Posts Tagged ‘Doğu’

Bamteli: DOĞU BATI BULUŞMASI VE ASİMİLASYON DEĞİL ENTEGRASYON

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Asla naz değil hep niyaz edâsıyla, şikâyetimiz Allah’adır!..

Rabbimiz!.. Sen bizimle isen şayet, âlem nerede olursa olsun, bizi nereye koyarsa koysun -Sen bizimle olduktan sonra- ne gam!.. Ama gönüllerimizde Seni yitirmişsek, Sen yakınken, biz, uzaklığa düşmüşsek şayet, işte o, tamiri güç bir yaradır, bir illettir, metastaz yapmış bir kanserden daha tehlikelidir!..

O (celle celâluhu) yakınken, şart-ı âdî planında kendi iradelerimizle uzağa düşmemiz, O’nu içimizde derinlemesine, bir aşk ölçüsünde, bir iştiyâk-ı likâullah ölçüsünde duyamamamız, bizim için bir kayıptır. Tamamını mı, yarısını mı, yarısına yakınını mı, çeyreğini mi, birkaç asır evvel yitirdik! Günümüze gelinceye kadar, o geriye kalanı da epey aşındı, aşına aşına delik deşik oldu.

Bu “yeni nesil”, dünyanın dört bir yanına açılan yeni nesil, Hazreti Pîr’in ifadesiyle “nesl-i cedîd” o yırtığı yamama cehd u gayreti içindeydi. Evvela aynı duyguyu, aynı düşünceyi paylaşan dünya ile yeniden, bir kere daha el sıkışma, muânakada bulunma, sarmaş-dolaş olma; ondan sonra da bütün dünya ile sarmaş-dolaş olma, hiç kimse ile problemi olmayan bir dünya haline gelme istikametindeki hareketleri, gayretleri bizi ümitlendiriyordu.

Şu andaki musibetler ve vaziyet, bizim kusurumuza terettüp eden bir tokat yeme ise şayet, o küçük tokat ile Cenâb-ı Hak aklımızı başımıza getirsin; meydana getirdiğimiz o boşluğu doldurmaya bizi muvaffak eylesin!..

Yok, bundan sonra daha ciddi hadiseler ile karşı karşıya kalmayalım diye veya kaldığımız zaman onları aşalım diye, metafizik gerilimimizi artırma adına bizi böyle bir şeye maruz bırakmış ise, onu da gönül rızasıyla kabullenip, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana/bize düşen, güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek sadece Allah var.” (Yûsuf, 12/18) demeli ve Hazreti Yakûb’un (aleyhisselam) diliyle “sabr-ı cemîl”e sığınmalıyız.

Onun manası da, إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” (Yûsuf, 12/86) demektir. Ben dağınıklığımı, tasamı, kederimi, kemedimi (üzüntümü, hüznümü), şikâyetimi yalnız ve yalnız Sana arz ediyorum!.. Müddeiyâne değil, nazlı hava ile değil; fakat iç burkuntusu ve niyaz edâsıyla, Sana karşı saygımı koruyarak, Sana arz ediyorum!

Nebi, öyle diyor. Yol, nebiler yolu ise, bize de öyle demek düşer. Öyle dememek, öyle düşünmemenin dışarıya vurması demektir. O da, kalbin harap olduğuna delalet eder.

   Son dönemde, cebrî hicret yollarına düşenler çoğunlukla Batı ülkelerine gittiler; Cenâb-ı Hakk’ın sevki itibarıyla, bunun çok farklı hikmetleri ve neticeleri olabilir.

Fakir ve aynı zamanda daha önceden de bir kısım angajmanlar teessüs etmiş olan ülkeler, çok güven vaad edici değildi. Bazı yerlerde, Mâ-a’rif (!) Vakfı’nı tesis etme adına, sizin alın teri ile, karın ağrısı ile, şakak zonklaması ile bugüne kadar meydana getirdiğiniz hazır müesseselere konmaya çalıştılar. İmkânlarını yeni müesseseler açıp “on”u yirmi yapma, “yirmi”yi kırk yapma istikametinde kullanacaklarına, kırparak-biçerek sizinkilere sahip çıkma cehdi ve gayreti içine girdiler. Dolayısıyla, bu orta ölçekteki veya düşük ölçekteki dünyalarda kısmen tesirli oldular. Çünkü o türlü ülkelerin liderleri -zannediyorum- peylenebilir durumda idiler ve peylendiler onların bazıları. Bu itibarla da artık sizin için oralarda bulunma, çok güven vaad etmiyordu. Bunu gördüler arkadaşlar. O ülkelerdeki yerlilerin kendileri de “Burada durmasanız, ayrılsanız daha iyi olur!” dediler.

Dolayısıyla da bunda bile Cenâb-ı Hakk’ın bir sevk-i Sübhânîsi vardır. “Takdîs” mülahazasına bağlıyorum bunu. Bizim çıkarlarımız, meseleyi bizim kendi açımızdan değerlendirmemiz değildir esas olan. “Her işte hikmeti vardır / Abes fiil işlemez Allah! // O’na bir kimse cebr ile/ Bir iş işletemez asla // Ne kim Kendi murad ede / Vücuda ol gelir billâh.” مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ، وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ؛ أَعْلَمُ أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا “Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz. Bilir ve inanırım ki, şüphesiz Allah her şeye gücü yeten Kadîr’dir ve muhakkak ki, Allah, ilim bakımından da her şeyi kuşatmıştır.” Oraları böyle yırtık-yamalı hale getirdiğinden ve o yerler sizin için câzibesini kaybettiğinden veya şimdilik muvakkaten “Hele bunlar dursun; biz, başka taraflara açılalım!” dediğinizden değil… Belki işin arka planının farkına varmadan, işin sonucunu tam hesaba katmadan, -belki- bütüncül bir nazar ile bakarak “Buraya gidersek daha iyi olur; şuraya gitmesek daha iyi olur!” mülahazalarına da girmeden… İlm-i Muhît-i İlahî ile sevk olundu arkadaşlarımız oralara.

Gidilen yerlerde, çoğu itibarıyla insanlar, güven vaad edici bir kucaklama, bağırlarını açma tavrı sergilediler, imrendirdiler. Arkadaşlar anlatıyorlar: “Avrupa’da şu devlet, şu kadar insana oturum verdi ve vermeye de devam ediyor! Diyorlar ki çok rahatlıkla: “Gelen gelsin! Yüz bin geldi ise, yüz bin daha almaya âmâde bulunuyoruz!” İşte yanı başımızdaki, kuzeydeki ülke, kapılarını ardına kadar kale kapıları gibi açtı. Ve giden arkadaşlarımız, orada, temel düşüncelerini, mefkûrelerini çok açık ortaya koyabiliyorlar; bir rahatsızlık yok.

