Posts Tagged ‘Final Gecesi’

Kırık Testi: EDEPTEN EDEBİYATA İNCE BİR ÇİZGİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Edep; nezaket, zarâfet, hayâ, iffet ve saygı… gibi hususların umumi nâmı; iyi-kötü, acı-tatlı her hâdise karşısında kibar ve nazik davranmanın, içtimaî münasebetlerde herkese karşı yumuşak ve sıcak tavırlar sergilemenin, elden geldiğince kırıcı, incitici olmamaya çalışmanın; ifade ve üslûpta şartları, konjonktürü nazar-ı itibara almanın; muhatabın/muhatap–ların seviye, konum, pâye ve mansıplarına göre hitap etmenin farklı bir unvanıdır.

İnsanın, bütün rezîlelerden uzak durması ve hayatını faziletlere bağlı sürdürmesi, edep adına ayrı bir yorum.. tabiîliğin korunması şartıyla söz, tavır ve davranışların inceliği, sıcaklığı ve yumuşaklığı, edep mülâhazasının ayrı bir açılımı.. neyin, nerede, kimden kime karşı olunca nasıl bir üslûpla ifade edileceği de edebin, aynı zamanda edebiyata açık menfezi de diyebileceğimiz ayrı bir buudu.

Hangi mânâda olursa olsun edep, kendilerine karşı saygılı olunması gereken zât/zâtlar itibarıyla farklı farklıdır:

Allah’a karşı edep, kalbin O’na kilitlenmesi, her an O’nu görüyor veya O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla hareket edilmesi; his, şuur ve iradenin sürekli O’nun hoşnutluğu peşinde bulunması, gazabına götürebilecek davranışlardan olabildiğince uzak durulması; insan mahiyetinde mündemiç bulunan sevme, sayma ve saygı duyma hislerinin O’na tevcih edilmesi şeklinde yorumlanmıştır.

İnsanlığın İftihar Tablosu’na karşı edep, O’nun bizleri Allah’a götüren biricik rehber olmasının[1] doğru okunup iyi değerlendirilmesi; O Zât’a itaatin Hakk’a itaat sayıldığının[2] bilinmesi ve O’nun Allah’la münasebetleri örnek alınarak evvelen ve bizzat Cenâb-ı Hakk’a, ikinci derecede de O’na tahsis-i nazarda bulunulması; her konuda O’nun hedeflediği hususlar takip edilerek maiyyetine yürünmesi… gibi esaslarla seslendirilmiştir. Daha da açacak olursak: O, bir sorumluluk, bir murakabe, bir temkin ve bir teyakkuz insanıydı; her hâliyle Hakk’ı hatırlatır; oturuşu, kalkışı, konuşması, sükûtu, ağlayışı ve gülüşüyle her zaman ötelerden, ötelerin de ötesinden neler ve neler aksettirerek hep ruhlarda derin bir heyecan uyarırdı. Kilitliydi Hak rızasına ve risalet dâvâsına. O’nun bu konumu, Hak maiyyetinin yanında halkla beraber olmayı da gerektiriyordu. O, vazifesinin de, bulunduğu makamın iktiza ettiği edebin de şuurundaydı. Hakk’a kulluğu ve O’na karşı derin vefasıyla yükseldiği gökler ötesi âlemlerde ulaşılmaz şahikalara ulaştı, âdeta beşerîliği bütün bütün aştı ama başı dönmedi, bakışı bulanmadı; hep O’na yürüdü ve mesajına emanet ümmetini diledi. Evet O, bu zirveler zirvesinde dahi “Gözü hiç mi hiç kaymadı, şaşmadı ve haddini aşmadı.”[3] hakikatinin biricik kahramanı, en aşkın temsilcisi, “âyetü’l-kübrâ”nın da eşsiz okuyucusu ve yorumlayıcısı olduğunu ortaya koydu. Zaten Rabbi, O’nun hakkında “Şüphesiz Sen ahlâkın en yücesiyle serfirazsın.”[4] diyerek, O’nu bir edep âbidesi olarak hatırlatmıyor mu?

