Posts Tagged ‘cebr-i lutfî’

Bamteli: ÂHİRETİN İNŞÂSI VE “HEPSİ ALLAH’A EMANET!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Dil, gönle tercüman olduğu sürece kıymetlidir; şayet o, kalbden kopmuş ise, kurumaya istihkak kesbetmiş demektir.

“Gönül Seni bulmuş ise / Başkasını arar mı hiç?!. / Ateşine yanmış ise / Başka nâra yanar mı hiç?!.” İslam dünyasının derdi, O’nu (celle celâluhu) bulmuş gibi göründükleri halde, O’ndan (celle celâluhu) uzak bulunmaları… Dillerde vird-i zebân fakat esas “dil” olan gönüller, O’na (celle celâluhu) karşı ebkem.. gönül dili yok.. içten yöneliş, bütünüyle “Yok!” demeyeyim, “Zayıf!” diyeyim, “Yetersiz!” diyeyim.. bilgiler, “marifet”e dönüşmüyor.. marifet, “muhabbet” ile taçlandırılmıyor.. muhabbet “aşk u iştiyak” yolunu göstermiyor.. sadece sözler ile onun yolunda emeklemeler yaşanıyor.. düşe-kalka bir hayat!.. Herkes için olmasa bile, geceler çokları için zifiri karanlık. Geceleri derinlemesine ihya eden insanlar vardır içinizde; gecenin üçte birini, üçte ikisini, başını yere koyup sızlayarak geçiren insan sayısı az değildir. Fakat genele bakınca, meselenin çok yavaş gittiğinde şüphe yok, emeklediğinde şüphe yok!..

Evet, kalb/latîfe-i Rabbâniye, suskun; o susunca, bütün söz, şu iki dudak ve dile kalıyor. O da “dil” (gönül), bu da “dil” (lisan); o “dil” (gönül) susunca, diğeri “Galiba sıra bana geldi!” diye, önüne gelen her lakırdıyı ediyor. Onun içine “yalan” da giriyor, “tezvîr” de giriyor, “iftira” da giriyor, “isnad” da giriyor, “lağviyât” da giriyor, “lehviyât” da giriyor, “batılı tasvir” de giriyor, “fuzûliyât” da giriyor; giren girene, boş buldukları için. Kumandayı lisan ele alınca; esas dil/gönül susunca, “latife-i Rabbâniye” susunca, kalb dilsizleşince, “şuur” ve “his” meflûç hale gelince, heyecan-ı insaniye ölünce, aşk u heyecan felç olunca, meydan kalıyor iki dudak arasındaki “dil”e; o da önüne gelen her şeyi mırıldanıyor.

Ona “mırıldanma” denir, levsiyât neşreden gazeteler gibi, mecmualar gibi ve onları o hale getiren kirli düşünceler gibi, kirli kalemler gibi, şimdi kirli tuşlar gibi, kirli İnternet gibi, kirli telefonlar gibi; kirli hepsi… Ve hiçbirinin içinde kalb yok; sadece gevezeliğe açık, bütün potansiyeli ve imkânları ile gevezeliğe açık iki dudak arasındaki “dil” var. Kuruyası dil!.. İçeriden gelen şeyleri -şayet- seslendirmiyorsa, o, kurumayı hak ediyor demektir, kurumaya istihkakı var demektir. Ne yazık ki, “Ben Müslümanım!” deyip, günde beş defa O’na (celle celâluhu) karşı arz-ı ubudiyetini ortaya koymak üzere, mabede/secdegâha/namazgâha koşan, başını yerlere koyan, alnını yerlere süren, iki büklüm olan insanlar, böyle boş iseler şayet, bunların âleme verecekleri de çok fazla bir şey yoktur.

Oysa hep ümit ile yaşadık; belli bir kesimin bu duyguyu, bu düşünceyi canlandıracağı, bir yönüyle, hayata mal edeceği ümidi ve mülahazasıyla yaşadık. Bir yerde, bu “örnek oluşum”, imrendirici bir hüviyet, bir desen, bir şive kazanınca, o ses, o soluk ve o mûsikînin başkalarını da cezbedeceği ve celbedeceği ümidini yaşadık; Allah (celle celâluhu), o mevzuda inkisâra uğratmasın! Mebdei, oldu meselenin, belki… Belki de yanılıyor ve hüsnüzanlarımıza yenik düşüyoruz. Belki de şu anda çekilen şeyler, maruz kaldığımız şeyler birer şefkat tokadı mahiyetinde!..

   İnsan dünyadaki her fiil, amel, tavır ve davranışıyla ahiretini ve öteye ait âbidesini inşâ etmektedir!..

Evet, belki de bir kısım zalimlerin, cebbârların, hattârların, fâsıkların, müfsidlerin eliyle maruz kalınan şeyler, Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) ihsan ettiği konum ve durumun hakkı, hakkıyla yerine getirilmediğinden dolayı birer şefkat tokadı mahiyetinde: “Aklınızı başınıza alın! Siz, başka bir âlem için varsınız. Öbür âlemdeki şekillenmeleriniz, buradaki tavır ve davranışlarınızla olacak. Bir eğitim gibi bir şeydir bu; namazınız öyle, orucunuz öyle, haccınız öyle, kalbiniz öyle, diliniz öyle… Burada yaptığınız bu şeylerle, siz, bir yönüyle kendi ruh âbidenizi inşâ ediyorsunuz. Tabir-i diğerle, öbür taraftaki âbidenizi ihya ediyorsunuz!..”

Burada yapılan her şey, -bir yönüyle- öbür tarafta var olunması gerekli olduğu şekilde var olma yolunda yapılması icap eden şeylerdir. Tohum atma gibi, onun başağa yürümesi gibi, sonra çevrenin tımar edilmesi gibi, onun suya kavuşturulması gibi, güneş ile münasebetinin sağlanması gibi, karbondioksit almasının sağlanması gibi, oksijen atmasının sağlanması gibi… Her neye muhtaç ise şayet, onları yapmak suretiyle, esasen öbür âleme göre bir şekillenme oluyor. Ubudiyet, Allah’a kulluk, öbür âleme göre şekillenmenin temrinleridir. Âdeta insan burada, öbür âlemde nasıl olacaksa, ona göre kendini rehabilite ediyor ve öbür tarafta da burada yaptığı şeylere göre şekil alıyor. Kimisi Araf’ta kalıyor. Kimisi de maymunlar, hınzırlar, domuzlar gibi Cehennem’e yuvarlanıyor; çünkü o orada, buradaki şekli almış oluyor: كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ “…Onlara ‘Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!’ dedik.” (Bakara, 2/65)

Bu açıdan da insanın, sadece dünyayı “mezraatü’l-âhire” bilmesi, dünyayı “ahiretin mezraası” olarak görmesi değil, esasen kendisini de o mezraada bir unsur olarak görmesi çok önemlidir. Kendisini tımar etmesi, istemediği halde etrafında sürekli oluşan/gelişen dikenleri bir bir söküp atması, oranın gül bahçesi haline gelebilmesi için ona göre bir gayret sarf etmesi mühimdir. Zira, gül bahçesi olması lazım ki, etraf gül kokularıyla, ıtır ile üfül üfül koksun ve bülbüller o kokuya koşsun, yapraklara konsun, orada şakısın dursun!.. İnsan, burada kendisini ona göre hazırlarsa, bütün benliğiyle.. bütün benliğiyle dünyada “âhiret insanı” olursa.. bütün benliğiyle o istikametteki donanım için yatar-kalkarsa, koşturur durursa, emekleme değil.. takılıp yollarda kalmazsa ve meseleyi inkıtaa uğratmazsa buna muvaffak olur.

   “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana ve bir ân-ı seyyale vücûd-u münevver, milyon sene bir vücûd-u ebtere müreccahtır.”

Antrparantez şu hususu da arz etmek istiyorum: Bazen çok az zamanda çok hâlisâne yapılan şeyler, çok uzun zamanda yapılan şeylere tekâbül edebilir. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” Bazen insan öyle bir şey yapar ki!.. Hani mahşeri anlatan hadislerde görüyorsunuz: Orada bir kul, dönüp geriye bakıyor, “Cehennem’e götürün!” hitabı karşısında. Cenâb-ı Hak nida buyuruyor: “Sorun kuluma, niye geriye baktı?” Soruyorlar; “Ben, Zât-ı Ulûhiyet hakkında hiç böyle düşünmemiştim; hep hüsnüzan beslemiştim!” diyor. “Ben, hüsnüzannında kulumu yalancı çıkarmam!” buyuruyor Cenâb-ı Hak (celle celâluhu). Kim bilir, o kul bir zamanlar önemli bir şey yapmıştır, öyle derince bir şey yapmıştır ki, şart-ı âdî planında, öyle bir gönül ortaya koymuştur ki, kalbini öyle bir seslendirmiştir ki, belli bir dönemde!.. Sonra düşe-kalka yaşamıştır, bataklıklara girmiştir; fakat o “nüve” ölmemiştir bir yönüyle. İşte o yönüyle orada/mahşerde bir ümit halinde kendisini hissettirince, Cenâb-ı Hakk’a karşı da seslendirmiştir o ümidi. O’nun (celle celâluhu) konuşturmasıyla konuşur, öyle konuşmuştur; O (celle celâluhu) da o konuşmaya cevap vermiştir: “Döndürün kulumu, Cennet’e götürün!” demiştir.

Bir başkası ak saçı-sakalıyla mahşerde hesaba çekilir. Cenâb-ı Hak, “Niçin şu günahları işledin?” diye sorar. O da inkâra saparak günah işlemediğini söyler. Bunun üzerine Hazreti Erhamürrâhimîn, “Öyle ise onu Cennet’e götürün.” buyurur. Bu defa da melekler istifsar ederek, “Yâ Rab, bu insanın şu günahları işlediğini siz biliyorsunuz!” derler. Allah da onlara, “Evet öyledir ama ümmet-i Muhammed’den biri olarak ağaran saçına-sakalına baktım; ayıbını yüzüne vurmaya hayâ ettim.” der. Evet, o da kurtulur zira bir zaman yapmıştır -şart-ı adi planında- bir şey. Öyle bir şey yapmıştır ki, zerre kadardır fakat bir yönüyle batmanlara tereccüh edecek mahiyettedir. Evet bu, antrparantez idi.