Antrparantez arz edeyim: Karıştırılmış bir dünyadan, bir yönüyle dimağların buğulandığı bir dünyadan ayrılıp gittiğinizden ve sürekli de bir “zift yayını”na maruz kaldığınızdan dolayı, “Kafalarda hiçbir şüphe yoktur!” da diyemeyiz. Bir tereddüt vardır. Belki bu kucak açmanın arkasında -aynı zamanda- öyle bir tecessüs de vardır: “Acaba siz nesiniz? IŞİD misiniz, çaşıt mısınız? Boko-Haram mısınız, başka bir şey misiniz? Hele sizi bir dinleyelim!” derler. Aslında böyle bir mülahaza ile kucak açmaları bile kendinizi ifade etmeniz adına çok önemlidir; çünkü “im’ân-ı nazar” var üzerinizde. Siz de kendi değerlerinize sımsıkı bağlı olmanın yanı başında, insan olarak, insanlığa ait, Hümanistçe düşünceleri onlarla paylaştığınız takdirde, “Bunlarla anlaşılır!” falan derler. “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır!” der Mevlana. Şunu da ben ilave edeyim: Kucaklaşır, sarmaş-dolaş olur, muânakada ve musâfahada bulunur aynı duyguyu paylaşanlar!..

Böylece, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek mesajı, bugüne kadar ulaşmadığı yerlere ulaşır. Bu mesaj ulaştığı her yerde farklı bir tesir icrâ eder, tıpkı bir rahmet-i İlahî gibi. Bazı yerlerde “çiğ” tesiri yapar; ondan yapraklar istifade ederler. Bazı yerlerde bir “çiseleme” tesiri yapar. Bazı yerlerde “sağanak bir yağmur” halinde yağar. Bazı yerlerde de bize biraz acı ve ağır gelir, “kar” gibi birkaç ay kalıcı olur ama orada toprak tarafından emilir o, kuvve-i inbâtiye onu kendisi için bir dinamizm olarak kullanır, bağrına atılacak tohumların daha seri boy atıp gelişmesine vesile yapar onu.

Şimdi, çok farklı şeyler olur, gidilen yerlerde de. Onlar, sizi dinledikleri zaman, kendi değerlerine bağlı olabilirler fakat bakarlar ki, çok fasl-ı müşterek var, insanlık açısından. Ve siz, güven vaad edebiliyorsanız orada, açık davranıyorsanız, sağlam bir “entegrasyon” sergiliyorsanız şayet, insanlık mukabelesinde bulunurlar.

   Bulunduğumuz ülkelerin insanlarıyla uyumlu olma ve onlarla bütünleşmenin yanı sıra kendi değerlerimize can ü gönülden bağlılığımızı da muhafaza etmeliyiz.

Antrparantez ifade edeyim: Entegrasyon, kendi değerlerinizi koruma şartıyla olmalı.

“Asimilasyon”a maruz kalmama adına, kendi dünyanızı -yine- derinlemesine yaşamalısınız. Kimseyi endişelendirmeden, kendi evinizde, kendi barkınızda, kendi değerlerinizi burnunuzun kemikleri sızlarcasına yaşamalısınız.

Yaşadığınız halde “Yaşayamıyoruz!” deyip inleme, kendi değerlerinize o kadar bağlı bulunma; aynı zamanda başka insanlarla dostça yaşamaya da açık olma. Bu iki şey, birbirine zıt gibi fakat bu ikisinin yapılması da çok önemlidir. Âlem de size o entegrasyon zaviyesinden bakacaktır: “Evet, bunlarla beraber yol yürünebilir, bir hedefe varılabilir. Bunlar, aynı zamanda bâkir dimağlar; bunlardan istifade edilebilir. Bildikleri çok şeyler vardır, istifade edebiliriz!”

Hani sosyal tarihçiler diyorlar ki: (Kültür açısından) “Fâtih milletlerin, başkalarına verdiği şeyden daha ziyade mağlup milletlerden aldıkları olmuştur; aldıkları/öğrendikleri daha çok olmuştur!” Şimdi de meseleyi farklı bir zaviyeden, aynı şekilde düşünebilirsiniz. Alırsınız-verirsiniz; alacağınız da nice şeyler vardır. Belki onlardan alacağınız şeyler, vereceğiniz şeyleri verme adına bir yol açma demektir, bir güzergâh demektir; “Bunlarla alış-veriş olabiliyor!” denmesinin vesilesidir.

Böyle bir cebr-i lütfî ile, nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu arz etmeye çalıştığım kademelerin herhangi birinde ifade edilmesi yine matlûb-i İlahî ve makbûl-i Nebevî ise şayet; bunların hangisi yapılırsa yapılsın, bizim hesabımıza çok önemlidir. Senede bir kere, bayramdan bayrama veya onların yortularında el sıkışma şekilde bile kendini gösteriyorsa şayet, böyle bir birlikten birbirine zarar gelmez. Onu tesis etme…

Şimdi hikmetlerini ve neticelerini bütünüyle bilemeyiz. İlahî ilim, muhît bir ilim.. İlahî Meşîet, muhît bir Meşîet.. İlahî İrâde, muhît bir İrade.. ve her şeyi Allah en iyi bilir. وَاللهُ أَعْلَمُ، وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Allah, bilir; siz, bilemezsiniz!” Bizim bilemediğimiz şeylere, Allah (celle celâluhu) sevk etti.

Öyleyse, bize düşen vazife, bulunduğumuz yerde, konumumuzu iyi ve rantabl değerlendirmektir. Orada kendi Müslümanca derinliklerimizi sergilemek suretiyle aynı zamanda başkalarıyla da anlaşmazlık adına bir tavrımızın olmadığını gösterme ve “Bunlarla her zaman dünya paylaşılabilir! Bunlarla uzun yol alınabilir!” dedirtme, bir kârdır bizim için.

   Gönül köprüleri kurmak için, dinin temel değerlerine ve hatta fürûâtına aykırı olmayan meselelerde, diğer insanların aktivitelerine iştirak edilebilir.