O, mevcudâtın hulâsası ve enbiyanın da mustafâsı (özü, esası) olduğu gibi elindeki ferman da geçmiş kitapların âdeta bir zübdesi ve usaresiydi. O yüce kamet, peygamberâne hislerini selefleri olan enbiya-ı izâmın edep, saygı ve temkin edalı üs­lûplarıyla seslendirir ve her zaman o kâmiller kâmili ufkundan Hakk’a niyaz ederdi. Yerinde Hazreti Mesih gibi soluklanır ve “Eğer onları (ümmetimi) cezalandırırsan, hiç şüphe yok ki, onlar Senin kullarındır; şayet affedersen, Azîz ve Hakîm olan da Sensin.”[5] diyerek ciddî bir edep tavrı sergiler; yerinde Hazreti İbrahim’in tazarru ve yakarışıyla inler, “Rabbim, o putlar insanların birçoğunu baştan çıkardı; gayrı bundan sonra kim benim yoluma girerse o bendendir, kim de başkaldırırsa o da Senin merhametine kalmıştır. Sen biricik Gafûr ve Rahîmsin.”[6] ifadeleriyle içini döker ve Allah’a karşı duruşunda her zaman edepli olmaya fevkalâde ihtimam gösterirdi.

Aslında, az dikkat edilse diğer peygamberlerin de aynı nezaket ve aynı incelik içinde oldukları görülecektir; onlar da Hakk’a teveccühlerinde, ibadet ü tâat ve diğer muamelelerinde hep edepli olmasını bilmiş ve olabildiğine saygılı davranmışlardır. Hazreti İbrahim’in, hastalıklarını verenin kim olduğunu bildiği halde, hasîs işlerin Zât-ı Ulûhiyete isnadından sakınma mülâhazasıyla “Hastalığımda O’dur bana şifa veren.”[7] tarzındaki sözleri bir edep nağmesi.. Hazreti Musa’nın, aç-susuz bir gölgeliğe sığındığında, “Yedir, içir, karnımı doyur.”, yerinde “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım.”[8] şeklindeki beyanları bir saygı ifadesi.. Hazreti Âdem’in, maruz kaldığı o müthiş ilâhî kader ve kaza karşısında, “Hakkımda bu şekilde takdirde bulunup onu infaz ettin.” diyeceği yerde, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!”[9] türünden sızlanışları bir terbiye sesi-soluğu.. Hazreti Eyyub’un, maruz kaldığı musibetler karşısında “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar.” şeklindeki arz-ı hâle bedel “Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”[10] mahiyetindeki iç çekişi de yüksek bir edep emâresidir.

Hâsılı, Hazreti Mevlâna’nın da ifade ettiği gibi, Kur’ân bir baştan bir başa bütünüyle edeptir; Allah’a karşı edep, Peygamber’e/peygamberlere karşı edep ve derecesine göre herkese karşı edep.. Kur’ân’ın mü’minlere “O’nun beyan, karar ve uygulamalarının önüne geçmeyin!”[11], “O’nun huzurunda sesinizi yükseltmeyin!”[12], “O’na birbirinize hitap ediyor gibi seslenmeyin!”[13] şeklindeki emirlerinin yanında; izin almadan huzurundan ayrılmama[14], O’na itaati Allah’a itaat bilme[15], Allah sevgisini O’na inkıyat etmeye bağlı görme[16]… gibi pek çok irşadâmiz fermanları da O’na karşı hep birer edep çağrısıdır.

Kur’ân atmosferinde edep, Hak’tan halka uzanan çizgide, seviye, vazife, misyon ve konum keyfiyetine göre kuşatıcı bir durum arz eder. Onun buyrukları ve irşadları çerçevesinde her mü’min bir edep insanıdır ve her insanın bu edep örfânesinden de mukadder bir payı vardır: Anne ve babaya karşı edep, Allah takdiri; ulemâya, ümerâya saygı, Kur’ân fermanı; hak dostlarına, hak yolunda olan idarecilere, sonra bütün vatandaşlara hatta bir mânâda bütün insanlığa karşı saygı ve edep, kendi çerçevesinde Müslüman olmanın gereğidir. Kur’ân âlemşümul bu edebin dupduru biricik kaynağı, sözleri lâl ü güher İnsanlığın İftihar Tablosu da onun eşsiz temsilcisidir. O, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”[17], “Benim nezdimde sizin en sevileniniz ve kıyamet gününde yakınlığıma ereniniz ahlâkı en güzel olanınızdır.”[18] “İman bakımından en kâmil mü’min ahlâken en mükemmel olandır.”[19] gibi yüzlerce nurefşan beyanıyla bunu ortaya koyar ve bize edepli olmayı en yüce bir ufuk olarak gösterir.