Onun için ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücûd-u münevver, milyon sene bir vücûd-u ebtere müreccahtır.” Bazen, çok küçük şeyler büyük ehemmiyeti haiz olur. Bir dakika şuurlu olarak yaşama.. tam O’nu (celle celâluhu) görüyor gibi yaşama.. görülüyor olma mülahazasında durma ve onu bir rasathane gibi kullanma.. “Tam görüyorum; her şeyde O’nu müşahede ediyorum. O’nu müşahede etmediğim hiçbir ayna yok. Hatta kendim, aynanın karşısına dikilince, kendimi O’nu (celle celâluhu) aksettiren bir ayna gibi görüyorum!” İşte böyle bir mülahaza…

Hâşâ, O (celle celâluhu) ne cisimdir, ne cevherdir, ne arazdır, ne mütehayyizdir; “Yemez-içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.” Fakat sen, bir aynasın!.. “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicâb et!” Kalbini temiz tuttuğun zaman, Sultan (celle celâluhu) tecelli eder oraya; orası, O’nun (celle celâluhu) tecelligâhı olur; sürekli tayf tayf üstüne, ışık hüzmeleri yağar oraya. Sen, O’ndan (celle celâluhu) gelen o ışıklar içinde hayatını hep böyle projektörlerin ışığı altında yürüyor gibi sürdürürsün. Her şey aydınlıktır senin için; böyle en acılı hadiseler karşısında bile her şeyi pırıl pırıl parıldıyor görürsün, Allah’ın izni ve inayetiyle.

O ân-ı seyyâle… O ân-ı seyyâleyi yakalama… Ama insan, bütün hayatını ona göre programlarsa şayet onu yakalayabilir. Zira Kadir gecesinin gizliliği gibi, Hızır’ın gizliliği gibi, Eşref Saat’in gizliliği gibi o da gizlenmiştir. Tâ zamanın her parçası, her dilimi değerlendirilsin; her insan bir Hızır gibi değerlendirilsin, her karşınıza çıkan insana bir Hızır nazarıyla bakma şeklinde o değerlendirilsin. Öyle olsun diye gizlenmiş onlar; Allah (celle celâluhu) gizlemiş.

   Teheccüd, Hâcet namazı ve içten yakarışlarıyla gecesini ihya eden kaç insan vardır acaba?!.

Selef-i Sâlihîn’de olduğu gibi, gecenin üçte birini ihya eden ne kadar insan vardır içinizde?!. Bunca eltâf-ı İlahî karşısında bir taraftan kulluğun gerektirdiği sorumluluk; bir diğer taraftan da o ihsanlar karşısında şükür ile mukabele… Bütün bunlar öyle bir kulluğu gerektirmiyor mu?!. Ne kadar insan vardır gecesini ihya eden?!. Gecenin hiç olmazsa son sülüsünde -üçte biri demek; altı saatlik gece varsa, son iki saatinde- kalkıp başını yere koyma.. bir sekiz rekat teheccüd namazı kılma.. vitr-i vâcib o âna bırakılmışsa, onu yapma.. sonra Hacet namazı kılmış gibi ellerini açma ve O’na yakarma:

لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْعِصْمَةَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ لَا تَدَعْ لِي ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِيَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ * اَللّهُمَّ أَنْتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سـُبْحَانَ رَبِّ السَّـموَاتِ السَّـبْعِ وَرَبِّ الْعَـرْشِ الْعَظِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ * اَللّهُمَّ كَاشِـفَ الْغَمِّ مُفَرِّجَ الْهَمِّ مُجِيبَ دَعْوَةِ الْمُضْطَرِّينَ إِذَا دَعَوْكَ رَحْمانَ الدُّنْيَا وَاْلاخِرَةِ وَرَحِيمَهُمَا فَارْحَمْنِي فِي حَاجَتِي هذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينِي بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ

“Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek şeyleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma Ya Erhamerrâhimîn. Allahım, Sen kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verirsin. Yüce ve Azim Allah’tan başka ilah yoktur. Halîm ve Kerîm Allah yegâne ilahtır. Yedi semanın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, Sana dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allahım, ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i!.. Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda beni başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde bana merhamet et.”

Duanın son kısmını “mütekellim ma’a’l-ğayr” (birinci çoğul şahıs) sigasıyla diyorum; böylece bütün kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı, dostlarımızı ve mağdurları/mazlumları duama katıyorum: فَارْحَمْنَا فِي حَاجَتِنَا هَذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا وَفَلاَحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ “Şu ihtiyaçlarımızın giderilmesi ve tamamlanması hususunda bizi başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde bize merhamet eyle!..” Daha sonra da en büyük ihtiyacımızın ne olduğunu dile getiriyorum: حَاجَتُنَا: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ وَدِينَ الْإِسْلاَمِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ * اَللَّهُمَّ نَصْرًا مِنَ اللهِ وَفَتْحَا قَرِيبًا فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ آنٍ وَفِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ إِطَارٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Allah’ım, zatında yüce olan adını, Hak kelamını, İslam dinini bugün de dünyanın her bir köşesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur. Allahım, Sen’den yardım diliyoruz; din-i mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına kapıları açmanı istirham ediyoruz. Allahım, engin bir fütûhât! En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde…” İcmali şu: Ne olur, en kısa zamanda nâm-ı celîl-i Sübhânî (celle celâluhu) değişik yerlerde bir bayrak gibi dalgalansın; biz de bakalım ona, içimiz inşirah ile dolsun. Nâm-ı celîl-i Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) şehbal açsın dört bir yanda; biz de onu görelim, ona bakan insanların inşirahını kendi içimizde bütün derinliğiyle yaşayalım!..”

Evet, iktibas ettiğim bu dua, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in hacet adına okuduğu dua idi. Bir de onulmaz gibi görünen bir derdi, bir hastalığı olan kimseye tavsiye edilen beyanı var Efendimiz’in: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ، يَا مُحَمَّدُ إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللَّهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ  “Allahım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) şu hâcetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allah’ım peygamberimizi hakkımda şefaatçi eyle.” Bu söylenip sonra ihtiyaç seslendiriliyor. Me’surât’a (Allah Rasûlü’nün -sallallâhu aleyhi ve sellem- hayatın her alanına ait yaptığı dua ve zikirlere) bakılabilir. Ben, söz gelmişken, bunları okuyup bu arada vesile ittihaz ederek dua etmek istedim.

   Gelin, Allah aşkına, kardeşlerimizin ızdıraplarını içimizde duyarak, “Ne olur Allah’ım!” diye inleyelim; ümmet-i Muhammed ve topyekûn insanlık için dil dökelim!..

Evet, en azından o gecenin sülüsünü ibadet ü taat ve duaya ayırma.. “Allahım! Gündüzün şu kadar zamanı bana ait… Zamanım, Senin verdiğin zaman.. ben, Senin verdiğin ben.. Senin verdiğin şuur.. Senin verdiğin mantık.. Senin lütfettiğin insanlık.. Senin bize bahşeylediğin, Hazreti Muhammed’e ümmet olma.. Senin bize bahşeylediğin, Kur’an-ı Kerim’e cemaat olma.. Senin bize bahşeylediğin, âhirzaman ümmeti, dini ikame eden ümmet olma… Bütün bunların karşılığında iki saat Sana veriyorum, az görme ne olur bunu!..” deme.. gecenin sülüsünde kalkıp ümmet-i Muhammed için, nâm-ı celîl-i İlâhî’nin (celle celâluhu) şehbal açması için, nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin şehbal açması için yalvarıp dil dökme…

Hususiyle mağduriyetlerin mağduriyet üzerine yaşandığı, mağduriyetler fâsid dairelerinin yaşandığı, mağduriyetlerin mağduriyetler doğurduğu, bir sürü insanın zulme uğradığı, gadre uğradığı, ırzın çiğnendiği, namusun pâyimal olduğu bir dönemde bütün mü’min kardeşlerin adına kalbin titreyerek, bütün benliğinle titreyerek, Allah aşkına, kalk alnını yere koy, gözyaşlarınla seccadeye boşal!.. O yaşlar, farkına varmadan tebahhur edecek, birer şahit gibi mele-i a’lâya yükselecek ve katiyen geriye boş dönmeyecek!.. Birer rahmet halinde yine senin başına yağacak onlar; O’dan sana geriye dönecek!.. Senin yaptığın şeyler bu kadarcık olacak; O’nunki (celle celâluhu) Kendi büyüklüğüyle mebsûten mütenasip olacak. Sen bir damla atacaksın; O (celle celâluhu) sana bir derya ile geriye döndürecek. Sen, bir zerre ile işe iştirak edeceksin; O (celle celâluhu) güneşler ile mukabelede bulunacak… Büyüklüğüne göre muamele yapacak!..

Gelin, Allah aşkına, o küçüklüğün -hiç olmazsa- gerektirdiği şeyi yerine getirelim; ümmet-i Muhammed’in üst üste mağduriyetler, mazlûmiyetler, mahkûmiyetler, ma’zûliyetler, mahrumiyetler yaşadığı bir dönemde, bütün onların ızdıraplarını içimizde duyarak, “Ne olur Allah’ım! Ne olur Allah’ım! Ne olur Allah’ım!..” diyelim.. ümmet-i Muhammed için dil dökelim.. esasen kalbin sesiyle dili dillendirelim.. dilimizi kalbin enstrümanı haline getirelim.. mızrap yemiş bir tel gibi, hakikaten dilimizin dediği her şey, gözlerimizde yaş haline gelsin; vücudumuzda bir titreme, bir ihtizaz haline gelsin.. ve içimizi O’na (celle celâluhu) öyle dökelim!..

Bunların hiç biri geriye boş dönmeyecektir. Belki bir vakt-i mev’ûdu vardır, bir miâdı vardır. Gelmesi mukadder vakit gelince, öyle bir lütfedecek, öyle bir sevindirecek, içinize öyle bir inşirah salacak ki, yüzünüzden sürekli çevreye tebessümler yağıp duracak. “Çok şükür! Demek ki o çekilen şeyler, bunlar içinmiş! Belli bir dönemde, muvakkaten ağlatmış ama öyle bir güldürüyor ki şimdi, hakikaten değermiş! Meğer o da ayrı bir lütufmuş; bizi uyarmak için, Kendine (celle celâluhu) uyarmak için, ayrı bir lütufmuş!..” diyeceksiniz. اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ؛ يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا عَلَى طَاعَتِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım kalblerimizi dininde sabit kıl. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..”

   Allah’ın pek çok arındırma potası vardır; bela ve musibetler de onlardandır.