Siz, bir dönemde hoşgörü ve diyalogun temsilcileri olarak, adanmışlık ruhu ile dünyanın değişik yerlerine açıldınız. Fakat o açılım yine de dar alanlı sayılırdı. Okullar açtınız, onlar da mütecessisâne mercek koydular üzerinize; sizin nabzınızı tuttular, “Ritim tamam mı?” ona baktılar ve “Evet!” dediler. Başlangıçta kuşkuları vardı ama yirmi küsur sene, kendinizi doğru ifade ettiniz. Onlar da sizi bağırlarına bastılar, bazılarının, kafaları bozulacağı âna kadar. Kafaları bozanlara, zihinleri bulandıranlara Allah, insaf ve iz’an ihsan eylesin!.. O dar alanlı açılımın muhatapları bağırlarını açtılar. Fakat bir başka dünya bekliyordu; böyle küllî olarak açılma imkânı olmamıştı. Şimdi, Allah (celle celâluhu) oralarda o imkânı verdi. Gideceksiniz, size ait güzellikleri sergileyeceksiniz; böyle, sessizce, halinizle ve tavrınızla sergileyeceksiniz.

Yine antrparantez arz edeyim: İnsanın, böyle Firdevsî belagati ve beyanıyla bir şeyler ifade etmesi önemlidir. Ben bir de Nizâmî’yi çok beğenirim belagat ve talakatıyla. İnceliği açısından ve ruhî hayatı itibarıyla Molla/Mevlânâ Câmi belki daha derindir; çünkü Hazreti Mevlânâ’nın çok tesirindedir. Fakat diğerleri de birer beyan üstadıdır, söz sultanıdır. Nizâmî’nin hususiyle “Mahzen-i Esrâr”ına baktığınız zaman, çok ciddî bir derinlik vardır. İşte o derinlikte kendi duygu ve düşüncelerinizi ifade etseniz, yine de millet “Acaba bununla, bu mevzuda demagojiye, bizi kandırmaya matuf bir şeyler mi sergiliyorlar!” diyebilir ve sizin tavırlarınıza, davranışlarınıza bakarlar. Dolayısıyla “temsil” ve “hal” çok önemlidir.

Evet, dediğiniz şeyleri en beliğ şekilde diyor olabilirdiniz ama bir de o dediğiniz şeyler hakikaten yaşanıyor mu, realize edilebiliyor mu ve aynı zamanda başkalarına zararı var mı? “Hal” ve “temsil” ile onu orada yürekten, samimi sergilediniz mi? O senaryoya tam inanarak, “Bu senaryo, Rabbimizin rızasına da muvafıktır!” diyerek o rolü oynuyorsanız şayet, bir sene, iki sene, üç sene bakarlar; “Allah Allah! Ritim aynen, nabız aynı atıyor, hiç değişme yok. Demek ki bunlar, birer istikamet insanı!” derler. Dolayısıyla gönülleri fethedersiniz. Gönülleri fetheder, aynı zamanda Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı da şâd edersiniz. Aynı zamanda Allah’ı da hoşnut edersiniz.

Ee zaten maksadımız da o değil mi?!. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah’ım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum; bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyorum; lütfet!” Hizmet Hareketi’nde, gâye-i hayal bu ise şayet, siz de Allah’ın izni ve inayetiyle bunu sağlamış olursunuz.

İşte Almanya, bağrını açtı. Hollanda, baktı ki onlar yaptılar, o da yaptı. Diğer Benelüks ülkeleri kısmen, daha sonra; belki bazılarında kuşku var. Şimdilerde Fransa’da bu mevzuda yine öyle bir açılma var; sizi tehlikesiz görme var; esasen sizi insanî değerlere saygılı bulma var. Hâlin ve temsilin tesiri görülüyor. Böylece hemen bütün Batı’da belki… İtalya’da da olacak bu. Gelip diyor ki: “Size, falan yerde, semâvî dinler adına, bir üniversite açalım!” Musevîlik, İsevîlik ve bir de Müslümanlık. Bunlar, çıksınlar, aynı zamanda bir yerde, kahve gibi, lokal gibi tek bir yerde bir araya gelsinler ve şimdiye kadar “Birbirlerini yerler!” nazarıyla bakılıyordu, yemediklerini görsünler birbirlerini. Kimse kimsenin yamyamı olmadığını görsün orada, ısınsınlar birbirlerine. Dinin temel değerlerine, hatta fürûâtına aykırı olmayan meselelerde, aktivitelerine iştirak etsinler.

Biri çıksın desin ki: “Bu mesele, Kitab’a, Sünnet’e aykırıdır!” Ben diyorum ki: “Dinin temel meselelerine ve fürûâtına aykırı olmamak kaydıyla, birbirlerinin aktivitelerine iştirak etsinler!” Bu, yumuşatır mı, yumuşatmaz mı insanları?!.

Şimdi Cenâb-ı Hak böyle bir fırsat vermiş; tabii Allah’ın izni ve inayetiyle belki en uzak yerlere kadar. İşte Brezilya’da vardı, Arjantin’de vardı, Şili’de vardı, daha başka ülkelerde de vardı. Mesela, Costa Rica (Kosta Rika)’ya gidip gelen arkadaşlarımızın dediğine göre, orada bu muhacirlere çok daha yumuşak bakıyorlar, geniş imkânlar da var, yatırım yapma imkânları da var. Orada işi olan insanlar diyorlar ki: “Hocam, söyleseniz de, bir kısım arkadaşlar da buraya gelse!”

Ayrıca, eskiden bir yerlere gitmek istediğiniz zaman, kuşku ile karşılanırdınız. Fakat şimdi mağduriyetiniz ve mazlûmiyetiniz söz konusu. Bir yerde karşı tarafın çirkinliği ve antipatik hale gelmesi, “Bunlar, onlarla beraber, aynı çizgide olmadıklarına göre, bunlara kucak açmaya değer!” mülahazasını hasıl ediyor. Evet, bir taraf, bir yönüyle bir nefret tablosu sergiliyor ve siz, onlarla aynı karede bulunmuyorsunuz. “Öyle ise bunlarla anlaşılabilir, bunlarla dünya paylaşılabilir!” diyor ve bütün dünya, size bağrını açıyor. Hazır bir fırsat bu bence… Dünyanın değişik yerlerine hicret etmek suretiyle, hem hicret sevabı kazanma, hem de “hâl” ve “temsil” yoluyla değerlerimizi tanıtıp sevdirme… Ne kadarını onlara sevdirme ve saygılarına mazhar kılma lütfunu Cenâb-ı Hak ihsan edecek?!. Onu, O’nun (celle celâluhu) meşîet-i Sübhanîyesine, İrâde-i Rabbâniyesine bırakmak lazım.

