Posts Tagged ‘CHP’

Bamteli: KARANLIKLARIN SUİKAST PLANLARI VE HİZMET’E KUMPAS

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Mümin, her zaman çevresine güven veren bir emniyet insanıdır; fâcir/münafık ise hayatını ayak oyunlarıyla sürdüren bir hilekârdır.

Mü’min, “yeryüzünde güvenin temsilcisi insan” demektir. Mü’min, o adını, o unvanını, Cenâb-ı Hakk’ın -sizin her zaman tekrar ededurduğunuz- 99 esmâ-i hüsnâsının içindeki el-Mü’min (celle celâluhu) isminden almıştır. O’na (celle celâluhu) ait yanıyla, “Mü’min”, emniyet ve güveni yaratan, yeryüzünde emniyet ve güven ortamı oluşturan, aynı zamanda insanları emin hale getiren demektir. İnsanlara verilen isim olarak ise, “mü’min”, inanılması gerekli olan hususlara inanan, gönlünü O’na ve O’nunla irtibatlandırması lüzumlu şeylere bağlayan ve aynı zamanda yeryüzünde hep emniyet ve güven soluklayıp duran, herkesin itimat ettiği insan manalarına gelmektedir.

Mü’min, ayak oyunu bilmez. Mü’min, hud’a bilmez. Mü’min, hile bilmez. Selâhaddin’in bir Fâtımîli hanıma sırtını dönüp “Vur bıçağı sırtıma!” dediği gibi, mü’min hep güven soluklar. Mü’min, öyle olmalıdır.

Mü’min, (hile yapmak, tuzak kurmak, pusu ile kaydırmak manalarına gelen) “mekr” ve “keyd” gibi kötülüklerden uzaktır. Bu kelimeler, Kur’an’da -adedini şu anda diyemeyeceğim, bilemeyeceğim- ama değişik yerlerde geçmektedir. Mesela; وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللهُ وَاللهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar veya öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzaklarını başlarına doluyordu. Zaten Allah’tır tuzakları boşa çıkarıp onları kuranların başlarına dolayan.” (Enfal, 8/30) إِنَّهُمْ يَكِيدُونَ كَيْدًا وَأَكِيدُ كَيْدًا “(O’nu reddedenler,) planlar yapıp tuzaklar kurmakla meşguller ama elbette Ben onların tuzaklarına mukabele eder, hilelerini başlarına dolarım.” (Târık, 86/15-16) Onlar, mekr peşine, komplo peşine, entrika peşine, ayak oyunu peşine takılıp giderler. Fakat Allah, onların o komplolarını kendi başlarına dolar, ona mukabelede bulunur. “Mekr” ve “keyd” sıfatlarını Zât-ı Ulûhiyete nispet etmeme mülahazasıyla, dilin hususiyeti olarak “mukâbele” ve “müşâkele” mevzuu… Fakat biz orada, denmesi gerekli olan şeyi daha hassas üslupla ifade ediyor, “Mekirlerini kendi başlarına, keydlerini kendi başlarına, hud’alarını kendi başlarına dolar!” diyoruz. Zât-ı Ulûhiyete saygının ifadesi…

İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve o silsileden olanlara “zeberced silsile” diyoruz. Hani Nakşî’lerde “silsile-i zeheb” var, altın silsile. Zeberced silsile de bütün enbiyâ-i izâm, asfiyâ-i kiram, mukarrabîn-i fihâm efendilerimiz. Onlar, kendilerine yapılan bir keyd, bir hile, bir hud’â karşısında kat’iyen “mukabele-i bi’l-misl”e gitmemişler; kendileri gibi davranmışlar, kendileri gibi kalmışlar, karakterlerine hep sâdık olmuşlar.

Evet, mü’min, oyuna başvurmaz. Mü’min, güven arayan insanların sığınacağı bir sığınaktır. “Nereye sığınmalıyım ben?” diye düşünenler, “Mü’min’e sığınırsam şayet, kendimi emniyet ve güven içinde hissederim!..” diyebilmelidirler.

  “Ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.”

Kur’an-ı Kerim’de, إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılığında kendilerine Cenneti vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) buyuruluyor. “İştirâ” kelimesi, değişik yerlerde, farklı şekilde kullanılıyor. Kimileri “dalalet”i, sapıklığı, hileyi peyliyor; bir yönüyle, onun müşterisi oluyorlar. Kimilerine de Allah (celle celâluhu) karşılık olarak Cenneti verip onlardan canlarını ve mallarını satın alıyor. Bu ayet-i kerimedeki “Bâ” harfi, “bâ-i mukabele” oluyor. İsterseniz -uzak bir ihtimal- şart-ı âdî planında “bâ-i sebebiye” de diyebilirsiniz; o takdirde “bu sebeple” manasına gelir. بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ Fakat “sebebiye”den ziyade “mukabele” manası daha uygun görünüyor.

Evet, “Allah (celle celâluhu), mü’minlerden nefislerini ve mallarını satın almıştır.” deniyor. Allah’ın onları satın alması demek, insanın, malını, canını, mamelekini, elinde olan her şeyi Allah yolunda harcaması demektir. Adeta, Allah (celle celâluhu) “Siz, şunu Bana verin, Ben de size şunu vereyim!” diyor.

Bakara sûre-i celilesinin de hemen başında, İsrailoğulları’na يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ “Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi hatırlayın. Ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.” (Bakara, 2/40) Burada da bir “mukabele” söz konusu. “Siz, verdiğiniz sözü yerine getirin, Ben de size öyle mukabelede bulunayım; Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim!

Siz, bir adım atarsanız, kendi çerçeveniz, kendi darlığınız, kendi iradeniz, kendi gücünüz, kendi kuvvetinize göre bir adım atmış olursunuz. Fakat kime doğru bir adım atıyorsunuz? Kimin yaklaşmasını dileyip O’na çağrıda/davette bulunuyorsunuz? (Bazı şeyleri ifade etmede zorlanıyorum, “saygısızlık olur” diye, teemmül etmeden diyemiyorum.) Neyi peylemek istiyorsunuz?!. Allah’ın rızasını, Rıdvân’ını, Cenneti, ebediyeti peyleme gibi bir şey. Siz, Allah’ın önceden size verdiği şeyleri, yine O’nun yolunda kullanırsanız, Allah (celle celaluhu) da Zâtına muvafık şekilde mukabelede bulunacaktır. Siz kendi darlığınız içinde, imkânlarınız içinde, adımlarınızın vüs’ati içinde bir adım atmış olacaksınız, bir el uzatmış olacaksınız, bir bakışta bulunmuş olacaksınız, bir kulak kabartmış olacaksınız. Fakat Semî’, Basîr, Kadîr, Muktedîr, Alîm, Mürîd olan Hazreti Allah, kendi azametine uygun bir kurbet ortaya koyacaktır, öyle bir yakınlık ortaya koyacak, öyle bir mukabelede bulunacaktır.

  “Verilir, ‘Ben âcizim, Kudret Sen’in!’ dedikçe / Veren’in şânı yüce, sen iste istedikçe!..”