Bu türlü belalar ve musibetler, eğer eltâf-ı İlâhiye’nin uyarmadığı “gönül”leri, uyarmadığı “ruh”ları, uyarmadığı “sır”ları uyarmak için ise, onlar da neticeleri itibarıyla lütuftur. Cenâb-ı Hak, bazen bu türlü şeylerle kullarını arındırır. O’nun çok farklı potaları vardır. Mesela, “ibadet u tâat” bir nevi potadır; orada insan şekilleniyor, onun tortusu akıp gidiyor, özü-usaresi yerinde kalıyor. Aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın bu türlü imtihanları, ağır tokatlamaları, hafif kulak çekmeleri, enseye şamar indirmeleri de birer potadır; bu bela ve musibetlere de öyle bakmak lazımdır.

Bazen uzak bazen de yakın gibi gördüğünüz insanlar tarafından gelir bela ve musibetler. Fuzûlî’nin ifadesiyle, “Dost, bî-vefâ; felek, bî-rahîm; devran, bî-sükûn / Dert, çok; derman, yok; düşman, kavî; talih, zebûn.” diyecek hale düşersiniz. Ben, son mısraı değiştirerek; “Düşman, kavî olsa da, talih, zebûn değil!” diyorum. İnanıyoruz ki her şeyin arkasında O (celle celâluhu) var. Tokadı vuran O ise, uyarmak isteyen O ise, kulak çeken O ise şayet, bizi iyi bir şeye yönlendiriyor demektir. Hadiselerin diliyle O (celle celâluhu) bize adeta şöyle diyordur: “Bakın sağanak sağanak başınızdan aşağıya şu kadar eltâf-ı İlâhiyede bulundum! Büyük devletlerin yapamadığı şeyi yaptırdım size! Kalbleri, size açtım; bütün gönüllere hakkınızda vüdd (alâka, kabul ve sevgi) vaz’ ettim, koydum… Yeryüzünde sizin için vüdd vaz’ edilsin.. gittiğiniz her yerde hüsn-i kabul görün.. herkes size sinesini açsın.. size binalar versin.. evladını getirsin size teslim etsin.. ‘Sizi candan vefalı insanlar gördük; böyle candan vefalı insanlara canlar fedâ olsun!’ desin… Böyle dediler ve size teslim oldular. Bütün bunları size Ben yaptım. Bunlar, Benim lütuflarım idi. Bu lütuflar ile sizin rükûda gibi sürekli iki büklüm olmanız gerekirdi. Aklınıza ‘Bir şey yaptık!’ diye herhangi bir hususun gelmemesi icap ederdi. Gelecekse şayet, tahdîs-i nimet nev’inden, ‘Evet var bunlar; evet var bunlar; fakat bunlar Sen’den!..’ mülahazası olmalıydı. كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ، كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ، كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ ‘Hepsi Sen’den, hepsi Sen’den, hepsi Sen’den!..’ -Tahdîs-i nimet nev’inden bir hatırlama olabilir. Bu mahzursuzdur, belki sevaptır; O’ndan geldiğini hatırlama ve hatırlatma adına sevaptır.- Ben, bunları yaptım. Siz de böyle diyecektiniz.. ve bunları Ben’den bilecektiniz. Şayet az zühul yaptınız ise, bir ân-ı seyyâle bu mevzuda gaflete daldınız ise, şayet yol yorgunluğuna düştü iseniz, şayet başarı sarhoşluğuna düştü iseniz, muvaffakiyet zehirlenmesine düştü iseniz şayet, sizin birer ikaza ihtiyacınız var; ikaz ediyorum bu defa!..” Dolayısıyla da bu bir “cebr-i lütfî”dir. Bir, böyle.

İnşaallah işin merkezinde de zâlimlerin kırılası ellerini Allah kırar; ya hidayet eder ya da ellerini kırar. Allah, öyle Allah’tır; yâ hidayet eder, ya kollarını-kanatlarını kırar, onları felç eder. İkisinden birini yapsın!.. Kendi (celle celâluhu) bilir; Sen bilirsin Allahım!..

   “Hepsi Allah’tan idi ve hepsi O’na emanet!..” deyip, mazlumiyet ve mağduriyetinizin hasıl ettiği atmosferi hakkınızdaki evrensel merakı karşılama istikametinde kullanın!..

Evet, cebr-i lütfî… “Dünyanın değişik yerlerine gidin!..” işareti de onun diğer bir yanı. Mazlumiyet, mağduriyet, mahrumiyet, ma’zûliyet… Farklı hallerin farklı kelimeleri var: “Gadre uğrama” demek.. “zulme uğrama” demek.. “bir kısım insanî haklardan mahrum edilme” demek.. “hürriyetinizin elinizden alınması” demek.. “eşinizin hürriyetinin elinden alınması” demek.. “anasından yeni doğmuş çocuğun hürriyetinin elinden alınması” demek.. “mezâlimin hiçbir zâlimin yapmadığı şekilde, kâfirin yapmadığı şekilde yapılmasına maruz kalma” demek… Bir de “ma’zûliyet”; belli konumlara gelmişsiniz, ellerinin tersiyle itiyor, sizi sağa-sola savuruyorlar.

Öyle bir ma’zûliyet, öyle bir mağduriyet ve öyle haklardan mahrumiyet yaşıyorsunuz ki, acısı iliklerinize kadar işliyor bunun. Sizi bu halde, iki büklüm olarak, mazlum, mağdur gören insanlar, meselenin üzerine re’fet ile, şefkat ile eğildikleri gibi eğilecekler. Bir de size öyle bakacaklar ki şimdiye kadar öyle bakmamışlardır. Şimdiye kadar size bakarken, kendi dinî anlayışlarına ters, “ayrı bir cereyan” nazarıyla bakmış; düşman gibi görmüş ve adeta “Bir gün gelir, yamyamlar gibi, bizi yerler!” mülahazasını taşımışlardır. Sonra sizi mazlumiyet ve mağduriyetinizle ele alıp bakmış; “Allah Allah, çok da insan yiyenlere benzemiyorlar bunlar. Hele biraz daha yaklaşalım bunlara; bir çay içirelim, bir çaylarını içelim!” demişlerdir. Bu defa yaklaşmalar ve kaynaşmalar olmuştur. Böylece sizin gaye-i hayaliniz -mefkûreniz ne ise, o mesele- de dünya çapında bir mesele haline gelmiş olur.

Bu açıdan, Allah (celle celâluhu) Kendine ait meselelerin dar bir alanda kalmasını istemediğinden dolayı, bir taraftan sizi tedip ediyor. Fakat bir taraftan da nâm-ı celîl-i Sübhânîsinin (celle celâluhu) ve nâm-ı celîl-i Nebevînin (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyanın dört bir yanında şehbal açması adına, sizin mağduriyet ruh haletinizi, mahrumiyet ruh haletinizi, mazlumiyet ruh haletinizi bir kredi olarak değerlendirmek suretiyle esasen kendinizi anlatmanıza zemin/ortam hazırlıyor. Siz de kendinizi anlatıyorsunuz; orada burada, “Allah Allah! Ütopyalarda bizim arayıp da bulamadığımız şeylermiş bunlar!” diyorlar.. diyorlar… Çok yerde böyle dediler ve sahip de çıktılar. Senelerden beri o işi tahrip etmeye çalışan insanlar, tahrip adına bütün tahrip dinamiklerini kullandılar; fakat Allah yıktırmadı, yaptığını yıktırmadı.

Evet, كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi, Allah’tan!” وَكُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ “Hepsi, şimdi Allah’a emanet!” Siz de öyle deyin: كُلٌّ، كُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ، كُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ، كُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ؛ نُفَوِّضُ أُمُورَنَا إِلَى اللهِ، نُفَوِّضُ أُمُورَنَا إِلَى اللهِ، كُلٌّ فِي حِفْظِ اللهِ، كُلٌّ فِي حِرْزِ اللهِ، كُلٌّ فِي أَمَانِ اللهِ “Hepsi, hepsi Allah’ın emaneti ve O’na emanet!.. Hepsi Allah’ın emaneti ve O’na emanet!.. Hepsi Allah’ın emaneti ve O’na emanet!.. Esbap ve tedbire takılmadan, tefviz-i umur ediyoruz; Allah’a sonsuz güven ve itimâd içinde bütün işlerimizi O’na bırakıyoruz. Hepsini Allah’ın korumasına havale ediyoruz. Hepsini Allah’ın sağlam sığınaklarının içine almasını diliyor; hepsini Allah’a emanet ediyoruz.” Evet, bu itirafı, böyle bir duyguyu içinizde hâsıl etmesi bile, Tevhîd adına sizin için çok önemli bir kazanımdır.

   Burada yaptığınız her şey ile âdetâ öbür taraftaki mahiyet dantelanızı örgülüyorsunuz.

Geriye dönüyorum: İnsan, bir yönüyle dünyada, öbür âlem için nasıl olacaksa ve nasıl olması gerekiyorsa, o şeklini hazırlama ameliyesi içinde bulunuyor. Namaz, insan için bir şey oluyor orada; oruç, bir şey oluyor; kalbî hayat, bir şey oluyor; ruhî hayat, bir şey oluyor. Ve Allah (celle celâluhu) öbür taraftaki akıbetinizi, sizin burada yaptığınız, yazıp-çizdiğiniz, ortaya koyduğunuz bu resme göre şekillendiriyor. Burada nasıl bir tavır sergiliyorsanız, onlar öbür tarafta alınıyor, değerlendiriliyor, yeni ifadesiyle “analiz”lere tabi tutuluyor, “sentez”ler yapılıyor ve bir Cennetlik ortaya çıkıyor. Alınıyor, analizler yapılıyor, sentezler yapılıyor, bir Cehennemlik ortaya çıkıyor; bir “veyl”lik ortaya çıkıyor, bir “gayya”lık ortaya çıkıyor, bir “esfel-i sâfilîn”lik ortaya çıkıyor, bir “Araf”takilik ortaya çıkıyor.

Burada yaptığınız her şey âdetâ öbür taraftaki mahiyet dantelanızın örgülenmesi mahiyetinde bir şey oluyor. Hareket ve davranış tığınızı sürekli ibadet ü taat adıyla/unvanıyla götürüp getirerek, hareket ettirerek, öbür tarafa ait bir kanaviçeyi örgülüyor gibi oluyorsunuz. Oraya gittiğiniz zaman da “Allah Allah! Meğer oruç, Reyyân’dan geçme imiş! Meğer abdest almak, Kevser-i Nebevî’yi içmek imiş; لاَ أَظْمَأُ بَعْدَهَا ‘Onu içtikten sonra artık bir daha susamam.’ hakikatini tatma imiş! Meğer şu kasrın arkasındaki şey, şu imiş! Meğer Cenâb-ı Hakk’ı görmenin arkasında, burada hep görülüyor olma mülahazasıyla hareket etmek varmış!” diyeceksiniz.