Hususî mânâda bizler, genelde de bütün insanlık eğer bugün iyiyi-kötüyü birbirinden tefrik edebiliyorsak, bu, O’nun ufkumuzu aydınlatması sayesinde olmuştur.. şayet edepten söz edebiliyorsak bunu O’na borçluyuz.. hâlâ bazı kimselerde hayâdan bir eser kalmışsa bu da öz itibarıyla O’na aittir. Doğruluk, emniyet, iffet ve vefa hislerimiz üzerinde, O’nun sesinden, sözünden izler görmek ve göstermek mümkündür. Fena huylardan uzak durma, günahların öldürücü atmosferine düşmeme de O’nun hafızalarımızda yankılanan ışıktan beyanlarının tesiriyledir.

Bu sağlam kaynaklardan fışkıran edep düşüncesi, milletimizle farklı derinliklere ulaşmış ve insanımızda bir tabiat hâlini almıştır. Oturuşumuzda-kalkışımızda, birbirimizle münasebetlerimizde, üslûp ve hitap tarzımızda, düşüncelerimizi nazmen ve nesren ortaya koyuşumuzda hep bu karakter göze çarpar. Biz onunla kendi gerçek rengimizi ifade ederiz. Aslında o, hakikî insan olmanın en önemli derinliği, bizi ulaşılmazlara ulaştıran sırlı bir helezon ve Allah’ın insanoğluna lütfettiği büyük bir armağandır. Milletimiz bu armağanın kadrini bildi; tavırlarını, davranışlarını bu anlayışa bağladı ve çok derin bir edep kültürü oluşturdu:

Biz birbirimize “Buyurun efendim!” der; “Evet efendim!”le saygımızı seslendirir; kendimizden bahsettiğimizde “bendeniz”le söze başlar, muhatabımızı “zat-ı âliniz” sözüyle taltif eder, tekliflerimizi “buyurun”, “lütfedin” ifadeleriyle dile getirir, oğullarımızdan söz açarken “köleleriniz” demeye özen gösterir, karşı tarafın evi söz konusu ise “devlethane” demeyi ihmal etmez, söz bizimkine gelince “fakirhane” der geçer; dediğimiz, ettiğimiz, ortaya koyduğumuz her şeyde gayet içten, ince bir tavır sergiler ve hep “edep” der oturur-kalkar, çevremize edepten buketler sunardık.

Böyle bir edep ortamında boy atıp gelişen edebiyatın da farklı olması düşünülemezdi; o da ulûhiyet hakikati karşısında saygının dili-tercümanı olmalı ve duyanların, dinleyenlerin ruhlarında Hak sevgisi uyarmalıydı.. insan hissiyatını mücerred güzelliklere yönlendirerek gönülleri Güzeller Güzeli’nin cemâl-i bîmisaliyle şahlandırmalıydı.. insan, kâinat ve eşyânın çehresindeki edâ, endam ve ahenk de O’na ait çizgiler üzerinde durmalı ve her şey O’nu gösterdiği gibi, her söz, her ifade, her beyanda da O’na göndermeler yapılmalıydı.. O’nun rahmetinin enginliği ruhlarda muhabbet; ululuğunun ihata edilmezliği mehâbet; maiyyetinin tatlı ve yumuşak esintileri de gönüllerden taşan aşk u iştiyakı seslendirmeliydi. Bizim yetimâne hüzünlerimiz üzerine müstakbel ve mütemâdi vuslat neş’eleriyle gidilmeli; muvakkat hasret ve hicranlarımız da müebbed sürur neşideleriyle dillendirilmeliydi…