Burada kesip meseleyi bir küçük menkıbe ile tavzih edeyim: Menkıbelerin aslını sorgulayabilirsiniz fakat menkıbeler ifade ettikleri manalar bakımından bazı şeylere projektör gibi ışık tutar ve onları aydınlatır: Adamın birisi, Abbâsîler döneminde Bağdat’a hükümdarı ziyarete gidiyor. Giderken de kendi bölgesinde bulunan çok kıymetli bir sudan bir testi götürmeye karar veriyor. Herhalde o su çok soğuk ve aynı zamanda koli basilinden de uzak, tertemiz. “Belki orada yoktur!” diye, Bağdat’a bir testi su ile gidiyor. Onun vereceği şey, o kadar, o kadar küçük bir şey. Hatta nehrin/Dicle’nin üzerinden geçerken “Yahu Dicle, adamların kendi yakınlarında akıyor; onların suya falan ihtiyaçları yoktur!” da demiyor; “Olsun!” diyor. O testi ile hükümdarın huzuruna varıyor. Hüsn-i kabul ile karşılanıyor, testinin suyu alınıyor. Sonra, o geriye dönmek istediğinde, hükümdar, kendine göre bir şey yapıyor, “O testiyi altın ile doldurup verin!” diyor.

Şimdi, Allah (celle celâluhu) da Kendi azametine, ulûhiyetine, rahmetinin vüs’atine ve fazlının enginliğine göre mukabelede bulunuyor. Siz, bir şey veriyorsunuz, “Ben, bunu peylemek istiyorum!” diyorsunuz; “Allah’ın rızasını, Rıdvan’ını peylemek istiyorum! Attığım adımı Cennet için atıyorum!” diyorsunuz. Allah (celle celâluhu) da “dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı onun bir saatine mukabil gelmeyen cennet hayatı”nı ve “Cennetin de bin senesinin, bir saatine mukabil gelmediği rü’yet-i Cemâl”ini lütfediyor, ihsanda bulunuyor.

O küçük menkıbede anlatılan bir testi suyun karşısında, bir testi altın; iki testi de olabilir, iki yük de olabilir, iki harâl da olabilir, iki çuval da olabilir. Kaldı ki onların imkânları da yine sınırlı; Bağdat’ta hükümdar olsa bile, imkânları sınırlıdır. Bir Melik (celle celâluhu), bir Mâlik (celle celâluhu) düşünün ki, O’nun imkânları sınırsız, nâ-mütenâhi. Dağlara “Altın olun!” dediği zaman dağlar altın olur. Öyle bir Melik’e (celle celâluhu) siz, elinizdeki küçük şeyleri veriyorsunuz… Can nedir ki, o uğurda verilmesin?!. Fuzuli’nin ifadesiyle;

“Cânı Cânân dilemiş, vermemek olmaz ey dil,

Ne nizâ eyleyelim, ol ne senindir ne benim!..”

Baştan O (celle celâluhu) vermiş onu. Şimdi onu istiyorsa, karşılığında sana öyle şeyler verecektir ki, esasen, sen utanacaksın, hicap duyacaksın; “Verdiğime bakın, bir de aldığıma bakın!” diyeceksin. Evet, siz verilene bakın!..

Elverir ki, insanlar hep o “Veren”den (celle celâluhu) verme beklesinler ve o mevzuda atılması gerekli olan adımları atmaya çalışsınlar.

“Verirler, ‘Ben âcizim, Kudret Sen’in!’ dedikçe,

Veren’in şânı yüce, sen iste istedikçe..”

Üstad Necip Fazıl’a ait. Bana kalsa, “Verirler” kelimesini “Verilir” diye değiştirirdim:

“Verilir, ‘Ben âcizim, Kudret Sen’in!’ dedikçe,

Veren’in şânı yüce, sen iste istedikçe..”

Veren’in şânı büyük, sen iste istedikçe!” diyor Hazret..

Bu açıdan, Allah yolunda, ne verilirse verilsin, insan, onun milyonlarca katıyla mukabele görür; Allah, öyle mukabelede bulunur.

  Asıl kendileri “sızmış” olan karanlık ruhlar, kara bir kadroyla, kapkara bir kısım planları sahneye koydular!..

Söz buraya kaymışken, bir hususa dikkat çekmek istiyorum:

Bir kısım kapkara ruhlar.. millet böyle kara günlerini yaşadığı zamanda.. kapkara ruhlu bir kadro ile.. kapkara bir kısım senaryolar hazırladılar.

Önce, dershanelerin kapatılması için, en masum hizmetlere “sızma” dediler. Bir vatan evladının kendi memleketinde, değişik hayatî birimlere girmesine “sızma” denmez. Osmanlıların içine sokulmuş insanların yaptığına “sızma” denir. Kendi vatanında, “yeniden millî mücadele” diyen insanlara “sızma” denmez. Vatan evladı, öyle bir organizasyon içine girebilir. Ama ülkenin mevcut anayasası var, kanunları var; o kanunlara göre hareket ederler bunlar. Devleti aşmaya çalışmazlar; devletin ortaya koyduğu kanun ve nizama göre hareket ederler ama öyle olur. “Milli Görüş Teşkilatı”; sızma mıdır bu?!. Saygısızlık olur!.. Merhum Hoca döneminde, “Akıncılar” diye bir grup oluşmuştu, ikisi arasında hafif bir vuruşma/sürtüşme de vardı. Bunlara “sızma” denmez. Hayatın her birimine girme, onların hakkıdır.

Birileri sızmış… “Âlemi nasıl bilirsin?” “Kendin gibi!..” Birileri, belli menfur ve münker düşüncelerini realize etmek için sızmış olabilirler; Devlet-i Aliyye içine sızmış olabilirler. Bunlar, kendileri gibi düşünmeyenlere de hep “sızmış” nazarıyla bakabilirler. Dolayısıyla da o dershanelere, o okullara, o üniversitelere tâ baştan karşı çıkmalarının arkasında bu saik vardı. Hatta gittikleri yerlerde o müesseselere adım atmama, âdeta onları o ülkenin insanları/idarecileri nazarında ademe mahkum etme gibi tavır ve davranışlarda bulundular. Bir yıkma cehdi, o zaman sinsiceydi, içten içe idi.

Fakat o yetmedi. Belli bir dönemde, bir kısım hırsızlıkları, bir kısım rüşvetleri ortaya saçıldı; hâlâ dünya medyasında, sosyal medyada, Twitter’da bunlar geziyor, canlılıklarını koruyor. Kendilerini derin, koyu Müslüman görüyorlardı. Bu türlü şeyler yüzlerine çarpılınca, -bir yönüyle- yalan söyledikleri ortaya çıktığı mülahazasıyla, “Bu bir darbedir!” falan dediler. İlk senaryo öyle oldu. Onunla, mübarek bir hareketi, dünya çapında bir hareketi, Devlet-i Aliyye döneminde bile reâlize edilemeyen bir hareketi karalamaya kalktılar. İçlerindeki o gaseyânı döktüler.

Fakat “17-25 Aralık” olarak bilinen o hadise de yetmedi. “15 Temmuz”da farklı bir senaryo oluşturdular; birilerini iğfal ettiler. Belki bazı gafil Müslümanlar da o işin içine girdi. Gâfil Müslümanlar!.. Doğrudan doğruya, yapılan o işin mantığına kat’iyen uygun olmayan bir senaryo idi. Dünya gülüyor buna.. ve hiç kimse böyle bir şeyin olacağına ihtimal vermiyor. Bu defa onu değerlendirdiler, darbeyi şiddetlendirdiler. Binlerce insana ve dolayısıyla da milyonlarca ferde -aynı zamanda- acı çektirdiler. Zira bir insanın içeriye atılması, bir aile demektir; belki akraba ve taallukatı da nazar-ı itibara alınınca, “aileler” demektir. Binlerce insan… Elli bin insan, yüz bin insan için bu mezâlim, bu haince planlar uygulanıyorsa şayet, milyonlarca insana zulmediliyor demektir. Bunca insandan “Hakkınızı helal edin!” deyip helallik almayınca, câmiye de gitseler, oruç da tutsalar, Cehenneme gitmeleri mukadderdir onların. -Cehennemlik, kâfir sıfatıyla muttasıf; “kâfir” demiyorum.- Çünkü bu yapılan şeyler, kâfir sıfatı, mü’minde bulunmaz böyle bir şey.