   Doğu ile Batının, Kalb ile Kafanın, Teşriî Ayetler ile Tekvinî Emirlerin Yeniden İzdivacına Yolculuk

Aslında bugün o Batı’nın ister Rönesans’ıyla, ister ilim inkılabıyla, ister teknolojik inkılap ile, ister sosyal bilimler adına, ister psikoloji adına, ister pedagoji adına, ister eşya ve hadiseleri hallaç etme adına, yani müspet ilimler adına, pozitif ilimler adına yapıp ortaya koyduğu şeyleri -o çağın müsaadesi ölçüsünde- Hicrî beşinci (Miladî on ikinci) asra kadar Müslümanlar yapmışlar. Beşinci asra kadar, yani Hicrî dördüncü asrın sonuna kadar Müslümanlar, ilmin hemen her dalında, o dönemin müsaadesi ölçüsünde yapacaklarını yapmışlar. Fakat bir dönem gelmiş ki medreseye -İslamî ilimlerin tedris edildiği yere-, tekkeye ve aynı zamanda fünûn-u müsbeteye kendisini yönlendiren insanlar, kendilerini skolastik düşünceye salmışlar. Ve birbirinden kopma olmuş; âdetâ o onu, o onu, o da onu boşamış.

Oysaki -Hristiyanlar bunu farklı manada kullanıyorlar- o “ekânim-i selâse” (üç uknum/esas/rükün) birlikteliği çok önemlidir; bu üçün, bir vahidin üç derinliği olduğunu hiç unutmamak lazımdır. Medresedeki Kur’an, Sünnet ilmi.. aynı zamanda tekke ve zaviyedeki, cismâniyetten çıkma, hayvaniyeti bırakma, kalb ve ruhun derece-i hayatında seyahat etme, “seyr illallah”, “seyr fillah”, “seyr maallah”; kalb ve ruh insanları, “Sır” insanları, “Hafâ” veya “Hafî” insanları, “Ahfâ” insanları yetiştirme.. ve bir de müspet ilimler.

Hazreti Gazzâlî’nin de ifade ettiği, İhyâ’da okuduğumuz derslerde ifade buyurduğu gibi, hakikaten Zât-ı Ulûhiyeti -bir yönüyle- “ihsas” ve “ihtisas” duygularıyla bilme… İşte denizin dibine dalma gibi. Yani; suyun yüzünde yüzerken, “Tamam suda yüzüyorum ama dış âlemle de irtibatım var.” Biraz içine girdiğin zaman da, “Hâlâ dış ile bazı alakalarım var!” ki, zâhidin durumunu ifade eder. Âşık-ı dilhastenin durumuna gelince, o, mercan adalarına dalıyor gibi, denizin içine daldığı an, bütün bütün etrafını hep deniz görür. Bu, onun his dünyasında öyledir. Yoksa o, O (celle celâluhu) değildir. “Heme-ost” değil, “Heme-ezost”; “Her şey, O (celle celâluhu)!” değil, “Her şey, O’ndan!” Fakat ihsaslarıyla, ihtisaslarıyla öyle erir gider ki, âdetâ O’ndan (celle celâluhu) başka bir şey görmez. İşte Hazreti Muhyiddîn’e bakarken, bir yönüyle, o meselenin bir ufkunda; İmam Rabbânî’ye bakarken, bir ufkunda; Abdulkadir Geylânî Hazretleri’ne bakarken, bir ufkunda; Necmeddin-i Kübrâ’ya bakarken, bir ufkunda; Muhammed Bahâuddin Nakşibendî Efendi Hazretleri’ne bakarken, ayrı bir ufkunda… Bunlar hep o seyahatin âbide şahsiyetleridir.

Şimdi o kalbî ve ruhî hayat, çok önemlidir ki tekke ve zaviye, bir yönüyle, onu üzerine almıştı; fakat aynı zamanda dünyaya da açıktı, medreseye ve fünûn-i müsbeteye de açıktı. Muhammed Bahâuddin Nakşibendi Hazretleri gibi büyükler, on iki ilimden mücâz olmadan, kimseye “hilafet” vermiyorlardı: Sarf, Nahiv, Belagat (Me’ânî, Beyan, Bedî), Mantık, ondan sonra Kur’ân, Tefsir, Hadis, Usul-i Tefsir, Usul-i Hadis, Usul-i Fıkıh aynı zamanda, Usûlüddin (Kelam, Akâid). Bütün bu ilimlerden mücâz olmayınca (icazet almayınca) tarikat halifeliğini vermiyor. Çünkü bu ilimlerin tamamından icazet almamış bir insan, hislerine ve ihsaslarına kapılarak yanlış mülahazalara girebilir. Her şeyi -bir yönüyle- o on iki ilim ile analiz etmesi lazım veya o elekten geçirmesi lazım ya da onlar ile kalibrasyona tâbi tutması lazım. Bu, telsizcilik terimi; “kalibrasyona tâbi tutmak” lazım.

Evet, şimdi o kopmuş, skolastik bir düşünceye girmiş orada. Babadan oğula, oğuldan babaya hilafet vermek suretiyle, medreseye kapılarını kapamış. Medrese de, “Bize, bu kitapları devretmek düşmüş!” demiş, o da onlara çok iltifat etmemiş. “Kalb ve ruhtan bize ne? Bize -işte- bunlara bakmak düşer!” Günümüzdeki bir kısım teologların yaptıkları gibi!.. Ondan sonra, eşya ve hadiseleri hallaç eden insanlar… Hani bir yönüyle, sadece ona bağlı olunca, bundan ya Natüralizm çıkar, ya Pozitivizm çıkar, ya Materyalizm çıkar. Fakat bunları birbirine mezcettiğiniz zaman da, müspet ilimler de aynen sizin ifade etmek istediğiniz şeyleri ifade eder. Zira Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Sus! Kâinat mescid-i kebîrinde…” Demek “mescid-i kebir” imiş, kâinat. “Kur’an, kâinatı okuyor!” O Kur’an ile Kâinat arasında münasebet kurmak lazım!.. “Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Evet, yalnız sensin, ey Kur’an-ı azîmüşşân. Ne mutlu size ki, siz ona sahipsiniz!..

Değişik münasebetlerle, Fakir, espri mahiyetinde arz etmiştim: Bu üç esas, birbirlerini talak-ı selâse ile boşamışlardı. Doğu’da, Erzurum dâhil, aileleri boşarken, üç tane yettiği halde, “Üçten dokuza!” derler. Efendim, aynı zamanda altı tanesi de fazla oluyor onun; “Üçten dokuza boşsun sen!” Yani, “Dokuz talak boşsun!” Dokuz olmuyor ki, üç talak boş oluyor. Bunlar da üç talak ile boşanmışlar. O, başkalarının kapısını, öbür alan başkalarının kapısını, öbür alan da başkalarının kapısını çalmak suretiyle -yine o talak-ı selâse ile boşanma mevzuundaki sonuca bağlayalım- değişik şekilde “zevc-i âher”ler yapmışlar. Onca zevc-i âherden sonra, bence bunların yeniden bir araya gelip izdivaç yapmaları lazım.