O atmosferin insanı, varlığı yorumlarken gözleri eşyâ üzerinde, basireti her şeyin arka plânında, mânidar bir kitap gibi görüp değerlendirmeliydi gördüğü her şeyi; bir dost, bir arkadaş gibi karşılamalıydı canlı-cansız her nesneyi. O bir maddeci değildi, natüralist de olamaz ve hayallerle avunmayı ise hiç mi hiç düşünmezdi. Bakışı ve yorumları, her varlık arkasındaki o Rahmeti Sonsuz ve Kudreti Nâmütenâhî hesabınaydı. Gördüklerini net görür, her şeyle bir çeşit yol arkadaşlığına girer ve O’na yürürdü. Ne muvakkat zevk u şevk peşindeydi ne de içinden çıkılmaz bir tasaya teslimdi; bugünkü mazhariyetlerini yarınki dolu dolu mükâfatların avansı gibi değerlendirir, verilenleri verileceklerin referansı sayar; şevkinin içinden iştiyak-ı kudsîye yürür, hüznünü içli bir ilticaya çevirir ve kanatlanırdı derin bir iman ve ümitle rahmet-i Rahmân ufkuna doğru… Böyle birisinde ezkaza, ara sıra nefsanî heyecanlar kabarıp köpürse de, söndürürdü bu fanî mülâhazaları ötelerin sermedî ışık tufanlarıyla; Firdevslere döndürürdü görülüp duyulan, hayallerde canlanarak gelip tasavvurlara çarpan bütün kirli ve sevimsiz hülyaları.

Bizim dünyamızda edebiyat, bütün bu güzelliklerin sözle ve yazıyla ifade edilmesi şeklinde algılanmıştır. Uzun zaman destanlar bu desene göre örgülenmiş; masallar bu anlayışa bağlı hülyaların bağrında boy atıp gelişmiş; hikâye ve roman türü şeyler hakikatle şöyle-böyle irtibatlarını koruyarak gün yüzüne çıkmış ve gelişmiş; ister halk ifade tarzı ister elit üslûbuyla olsun asırlar ve asırlar boyu geçmiş nesillerin müktesebâtı arkadan gelenlere intikal ettirilerek hafife alınamayacak hatta dahîl şeylerden bizleri müstağni kılacak bir zenginlik oluşturulmuştur.

Şimdi bilmem ki bizler, o zenginliğin farkında mıyız ve kaynağı edep olan bugünkü edebiyatımızla nasıl bir durumdayız? Ne var ki ben, o konuyu edebiyatın bizcesine âşinâ uzmanlara havale ederek Bediüzzaman ifadesiyle, “Edipler edepli olmalı.”[20] deyip bu fasla da nokta koymak istiyorum.

[1]   Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/21.

[2]   Bkz.: Nisâ sûresi, 4/80.

[3]   Necm sûresi, 53/17.

[4]   Kalem sûresi, 68/4.

[5]   Mâide sûresi, 5/118.

[6]   İbrahim sûresi, 14/36.

[7]   Şuarâ sûresi, 26/80.

[8]   Kasas sûresi, 28/24.

[9]   A’râf sûresi, 7/23.

[10] Enbiyâ sûresi, 21/83.

[11] Hucurât sûresi, 49/1.

[12] Hucurât sûresi, 49/2.

[13] Nûr sûresi, 24/63.

[14] Nûr sûresi, 24/62.

[15] Nisâ sûresi, 4/80.

[16] Âl-i İmrân sûresi, 3/31.

[17] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/381; Muvatta’, husnü’l-huluk 8.

[18] Tirmizî, birr 71; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/193.

[19] Tirmizî, radâ’ 11; Ebû Dâvûd, sünnet 15.

[20] Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.62 (İlk Hayatı).

484. Nağme: Dua Âbidesi Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları söyledi:

*Hazreti Ebû Hureyre (radıyallahu anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kendin için sevip arzu ettiğin şeyleri diğer insanlar için de iste ki, kâmil manada müslüman olasın!.”

İslam dünyası yine felaketler sarmalında ama bugün bir Selahaddin-i Eyyubi de yok!..

*Maalesef, günümüzde İslam dünyasında ayrıştırma bir marifet, bir siyaset ve bir idare şekli olarak değerlendiriliyor. Allah karşısında aynı safta durup aynı sözleri tekrar eden, “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” diyen insanlar bile o ayrıştırmadan nasiplerini alarak onlar da birbirlerini rakip görüyorlar. Güçleri kuvvetleri varsa, Allah’ın verdiği o imkân, iktidar, havl ve kuvveti tehcîr, tenkîl, ibâde, ifnâ ve ihâfe için kullanmak suretiyle herkesi kendilerine göre sağdan hizaya getirmeye çalışıyorlar.