O da ayrı bir şey oldu ama o da sonra fiyasko ile neticelendi; dünya inanmıyor, ona da inanmıyor. Sonra tuttu bir “elçi senaryosu” ortaya koydular. Bir adam çıktı, bağırdı fakat onu da yine Hizmet Hareketi’ne mal etmek istediler. Adam, açıktan açığa, nispetini/aidiyetini söyledi/dillendirdi. Aidiyetini söylediği kesimin başındakiler de “O, bizdendir!” dediler. Böyle söylemelerine rağmen, o bir kısım zift cerâidi o meseleyi de yine Hizmet Hareketi’ne mal etmek suretiyle, bir de öyle bir darbe vurmak istediler. Halk nazarında, muhalif sesler de bütünüyle kesildiğinden ve doğruyu seslendirecek kimse kalmadığından dolayı, bir kısım ârâftakiler (Merhum Cemil Meriç’e ait ifadeyle “ârâftakiler”) de işin ucu kendilerine dayanacağı âna kadar onların arkasında sürüklendiler; “Aman, başımıza bir dert açarız!” falan dediler. Fakat yavaş yavaş daire genişledi, başkalarına da uzandı bu mesele.

  Öyle bir suikast ki, zahiren bazı siyasîleri ve itirafçı kılıklı müfterîleri hedefe koyacaklar fakat aslında Hizmet gönüllülerini vurmaya çalışacaklar.

O da tutmadı. Dünya, şimdi ona da gülüyor. Hatta o elçi hangi ülkeye mensup ise şayet, onlar bile inanmadılar. Onların da çok yüksek tirajlı gazetelerinde ve televizyonlarında bu mesele çok farklı şekilde değerlendirildi. Ve o münasebetle mesele Kıtmîr’e sorulduğu zaman, bir mülahazamı arz ettim; şimdi tekrar etme lüzumunu duyuyorum:

Baskı karşısında dayanamayan, immün sistemi o mevzuda zayıf olan bazı kimseler var. Hizmet’te bulunmuşlar ama işin içinden sıyrılmak için itirafçı (daha doğrusu, iftiracı) olmuşlar. Nitekim geçenlerde medyaya düştü; yukarılardan bir tanesi, bilmem şu kadar insana “Eğer siz birilerini söylerseniz, onları ele verirseniz, sizi salarım!” dediğini fakat sonra da salmadığını söyledi. Fakat onlar isimler verdiler, bir sürü isimler. Masum insanların isimlerini verdiler. Onlar da dinlenmeye alındı ve böylece yara aldılar o insanlar da; ticarî hayatlarında, iş hayatlarında, memuriyet hayatlarında yara aldılar. Böyle şeytanî mülahazalara başvuruldu.

Şimdi endişem; bu itirafçılardan, daha doğrusu iftiracılardan, bir baskı karşısında dayanamayıp, mü’min kardeşlerine itiraf adı altında böyle iftirada bulunanlardan.. bir de müfteri kalemler var, o müfteri kalemlerden bazılarına bir şey yapabilirler. Dolayısıyla da derler ki, “Bunu da Hizmet yaptı. Çünkü daha evvel içlerindeydi, ihanet ettiğinden dolayı cezalandırdılar!” Endişemi izhar ettim burada ve bu endişemi koruyorum.

Çünkü kapkara yerden gelen, kara bünyanlarda yaşayan, kapkaranlık ruhlarla meselelerini görüşen kapkara dimağların, zirveye kadar kapkara dimağların, aydın düşünmeleri, aydın şeyler ortaya koymaları mümkün değildir. Bunu da yapabilirler. Herkes bilmeli!.. Bir masumu, bir mâsuma böyle… Birini kâtil, birini maktul haline getirebilirler. Bir fâil-i meçhul ile, bir kere daha mübarek Hizmet hareketini karalamaya çalışabilirler.

Şimdi ise ayağa düşmüş bir şey var: MHP’den mi, CHP’den mi, bir insanı öldürtmek suretiyle bir de onlarda Hizmet Hareketi’ne karşı antipati uyarma… Doğrudan doğruya, karar alınmış; sadece maktulü belirleme kalmış. “Kimi yaparsak, isabetli davranmış oluruz?!. Kimi yaparsak turnayı gözünden vurmuş oluruz?!.” Maktulü belirleme mevzuu kalmış sadece. Bu da ayağa düşmüş, dillere düşmüş.

Rezaleti o kerteye getirdiler ki, artık yapılan bu rezaletleri bütün dünya tiksinti duyarak temâşâ ediyor. Bunu da yaparlar. Ve tabii orada muhalif bir ses olmadığından dolayı, o da yine etrafa zift püskürten cerâid tarafından onların arzu ve isteklerine göre değerlendirileceği için, bir de o töhmet altında bırakılacaksınız. Oysaki siz, hayatınızda, –kendimden daha emin olarak hakkınızda konuşuyorum– karıncaya bilerek basmamışsınızdır.

  Yıkılmak üzere olan bir uçurum kenarına saltanat kuranlara aldırmayın; siz Allah’a teveccüh edip Cenneti peyleyeceğiniz yolda yürümeye bakın!..

Başka söylentiler de oldu: Hapishanelere koydukları, tıka-basa doldukları o insanlar içinde, bir başkaldırma tablosu göstermek suretiyle, ateş etme, öldürme ve böylece “İşte bakın, bunlar terörist!” falan, dedirtme meseleleri, yine o kapkara iklimlerde ısrarla üzerinde durulan, konuşulan şeylerdir. Ruhlar, duygular, düşünceler kapkara olunca, haramîlik o işin kaçınılmaz yanını teşkil eder.

Bunları deme lüzumunu duydum. Beş-altı senaryo değerlendirdiler. Hepsi yalana bina edilmişti ve hepsi çökmeye mahkûmdu. أَفَمَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى تَقْوَى مِنَ اللهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ أَمْ مَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ وَاللهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Binasını, Allah’a karşı gelmekten sakınma (takva) ve Onun rızasını kazanma temelleri üzerine kuran kimse mi hayırlıdır; yoksa yapısını, yıkılmak üzere olan bir uçurum kenarına kurarak onunla beraber cehenneme yuvarlanan mı? Allah zalimler gürûhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.” (Tevbe, 9/109) Allah, bu zalim kavmi, iflah etmeyecektir.

İnanmayın; hiçbir şeylerine inanmayın onların. Çünkü yalan ile oturuyor, yalan ile kalkıyor; iftira ile oturuyor, iftira ile kalkıyor; senaryo ile oturuyor, senaryo ile kalkıyor; komplo ile oturuyor, komplo ile kalkıyor; hile ile, hud’â ile oturuyor, hile ile, hud’â ile kalkıyorlar. Akla-hayale gelmedik daha ne kötülükler irtikâp edebilirler.. irtikâp edebilir ve bunu masum bir cemaate fatura ederler.