Buna da, hani yine Kıtmîr’in ifadesiyle şuradan başlanabilir: İmam Hatip veya İlahiyat mezunu olanların bazılarını bir Fizik dalına, bazılarını Kimya dalına, bazılarını Astronomi dalına, bazılarını Astrofizik dalına, bazılarını Sosyoloji dalına, bazılarını Psikoloji dalına göndermek suretiyle, bir kere toplumun birbirini anlar hale getirilmesi lazım. Kafa kafaya verdikleri zaman, o, onu anlaması lazım, o da onu anlaması lazım. Kitap ve Sünnet ile meşgul olan bir insan, Antropoloji ile meşgul olan birini anlaması lazım. Yeryüzü ne kadar zamanda bu hale gelmiştir, onu anlaması lazım; efendim, o binlerce seneyi anlaması lazım. Fezâ-ı ıtlakta nâmütenâhî sistemler, şu kadar trilyon sistem var, içlerinde de şu kadar trilyon Güneş sistemi gibi sistemler var; anlaması lazım bunları; konuşulunca anlaması lazım. Dolayısıyla ancak bu suretle bir izdivaç meydana gelebilir. Şimdiye kadar o, başka kapıları çaldı; o da başka kapıları çaldı; o da başka kapıları çaldı. Fakat maksat hâsıl olmadı, kopukluk oldu.

İşte, birikimli insanların cebrî hicret neticesinde Batı ülkelerine yerleşmelerinin böyle bir meyvesi de olabilir. Kim bilir belki Cenâb-ı Hakk’ın bir muradı da budur. İnanmış, aynı zamanda Kitab’ı, Sünnet’i bilen, dini ilimleri de bilen kimseler… Onlar da o fünûn-u müsbeteyi biliyorlar; bu güne kadar değişik -yeni ifadesiyle diyelim- devrimler yapmış; bugüne gelmiş, insanlığa çok şey kazandırmışlar. O zaviyeden derinlemesine bakınca, aslında bunlar ile bizim anlaşmazlığımız yok. Onlar ile çok rahatlıkla anlaşabiliriz. Ortaya koydukları o türlü şeyler ile bizim insanımızın birikimleri yeniden bir terkip yapıldığı zaman, yani “tekke/zaviye”, “medrese” ve “mektep”, bir araya geldiği zaman, Allah’ın izni ve inayetiyle çok problemler çözülecektir zannediyorum. Bu da İslam dünyasının “Neo-Rönesans”ı olacaktır, yeni bir Rönesans.

   Mefkûre muhâcirleri için entegrasyon çok ehemmiyetli olduğu gibi asimilasyona düşmemek de hayatî bir meseledir.

Bütün bunlar yapılırken entegrasyonun gerçekleştirilmesi ama asimilasyona düşülmemesi de çok önemlidir. Biraz evvel arz ettiğim gibi, küre-i arzın değişik coğrafyalarında farklı kültürlerin hâkimiyeti söz konusudur. Sadece Müslüman ile Müslüman olmayanlar arasındaki farklılık değil; sadece dinler arasındaki ayrılık da değil; Musevîlik, İsevîlik, Müslümanlık, Budizm, Brahmanizm, Şintoizm arasında olduğu gibi bunların müntesiplerinin kendi aralarında bile çok farklı düşünceler vardır. Düşünün, mesela Roma’da, İspanya’da başka türlüdür; Avrupa’da değişik devletlerde başka türlüdür; Almanya’da başka türlüdür; Rusya’da başka türlüdür; Türkiye’de başka türlüdür; aynı dine sahip olan insanlar, başka türlü, başka türlüdür. Gittikleri her yerde, “temsil” ve “hal” ile kendi değerlerini sergilerken, arkadaşlarımızın onlarla da bir problemlerinin olmadığını ortaya koymaları lazım.

Biraz evvelki o anahtar mülahazaya bağlayarak meseleyi diyorum: Dinî esaslarımız, disiplinlerimiz açısından, Usûl’de ve Fürû’da dinimizde yasak olmayan meselelerde, başkalarının aktivitelerine iştirak etmede bir mahzur yoktur. Ne olur, bir kere de onların kutsal saydıkları bir mekânda, gidip arkada otursanız, onlara baksanız?!. Onlar nasıl gelip sizin burada namaz kılmanıza bakıyorlar; nasıl dua ediyorsunuz, ona bakıyorlar ve gidip oralarda Kur’an-ı Kerim okuyan arkadaşları dinliyorlar, “Bunun meali nedir?!” diye soruyorlar. Hele, seyyidinâ Hazreti Mesih’in, Kur’an’ı Kerim’de en çok adıyla zikredilen peygamberlerden ve Meryem validemizin tek adıyla zikredilen kadın olduğunu okuyunca, bir yumuşama oluyor onlarda. Bu açıdan, başkalarının endişe duymayacağı şekilde bir yakınlık tavrı sergilemeli. Böyle, kavga ediyor, onları kendimize benzetiyor, misyonerlik yapıyor gibi bir tavır sergilemeden, tavrımız ile, halimiz ile, temsilimiz ile “Bunlarla anlaşılabilir; bunlarla uzun yollar alınabilir, tepeler aşılabilir, kandan-irinden deryalar geçilebilir!” dedirtmek lazım.

Fakat bir diğer taraftan da, arkadan gelen nesillerin, oralarda daha parlak gördükleri şeyler ile “asimile” olmaları ihtimali vardır. Bunların da hususî dairede gözetilmesi lazımdır. Herhangi bir kültüre karşı hususi bir tavır alma şeklinde değil!.. Bunlar, bizim nesillerimiz, bizim gençlerimiz; aynı zamanda, kadın-erkek, bunları beslenme mahrumu bırakmamak lazım, Sohbet-i Cânân ile sürekli takviye etmek lazım, kendi değerlerimizin âlemin değerleri ile mütenâkız olmadığını anlatmak lazım. Aslında bizim bu değerlerimizin bir yönüyle onlara da açık kapılar bıraktığını anlatmamız lazım. Bir zıddiyetin olmadığını anlatmamız lâzım. Ve kendi değerlerimizi sevdirmemiz lazım.