Efendim, تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحْشَرُونَ كَمَا تَمُوتُونَ “Nasıl yaşıyorsanız, öyle ölecek, berzahı öyle geçirecek, öyle haşr u neşr olacak ve öbür tarafta o muameleyi göreceksiniz.” Öbür taraf, tamamen, burada örgüleniyor. Burada insan, kendi kendini -bağını/bahçesini tımar eder gibi- tımar ediyor. “Bir bağ ki görmezse terbiye tımar / Çalı-çırpı sarar, hâristan olur!” Görürse terbiye, bağistan olur, bostan olur, baharistân olur, Cennet olur. Vesselam.

اَللَّهُمَّ غَلَبَةً عَلَى أَعْدَائِنَا تُغْنِينَا بِهَا عَنْ تَأْيِيدِ مَنْ سِوَاكَ * اَللَّهُمَّ نُصْرَةً عَلَى أَعْدَائِنَا تُغْنِينَا بِهَا عَنْ نُصْرَةِ مَنْ سِوَاكَ * اَللَّهُمَّ عِنَايَةً مِنْ لَدُنْكَ تُغْنِينَا بِهَا عَنْ عِنَايَةِ مَنْ سِوَاكَ * يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ

“Allahım! Bize karşı kin ve öfkeyle oturup kalkan hasımlarımıza öyle bir galebe çalmayı ihsan buyur ki, Sen’den gayrı bütün mâsivâdan bu konuda gelebilecek her türlü desteğe karşı bizleri müstağnî kılsın! Allahım! Yüce katından bizlere öyle bir nusret ve yardımda bulun ki, Sen’den gayrı bütün mâsivâdan gelebilecek destek, arka çıkma ve yardımlardan bizleri müstağni kılacak ölçüde olsun! Allahım! Sen’den gayrısının, bütün mâsivânın ihtimam, in’âm ve lütuflarından bizleri müstağnî kılacak bir inâyet-i kâmile ile bizleri serfirâz kılmanı diliyor ve dileniyoruz. Ey Erhamerrâhimîn, ey Celâl ve İkrâm Sahibi Rabbimiz!..”

Bamteli: CEBR-İ LÜTFÎ VE HASANÎ RUH

Herkul | | BAMTELI

  SORU: Muhterem Efendim! Bir eserinizde “cebr-i lütfî”nin bir buudu olarak “Hasanî ruh ve düşünce”nin temsîlini nazara veriyorsunuz. Yakın bir gelecekte, bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında, “Hasanî ruh ve anlayış”ı temsil eden müstağnîlerin pek çok fitneyi önleyebileceklerini ifade buyuruyorsunuz. Bu hususun şerhini ve o günlerin geçip geçmediğini lütfeder misiniz?

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde yukarıdaki soruya cevap sadedinde şunları söyledi:

  “Cebr-i lütfî” tabiri, insanın irade ve ihtiyarı olmadan Cenâb-ı Hakk’ın ona ihsan buyurduğu ve çoğu zaman zahirî yüzü itibariyle sevimsiz görülen lütufları ifade eder.

Evet.. Cebr-i lütfî’nin bir buudu olarak… Bazen Cenâb-ı Hak, insanlara lütfederken cebren eder, onun irade ile çok alakası yoktur. Hani o muhâceret konusunda bile bir “ihtiyarî hicret” diyoruz, bir de “cebrî hicret” diyoruz.

Çok defa bu cebrî şeylerin arka planında Cenâb-ı Hakk’ın nasıl bir lütufta bulunduğunu sezemeyebiliriz. Büyüklerin çoğu bile bunları sezememiş olabilir. İsim tasrih etmeden diyebilirim: Başına gelen onca devâhî, mûbikât ve mühlikâta (Gazzalî ifadesiyle, insanın altını üstüne getiren, insanı kahreden bela ve musibetlere) maruz kalıyor. Hadiselerin süzgecinden mi, eleğinden mi geçiyor, paletleri altında mı eziliyor? Hadiseye yaklaşırken, bir yönüyle şok tesiriyle, acılar duyduğunu da ifade ediyor. Evet, “Çok çektirdiniz!” diyor. Fakat sonra dönüp o çekilen acılara terettüp eden eltâf-ı İlâhiyeyi tetkik etmeye başlıyor; hadiseleri yeni baştan, bir kere daha gözden geçiriyor.

Hani her zaman Kıtmîr der: Bir müessesede bulunmama tahammülü olmayanlar, iki defa oradan ayrılmam için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. Bugün mü’minlere çektirenler gibi onlar da aslında dindar görünümünde, hatta dindarlıkta derinlemesine bir görünüm arz eden bir gruptu. Böyle derken, siz bununla ne anlıyorsanız, onu anlayın! Ama benim gönlüm de orada idi; orası benim için gözağrısı gibi bir şeydi. İmam Hatip ve İlahiyat talebeleriyle meşgul olmak, bana zevkli geliyordu; mütevazıâne bir hayat içinde, geleceğin önemli insanlarını yetiştirme mevzuunda, min gayr-i haddin, Cenâb-ı Hakk’ın dedirttiklerini demek suretiyle… Fakat o kadarını bile çekemediler, hazmedemediler.

Hazımsızlığın ne zehir-zemberek bir şey olduğunu size söylemeye gerek yok; bazen küfrün yaptırtmadığını insana yaptırtır hazmedememe, çekememezlik ve hased. Günümüzde bunu detaylarıyla yaşıyorsunuz.

Ama oradan ayrıldıktan sonra, dar bir alanlı hizmet olarak gördüm ben onu. Şimdi gönlünüz orada olsa ve ilk gözağrınız veya ikinci gözağrınız olması itibariyle yüreğinizde bir sızı şeklinde hep hissetseniz bile, oradan ayrılmaya terettüp eden eltâf-ı Sübhâniyeyi gözden geçirince, وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ  “Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur.” (Bakara, 2/216) hakikatinin tecelli ettiğini görürsünüz. Evet, sizin bazen nâhoş gördüğünüz şeylerde, hayırların muza’afı vardır, mük’abı vardır, mük’ab der mük’abı vardır, katlanmış hayırlar vardır, farkına varmadan!.. Ve öyle olduğuna şahit olundu.

  Bugün maruz kaldığımız bela ve musibetlerin de pek çok cebr-i lütfî yanı olduğu muhakkaktır; bütün cihanın Hizmet’i duyup tanıması bu lütuflardan biri olsa gerektir.

Şu anda da -bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’ın belki bir imtihanı mahiyetinde benzer hadiselere şahit oluyoruz. Burada antrparantez arz edeyim: Bazen Cenâb-ı Hakk’ın daha önce bize lütfettiği ihsanları rantabl değerlendirmediğimizden dolayı hafif şefkat tokadı yiyoruz; kulak çekme de diyebilirsiniz buna. Veya paçaları sıvayıp küçük bir ırmağı geçiyor gibi.. az dikkat ederek bir tepeyi aşıyor gibi.. endişeli bir köprünün bir tarafından öbür tarafına geçmeye çalışıyor gibi… Belki de daha hayırlı bir şeye geçme adına, Allah (celle celâluhu) muvakkat bir sıkıntıya maruz bırakıyor. Bir süre geçti mi, bir süre sonra dönüp geriye bakacak, diyeceksiniz ki, “Yahu bunda da bir hayır varmış hakikaten. Açılmaya vesile imiş. Koskocaman bir cihanın -net olmasa bile- duymasına, tanımasına, en azından ‘Böyle bir şey varmış!’ demesine vesile imiş.” Böyle bir cebr-i lütfî. Allah (celle celâluhu) lütfediyor.

Cebr-i lütfî… Bir cebir var, farkına varmadan zorlanıyorsunuz; kendi irade ve ihtiyarınızla yapmıyorsunuz onu, yapma mecburiyetinde oluyorsunuz. Fakat sonra dönüp hadiseleri analiz ettiğinizde, diyorsunuz ki, Hazreti Pîr’in dediği gibi, “Meğer onda da hayır varmış, onda da hayır varmış, onda da hayır varmış!..” “Bana bunca ezâ ve cefayı çektirenlere hakkımı helal ediyorum!” diyorsunuz. Bir de kendini sorgulama gibi bir şey; “…Hizmet-i imaniye ve Kur’anîyeyi maddî-manevî terakkime âlet etmekliğimmiş!” diyor.

Biz de kendimize ve hadiselere bakarken, bu mülahazayı esas almalıyız. Acaba imana, Kur’an’a, millî mefkûremize, geleneklerimize ve an’anelerimize hizmet ettirmek için mi sizi dünyanın dört bir yanına saçıyor?!. Evet, daha şümullü bir ifade ile, “edille-i şer’iyye-yi asliye” ve “edille-i şer’iyye-i tâliye”yi insanlığa duyurma, milletimizde olan güzellikleri, güzelce yaşadığı dönemlerden tevârüs ettiğimiz şeyleri cihana duyurma, onlar için müşteri arama maksadıyla, Allah (celle celâluhu) cebrî olarak dünyanın dört bir yanına sizi saçıyor. “Niye saçıldınız?” diye sorulunca, siz de bu defa cebrî olarak neden saçıldığınızı anlatıyorsunuz. Mazlumiyetinizi, mağduriyetinizi ortaya koyuyorsunuz; “Böyle bir şey olmuş da bundan dolayı böyle bir şey oldu!..” Hiç farkına varmadan, kendi ülkenizde bulamadığınız bir re’feti, bir şefkati, bir mülâyemeti, bir insanca duyguyu buluyorsunuz, onunla karşılaşıyorsunuz.

Parantez içinde arz edeyim: Şu Amerika’da, bir tane de değil birkaç tane, dün ve evvelki gün, arkadaşlar anlattılar. Yabancı birisi gelip diyor ki, seviyeli birisi, “Siz, buraya cebren gelmiş görünüyorsunuz. İmkânlarınız da yoktur, oturacak eviniz de yoktur. Benim falan yerde bir evim var, o evde bedava oturabilirsiniz! Malî bir sıkıntınız olduğu zaman, imkânlarım da var, o mevzuda da size yardımcı olurum!..” diyor. Mazlumiyet ve mağduriyet, böyle bir mukabeleye vesile oluyor. Bir yerde bir vahşetle, gayr-ı insanî mülahazalarla, âdetâ tardedilir gibi kendi ülkenizden, hem de ciğeriniz dâussıla ile yanıyor olmasına rağmen, uzaklaştırılıyorsunuz. Fakat başka bir yerde birileri size sinelerini açıyor, “Benim gönlümde senin de oturabileceğin bir sandalye vardır!” diyorlar. Ve bunların sayısı hiç az değil. Bir yerde ilticayı kabul ediyor, ev veriyor ve aynı zamanda geçinecek kadar da imkân veriyorlar; yanı başınızda bir yerde, bir ülkede. Başka bir yerde “Yedi cihan gelse, sizi istese, zorlasalar, bizden sizi koparamazlar, Allah’ın izniyle!” diyorlar.