Dünyanın değişik yerlerinde okulları kapattırmak için bütün güç ve kuvvetlerini kullanıyorlar. Elçilerini, konsoloslarını, ekstradan gönderdikleri o siyasîlerini kullanıyorlar Hizmet’i oralarda durdurmak için. Ve bir-iki yerde de kafaları karıştırdılar. Belki tehdit ettiler veya bir şey vadettiler. Vadettikleri şeyin hiçbirini de yerine getirmediler Çünkü yalana “meşrû” diyorlar.. çünkü aldatmaya “meşrû” diyorlar.. iğfâle “meşrû” diyorlar. Dolayısıyla bir sürü gayr-ı meşrû şey, meşruiyet adı/unvanı altında irtikâp ediliyor. Milletin alın teriyle kazandığı malına el koyma irtikabını, ihtilâsını, tagallübünü, tahakkümünü, tasallutunu, temellükünü yapan hayâsız insanlar, çok rahatlıkla bunları da irtikâp ederler.

Evet, böyle bilin. Âhirette bu böyle bilinecek. Allah’ın huzuruna öyle çıkacaklar; asâ gibi iki büklüm çıkacaklar. O gorilleşen insanlar, goriller olarak, kırede (maymunlar) olarak, henâzir (hınzırlar) olarak öbür tarafta haşr ü neşr edilecekler. O ayıp, onlara yeter!.. O ceza, onlara yeter!..

Siz, peylediğiniz şeyi peyleyin!.. Ne yaparlarsa yapsınlar, siz geri durmayın!.. Siz, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَالْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ  “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum, lütfet!” deyin. Siz,اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَنَفَحَاتِكَ، وَأُنْسَكَ، وَقُرْبَكَ، وَمَحَبَّتَكَ، وَعِنَايَتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنَكَ الْحَصِينَ، وَالنُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ اَللَّهُمَّ اَلْإِيمَانَ الْكَامِلَ، وَاْلإِسْلاَمَ اْلأَكْمَلَ، وَاْلإِخْلاَصَ اْلأَكْمَلَ، وَاْلإِحْسَانَ اْلأَكْمَلَ، وَالصَّدَاقَةَ الْكَامِلَةَ، وَاْلاِسْتِقَامَةَ الْكَامِلَةَ، وَالتَّوَكُّلَ التَّامَّ، وَالتَّسْلِيمَ التَّامَّ، وَالتَّفْوِيضَ التَّامَّ، وَالثِّقَةَ التَّامَّةَ * آمين “Allahım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı; ilâhî nefhalarınla, ötelerden esintilerinle gönlümüzü şâd kılmanı; dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı; vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı, hıfz u sıyanetinle korumanı, aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı; bütün düşmanlarımıza karşı bizi yardımınla destekleyip zafere ulaştırmanı diliyoruz. Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı talep ediyoruz. Allahım, bizi kâmil imana, İslam’ı mükemmel yaşamaya, her açıdan tam ve kusursuz ihlas, ihsan, sadâkat, istikamet, tevekkül, teslim, tefviz ve sikaya muvaffak kıl. Âmin.” deyin!.. Deyin ve doğru bildiğiniz yolda yürüyün!.. Zira Allah (celle celâluhu) malınızı ve canınızı peyliyor; “Bana verin, vereceğimi vereyim!” diyor.

Bamteli: İRTİDAT, DİN ŞÛRASI (!) VE HİZMET HAREKETİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  İnsanlardan bir insan ol ve kendini anlatmayı bırak; seni davranışların anlatsın!..

Hazreti Ali (kerremallahu vechehû) der ki: كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ “İnsanlar arasında insanlardan bir insan ol, kendini sadece düz bir insan kabul et!” Hatta olduğundan birkaç kademe daha aşağı in! “Galiba ben onlardan da aşağıdayım!” de; “İhtimal, onların Allah ile farklı münasebetleri var. İhtimal dipdiri geceleri var.. saatlerini eşref-i saat haline getirme gayretleri var.. gözleri uyurken dahi uyumayan kalbleri var.. dünya ve mâsivâyı ellerinin tersiyle itme ferâgati, fedakârlığı, hasbîliği var.” Âleme bakarken, böyle bakmalı; kendimize bakarken ise “Birinin himmet eli uzansa da bize, şöyle-böyle biz de kurtulsak!..” demeli.

Âleme bakarken böyle bak: “Biri bize el uzatsa, biz de kurtulsak!..” Allah’ın inayet eli, kâfi ve vâfî.. وَكَفَى بِاللهِ وَكِيلاً “Kendisine dayanılıp güvenilecek ve bütün işlerin havale edileceği (vekil) olarak Allah yeter.” (Nisa, 4/81); وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا “Bir yardımcı olarak da elbette Allah yeter!” (Nisa, 4/45) وَكَفَى اللهُ عِنَايَةً وَرِعَايَةً وَكِلاَءَةً، وَكَفَى بِالشَّفَاعَةِ نَبِيُّنَا مُحَمَّدٌ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (İnayet, riâyet ve vekâlet bakımından da Allah Teâlâ kafîdir. Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şefaati yeterlidir.) Ama kendimize bakarken, öyle bakmamız lazım.

Benim de bildiğim bazı şeyler var!”, “Ben de bazı şeyler söyleyebilirim!”, “Ben de dinlenmeliyim!..” Bu sözlerin zâhirine bakınca, kılıf düzgün gibi görünüyor fakat içte bir enaniyet hırıltısı hissediliyor. Bırak, onu halk takdir etsin. Sen, kendini anlatmayı bırak; anlatılacak yanların varsa, onu halka bırak! Onlar da yüzüne söyledikleri zaman, Hazreti Pîr gibi, “Ben, kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum.” de.

Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yanında, bir insan arkadaşını yüzüne karşı methedince, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلاَمِ الْبَشَرِ (İnsanlığın efendisinin sözü, insan sözlerinin efendisidir.) beyanı çerçevesinde buyuruyor ki: “Kardeşinin boynunu kırdın!” Belki bu tabir, Arapça’da, o dönem itibariyle “bir insanı öldürmek”ten ve “mânen mahvetmek”ten kinaye olarak kullanılıyordu.

  “Hayır, Allah’ın takdir buyurduğundadır.”

Gördüğünüz gibi “kıldan ince, kılıçtan keskin!” Ama bir kere de gönlünü O’na verdin mi, O’na dayandın mı, “yol senin, devran senin” artık!.. Önündeki o kıldan ince kılıçtan keskin “Sırat” gibi şeyler, birden bire şehrâh oluverir. Keyiflenerek, “Bu şeritten mi gitsem, bu şeritten mi gitsem, bu şeritten mi gitsem!” dersin.

İşte dünya da böyle (çayı içmeye hazırlamak gibidir); sakarini içerisine atarsınız, “tam olsun!” diye biraz da limon katarsınız. Gerçi çay tiryakileri için limon eksikliktir, çay zevkinden mahrumiyetin ifadesidir. Hangi tam zevkimiz var ki, ondaki eksiklik söz konusu olsun?!. Efendim, sakarini atarsınız içine, limonu da atarsınız; sonra onun adı “yâ nasîb!” (Yâ nasîb, Arapça’da da bir oyundur; “Belki sana çıkar, belki ona nasip olur” manasına bir çekiliş/şans oyunu.) Ya nasip olur ya da olmaz.

Dünya da böyledir; çırpınırsın, koşar durursun, tepinirsin, mahmuzlarsın bindiğin şeyi… “Hedef!” dersin, nice yüksek yerlere gözünü dikersin, “Tırmanayım!” mülahazasıyla heyecan yaşarsın… Fakat bakarsın edip eylediğin şeylerin zerresi geriye dönmüyor. “Yâ nasîb!.. Yâ nasîb!..