Evet, bir taraftan diğerleriyle sarmaş-dolaş olurken; aynı zamanda kendi değerlerine karşı da burnunun kemikleri sızlayan nesiller yetiştirmek lazım. Onun için birbirine zıt gibi görünen “entegrasyon” ile “asimilasyon” mevzuu, önemli iki husustur.

   Siz meseleyi sevgi yörüngesinde götürecek, hal ve temsil diliyle insanların hür iradelerine sesleneceksiniz!..

Beğenilir yanımız varsa şayet, kendileri takdir etsinler onu! “Temsil” ve “hâl” ile bir şey ifade eden bir yanımız var ise, onlar kendileri zaten yaparlar onu. Arkadaşlar diyorlar, “Falan, kendi ihtiyarı ile seçti bunu!”

Zaten “din”in tarifi, Usûluddin’de de öyle değil mi? اَلدِّينُ: وَضْعٌ إِلَهِيٌّ، سَائِقٌ لِذَوِي الْعُقُولِ بِاخْتِيَارِهِمُ الْمَحْمُودِ إِلَى الْخَيْرِ بِالذَّاتِ “Din, akıl sahiplerini kendi iradeleriyle bizzat hayırlı olana sevk eden bir İlahî kanunlar mecmuasıdır.” Din; ilahî bir sistemler mecmuasıdır ki, insanları, kendi ihtiyarları (seçme hürriyet ve iradeleri) ile hayra sevk eder. Alsın, analizlerde bulunsun, sentezlerde bulunsun, “Yahu doğru görünüyor bu mesele!” desin; kendi seçerse seçsin onu; zorlama ile değil.

Kur’an-ı Kerim, Bakara Sûre-i celîlesinde, Ayetü’l-Kürsî’den sonra, لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ diyor. Allame Hamdi Yazır, tefsirinde, “Dinde, din için, dine sokmaya zorlama yoktur!” diye mana veriyor. Bakınız; “Dinde, din için, dine sokmaya zorlama yoktur!” Bir yönüyle, hani birileri “Laiklik” diyorlar, diyebilirsiniz. Ben ona “Laiklik” demiyorum; fakat zannediyorum, bu mülahazanızı ortaya koyduğunuz zaman “Yahu bunlar çok laik düşünüyorlar!” derler ama insanî değerlere aykırı olmayan, başka değerlere de saygılı olan bir laiklik. Bir arkadaşımızın bu mevzuda bir kitabı var; Fransa’daki telakki, Rusya’daki telakki, İstanbul’daki telakki; birbirinden farklı şeyler bunlar.

Bu açıdan, kendilerinin bir dönemde yaptıkları o baskı sistemini düşünebilir; bir yönüyle, insanları zorlama, kendi düşünce dünyalarına, kültür dünyalarına çekme, kazanma, kendi bünyelerinde eritme mülahazasına girebilirler, böyle bir mülahaza taşıyabilirler. Katiyen bu intibaa sebebiyet vermemek lazım; emin olsunlar bizden. Kendileri arzu ettikleri takdirde, onlar da demokratça düşünüyorlarsa şayet, düşüncelere saygılı olurlar. Birisi, kendi hür iradesiyle yeni bir sistemi seçmiş olabilir, olabilir, olabilir. Rahatsızlık duyabilirler, olabilir. Olduktan sonra da, o, yine sizin tavrınızı, sizin temsil durumunuzu ortaya koyarsa, zannediyorum çevresi, annesi, babası, amcası, dayısı, halası da itiraz etmezler.

Meseleyi “sevgi çizgisi”nde -bir yönüyle- “sevgi yörüngesi”nde götürmek lazım; sevgi, sevgi, sevgi… Yine o elektronik levhalarda olan sözlerden bir tanesi: “İnsan, Allah tarafından, sevilmek için yaratılmış bir varlıktır!” İnsan, “ahsen-i takvîm”e mazhardır; insanlığından dolayı sevilmek için yaratılmış bir varlıktır. Neden? Cenâb-ı Hakk’ın Kudret, İrade, Meşîet ve İlim fırçasından çıkmış öyle mükemmel bir varlıktır ki, melekler, onu -bir yönüyle- ya “pusula” gibi kabul etmiş veya “mihrap” gibi kabul etmiş, karşısında iki büklüm olmuş veya alınlarını yere sürmüşlerdir: “Bu, ne âbide şahsiyet! Bir taraftan cismâniyeti var, hayvaniyeti var, garîze-i beşeriyesi var; ama bununla beraber meleğin önüne geçebilecek mahiyette yaratılmış bir varlık!” İşte Rûh-u Seyyidi’l-enâm; Miraç yaptığında, Cebrail’e “Yürü! Top senin, çevkan Senindir bu gece! Ben bir adım daha atsam, yanarım, kavrulurum!” dedirtiyor Efendim; insan, böyle bir varlık…

Cenâb-ı Hak, bu anlayışta yolumuza devam etmeye bizi muvaffak kılsın!.. وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ “Efendimiz, dayanağımız, günahlarımıza karşı şefaatçimiz ve her zaman elimizden tutan dostumuz Hazreti Muhammed’e, O’nun güzîde ailesine ve Ashâb-ı Kirâmına salat ü selam edip bunu vesile kılarak talebimizi seslendiriyoruz Rabbimiz!..”

504. Nağme: Yangın, O Reçete ve Gaflet

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

O cephaneliklerin yığılmasına göz yumanlar vatana, millete, dine, diyanete ihanet etmişlerdir!..

*Nikbîn, hadiselerin kötü ve çirkin yüzlerine gözlerini kapatıp her şeyi sadece iyi ve güzel yönleriyle ele alan; bedbîn ise her şeyi kötü ve kapkara gören kişi demektir. Hakikatbîn veya hüdâbîne gelince, o, her şeyi kamet-i kıymetine ve keyfiyetine uygun olarak görmeye çalışan insandır. Doğru olan, hakikatbînliktir; istikamet erlerinin bakışı da bu olmalıdır, her şeyi bugünüyle, yarınıyla, öbür günüyle olduğu gibi ve bütün olarak görmek. Bugün her şey güllük-gülistanlık olabilir ama atmosfer şartlarının ne gösterdiği de itibara alınmalıdır. Şayet bağınızı, bahçenizi vuracak dolu, tipi, boran tepenizde kol geziyorsa, bunu da görmek lazımdır.