  Cebr-i lütfî hicretler size hâl ve temsîl sergileri açma ve oralarda insanlara hakikatlere doğru iradî adımlar attırma imkânları sunuyor.

Böyle bir duyma ve böyle bir kabul var, o “cebr-i lütfî”nin altında. Şimdi bunun küçük emarelerini görüyorsunuz; bunlara bakarak, gelecekte daha büyük emareleriyle karşılaşacağınızı tahmin edebilirsiniz. Hâl ve temsilin sergilendiği meşherlerde, sizi ruh dünyanız itibariyle temâşâ eden insanlar, size doğru adımlar atacaklar. Mesela, düşmanlık duygularını atmaları, bir adımdır. Mesela, sizi dost kabul etmeleri, ayrı bir adımdır. Mesela, “İslam da bir dinmiş!” deyip saygı duymaları, bu da bir adımdır. “En azından bunu da diğer dinler seviyesinde görmeli!..” demeleri, bir adımdır. Bazıları da, “Yahu, bu, diğerlerine göre biraz daha câmî; makam-ı cem’in sahibi bir insanın beyanına, planına, projesine benziyor!” diyeceklerdir ki, bu, daha başka bir adımdır. Dedi mi, demedi mi adam?!. Sadece, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) adına yazılan kitabı okuduğundan dolayı, gözleri dolu dolu, sizin yanınıza gelip “Bunu siz sevdirdiniz bana!” deyip size kristale işlenmiş (Muhammed) adını gösterdi mi göstermedi mi?!. Sıradan bir insan değil, popülaritesi yüksek, Arapça’yı da bilen, zaten Amerikalı, şöyle-böyle belki Türkçe’yi telaffuz eden, aynı zamanda yüksek bir akademisyen; kredisi ve itibarı, bulunduğu yerde çok yüksek. Bir de böyle bir kabul var; böyle bir adım atma var.

Zaten dinin tarifi de -esasen- bunu ifade ediyor: اَلدِّينُ: وَضْعٌ إِلَهِيٌّ، سَائِقٌ لِذَوِي الْعُقُولِ بِاخْتِيَارِهِمُ الْمَحْمُودِ إِلَى الْخَيْرِ بِالذَّاتِ “Din, akıl sahiplerini kendi iradeleriyle bizzat hayırlı olana sevk eden bir İlahî kanunlar mecmuasıdır.” Evet, din, öyle bir İlahî sistemler mecmuasıdır ki, insanlar, hür iradeleriyle onu seçerler. Ve o seçme mevzuunda, Sahabe ve Tâbiin döneminde en önemli faktör de nedir?!. Bunu siz çok daha iyi biliyorsunuz; meselenin, hâl ve temsil meşherlerinde teşhir edilmesidir.

Nitekim sizin içinizde yaşayan insanlar, “Yahu tercih edilmeyecek gibi de değil!” dediler. Düşünün, hicret-i seniyyenin sekseninci senesinde, Horasan’da teslim olmayan millet kalmadı. Ve din-i mübin-i İslam, Ceziretü’l-Arap’ta neş’et etti; fakat özünde ve ruhunda olan felsefe, mantık, sistemlilik -bir yönüyle- Horasan taraflarında meydana çıktı. Bir kere Ebu Hanife’leri, İmam Ebu Yusuf’ları, İmam Muhammed bin Hasan Şeybânî’leri, İmam Züfer’leri düşünün!.. Bir kere Buharî’leri, Müslim’leri, Nesâî’leri, İbn Mâce’leri, Ebu Dâvud es-Sicistânî’leri düşünün!.. Devâsa kâmetler, oralarda yetiştiler. Ve o meselenin, özünde meknî (saklı) bulunan temel esprisiyle, bir yönüyle “niçin”e, “neden”e cevap verecek mahiyette şerhi ve hâşiyesi orada yapıldı. Hadis kitapları, fıkıh kitapları, usûlüddîn kitapları, usûl-i fıkıh kitapları, büyük ölçüde, orada telif edildi. Koca, devâsa -eşini beşer yetiştirememiştir- Taftazânî’ler, Seyyid Şerif Cürcânî’ler orada yetiştiler, sadece Ebu Hanife’ler değil. Hâl ve temsîl meşherlerinde mesele ortaya konunca, milletin başı döndü; “Vallahi, alınmayacak gibi değil!” dediler. Dolayısıyla “cebr-i lütfî” öyle lütuflara vesile oldu ki Allah’ın izni ve inayetiyle, siz Firdevsî destanlarla ve elli türlü üslupla anlatsaydınız, o kadar müessir olamazdınız. Evet, “cebr-i lütfî”, böyle bir şey.

  Yakın bir gelecekte, bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında, “Hasanî ruh ve anlayış”ı temsil eden müstağnîler pek çok fitneyi önleyebileceklerdir.

Cebr-i lütfî’nin bir boyutu olarak “Hasanî ruh” diyoruz. Esasen buna bir “ruh güzelliği” diyebilirsiniz. Bunu aynı zamanda Seyyidina Hazreti Hasan’la da irtibatlandırabilirsiniz. Hâşâ Seyyidinâ Hüseyin efendimizi veya oğlu Muhammed İbn-i Hanefiyye’yi, onun torunları Zeynü’l-âbidîn ve İmam Câferü’s-Sâdık’ı veya diğer eimmeyi görmezlikten gelmemeli. Ruhlarımız bin defa onlara kurban olsun; Ehl-i beyt-i Rasûlillah… Fakat aynı zamanda bir Hasanî ruh vardır orada.

Hazreti Ali’nin oğlu, aklı her şeye eren, dünyayı çok iyi bilen bir insandır Hasan efendimiz (radıyallahu anh). Bununla beraber, o, halk tarafından kendisinin intihabının/hilafete seçilmesinin ve Emevîler bir yanda bir şeyler yaparken onun kendisini ifade etmesinin bazı problemlere sebebiyet verebileceği mülahazasıyla istiğnada bulunuyor. Öyle bir îsâr ruhu sergiliyor ki!.. Hilafet ayağının ucuna kadar gelmiş. Nasıl bir ülkede? Türkiye’nin yirmi katı kadar olan bir ülkede ayağının ucuna kadar gelmiş bir şey; “Varsın Muaviye olsun!” diyor. Evet, böyle bir îsâr ruhu… Bu itibarla da “hasenî ruh” diyerek meseleyi sadece kelimenin lügat manasının ifade ettiği “ruh güzelliği”ne, kalbî hayattan sonra insanın ikinci kez sıçrayıp üveyik gibi kanatlanıp ulaşması gerekli olan beşerî bir semâya hasretmemek lazım. Hasanî ruh…

Yakın gelecekte, bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında…” Her zaman olmuş; tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde, birileri kazanmış, birileri de o kazanılan şeyleri paylaşmanın kavgasını vermiş. Nitekim Bahreyn’den gelen ganimet, Mescid-i Nebevî’de göz doldurucu ve gönüllerde itminan hâsıl edici mahiyette çok hacimli olduğundan, herkes “Hisseme düşecek epey bir ganimet var burada!” diye sevinirken, İnsanlığın İftihar Tablosu, parmağına kurban olayım, mübarek parmağıyla işaret ederek, “Ben, başka bir konuda değil, şunun üzerinde birbirinize düşeceğinizden korkuyorum!” buyurdu. Biri kazandı, biri elde etti; başkaları, o kazanılmış şeyin kavgasını verdi. “Bana daha fazlası; bana, bana, bana, bana, bana, bana!..” Ramazan davulcusunun davul sesi gibi hep bir “Ben!..” sesi yükselmeye başladı. Allah Rasûlü, tâ o dönemde, yüksek fetânetiyle ve gayb-bîn gözüyle gördüğü bu hali böyle ifade etti.

Yakın bir gelecekte, bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında, Hasanî ruh ve anlayışı temsil eden müstağnilerin pek çok fitneyi önleyebileceklerini ifade ediyorsunuz!” Evet, bu ruhu temsil edenler belki o gün istiğna ile bir kısım fitneleri önlediler/önleyecekler. Seyyidina Hazreti Hasan gibi.. veya hayvaniyetten çıkmış, cismâniyeti bırakmış, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmiş, ruhların en güzelini taşıyan.. “istiğnâ duygusu”yla sürekli köpürüp duran.. “Îsâr” duygusunu “haslet-i lâzıme-i gayr-ı müfârıka”sı yapmış.. başkalarını kendisine tercih etmeyi tabiatının ayrılmaz bir parçası haline getirmiş; “Îsâr, benim tabiatımın bir derinliği!” demiş.. yememiş, yedirmiş.. giymemiş, giydirmiş.. kendisini görmemiş, başkalarını görmüş… “Niye böyle yapıyorsun?” diye soranlara “Yahu bundan daha tabiî bir şey mi olur?” cevabını vermiş… Ama her meselede…

  Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer efendilerimizin halife tayininde birbirini tercih etme tavrı îsâr ve istiğnanın güzel bir misalidir.

Özür dilerim; bir imamete geçme mevzuunda bile, “Falan kardeşim varken, bu hak ona daha fazla düşüyor!” demek lazımdır. Oysaki o da o hakkı ona vermiş; “O, benden daha elyak!” demiş. Sen de diyorsun ki “O benden daha elyak!..” Muhtarlıkta “O, benden daha elyak!”; müdürlükte “O, benden daha elyak!”; kaymakamlıkta “O, benden daha lâyık/elyak!” Tafdil sigasıyla diyorum, “çok daha layık” manasına “elyak”. Efendim, valilikte “O, benden daha elyak!”; milletvekilliğinde “O, benden daha elyak!”; devlet başkanlığında, “Yahu bana Çankaya’nın yolu göründü veya bir sarayın yolu göründü; fakat falan olsaydı, daha iyi olurdu. O, benden daha elyak!” Mülahazayı çevirip şöyle de diyebiliriz: “Benim intihabıma bedel, falan seçilseydi, o benim yerimde olsaydı, ülkemin çehresi çok farklı olacaktı! Benim ülkem böyle problemler sarmalı içinde bulunmayacaktı. Demek ki ben, meseleyi yüzüme-gözüme bulaştırdım! Bazı şeyleri yemeye-içmeye durdum, önlüğümü kirlettim.. çocuklar gibi, önlüğümü kirlettim.. ve gelecek nesiller tarafından önlüğü kirli bir insan olarak yâd edileceğim! Keşke îsâr ruhuyla hareket edip de “Falan olsaydı!” deseydim, “Falan!..” Kim yani?!. Kulübesini değiştirmeyen bir insan.. yeme-içmesini değiştirmeyen bir insan.. halkın orta sınıfının -en fazla, orta sınıfının- hayat standartları içinde geçimini temine çalışan bir insan… “Öyle birini yerime intihap etseydim!.. Îsâr ruhuyla, Hazreti Ebu Bekir ile Hazreti Ömer arasındaki müdaveleye benzer bir müdavelede bulunsaydım!”