*İslam dünyası bugün maruz kaldığı bu felaket, bu zillet, bu hıyanet, bu şenaat, bu denaet ve bu mefsedete -Haçlılar dönemi de dâhil- hiçbir devirde maruz kalmamıştır.

*Müslümanlar değişik dönemlerde çok farklı saldırılarla karşı karşıya kalmışlardı. Fakat o zamanlar müslümanların içinde de çok güçlü iradeler, mefkûre insanları vardı. Mesela, Haçlılar, Alparslanları, Kılıçarslanları, Melikşahları, Nureddin-i Zengileri, Nizameddinleri, Selahaddinleri karşılarında buluyorlardı. Evet, bir zulüm, bir vahşet vardı fakat onu kıran bir savlet de vardı. Ezcümle, Selahaddin de vardı. Mehmet Akif onunla Fatih’i bir mısrada, bir sırada zikreder, “Selahaddin-i Eyyubilerin, Fatihlerin yurdu…” der. Öyle olunca inayet büsbütün kesilmiyor ve insanlar ümitlerini tamamen yitirmiyorlardı.

*Yok şimdi yeryüzünde öyle babayiğit.. îsâr ruhuyla hareket edecek babayiğit.. “Başkaları benden daha isabetli düşünebilir, meydanı onlara bırakmalıyım!” diyecek babayiğit.. kendi aç kalıp başkalarını doyuran babayiğit.. ölümü göze alıp başkalarının yaşamasını sağlayan babayiğit.. kendi saltanatını ayaklarının altına alıp üzerinde raks eden ama başkalarının mutluluğunu düşünen babayiğit.. yok şimdi dünyada öyle bir babayiğit!..

“İslam” derken yalan söylüyor; kendi saltanatlarını düşünüyorlar!..

*Müslümanlıktan dem vuranlar var. Hatta onu bütün siyasî hayata hâkim kılmak isteyenler var. Yemin edebilirim; vallahi de yalan, billahi de yalan, tallahi de yalan!.. Medresenin ulûm-u âliyesini, tekye ve zaviyenin kalbî ve ruhî hayatını, tekvinî emirlerin analizini birden ele alıp da bu müsellesi bir araya getirerek bir hakikatin üç yüzü gibi duymayan, ihsaslarına ihtisaslarına mal etmeyen, her gece elli rekât namaz kılmayan, savm-ı Davud tutmayan, Allah’ı andığı zaman gözyaşları ceyhun olmayan insanlar iddia ettikleri bu meselede yalan söylüyorlar. Müslümanlığa iftirada bulunuyorlar. Kendi debdebe, ihtişam ve saltanatlarını düşünüyorlar.

*Bu mantık ve bu mantalitedeki insanlar bir köyde bile genel huzuru temin edemezler. İnsanları Allah’a yönlendiremezler. Orada kalb ve ruh insanları yetiştiremezler. Anarşist yetiştirirler, çapulcu yetiştirirler; beğenmedikleri insanların müesseselerini basan densiz insanlar yetiştirirler. Yetiştirirler ve bastıkları müesseseler önünde Allah’ın nam-ı celilini anarak, sözde Müslümanmış gibi tavırlar sergileyerek, başkalarını karalamaya çalışırlar. “Lâilâhe Muhammed” (!) diyen, Samanyolu önünde hırlayan o insanlar Müslümanlık adına yapıyorlardı. “Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” demesini bile bilmeyen, bir Nasr Sûresi’ni okutsan yanlış okuyacak kadar cehaletin gayyası içinde bulunan, başlarındaki zirvedeki zırva insanlara kadar bir kitap okumamış bu cahil ve cühelâ, bir köyü idare edecek kadar emniyet, asayiş ve düzeni temin edemezler.

Şehitlerin acısı yüreğimize vurdu; “Bari bir dua!” deyip onlar için hatim okuyoruz!..