*Dıştan o cephanelikler sizin dağınızın, tepenizin dibine gömülmüşse.. o silahlar bir gün birilerinin eline verilerek mübarek Anadolu’da peşi peşine kargaşalara, kargaşalar fasit dairesine -o onu doğuran, o onu doğuran, o onu doğuran, birbirini takip eden fesat fasit dairesine- sebebiyet verecek şekilde stoklanmışsa.. siz de bunlara bilerek göz yummuşsanız, doğrudan doğruya vatana, millete, dinine, diyanetine ihanet etmiş sayılırsınız. Belki bir gün uluslararası hukuk da meseleye böyle bakacak ve Pinochet’leri alıp istintak ettiği gibi sorumluları istintak edecektir. Fakat o güne kadar ülkede belki de taş taşın üstünde kalmayacak. Bakmayın, öyle nikbînlik içinde her şeyi süt liman görmelerine bakmayın. Gafilin ve anlamayanın görüşüne göre hüküm vermeyin.

“Tulumbanı al, yetiş imdada, yangın var!..” Mübarek ülkende Haçlı döneminde olduğundan daha fazla yangın var!..

*Bir toplum canavarlaşıyor, gulyabaniler haline geliyor, herkes birbirinden nefret ediyor. Bir de bütün bunlar, birilerinin mevcudiyetlerini devam ettirme adına, ayrıştırma gibi farklı bir yol ve yöntemle daha da içinden çıkılmaz hal alıyorsa.. ve bir de bu ayrıştırmalar kutsala dayandırılıyorsa; mesele Müslümanlık gibi gösteriliyorsa, bu kafirîlikler Müslümanlık gibi gösteriliyorsa, Müslümanlık diye sürüler bunların arkasından sürükleniyorsa… Herhalde o ülkedeki bütün felaketler onların yüzünden; zelzele oluyorsa o hainlerin yüzünden, insanlar insanları öldürüyorsa o hainlerin yüzünden; baba evladını, evlat babasını dinlemiyorsa, aile içinde kopukluklar yaşanıyorsa, aile fertleri birbirinden kopuyor ve birbirini düşman gibi görüyorsa, o serkarlar veya serkerler yüzünden.

*Onca utanmaz karşısında -bağışlayın beni- utanan insanlar kendilerine düşen misyonu eda etmeliler; el açıp yalvarmalılar, yürekleri çatlayasıya yalvarmalılar. “Allahım ecdattan tevarüs ettiğimiz vatanımızı ve milletimizi, onu bölüştüren bir kısım şakilere bırakma! Bilmem nereli bir külhânîye terkedilmeyecek kadar mübarek bir memleket, mübarek bir millettir; Allahım ne olur, o ülkeyi, o milleti hainlere bırakma!” diye başımızı yere koyup dua edelim. Allah için, Rasûlullah için, dininiz için, diyanetiniz için, bu korkunç yangını görmeye çalışarak, hiç olmazsa dualarınızla, birer itfaiyeci gibi davranın. Sûzî ifadesiyle “Tulumbanı al, yetiş imdada, yangın var / Dedim: Zahirde mi? Dedi: İhfada yangın var! / Sefine-i kalbime yağlı paçavra attın ey dost / Bülent avaz ile dersin: Bakın deryada yangın var!” Yangın var!.. Senin mübarek ülkende Haçlı döneminde olduğundan daha fazla yangın var; işgal döneminde olduğundan daha fazla yangın var!..

Kürt Meselesinin Çözümü ve Doğu-Güneydoğu’nun Huzuru Adına On Sene Önce Sunulan Rapor/Reçete

*Bir hususu dile getirmeyi düşünmüyordum; o mesele benimle ölüp mezara gömülsün istiyordum. Evet, M. Akif’in “His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin? / Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.” dediği gibi; onların bu mevzudaki duyarsızlığını, hissizliğini, hareketsizliğini, leş kesilmişliğini ifade etmeyi hiç istemiyordum. Fakat icmâlen arz edeceğim:

*Yeni fitne ve fesat tohumunun saçıldığı dönem.. başkalarının senin ülkenin bir kesimini bir yönüyle cephanelik haline getirmek istediği, orada silah stokları yapmaya başladığı dönem.. işin başlangıcı. Tabir-i diğerle, “süreç” safsatasıyla bizim kendimizi aldatmamızdan sekiz-dokuz sene evvel… Haddimi bilmeyerek zamanın serkarlarına bir mesaj gönderdim. Gönderdiğim mesaj/rapor aklımda kaldığı kadarıyla şu maddeleri ihtiva ediyordu:

*Hazreti Bediüzzaman, o dönemde Prens Sabahattin’in yaptığı adem-i merkeziyet yönündeki çağrıları tenkit etmiş; toplumda birlik ve beraberliği sağlayan bağlar güçlendirilmeden adem-i merkeziyete gidilmesinin farklı unsurların merkezden kopmasına sebebiyet vereceğini, bunun da on üç asır evvel ölmüş olan cahiliye dönemi ırkçılığını canlandıracak bir fitneye yol açacağını belirtmiştir. Binaenaleyh, bölge merkezden asla koparılmamalıdır fakat orası tam bir cazibe merkezi haline getirilmelidir. Samimi gayretler neticesinde o coğrafya mutlaka kalkındırılmalı ve öylesine mamur hale getirilmelidir ki, önemli bir medeniyet merkezi konumunu yeniden kazansın, imrenilir bir vaziyete kavuşsun ve bölge halkının hepsi halinden memnun olsun.

*Orada eğitim çok ciddi şekilde ele alınmalıdır. Çünkü eğitim problemi çözüldüğü zaman çok problemler de çözülecektir. Çözülecek bu problemlerin başında da geleceği karanlık görme, sulh içerisinde hak ve adaletin bir gün ikame edilebileceğine inanmama ve ümitsizlik girdabında debelenme marazları vardır. O bölgeye tayin edilecek muallimler, bugün dünyanın dört bir tarafına ciddi fedakârlıklarla hicret eden gönüllüler gibi, dönmemek, orada ölmek ve oraya gömülmek üzere gitmeliler. Bu yaşatma duygusuyla serfiraz, gaye-i hayali ve mefkûresi olan fedakâr rehberler, sağlam bir eğitim müessesesinde sağlam bir nesil yetiştirirler. Fedakâr öğretmenleri o tarafa göndermek suretiyle eğitim müesseselerini diriltici, canlı hale getirmek lazım. Zira mekteplerdeki o çocuklar -şehadetleri makbul olmasa bile- aileler içinde söyledikleri sözlerle Anadolu’nun diğer kesimine karşı en sadık şahitlerin tesirinden daha tesirli olurlar. Bu şekilde işi dipten almak suretiyle, bugün olmazsa yarın orayı ihya etmiş olacaksınız, rica ederim, (kimseye el öptürmem ama her zaman başkalarının elini de öpmüşümdür; belki onu da dedim bilemiyorum) elinizi öperim, ne olur bunu yapın.