Orada ilk defa eli sıkılan kim? Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer’in elini sıkıyor; “Bu babayiğide ben biat ediyorum!” Açık.. Ashab-ı re’yin huzurunda.. Sâbikûn-u evvelûn, o ilk Muhacirler, o ilk Ensar, gökteki meleklere denk insanlar… Onlar, bu iki insanın gözünün içine bakıyorlar. “O, Hazreti Ömer’e biat ettiyse, demek Ömer’e biat etmek lazım!” Neden? “Çünkü Hazreti Ebu Bekir öyle bir insan ki, biz onun Efendimiz’in hayatındayken bile yanıldığına şahit olmadık!” Hazreti Ebu Bekir, onun elini sıkınca, birden gözler Hazreti Ömer’in üzerine dönüyor. O, ondan evvel davranıyor: “Allah Rasûlü’ne en önce inanan, Sevr sultanlığında O’na refakat eden, falan yerde filan yerde O’nunla beraber bulunan Ebu Bekir’in olduğu yerde Ömer’e biat edilmez, ben Ebu Bekir’e biat ediyorum!” İnsanca davranış, bu!.. Gerçek îsâr ruhuyla hareket etmek, bu!..

Ve böyle olduğu zaman, nizâ’ olmuyor.. böyle olduğu zaman, münakaşa olmuyor.. böyle olduğu zaman, küfür sıfatı “hazımsızlık” hortlamıyor, “hased” hortlamıyor, ülke sarmallar içinde olmuyor, bela ve musibet sağanağına maruz kalmıyor, bir ülke bitirilmiyor, parçalanma sath-ı mâiline düşmüyor! Aksine öyle bir biat sonucunda, Güneydoğu’daki hadise gibi on bir hadise kısa sürede ve en az zayiatla hallediliyor.

Hep arz ediyorum bunu, zihinlere iyi yerleşsin diye. Güneydoğu’daki hadise. Kırk senedir, topla, tüfekle, NATO ordusu içinde sayılan ordulardan birisi olan ordunuz ile, siyasî siyasetinizle, çözmeye çalıştığınız bir hadise var, Güneydoğu hadisesi. O dönemde de onun gibi tam on bir tane hadise var. Kendisine isabetle biat edilen insan, iki sene üç ay on küsur günde, bu on bir tane hadisenin hakkından geliyor. Sâsânîlere giden köprüler kuruyor; oraya giden yolları açıyor. Dünyanın süper gücü Roma İmparatorluğu ile karşı karşıya gelme adına köprüler kuruyor, yollar açıyor. Bunca şeyi ne/kim açıyor? O îsâr ruhuyla intihap edilen insan!.. İstemiyor o fakat zorla (hilafet) kendisine kabul ettiriliyor. Ama hayat-ı seniyyesi hiç değişmiyor. İşin başında Sunh’da falan efendinin, filan efendinin sürülerini, koyunlarını sağarak geçimini sağlıyor. Sonra küçük bir maaş takdir ediyorlar; “Maaşım, halkın orta sınıfının aşağısında olsun!” diyor, Türkiye’nin yirmi katı kadar olan bir devletin başındaki insan!..

Yalan söylemesinler!.. Allah’tan utansınlar.. Peygamber’den utansınlar… Bir zırhlı araç karşısında namuslarını, haysiyetlerini, şereflerini fedâ ederek, ehl-i imana “Fırak-ı dâlle” demesinler!..

Yüksekler böyle idi, yüksek uçuyorlardı. Melekler, gerilerinde kalıyordu onların. Orayı ihrâz etmeyi düşünüyorsanız, nezd-i Ulûhiyette o işin hakkı, o. Allah’ın takrir ettiği hakka meseleyi bağlarsanız, öyle otuz iki tane hadisenin bile, Allah’ın izniyle hakkından gelebilirsiniz. Diğeri yalan, hepsi yalan!.. Firavun gibi yaşama ama Müslüman görünme, yalan!.. O Müslümanlık, yalan!.. Müslüman görünüp Hitler gibi yaşama; yalan, o Müslümanlık!.. Mü’mine “Fırak-ı dâlle!” deme ama Müslümanca yaşama; yalan, o Müslümanlık!..

  “Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim fakat bir Yâr-ı Bâki isterim!..”

İşte böyle bir dönemde, dünyanın şatafatı, debdebesi, ihtişamı, göz kamaştırıcılığı karşısında başı dönmeyen, bakışı bulanmayan Hizmet erlerinde.. dünyanın yüz yetmiş küsur, yüz seksen ülkesinde bin dört yüz tane -yirmi küsur senede- okul açmak suretiyle, kültür lokalleri açmak suretiyle, İslam’ı ve bizim geleneklerimizi teşhir etme adına meşherler açmak suretiyle, milletimizin güzel yanlarını anlatan o insanlarda… Ne kadarı vardı o îsâr ruhunun? Ne kadarı vardı o başkasını kendine tercih ahlakının; o Hasanî ruhun, ne kadarı vardı?!. Aidiyet mülahazası ile iddialara girmeyelim fakat bu meseleye “Yalan!” demek de -bence- yalan ile doğruyu bilmemenin ifadesi olur. Yalan olsaydı, yirmi küsur senede o insanlar anlarlardı ve kapı dışarı ederlerdi. Hele bir kısım münafıkların “Bunları kapı dışarı edin!” demelerine rağmen, o insanlar hâlâ direniyorlarsa, demek ki tartmışlar, biçmişler, ölçmüşler, “Hayır, vallahi bunlarda yalan yok!” demişler. Meşherlerde sergiledikleri o temsîl ve hâl, o hâl meşheri hakikaten onların ruhlarına öyle işlemiş ve tabiatlarının öyle bir derinliği haline gelmiş ki, -Allah’ın izni ve inayetiyle- kendilerini tanıyanlara “Bunlar, çağın problemlerini bile halledebilirler.” dedirtmişler.

İnşaallah bir gün, kendi ülkelerini dahi problem sarmalı olmaktan çıkarırlar.. ama gözleri asla yukarılarda olmaz. Değil şöyle-böyle bir şey olmak, bir köye muhtar olmayı bile düşünmezler. Onları bir köye muhtar veya bir nahiyeye müdür yapmak için, dünyanın en akıllı, en iknâ edici insanlarının bütününü üzerlerine salsanız, yine de kandıramazsınız. Çünkü onları öyle bir şey kındırmış ki!.. Eskiler “kındırma” derlerdi “hâs” kelimesine; “el-hâs” sözcüğüne bu manayı verirler, “teşvik eden, kındıran” derlerdi; doğru istikamete ve kazandıran yola teşvik eden manasına “el-hâss ala sebîli’s-sevab” gibi tabirleri kullanırlardı. “Kandırma” da oradan geliyor. İşte onlar, اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق demişler, bayılmışlar buna. “Allah’ım, iman.. İslam.. ve bunların ihlas eksenli olması.. ihlasın rıza hedefli olması.. rızanın, Sana aşk u iştiyak hedefli olması!..” Öyle bir şeyi peylemeye kalkmışlar ki, boylarını aşkın… Dönüp de böyle, muhtarlıkmış, müdürlükmüş, milletvekilliğiymiş, valilikmiş, kaymakamlıkmış… Onlara bakabilecek halleri yok. Ha o makamları tutanları da hafife aldığım zannedilmesin; yerinde, namuslu, iffetli, misyonunu kılı kırk yararcasına hakikate riayet ederek yerine getiren insanları, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali’ler gibi alkışlar, başımıza taç yaparız.

Evet, onlar öyle bir şeye dilbeste olmuşlar ki, onun dışında başka bir şey ile onları kandıramazsınız. Hatta Cennet’i köşkleriyle, hurileriyle gösterseniz, onlar yine önce o işte Allah’ın izin ve rızasının olup olmadığına bakarlar. Hani, “(Cennet hurilerinden) birisi güzelliğinden nikabı açsa, yeryüzü güneşle aydınlanmış gibi aydınlanır!” buyuruyor Sâhib-i Şeriat, Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem). İşte Cennet’i, saraylarıyla, köşkleriyle, villalarıyla, ırmaklarıyla teklif etseniz, o اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق diyen.. kendini böyle bir harekete bağlamış.. Hizmet’e dilbeste olmuş.. başka mülahazalara bütün kapılarını kapayıp arkasına da sürgüler sürmüş.. “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir ey milletvekilliği, ey bakanlık, ey cumhurbaşkanlığı; içeriye giremezsin; ben öyle bir şeye açık duruyorum ki, sana karşı bütün kapılarımı kapadım!” demiş insanlara, öyle bir şeyi kabul ettiremezsiniz, (onları Allah’ın rıza ve Rıdvan’ından başka bir şeyle tatmin edemezsiniz), Allah’ın izni ve inayetiyle.

Bu anlayıştaki insanlara, gelecekteki düzenin ve âhengin ihtiyacı var. Bu, mikroplanda da olsa, bugün temsil edildi/ediliyor Allah’ın izni ve inayetiyle. İnşaallah, bir gün normoplanda, insan çerçevesinde, Hümanizm çerçevesinde, bir gün de makroplanda bütün cihanı alakadar edecek şekilde, inşaallah o güzellikleri sergilerler.. sergilerler ve bugün denen şeyler, gerçek şerhini/hâşiyesini o zaman bulmuş olur.

Allah sizden razı olsun. Öbür tarafta -eğer- çok sıkışmış olursam, Kıtmîr’in elinden tutmayı da ihmal etmeyin!..

Kırık Testi: Musibetten Hakikî Tevhide Giden Yol

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Maruz kalınan belâ ve musibetlerin hakikî tevhide ulaşmada bir rolü var mıdır?

