, egoizmaya salmayasın diye, Allah (celle celaluhu) ayrı bir rahmet tecelli dalga boyunda seni sıyanet eder, himaye buyurur, bir yere kor. Öbür tarafa gözlerini açtığın zaman, bir de bakarsın, “Allah Allah, sofranın başında Efendimiz oturuyor, ben de yanında aynı çanağa kaşık çalıyorum.” Ya orada çanak mı var, kaşık mı var ama işte benim gibi işi çanakla kaşıkla olanın sözleri böyle olur, kusura bakmayın.

*Bilinme ve kendi makamını bilme gibi harikulade şeylere talip olmamak lazım. Sadece ve sadece Allah’ın rızasına talip olmak lazım. Hazreti Rasûl-ü zîşanın yolunda sâdıkâne yürümeye talip olmak lazım. İşte bu, Hakk’ı hak ile takdir yolunda takdiri takip ederek, takdir ederek takdir arkasında koşmak demektir. Sen koştun da hedefine ulaşabildin mi? O maratonda başarılı oldun mu, olamadın mı? Onu bilme seni çok alakadar etmemeli. Sen sadece kendi içinden bir derinlik namzedi olmalısın, hep derinlikten derinliğe, derinlikten derinliğe… Bütün bunları yaparken de kendini hep sığ görmelisin. Kendini derin gören insanlar, çok sığ insanlardır. Derinliğine rağmen kendini sığ görenler de çok derin insanlardır. Büyük insanlarda tevazu, onların büyüklüğünün emaresi; küçüklerde küçüklük, tekebbürdür onun emaresi.

“Tanımadıklarından mı İnkar Ediyorlar?”

*Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin ve özellikle Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in kadirnâşinaslıkla karşı karşıya kaldığını işaretleyen ayet-i kerimeler vardır. Mesela, şöyle buyurulmaktadır:

أَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ

Yoksa Peygamberlerini henüz tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar? (Mu’minûn, 23/69) Dünyalarını aydınlatmak üzere hak mesaj ile gelmiş o Hak Peygamberi irfan ufkuyla tanıyamadılar mı? Tanıyamadılar da mı bu sebeple O’nu inkâr ediyorlar, inanmazlıktan geliyorlar, nankörlük ediyorlar?!. Allah’ın insanlığa en önemli armağanı Rasûl-ü zîşandır (sallallâhu aleyhi ve sellem). Bu nimeti görmüyorlar, nankörlük ediyorlar.

*Kendisine güven duyulan, katiyen hilaf-ı vaki beyanda bulunmayacağına inandıkları bir insan, bir gün bir vahiyle karşılarına çıktığında, bu defa onu tanımazlıktan geliyorlar. O güne kadar söyledikleri, ettikleri, kabullendikleri şeylerin hepsini ellerinin tersiyle itiyorlar. Bir yönüyle, aynı kaderi yaşıyorsunuz. Yirmi senedir “Bunların yaptıkları, hizmet. Bizim kırk senelik bu idari, siyasi hayatımız bunun bir zerresi kadar, deryada damlası kadar bile olamaz!.” deyip takdir ettikleri, sena ettikleri, “milletimizin bu çağda açılımı” dedikleri mesele birdenbire her nasılsa “yerin dibine batsın” tel’inlerine maruz kalıyor. Elçiye söylüyor, doymuyorlar; konsoloslara söylüyor, doymuyorlar. Cibilli olarak milletimize şöyle böyle bakışı az miyopça olan bir millete belki on defa şikâyette bulunuyorlar, yakın tarihte de yine şikâyette bulunuyorlar. Farkı var mı bunun? Nebi’yi de (O nebiye canımız kurban) tanıyamadılar ve tanımak şöyle dursun kalktı, nankörlük yaptı, o güne kadar dedikleri şeylerin hiçbiri olmamış gibi onu görmezlikten geldiler, nimet nankörlüğü yaptılar.. Allah’ın en büyük nimetiydi o.

“Ya Rabbî, halkım bu Kur’ân’ı terk ederek ondan uzaklaştılar!”

*Kur’an-ı Kerim de kadirnâşinaslığa maruzdur. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا

“O gün Rasûl dedi ki: Ya Rabbî, halkım bu Kur’ân’ı (mehcur ittihaz edip) terk ederek ondan uzaklaştılar!” (Furkan, 25/30) Bu ayet-i kerimede, sitemde ve şikayette bulunan Rasûl, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) olabileceği gibi, başka peygamberler de olabilir. Bazı müfessirler, ayetin metnindeki “rasûl” ifadesini öncesi ve sonrasıyla değerlendirip, her peygamberin karşısında ilahî mesajı yalanlayıp onunla alay eden bir kısım düşmanların bulunduğunu ve dolayısıyla bütün peygamberlerin kendi kavimlerindeki adâvete kilitli bu kimselerden şikâyetçi olduklarını/olacaklarını söylemişlerdir. Hepsi Allah nezdinden geldiğinden, tamamı öz itibarıyla aynı mesajı getirdiğinden ve bütünü Cenâb-ı Hakk’a kurbete vesile olduğundan dolayı Hazreti Adem’den Seyyidü’l-Mürselîn’e (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüsselam) kadar bütün râsullerin suhuflarının ve kitaplarının “Kur’ân” olarak anılması da mümkündür.

*Evet, Kur’an-ı Kerim’de Zât-ı Ulûhiyyete, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e ve Hak Kelam’a karşı kadirnâşinaslık yapıldığı anlatılıyor. İster meâliye isterse de insanî ve içtimâî münasebetlere bakan yönleriyle değerbilmezliğin çirkinliği vurgulanıyor. Bunların takdir edilmemesi nankörlük ve kadirnâşinaslıksa, o takdiri adım adım takip etmek, doyma bilmeyen bir hisle Allah’ı takdir arkasında koşmak lazım. Ciddi bir irfan hissiyle Nebi’nin arkasına takılıp o Zat’ı bütün enginlikleriyle tanımaya ve o münkirinden olmamaya, kadirnâşinas değil de kadirşinas olmaya bakmak lazım. Hatta kadirşinaslığı takip etmenin yanı sıra onu da yeterli görmeyip “Daha yok mu? Daha yok mu benim Efendim’le duyacağım, diyeceğim şeyler?” demeli ve hep onun arkasında koşturup durmalı.

*Nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz. Allah’ı tanıma adına hep koşturup duruyorsanız, kendinizi orada tanınmışlığın kucağında bulursunuz. Rasûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanıma adına koşturup duruyorsanız, kendinizi onun sofrası başında bulursunuz. Onca inkar eden insana rağmen… O inkarın karşılığı, imandır; imanda zirve sayılan irfandır.. o irfanın mükafatıyla Allah (celle celaluhu) sizi rü’yetiyle, rıdvanıyla taçdar eyler, başınıza taç kor, kral eyler sizi. Dünya sultanlığı, öyle bir krallığın yanında deryada damla kalmaz.

*“Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bütün kainatı beraber isterim.” İşte yüksek ufuk insanının düşüncesi!.. İşte talip olunacak şey.. arkasından ölesiye koşulacak şey.. yorulmadan, kalb duruncaya kadar maraton yapılacak şey.