*Peygamber yolu adanmışlık ister; yaşatma idealiyle yaşamak ister; başkalarının mutluluğu için sıkıntılara katlanmak ister. Hazreti Ali efendimizin, halife olduğu dönemde hükmettiği cihan bir yönüyle şimdiki Türkiye kadar yirmi idi. Fakat onun iki kat elbisesi yoktu. Merhum Seyyid Kutub’un “El-Adaletü’l-İctimaiyye fi’l-İslam” adlı eserine bakabilirsiniz. Diyor ki: “Hazreti Ali kış günlerinde yazlık elbise ile tir tir titriyordu. Yaz günlerinde de bazen kışlık elbiseyle buram buram ter döküyordu. Çünkü iki kat elbisesi yoktu.” Hazreti Pir-i Mugan, bunu onun kerametine veriyor; fakat Kutub, siyer ve megazi beyanlarına dayanarak bu mevzuda fakirane hayatını anlatıyor.

*Şimdi insanlık âlemi ve topyekün İslam dünyası gözü dönmüş canilerle lebalep dolu. Gözlerini kırpmadan canlara kıyıyorlar, insan öldürüyorlar, kan döküyorlar.

*Şehitlerin acısı yüreğimize vurdu. Yapacak hiçbir şey de yok. Gitseniz siz de, onları koruma adına orada sütre, kalkan olsanız, onlardan birisi de siz olursunuz sadece. Onun için “Bize düşen vazife, hiç olmazsa dua etmek ve hatim indirmektir.” diyor; başta Efendimiz ve bütün enbiya-i izamı, sonra da bugüne kadar Allah yolunda can veren ne kadar şüheda varsa onları da yâd ederek şehitlerimize Kur’an okuyoruz. Okumaya da devam edeceğiz. Allah’ın kelamına sığınacak ve bütün olumsuz fırtınaların dinmesini Cenâb-ı Hak’tan dileyeceğiz.

Allahım, Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) hürmetine bizi de affet!

Soru: Haşir Risalesi’nde “Ubudiyet-i Ahmediyenin (aleyhissalatü vesselam) ruhu duadır.” deniyor. Sonsuz Nur’da da “Gece-gündüz münacaat ve inleme içinde geçen bir ömür görmek isteyen, Rasûlullah’ın hayatına baksın!” buyuruluyor. Bu konunun şerhini lütfeder misiniz?

* Ahmed ism-i şerifi, taayyün-i evvel hakikatiyle irtibatlıdır. Çünkü O, varlığın özü, usâresi, kâinatın mebdei, hilkat ağacının çekirdeğidir. Evet, “Allah’ın haricî vücut nokta-i nazarından varlık olarak en önce ortaya koyduğu, benim nurumdur.” beyan-ı nebevîsinin de işaret buyurduğu gibi, O’nun taayyünü bütün varlığın ilki ve öncüsüdür. İlm-i ilâhide ilk icmali belirlenen, ortaya çıkan hakikat O’nun nurudur. İşte ziyası vücudundan evvel dillere destan olan Efendiler Efendisi’nin dünyayı teşriflerinden önceki unvanı Ahmed’dir (aleyhissalâtü vesselâmü milelardi vessemâ) ve bu hakikat de hakikat-ı Ahmediye’dir. Bu sebeple O, Kur’ân’da da geçtiği üzere, Hazreti İsa (aleyhisselâm) tarafından, “Ahmed” ismiyle müjdelenmiştir.

*Endülüslü büyük âlim Kadı Iyaz, Şifa-i Şerif’inde şunu nakleder: Hazreti Âdem, kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra Cenâb-ı Allah’a Efendimiz’i şefaatçi edinerek yalvarmış; “Muhammed hürmetine beni affet!” demiştir. Allah Teâlâ’nın, “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” sorusuna karşılık da, “Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun rasûlullah’ yazısını gördüm. Anladım ki, ismi, Senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan birinin kıymeti nezd-i uluhiyetinde aşkınlardan aşkın!” şeklinde cevap vermiştir.