Şu kadar var ki, orada Allah’a teslim olursan, اَلْخَيْرُ فِيمَا قَدَّرَهُ اللهُ، اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللهُHayır, Allah’ın takdir buyurduğundadır; hayır, Allah’ın ihtiyâr ettiği şeydedir.” dersen, acılar ve zehir zemberek şeyler, birden bire şeker-şerbet halini alır. “Off!”lar, birden bire “Ohh!”lara dönüşür. Ve vicdanında âdetâ cennet demleri yaşıyor gibi olursun.

  Soru: Sözde “Din Şûrası’nda, hükûmet adına konuşan bir siyasetçi, Hizmet’i, İslâm dünyasının en çirkin ve en tehlikeli irtidat hareketi olarak gösterdi. “İrtidat” nedir? Hizmet gönüllülerinin her türlü linçe rağmen, tiranlığa/diktatörlüğe boyun eğmemesi de bir “irtidat” sayılır mı?

  Cevap: Böyle bir dırıltı karşısında, orada bulunan şöyle-böyle ilahiyat eğitimi görmüş kimseler;

  1. Şayet “irtidat”ın da manasını bilmiyorlarsa, “fırâk-ı dâlle”nin manasını bilmiyorlarsa, onların küfre ve dalâlete -ki her ikisi de dinde mel’un şeyler- delalet ettiğini bilmiyorlarsa, işgal ettikleri yerleri haksız işgal ediyorlar demektir.
  2. Bunun yanlış olduğunu bildikleri halde susuyorlarsa, birer “dilsiz şeytan” demektir onlar.
  3. Bu yalanları olduğu gibi kabul ediyorlarsa şayet… Mü’mine, “mürted” diyen, kâfir olur. Çünkü bir mümin diğerine kâfir dediğinde ikisinden biri kâfirdir; ya diyen kâfirdir veya denilen kâfirdir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte buyuruyor ki: “Herhangi bir kimse din kardeşine “kâfir” dediği zaman, ikisinden biri muhakkak kâfir demektir. Eğer hakikat onun dediği gibiyse, muhatabı kâfirdir; aksi takdirde, sözü kendi aleyhine döner, kendisi küfre düşmüş olur.”

Sizin hareketlerinizde, tavırlarınızda, davranışlarınızda, şöyle-böyle konuşup yazdığınız 50-60 eserinizde, dedikleri şeylere delalet edecek tek paragraflık bir şey varsa, siz hayâdan, izzetten, ismetten, iffetten mahrum kimselersiniz. Fakat öyle bir şey yoksa, bunu söyleyenler, hayâsız, edepsiz, iffetsiz, ondan daha aşağı “mahluk” insanlardır. Bir yönüyle Deccâl’e veya Süfyan’a uyan “Taylasanlı Horasanlılar”ın zirveleri bile söylese, o türlü sözler yine zırva, yine zırva, yine zırvadır.

  “Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!..” deyip sadece Hak rızasını tahsil yolunda koşanlara “mürted” veya “ehl-i dalalet” demek korkunç bir denaettir.

Siz bu zirvelerdeki insanların zırvalarına kulak asmayın!.. “Mürted” kim, o belli: Dünyayı esas alan mürtedler.. dini, dünya için kullanan mürtedler.. hiçbir şey yokken, filolara sahip olan mürtedler.. evlatlarına hırsızlık öğreten mürtedler… Evet, yerini belleyememişler. Din ve diyanetini dünyaya duyurmaktan başka bir şey bilmeyen, bir şey tanımayan ve Allah’tan, Peygamber’den başka gözü bir şey görmeyen insanlara “mürted” diyorlar.

Ben öyle tanıdım arkadaşlarımı: Onlar, Cenneti, hurîyi, gılmanı bile, yaptıkları şeylerde hedef haline getirmekten “şirk”ten kaçınıyor gibi kaçındılar. Çünkü maksûdun bizzat, matlûbun bi’l-istihkak; “Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah!” hakikatiyle ifade edilen o yüce hakikattir, Allah’tır; ne selvâ, ne helva.. ne bal, ne börek, ne saray… (Râbia Adeviyye validemizin şu sözüne işaret ediliyor: “Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!..” Ne kudret helvası isterim ne de bıldırcın eti; benim muradım yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın rü’yeti!..)

Sizin bu mevzuda en küçük görüneniniz, bunların onda birine tâbi olmadı; onları aklının köşesinden geçirmedi. Aklının köşesinden geçirdiyse şayet bir kıtmîr, hemen kıtmirliğini ortaya koyarak size sordu; “Acaba bu mesele ne ola?” falan dedi. Bu açıdan, kendini bilmez, densiz, bayağı o kimselerin sizlere “mürted” veya “firâk-ı dâlle” demeleri denaetin, şenaatin, fezâetin, hıyanetin, alçaklığın ve bir şey yapamama kompleksinin ifadesidir. Hayatlarında on tane insana, bizim millî değerlerimizi, tarihî mefâhirimizi, yüksek idealimizi ve din-i mübînin evrensel değerlerini anlatmaya muvaffak olamamışlardır. Aksine günümüzde olduğu gibi, o dinin dırahşan çehresini zift atarak kirletmişlerdir. Bir de yalanlarına yama yapan zift medyaları vardır ki; attıkları her yalanı imzalamaktadırlar.

Bu yalanları söyleyenlere Ziya Paşa ifadesiyle “yuf olsun!..” Duydukları halde seslerini çıkarmayanlara yuf olsun!.. Hâlâ bunları insan zannedip –değil Müslüman– arkalarından koşturanlara ve onların Müslümanlık adına bir şey vadediyor olduklarını sananlara yuf olsun!..

Dininden, millî mefkuresinden, Kitab’ından, Sünnet’inden, İcmâı’ndan, Kıyas’ından, an’anesinden, geleneğinden, örfünden, âdetinden onda bir bile fedakârlıkta bulunmayan.. ve bütün bu evrensel güzellikleri dünyaya tanıtmak için âdetâ seferberlik yapan, -günümüzün çağdaş münafıklarının hakiki mü’minlere karşı ilân-ı harp yapmaları gibi- hakkı-hakikati bütün insanlığa duyurma, güneşin doğup-battığı her yere ulaştırma adına seferberlik ilan etmiş bulunan insanlara iftira ediyorlar.

O fedakâr insanlar ki, dövene elsiz, sövene dilsiz, kıranlara da gönülsüz. Benim kırılmamı nazar-ı itibara almayın; kimse kırılmıyor. O densizlerin sözleri karşısında kimse eğilmiyor, kimse hicap duymuyor, kimse üzülmüyor, kimse müteessir olmuyor; herkes yoluna devam ediyor. Çünkü Hizmet gönüllüleri din-i Mübin-i İslam’ın değerlerini ve evrensel değerleri temsil ediyorlar; tarihimizden süzülüp gelen ve temel kıstaslarımız itibariyle regülasyona tâbi tutulan, böylece bize mal olarak değerlerimiz içinde yerini alan an’anelerimizi ve geleneklerimizi dünyaya taşıyorlar. Yüzümüzü kızartacak hiçbir şey yok bunların içinde. Binaenaleyh, bunları dünyaya duyurmak için dört bir yana seferberlik ilan etmiş insanlara karşı, yerinde “firak-ı dâlle”, yerinde “mürted!” diyen kimseler, Anadolu insanı değildirler.

  Dün alkışlayıp takdir ederken mübalağa yapıyor ve bir çeşit şirke giriyorlardı; bugün de yıllar sonra döneklik yapıp “terör örgütü” derken ayrı bir dalalet sergiliyorlar.