Cevap: Tevhid-i hakikî, sebepler dünyasında yaşayan ve zahiren onların hazırladığı şatafatla kuşatılan insanın, iradî olarak kendini çevreleyen bütün bu sebeplerden sıyrılması, sıyrılıp “Allah” demesi, O’nun mutlak kudret ve iradesini her bir hâdisede müşahede edebilmesidir. Böyle bir bakış açısını büyük ölçüde kalb ve ruh ufkunun kahramanı büyük zatlar yakalayabilmişlerdir. Onlar, kendi üzerlerine bir çarpı çekip nefyettiklerinden ve kendilerini görmediklerinden ötürü hep O’na yönelmiş, görülmesi gerekli olanı görmeye kilitlenmişlerdir. Onlar, hâdiselerin çehresinde sebepleri değil, sebepleri var eden Müsebbibü’l-Esbâb’ı görmüşlerdir.

Cebr-i Lutfî Tevhide Yöneliş

Biraz daha açacak olursak; hakikî tevhid, insanın, sebepler dairesi içinde yaşadığı ve çoğu defa bu sebeplerin etkisiyle başı dönebileceği, bakışı bulanabileceği bir durumda olduğu hâlde, hiç sarsılmadan, sapması olmayan bir ibre gibi hep Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’ı (celle celâluhu) göstermesi demektir. Ancak hayatın normal akışı içerisinde milim sapmayan bir ibre gibi hep O’nu gösterme ufkunu yakalama oldukça zordur. Fakat أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren kimdir?” (Neml sûresi, 27/62) âyet-i kerimesinde de ifade buyrulduğu üzere, insanlar çoğu zaman belâ ve musibetlerle sarsıldığı, sebeplerin bi’l-külliye sukut ettiği, tutunacak bütün dalların ellerinden uçup gittiği zamanlarda zarurî olarak yüzlerini Allah’a (celle celâluhu) çevirirler. İşte kolu kanadı kırılmış ve yapacak hiçbir şeyi kalmamış muztar durumdaki insanlar, her şeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi bir Zât’ın ancak kendilerine yardım edebileceğini idrak eder ve tam bir konsantrasyonla O’na yönelirler. Evet, sebeplerin tamamen sukut ettiği yerde insanlar, vicdanlarını dinledikleri zaman, O’nun fevkalâdeden rahmet tecellilerinin kendilerini sarıp sarmaladığını ve sıkıntılara karşı kendilerini sıyanet buyurduğunu hissederler. İşte böyle bir anda insan, sebeplerin sadece bir perdeden ibaret olduğunu, perdenin arkasında ise Mutlak Kudret ve İrade’nin bulunduğunu anlar ki, bu da hakikî tevhide açılan bir pencere demektir.

Tevhit Nuru İçinde Ortaya Çıkan Ehadiyet Sırrı

Hazreti Yunus İbn Mettâ’nın (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) kıssası bu konunun anlaşılması adına güzel bir misaldir. Bildiğiniz üzere balık tarafından yutulan Hazreti Yunus (aleyhisselâm), bütün sebeplerin sukut ettiği bu noktada, لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Sen’den başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendime zulmedenlerden oldum.” (Enbiyâ sûresi, 21/87) niyazıyla Allah’a yönelmiş, O’nu tesbih u takdiste bulunmuştur. Bu da onun kurtuluşuna vesile olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri, Lem’alar’da bu meseleyi enfes bir şekilde tahlil etmiştir. Vâkıa bazıları ülfetten ötürü onun konuyla ilgili açıklamalarını basit görseler de tevhit hakikati ve iman esaslarına bakan yönüyle gerçekte o açıklamalar çok derindir.

Hazreti Yunus (aleyhisselâm),  Cenâb-ı Hakk’a karşı bir arzuhâlde bulunmuş, içine düştüğü durumu arz etmiştir. O, Ninova’dan ayrılmasını, bir emir gelmeksizin kavmini terk etmesini,  gemiye binip uzaklaşmasını vs. mülâhazaya almış; başına gelen felâketlerin kendi kusurlarından kaynaklandığını düşünüp derin bir muhasebe içine girmiş, sonra da O’nun kapısının tokmağına dokunmuştur. Çünkü esbabın bi’l-külliye sukut ettiği bir anda, gecenin karanlığından, denizin ürpertici hâlinden ve balığın karnından onu ancak Allah kurtarabilirdi. Onun bu tazarru ve niyazıyla birlikte nur-u tevhid içinde Hakk’ın hususî teveccühü mânâsına sırr-ı ehadiyet zuhur etmiş, bir anda bütün karanlıklar yırtılmış, sebeplerin tesiri yok olmuş ve Hazreti Yunus (aleyhisselâm) sahil-i selâmete çıkmıştır.

Hazreti Yunus (aleyhisselâm), bir peygamber olması hasebiyle böyle bir musibet anında ne yapması gerektiğiyle ilgili Cenâb-ı Hak’tan hususî bir mesaj da almış olabilir. Zaten yaşanan hâdise bir mucizedir. Çünkü normal şartlarda bir insanın, balığın karnında hayatını sürdürmesi mümkün değildir. İnsan tabiatı, oksijensiz bir ortamda yaşamaya müsait yaratılmamıştır. Fakat o, Allah’tan aldığı bir mesajla asla ümitsizliğe düşmemiş, O’na tam bir teveccühte bulunmuş ve hâlis bir tevhit şuuruyla O’na yönelip kurtuluşa ermiştir.

Belâ Enstrümanlarından Tevhit Nağmeleri

Hazreti Yunus’un (aleyhisselâm) yaşadığı gibi bizler de kimi zaman fert planında, kimi zaman da aile ve oymak çapında belâ ve musibetlerle karşı karşıya kalabiliriz. Hatta bazı durumlarda topyekûn bir millet ıztırar hâli yaşayabilir ve çaresizlikle kıvranabilir. İşte önemli olan, yaşanan bütün bu sıkıntıların ciddî bir tecessüs ve tefahhus hissiyle süzülmesi; süzülüp doğru okunması, doğru değerlendirilmesi ve musibetlerin ışığı altında gerçek tevhide ulaşan yolun aydınlatılmasıdır. Zira abes iş işlemekten münezzeh ve müberra olan Allah (celle celâluhu), böyle bir çaresizliği, önemli bazı kazanımlar elde edilmesi için yaratmış olabilir. Eğer bunun farkına varılır, yaşanan sıkıntılar rıza ile karşılanır ve maruz kalınan çaresizliğin sevkiyle Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh edilebilirse, dünyanın mamur hâle getirilmesi ve ahiretin kazanılması mümkün olacaktır. Burada yaşanan sıkıntıların, ahirette geriye dönüşü çok farklı olacaktır. Orada, damla deryaya, zerre de güneşe dönüşecektir.

Evet, belirli bir düşünce veya hareket içinde yer alan insanların bir kısım musibetlerle hırpalanması zahiren onlar adına şer gibi görülebilir. Fakat Allah (celle celâluhu), bu tür imtihanlarla onların yüzünü Kendisine çevirmeyi murat buyurmuş olabilir. Iztırar hâlleri, onların hakikî tevhide ulaşmaları adına bir fırsat kapısı aralayabilir. Bundan dolayıdır ki belâ ve musibetler başa geldiğinde onları, Allah’ın bir lütfu olarak görmeli ve “Gelse celâlinden cefâ, / Yahut cemâlinden vefa, / İkisi de cana safâ, / Sen’den hem o hoş, hem bu hoş.” demelidir. Evet, maruz kalınan belâ ve musibetlerin O’ndan geldiğinin farkına varılıp rıza ile mukabele edildikten sonra, gelenler ister meltem, isterse fırtına olsun, neticesi itibarıyla hep hayırdır.

Ferdî, ailevî, içtimaî sıkıntıların, bir uyanışa ve Allah’a yönelişe vesile olabilmesi için, hâdiselere bu şuurla bakılması, en azından bu şuurla bakabilecek bir canlılık ve hayat emaresinin olması gerekir. Hasta yoğun bakıma kaldırılmış olsa bile, eğer onun kalb ve beyin ölümü gerçekleşmemişse, verilecek bir elektrik şokuyla onun tekrar hayata döndürülmesi mümkün olabilir. Günümüzde de Müslümanların yaşadığı coğrafya, yoğun bakımda hâlâ hayat emaresi taşıyan bir hastaya veya büyük bir trafik kazası geçirdiği hâlde henüz kalb ve beyin ölümü gerçekleşmemiş bir kazazedeye benzemektedir. Her ne kadar bu hâliyle o, mâlûl olsa da, kalb ve beyin ölümü gerçekleşmediği için bir gün belini doğrultması mümkün görünmektedir. Bunun için de ciddî bir şok uygulamasına ihtiyaç bulunmaktadır.

Geçmişten bugüne Cenâb-ı Hak, belâ ve musibetlerin cenderesinde kendisine teveccüh eden insanları nice kere ekstra inayet ve lütuflarıyla yeni bir dirilişe mazhar kılmıştır. Bugün de O (celle celâluhu), bizim neslimizi böyle bir uyanışa namzet hâline getirebilir. Yeter ki biz, belâ ve musibetleri doğru okuyup, ıztırar ruh hâliyle, acz u fakrımızın şuurunda olarak tam bir teveccühle O’na yönelelim!..

Bamteli: Tazyiklerden Sonra Sürpriz İnkişaflar

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konular üzerinde duruyor:

Sıkıntı ve musibetler, Cenâb-ı Hakk’a yürekten teveccüh çağrısıdır!..

*Şimdiye kadar yaşadığımız her tazyik dönemini -Allah’ın izni ve inayetiyle- sürpriz açılımlar takip etmiştir. Bu tazyiklerden sonra da Cenâb-ı Allah nasıl bir yöne yönlendirir onu bizim kestirmemiz mümkün değil. Ancak biz önümüze, arkamıza, sağımıza, solumuza çok iyi bakarak, bulunduğumuz konumu rantabl değerlendirmeye çalışmalıyız.

*İçinde bulunduğumuz hadiselerin tazyiki karşısında hemen paniklememeli!.. Mevlâ, şimdiye kadar eltâf-ı sübhaniyede bulundu, kim bilir sırada nasıl bir lütuf var. Belki öyle bir lütfa hazırlamak için, büyükleri yaptığı gibi, bizim gibi küçükleri de bir tazyikten geçiriyordur.