Allah Rasûlü’nün mübarek dudaklarından dua hiç eksik olmazdı

*Öyle anlaşılıyor ki, bütün Peygamberler, daha gelmeden Efendimiz ile kalbî ve ruhî bir irtibat içine girerek hep dualarını O’nun etrafında bir dantela gibi örgülemişler. Bu itibarla, İnsanlığın İftihar Tablosu geçmişi açısından da duada mihrap bir insan. Hâcet duasında Peygamber Efendimizi taleplerimize vesile yaptığımız gibi, selefleri de O’nu vesile yapmışlar. Tabir caizse, Allah Rasûlü nuraniyetin barajı olmuş; bütün kanallar O’na bağlanmış, ondan beslenmiş. Bu konuda, selef-i salihînin el-Kulûbu-d’Dâria’da da yer alan ilgili beyanları şayan-ı dikkattir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, mantık, muhakeme ve aksiyon insanıydı; fakat ibadet ve duada da O’nun eşi-menendi yoktu. Bu açıdan da O’na “ufku engin peygamber”, “yüksek fetanet peygamberi”, Cîlî ifadesiyle “insan-ı kâmil olan peygamber” gibi değişik vasıfların yanı sıra “dua âbidesi peygamber” de diyebilirsiniz. Sadece bu yönüyle O’na baksanız, zannedersiniz ki, başka hiçbir iş yapmamış hep dua etmiş.

*Hadis kitaplarında, özellikle de dua, evrâd ü ezkâr, edep gibi bölümlerinde görülebileceği üzere, Peygamberimiz, abdest alırken, camiye girerken, camiden çıkarken, namazın içinde ve akabinde, yemek yerken, uyumadan önce, gece kalktığında, rüzgar eserken, yağmur yağarken, gök gürlerken, sefere adım atarken, seferden dönerken hülâsa, her işinde, her faaliyetinde ve her halinde değişik şekillerde ve muhtelif ifadelerle dualar etmiştir. Allah Rasûlü, dualarını hayatının içine paylaştırmış ve hep bu nurdan kristaller üzerinde yürümüştü. Dua, O’nun dudaklarından eksik olmayan virdi, gönlünde tütüp duran âh u efganıydı.

Ey kan dökerek hedefe ulaşmaya çalışan sergerdanlar, onunla bir yere varılamaz!..

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) cihad meydanında düşmanla karşılaşacağı zaman bir taraftan maddî planda bütün hazırlıklarını yapıyor ve sebepleri eksiksiz yerine getiriyor; diğer yandan da harbin her aşamasında Cenâb-ı Hakk’a el açıp dua dua yalvarıyordu. Hatta Bedir’de kollarını öyle kaldırıyor ve öyle yana yakıla dua ediyordu ki, ridası omuzundan düşüyor; Hazreti Ebu Bekir gözyaşları içinde yerden alıp onu tekrar Efendimiz’in mübarek omuzlarına koyuyordu.

*Allah Rasûlü bütün sefer ve harplerinde farklı stratejiler uygulamış; böylece karşı tarafı şaşırttığı gibi kan dökmeden zafer elde etmeyi başarmıştır.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, Mekke Fethi esnasında, mütemerrid insanların bulunduğu yere girerken, putlarına yürekten bağlı o insanların putlarını kırmaya doğru giderken bile uyguladığı harp stratejileriyle kan dökmeden hedefe ulaşıyor. Ey kan dökerek hedefe ulaşmaya çalışan sergerdanlar, serseriler, haydutlar!.. Onunla bir yere varılamaz. Onunla sadece insanlık nazarında nefretle yâd edilmeye varılır; “Lanet olsun size!..” derler gelecek nesiller.

“Allahım, Rasûl-i Ekrem efendimizi bizimle mahcup etme!”

*Müşfik Nebî, bir gece hangi işarete ve endişeye binaen, kim bilir nasıl sarsılmıştı ki, o âna kadar günler geceler boyunca tekrar edip durduğu, Hazreti İbrahim’in duası olan, “Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûrsun, Rahîmsin.” (İbrahim, 14/36) mealindeki ayet ile; Hazreti İsa’nın duası olan, “Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!” (Mâide, 5/118) mealindeki ayeti yine sabaha kadar tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp “Allah’ım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)” diye yalvarmış ve ağlamıştı. İşte o gece, nice zamandır devam etmekte olan dert, ızdırap, dua ve gözyaşı gecelerinin finali gibiydi, bir manada “final gecesi”ydi. Bunun üzerine Allah Teâla, “Ey Cebrail! Muhammed’e git ve O’na de ki: Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz.” buyurmuştu.