Din Şurası’nda konuşuyor. Ona “şûrâ” yerine, bence “şirretlik toplantısı” denmeliydi. Din adına şirretlik topluluğunda bir siyasetçi konuşuyor. “Siyaset” idare etmek demektir; esasen idareden âciz, zavallı, kem talih, bahtsız, kabrini kirletmiş, berzahını kirletmiş bir talihsiz… Hizmet Hareketi’ni, İslam Dünyası’nın en çirkin, en tehlikeli irtidat hareketi olarak gösteriyor!

Otuz seneden beri takdir ediyorlardı; Türkçe Olimpiyatları’nda, Pensilvanya’ya da selam gönderip “Milletimiz ona karşı medyuniyet duyuyor. Milletimizin adını, nâmını, nişânını dünyanın dört bir yanına duyurdu!..” derken mübalağa yapıyorlardı. O zaman farklı bir şirkle, âlî bir heyetin hizmetine ve himmetine Allah’ın lütfu şeklinde tecelli eden şeyleri bir şahsa mal ediyor ve “müşrik” oluyorlardı. Evet, alkışlarken öyle müşrik oluyorlardı. Sonra, otuz sene sonra, birden bire döneklik yapıyorlar; âlemin takdir ettiği, cihanın bağrını açtığı ve alkışla karşıladığı hizmetleri yok etmeye çalışıyorlar. Aleyhinde uğraştıkları bu dönemde bile on beş tane yeni okul açma imkânı veriliyor. Otuz senedir dünya insanı sanki aklını peynirle yemiş?!. Nasıl bir ortak payda ve insanlık adına nasıl bir şey ise, bir sürü farklı farklı kültürden o kadar insan, bunların hepsi ayrı ayrı düşündükleri halde, “Aman, olsun bu!” diyorlar, “Aman olsun!..” Fakat şimdi Türkiye’de bunu karalamak için şûralar tertip ediliyor. Allah adına, Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enam adına, din adına, iman adına çok önemli bir mesajı, hem de Efendimiz’in “Götürün!” deyip emanet ettiği bir mesajı duyurma hareketine “terör örgütü” demek için toplantılar düzenleniyor.

Evet, “Benim nâmım, güneşin doğup battığı her yere gidecektir!” buyuruyor Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem). Hadislerde, “Hiç şüphe yok ki, bu din gece ve gündüzün yaşandığı her yere ulaşacaktır; Allah (celle celaluhu) yeryüzünde kerpiç, tuğla benzeri bir malzemeyle yapılmış her eve ve deve tüyü, keçi kılı, koyun yünü cinsinden örülmüş her çadıra bu dini girdirecektir.” deniyor. Ne var ki, bunlar, onun binde birine götüremediler onu. Binde dokuz yüz doksan dokuzuna götüren insanlara “mürted” deme meselesi, öyle korkunç bir irtidat mülahazasıdır ki -hafizanallah- eşi-benzeri olamaz.

Maalesef, birileri yukarıdan bazı şeyleri dikte edince, akıllarını ceplerine koymuş halayıklar da aynı şeyleri seslendiriyorlar. Kur’an-ı Kerim, Firavun ve kavmini bu hususa misal sadedinde anlatır. فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَO halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi.” (Zuhruf, 43/54) Firavun, kavmini hafife aldı; kast sistemine göre, “Sizler, âdî mahlûklarsınız!” dedi. Arz etmiştim bir kere: Firavun, “Sokağın birisinde koyun olun, meleyin! Birisinde inek olun, böğürün! Birisinde at olun, kişneyin! Birisinde merkûp olun, anırın!” diye emrediyor. Hemen dediği her şeyi yapıyorlar. Şeytan geldiğinde, o manzara karşısında hayrete varıyor; “Yahu Amnofis, nedir bu hal böyle?” diyor. O şöyle cevap veriyor: “İdare ettiğim, arkamdan sürüklediğim varlıklar bunlar. Dediğim her şeyi rahatlıkla yaptırtıyorum. Cebrail hakkında bile çirkin bir lafta bulunduğum zaman, hemen söylerler bunlar. Ama senelerden beri uğraşıyorum, Harun ile Musa’ya sözümü dinlettiremedim!” Harun ve Musa hazretlerinin yolunda mı olmak istersiniz, yoksa bir kısım ferâinenin, Haccac’ların, Yezid’lerin, Rommel’lerin, Stalin’lerin, Lenin’lerin yolunda mı olmak istersiniz?!.

  Mutlak biat etmeyenlere “Yâ bizdensiniz ya da mürtedsiniz, firak-ı dâlledensiniz, hâinsiniz, terör örgütüsünüz, paralelsiniz!” deyip duruyorlar.

Onca hakarete maruz kaldığınız halde, hâlâ durduğunuz yerde sabitkadem durmanız gösteriyor ki, onların size yol değiştirtmeleri mümkün değil. Çünkü öyle bir şehrah bulmuşsunuz ki, tâ bidayetinde ifade edildiği gibi, elli tane şeridi kendi hesabınıza kullanıyorsunuz. Ve diğer meşreplere karşı saygılısınız tepeden tırnağa. Kendi meslek, yol ve yönteminize, kendi dininize ve dinî değerlerinize dair mülahazalarınız burnunuzun kemiklerini sızlatacak mahiyette. Aynı zamanda, kendi değerlerinize delice bağlı olmanız, başkalarına karşı saygısızlığı gerektirmiyor. Siz, onlara karşı da derin bir saygı içindesiniz. Böylece yürüdüğünüz güzergâh emniyetini sağlama almış oluyor ve bir şerit yerine elli tane şeridi kullanıyorsunuz.

Kendi yollarını daraltanlar ise, önlerinde mutlak bağlılık sergilemeyenlere “Yâ bizdensiniz ya da mürtedsiniz, firak-ı dâlledensiniz, hâinsiniz, terör örgütüsünüz, paralelsiniz!” deyip duruyorlar. Oysa bu safsatalar, sadece şeytanın ilhamıyla veya vesvesesiyle söylenecek sözlerdir. Ayet-i kerimede buyurulduğu üzere, وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا “İşte, (tekvinî kanunlarımız çerçevesinde) her peygamberin karşısında insan ve cin şeytanlarından oluşan bir düşman şebeke var etmişizdir: Birbirlerine tamamen aldanıştan ibaret yaldızlı sözler fısıldayıp telkinde bulunurlar.”(En’am, 6/112) Kur’an-ı Kerim ferman ediyor: İnsî ve cinnî şeytanlar, teşvik maksadıyla, birbirlerine birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler.

İşte bir ahmağın mü’minlere “mürted” demesi de bu türdendir. Oradaki diğer ahmaklar da, bilmiyorum, eğer “hayır” demedilerse, âhiretlerini mahvettiler ve hepsi, o gayyaya yuvarlandılar. Tasvip etmedikleri halde sessiz kaldılarsa, dilsiz şeytan kesildiler. Yok, protesto ederek kalkıp gittilerse, insanca davrandılar, insanlıklarını korudular; Allah (celle celâluhu) ile münasebetlerine karşı saygılı olmaya çalıştılar, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı saygılı olmaya çalıştılar.

Bu Hizmet, bu Hareket bilerek -Allah’ın izni ve inayetiyle- dalaletin onda birini irtikâp etmemiştir; kat’iyyen ve kâtibeten “irtidat”ın onda birine tenezzül etmemiştir. Biraz evvel bahsettiğim mülahazalara bağlayın: “Acaba, Cennet dendiği zaman gönlümü huriye, gılmana, çaya, ırmağa bağlarsam, Zât-ı Uluhiyet’e bağlı Tevhid mülahazamda hata etmiş olur muyum?” mülahazası içinde yaşayan insanlara, bu türlü bir isnatta bulunma, onu söyleyeni çoktan insanlıktan çıkarmış olur. Şeklen, sûreten insan…

  “Size tavsiyem, mukabele-i bi’l-misil hakkınızı kullanmayın; her şeye rağmen sabredin ve sadece tekfirden değil kötü sözün en küçüğünden uzak durmaya çalışın!..”