*Allah Teâlâ, büyükleri, derecelerinin yükselmesine vesile olsun ve temsil ettikleri konumun hakkını versinler diye, tabir-i diğerle arş-ı kemalâtlarına uygun şekilde bir tazyike maruz bırakmıştır. Zılliyet planında o işi götürenleri de bu türlü tazyiklere maruz bırakarak, Kendisine daha yürekten yönelmelerini istiyordur. Muzdarr olmayınca, yani sebepler bütün bütün uçup elden gitmeyince, Müsebbibü’l-esbab’a yönelme -çok defa- zor olur. İnsan başka zamanlarda şeklen yönelse, el kaldırsa, başını yere koysa, yalvarsa da ızdırar halinde, sebeplerin bütün bütün çekip gittiği anda, Hazreti Pir’in ifadesiyle, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin zuhur etmesi çerçevesinde, ölçüsünde, seviyesinde O’na yönelemeyebilir.

*Bu açıdan da o tazyikler, yürekten, bütün benliğimizle, kendimizden sıyrılarak, O’nunla aramızda bir hüsufa, bir küsufa sebebiyet vermeden Müsebbibü’l-esbâb’a yönelebilmemiz; bize gelen şuaların önünü kesmeden, daha rahat, aydınlık içinde ileriye doğru yürümemiz için cebr-i lutfîdir. Zikredilen neticelerin husulü için Allah Teâlâ böyle muvakkat bir ızdırar haline itebilir. O ızdırar hali içinde, geleceğe bakarsınız ızdıraplarınız rahmet şualarına dönüşür Allah’ın izni ve inayetiyle.

*İnsanlar öteden beri yanılarak hep böyle kitle psikolojisiyle sağa-sola saçılmış ve savrulmuşlardır. Fakat şöyle-böyle saçılıp savruldukları gibi, akılları başlarına gelince derlenip toparlanmaları da katlanarak olmuştur.

“Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!..”

*Mukteza-yı beşeriyet, hatalarımız ve nisyanlarımız olmuş olabilir. Fakat dünya adına bir talebimizin olmadığı bellidir.

*İnsan gibi ahsen-i takvime mazhar bir varlık, Allah’tan ve O’nun rızasından başka hiçbir şeyi gaye-i hayal yapmamalı, hiçbir şeyi ideal haline getirmemeli. İlle de bir mefkûre arkasında koşacaksa, Cenâb-ı Hakk’ın rızası, teveccühü ve cemâl-i bâkemâlini görme için koşmalı.

*Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!.. Ne kudret helvası isterim ne de bıldırcın eti; benim muradım yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın rü’yeti!.. Râbia Adeviyye validemiz, kendisine dünyevî nimetler teklif edenlere “Allah Allah, beni niye böyle hakaret zeminine çağırıyorsunuz. Ben ‘İlle rü’yet-i Mevlâ.. ille rıza-yı ilahî!..’ diyorum.” şeklinde cevap verirmiş. “Münacât-ı Seheriyye” adıyla meşhur duasında da görüldüğü üzere şöyle nida edermiş:

إِلهِي، لَسْتُ فِي الْبَلْوَى، وَلَا أَشْكُو مِنَ الْبَلْوَى، مُرَادِي مِنْكَ يَا سُؤْلِى بِلَا مَنٍّ وَلَا سَلْوَى، وَإِنْ أَعْطَيْتَنِي الدُّنْيَا وَإِنْ اَعْطَيْتَنِي الْعُقْبَى، فَلَا أَرْضَى مِنَ الدَّارَيْنِ إِلَّا رُؤْيَةَ الْمَوْلَى

“Allahım!  Hamd ü sena olsun ki, belâlar içinde değilim ve Sana belâlardan şikâyet etmeyeceğim. Ey muradımı gerçekleştirmeye kâdir yüce Rabbim; Senden istediğim ne “kudret helvası”dır ve ne de bıldırcın eti. Bana dünyâyı da versen âhireti de, her iki âlemi bağışlasan bile, yine razı olmam; ben Seni dilerim Rabbim, ancak rüyetinle hoşnutluğa ererim.”

* Allah Teâlâ şimdiye kadar Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!..” diyen hiç kimseyi hiçbir zaman yolda bırakmamıştır; onlardan yolda takılıp kalanlar olmamıştır. Yürüyüp gidenler de otağlarını götürüp cennetin göbeğine kurmuşlardır.

Beş on dâhi dimağına sahip olmaktansa her meseleyi üç beş insanla istişare etmek daha kıymetlidir!..

*Heyet içinde olunca insan yanılmaz ya da yanılgıya çok az düşer. Ben yanılabilirim, bir başka fert de yanılabilir, yanılma hepimiz için söz konusudur; fakat kafa kafaya vermiş, her meselesini ortak aklın süzgecinden geçiren insanların yanılma nispetleri çok azdır. Çünkü orada birinin fikri, diğerinin fikrini rötuşlar, onu bir yönüyle istikamete çağırır.

*Onun içindir ki Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: “Cennet’in göbeğine otağını kurmak isteyenler cemaatten ayrılmasınlar.” Toplu halde hareket etsin, düşüncelerini o toplum içinde nazar-ı itibara alsın ve değerlendirsinler; analizlerini, sentezlerini toplumla yapsınlar; herkesin aklına, düşüncesine saygılı olsunlar; meselelerini kendi darlıkları içinde ele almasınlar.

*İnsan, dâhi bile olsa, hatta on dâhi dimağını bile taşısa, bu beş tane düz insanla istişare etme kıymetinde değildir ve başarıları da o nispette olur. Arkadaşların bu çizgiyi takip ettikleri istikametinde kanaatimiz tamdır. Öyle olmasaydı zaten, Allah bütün bütün tokatlar ve dağıtırdı.

Her balyozlanmanın ardından hem kemmiyet hem de keyfiyet açısından inkişaf ettiniz!..

*Gördüğünüz gibi bir buçuk senedir balyozlanıyoruz. Belki daha eski yıllara da gidebilir; 60’lı yıllar balyoz, 70’lı yıllar balyoz, 80’li yıllar balyoz, 28 Şubat balyoz. Hep böyle sürekli balyoz gelmiştir; fakat sanki balyozlanmalar hem kemmiyet hem de keyfiyet açısından sizin daha fazla inkişafınıza vesile olmuştur.

*Bir taraftan Zât-ı ulûhiyete teveccüh-ü tamla teveccüh etmek suretiyle ciddi bir metafizik gerilime geçmişsinizdir. Diğer taraftan, böyle bir dönemde bünyan-ı marsus haline gelmek gerektiğini görmüş, Hazreti Pir’in “Tevfik-i ilahinin vesilesi vifak ve ittifaktır.” sözüne itimat ederek saflarınızı sıklaştırmışsınızdır. Hadiseler, cebrî vifak ve ittifaka sizi zorlamış, adeta size “derlenin toparlanın” demiş. Bir kısım zayıf karakterli insanlarda dökülme olabilir fakat siz derlenip toparlanmışsınız. O da sağanak sağanak tevfikât-ı sübhaniyesini başınızdan aşağı yağdırmıştır.

*Bu açıdan da böyle bir tazyik size yeni yeni kapıların açılmasına vesile olabilir. Oturur derin derin düşünürsünüz: Kim bilir, belki -halk ifadesiyle diyeceğim- işlerin tıkırında gitmesi bizi ülfet ve ünsiyete düşürmüştü; duygu, düşünce ve meselelere bakış açısından matlaşmaya sevk etmişti. Şimdi yapılan şeyleri bir kere daha ülfet üstü gözden geçirerek “Şu da yapılabilir, bu da yapılabilir!” dersiniz. Bu itibarla da belli bir yolda yürüyorken, Cenâb-ı Allah bizi o yolun kenarlarında yeni şehrahlar oluşturmaya sevk ediyordur.

Cebr-i Lutfî Açılımlar ve İlahî Takdire Rıza

*Evlerde tazyik gördüğünüz zaman yurda sıçradınız.. bir tazyikle yurtları okullar haline getirdiniz.. bir gün geldi, okullar dünya okulları haline geldi; belki binlerce, belki milyonlarca insan size sempati duymaya başladı; ihtida eden insanların sayısını da Allah bilir.

*Cenâb-ı Hak böyle bir şeye eğer bunları vesile kılıyorsa, o mevzudaki tazyikleri, balyozları, mızraklanmaları da yine bir yönüyle rahmet tecellisi gibi görmek lazım. Hazreti Pir, buna kendi terminolojisi içinde “cebr-i lutfî” diyor.

*“Hayr, Allah Teâlâ’nın ihtiyar buyurduğu (seçtiği) husustadır!” deyip, Cenâb-ı Hakk’ın takdîrinin her zaman en isabetli, bereketli, faydalı, sevaplı ve akıbet itibarıyla da en hayırlı tercih olduğuna inanmalı ve takdir-i ilahîye gönülden teslim olmalıdır. O, neyi murat buyurmuşsa, hayr ondadır. Dua ederken “Herkesi Cennet’e koy, herkesin kalbini imanla doldur, imanla şahlandır.” gibi bir talepte dahi bulunsam, bütün bunlardan sonra hemen “Allahım bunlar Senin murad-ı sübhânîne uygun olsun.” deme lüzumu hissediyorum. Çünkü O’na saygı çok önemlidir.

*Allah’ın ihtiyar buyurduğu şeyde hayr vardır. Biz O’nun takdirlerini rıza ile karşılarsak, o rıza bize öyle razı olma şeklinde döner ki!.. Aslında İslamî sistemdeki rıza, Cenâb-ı Hakk’ın rızasından başlar. Ehlullah meseleye tedellî (en âlâdan başlayıp aşağı doğru gitme) zaviyesinden yaklaşmış ve “Allah sevmeyince siz sevemezsiniz; O sizden razı olmayınca, siz rıza ufkuna ulaşamazsınız.” demişlerdir. Onlar biraz da eşyanın perde arkasına göre hüküm verdiklerinden dolayı, Cenâb-ı Allah’ın rızasının önce geldiğini, kulun Allah’tan hoşnut olmasının ise onu takip ettiğini söylemişlerdir. Nitekim ayet-i kerimelerde “Allah onlardan, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır.” (Maide, 5/119; Beyyine, 98/8) denilmiş ve önce Allah’ın hoşnutluğu zikredilmiştir.

*Biz, رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, rasûl olarak da Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olduk.” derken, bunu gönlümüzden koparak diyorsak, bu O’ndan geliyor demektir. Aslında her şey O’ndan geliyor. مَا شَاءَ اللهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ “Olmasını dilediği hemen olur, olmamasını dilediği de olmaz.” Olan da olmayan da, inkişaf eden de etmeyen de O’nun irade-i sübhâniyesine vabestedir.