*Hazreti Bediüzzaman ta Meşrutiyet yıllarında Medresetü’z-Zehra adıyla Van’da bir üniversite kurulmasını teklif ederken orada Arapça’nın farz, Türkçe’nin vacip ve Kürtçe’nin caiz gibi kabul edilerek hepsinin beraberce okutulması gerektiğini söylemiştir. Neden okullarda Kürtçe’nin de öğretilmesine fırsat verilmesin? Bakın, yurtdışındaki okullarımızda Türkçe seçmeli ders olarak okutuluyor ve kimse buna mani olmuyor. O bölgenin mekteplerinde de Kürtçe seçmeli dil olsun. Kürtçe radyoları olsun, televizyonları olsun.

*Sağlık açısında bölgeyi ele alın, sağlık müesseseleri kurun. Türkiye’de çok pratisyen hekim var, onların çoğu doğuya gönderilebilir. Çünkü her doktor, direk halkın yanında, evinde iç içe olup onları kucaklayabilir. Keşke her köye olmasa bile birkaç tanesine bir sağlık memuru, pratisyen hekim gönderilse. Onlar da sağlık ocaklarında onlara sağlık hizmetinde bulunsa, okullarda halka koruyucu hekimlik adına dersler verip sağlıksız şartların oluşmasını önlemiş olsa. Böylece hem mesleklerini icra etme yoluyla hem de okuttukları çocuklar vesilesiyle ailelerin içine girseler ve kendilerini ifade etseler.

*Oraya gerçekten halkla içli dışlı olabilecek askerler tayin edilmeli. Bu suretle, bir yönüyle halkın dimağındaki darbe yapan, baskı uygulayan, balyoz gibi tepelerine inen o yanlış asker telakkisinin silinmesi sağlanmalı. Öyle insanlar gönderilmeli ki, 27 Mayıs’ın travması silinmeli, 12 Mart’ın travması silinmeli, 12 Eylül’ün travması silinmeli, 28 Şubat’ın o toplumda travması silinmeli.

*Keza, oraya gitmeye hazır emniyet memurları vardır. Sağlam karakterli, vazifeşinas, yaşatma duygusuyla serfiraz, içi yaşatma heyecanıyla dopdolu emniyet mensuplarını gönderin oraya. Gidip gerçek emniyeti temsil etsinler; hatta imkân dâhilinde çocuklar ile top oynasın, hediyeler versin ve gençlerle sıcak ilişkiler içinde olsunlar Çünkü çocuklar ve gençler daha önce oldukça ürkmüş, korkmuşlardır. Polis ya da asker abisinin elinden hediye alan ve onun tarafından giydirilen bir çocuğun devletine kötü nazarla bakması ve kandırılması oldukça zordur. Evleri teker teker gezip toplumun dertlerini dinleyebilecek, güvenin teminatı olan emniyet mensupları gönderin ki hem halkın gönlüne girsin hem de fesat ve idlâle fırsat vermeyecek şekilde bütün sızma kanallarını kapatsınlar.

*Yine yüreğini tamamen diriliş duygusuna bağlamış Mülkiyeliler, valiler, kaymakamlar, vali yardımcıları tayin edilmeli. Gaye-i hayali olan, enaniyetine bağlı kalmayan, yaşatma duygusunu yaşamanın önünde gören Mülkiyelileri hususi mahiyette seçin ve oraya tayin edilmeli. Halkın içinde olsunlar ister polisiyle ister emniyetçisiyle, ister askeriyle… Namaz kılan o insanlar sağa selam verdikleri zaman valiyi görsünler, sola selam verdikleri zaman kaymakamı görsün, emniyetçiyi görsün, polisi görsün, sağlıkçıyı görsünler.

*Bölgede oranın dilini bilen din adamları vazifelendirilmelidir. O halkın karakterini çok iyi bilen, çok ciddi bir empati mülahazasıyla onları doğru okuyan ve ona göre muamelede bulunan vaizler gönderilmelidir. Ayrıca doğuda yetişmiş çok değerli âlimler mevcuttur ve orada kanaat önderlerine çok önem verilir. Onlara seminerler verilmeli, güvenlikleri temin edilmeli ve halkın kuvve-i maneviyesini arttırmak adına onlar yüreklendirilmelidir. Dahası yetiştirdikleri talebelere imam ve hatiplik imkânları sağlanmalı; halka kendi dillerini bilen samimi insanların rehberlik yapması için zemin oluşturulmalıdır.

*Bunları yapacak dünya kadar insan vardı; Mülkiyeliler vardı, valiler vardı, kaymakamlar vardı. Böylece dört bir yandan surlar oluşturulmak suretiyle mel’un düşüncelerin o mübarek toplumun içine sızmasına fırsat verilmeyecekti.

*Bunları söylerken, şimdiye kadar, endişe duyduğum bir şey oldu: Reçetenin mahiyeti bu, yaklaşım bu, konuşma bu. Fakat acaba bizim oradaki vatandaşlarımız, mübarek vatandaşlarımız (meseleyi farklı yorumlarlar mı?) Gönlümüzün sesiyle bunu söylüyoruz; ileriye matuf seçme-seçilme gibi bir derdimiz yok bizim. Başbakanlığımızı, Cumhurbaşkanlığımızı devam ettirme gibi bir derdimiz yok. Siz onları ona katlayıp önüme getirseniz, elimin tersiyle itmezsem, ben dünyanın en alçak insanıyım!.. Öyle bir derdimiz yok. Bizim derdimiz; gönüllerin imarı.. insanın yeniden ahsen-i takvim ufkuna ulaştırılması.. insana yeniden ne mahiyette yaratıldığının hatırlatılması; o mahiyet ve donanımına ait dinamiklerin anlatılması.. ve yeniden insanın kalbinin Allah’la buluşturulması.

*İşte bunları dedim âcizane; arkadaşımızla o notları gönderdim oraya. O günkü serkar elinin tersiyle itti bunları. İtti ve aynen şöyle dedi: “Ben oraya tayin edecek insan bulamıyorum. Bir vali tayin ettim, birkaç gün sonra ‘Beni -bu bilmiyorum ne türlü yer filan- buradan al!’ falan dedi.” Bahanesi buydu.

*Şimdi âcizane bir imamın, bir vaizin, haddini bilmeyerek işin başındaki bir insana on sene evvel gönderdiği reçetenin hâsılı bu. Belki bazı maddelerini de unuttum. Bunlar on sene evvel söylenen sözler. Bilmiyorum, onlarda hala var mı bunlardan izler. Hiç zannetmiyorum, çünkü bakışlarında adamlar dümdüzler!..