Her şeye rağmen, siz sabretmelisiniz. Çünkü Cenâb-ı Hak, buyuruyor ki: وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun. Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126)

Mukâbele-i bi’l-misil” sizin hakkınız olsa bile, sabır daha hayırlıdır. En azından sözle -bağışlayın- “it” diyene “it” deseniz, “terörist” diyene “terörist” deseniz, “paralel” diyene “paralel” deseniz; bu, hakkınız olabilir. Fakat Kur’an’ın ifadesiyle, “Size tavsiyem, bu hakkınızı da kullanmayın!.وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَDişinizi sıkar, katlanırsanız, kuşkusuz bu daha hayırlıdır.

Sabır, aynı zamanda, çölde zehir-zemberek bir otun adıdır; kelime de ondan alınmıştır. O zehir-zemberek şeyi yudumlayın. Mebde itibariyle zehir-zemberek bir şey, müntehâ itibariyle de şeker-şerbet bir şey varsa, o da sabırdır! Katlanın onlara; sonra bekleyin Cenâb-ı Hakk’ın hakiki mü’minlere vâdettiği şeyleri!.. O (celle celâluhu), hiçbir devirde hakiki mü’minleri, yüce mefkûrelerini bayrak gibi dört bir yanda dalgalandırmaya kendisini adamış insanları yolda bırakmamış; zâlimlere, kâfirlere, fâsıklara, hâinlere ezdirmemiştir. Muvakkat bir imtihan, arınmaları içindir; Enbiyâ-ı izâm onu çekmişse, o, onlar için de gereklidir.

  Ezher Üniversitesi’nde “Sonsuz Nur”u Ders Kitabı Olarak Okutan Âlimin Hizmet Hakkındaki Çarpıtmalara Dair Verdiği Bir Misal

Fethi Hicâzî, büyük Arap âlimi, birilerinin hakkında tenkitler hazırladığı “en-Nuru’l-Hâlid”i (Sonsuz Nur kitabını) Ezher Üniversitesi’nde ders olarak takrir ediyormuş. Geçen gün, onu eline alarak veya onların çıkardıkları şeyleri eline alarak, bir kısım densiz insanların uydurma ortaya attıkları, sizin hakkınızda söylenen nâ-sezâ, nâ-becâ şeylere cevap veriyor. Bir yabancı.. bilen, kitap okuyan birisi.. kitâbî, kitaptan haberi olan birisi.. okuduğu şeyleri sırtında “şey” gibi taşımış değil; okumuş, okuduğunu anlamış ve “Elimden bırakmıyorum!” demiş.

Orada hoş bir misal verdi: Dedi ki: Böyle cümleleri sağından-solundan keser, biçer, yarısını söyler, yarısını söylemezseniz şayet, kendiniz komik duruma düşersiniz. Mesela, Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor: فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَYuf olsun, veyl olsun o namaz kılanlara!..” (Mâûn, 107/4) Şimdi meseleyi burada bıraktığınız zaman, “Namaz kılanlara veyl olsun!” Ama arkasını kesiyorsunuz. Devamında الَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلاَتِهِمْ سَاهُونَ الَّذِينَ هُمْ يُرَاءُونَ  “Namazlarını, namaz gibi kılmıyorlar; sehv ile, gafletle, uyuyarak, aradan çıkarma nev’inden, âlem görsün diye… İşte yuf olsun bunlara, veyl olsun bunlara; Cehennemin en derin deresi mekan olsun bunlara!..” (Mâûn, 107/5-6) deniyor.

Bir sözü, bir cümleyi başından sonundan bir parça kopardığınızda aynı şey olur. Türk toplumunda yaygınca benzer bir vakıa vardır; bir hadise, bütün âlemin vird-i zebanıdır: Bir laubaliye demişler ki, “Niye namaz kılmıyorsun?!.” Cevap vermiş: “Ee niye kılayım ki?!. Cenâb-ı Hak, Kur’an’da buyuruyor ki: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَقْرَبُوا الصَّلاَةَ “Ey iman edenler, zinhar, namaza yaklaşmayın!..” (Nisâ, 4/43) (Efendim, bir de “len” ile deseydi, لَنْ تَقْرَبُوا الصَّلاَةَ “Asla, zinhar, ebediyyü’l-ebed namaza yaklaşmayın!”) “Ee onun gerisi de var!” diyorlar: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَقْرَبُوا الصَّلاَةَ وَأَنْتُمْ سُكَارَى حَتَّى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلاَ جُنُبًا إِلاَّ عَابِرِي سَبِيلٍ حَتَّى تَغْتَسِلُوا “Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye, cünüp iken de -yoldan geçmeniz dışında- gusledinceye kadar mescide yaklaşmayın.” (Nisâ, 4/43) Aklınız başınızda değilse, sarhoş iseniz, kendinizi uyuşturmuş iseniz, namaza öyle yaklaşmayın! Namaz, Allah’a karşı şuurun remzi bir ibadettir. Namazlaşarak yapıldığı zaman ibadet olur. “El-pençe divan durma”nın bir manası vardır; “rükû”nun bir manası vardır; “kavme”nin bir manası vardır; “secde”ye kapanmanın bir manası, “ka’de”nin bir manası, “teşehhüd”ün bir manası vardır.. ve “teşehhüd”le âdetâ bir insan, namazını, miracın noktalanması gibi noktalar. “Namaz, mü’minin miracıdır, nurudur / Sefine-i dini, namaz yürütür.” İşte böyle… “Namazı öyle bil ki, o, mü’minin miracıdır!” diyor İmam Rabbânî Hazretleri. Ama لاَ تَقْرَبُوا الصَّلاَةَ deyince, “Ee gerisi yok mu bunun?!” diyorlar, وَأَنْتُمْ سُكَارَى ve devamını hatırlatıyorlar; o zaman laubali adam, “Hafız değilim!” diyor.

  Sağından Solundan Kesilen Cümleler ve Algı Operasyonları

Bir kısım cerâid-i zift de meseleleri ele alırken aynı şekilde davranıyorlar. Tabii baştakiler de öyle istediklerinden dolayı rahat hareket ediyorlar. Dünkü misalde geçtiği gibi, “yamacılar” öyle yapınca, dolayısıyla yalancılar da cesaret aldıkça alıyor; attıkça atıyor, tuttukça tutuyorlar. Fakat hiç birinin ne tutulur yanı var, ne değerlendirilir yanı var.

Size bir de Kıtmir’in başından geçmiş bir vakıayı anlatayım. Siz o zaman medyayı takip ediyorduysanız şayet, muttali olmuşsunuzdur. Bundan yirmi sene evveldi. Türkiye’de hangi parti olursa olsun, uluorta “Falan mü’mindir, falan kâfirdir!” demeye kimsenin hakkı yok. Fakat belli bir zümreye o gün bazılarınca öyle deniyordu; belki hâlâ bugün “siyasî İslamiyet” diyenler, onlara öyle bakıyor; miting konuşmalarında da öyle diyorlar. Oysaki içlerinde dünya kadar dine, imana inanan insan da vardır. İşte bu mülahazaları nazar-ı itibara alarak, Fakir, meseleyi ifade ederken -hususi bir sohbetti, belki bu kadar insan vardı- dedim ki: “Arkadaş! çok dikkat edin!..Halk Parti kâfirdir!’ diyemezsiniz, diyemezsiniz, diyemezsiniz!..” Efendim, “diyemezsiniz!” kelimelerini silince ne kalıyor geriye “Halk Parti kâfirdir!” O zaman malum bir medya bu meseleyi serlevha olarak manşet yaptılar gazetelerinde.