*Evet, o gece Allah Rasûlü’nün uzun zamandan beri yapıp durduğu dua gayretullah ufkuna yükselmişti. Demek ki, orada arş-ı rahmete dokundu. O dediğini dedi, dua kabule karîn oldu ve Cibrîl indi: “Allah’ın selamı var ey Allah’ın sevdiği ve herkesin sevmesine liyakati olan şanı yüce Nebi!.. Allah selam etti, buyurdu ki: Hazreti Muhammed’i Ben ümmeti hakkında mahcup etmeyeceğim!”

*Allahım bizimle O’nu mahcup etme!.. Allahım bizimle O’nu mahcup etme!.. Allahım bizimle O’nu mahcup etme!.. Âmin!..

347. Nağme: Müşfik Peygamber’in Ümmeti de Şefkatli Olmalı!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Son videolarda muhterem Hocaefendi’nin iki bileğinde de sargı olduğunu görüyorsunuz. Hocamız uzun zamandır bileklerinde ağrı ve sancı hissediyordu. Her iki bilekte tendon kılıfı sıkışması olduğu teşhis edildi. İki gün önce hastaneye gitmeye ihtiyaç bırakmadan uzman iki doktor küçük bir müdahalede bulundular. Elhamdulillah, tedavi süreci istendiği gibi devam ediyor. Merak/endişe edilecek bir hal söz konusu olmamakla birlikte her türlü rahatsızlığa karşı şifa dualarınızı diliyoruz.

Günün sohbetine gelince; bu nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin en son çay faslında anlattıklarını 19:53 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde paylaşacağız.

Aziz Hocamız, bugün insanlığın her şeyden ziyade şefkate muhtaç olduğunu belirterek iman ile şefkat münasebeti üzerinde durdu. İlahî Beyan’da raûf ve rahim olarak tavsif edilen Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şefkatini; O’nun, insanları ebedî hüsrandan kurtarmak için adeta kendisini yiyip bitirdiğini anlattı. Şefkat Peygamberi’nin ızdıraplarını ve “Final Gecesi” olarak adlandırdığı mübarek zamanı hatırlattı. Şöyle ki:

Müşfik Nebî, bir gece hangi işarete ve endişeye binaen, kim bilir nasıl sarsılmıştı ki, o ana kadar günler geceler boyunca tekrar edip durduğu, Hazreti İbrahim’in duası olan, “Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûrsun, Rahîmsin.” (İbrahim, 14/36) mealindeki ayet ile; Hazreti İsa’nın duası olan, “Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!” (Mâide, 5/118) mealindeki ayeti yine sabaha kadar tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp “Allah’ım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)” diye yalvarmış ve ağlamıştı. Bunun üzerine Allah Teâla, “Ey Cebrail! Muhammed’e git ve O’na de ki: Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz.” buyurmuştu. İşte o gece, nice zamandır devam etmekte olan dert, ızdırap, dua ve gözyaşı gecelerinin finali gibiydi, bir manada “final gecesi”ydi.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi ekmelüttehaya) şefkat ufkuna dair misaller veren Hocaefendi, Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) saçı-sakalı ağarmış fakat hak ve hakikati bulamamış bir ihtiyar karşısında hıçkıra hıçkıra ağladığını nazara vererek meseleyi tafsil etti.

Başka mesleklerde yürüyenleri -cı, -cu diyerek itmenin ve onlardan uzak durmanın da şefkat esasına uygun düşmediğini, hele mü’minlere hiç yakışmadığını vurgulayan Hocamız, her zaman ilk adımı atan olmak gerektiğini, muhatapların da mutlaka birkaç adımla mukabele edeceklerini, hatta onlardan bunu beklemeden aradaki bütün mesafeleri kendi adımlarımızla aşmanın, onlara doğru koşmanın daha güzel olacağını ifade etti.

Kıymetli Hocamız hasbihalini, günümüzde insanlığa verilecek en büyük armağanın şefkat ruhuyla hareket edip gelmeyene bile gitmek suretiyle herkese gönül kapılarını açmak olacağını dile getirerek noktaladı.

Hürmetle…