Her zaman olmuştur, başıma gelmiş bir şey.. o zatların başına gelmiş bir şey.. o zatın dediği gibi bir şey… Ve bugün de kendilerini İlahiyatçı gören bir kısım insanlar, meseleleri siyakından-sibakından kopararak, müstetbeâtü’t-terâkibi görmezlikten gelerek, umum mevzua mahrutî bir bakışla bakmadan, sadece bir kelimeyi alıp onunla bir kesimi, bir çevreyi karalıyorlar. Dininden başka bir şey düşünmeyen, dine hizmete, mefkûresine hizmete, Anadolu insanı olma mefkûresine hizmete kendini adamış ruhlara iftira ediyorlar.

Antrparantez; yaptığı hizmetleri belli çıkarlara bağlayan insanlar, kat’iyyen samimi değildirler. Yaptıkları hizmetlerle villalar, yalılar, filolar elde ediyorlarsa… Bir dönemde bir meşhurun, ma’lumun, marufun, kutsalın (!) mırıldandığı gibi: “Hırsızlık, babadan oğula intikal eder!..” Ee birileri villalar, yalılar peşinden koşarsa, sulbünden gelen kimseler de onun genlerini taşıdıklarından dolayı, filolar edinirler haliyle; belki uluslararası filolar edinmeyi düşünürler. Çok doğru söylemiş, “sadaka!..” Babadan oğula hırsızlık, haramilik, eşkıyalık, irtişa, irtikâp, ihtilas intikal eder; o haramî ise şayet, öbürleri de kırk haramîler olur; çevresi, mâbeyn-i hümayunu, mele’si, bir yönüyle, kırk haramîler olur.

Evet… Böyle sağından-solundan kesmek suretiyle, meseleleri farklı şekilde kompoze etme, zannediyorum, çok yakın bir gelecekte, bu işi yapanları, aklı başında insanlar nazarında gülünç duruma düşürecektir. Çoklarının önüne kameralar konacak ve onlara mikrofonlar uzatılacak; hissiyatları mülahazaları alınacak. Bilmiyorum, bugün bu türlü komploları hazırlayan ve bazı kimseleri itibarsızlaştırmak için ellerinden gelen her türlü yalanı söyleyen Makyavelistler, haya hislerini yitirmemişlerse, o zaman ne yapacaklar?! Ama hayâ hissini yitirmişlerse, “Ee ne yapalım, dünya bunun böyle olmasını istiyordu!” falan diyecekler. Zannediyorum, çoğu da böyle diyecektir.

  Ali Bulaç Bey’in Tercihi ve “Her yanı canavar sarmış, bu ne müthiş bir hâl!..”

Ali Bulaç’a Cenâb-ı Hak uzun ömür, âfiyet-i dâime ihsan eylesin. Bir ilim adamıdır, iyi bir sosyologdur, Arapçayı anadili gibi bildiğinden dolayı tefsir mahiyetinde bir de meal yazmıştır. Öteden beri yazdığı yazıların hepsinde iffet âbidesi; yazdıklarına iffet adına kompoze edilmiş şeyler nazarıyla bakabilirsiniz. Seve seve okuyacağınız yazılar yazmış. Bu dönemde içeriye (hapishaneye) girmiş. Kırk haramîlerden birileri, SS’lerden bir tanesi gitmiş ona demiş ki, “Yahu ne diye buraya geldin girdin? Sen de o göbekli adam gibi deseydin, bunlara sövseydin ve falancanın yanında yerini alsaydın, hiç buraya girmeyecektin. Bak, adam ne güzel, gül gibi; -efendim- oradan alıyordu 1000, buradan alıyor 10 bin; böyle, gül gibi yaşıyor işte!..

Doğru, dünyaya tapanlar için, ahirete inanmayanlar için, “Allah!” dedikleri zaman bile içlerini yansıtmayan sözlerle yalan söyleyenler için… Hani bir Türk atasözü vardır: “Bir ‘Allah’ dediğine inan!” Bunların öyle dediğine de inanmayın “Alla!” diyorlardır onlar. İnanmayın kat’iyyen. “Namaz!” dedikleri zaman, başka bir şey kastediyorlardır. Çünkü genleri -bir yönüyle- yalana, iftiraya, tezvire, hıyanete kilitlenmiş gibi insanlar bunlar. O (Ali Bulaç) babayiğitlik yapmış, orada medrese-i Yusufiye’yi tercih etmiş; diğeri ahiretini karartmış, dünya adına halayıklığı, kapıkulu olmayı tercih etmiş.

Evet, Cenâb-ı Hak, sizi korudu; arkadaşlarınızı korudu. Bir imtihan verdiniz; çürükler döküldüler. Var ya cevizin, fındığın çürüğü; çürükler döküldüler. “İtiraf” mahiyetinde iftiralarda bulundular; işin içinden sıyrılmak, şirin görünmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

“Her yanı canavar sarmış, bu ne müthiş bir hâl / Sana kalsa, yaşamak, muhallerden de muhal!

Kim bilir, belki gelir sürprizden bir inâyet / Zevâl bulur bir bir her türlü menfî, ihtimal!..”

Ben demedim, makine söyledi. İşte böyle; canavarlar orada zavallı bir kuzunun etrafını sarmışlar. Öyle kuzu kuzu davranan insanlar ki, arı ölmüş, ağlamışlar; karıncaya basmamak için dikkatli yürümüşler; sağlarına-sollarına bakmamışlar. Hapishanede iken bir fare orada can çekişiyor gibi olmuş, onu hemen bir kesenin içine koymuşlar medrese-i Yusufiyedekiler; oradaki SS’lere götürmüşler; demişler ki “Bu fare ölecek; dışarı koyarsanız, kendi tabiatına uygun bir zemini bulunca belki hareket eder!” Fareye karşı bu kadar şefkatli davranan insanlara, “terör örgütü” demek ve elli türlü yalan ile, tezvir ile, iftira ile, isnad ile bir kısım zift cerâidini de bu istikamette kullanmak büyük bir iftira ve zulümdür. “Terör örgütü” bühtanı dünyada tutmayacak, elli defa atsalar iz bırakmayacak öyle kuyruklu bir yalan ki, azıcık inançları var idiyse, ahiretlerini yıktılar.

Ve dünyanın da onlara kalacağına ihtimal vermiyorum. Yarın başka biri gelir onların yerine, o da onlara aynısını yapar. اَلظَّالِمُ سَيْفُ اللهِ، يَنْتَقِمُ بِهِ اللهُ، ثُمَّ يُنْتَقَمُ مِنْهُ Zâlim, Allah’ın kılıcıdır!.. O kılıç, bugün sizin başınızda kavisler çiziyor; yarın bir başkasının elinde onların tepelerinde kavisler çizer. Dolayısıyla kararttıkları âhiretin yanında, imanın yanında, İslam’ın yanında, ihsanın yanında, ihlasın yanında, aşk u iştiyakın yanında, dünyalarını da karartmış olurlar. “Allah, imhâl eder, ihmâl etmez”; mehil üstüne mehil verir tâ âhirette mazeret beyan etmesinler! Hiçbir münafık, ilelebet pâyidar olmamıştır. Vesselam…